Evet, önce herkese bir günaydın demek lazım. Sabahın erken saatinde, İstanbul’un çok uzak bir yerinde, herkesten ayrı ve bu kocaman salonda bir kısım insanla beraber bir mücadeleyi birlikte yürütüyoruz. Sayın başkanım; iddianame 3738 sayfa. İnsan istese 3738 sayfalık bir romanı zor yazar. Yalnız, sayın iddia makamı yok. Yani sayın savcı bir duruşmada buradayken, "Siz başlayın," demiştiniz. Bunu not olarak oraya da yazmıştım. Malum, duruşmada bulunması zor olan kişilerden bir tanesi de Cumhuriyet Savcısıdır. Dünyanın güzel bir şeyini yaptı; o gelene kadar bunları söyleyebilirim. Çünkü bu söyledikleri onun bulunup bulunmamasıyla ilgili değil. Ses kaydıyla ilgili olarak Ali Bey konuşurken sizin lehinize olmadığını söylemişti; bu notu da notlarımın arasına yazdım. Ve ilk defa bu duruşmada, soruşturma dahil olmak üzere, Cumhuriyet Savcılığı'nın sanık lehine de hareket ettiğini görmüş olduk. Bizim bildiğimiz bir şey varsa; Türk Ceza Muhakemesi hukuku gereğince savcılığın tarafsızlığı ilkesi vardır. Savcı hem soruşturma hem kovuşturma aşamasında sanığın ya da soruşturmada şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplar. Nitekim soruşturmanın sonucunda, eğer şüpheli hakkında kamu davası açılmasını haklı gösterecek bir şüphe sebebi yoksa, o kamu davasını açmaz ve kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verir. Yok eğer sanık hakkında suç işlediğine dair yargılanmasını gerektirir nitelikte ve ağırlıkta deliller varsa, o da tartışılması mahkemeye ait olmak üzere davayı açar; çünkü yargılamanın sonunda hüküm verecek olan sizin mahkeme heyetinizdeki 3 kişidir.
Ali Kurt Müdafii Av. Şeref Dede Savunması
Cumhuriyet Savcılığı hakkında bir şeyi daha burada hatırlatmakta fayda var: Cumhuriyetin savcısı, kamu adına hem burada hem soruşturmada bulunuyor. Yani sayın soruşturma savcılarının da Cumhuriyetin savcıları oldukları için aynı zamanda 'un, aynı zamanda bizim, aynı zamanda burada bulunan herkesin ve bütün Türk halkının savcıları oldukları bilinciyle ve kamu adına bir görev yaptığı anlayışıyla hareket etmeleri gerekir. Soruşturma aşamasında ama bunu maalesef ama maalesef göremiyoruz. Göremediğimiz bir oturumda gene sizin samimi tavrınızla karşılaştık; eksik olmayın. Bunu sizi övmek için ya da şu veya bu şekilde olsun diye söylemiyorum. İnsan tepki verir, insan tepki veriyor. Bir duruşmada siz, "Biz bunu anlamadık," dediniz. Bireylerle ilgili olarak, belki 13 olabilir, ben numarasını bilmiyorum; çünkü iddianamede 143 tane eylem var. 143 eylemde onlarca yargılanan sanık var. Yani 143 ayrı ağır ceza davası varken, siz tek bir mahkeme olarak 143 ayrı ağır ceza mahkemesi davasında 400 sanığı yargılayacaksınız.
O duruşmada aynen şöyle bir beyanda bulundunuz. Eylem 13 için "Biz anlayamadık, anlatın da" demiştiniz. Sayın başkanım, aslında bakarsanız o eylemin sanıkları ve müdafisi olan meslektaşlarımız susma hakkını kullansaydı, siz beraatten başka bir karar veremezdiniz. Niçin? Anlamamıştınız çünkü. Niçin? Şüphede kalmış. İddianamede bir şey var, bir şey anlatılıyor ama "Ben yargılama makamı olarak bundan bir şey anlayamadım," diyorsunuz. Anlamadıysanız mesele yok; demek ki savcılık da anlamamış. Anlamamış ki anlaşılacak şekilde anlatamamış. O nedenle bu durumun insani bir şekilde tezahür etmesi sevindirici olur.
Şimdi sayın savcım geldi. Sayın savcım günaydın. Sizi itham ederek değil, Türkiye'de itham sistemi yok maalesef. Ama gene maalesef diyorum; aslında geçmişte kalmamak, oraya takılmamak lazım. Dün, dünde kaldı; artık bugündeyiz ve bugünü, yarınları konuşmamız lazım. Ama şu iddianameye, yani bu dosyadaki 3738 sayfalık iddianameye dayanarak yargılandığımız için dönüp dönüp o iddianamedeki gerçeğe aykırı, akla ve mantığa uymayan, hislerimizle ve ruhumuzla da anlayamadığımız şeyleri anlamaya çalışıyoruz. Sayın Başkan, sayın üyeler ve sayın savcım 400’den fazla sanık var. 104 tanemiz tutukluyuz. Bakın, 104 tutuklu sanıkla başlayan bir yargılama süreciyle devam ediyoruz. 18 sanık tahliye oldu; bunların bazıları henüz sorguları ve savunmaları dahi alınmadan serbest bırakıldı. Bu durum bir yönüyle iyi, bir yönüyle kötü ve yanlış. Neden iyi? Demek ki zaten tutuklu olmaları gerekmiyordu, sorgu ve savunmalarına bile ihtiyaç duyulmadan bırakıldılar. Diğer tutuklular ise içeride kaldı. , dün sorgu ve savunması sırasında kendisi de söyledi; bir yıla çok az bir süre kala ilk defa hâkim önüne çıktı. Yine siz dün bize, hatırlatılmayan bir şeyi daha hatırlattınız: Hem iyi var hem kötü var hem melek var hem şeytan. Hayatın ve tabiatın içinde hem iyilik hem kötülük var. Bu bize kalmış bir tercih meselesidir; iyi tarafta da yer alabiliriz, kötü tarafta da. Yıldız Savaşları'ndaki gibi, bilmiyorum seyrettiniz mi ama biz "güç" tarafında iyi tarafta yer almak istiyoruz; safımızı öyle tutmak istiyoruz.
Siz, "Suçlandığınız şeyleri biliyor musunuz?" diye ’a sordunuz. Sormanız da gerekiyordu çünkü bir kanun var. Burada keyfe keder yargılama yapmıyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilkel bir kabile toplumu değil, milattan önce de değiliz. Tam tersine, milattan sonra 2026 yılındayız; öyle ya da böyle Cumhuriyetin kurumları var. Cumhuriyet; Batı'dan, Doğu'dan, her nereden feyz almışsa almış ama çok güzel kanunlar da yapmış. Siz, Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre bir yargılama yürütüyorsunuz ve bu kanuna göre hareket edeceksiniz. Yoksa canınızın istediği ya da aklınıza geldiği gibi değil. Sizi bağlayan tek bir şey var: Bu kanun ve vicdanınız. Vicdanınızı yastık yapıp üzerine rahatça yatabiliyorsanız ne mutlu; yatacağınıza dair umudumuz da var. Türkiye’de çok davalar oldu Sayın Başkanım, değerli üyeler; bunlar hiç iyi hatırlanmıyor. Yargıçlarından bahsetmek bile istemiyorum. Yassıada yıllarca konuşulabilir; ondan sonra Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalar... Bu davanın, o davalara benzememesi gerekiyor. Onun için hep kanuna bağlı kalarak hareket edilmeli.
’a soruşturma aşamasında hiç hatırlatılmayan şudur: Bir insan suç şüphesi altında soruşturulabilir, soruşturulması da gerekir. Aksi halde huzurlu bir toplumda yaşayabilme imkanımız olmaz; ne benim ne arkadaşımın ne de buradaki sanıkların yarına olan itimadı kalır. Ben şimdi bu akşam eve gidemeyeceğimi, çocuklarımı göremeyeceğimi düşünürsem; bu insanlar tahliye olamayacaklarına, eşleriyle konuşamayacaklarına inanırlarsa kaosun dışında bir şey kalmaz. Bunun kitabını da Fransız hukukçu yazmış; İş Bankası Yayınları’ndan çıktı: Giyotin İlkesi. Biz neye güveniyoruz? Yargıçların tarafsız olduğuna güveniyoruz. Biz neye güveniyoruz? Yargıçların vicdanlarına göre hükmedeceğine güveniyoruz. Güvenmek istiyoruz daha doğrusu. Yargıçların, eğer dosyada bir suç varsa gerçek suçluları bulacağına ve onları mahkum edeceğine; ama dosyada bir şey yoksa, başka düşüncelerle hareket edilerek bir soruşturma başlatılıp dava açılmışsa sanıkları aklayacaklarına güveniyoruz.
Yargılanmak bir haktır Sayın Başkanım; yargılama kötü bir şey değildir, tutuklanmak kötüdür. Bunu da anlatmaya çalışacağım ama yargılama bir haktır. Çünkü bir suç isnadıyla yargılanan insan; o suçun işlenmediğinin adil yargıçlar tarafından tespit edilmesini, aklanarak alnı açık, başı dik bir şekilde toplumda gezmeyi ister. Aksi halde, Demokles’in kılıcı gibi bir şüpheyle ömür boyu yaşamak istemez. İçinde eleştiri var. Malum, resen dikkate alınması gereken bir husustur; beraat kararı verilmesi gerekse bile mahkeme zamanaşımı gerçekleşmişse davayı düşürür. Ama insanlar çoğu zaman bunu istemez; beraat ederek aklanmak ister. Tam da cümle böyledir: Aklanmak ister.
Bugün işimiz biraz zor. Dün ’un duruşmasını ilk defa biraz takip edebildik; maalesef hepsine aynı gün gelemiyoruz. Burada savunma bakımından bir güçlük yaşıyoruz çünkü biz meslektaşlarımızla birlikte bir mesleği icra ediyoruz; başka işlerimiz ve müvekkillerimiz de var. Ayrıca bu salon İstanbul'dan alınıp Silivri'ye taşındı; bu sizin için de geçerli. Bu yargılama, o bakımdan "tabii hakim" ilkesine aykırılık teşkil etse de siz bu durumu kendi önünüzde buldunuz; bu nedenle size doğrudan bir aykırılık söylenemez diye düşünüyorum. Hepimiz aynı kitapları okuduk Sayın Hâkim; hepimiz aynı kararları okuyoruz, hepimiz aynı Türkçeyle konuşuyoruz. Birbirimizi anlamamak, ancak anlamayı istememekle olur. Aksi halde göz göze bakıyor ve hepimiz ne dediğimizi anlıyoruz. Yaptıklarımız ise farklı şeylerdir; herkes kendi yaptıklarının sonuçlarıyla ancak o zaman değerlendirilebilir. Bu yüzden da kendi yaptıklarından sorumludur; nitekim "cezaların şahsiliği" ilkesi vardır.
Dün ilk defa her bir eylemle ilgili, yargılama hukuku ilkelerine uygun sorular sordunuz. Bugüne kadar hep eleştirilen taraf soruşturma savcısıydı; karıştırmayalım, bu iddianameyi hazırlayan iddia makamıdır. İddianamede yer alan savcılardan bildiğim kadarıyla biri burada değil. Ancak savcılığın devamlılığı esası vardır; soruşturma savcısı, kanun yolunda istinaf savcılığı, Yargıtay savcılığı; hepsi Cumhuriyet Savcılığı çatısı altında toplanır. Bu yüzden bir devamlılık söz konusudur. Bugün sayın savcımız olmasa bile yerine bir başkası oturacak ve iddia makamını; yani kamu adına hepimiz için suçlu veya suçsuz herkesi o temsil edecektir. Dün hem sorularınız hem de ses kaydıyla ilgili "sizin lehinize" şeklindeki beyanınız sevindiriciydi ve yüreğimize su serpti. Çünkü hepimizin üzerinde bir baskı var; mahkemeniz de dahil olmak üzere Sayın Başkanım, açık ve samimi konuşuyorum. Yaşadığınız ortam uygun değil. "Bugün kim alınacak? Kim, hangi operasyonun kurbanı olacak?" diye düşünülüyor. İnsanlar böyle bir ülkede yaşamak istemiyor ve bunu hak etmiyor.
Dün burada kim olduğunu bilmiyorum; siz herkes geldikten sonra geliyorsunuz. Önce dinleyiciler, özellikle de birinci derecede yakınlar alınıyor. Nerede "aleniyet" ilkesi? Tamam, ben kanun okuyorum, dersime çalışıyorum; imkanlar el verdiği ölçüde siz de bu imkanları zorlayarak alan yaratıyorsunuz. Eksik olmayın, şu hakkı teslim etmekte fayda var: Orada o kadar sıra var ki tıpkı bir stadın tribünü gibi; buradakini yüz yüze göremiyor, babasının veya eşinin gözünün içine bile bakamıyor. Bakın, yalnızca birinci derecede yakınları gelebildi. Az önce kimdi o? "Kızıymış" diyorlar. Kimin kızı bilmiyorum ama oradan bağırdı: "Babacığım, seninle gurur duyuyorum!" dedi. Bir kız çocuğuna, tutuklu bir babaya bunu söylettirmek reva mıdır? Bu baba bunu yaşamak zorunda mı? O kız çocuğu kimdir, bilemiyoruz. Böyle bir şey olabilir mi Sayın Başkanım? Bırakın yargılanmayı; bu insanlar yargılanabilirler, mahkûm da olabilirler, beraat de edebilirler. Ama bu insana görülecek bir reva mıdır? Bu doğru bir şey değil. Biz insanız; duygularımız var, böyle bir şeyin olmaması lazım. 2026 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nde bunu yaşatmaya kimsenin hakkı yok. Benim kızım değil ama önemi yok; o bir baba, o babanın bir kızı ve bir eşi var. Bu insanlar ne yaptı? Böyle bir şey olabilir mi? Ama oluyor ve biz bunu duyuyoruz. Tamam, siz imkan sağlamaya çalışıyorsunuz. Arkadaşlarım "Nereden, nasıl başlayacağım, nasıl anlatacağım?" diye soruyor. Nereden başlarsan başla; her yerden başlanabilir. Neresinden tutarsan tut, zaten elinde kalıyor.
Sayın başkanım, eğer 143 tane eylem olmasaydı ki bu dosya Beyoğlu Belediyesi ile birleştirildi, şu an kaç eylem var tam olarak bilmiyoruz. Arkasından hangi davaların nasıl birleştirileceğini de bilmiyoruz. Bu dava biter mi, ömrümüz buna yeter mi; onu da bilmiyoruz. Ama sizin bir öngörünüz var; bir sürede bitirme ve dosyayı hükme bağlama niyetindesiniz. Doğrusu da budur zaten. Aksi halde insanların suçlu kisvesiyle yıllarca yargılanması doğru değildir. Zamanaşımı denen hüküm niye var? İnsanlar, Demokles’in kılıcı gibi bir şüpheyle "sanık" sıfatıyla yıllarca süründürülmesin diye var. Demokratik hukuk devleti böyle olur. Tamam, 143 ayrı ağır ceza davası olmak zorunda değil; ancak bunlar burada birlikte görülmek zorunda da değil. Zaten eylemler konuşuldukca; eylemlerde yargılanan sanıkların birbirleriyle hiçbir alakası olmadığı, olayların birbiriyle bağlantı içinde bulunmadığı da belli oluyor.
Ceza Muhakemesi Kanunu madde 8, 9 ve 10'u bilmiyor değiliz; bağlantılı davalar birlikte görülür. Hâkim, davaların birlikte görülmesinde fayda görüyorsa birleştirme kararı verir. Peki, amaç ne? Maddi gerçeğe ulaşmak. Meslektaşlarım hep söylüyor; iyi de siz bu davanın içinde maddi gerçeğe nasıl ulaşacağınız? Bir şeyi merak ediyorum, cevap verir misiniz? Karşılıklı konuşmak doğru mudur bilmiyorum, o yüzden bir şey diyemem. Sayın Başkanım, bu sorgulama sırasını nasıl yaptığınızı ben anlayamadım. Başından beri düşündüğüm şey şu: Normalde kural olarak eylem eylem gitmiş olsaydınız ve o eylemin bütün sanıklarını o eylemle ilgili sorgulayıp savunmalarını alsaydınız, o zaman bir problem olmayacaktı gibi geliyor bana. Örneğin bizde ile ilgili 28, 29 ve 30. eylemler var; o gün bütün bunların sanıkları burada olurdu ve biz her şeyi o sanıklarla birlikte tartışabilirdik. Birazdan anlatma fırsatım olursa -ki olacağını zannediyorum- ceza muhakemesi ilkeleri çerçevesinde; delillerle direkt temas etmek ve yüz yüzelik ilkesi gibi konulara değineceim. Ama sizin kendinizce mutlaka bir açıklamanız, bir mantığınız vardır. 104 kişilik bir sıralama yapılmış; biz mesela 34. sıradayız.
Şu an meslektaşlarımla birlikte tartıştığımız konulardan biri de şu: Bize ne zaman sıra gelecek? Biz ne zaman savunma yapacağız? Herkesin programı bozulmuş durumda çünkü süreler uymuyor; ya bir gün önce ya bir gün sonra oluyor, bazen uzuyor bazen kısalıyor. Bir şey söyleyeyim; siz sabahleyin işe başlıyorsunuz, akşam 7'de gidiyorsunuz. Kaç saat oturuyorsunuz? Meslektaşımız Mustafa Bey "yetersizlik" dedi; hakikaten hukukçuyum, ben de çalışıyorum ama dün olaya hakimiyetiniz bizi tatmin etti. Önce müvekkilimizin savunmasıyla ilgili bunu söyleyelim; olayları biliyordunuz, bu sorularınızdan çok net anlaşılıyordu. Sayın savcım dahil olmak üzere iddianameden sorduğunuz soruların gerekliliğini ayrıca tartışacağız; çünkü ben de bazı meseleleri merak ediyorum. Türkiye, şaşırtıcı bir iddianameyle karşı karşıya kaldı. Dediğim gibi; 143 eylem yerine sanık sorgulama sıralamasını neden böyle yaptığınızı anlayamadım. Bu arada her sabah buraya yüzlerce insan geliyor; 104 tutuklu olduğu için artık "yüzlerce" diyebiliriz. Ömer Hayyam'ın çok güzel bir şiiri var; arada bunları okumazsam nefes de alamayacağım gibi geliyor bana: "Her sabah yeni bir gün başlarken, bir gün de eksilir ömüründen." Yani her sabah yeni bir gün başlıyor; ama bakın, yalnız sanıkların değil, hepimizin ömründen bir gün daha eksiliyor. Sevdiklerimizden ayrı ya da beraber; her şafak bir hırsız gibidir, elinde bir fenerle yer alır. Diğerlerini daha sonra söylerim Sayın Başkanım.
Başlangıçta aslında bu iddianameyi iade etmeniz gerekirdi. Eğer Ceza Muhakemesi Kanunu varsa -ki var, yürürlükten kaldırılmadı- uygulama başka bir şeydir. Çünkü bazı eylemler için söylüyorum; iddianamede hangi sanığa, hangi fiilin isnat edildiği belli değil. Bizimle ilgili olan 29 ve 30. eylemlerde somut gerçeği ortaya koyacağım. Fakat şunu anlıyorum ve saygı da duyuyorum: Türkiye'nin gündemine bomba gibi düşmüş böyle bir dava var. Şimdi bir kısım soruşturmaların "proje çalışması" olarak yapıldığını biliyoruz; nitekim bir emniyet görevlisi tarafından bu durum açıklandı. Bu soruşturma da bir proje çalışması mıdır, bilmiyorum. Çünkü bir soruşturmanın suç ihbarıyla ya da öğrenilmesiyle başladığını biliyoruz. Bu süreç nasıl başladı, kim neye göre başlattı tam bilemiyoruz; ama zaman her şeyi açığa çıkarır, gerçek bir şekilde ortaya çıkar ve biz de öğreniriz.
İddianameyi iade etmeniz gerektiği halde etmemenizi neden anlayışla karşıladığımı söyleyeyim: Etmiş olsaydınız bu bir felaket olurdu. Aslında bu kararınızla sanıkların haklarını da korumuş oldunuz. Neden? Çünkü bu sefer itirazlar ve süreç aylar, belki yıllar bulacak; bu tutuklu sanıklar cezaevinde kalmaya devam edecekti. Silivri artık bir "kampüs" oldu; biz kampüsü üniversite veya tatil kampüsü olarak bilirdik ama Türkiye'de artık cezaevleri gerçek birer kampüs olarak yapılıyor, içinde her şey var. İade etmemeniz bu bakımdan doğru gördüğümüz bir şeydir. Ortada iade edilmesi gereken bir iddianame var ama öte tarafta gerçekle yüzleşen yargıçlar ve sanıkların yaşam mücadeleleri var. Tamam, iade etmediniz; peki ne beklenirdi? Tensip zaptıyla birlikte, neden tutuklandıklarının net bir şekilde belli olması beklenirdi. Müdafi meslektaşımız geçen gün sizi zorladı; "Müvekkilimizin neden yargılandığını hâlâ anlayamadık," dedi. Sayın Başkanım, biz bunları romanlarda okuduk, geçmişimizde yaşadık; şimdi ise gözaltında kaybolanlar var.
Türkiye, Şili değil. Ekrem Bey söyledi. "Sekiz aydır adamlar cezaevinde," dedi. İsimlerini de söyledi. Ve neden cezaevinde olduklarını bilmiyorlar mı? Ha, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Sekiz aydır bir insan neden cezaevinde olduğunu bilmeden tutulabilir mi? Bunu bırakın siz hukuku, Ceza Muhakemesi Kanunu'nu; insan mantığıyla, ahlakıyla, diniyle ve vicdanıyla anlaşılabilir bir yönü var mı Sayın Başkanım? Böyle bir şey olur mu? Bu nedenle iade etmemesini doğru bulurum. Bakın hemen söyleyeyim, bir şekliyle başladığınız eksik olmayın ve böyle bir çabanın içine girdiniz. Bu davayı görmek zorundasınız. Çünkü her devletin her kurumundaki insan böyle bir görevi ifa ediyor. kendi kişiliğini ve kimliğini anlattı. KİPTAŞ'ta ne şekilde, neler yaptığını çok güzel ifade etti dün. Bir görevi ifa etti ama talihsiz bir şekilde, hak etmediği bir biçimde bugün burada yargılanıyor. Buradan da çıkarılır; bunlar onun başka türlü madalyaları da olur. Hep böyle olmuştur zaten.
Sayın Başkanım, ikinci bir şiir var Nâzım Hikmet'in Kuvayi Milliye Destanı'na başlarken dediği: "Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çoktular. Korkak, cesur, cahil, hakim ve çocuktular. Ve kahreden, yaratan onlardır. Destanımızda yalnızca onların maceraları vardır." Onlar ülkeyi kuranlar, Kurtuluş Savaşı'nı verenler; burada da başkaları başka savaşlar verebilir Sayın Başkanım. , 23 Mayıs 2025 tarihinde kendi tabiriyle -birçoğu da bunu kullanıyor- bir şafak operasyonuyla gözaltına alındı. Bugün 15 Nisan 2026. Bir yıl sonra ilk defa, Nâzım Hikmet'in yine "Bugün pazar. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar" şiirinde dediği gibi, ilk defa bir yıl sonra hâkimin karşısında merramını anlatma imkânı buldu. Bu da bir teminat... Çekilen acılar unutulmaz izler bırakır. Şükürler olsun ki henüz bu var; bundan daha kötüsü olmaz inşallah. 25 Mayıs 2025 tarihinde Mali Suçlar Şube Müdürlüğünde sorgu ve savunması alındı. Dosyanın içine giriyoruz böylece. Kafka'nın romanında var; bir gün bir yargıç gelir, o dosyanın kapağını açar diyor. Biz de açıyoruz şimdi.
Burada gözaltında, dün kendisi söyledi... Her şeyi mükemmel söyleyen , bize de konuşacak bir şey bırakmayan , sayfa numarasını karıştırdı. 164 sayfa demiş, daha az söyledi haberiniz olsun; o 164 sayfa problemli. İnsan ne bekler? Bu davada iddianameyle açılan, kendisi hakkında suçlandığı fiillerle ilgili olarak bu 164 sayfada soru sorulmasını. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda öyle diyor; şüpheliye hakları hatırlatılır, neyle suçlandığı bildirilir, kendi lehine delillerin toplanacağı söylenir. Anlamadım; kendilerine lehine deliller değil ki... Burada şu anda yargılandığı suçlarla ilgili olarak, isnat edilen suçlar diyorum, bir tek soru yok. Ama kendi de söyledi, ben sebebini söyleyeyim: 153. sayfa... Ali Şükrü Malaz, ilkokul numarası nasıl tesadüf etmişse... Yani 'un "Allah hani bize yardım etti" dediği şey; 123. sayfada Pendik Arkatlı Evleri Projesi'yle ilgili olarak müşteki -nasıl müştekisiyse, onu 30 Eylül'de anlatmaya çalışacağım- ifadesi sorulmuş. Yani burada 4 tane eylemde; 4 değil, 3 ayrı suçtan dolayı yargılanıyor. Bir de örgüt üyeliği var; 4 ayrı suç isnadı var. Bir de 28 numaralı eylemdeki tapeler sorulmuş ama suçlandığı konu hakkında soru sorulmamış. Ayrı bir mesele...
Yani Sayın Başkanım; soruşturma aşamasıyla bu sizin yaptığınız kovuşturma aşaması iki ayrı evre. Bir tanesinde, soruşturma aşamasında ceza muhakemesinin neredeyse -neredeyse diyorum- bütün ilkeleri ihlal edilmiş. Öyle ya da böyle bir de dili de çok şey... Ali Bey dün onu da anlattı, anlaşılamıyor. Siz de söylediniz "Biz anlayamadık" diye. Tekrardan kaçmak istemiyorum; ben şimdi size okurum iddianameyi, birkaç kere okuyorum ya. Okuyorum, okuyorum Allah'ım diyorum... Yani bir kere iddianame açık olmak zorunda ya, anlaşılır olmak zorunda ya. Ya bir hırsıza bin tane hikâye anlatmaya gerek yok, "Hırsız, malını çaldın" demen yeter ya. Yani ben bunu anlayamıyorum ama biri anlayacaktır beni. Belki Sayın Başkanım, belki anlaşılmasın diye söylenir, onu bilemem. Ama burada verilmesi gereken tek şey; soruşturma müvekkilimizin de ifade ettiği gibi, kendisine bugün huzurda suçlandığı konularla ilgili olarak hiçbir sorunun sorulmamış olmasıdır. Bunu geçin; sonunda söyleyeceğiz ama bu durum bizim için hiç iyi değil, aksine ilginç. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun tutuklamaya sevk ile ilgili kuralları vardır. Müvekkilimiz, ’nın huzuruna gittiğini söyledi; tutuklama yazısının altında da o savcının ismi var. Yazıda, "Dosyada mevcut tanık beyanı ve diğer deliller uyarınca" deniliyor. Demek ki dosyada bir kısım tanık beyanları varmış.
İddiaya göre şüpheli , örgüt yöneticisi ’e bağlı hareket ediyor ve Adem ile beraber çalışıyor. Tamam, kendisi KİPTAŞ Genel Müdürlüğü yaptı; halihazırda Yönetim Kurulu Başkanı olduğu söylenmiş ama kendisi Yönetim Kurulu Başkanı değil, genel müdürdür. KİPTAŞ’ta şüpheli ’e ait şirketlere ve onun gösterdiği kişilere birçok iş verdiği iddia edilerek tutuklamaya sevk ediliyor. Dün , ’e çok iş vermediklerini anlattı. Konumuz olduğu için biz de inceledik; KİPTAŞ’ın 43 tane önemli projesi var. Bunlardan sadece bir tanesinde tek başına iş yapmış, diğer 2 tanesinde ise adi ortak olarak yer almış. Demek ki bu iddia doğru değil. En azından bugün itibarıyla ekranda gösterdiğimiz, size sunduğumuz ve sizin de tek tek karşılaştırarak baktığınız eklerden bu durum netçe görülmektedir. İddianın devamında; KİPTAŞ’ın yapmış olduğu taşınmazların tanıdık kişilere "göstermelik satışlarla" düşük fiyata satıldığı söyleniyor. Bakıyorum, dosyada buna dair tek bir örnek yok; dünkü sorularınızda da yok. Sonrasında bu taşınmazları daha yüksek bedellerle başkalarına sattıkları iddia ediliyor. Bir tane bile taşınmazın düşük bedelle yakın tanıdıklara satıldığına veya o taşınmazın ikinci ele düşürülüp başkasına daha pahalıya satıldığına dair ne bir eylem ne de bir tanık beyanı var. Hiçbir şey yok.
Bunun için belirli emlakçılarla çalıştıkları söyleniyor; kimmiş bu emlakçılar? Bir emlakçının isminin olması lazım. Sadece etkin pişmanlıktan yararlanan bir hanımefendi var; dün o da projenin satış sorumlusu olduğu için arkadan konuştu. Peki, o yüklenici mi? Hayır, sadece pazarlamasını yapar; onunla anlaşan Ali Bey'dir. Sözleşmede kimin imzası var? Başka ne var? Anlayamadığımız bir şey var. Evrensel bir hukuk kuralı şudur: Hiç kimse suçsuzluğunu ispata zorlanamaz. Bu sadece kanunlarda değil, uluslararası sözleşmelerde de yer alan evrensel bir kuraldır. Akla uygun olan da budur; bir insan suçsuzluğunu nasıl ispat etsin? Peki, ne olması gerekir? Mahkeme, yargılama sonucunda kişinin suçlu olduğunu ispat ederse hüküm kurar; yani ispat yükü, iddia makamına aittir. O da kamu adına hareket ederken sanığın lehine olan delilleri de toplamak zorundadır. Bu kolay bir iş değildir ama başarıyla çıkılması gereken bir iştir. Madem 2026 yılındayız ve bu mahkemeler hâlâ adaletin temeli olarak var, o halde problem yok demektir.
İddianamede "milyarlarca Türk lirası haksız kazanç elde ederek kamu zararına sebebiyet verdikleri" söyleniyor. Örgüt yöneticisi ve diğer üyelerin eylem birliği içinde hareket ettiği ileri sürülüyor. Hangi örgüt? Hangi eylem? Somutlaştırılmadığı sürece bunlar sadece "masallar, masallar, masallar"dır. Bu ne menem iştir? Anlaşılır bir şey değil ki. İddianın ete kemiğe bürünmesi, insan gibi görülmesi ve bizim onu anlamamız lazım. Hangileri, kim, nerede, ne zaman? Peki, hangi suçlarla ilgili olarak tutuklamaya sevk edilmiş Sayın Başkanım? Kamu kurum ve kuruluşlarının ihalesine fesat karıştırmak, rüşvet almak ve suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak. , soruşturma makamının KİPTAŞ’ı yanlış anladığını ısrarla belirtti; biz de bunun faydalı olduğuna inanıyoruz. KİPTAŞ bir belediye teşekkülüdür; sermayesi belediyeye aittir ama KİPTAŞ ihale yapmıyor ki. Neden ihale yapmadığını kendisi ayrıntılı anlattı. Biz de bu konuya çalışmıştık, ancak müvekkilin anlattıklarını tekrar etmenin bir faydası yok. Zamanı verimli kullanırsak hem müvekkilin hem sizin hem de başkalarının haklarına tecavüz etmemiş oluruz.
KİPTAŞ, yasal mevzuatı gereğince özel hukuk hükümlerine tabidir ve hiç ihale yapmamıştır. Zaten sermayesi ve yönetim kurulu vardır; hatta “İBB Başkanı bile buraya karışamaz” dedi. Sorumlulukları ise Ticaret Kanunu’ndaki yönetim kurulu üyeleri ve başkanlarının sorumluluğunu düzenleyen 550. madde gereğince ancak yapılabilir. Kamu hizmeti gördüğü için "o kadar da değil" diyemeyiz Sayın Başkanım, biliyoruz merak etmeyin. Rüşvet suçu bakımından evet, o tanıma girer çünkü kamu hizmeti görüyor. Ancak bir şirketin kamu hizmeti görüyor olması veya belediye iştiraki olması, o şirketin ihale mevzuatı bakımından 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’na veya 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na tabi olmasını her durumda gerektirmez. Ali Bey’in çok iyi anlattığı üzere; eğer kamunun bir gücünü, parasını, kıymetini kullanırsa veya kamuya bir şey satın alırsa sorumluluklar bu kanunlar kapsamında değerlendirilebilir. İhaleye fesat karıştırmak veya edimin ifasına fesat karıştırma suçları bu çerçevede soruşturulabilir.
Ancak maalesef -belki 143 tane eylem olduğu, belki de başka sebeplerle- KİPTAŞ’ın statüsü ve yasal durumu tahlil edilmeden, öğrenilmeden ve anlaşılmadan sürekli "ihale" sorulmuş. Bakın; hep ihale, ihale, ihale... Peki sonuç ne oldu? Huzurunuzda ihaleye fesatla ilgili bir dava var mı? Hayır, yok. Ama tutuklamaya sevk maddelerinde Türk Ceza Kanunu madde 235/1 var. Sonrasında ne oldu Sayın Başkanım? Bu iddialarla tutuklamaya sevk edilen , 9. Sulh Ceza Hakimliği önüne çıktı. Bir ara Türkiye’de Sulh Ceza Hakimlikleri için "Özgürlükler Hâkimliği" tabiri kullanıldı; kulağa çok hoş geliyordu. Ancak uygulama bu tabiri ne hale getirdi, artık bilmiyorum. Bugün yaşadığımız hayatta bu hâkimliklerin "özgürlük" kelimesiyle yan yana anılabilmesi mümkün müdür? Eğer gerçekten özgürlükleri koruyan bir makam olsaydı, sanıklar için bir şey diyemem ama müvekkilim tutuklanamazdı. Hakim teminatı bunun için vardır; aksi halde Anayasa’da soruşturma makamına doğrudan tutuklama yetkisi verilirdi. Savcı zaten "tutukladık" diyorsa, Sulh Ceza Hâkimi'ne ne gerek var? Maalesef Sayın Cumhuriyet Savcılarımızda yanlış bir anlayış gelişmeye başladı; basına yansıyan açıklamalardan da netçe görülüyor ki "Tutukladık," diyorlar. Bir nasıl tutuklama kararı verebilir? Hani hâkim teminatı? Kanun başka yazıyor, biz başka hareket ediyoruz.
9. Sulh Ceza Hakimliği, önüne gelen meselede sanıkların isimlerini yazdıktan sonra; rüşvet vermek/almak, ihaleye fesat, dolandırıcılık, suç örgütü üyeliği ve delil karartma suçlarıyla ilgili dosyayı değerlendirdi. Burası çok önemli; "Müştekinin beyanları ve şüphelilerin savunmaları dosya içerisinde mevcuttur," deniliyor. Başkanım kusura bakmayın ama kararda aynen şöyle yazıyor: "Liderliğini ’nun yaptığı suç örgütü, yöneticisi ’e bağlı olarak hareket eden..." Herkes birilerine bağlı hareket ediyor görünüyor ama bu bağlantıyı kimse göremiyor. Nasıl bağlanmışlarsa; bu zoom’a bağlanmak gibi bir şey, anlamak mümkün değil. Şüphelilerin Büyükşehir Belediyesi ile iştirakleri olan KİPTAŞ ve İSTAÇ’tan, yetkilisi oldukları şirketler üzerinden usulsüz ihaleler aldıkları iddia ediliyor. ’un genel müdürü olduğu KİPTAŞ’ın usulsüz aldığı bir ihale yok. Bazı şüphelilerin ihalelerde muvazaa yaparak yan teklif verdiği söyleniyor; ’un ihaleye girmesi söz konusu olmadığı gibi yan teklif vermesi de mümkün değildir. Verilmesine de izin vermediğini dün zaten anlattı. Şüpheli üzerinden ihale yapılmaksızın işler alındığı ve kamu zararına sebep olunduğu iddia ediliyor. Oysa dün, kamu zararını bir kenara bırakın, kamunun ne kadar kâr ettiğini ve devletin malını nasıl koruduğunu anlattı.
Şüpheliler hakkında "Meşe", "Ardıç" gibi doğa isimli gizli tanık beyanları var; anlaşılan bu orman isimlerini çok seviyorlar. Tape kayıtlarına gelince; bizim dosyamızda 29 numaralı eylemde eski bir milletvekiliyle yapılan bir görüşme var. Orada ile ilgili olarak yalnızca "yağmaya engel olduğu" söyleniyor; başka da hiçbir şey yok. Bir de yine bana göre bir sürü tape kaydı var. Hanımefendinin söylediği, kendi aralarındaki emlakçılık işleriyle ilgili olanlar da yine bizimle alakalı değil. Telefon inceleme tutanaklarına gelince; ’un telefonu incelendi ve teslim edildi. Olumsuz hiçbir şey yok. Müştekiler, Yıldırım Bey ve ulaşılamayan Ali Şükrü Malaz’ın beyanları; bu beyanlar iddianamedeki suçlamalarla ilgili dahi değil. Bağlantı kurulamamış demek ki. Aleyhinize yorumlayabileceğimiz hiçbir durum yok. Ama tutuklamaya bakın; şimdi bütün bu söylediklerim doğrultusunda ne beklersiniz? "Tamam ne güzel, aleyhime bir şey yok," dersiniz. "Şüphelilerin ortak baz bilgisi" meselesine gelince; teknik olarak meslektaşlarım İstanbul Teknik Üniversitesi raporlarını ortaya koydular. Artık baz bilgisini konuşmanın gereği yok. Hatta şaşırtıcı bir şey oldu; sanıklar aynı baz istasyonunda sinyal vermiş ama tarihler arasında 2 ya da 3 yıl fark var. Orada doğru olan tek şey, o istasyonun yerinde duruyor olmasıdır. Yani 3 yıl önce biri geçmiş, 3 yıl sonra diğeri geçmiş; baz istasyonu aynı yerde durduğu için sinyal oradan verilmiş, başka nereden verilecek? HTS kayıtları ve diğer tutanaklar da ortada.
Şimdi bütün bu anlatılanlar, ’un tutuklanmaması için var olması gereken her şeydir. Peki sonra ne oluyor? "Atılı suçu işledikleri ile ilgili olarak kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut olgular..." deniliyor. Bu "somut olgu" tabiri kanuna sonradan eklendi. Aslında kanun koyucu tutuklamayı zorlaştırmak için özgürlük hâkimi olan sulh ceza hâkimlerine; "Bunu somut olarak gör, görmüyorsan tutuklama," demek için bu ibareyi koydu. Koyduğu gibi de orada kaldı; uygulamada bu somut olgular başka türlü anlaşılıyor. "Şüpheden sanık yararlanır" ilkesinin aksine, şüphe sanığın aleyhine kabul ediliyor. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100/3 ve devamı maddelerindeki katalog suçlardan bazıları dosyada mevcut olduğu için tutuklandıkları varsayılıyor. Sayın Hâkimim, ne olur kusura bakmayın, konu hukuk dersine dönüyor ama anlatmazsam olmuyor; uzatıyorum biliyorum. Kanun "varsayımla tutukla" demiyor; "Sen dosyayı değerlendir, bak," diyor. Tamam, katalog suçu; ama bu somut olgu varsa ve kaçma şüphesi gibi diğer unsurlar eşlik ediyorsa tutuklama nedenlerini varsayabilirsin. "Atılı suçun cezasının üst sınırı ve mahiyeti gözetildiğinde kaçma şüphesinin bulunduğu..." deniliyor.
Şimdi somutlaştırıyorum: diyor ki; "Benim yeşil pasaportum var. Operasyon başladıktan günler sonra beni aldılar. Kaçacak olsaydım kaçardım. Nereye kaçacağım? Ayrıca niye kaçacağım?" Bu adam bu ülkeyi, bu devleti seviyor; ben de seviyorum, buradaki herkes seviyor, siz de seviyorsunuz Sayın Hâkim. O zaman birbirimizi niye yiyoruz? Davranışları anlamak gerçekten mümkün değil. Kararda; "Delilleri yok etme, gizleme, müşteki, tanık ve diğer kişiler üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma konusunda kuvvetli şüphe var," deniliyor. Bakın, bu çok "güzel" (!) bir karar, o yüzden okuyorum. Sulh Ceza Hâkimliği hepsini şablon gibi yazmış. İyi de bunun dosyada karşılığı var mı? ’un somut olarak hangi davranışı kaçma şüphesi uyandırmış? Kanun bunu şöyle örneklendirir: Uçak bileti almıştır ya da benzeri bir hazırlığı vardır. Nitekim operasyonlarda yakalananlar var Sayın Başkanım, biliyorsunuz; adam Edirne’den sınırdan kaçarken yakalanıyor. Başka bir şey aramaya gerek yok, sırf o somut olgu o şüphelinin tutuklanması için yeterlidir. Ama bizim dosyamızda böyle bir durum yok; KİPTAŞ’ta çalışıyoruz, çağırsalar gelebilecek durumda, zaten günler öncesinden kendisi gitmiş. Dün anlattı; nerede somut olgu? Hangi tanık veya müşteki üzerinde baskı kurmuş? Tam tersine, müştekilerle zaten davalıklar, neredeyse kavga edecekler; avukatlarını tehdit etmişler, icradan tahliyeler yaşanmış.
Şu an burada yargılanan sanıklardan herhangi birinin, bir şüpheli, tanık ya da müşteki üzerinde baskı kurduğuna dair bir şehir efsanesi dahi olsa, bütün akrabaları tutuklanır. Bunu nasıl yapacaklar? "Delillerin henüz tam olarak toplanmamış olması" deniliyor; bu dosyadaki tek doğru cümle budur. 143 tane eylem varsa zaten deliller kendiliğinden toplanmaz; siz toplayacaksınız. Bakın, bu iş size ve bize düşüyor. Nitekim dün ifadesinde ne dedi? "Ben sunuyorum," dedi ve eklerini size verdik. Tek tek o eklerden gösterdim. Şimdi bende de var; KİPTAŞ'ın yaptığı sözleşmeler burada. Ekranda oradan gösterebilirim. Zaten bu sözleşme okunsa, anlaşılsa ya da şöyle demek lazım; anlaşılmak istense yalnızca konuşurlar ve sonrasında gitmiş olur. "Atılı suçların niteliği mevcut, atılı suçun mahiyeti..." denilerek devam ediliyor. Bir de çok "güzel" bir ifade var: "Adli kontrol hükümlerinin uygulanması yetersiz kalacaktır." Sayın Başkanım; siz, ben ve buradaki meslektaşlarım biliyoruz ki adli kontrol için hangi koşullar aranıyorsa, tutuklama için de aynı koşullar aranır. Zaten kanun koyucu; tutuklamanın çok ağır bir sonuç doğurduğunu ve onarılmaz zararlar verdiğini gördüğü için onun yerine adli kontrolü getirmiştir. Şimdi ne getirdi? Ev hapsi. Yani ev hapsiyle de insanlar adli gözetim altında tutulabilir.
Efendim, böylece Sulh Ceza meselesini de bitirdik. Ama soruşturma aşamasında tekrar ediyorum; haklarımız bize hatırlatılmadı, delillerimizin toplanmasına imkan verilmedi. 'un kişiliğiyle ilgili olarak; ceza muhakemesi ve ceza hukuku bakımından sanığın şahsiyeti son derece önemlidir. Niye? Çünkü cezaların şahsiliği ilkesi kadar cezanın şahsileştirilmesi de vardır. Yargıç, alt ve üst sınırlar arasında cezayı tayin ederken sanığın kişiliğini, duyduğu nedameti ve yeniden suç işlemeyeceği konusundaki kanaatini düşünerek hareket eder. Bunları uzun uzun anlatmayacağım ama dün Ali Bey'in söylemeyi unuttuğu bir detay vardı: Yüksek lisansını Kentsel Dönüşüm programında yapmış. Sanırım Ekrem Bey'in en büyük başarısı bu; bürokrat olarak seçtiği, işini emanet ettiği insanların liyakatidir. Bunu burada bizzat görmüş olmak insanın içine su serpiyor. Her sorgulanan isim; Şişli, Avcılar gibi belediye başkanlığı yapmış ya da raylı sistemler gibi alanlarda profesyonelleşmiş, işini çok iyi yapan insanlar. Bu bakımdan seçilen kadro gerçekten takdire şayandır. Ali Bey, yüksek lisansından sonra nerelerde, ne tür hizmetler verdiğini size anlattı; o kısımları geçiyorum. Aslında bize konuşacak bir şey bırakmadı diye not almıştım ama o kadar çok mevzu çıkıyor ki konuşmak gerekiyor.
Bize isnat edilen suçlarla ilgili 3 tane önemli proje var. Dün aslında sizin sorularınızdan birinde projenin ismini önce farklı telaffuz ettiniz ama sonra düzelttiniz; "Eyüp Yeşilpınar" dediniz. Aslında o, "Kemerburgaz Vadi İstanbul" projesiyle bağlantılı önemli bir işti. Bu projelerin detaylarının bilinmesi lazım. Şunu da araya girerek söylemek zorundayım: Sorgu ve savunma, yani sanığın mahkeme huzurunda suçlandığı konudaki beyanı, aslında bir "esas hakkındaki savunma" değildir. Ama maalesef Türkiye'de, hele bu dava bakımından süreç buna dönüştü. Kural olarak yapmamız gerekeni biliyorum Sayın Başkanım; dün aklınızdaki mesleki tecrübeyle ilgili bir yanlışı da düzeltmiş oldunuz. Tecrübe değil, yaptığınız iş önemlidir. Bu yargılamayı nasıl yürüttüğünüz, sizin hakkınızda verilecek hükümdür. İyi yaparsanız iyisinizdir, kötü yaparsanız kötüsünüz; geçmişinizin ne kadar eski olduğunun bir önemi yoktur. Salih Başol yılların hâkimi olsaydı ne değişirdi? Hiçbir şey. İnsanın ne yaptığı önemlidir.
İsnatların odaklandığı 3 projeden ilki, Eyüp Yeşilpınar Kentsel Dönüşüm Projesi'dir. Burası aslında İBB mülkiyetinde olan bir yerdi. 27 Aralık 2016 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından "riskli alan" ilan edildi. KİPTAŞ, Bahçeşehir Vaditepe konutları projesindeki 24 bağımsız bölümü tramp (takas) ederek bu taşınmazın mülkiyetini 13 Aralık 2017 tarihinde devraldı. Sonrasında ne yaptı? Artık KİPTAŞ'ın malı olduğuna göre, hem Ekrem Bey hem Ali Bey anlattı; KİPTAŞ iki tür iş yapar. Bir anonim şirket olarak kâr etmesi ve kamuya kaynak temin etmesi gerekir. Sanırım merkezi idareden gelen kaynakların kısıtlı olması da bunda etkili... Kentsel dönüşüm projelerinde mülkiyet devri ve kaynak yaratma süreçlerinin, hukuki çerçevede nasıl bir "kamu yararı" oluşturduğunu düşünüyorsunuz?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne başka kanallardan artık para gelmiyor; bu da çok önemli değil. Bu nedenle kurumun üretmesi gerekiyor ancak konutu 2 farklı şekilde üretiyorlar. Bu dava bağlamında şunu belirtmeliyim: KİPTAŞ'ın amaçlarından biri dar gelirli vatandaşların konut sahibi olmasını sağlamak, diğeri deprem riskini önlemek, bir diğeri de geliri yüksek olanlara yönelik önemli projeler geliştirmektir. Bu firmaya dair meseleyi anlatma fırsatımız henüz olmadı. ’un yönetimindeki projelerin temel bir amacı vardır: Mümkün olan en fazla sayıda girişimciyi, yani yükleniciyi yarıştırmak ve projeye olan ilgilerini artırmaktır. Size bu projelerin 3 tanesini de okuyacağım Sayın Başkanım. Bakın; bu projeler için ASOY İnşaat, Kurumsal Yapı, Mufa, Yemenoğlu, Bir Yapı ve LEDA gibi firmalar davet edilmiştir. Verilen teklifler içerisinde en uygun teklifi Mufa İnşaat Sanayi A.Ş. ile Yemenoğlu verdiği için, ihale onların üzerinde kalmış.
Yükleniciyle KİPTAŞ, her şey burada; bakın. Şu okunsaydı, hakikaten soruşturma makamının işi o kadar zor olmazdı. Burada KİPTAŞ’ın yükümlülükleri açıkça görülüyor. Hukukçu olduğunuz için biliyorsunuz; bir sözleşmede taraflar, sözleşmenin konusu ile tarafların hak ve yükümlülükleri düzenlenir. KİPTAŞ ne yapacak, yüklenici ne yapacak, ne zaman ve ne kadar yapacak; o kadar ayrıntılı düzenlenmiş ki... Bir şey daha var, bunu sadece övmek için söylemiyorum; biz de bu dava vesilesiyle tanıdık. KİPTAŞ’ta öyle bir hukuk müşavirliği var ki istediğiniz bütün evrakları çok kısa sürede size ulaştırabiliyor. Bugün bir örneğini vereceğiz: dün; "Fiyatlar 'a nasıl geldi?" diye sormuştu. Biz dün akşam söyledik, arkadaşlarım bugün bize ilgili mailleri ve yazışmaları getirdiler; dosyaya sunacağız. Yani bakın, dün akşam konuşulan bugün aynen vaki oluyor. Soruşturma savcısı isteseydi bunların hepsi Hukuk Müşavirliği tarafından kendisine anlatılıp ortaya konulurdu. Eğer maksat maddi gerçeği aramak ise böyledir; yok eğer maksat başka bir şeyse, Sayın Başkanım, o zaman iş değişir. Niyet neyse ona göre hareket edilir, bilemiyorum; o konuda Allah bizi günaha sokmasın.
Bu sözleşmeden hep bahsettim size; diğer sözleşme ise Pendik Arkatlı Evler projesidir. Burada Ali Şükrü Malaz ile yapılan işlem, henüz genel müdür olmadan önce; şu an Ümraniye Belediye Başkanı olan eski genel müdür döneminde başlamış. Ne güzel, o zaman satılmış; karşılıklı rızaya dayalı, tapuda gerçek bir satış ve devir yapılmış. Satış bir sözleşmedir; tarafların rızası vardır. Ali Bey dün borcunu da bizim ödediğimizi söyledi, "Bir de sırtımıza yük bindi," dedi. Şimdi başka şeyleri kullanarak o taşınmaz üzerinden insanlar üzerinde farklı tür önlemler alınmak isteniyor, bunu anlayalım. Peki, burası neresi? Büyük bir yer. Ben de Kaynarca’ya gidiyorum, Pendik’ten geçiyorum. Malazları biliyorum, hani şu kibritlerden; hatırlarsınız belki, yaşlarımız birbirine yakın. Kibritlerin üstünde "Malazlar" yazardı; orada Malazlar Kibrit Fabrikası vardı. Arkasında Garanti Bankası’nın çok büyük bir bilişim binası var. O fabrika yıkıldı, yerine devasa bir kompleks yapıldı; ben de şaşırdım.
Peki, kimler çağrılmış? İhaleye davet edilmiş... Bakın, dilim nasıl sürçtü; Ali Bey de sürçtü, benimki de sürçtü. "İhale" dedim; alışmışız çünkü. Torunlar Gayrimenkul var; Ali Bey'in tabiriyle bilmeyen yok. Portland GYA… Kim olduğunu söyledi. Özveri İnşaat var, LEDA, ASOY, Kurumsal… Bu işi yapabilecek güçte ve kuvvetteki şirketler yarıştırıldı ve en iyi teklifi veren ASOY İnşaat, LEDA Yapı ve Kurumsal adi ortaklığı bu ihaleyi kazanmış. de o ASOY şirketinin hissedarlarından biri. Bunun da sözleşmesi var Sayın Başkanım; bu da diğerleriyle aynı. Ali Bey bu işi yaptığı ve geliştirdiği için sözleşmede yükümlülüklerin kime ait olacağı konusunda son derece dikkatli davranmış; "göze çöp atan misali" her şeyi ince eleyip sık dokumuş.
Sonuncusu olarak nitelendirilen, Sarıyer’deki Ayazağa Mahallesi’ndeki mesele... Bir kere orası KİPTAŞ’ın değil, İETT’nin yeri. İETT’den KİPTAŞ’a geçiyor. İBB mülkiyetinde bulunan Eyüp Sultan’daki taşınmazla birlikte, Sarıyer İETT İşletmeleri Genel Müdürlüğü mülkiyetinde bulunan taşınmaza yönelik; 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 36. maddesi kapsamında, kapalı teklif usulüyle "arsa satışı karşılığı gelir ve hasılat paylaşımı" yöntemiyle bir inşaat yapılması ihalesidir bu. KİPTAŞ ihaleye katılıyor, yüksek bir bedel veriyor ve alıyor. Sonra söylediğimiz yol ve yöntemle, o yarıştırma sonucunda iş yüklenici üzerinde kalıyor. Süreç şeffaf, herkese açık; herkes görüyor. Adem Bey orayı yapmaya başlıyor. Tamam. , KİPTAŞ cephesinde bu dosyada hakkında soruşturma başlatılan ve yargılanan tek kişi. Başkalarının da ifadesi alınmış olabilir ama KİPTAŞ Genel Müdürlüğü'nden yargılanan tek isim kendisidir. Neden dolayı yargılanıyor? KİPTAŞ'ın faaliyetlerinden dolayı. Ancak tüzel kişilerin cezai sorumluluğu yoktur. Bir dönem vardı; fakat 2005 yılında Türk Ceza Kanunu'nda yapılan değişiklikle tüzel kişilerin cezai sorumluluğu kaldırıldı. Ancak haklarında bir kısım güvenlik tedbirlerinin uygulanması şeklinde düzenleme yapıldı.
Peki, tüzel kişilerin cezai sorumluluğu yok da tüzel kişi içerisinde, tüzel kişilik faaliyeti çerçevesinde bir suç işlenirse kimse cezalandırılmayacak mı? Tabii ki hayır; o tüzel kişiyi temsil ve ilzam edenler sorumludur. Ali Bey de söyledi; KİPTAŞ’ta 4 genel müdür yardımcılığı ve çok güzel bir kurumsal yapılanma var. Ayrıca bir yönetim kurulu başkanı mevcut. Ama tek dava açılan kişi . Üstelik KİPTAŞ Genel Müdürü olarak tek başına imza yetkisi dahi yok. Ali Bey ne diyor? Başında şöyle dedi: 23 Mayıs 2025 sabahı bir şafak operasyonuyla alındım. "Şafak" sözcüğü bizim İstiklal Marşımızda geçer: "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak." Biz bunu her duyduğumuzda gururlanırız, ayağa kalkarız, tüylerimiz diken diken olur. İstanbul Barosu’nun 3 dönem başkanlığını yapan Mehmet Bey, yemin törenlerinde şöyle bir şey söylerdi Sayın Başkan: "Sabahın 5'inde kapı çalındığında, kapıyı çalanın sütçü olmasını bekleriz." Ama bizde genelde sütçü gelmez, polis gelir. Aleksandr Soljenitsin, Gulag Takımadaları’nda Stalin döneminde 20 milyon insan yok edilirken hep o sabah 5 baskınlarını yazar. Bu yüzden sabah 5'te kapı çalmamak lazım; çağırınca zaten herkes geliyor.
'un hakkında olumsuz tek bir MASAK raporu yok. Buna rağmen hesaplarında bloke var. 15 yılını devlete vermiş başarılı bir bürokrat, dün mahkeme huzurunda "Hesaplarımız sıfırlandı, eşe dosta muhtaç hale geldik," dedi. Bu, devletine bu kadar hizmet etmiş, kamu malının peşinde koşmuş, her türlü kavgayı göze almış bir insana reva mıdır? Üstelik el konulan tüm dijital cihazları temiz çıktı. Sayın Başkanım, herkesin bir tercihi var; sizin de, benim de, buradaki sanıkların da... devlete çalışmayı tercih etmiş. Günah mı işlemiş? Ama 26 Mayıs 2025'te tutuklanmış; neredeyse 11 ayı bitirip 12. aya girmek üzere. Ailesinden, eşinden, çocuklarından ve dostlarından ayrı cezaevinde günlerini geçirdi. Hikâyenin "giriş taksimi" kısmı bu. Burayı çok uzatmadan geçeceğim; çünkü maalesef gerçek bir inceleme yapılmıyor ve ben bunu anlayamıyorum. Biz çalışıyoruz, öğrenmek istiyoruz ve eğer bir yanlışlık varsa hep beraber onu düzeltmek istiyoruz. Varsa bir pislik, onun üstünü örtmek değil, tam tersine ortaya çıkarmak niyetindeyiz.
4 tane eylemle yargılanıyor: 27. Eylem: Sarıyer Maslak Koru İstanbul Vadi Projesi. Burada kendisine isnat edilen suç TCK 250/1 (İrtikap). Oluşup oluşmadığını dilim döndüğünce anlatacağım. 28. Eylem: Eyüpsultan Yeşilpınar Projesi. Burada rüşvet almakla suçlanıyor (TCK 252/2). İddia edilen miktar 500.000 dolar. Bu eylemle ilgili araba meselesi de var; siz de sordunuz, Sayın Savcı da sordu. Hatta "Bu kadar samimi değilsin, niçin Adem'den araba istedin?" diye sordunuz. KİPTAŞ Genel Müdürü araba galerisi işletmiyor; Adem'in araç kiralama filosu var ve neredeyse birçok kişiyle görüşüyorlar. Kayınpederine bir araba lazım oluyor; dededen kalan bir miras var. Burada Ali Bey için şöyle bir şanssızlık söz konusu: Dün de gördük, hakikaten çok yetenekli, çalışkan ve başarılı birisi. Ailesi de ona inandığı için "Ne yapalım?" demişler. Arabalar da o dönem değerleniyor. Biz de cezaevinde konuştuğumuz için biliyorum; Ali Bey "Araba almakta fayda var, kayınbiraderin de ihtiyacı var; hem arabayı alalım hem de miras kalan paranın değeri kaybolmaz, satınca da mesele çözülür," diye düşünmüş. Olayın teknik yönü bu.
İddianamede bununla ilgili bir suçlama yok. Onu sonra söyleyeceğim ama yeri gelmişken belirteyim. Şu iddianameyle bağlılık meselesi var ya; o tabii ki orada isnat edilen suç fiiliyle değil, olayla bağlılığınız var. Anlatılan hikayeyle sanırım o nedenle sordunuz ama oraya bir bağlantı yok, illiyet bağı yok, hiçbir şey yok. Yani aslına bakarsanız şunu yapabilirdik, Ali Bey de yapabilirdi: Hiç arabadan bahsetmezdi. Zaten isnat edilmiyor ki! 500.000 dolar rüşvet aldığı iddia ediliyor. Kimin getirdiği, nereye getirdiği, kimin kime nasıl verdiği belli olmayan bir iddia... Ben çünkü çıkamadım işin içinden; orada sanırım birden çok 500.000 dolar var. Yani birisi almış bir yere götürmüş, hiçbiri birbirini tutmuyor. Neden? Ali Bey söyledi; bir gerçek ne zaman, nerede sorulursa sorulsun aynı şekilde anlatılır. Ama yalan öyle anlatılmaz. Her seferinde "Yalan mıydı, nasıl demiştin?" diye karışır çünkü yaşanmamış, o kurgulamış; "Bugün böyle anlatayım" der. Bunu ben kendim de yaşadım. Bir noter ve başka vekiller vardı; resmi evrakta sahtecilik davası. Her duruşma "Bugün ne anlatacağız?" diyordu bana. Diyordum ki: "Ya ne anlattıysanız onu anlatacaksınız, her gün başka bir şey anlatmanıza gerek yok ki. Yaşadığınız neyse odur." Yargılandığı o zaten; mahkemeye o yaşadığınızı anlatın, mahkeme onda bir suç varsa "vardır", yoksa "yoktur" diyecek zaten.
Üçüncü olay; bu Petek okulları meselesi. Bunu anlamak için ben burada şöyle yazdım bu sabah: "Günah bunun neresinde?" şarkısı da var. burada; adamın hiç haberi yok. Bakın şimdi tek başına sayın başkanım, söyledim ya; iddianameyi iade etmeniz gerekirdi. Hiç başka bir yere değil, ile ilgili söylüyorum. Şu 29 numaralı eylemle ilgili olarak bunu gördüm; İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde şimdiki yargıç yaptı bir davada, ki yapılabiliyor, Ceza Muhakemesi Kanunu buna imkan veriyor. İddianame anlatımında sanığın bir eylemi anlatılmadığı için "bu suçla ilgili olarak sorgusunun yapılmasına gerek yoktur" diyor. O kadar doğru ki. İade etmiyor, devam ediyor. Şimdi siz ya o anlattı, siz de yaptınız. Bu 29 numaralı eylemle ilgili olarak sonra kısaca anlatacağım; bir bilmiyor, hiç adı geçmiyor. Neymiş? Bir telefon tapesinde 'un yağmayı engellediği söylenmiş. Ya bilmiyor, örgüt üyesi, örgüt lideri mi? Her şeyin kural olarak net olması lazım.
30. eylem; Pendik Arkatlı projesi Sayın Başkan. Burada iki tane eylem tamamen 'un görevinin gereklerini yerine getirmesi nedeniyle. Bir tanesi bu eylem 30, Pendik Arkatlı evleri; bir tanesi Petek Okulları. Eğer mahkemeyle Petek Okulları'nı sözleşmeye aykırı olarak kullandığı yerden tahliye etmemiş olsaydı, yani kamu malına sahip çıkmasaydı veya Pendik Arkatlı Evleri projesinde Ali Şükrü Malaz’la davayı takip etmemiş olsaydı; 252. maddesi gereğince görevinin gereklerine aykırı hareket ettiği için görevi suistimalden dolayı hakkında dava açılması lazımdı. Yani bir suç işlememek, yargılanmamak, görevinin gereği neyse onu yapmak için hareket ediyor; onu yaptı diye bu sefer daha ağır bir suçtan dolayı burada yargılanıyor. Yani anlaşılır bir şey değil, anlaşılır bir şey değil.
Şimdi buna nelerle istinat edildiğimizi söylediniz Sayın Başkan. 27. eylemde şimdi birazcık içine girerek ama çok fazla değil, Ali Bey anlattığı için... Şimdi bu 27. eylemde müşteki . Şüpheliler yedi tane var: , , üç numara , , , , . Suç neymiş? 'Icbar suretiyle irtikap'. Tamam. Deliller; şüpheli ifadeleri -şüphelilerin tümünün ifadesi böyle bir suç olmadığını gösteriyor-, HTS kayıtları, baz bilgileri... Ya zaten bu baz analizlerini... İki tane delil yazmış Sayın Savcı; şüpheli ifadeleri ve HTS baz analiz bilgileri. Suç tarihi 2023. Bu şimdi... Siz söylediniz. Neymiş efendim? Güya -güya diyorum başka bir açıklama yok çünkü- 'a... Burada bir geri dönmeme izin verir misiniz? Çünkü bir şeyi söylemezsem olmaz. Ondan sonra 27, 28, 29, 30'u çabucak geçerim.
Sayın Mahkeme Heyeti, soruşturma aşamasında demin söyledim size; soruşturma savcısı maalesef Ceza Muhakemesi Kanunu'nun bütün ilkelerini ihlal ederek... Bunlar ne? Adil yargılanma hakkı. Onun içinde neler var? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararları çerçevesinde; silahların eşitliği. Ne eşitliği? Biz hiçiz. Dürüst işlem ilkesi; hangi dürüstlükten bahsedilebilir? Kuyu kazmaktan başka bir şey yok ki. Hukuki dinlenilme hakkı, yani meramını anlatma hakkı; 6'ya 1. madde. Meramımızı anlatmak mı? Ya her şeyi vermeye hazırız, gerçek neyse ortaya birlikte çıkaralım diyebiliriz ama mümkün olmadı. Bağımsız, tarafsız mahkeme... Suçlanmayı öğrenme hakkı... Hepsini söylemeyeyim Sayın Yargıcım, biliyorsunuz çünkü yargıçlarım.
Suçlanmayı... Silahların eşitliği... Hiç. Maddi gerçeğin araştırılması. Şimdi mahkemenin görevi bu ya; acaba bu gerçek Cumhuriyet Savcıları için söz konusu değil mi? Cumhuriyet Savcıları maddi gerçeği araştırmak zorunda değiller mi? Ceza Muhakemesi Kanunu -ya bizim işimiz kanun olduğu için, dayanağımız bu olduğu için başka bir şey yok- 160'a 1. maddeye göre (CMK), işin gerçeğini araştırmaya başlayacağını ifade ediyor. 160'a 2 de 'nın maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılması için emrindeki adli kolluk görevlileriyle -herkes ona çalışıyor, bütün kolluk bir soruşturma sırasında adli kolluk- şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür diyor kanun. Bizim haklarımızı korumadı. Ben de bunu söylüyorum.
CMK’nın 160/2. maddesine göre ; maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için sizin mahkemenizde, emrindeki adli görevliler marifetiyle bu işi yapacak. Peki, bundan ne anlayacağız biz? , "iddia makamı" olarak anılsa dahi bu faaliyet sadece müşteki, mağdur veya suçtan zarar gören lehine bir toplama faaliyeti değildir. Bilakis, şüpheli lehine olan delilleri de toplamalıdır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 174/1-b maddesine göre; suçun sübutuna doğrudan etki edecek bir delil toplanmadan hazırlanan iddianamenin iadesi gerekir. Ancak iade edilmiyor. Şu anki yargılamada hüküm verme yetkiniz sadece açılmış olan dava ile sınırlı. Yani demin söylediğim gibi, iddianameyle bağlıyım. Mustafa Bey dün söyledi; Ceza Muhakemesi'nde bu kural çok kullanılıyor ama herhalde çok da ihlal ediliyor. Hüküm, sonuçta ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ve faile ilişkin verilebilir.
Şimdi, unsurları gösterilen bir suç yoksa —örneğin 29 numaralı eylemde rüşvet iddiası gibi— neyin hükmü verilecek? Şüpheliye yüklenen suçlar açıkça belirtilmelidir. Ya neredeyse bir saati geçti konuşmam, belki iki saat... Açıkça hiçbir şey belirtilmediğini söylüyoruz. Süleyman Demirel’in sözüdür Sayın Başkanım: "Yargılamasız dava olmaz." İddianamesiz dava olmaz; hem fail hem de bu fiil için. Hâkim kararını —bu da sizin için Sayın Başkanım— ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir; biliyorsunuz delil serbestisi var. Fakat bir problem var: CMK 142. maddede şüphelinin ifadesinin alınması usulü bellidir. Maalesef haklarımız hatırlatılmadan ifademiz alındı, o nedenle usul ihlal edildi.
Buradaki haklarımıza dair 27 numaralı eyleme geri döneyim Sayın Başkanım. Burada bize isnat edilen suç: İrtikap. Güya... Bu iddianamenin bir özelliği var; herhalde eylem sayısı 143 tane olduğu için, alışık olmadığımız şekilde her eylemle ilgili bir "değerlendirme" bölümü var. Öncesini sonrasını anlatıyor, değerlendirmede özetliyor. Bu 27 numaralı eylemle güya , Bahattin Acar’a ait 50 daireyi; tam olarak söyleyeyim çünkü iddianamede böyle yazıyor: "Sermaye Piyasası Kurulu’ndan (SPK) lisanslı, izinli değerleme yapan şirketlerden alınmış ekspertiz değerlerinin altında" satılmış. İrtikapın unsuru nedir? Türk Ceza Kanunu’ndaki icbar (zorlama). Peki, ne için zorlama? Aslında müşteki, yani icbar edilen kişi bakımından "haklı bir iş" söz konusu olmalı. Anahtar burasıdır: Haklı bir işin görülmesi için... Yani burada güya Bahattin Acar’ın haklı bir işi var; hak edişleri var, satacağı daireleri var. Biz onu bu haklı işin görülmesi için baskı altına alacağız, zorlayacağız veya ikna edeceğiz. (İlgili maddede ikna da var, hata da var ama bu iddia "icbar" dediği için orada kalayım.)
Biz Bahattin Acar’ı zorla baskı altında tutarak, iradesini fesada uğratarak mecbur bırakıp ne yapmışız? Kanuna göre kendimize veya üçüncü bir kişiye menfaat temin etmiş olmamız lazım. Peki ne yapmışız? İddiaya göre: "50 daireyi İBB personeline ekspertiz değerinin altında sat" demişiz. Ali Bey, böyle bir şeyin olmadığını söyledi ama var olsa bile ne olur? Bahattin Acar bunu kabul etmediği için de hak edişlerini bir ay geciktirmiş. Şimdi biz gerçeği araştırıyoruz ya, o halde şu iki noktaya bakmamız lazım: Birincisi, böyle bir şey dedi mi? İkincisi, dediyse bu söz muhatap üzerinde etkili oldu mu? Ali Bey, böyle bir şey demediğini net bir şekilde ifade etti. Ancak dünkü beyanlarında çok önemli bir şey söyledi; KİPTAŞ'ın sadece bu proje için değil, genel olarak adalet mensuplarına veya belirli kurumlarla anlaşarak onların personeline kampanyalar dahilinde konut satabileceğini, buna hukuki bir engel olmadığını belirtti. Fakat Bahattin Bey'in bunu kabul etmediğini ya da konunun kapandığını anlattı. SEGBİS çözümleri çıktığında göreceksiniz; Ali Bey'in ifadesine göre Bahattin Bey, "Üst düzey İBB personeli daire alırsa ödeme yapmazlar, ben zorlanırım" kaygısıyla bu konuyu sıcak bakmamış ve mesele orada kalmış. Konuşmanın özü budur; ne eviriyoruz ne çeviriyoruz.
Peki, iddia ne? Bunu kabul etmediği için baskı görmüş. İddianamede 'ın ifadesine dayanılarak, 'ın "Eşek gibi yapacaksın" dediği, Uçar'ın da "Sıkıysa yaptırın" diye karşılık verdiği yazıyor. Sayın Başkan, eğer birisi "Sıkıysa yaptırın" diyebiliyorsa, burada iradeyi sakatlayan bir "zorlama" unsurundan bahsedilebilir mi? Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve ilgili dairelerin yerleşik içtihatlarına göre; irtikap suçunda icbar (zorlama) unsurunun gerçekleşebilmesi için, bu baskının mağdurun iradesini baskı altına alacak ve onu belirli bir sonucu doğurmaya mecbur bırakacak boyutta olması gerekir. Adam "Sıkıysa yaptırın" diyerek delikanlılık yapmış; yani üzerinde herhangi bir etkili baskı oluşmamış.
Burada bir parantez açmak istiyorum: Rüşvet ile irtikap arasındaki ince çizgi, mağdurun işinin "haklı" olup olmamasıdır. Maalesef son dönemde bazı soruşturmalarda "irtikap" suçlaması, birilerine "tutuklamadan kurtulma hediyesi" gibi sunuluyor. İnsanlar "Baskı altında kaldım, o yüzden bu menfaati sağladım" diyerek rüşvetten kurtulmaya çalışıyorlar. Ama şunu unutmasınlar; eğer o iş "haklı bir iş" değilse, yarın o dosyalar döndüğünde hepsi rüşvetten mahkum olacaklar. İrtikap, otel görevlilerinin her kapıyı açan maymuncuk anahtarı gibi her şüpheliye uygulanacak bir formül değildir. Trafik polisi sizi durdurduğunda 250 ile gidiyorsanız, ceza almamak için para verip sonra da "Beni baskı altına aldı" diyerek işin içinden çıkamazsınız; çünkü hız sınırını aşmışsınız, işiniz "haksız". meselesine dönersek; elli daireyi ekspertiz değerinin altında satmamış, bundan etkilenmemiş. Peki, güya bunu kabul etmedi diye ne olmuş? İddia o ki, hak edişi bir ay geciktirilmiş. Ali Bey dün belgeleriyle anlattı; hak edişin gecikmediğini, gününden önce bile yazıyı yazdığını… Çünkü KİPTAŞ’a ne zaman ilk müracaatları? Talep, "evraklar eksik" diyor KİPTAŞ. Evrakları tamamlıyor, müracaat ediyor, hemen İETT’ye bildiriyorlar. Arada Ramazan Bayramı’nı unuttu Ali Bey söylemeyi; arada bir de Ramazan Bayramı var, onun için gecikiyor. Bazen mükemmel de olsa işte bu kadar küçük bir şey oluyor demek ki.
Başka bir şey daha var bakın: Burada irtikapın uzaktan yakından olamayacağı, manevi baskı ve cebir meselesi. Başkanım, hak ediş ödemesi var ya hani Ali Bey onu ayrıntılı anlattı; çok da iyi oldu aslında. Şimdi biz müteahhitleri teşvik ediyoruz diyor. Yani kampanya yaptık, satışa çıktık; bütün paralar KİPTAŞ'ın hesabına yatıyor veya İETT'nin hesabına yatıyor, her projede farklı. Yani o KİPTAŞ garantör çünkü. O para eğer satış çok olmuşsa, çok fazla para birikmişse kamunun orada bir menfaati var ama inşaatların bir an önce bitirilmesinde de menfaati var. Müteahhitin de bizde teminat mektubu var. Yani garanti tahsil edebileceğimiz, ilk müracaatta bankadan alabileceğimiz bir teminatımız var. Biz de ödüyoruz ki müteahhite; bakın burada da aynısı olmuş. "Sen inşaatı sözleşmeye uygun yap, süresinde yap, çabuk yap, bir an önce yap. Hak edişin henüz o seviyeye gelmese bile, hak etmesen bile..." Sözleşmeye göre teminat mektubu var ama sözleşmede hüküm de var. Bunu da öyle "Canım istedi yapıyorum" diye yapmıyor; sözleşme hükmü gereği yapıyor, teminat mektubuna karşılık. "Kampanyada toplanan paranın fazlalığı varsa buradan sana verebilirim" diyor. Yani sayın başkanım, bırakın icbar altında kalmayı, ödüllendirilmiş. Ya bu onun için teknik olarak söylüyorum bakın; ceza hukuku bakımından icbar suretiyle irtikap suçunun yasal unsurlarının bu olayda oluşabilmesi mümkün değil.
Buna ilişkin 1-2 Yargıtay kararı okuyarak bu tarafı bitirmek istiyorum. Mustafa Bey söylediği için bu suç bakımından kamu görevlisi de değil. O teknik tartışmaya girmeyelim; şundan girmeyelim diyorum: Ortada bir suç var mı yok mu? Varsa o tartışmaya gireriz, zaten yoksa o tartışmaya gerek yok. Evet bakın; "Kullanılan cebirin derecesinde olup olmadığını araştırmak lazım" diyor. Yani hani "50 daireyi sat yoksa eşek gibi yaptırırız..." Tamam adam "Nah yaptırırsınız" diyor hatta daha ilerisi var. Güya ile Florya'da balıkçıda buluşuyorlar, o da güya "Bak ben senin işini hallederim" diyor. O da -ben biraz amiyane söylüyorum- "Sen benim kalibremde değilsin, seninle muhatap olmam, git işine bak" diyor. Hani bizim oralı ya, "Git işine" dedikleri şey var. Yani onun için muhatap bile almıyor adam. Bırakın icbarı siz. Eğer mağdurun istenileni yapmamak için cebirin etkisinden kolayca kurtulma imkanı varsa bir kere bu cebir unsuru tahakkuk etmiş olmayacağı için "mağdurun ciddi bir korkuya uğradığı sabit olmalı" diyor. Ya Bahattin Bey'i bırakın, korkmayı, adamları neredeyse haşlıyor; kendi beyanlarından söylüyorum bakın, öyle olmadığını söylüyorum.
O halde irtikap suçundan söz edebilmemiz için failin hareketlerinin, 'un o yargılandığı yaşamın normal akışı içinde bir kimsede manevi baskı yaratmaya, onun kendisini tehdit edilmiş hissetmesine elverişli olması gerekir. Eğer failin hareketi normal bir kimsede manevi cebri oluşturmakla beraber, mağdurun fazla ürkek -ki Bahattin Bey hiç ürkek değil- veya çekingen olması nedeniyle kendisine baskı yapıldığına inanması veya memura haksız bir çıkar sağlama veya vaadine baştan beri hazır olması hallerinde irtikaptan söz edilemez. Yüksek mahkeme kararıdır. Yargıtay 6. Ceza Genel Kurulu'nun bir kararı var. Başka bir kararı okuyayım; 5. Ceza Dairesi... Bununla bitireyim, uzattım biraz. İcbar suretiyle irtikap suçunda mağdurun iradesini baskı altında tutmaya elverişli olmak koşuluyla, doğrudan doğruya veya dolaylı biçimde yapılan her türlü zorlayıcı hareketin kavramına dahil olduğunu kabul ediyor ama manevi cebirin belli bir şiddete ulaşması gerektiğini söylüyor. Ki burada o şiddet yok; bizatihi müşteki kendisi söylüyor bunu. Hiçbir şekliyle ciddiye almıyor. Mağdurun baskısının etkisinden kolaylıkla kurtulma olanağı, kurtulmuş zaten umursamamış bile. Hatta gidin söyleyin demiş. Yani o nedenle burada teorik olarak, yani burada iki şey yapıyoruz çünkü bir hem maddi gerçeği araştırıyoruz hem de teorik olarak bu 251. maddedeki icbarın bu anlatılan olayda oluşup oluşmadığı meselesini tartışıyoruz.
Sayın Başkan, bu ilke kararı 30'a 3 2010 tarihli ve 2009'a 5 sayılı. Burada diyor ki manevi cebrin belli bir şiddete ulaşması, ciddi olması, mağdurun baskının etkisinden kolaylıkla kurtulma olanağının bulunmaması. Anlattığımız 27. olayda bu söz konusu olmadığına göre yani 50 daire meselesi, yani hakediş ödemesi meselesi. Bu nedenle bu suç bugün itibariyle olmadığı belli. 28 numaralı eylem var Sayın Başkan. Bunu belki meslektaşım da biraz anlatır. Burada bir 500 bin dolar rüşvet verilmesi ve araba meselesi var. Arabaya ben girmek istemiyorum artık yeter. Yalnız bu 500 bin doları kim nasıl vermiş kime vermiş? Şimdi bir kere şaşırtıcı bir şey var. Bu çok çarpıcı olduğu için. Bir örgüt üst yöneticisi Sayın Başkan, kendi şirketi ve bu üst yönetici herhangi bir örgüt üst yöneticisi değil, örgütün kasası. Yani veznedar kasa ona ait. E varsa öyle bir örgüt, kendi ortağından Erdal Tokmakçı'dan 500 bin dolar almak için örgüt üyesine söylüyor. Ya bu nasıl örgüt? Örgüt üst yöneticisi, kasası kendi örgütüne para almak için rüşvet olarak kendi ortağından örgütün üyesine söylüyor "Git al". Allah Allah ve o ona veriyor. Yani örgütün finansmanı için 500 bin dolar. Bu parayı kim nerede nasıl? Bir kere ben şematik olarak bir türlü oturmuyor başkan, bir türlü oturmuyor.
Şimdi bir kere ortak diyor ki "Ali Bey söyledi, bizim ortaklığımız nedeniyle verdiğim paradır" diyor. Allah Allah, öbürü onu başka türlü söylüyor etkin pişman. Bir de burada bunu söylemezsek çatlarız. Soruşturmada bizim bildiğimiz diyorum, benim de yaşım biraz ilerledi sizinki gibi. Soruşturmada bir kere alınırdı ifade. Ancak zorunluluk olursa ve yeni deliller çıkarsa tabii ki bir kere daha çağırırdı. Ama şimdi 2026, 25'i de buna dahil edebiliriz, bazı şüpheliler, ki sonradan etkin pişman oluyorlar; bir kere gidiyorlar, olmuyor bir daha gidiyorlar, olmuyor bir daha gidiyorlar. Sekiz kere gitmiş . Ya bu nasıl bir soruşturma? Yani bir suç şüphesiyle bir soruşturmada bir insandan sekiz kere beyan alınmaz Başkan. Alınırsa… Bakın “alınırsa” diyorum, o beyanın artık sıhhatli, itimat edilebilecek, sağlıklı bir beyan olduğu kabul edilemez. Edilemez, olmaz böyle bir şey. Bakın bu 500 bin dolar meselesi o kadar açık, o kadar basit, o kadar net ki. Yani burada Mehmet , , Erdal Tokmakçı. Şeyi de söyleyip de paraları dekontlarını sunuyor. Bakın dekont yok burada 245 bin dolar, 255 bin dolar. Tarihleri var 16.03.2021 öbürünün yok 17.03.2021. Yani ben onun için bunu çok bir de şöyle bu önce kim kime teklif etmiş bir yani okumuşsunuz biliyorsunuz.
Bilmediğinizi dünkü sorularınızdan artık söyleyemiyorum. Çünkü şöyle düşünmüştüm buradan da öğrenilebilir sorgularla savunmalarla. Ama biz yani ile ilgili olarak sorgu ve savunmasında bu eylemleri bildiğinizi gördük, diğerlerini de göreceğiz. Onun için bir şey diyemem Allah kolaylık versin ama 147 yaptığınızda nasıl tutarsınız nasıl yaparsınız bilemem ben. Şimdi bir kere bu bunu kimden istemiş? Orada bir problem var. Benden onda. Sonra bu 500 bin dolar verdim diyor Erdal Tokmakçı. “Bende yoktu, 400 bin dolarını o verdi 100 bin dolarını ben koydum” diyor. İyi de Erdal Tokmakçı ortağı olan 'e bu 400 bin doları, -'in dediğini kabul edelim-, vermiyor da Mustafa'ya niye veriyor? Hadi Mustafa'ya verdi bunu. Mustafa niye KİPTAŞ'ın Zeytinburnu'ndaki otoparkında? Ya adamlar ortak, şirketleri aynı. Yani illaki gidip Zeytinburnu KİPTAŞ'ın otoparkında mı bunu 'ye verecek? Hadi diyelim verdi, oradan bunu 'e… Ya bunlara ne gerek var ben anlayamıyorum ki.
Bir insan ortağından parayı alıp, -para yok- ne yapacaksa yapar da... Ya bu oturmuyor. de bunu "400 bin dolar ediyor" diyor. Bakın, şemayla çizdim diyorum, başka türlü anlayamıyorum. Şemada da anlaşılmıyor zaten çünkü olmuyor, yani çakışmıyor. Sonra ne oluyor? bunun şoförü değil, 'e veriyor. nerede? Oysa bir tane var mı biliyorsunuz? Bir buçuk milyon doların poşeti içerisinde KİPTAŞ Genel Müdürlüğü'nde, dün anlattığı odasını gösterdi size Ali Bey. Bunu Halkalı'da Ali Bey'in güya şoförüne veriyor. Allah Allah... Ya bu 500 bin dolar, hangi 500 bin dolar? O "Ben 500 bin dolar verdim" diyor. Erdal Tokmakçı'nın söylediği, iki tane bedellerini ve tarihlerini de söylediği; 245 bin (16.03.2021) ve 255 bin (17.03.2021) olmak üzere iki rakamı dekontuyla ortaya koydu. Beş 500 bin dolar nerede? O, 100 bin doları kendi üstüne koymuş güya. Kendi ortağından... Ya bu kadarına kalıyorum Başkanım. Burada şüpheli durum falan filan yok. Burada böyle bir şey yok. Şüphe yok; aslında çok kötü karıştırmışlar. Yani yalanı ya da gerçek olmayanı, masalları birbiriyle uyumlu ve anlaşılır kılamamışlar. Mızrak çuvala sığmamış, ortaya dökülünce biz bunu anlıyoruz.
28. eylem... Allah'ım sen büyüksün ya. Başkanım bu 28. eylemdeydi, geçiyorum. Geliyorum demin söylediğim yere ve çabuk gidiyorum. Yani buradan bizim sorgu ve savunmamızın da alınmaması lazım. "Günah bunun neresinde" diyor şarkı sözü olarak. 29. Eylem... Petek Okulları. Siz de sordunuz. Mahkeme kararını yerine getirmekten başka nesi var? Ya benimle ilgili olarak şu anda dışarıda başka yerde, başka illerde dünyanın şeyini söyleyebilirler; ben ne yapabilirim başkanım? ne yapabilir yani? Adam bakın, gayrimeşru zeminde olan müşteki. Aa bir dakika, bunun müştekisi kim? Ha, müştekisi yokmuş, şüphelileri varmış. Rüşvet... Yazmış; müşteki ifadesi, şüpheli ifadesi, tanık ifadeleri, HTS, baz analiz verileri, kapalı kaynak çalışmaları... Yahu Necmettin, tamam adam bir yeri kiralamış. Ali Bey size gösterdi; sosyal alan olarak kiralamış, üstüne okul yapmış. Kendi beyanına göre on milyon dolar harcamış; harcamış da olabilir. Tamam, Petek Okulları... Tamam, bu geçmişteki malum tarikatın okulları olabilir, bilmem kime veriliyor olabilir; ayrı mesele.
Sözleşmeye aykırılıktan bir dava açılmış, dava kazanılmış. Şirketin genel müdürü devletin parasının, hakkının peşinde; tahliye etmiş. Avukatları tehdit edilmiş. Sonunda ne olmuş? Buna nasıl engel olabilirim? Dikkat edin; buna nasıl ve gayrimeşru zemine giden müşteki, aslında soruşturulması ve hakkında dava açılması gereken müşteki... 'un Ne günahı var? "Günah bunun neresinde?" Allah'ım ya Rabbim ya... Ama oluyor işte. Onun için ben bu eylemle ilgili olarak Sayın Başkanım, daha bizim sorgu ve savunmamız yapılmamalıydı. Burada bir dava yok, hakkımızda açılmış bir dava yok 29 numaralı eylemle ilgili olarak. Olay örgüsünde, anlatımında, hikayesinde yokuz biz. Bizim dışımızda gelişmiş. Ama bizimle ilgili olarak —Allah razı olsun— hani bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösteriyor ya; " yağmaya engel oldu" diyorlar. Zaten onun için de burada yargılanıyor.
30 numaralı eylem... Bitiriyorum sayın başkanım. Sabrınız için teşekkür ederim. Ama bakın bir yıla yakın beklenen bir süre var, onun için kusura bakmayın. Fırsat geliyor, fırsatı ganimet olarak kabul etmek istemem; bu haktır. Başkalarının hakkını bekleyen meslektaşlarımız da var. Ben bu kadar süreceğini de bilmezdim ama insan konuşmaya başlayınca susamıyor, yani dayanamıyor daha doğrusu. 30 numaralı eylem de aynı şey; sözleşmeyle sattığı, devrettiği, parasını aldığı bir yerle ilgili. Orada tabii işte CHP'lilere daire satışı, orada 1 buçuk milyon dolarlık rüşvet meselesi... Bildiğimizi anlatmak için böyle çabucak geçiyorum. Burada ne var peki? Burada yalnız başka bir suç tipi var. Bizde ne vardı? İrtikap ve rüşvet, iki tane. Burada da hani "günah bunun neresinde" dediğimiz o rüşvet var ya... Burada da kamu kurum ve kuruluşları aleyhine dolandırıcılık iddiası var.
Ya dolandırıcılık 157. madde Başkanım, biliyorsunuz. Yani asıl suçu tanımlayan 157. madde, 158 onun ağırlaştırılmış nitelikli hali. Olması için ne olması lazım? Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp onun veya başkasının zararına olarak kendisine veya başkasına yarar sağlaması lazım. Şimdi , Şükrü Malaz'a nasıl hileli hareketlerde bulunmuş? Yok zaten o dönemde. 2017. yok. Hileli hareket var diyorsa, soruşturma makamı bu hareketleri yapanların başkaları olabileceğini değerlendirmeli ve onları çağırıp sormalıdır. Ali Şükrü Malaz da diyorsa; kim bu? Bunu anlamakta zorlanıyorum. Kim, kimi, nasıl ve hangi hileli hareketlerle kandırmış? Kendisine veya 3. bir kişiye örgüt aracılığıyla menfaat temin etmiş ve bundan da kamu kurum ve kuruluşu zarar görmüş. Öncelikle şunu bulmak lazım; Mustafa Bey dün söyledi, zarar suçu Ceza Kanunu'nun mal varlığına karşı suçlar bölümüyle ilgilidir. Peki, zarar nerede? KİPTAŞ kâr etmiş. Zaten buradan bakarsanız bu suç oluşmuyor deyip geçelim mi? Hileli hareket; kimin, kime karşı? Sonra bu kişi nasıl aldatılmış? Tapuyu size yansıttı, tapuyu vermiş, sonra omuzlarında 100.000.000 lira kalmış. Tabiriyle söylüyorum, ben bu tabiri kullanmam ama 'nakit' olarak ödermiş; yani 'cash', çünkü başka bir anlama da gelir. Neyse.
Bu kamu kurumunun böyle bir suçla suçlanıyor olması ağırına gitmiş, haklıdır. Hepimizin bir tercihi var demiştiniz; o, devlet memuriyetini seçmiş ve 15 yılını vermiş. Çok başarılı olmuş. Ben dün gördükten sonra bunu hak ettiğine de inandım; bir insan ancak bu kadar işini iyi yapabilir. Bakın, bu kadar iyi yapabilir. Bu insan dolandırıcılıkla suçlanıyor. Sayın Başkanım, inşallah başınıza gelmez; bakın kürsüde adalet dağıtıyorsunuz, yarın bir gün rüşvetten veya dolandırıcılıktan yargılanırsanız o zaman anlarsınız. Bunu yaşamak lazım. Şu tutuklama meselesine gelirsek; 23 Mayıs 2025 sabahı bir şafak operasyonuyla gözaltına alınan , o gün bugündür 11 ay 18 günü geçti —ben 18 diye yazmıştım ama 20 ya da 21. gündür— tutuklu ve cezaevindedir. Başkanım biliyorsunuz halk tabiri vardır: Ateş düştüğü yeri yakar. Babasını kanser nedeniyle Cerrahpaşa'da kaybeden Volkan Konak'ın bir türküsü vardır; Cerrahpaşa türküsü. Orada ne diyor? 'Yaş akar gözüm sızlar, ne kalır gerisine? Herkesin bir derdi var, durur kendi içerisinde.’ Artık bu adama bunu daha fazla dert ettirmenin bir anlamı yok.
Bu soruşturmada 104 kişi tutuklanmış; davaya gelinceye kadar bunların 18'i hakkında tahliye kararı verdiniz. 96 kişi halen tutuklu ve bu 96 kişiden biri de . Tekrar söylüyorum; ateş düştüğü yeri yakar ve herkesin bir derdi vardır, durur kendi içinde. Bunu ancak vicdanı olan, vicdanını yastık yapıp yatabilenler anlar. 'Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.' Burada Ahmed Arif'in bir şiiriyle bu kısmı bitirip tahliye talebimi söyleyeceğim. Anadolu'yu anlatırken, biliyorsunuz o da çok çekmiş, çok ızdıraplar yaşamış: 'Öyle yıkma kendini, öyle mahzun, öyle garip... Nerede olursan ol, içeride, dışarıda, derste, sırada. Yürü üstüne, tükür yüzüne celladın, fırsatçının, fesatçının, hainin... Dayan kitap ile, dayan iş ile.' işiyle dayandı; tırnak ile, diş ile, umut ile, sevda ile, düş ile dayandı. 'Rüsva etme beni' diyor şair; ne ailesini, ne çocuklarını, ne anne babasını ne de toplumu rüsva etmiyor.
Sayın Başkan, dosyada isnat edilen eylemlerin gerçekleştiğine dair kesin, somut ve tartışmasız deliller yok. Yalnızca varsayımlar ve tek taraflı beyanlar var. Onlar ne? Etkin pişmanlık beyanları. Dilim sürçse 'pişkinlik beyanı' diyeceğim ama işi o noktaya getirmeyelim. Yani masallar, masallar, masallar... Soruşturma makamı iddianamede ile ilgili olarak; irtikap, rüşvet, kamu kurum ve kuruluşlarını kullanarak dolandırıcılık ve örgüt üyeliği suçlamaları var diyor. Hepsi varsayım, hepsi hikaye ama önemli değil, yargılatıyoruz. İrtikap için gereken zor kullanma nerede? Rüşvet için para nerede, menfaat nerede? Dolandırıcılık için zarar nerede, yarar nerede, aldatma nerede? Aldatılan kim? Bütün bunları gösteren kesin ve inandırıcı deliller nerede? Aleyhimize MASAK raporu nerede? Bunların hiçbiri dosyada yok. Peki ne var? Masallar, masallar, masallar... Varsayım, varsayım, varsayım. Başka da bir şey yok.
Hepimiz biliyoruz ki varsayıma dayalı olarak hüküm kurulamaz. Ceza Genel Kurulu kararlarında aynen şöyle yazar: 'Varsayıma dayalı olarak hüküm kurulamaz.' Tamam, ancak dosyamızda varsayımdan başka bir şey yok. Soruşturma makamı iddianamede bir örgütten bahsediyor ama dosyada hiyerarşi yok, süreklilik yok, organik bağ yok; kısacası hiçbir şey yok. Sanıklar birbirlerini bile tanımıyor. Ancak güya bir örgüt var: İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Yani 'örgüt yok' demek için artık başka ne olması lazım bilmiyorum. Tek ortak nokta, bu insanların İBB çalışanı olmasıdır. Aynı bölgede bulunan insanlar için baz istasyonundan sinyal alınmış; bu insanlar İBB’de çalışıyorlar, ne yapacaklar yani? Ben bu mantığı daha ileri götürüyorum: Bir Galatasaray maçında 55.000 kişinin baz sinyali aynı noktadan çıkıyor. O zaman bu 55.000 kişi bir suç örgütlenmesi içindedir mi diyeceğiz? Bitti.
Ceza hukukunun en temel ilkelerinden bir tanesi biliyorsunuz; şüpheden sanık yararlanır. Müştekinin tek başına çelişkili menfaat ilişkisi içeren beyanı, mahkumiyet bir yana tutuklama için bile yeterli değildir. Sayın Başkan, konuyu sonuca getiriyorum çünkü yeterince konuştum. Bir insan niye tutuklanır? Kanundaki başlığı tam olarak 'Koruma Tedbiri'dir; karşılığı ise ihtiyati tedbirdir. Bu ne demek? Geçici olma hali. Peki, bundan amaçlanan ne? Bir şeyi korumak için yapıyorsun, anladım; sanığın el altında bulundurulması. Neden? Sorgu ve savunma sağlanacak diye. Ceza Muhakemesi Kanunumuz ve sistemimiz bunun üzerine kurulu olduğu için bugüne kadar bir şey diyemedik. Çünkü sorgu ve savunması yapılmamış. Yoksa yapılan haksızlıktır, hem de ne kadar büyük bir haksızlıktır. Ancak sorgu ve savunma bizim sistemimiz bakımından çok önemlidir; kanun buna çok büyük anlamlar yükler. Sanığın sorgu ve savunması yapılmadan, yani duruşmada bizzat bulunmadan hakkındaki dava yürümüyor. Siz de biliyorsunuz; o dava ancak sanık sorgulanınca hükme bağlanabiliyor.
Bu nedenle tutuklamada beklenen bir fayda vardır; sanığı el altında bulundurursunuz. Bu durum sadece kaçma şüphesiyle de ilgili değil, sorgu ve savunmanın önemini anlatmak için söylüyorum. Sayın Başkan, 'tarihi bir dava, tarihi bir görev' gibi söylemlere girersek çıkamayız ama bu dava gelecekte bunları gösterecek. Siz aslında iyi niyetle bir şey yaptınız; henüz huzurdaki kimlikler bile tespit edilmemişken —ki kimlik tespiti önemlidir, 'Bu adam o sanık mı değil mi?' diye bakılır— tahliye taleplerini değerlendirdiniz. Sorgu ve savunması henüz yapılmamış insanların bile haksızlığa uğramaması için avukatların tahliye taleplerini almanız kıymetlidir.
Henüz sorgu ve savunmalara çok vakit var. Ben olsaydım, kendimi sizin yerinize koyuyorum —ki bu hiç kolay bir iş değil— bu dosyaya, bu iddianameye ve bu sanıklara bakınca başka bir yol göremezdim. Atatürk’ün o meşhur sözünde olduğu gibi: 'Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır; o satıh bütün vatandır.' Bulunduğun hal ve şarta göre hareket edeceksin, başka çare yok. Çanakkale, Sakarya ve Cumhuriyet bunun için vardır. Şimdi sizin sathınız da bu dosyadır. Dosyayı kucağınızda buldunuz ve bu işi yapmak zorundasınız; başka bir seçeneğiniz yok. Ya istifa edeceksiniz ya da bu işi yürüteceksiniz. Allah kolaylık versin.
Belki uyarırlar, talepte bulunurlar; nitekim bazı sanıkların sorgusu ve savunması alınmadan, sadece mahkeme unsurları ve kimlik tespitleri üzerinden tahliye edilmesi doğru bir harekettir. Bunu tensiple yapmak Mustafa Bey için de, bu dava için de kolay değildi. Buradan konuşmak bizim için kolay Sayın Başkan; ben yalnızca 4 eylemle ilgili konuşuyorum, sizin önünüzde ise 143 eylem ve onlarca sanık var. Benim savunduğum ise bir tane grup, o da Allah’a şükür pür-i pak. Hiç kolay değil. Koruma tedbiri dediniz, tamam; korudunuz. Kimliğini tespit ettiniz, sorgu ve savunmasını da yaptınız. Ancak bir şey belirttiniz; itirazım şunadır Sayın Başkan: Tabiri caizse kesintisizlik ilkesinden bahsettim ama çok şey anlattım. Ceza yargılamasının temel ilkelerinden biri kesintisizliktir. Kanuna göre bu davanın tek celsede bitmesi gerekir. Hadi bitirin bakalım. Siz bu yüzden birinci celsede tutuksuz sanıkları, ardından diğerlerini dinlediniz; peki, arada cumartesi pazar da olsa bu davalar peş peşe sürerken perşembe günü bu durumu değerlendirmeye bir engel var mı?
Bakin, hepimiz bir çare arıyoruz. Bütün bu karmaşa içerisinde hukuka aykırı değil, hukuka uygun maddi gerçeğe doğru çareler arıyoruz. Siz mahkeme heyeti olarak dün bir yol sundunuz; 'Hemen yazısını yazıyoruz' dediniz. Yapabileceğinizden fazlasını bir insandan istemek doğru değildir. Biz gayrimeşru delil peşinde değiliz; yasal bir zemindeyiz. Ceza Muhakemesi Kanunu’na uygun karar vermenizi istiyoruz. Bu nedenle perşembe günü itibarıyla meslektaşımın bahsettiği itirazı beklemeyin. Biz itiraz edelim mi diye düşünüyoruz ama bu beyanlar kaydediliyorsa zaten bu bir tutukluluk itirazı değil midir? Benim bu talebim bir talep değil midir? Bu talebi değerlendirmek için illa yazılı bir dilekçe mi gerekiyor? Hayır, mahkeme huzurundaki beyan yeterlidir Sayın Başkanım. Beni anladığınızı hissediyorum; şükürler olsun ki şu an 'yüz yüzelik' ilkesi işliyor.
Tutukluluktan beklenen fayda artık gerçekleşmiş durumdadır. Sorgu ve savunma yapıldı. dün eşiyle ilgili duygularını, 2 çocuğunu, eşini dostunu anlattı. Bundan sonra ’un tutukluluğunun devam etmesi başka şeyleri akla getirir. Dün itibarıyla ’un suçsuzluğu da ortaya çıktı. Yargılanacak elbet; ama neyi etkileyecek? Hangi sanığı etkileyecek, hangi delili karartacak? 103. maddedeki şartları tek tek anlatmak istemiyorum, fazlasıyla konuştuğumun farkındayım. Mustafa Bey, dijital materyallerin iadesini istiyor ama ben o kadarını demiyorum; ben tahliye isteyip adli kontrol veya ev hapsi gibi tedbirleri kabul ediyorum. Artık 'razı olmak' diye bir şey var. Adam evine gitsin, o demir kapıların içinden çıksın. Akşam siz de ben de evimize gidiyoruz; o ise cezaevine gidiyor. Artık yeter.
Başkanım, bir şiirle bitirelim. 13.5 yılı cezaevinde geçmiş birinin kaleminden; belki de tutuklamayla ilgili Metin Feyzioğlu ve Güneş Okutucu’nun 102. maddedeki tutuklama sürelerine dair yazdıkları makalenin altına ekledikleri o şiir: 'Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında 10 kere döndü dünya. Ona sorarsanız hiçbir şey, kozmik bir zaman diliminde bir nokta. Bana sorarsanız ömrümün 10 yılı geçti.' Bir de eski bir tabir vardır, meslektaşımdan duymuştum, Türkçesini söyleyeyim: “Mışıl mışıl evinde uyuyana gecenin kaç saat olduğunu anlatama sen.” Silivri’de cezaevinde yatan o gecenin kaç saat olduğun biliyor. O gece 24 saat değil, 8 saat değil; o saatler saymakla bitmez. Bu yüzden, ’un bihakkın tahliyesine karar verin; siz de biz de herkes de rahatlasın. Başka şiirler veya türküler okumadan sözlerimi bitiriyorum. Teşekkür ederim.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.