Savunma

Doğan Hamit Doğruer Müdafii Av. Bürgehan Emrağ Savunması

Müdafi savunması·Doğan Hamit Doğruer·23 Haziran 2026 · Kaynak

Sayın Başkan, kıymetli heyet, Sayın Savcım; şimdi ben de konuşmama başlamadan önce biraz altı başlıkta bir akışımız var, onları anlatacağım. Altı başlıkta bir akışımız var, anlatmaya çalışacağım. Açıkçası ben de kısa yapmak isterdim savunmamı ama sağ olsun savcılık 26 eyleme kadar gelmiş. Valla merak ediyorum ben de savcılığı kim durdurdu, hangi motivasyonla durdurdu? Daha da yapabilirdi aslında. Çünkü "Komisyon üyesi kimdir?" yazalım 26 eylemde. O yüzden maalesef sabrınızı zorlamadan yapmaya çalışacağım ama inşallah. Şimdi ilk başta söyleyeceklerimi maalesef hem Anayasa Mahkemesi hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına iletmezsem, ilk eylemde de "Ondan sonra niye geldin burada söyledin, dedin?" dendiği için birazcık bunları yapacağım. Yani sizin şahsınıza değil. Sayın Başkan, kıymetli heyet, Sayın Savcım; müvekkilimiz az önce savunmasını yaptı. Bu savunmayı çok zor şartlar altında, maalesef iddianameye erişimi olmadan hazırladı. Kendisine atfedilen eylemlerde —yani 26'ya yakın ihale var— bu ihale evraklarına bakamadı. Kültür A.Ş. bünyesinde... Yani sizinle alakalı bir durum değil; cezaevine dilekçeyi verdiniz ama cezaevi yönetimi ne kadar dilekçe verirsek verelim asla bir imkan sağlamadı. Kendisi de biz de defalarca iddianamenin kendisine tebliğ edilmesi için dilekçeler verdik. Huzurunuzda da sözlü taleplerde de bulunduk açıkçası. Ancak gelinen aşamada biz bu savunmayı, müvekkilimiz iddianame eklerini görmeksizin yaptı burada. Biz müvekkilimizin her bir söylediğine katılıyoruz. Bizim müvekkilimiz 26 eylemle sorumlu tutuluyor. 1,5 yıla yakın süredir tutuklu. Bu eylemlerin her birine ilişkin tabii ki diyeceğimiz var. Ama öncelikle bu süreçler başladığından beri müvekkilimizin yaşadıklarını, sürecin hukuksuzluğunu ortaya koymak isteriz. Dediğim gibi, usulen bunları da söylemek zorundayım. Müvekkilimiz; iki evladı ve mutlu bir evliliği olan, işinde gücünde bir kimse. Kendisinin asıl işi Bankacılık. Kendisinin de anlattığı gibi mezun olduktan sonra önde gelen bankalarda müfettiş, gerek uzman yardımcısı, gerek şube müdürü olarak önemli görevlerde yer almıştır. Görevlerini de layığıyla yerine getirmiştir. Birçok şekilde emniyet birimlerine finansal okuryazarlık eğitimi vermişliği vardır. Bu sebeple emniyet müdürlüklerinden kendisine teşekkür sertifikaları dahi verilmiştir. Müvekkilimizin Kültür A.Ş.'de çalışmaya başlaması da emekliliğinden sonraya denk geliyor. Bugün bu salonda aslında çok basit gibi görünen, artık toplumda dahi normalleştirilen bir soruyu konuşuyoruz: Özgürlük neden kısıtlanır, ne zaman kısıtlanır ve hangi gerekçeyle kısıtlanır? Çünkü özgürlüğü elinden alınan bir insan için mesele yalnızca bir tedbir meselesi değildir. Mesele, devletin elindeki en ağır gücün gerçekten hukukla sınırlanıp sınırlanmadığı meselesidir. Ve bu dosyada ne yazık ki karşımıza çıkan tablo şudur: Müvekkilimiz yönünden önce adli kontrol yeterli görülmüş, sonra tutuklama yoluna gidilmiş. Tutukluluk incelemelerinde ise her defasında birbirini tekrar eden matbu gerekçeler kullanılmış. Ayrıca müvekkilimiz tutuklu olmasına rağmen fiilen hükümlülerle de aynı ortamda tutulmuştur. Müvekkilimiz hakkında adli kontrol kararı veren dönemin İstanbul 4. Sulh Ceza Hakimi de bu kararından sonra maalesef icra hakimi olarak da atanmıştır. Sonrasında verilen tutukluluk kararının da sürecindeki rezilliğini anlayın diye söylüyorum efendim. Şimdi soruyorum: Bir kişi için önce "Adli kontrol yeterlidir" denilip sonra tutuklanıyorsa ortada ne değişmiştir? Yeni delil mi çıkmıştır, yeni bir kaçma tehlikesi mi doğmuştur, yeni bir delil karartma ihtimali mi ortaya çıkmıştır; yoksa yalnızca aynı dosyada özgürlüğün daha ağır biçimde kısıtlanması mı tercih edilmiştir? Yalnızca bizim sorunumuz değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin de sorunudur.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Bakınız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Artico / İtalya kararında bize çok temel bir şey söylüyor: "Temel haklar, kağıt üzerindeki kabul edilen haklar değildir; uygulanabilir ve efektif haklar olmalıdır." Yani hak, kağıt üzerinde yazılı olduğu için değil, fiilen kullanılabildiği için hak olur. O halde, buradan şu soruya geçiyorum: Müvekkil iddianame ve eklerine fiilen erişemiyorsa, savunma hakkı gerçekten uygulanabilir ve efektif midir? Şeklen CD teslim edilmesiyle bu CD’ye erişim izni verilmiyorsa, içerik okunamıyorsa bu gerçekten bir tebliğ midir? Bilgiye erişemeyen bir sanık nasıl savunma yapacaktır? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Mattoccia / İtalya kararında da açıkça söylüyor ki: "Sanığa yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebi hakkında yeterli açıklıkta bilgi verilmemesi savunma hakkını zedeler." Yani suçlamayı öyle bir bildireceksiniz ki, kişi neyle itham edildiğini anlayacak, buna göre savunma hazırlayacak; şeklen bir bildirim yetmez. İsnadın özü bilinmeden savunma nasıl kurulacak? Yine aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Pélissier ve Sassi / Fransa kararında suçlamanın bildirilmesine özel bir hassasiyet gösterilmesi gerektiğini söylüyor ve şu cümleyi kuruyor: "İsnat edilen suça ilişkin unsurlar ceza muhakemesinde asli öneme sahiptir. Çünkü şüpheli, kendisine yöneltilen ithamın maddi ve hukuki dayanağını bunların tebliği ile birlikte yazılı ve resmi olarak öğrenmiş sayılır." Bizim müvekkilimize bu maddi hukuki dayanağı fiilen öğrenebilme imkanı da maalesef tanınmadı. Bir insanın önüne kapalı bir dosya koyup, sonra "Sen bunu öğrendin" demek hukuk mudur yoksa hukuk taklidi midir? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Foucher / Fransa kararında da dosyaya erişim hakkı savunmanın ayrılmaz parçası olarak görülüyor. Mahkeme de şunu söylüyor: "Hakkında ceza isnadında bulunulan kişi, dosyadaki belgelerin gecikmeksizin kendisine bildirilmesini isteme hakkına sahiptir." İddia makamı dosyanın içini biliyor, savunma tarafı ise bilmiyorsa buna eşitlik denir mi? Şimdi bu noktada dosyamıza gelelim. Müvekkil , önce adli kontrolle salıverilmişti. Bu ne demektir? Yargı makamı o aşamada "tutuklama gerekli değil" demişti. Yani o tarihte özgürlüğü sınırlamanın en ağır biçimine ihtiyaç görülmemişti. Sonra ne oldu? Aynı kişi tekrar tutuklandı. Peki bu süreçte ne değişti? O ilk değerlendirmeyi anlamsız kılan yeni ne vardı? Eğer bir kişi için bir dönem adli kontrol yeterli görülmüşse, sonra hangi somut olgu tutuklamayı zorunlu hale getirmiştir? Eğer buna cevap yoksa —ki yok— tutuklama bir zorunluluk değil, bilinçli bir tercih haline gelmiştir. Anayasa Mahkemesi, Mehmet Haberal kararında çok açık konuşuyor, aynen de alıntılıyorum: "Bir kişinin tutuklanabilmesi, öncelikli olarak suç işlediği hususunda kuvvetli belirti bulunmasına bağlıdır. Bu, tutuklama tedbiri için aranan olmazsa olmaz unsurdur. Bunun için suçlamanın kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmesi gerekir." Bu zamana kadar bu dosyada, özellikle tutuklamanın devamına ilişkin kararlarda, böyle inandırıcı, kişiselleştirilmiş hiçbir gerekçe görmedik. Her incelemede aynı cümlenin tekrarından ibaret bir metin var. Bizim müvekkilimiz katalog suçlardan tutuklu değilken, katalog suçlardan tutuklu insanlarla aynı kefeye konularak "tutukluluk halinin devamına" diye her ay hüküm kuruldu. Biz bunların her birine, bu hususları da belirterek itiraz ettik. Ama sonuç hep aynı; nafile bir çabadan ibaretti bizimki. Bu noktada can alıcı bir hususa özellikle değinmek istiyorum. Bu yargılama başlamadan hemen önceki tutukluluk incelemesi İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği önündeydi. 6 Kasım 2025 tarihli karar ile hakimlik, müvekkilimizin tutukluluk halinin devamına karar verdi. Hangi gerekçeyle biliyor musunuz Sayın Başkan? "Atılı suçlardan 'suç işlemek amacıyla örgüt kurma' suçunun CMK'nın 100/3 maddesinde yazılı, kanunen tutuklama nedeni varsayılan katalog suçlardan olması." Bizim müvekkilimizin üzerine atılı suçların hiçbirisi katalog suçlardan değil! Tekrar vurguluyorum; madem gerekçe bu, neden tutuklu? Anayasa Mahkemesi, Mustafa Ali Balbay kararında da tutukluluğun istisna, özgürlüğün ise kural olduğunu söylüyor. Daha fazla içeriğine girmeyeceğim. Buradaki kilit nokta şudur: "Daha ağır kamu yararı" diyor orada. Peki bu dosyada böyle bir kamu yararı gerçekten gösterilmiş midir? Somut olarak ortaya konulmuş mudur? Yoksa sadece maalesef kalıp ifadelerle mi yetinilmiştir?

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Aynı kararda Anayasa Mahkemesi, tutukluluğun devamında da nedenlerin zamanla kendiliğinden varlığını sürdüren varsayımlar gibi kabul edilemeyeceğini de ortaya koyuyor. Yani ilk aşamada söylenen şey, sonsuza kadar geçerli sayılamaz. Zaman geçtikçe gerekçe ağırlaşmalı, somutlaşmalı ve kişiselleşmelidir. Müşterek içtihatlarında da aynı çizgiyi koruyor. Şimdi efendim, yine dosyaya dönüyorum. Müvekkilin tutukluluk incelemelerinde ne görüyoruz? Neredeyse aynı ifade kalıpları, neredeyse aynı soyut cümleler, neredeyse aynı bir değerlendirme metni. O halde tekrar soruyorum efendim; bu gerçekten yargısal bir değerlendirme mi, yoksa sadece matbu ve usuli kısıtlama refleksi midir? Bir başka ifadeyle, "dosyayı alışverişte görsün" mantığıyla yapılan işlemler midir? Efendim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Buzadji - Moldova kararı bu noktada son derece açıktır. Mahkeme diyor ki: "Yetkili makamlar tutuklamaya karar verirken de tutukluluğu uzatırken de ilgili ve yeterli gerekçeler vermek zorundadır." Ve özellikle şu ifade burada hayati önemdedir: "Ulusal mahkemelerin tutukluluğa karar vermek ve onu uzatmak için ileri sürdüklerin gerekçelerin basmakalıp ve soyut olamayacağına hükmetmek olağandır." İşte sorun da tam burada: basmakalıp, soyut, şablon, matbu. Sayın Başkan, değerli heyet; eğer kararın gerekçesi her dosyada kullanılabilecek kadar genel ise o gerekçe o kişiye ait değildir. Kişiye ait olmayan gerekçe, kişiselleştirilmiş gerekçe de değildir. Kişiselleştirilmemiş gerekçe ise tutukluluğun devamına yetmez. Üstelik burada bir başka ağır sorun daha var. Müvekkil, tutuklu olmasına rağmen cezaevinde 10 ay boyunca hükümlülerle birlikte tutuldu. Zaten kendisi söyledi, daha fazla değinmeyeceğim buna. Şimdi, bu durum tutukluluk tedbirinin istisnai niteliğiyle de bağdaşmıyor efendim. Çünkü tutuklu; hüküm giymiş, cezası kesinleşmiş kişi değildir. Burada da temel olarak hükümlülerle kalmasındaki çarpıklık bu. Bu ağırlaştırıcı sonuç, savunma hakkı bakımından da önemlidir. Zaten dosya içeriğine fiilen erişemeyen, zaten matbu kararlarla karşılaşan, zaten adli kontrolle bırakılıp sonra tutuklanan bir kişi de bir hükümlülerin arasında tutuluyorsa bir problem vardır. Şimdi, tekrardan savunma hakkına dönelim. Anayasa Mahkemesi'nin Ayşe Eşlik kararında da savunma için gerekli zaman ve kolaylıkların sağlanmaması halinde de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği kabul edilmiştir ve diğer birçok kararında da bu şekilde vermiştir. Sayın Başkan, bu noktada artık soruyu daha yalın sormak zorundayım. Bir kişiye önce adli kontrol yeterli bulunup sonra tutuklama uygulanacaksa bunun somut gerekçesi nerede? Tutukluluk incelemeleri aynı matbu cümlelerden ibaretse yargısal denetim nerede? İddianame içeriğine fiilen erişemeyen bir kişi nasıl savunma yapacak? Tutuklu bir kişi neden hükümlülerle birlikte tutulacak? Bu tablo, hukuka uygunluk tablosu mu yoksa özgürlüğü biçim olarak koruyup özde daraltan bir görünüm mü? Bizim talebimiz çok basittir ve çok nettir: Matbu gerekçelerle değil, somut olgularla karar verilmesini istiyoruz. Şekli değil, gerçek bir savunma imkanının tanınmasını istiyoruz. Önce adli kontrol yeterli görülmüşken sonradan tutuklamayı zorunlu kılan yeni bir olgu varsa bunun açıkça gösterilmesini istiyoruz. Mesela "kaçma şüphesi" diyorlar. Efendim, müvekkil de söyledi, biz de daha önce söyledik; benim müvekkilimin pasaportu yok ya! Nereye kaçma şüphesi? Yoksa özgürlüğü sınırlayan kararın sürdürülmesi için hukuki temel bulunmadığını düşünüyoruz. Çünkü bu dosyada hukuk bize bunu söylüyor: Haklar teorik değil, pratik ve etkili olmalıdır. Suçlama yalnızca bildirilmeli değil, anlaşılabilir olmalıdır. Tutuklama istisna olmalı, kural haline gelmemelidir. Gerekçe matbu değil, kişiye özgü olmalıdır. Tutuklu, hükümlü gibi muamele görmemelidir. Bu nedenlerle müvekkil Doğan Abid Doğruer hakkında verilen tutukluluk halinin devamı kararlarının hem savunma hakkı hem kişi özgürlüğü hem de gerekçeli karar hakkı bakımından ciddi sorunlar taşıdığı açıktır. Bunlar, dediğim gibi, usuli olarak söyleyeceklerimdir. Sayın Başkan, kıymetli heyet, Sayın Savcı; bu iddianamenin ana konusu aslında ihalelerdir. Efendim, ben idare hukukçusuyum. Sağ olsun savcılık, rahmetli Sıddık Sami Onar'ın kemiklerini sızlatacak bir vaziyette idare hukukunun temellerini altına üstüne getirmiş, bir çorba yapmış. Ne deve ne kuş; devekuşu. Yani idare hukukunu şey yapmış, o yüzden de maalesef ben anlatayım.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Bu sebeple ihale nedir? 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nda yer alan düzenlemeler nelerdir? Kültür A.Ş. ve müvekkilimiz bu düzenlemelerin neresindedir? Bunlara da açıklık getirmek isterim. Belediyelerin iştirakleri kamu ihalelerine neden katılır? Bunun hukuki mantığı nedir? Açıklayayım. Belediyelerce görülecek birtakım hizmetlerin belediye şirketlerine ihale edilmesiyle bu hizmetler için ödenen belediye kaynağının dolaylı olarak belediyelere geri dönmesi amaçlanmaktadır. Bu da esasen belediye şirketlerinin kuruluş nedenlerinden biridir. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nda, belediyeler ve bağlı idarelerin düzenledikleri ihalelere belediye şirketlerinin katılmasını doğrudan engelleyen herhangi bir hüküm bulunmadığı gibi belediye şirketlerine diğer şirketler karşısında ayrıcalık tanıyan bir düzenleme de yok. Buna göre belediyeler, bağlı idareler ve diğer kamu kurumlarının 4734 sayılı kanun kapsamında düzenledikleri ihalelerde belediye şirketleri de herhangi bir özel şirket gibi aynı prosedüre tabi olur, eşit şartlar altında ve rekabet kurallarına uygun şekilde yarışırlar. Bilindiği üzere; 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 2. maddesinde kanunun kapsamı belirlenmiş. Bu madde, hangi kurum ve kuruluşların bu kanuna tabi olduğunu düzenler. Maddeye göre yalnızca klasik kamu idareleri değil, belediyelerin sermaye çoğunluğuna sahip olan şirketler de belirli şartlar dahilinde kanun kapsamına girdiği söyleniyor. Belediye iştiraki... Pardon. Belediye sermaye çoğunluğuna sahipse, kamu kaynağı kullanıyorsa 4734 sayılı Kanun’un 2. maddesi kapsamında kabul edilir ve temel olarak Kamu İhale Kanunu hükümlerine tabidir. Ancak birazdan detaylı şekilde bahsedeceğim üzere 4734 sayılı Kanun’un 3. maddesindeki istisnalar veya başka özel kanun hükümleri nedeniyle bazı belediye şirketleri belirli faaliyetlerinde ihale mevzuatı dışında hareket edebilir. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun amacı; na tabi olan, kamunun denetimi altında bulunan veya kamu kaynağını kullanan kamu kurum ve kuruluşların yapacakları ihalelerde uygulanacak esas ve usulleri belirlemektir. Bir kamu kurumunun, kamu kuruluşunun veya kamu şirketinin kanunun belirlediği şartlardan en az birini taşıması halinde 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun kapsamına dahil olacağı açıktır. Dikkatinizi özellikle de çekmek isterim; 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na göre yalnızca harcamaya ilişkin işler kapsam dahilindedir. İlerleyen süreçte detaylı şekilde açıklayacağım; gelir getirici işler ise 4734 sayılı Kanun kapsamına girmez, giremez. 4734 sayılı Kanun’un 3. maddesinde ise kanun kapsamında olmayan mal ve hizmet alımları ile yapım işleri düzenlenmiş. Bentler halinde sayılan bu işler, ceza ve ihalelerden yasaklama hükümleri hariç olmak üzere 4734 sayılı Kanun’a tabi değildir der. Şimdi özellikle üzerinde durmamız gereken husus, 4734 sayılı Kanun’un 3. maddesinin (g) bendi. Çünkü Kültür A.Ş.’nin yaptığı alt ihalelerde bu istisna hükmü yoğun şekilde uygulanıyor. Benim burada alt ihale kavramını kullanmamın tek sebebi, iddianamede bu şekilde geçiyor olmasıdır. Kültür A.Ş.’nin alt yüklenicilik faaliyetleri ihale mevzuatına tabi olmadığından alt ihale olarak değerlendirilemez. Ancak kavram bütünlüğünü sağlamak için iddianamede belirtildiği şekliyle biz de bu işlemleri alt ihale olarak adlandıracağız.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

4734 sayılı Kanun’un 3. maddesinin (g) bendine göre; aynı kanunun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) ve (d) bentlerinde sayılan kuruluşların, ticari ve sınai faaliyetleri çerçevesinde doğrudan mal ve hizmet üretimine veya ana faaliyetlerine yönelik ihtiyaçların temini için yapacakları... Öyle devam ediyor, hepsini okumayayım kanunun çünkü bu... mal veya hizmet alımları, ceza ve ihalelerden yasaklama hükümleri hariç olmak üzere bu kanuna tabi değildir. Peki, bu kapsamda hangi temel ilkelere uyulması gerekir? Bu ilkeleri beş başlık altında açıklayabilir miyim? Birincisi; Kültür A.Ş. gibi belediye şirketlerinin, 4734 sayılı Kanunun 3. maddesinin g bendi kapsamında gerçekleştirecekleri ve yıllık planlama yapabilen mal ve hizmet alımlarında değerlendirilir. Bu alımların yıllık toplam yaklaşık maliyeti dikkate alınarak yapılır. Buna göre söz konusu alımın istisna kapsamında mı yoksa kanun kapsamında mı olduğu belirlenir. İkincisi; yaklaşık maliyeti 3g bendindeki parasal limitin altında olduğu için kanuna tabi olmadan yapılan bir mal veya hizmet alımında, sözleşme bedeli sonradan bu limiti aşarsa işlem iptal olabilir veya yaklaşık maliyet yeniden değerlendirilebilir tabii ki. Üçüncüsü; 4735 sayılı Kanuna göre kurulan sözleşmelerde, sözleşmede hüküm kurmak kaydıyla iş artışı da mümkündür. Dördüncüsü; belediye şirketlerinin yalnızca doğrudan mal veya hizmet üretimine veya ana faaliyetlere yönelik alımları bu istisna kapsamında da değerlendirilebilir. Beşincisi; 4734 sayılı Kanuna göre, ihale dokümanında belirtilmesi koşuluyla, eskalasyon diyorlar buna ama ben anlaşılsın diye söyledim, fiyat farkı ödenebilir ve fiyat farkından kaynaklanan artışlar sözleşme bedelini artırıcı mahiyette değerlendirilemez. Şimdi gelelim 3G istisna alım süreci ve uygulama usullerine. Öncelikle yaklaşık maliyet konusunu açıklamak gerekir. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nu 9. maddesindeki yaklaşık maliyet düzenlemesi esasen ihale usulleri için öngörülmüştür. Bu nedenle doğrudan istisna alımlarını kapsamaz. İşte o bilirkişiler diyor ya burada "onu öyle yapmamış, böyle yapmamış" diye. Hayır, ihale konusunda haklılar ama Kültür A.Ş.’nin ihalesi konusunda haklı değiller. Ona da geleceğim. İkinci husus şirket mevzuatıdır. Belediye şirketlerinin istisna kapsamında yapacakları alımlara ilişkin iç düzenlemelerini yönetim kurulu onayıyla yapmaları büyük önem taşıyor. Böylece yaptıkları işlemler mevzuata uygun hale gelir. Üçüncü husus ihale kayıt numarası alınıyor. Dördüncü husus ilanların yayınlanması ki bu EKAP üzerinden de yayınlanabiliyor. Beşinci husus yasaklılık teyididir. Kamu İhale Genel Tebliği’nin 30.5.4 maddesine göre 4734 sayılı Kanun’un 3. maddesi uyarınca istisna kapsamı yapılan alımlarda da ihale üzerinde kalan isteklilerin ihalelere katılmaktan yasaklı olup olmadığına da bakmak gerekiyor Kamu İhale Kurumu’ndan. Altıncı husus ise ihale sonuç bildirimleridir. Kamu İhale Genel Tebliği’nin 36.3 maddesine göre belediye şirketleri istisna kapsamındaki ihalelere ilişkin ihale sonuç formlarını da aynı usulle Kamu İhale Kurumu’na ulaştırır. Sözleşme düzenlenmeyen hallerde dahi ihale sonuç formu doldurulur. Doğrudan temin kayıtları vardır. Yine aynı tebliğin 39.2 maddesine göre de belediye şirketleri tarafından doğrudan temin yöntemiyle yapılan alımlar, doğrudan temin kayıt formuyla EKAP üzerinden kayıt altına alınır. Peki efendim, iştiraklerin –yani Kültür A.Ş. özelinde söylüyorum– hukuki statüsü nedir? Sayın Başkan, kıymetli heyet, Sayın Savcı; dosyada belediye şirketlerinin hukuki niteliği, kamu tüzel kişisi olup olmadıkları, kamu kaynağı kavramı, kamu zararı ve kamu görevlisi tanımlarına ilişkin ciddi bir kavram karmaşası bulunduğunu görüyoruz. Bu nedenle öncelikle belediye şirketlerinin hukuki statüsünü ve konuya ilişkin yüksek yargı içtihatlarını açıklamak istiyorum. Ama öncelikle çok temel bir yasamız var bizim; Anayasa, 2709 sayılı. Anayasa’nın 123. maddesinin son fıkrasına göre şöyle diyor: "Kamu tüzel kişiliği ancak kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur." Bunu lütfen unutmayalım. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda ticaret şirketi şu şekilde tanımlanıyor: "Birden çok kişilerin yazılı bir sözleşmeyle emek ya da mallarını ortak bir unvan altında ve ortak bir gaye uğrunda yasada belirtilen tiplerden birine uygun olarak birleştirmeleriyle meydana gelen bir tüzel kişiliktir."

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

5393 sayılı Belediye Kanunu’nda ise bağlı kuruluş, işletme ve şirket kavramları farklı maddelerde farklı anlamlarda kullanılmasına rağmen, belediyelerin sermayesine ortak olduğu şirketlere ilişkin özel bir tanım da yapılmıyor. Anayasa’mızın 127. maddesi mahalli idareleri düzenler. Belediyeler; mahalli müşterek ihtiyaçların karşılanması amacıyla kurulmuş kamu tüzel kişileri olarak tanımlanır. Belediyelerin şirket kurmalarındaki amaçlar ise hem ekonomik, hem idari, hem de pratik ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır. Sayın Heyet, bu konuda yüksek yargı kuralları son derece açıktır. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 11 Mart 1989 veya 15 Aralık 1997 tarihli kararlarında –bir tanesini okuyayım– İSTON, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve diğer ilçe belediyelerin iştirakiyle kurulmuş, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu niteliği itibariyle de 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesinin 4. fıkrasında öngörülen kamu kuruluşları deyimi kapsamına girmez denilmektedir. Danıştay 1. Dairesi’nin 5 Nisan 2002 tarihli kararında ise çok daha açık şekilde şu değerlendirmeyi yapıyor –aynı benim de daha önce söylediğim gibi– Anayasa 123 fıkra 3 gereği, kamu tüzel kişilikleri ancak kanunla –ki o dönem 2002 dönemi olduğu için Anayasa daha değişmemişti– veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur. Belediyelerin kurdukları ticaret şirketlerini özel hukuka tabi şirketlerden ayıran, onları kamu tüzel kişiliği kazandıran herhangi bir açık yasa hükmü bulunmamaktadır. 4046 sayılı Kanun’un Bakanlar Kurulu iznine ilişkin düzenlemeleri de bu şirketlere kamu tüzel kişiliği kazandırmaz. Bu nedenle İSFALT A.Ş. gibi şirketler kamu kurumu niteliği taşımaz. 22. Hukuk Dairesi’nin de kararı var ama daha fazla uzatmayacağım. Şimdi efendim, iddianamenin her yerinde bilirkişiler, sağ olsunlar, "kamu zararı, kamu zararı" demişler. Sayın Başkan, kıymetli heyet, Sayın Savcı; dosyada en önemli kavramlardan biri kamu zararı. Kamu zararı kavramı mevzuatımıza 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile girmiştir. 5018 sayılı Kanun’un 71. maddesinde kamu zararı şu şekilde tanımlanmıştır: "Kamu zararı; kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır." Yani bir kamu zararından söz edebilmek için yalnızca iddia yeterli değildir; kanunun aradığı unsurların da birlikte gerçekleşmesi gerekir. Sayın Heyet, kamu zararının oluşabilmesi için sadece bir işlem yapılmış olması yetmez. Kanun, zarar tespitinde dikkate alınacak halleri de açıkça sayıyor: İş, mal veya hizmet karşılığı belirlenen tutardan fazla ödeme yapılması; mal alımından veya hizmet yaptırılmadan ödeme yapılması –gelir getirici faaliyetlerde onlar parayı ödüyor–; transfer giderlerinde fazla ve yersiz ödeme yapılması; rayiç bedelin üzerinde alım yapılması; idare gelirlerinin mevzuata uygun tahakkuk veya tahsil edilmemesi; mevzuatta öngörülmediği halde ödeme yapılması. Dolayısıyla kamu zararından söz edebilmek için somut, ölçülebilir, tespit edilebilir bir eksilmenin ortaya konulması zorunludur, şarttır. Kamu zararına ilişkin bir diğer önemli kavram da sorumluluk kavramıdır. Kamu Zararlarının Tahsiline İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’in 4. maddesinde sorumlu; kamu zararının oluşmasına sebep olan kamu görevlisi olarak tanımlanmıştır. Ancak burada dikkate edilmesi gereken husus şudur: Her çalışan kamu görevlisi değildir. Kanun ve içtihatlar birlikte değerlendirildiğinde; sorumluların, mali işlemlerin kararlaştırılması, gerçekleştirilmesi, kontrolleri, muhasebeleştirilmesi süreçlerinde yer alan kamu görevlileri olduğu açıktır. Bunlar; harcama yetkilisi, gerçekleştirme görevlisi, muhasebe yetkilisi görevi yapan kişilerdir. Mesela Kültür A.Ş.’nin Genel Müdürü kendisi harcama yetkilisidir. Kamu görevlisi kavramı bakımından da Anayasa’nın 128. maddesi ile 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun önem taşıyor. Anayasa 128. maddesinde; devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür der.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesinde de kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin, kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi anlaşılır. Şimdi buradaki kamusal faaliyetle ilgili olarak idare hukuku teorisine girelim; kolluk, kamu hizmeti... Ama buradaki gelir getirici faaliyetler kamu hizmetine girmez. Kamu hizmeti olabilmesi için bir şeyin, genel ve kolektif ihtiyaçların karşılanması amacıyla yapılması gerekir. Burada reklam yapıyor, gelir kazanmaya çalışıyorlar. Bunu da ek bir bilgi olarak söyleyeyim ve devam edeyim. Yani burada belirleyici unsur, kişinin yaptığı işin kamusal faaliyet olup olmadığıdır. Ama bizce de doğru olan değerlendirme şu: Kamu zararının unsuru olan kamu görevlisinin belirlenmesinde esas olan, 5018 sayılı Kanun kapsamında bir idarede görev yapması, gelir, gider, mal işlemleri sürecinde yetki ve sorumluluğa sahip olmasıdır. Sayın Heyet, kamu zararının oluşabilmesi için yalnızca işlem yapılmış olması, daha önce de söylediğim gibi, yeterli değil; kusur unsurunun da bulunması gerekir. Kamu zararından söz edilebilmesi için kamu görevlisinin kusurlu olması da gerekir. Kusur yoksa kamu zararından da söz edilemez. Kamu zararından söz edilebilmek için yalnızca bir zarar iddiasının bulunması yeterli değildir. Aynı zamanda ortada mevzuata aykırı bir kararın, işlemin veya eylemin de bulunması gerekir. Çünkü 5018 sayılı Kanun’un 71. maddesi kamu zararını açıkça; mevzuata aykırı karar, işlem ve eylem sonucunda ortaya çıkan zarar olarak tanımlamıştır. Ancak burada çok önemli bir hukuki mesele; bir idari işlemin mevzuata aykırı olduğuna kim karar verecektir? Çünkü idare hukukunda idari işlemler hukuka uygunluk karinesinden yararlanır. Yani bir idari işlem mahkeme tarafından iptal edilmedikçe veya idare tarafından geri alınmadıkça hukuka uygun kabul edilir. Bu nedenle hukuka uygunluk karinesinin geçerli olduğu bir hukuk düzeninde, idari işlem ve eylemlerin hukuka aykırılığının hangi usul ve esaslarla tespit edileceği de son –edebileceği de son derece önemli. Hazır yeri gelmişken yapılan ihalelerle ilgili de söyleyeyim; mesela Kamu İhale Kanunu’nun 54 ve devamı maddelerinde şikayet ve itirazen şikayet başvuruları vardır. Bunlar ihalelerin hiçbirinde olmamış. Başvurulmamış, dava açılmamış. Bunlar da göz önüne alınmak zorundadır. Yani idari başvurularla ilgili bir başvuru da yok; ya burada bir hile var, burada bir hata var, burada bir şey var... Yok, bunların hiçbiri kullanılmamış. 2886’ya göre ihale yapılırken... Neyse devam edeyim. Nitekim Kamu Zararlarının Tahsiline İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’in 7. maddesinde de düzenlenmiş: a) Kontrol, denetim veya inceleme, b) Sayıştayca kesin hükme bağlama, c) Yargılama sonucunda tespit ediliyor. Tespit edilen kamu zararına ilişkin yazı, tutanak, rapor, ilam ve benzeri belgeler kamu idaresine gönderilir diyor. Anlaşılacağı üzere kamu zararının varlığı ancak kontrol, denetim, inceleme, Sayıştay kararı veya yargılama sonucunda ortaya konulabilir. Yani varsayıma dayalı değerlendirmelerle kamu zararından söz edilmesi mümkün değildir. Sayın Başkan, değerli heyet; kamu zararının bir diğer temel unsuru da, adı üstünde, zarar unsurudur. Her kamu zararı aynı zamanda bir zarardır ancak her zarar kamu zararı değildir. Kamu zararından söz edilebilmek için zararın –dikkat– kamu kaynağında meydana gelmiş olması, bu zararın kamu görevlisinin işlem ve eyleminden kaynaklanması, ayrıca 5018 sayılı Kanun kapsamındaki idarelerle ilgisi olması gerekir. Kanunun tanımına tekrar baktığımızda kamu zararının; kamu görevlilerinin kasıt veya kusur, ihmallerinden kaynaklanan, mevzuata aykırı işlem ve eylemler sonucunda kamu kaynağında meydana gelen eksilme olduğu görülmektedir. Bu bağlamda muhtemel zararlar, varsayımsal zararlar veya gerçekleşmemiş ihtimaller kamu zararı kapsamında değerlendirilemez. İddianame ve dayanak raporlarda da tam bunun örneğini görüyoruz; fiktif bir kamu zararı oluşturuluyor.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Nitekim Sayıştay 6. Dairesi’nin 29 Ocak 2013 tarihli ve 10 karar no.lu kararında bu husus açıkça ifade ediliyor. Kararda özetle; idari para cezasının zaman aşımı dolmadan tahakkuk ettirildiği, tahsil sürecinin devam ettiği, dolayısıyla ortada kesinleşmiş bir kamu zararı bulunmadığı belirtilmiş ve şu sonuca varılmış: "5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nin 71. maddesinde tanımlanan anlamda kamu zararı doğmamış olduğundan, tazmin sorumluluğundan bahsetmek mümkün değildir." Başka bir deyişle, gerçekleşmemiş ihtimaller üzerinden kamu zararının oluştuğundan söz edilemez. Bu şekilde varsayımsal bir iddia kabul edilirse, zaten biz her bir kalemi kamu zararı olarak adlandırabiliriz ki bu da hukuka açıkça aykırılık teşkil eder. Sayın Heyet, kamu zararının son temel unsuru ise illiyet bağıdır. Eğer ortaya çıkan zarar ile idarenin işlem ve elemi arasında uygun illiyet bağı yoksa sorumluluktan da söz edilemez. Bu nedenle kamu kaynağındaki eksilmenin veya engellenen artışın, doğrudan kamu görevlisinin karar, işlem veya eylemlerinden kaynaklanması gerekir. Ortaya çıkan sonuç kamu görevlisinin davranışının doğal sonucu değilse kamu zararından da söz edilemez. Huzurdaki dava kapsamında müvekkilin sorumluluğu açısından bu bilgileri değerlendirmemiz gerekir, yani havaya konuşmuyoruz. Müvekkilimiz Kültür A.Ş.’de Mali İşler ve Organizasyondan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısıdır. Bu sebeple de İhale Komisyonu’nun doğal üyesi konumunda. Peki, İhale Komisyonu’nun görev ve yetkileri ne? İhale Komisyonu’nun görev ve yetkisi; muhammen bedelin belirlenmesi ve ihale ve idari şartnamelerin hazırlanması süreçlerinden sonra başlar. Bu nedenle İhale Komisyonu’nun teşkilinden önce yürütülen işlemler ve alınan kararlar sebebiyle komisyon üyelerine sorumluluk izafe edilmesi hukuken mümkün değildir. Nitekim iddianamede ihalelere ilişkin istinatların temelini oluşturan muhammen bedel tespiti ile yeterlik kriterlerini içeren idari şartnamenin hazırlanması işlemleri, İhale Komisyonu’nun görev alanına girmemekte olup komisyon oluşturulmasından önce tamamlanan hazırlık aşamalarına da ilişkindir. Dolayısıyla İhale Komisyonu üyelerinin söz konusu işlemler üzerinde herhangi bir yetki, görev veya tasarrufu bulunmamaktadır. Sayıştay kararlarında da yaklaşık maliyetin hatalı belirlenmesi nedeniyle ortaya çıktığı ileri sürülen kamu zararından, İhale Komisyonu üyelerinin sorumlu tutulamayacağı açıkça kabul edilmiştir. Bu kararlarda; İhale Komisyonu’nun görev ve sorumluluğunun tekliflerin değerlendirilmesi, aşırı düşük tekliflerin incelenmesi ve ihalenin karara bağlanmasıyla sınırlı olduğu, ihale yetkilisinin ise ihale kararını onaylama ve gerekçesini belirtmek suretiyle iptal etme aşamasında sorumluluk taşıdığı ifade edilmiş. İhale yetkilisi kim? . Sayıştay’a göre İhale Komisyonu üyelerinin görevi, mevcut tekliflerin kendilerine sunulan yaklaşık maliyet verileri çerçevesinde değerlendirilmesinden ibaret olup yaklaşık maliyetin belirlenmesinden kaynaklanan kamu zararları bakımından sorumlulukları bulunmamaktadır. Benzer şekilde Sayıştay’ın yakın tarihli başka bir kararında da İhale Komisyonu başkan ve üyelerinin, kendilerine ihale yetkilisi tarafından tevdi edilen ihale işlem dosyası kapsamında ve ihale mevzuatı çerçevesinde ihaleyi yürütmek ve sonuçlandırmakla görevli oldukları; sözleşme türünün belirlenmesi veya fiyat dışı unsurların düzenlemelerinin oluşturulması süreçlerinde herhangi bir müdahalelerinin bulunmadığı, bu nedenle meydana geldiği iddia olunan kamu zararı ile arasında illiyet bağı kurulamayacağı vurgulanmıştır. Her ne kadar 4734 sayılı Kanun’un 6’ya 3 maddesinde İhale Komisyonu’nun gerekli incelemeleri yapacakları belirtilmişse de Sayıştay uygulamasında bu hükmün, ihale dokümanının hazırlanmasından kaynaklanan hatalar nedeniyle doğacak kamu zararından komisyon üyelerini sorumlu kılacak şekilde yorumlanamayacağı kabul edilmektedir. Sayıştay kararlarında açıkça; ihale dokümanının hazırlanması aşamasında yapılan hata sebebiyle ortaya çıkan kamu zararlarından, İhale Komisyonu üyelerinin doğrudan sorumluluğunun bulunmadığı, bu nedenle sorumlu tutulmalarının mümkün olmadığı ifade edilmektedir. İddianameye konu ihalelerle aynı yöntem ve usulle gerçekleştirilen bir ihale hakkında ilgili kamu görevlileri bakımından verilen soruşturma izninin; Danıştay 1. Dairesi’nin 2022/1622 esas, 2022/2221 sayılı karar ve 29 Aralık 2022 tarihli kararıyla kaldırıldığı husus da önem arz etmektedir. Ayrıca huzurdaki davaya konu ihaleye konu edilmeyen ancak benzer iddiaların ileri sürüldüğü 3000 adet billboard ve 85 adet megalight tipi reklam uygulamasının işletmeye verilmesi işine ilişkin ihalenin iptali istemiyle açılan davada da ihalede hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle de reddedilmiştir.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Kamu zararından sorumlu tutulanlar kim? Yöneticiler, harcama yetkilileri, gerçekleştirme görevlileri. Kamu zararının belirlenmesinde esas alınacak kriterler... Bunları size daha önce saydım, tekrardan gitmeyeceğim ama bu kriterler; kamu kaynaklarının eksilmesine, gereksiz ödeme yapılmasına, gelir kaybına veya kamuya ek mali yük doğmasına yol açan durumları kapsar. Ancak huzurdaki davaya konu olaylarda müvekkilimizin kamu zararına sebebiyet verecek bu yönde bir fiili de olmamıştır. Peki dedim, kamu zararı nasıl tespit edilir? Bir ilam olacak, bir Sayıştay kararı olacak, bir şekilde tespit olacak. E burada hiç öyle bir şey yok. Bilirkişi raporlarıyla kamu zararı tespit edilemez, yasaya aykırı. Yasaya aykırı. Yasa çok açık söylüyor. Sayıştay kararında olacak, bir ilan olacak. Hiçbir şey yok. Doğru tespitler de var, onlara da geleceğim. Anlatılan mevzuatlar ışığında peki Kültür AŞ'nin ve müvekkilin hukuki statüsü ne? Bu teknik anlatımlardan kusura bakmayın yapacak bir şeyim yok, o yüzden teknik konuşuyorum. Bu teknik anlatımlardan yola çıkarak Sayın Başkan, kıymetli heyet; belirttiğiniz üzere bizim müvekkilimiz , Kültür ve Sanat AŞ'de mali işler ve organizasyondan sorumlu Genel Müdür Yardımcısıdır. Az önce anlattığımız hususlar da göz önünde bulundurulduğunda şu gerçek ortaya çıkar: Kültür ve Sanat AŞ, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi kurulmuş, sermayesi belediyeye ait olsa dahi hukuken özel hukuk tüzel kişiliği niteliğinde bulunan bir anonim şirket. 5393 sayılı Belediye Kanunu kapsamında belediyelerin iştirak edebildiği bir yapı olmakla birlikte, belediyelerin idari teşkilat hiyerarşisi içinde yer almamakta, kamu tüzel kişiliği taşımamakta ve kamu idaresinin bir parçası olarak değerlendirilmemektedir. Anayasa'nın 127. maddesi uyarınca belediyelerin mahalli müşterek ihtiyaçları karşılama görevi bulunmakla birlikte, bu görevin belediye şirketleri aracılığıyla yürütülmesi söz konusu şirketi kamu kurumu haline getirmez. Bu çerçevede müvekkilimiz, söz konusu anonim şirket bünyesinde görev yapan bir yönetici olup Türk Ticaret Kanunu hükümleri doğrultusunda şirketin iç organizasyonu içinde yönetim ve icra süreçlerine ilişkin görevi ifa ediyor. Müvekkilimizin statüsü, 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nda bir kamu görevlisi de değildir. Zira Anayasa'nın 128. maddesi çok açık, mevzuat yönünde de çok açık; kamu görevlisi sayılabilmek için kişinin kamu hizmetini, genel idare esaslarına göre yürüten bir kamu idaresi içinde hiyerarşik yapı dahilinde görev ifa etmesi gerekmektedir. Böyle bir şey yok kamu hizmetinde. Bunları da anlatırım ama o kadar uzar ki ondan sonra. Oysa müvekkilimiz bir kamu kurumu değil, özel hukuk hükümlerine tabi, hükümlerine tabi bir anonim şirketin çalışanı, yöneticisi. Her ne kadar Kültür Sanat AŞ belediye sermayesiyle faaliyet gösteriyor olsa da, daha önce de söyledim, kamu görevlisi sıfatı kazandırmaz. Bununla birlikte şirketin kamu kaynağıyla bağlantılı faaliyet yürütmesi halinde yapılacak değerlendirme, kişisel statü üzerinden değil işlemin niteliği üzerinden yapılır. Ancak bu değerlendirme dahi müvekkilimizin kamu görevlisi olarak kabul edilmesini de gerektirmemektedir. , özel hukuk tüzel kişiliği olan şirketin yönetici sıfatıyla hareket etmekte olup sorumluluğu da Türk Ticaret Kanunu ve ilgili özel hukuk hükümleri çerçevesinde değerlendirilebilecektir. Bu aşamaya kadar Kamu İhale Kanunu, Kültür AŞ'nin ve müvekkilin statüsü, Kültür AŞ bünyesinde müvekkilimize atfedilen eylemler kapsamında yapılan ihalelerin hangi usullerle yapıldığına dair detaylı bir açıklama yapmaya çalıştım ama şimdi eylemlere ilişkin de açıklamalar yapacağım. Gelir getirici, belki de faaliyetlere ilişkin.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Şimdi müvekkilimizin adının geçtiği eylemlere değineceğim. Bu eylemleri teker teker anlatmaktansa ki siz, Başkanım, eylemleri okurken bir gülümseme de yaptınız. Acaba gülümsemek sayılıyor mu? 26 eylem, 61, 63, 64... Haklısınız yani ben de arada gülüyorum buna. Bu eylemleri teker teker anlatmaktansa eylemlerdeki işlemlerin hukuki statüsüne göre açıklamayı tercih ediyorum. Neden diye sorarsanız Sayın Başkan, 26 eylemin her birine bakalım. Müvekkilimize ilişkin olarak suç örgütüne üye olmaktan tutuklu, çünkü bu tarihteki bu görüşmede, şu toplantıda ya da bu telefon konuşmasında şu kişiden şu talimatı almıştır ya da rüşvet suçundan tutuklu ve şu tarihte şu iş için şu açıktan parayı, şu kadar parayı alıp götürmüş veya şu işi yapması karşılığında şu kadar para almış ya da o para 'in gösterdiği şu kişiye verilmiştir... Bu tespitlerin dayanağı da şu HTS kaydı, efendime söyleyeyim şu baz kaydı deniyor mu? Sayın Başkan, vallahi denmiyor, okudum. İnanın, müvekkilimize ilişkin olarak bu yönde bir tespitler yapılsaydı vallahi bizim savunmamız kolay olurdu. Neredeyse 23 seneye geliyorum, o kadar zorlandım ki ya hiçbir şey yok! Keşke daha kolay olsaydı. Ancak ortaya hiçbir somut delil konulmamış. Cezai hususlara ilişkin olarak değerli meslektaşım, kardeşim Avukat detaylı açıklamaları yapacak. Ben bu aşamada bunlara değinmeyeceğim. Ama demek istediğim şu: Müvekkilinizin adının geçtiği hiçbir eylemde müvekkilinize bir fiil isnat edilmiyor. Hukuka uygun olup olmadığını bir kenara bırakalım; ortada müvekkilimize isnat edilen somut bir fiil de yok. Çok özür dilerim. Müvekkilimiz yalnızca ve yalnızca Kültür AŞ'de Genel Müdür Yardımcısı olduğu ve bu sebeple de ihale komisyonunda yer aldığı için bu iddianamede var. Biz burada her bir eyleme konu ihalede işlerin nasıl yapıldığını açıklarsak bu sizin zamanınızı almaktan öteye geçmez, zaten günlerde de bitmez. 26 eleme baktığımızda bunların aslında Kültür AŞ'nin 2 farklı faaliyetine ilişkin olduğunu görüyoruz. Bunlar gelir getirici faaliyetler ve gelir getirici olmayan, ihale Kanunu'nun 3G kapsamındaki faaliyetler. İddianamedeki 61 ila 76 eylem arasındaki eylemlerde işler gelir getirici faaliyetlere, 78 ile 118 eylem arasındaki işlemler ise gelir getirici olmayan faaliyetlere ait. Biz de bu sebeple açıklamalarımızı bu ayrımdan yola çıkarak yapacağız.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Efendim, affınıza sığınarak bir örnekle de açıklamak isterim. Yani bu kurgumu da Sayın Savcı üzerinden yapacağım ama rahatsız olursa anında beni durdurabilir. Yani iyi bir şeyler söyleyeceğim ama rahatsız olursa beni durdurabilirsiniz, hemen değiştiririm. Tamam. Efendim, Sayın Savcı bir villada oturuyor, yaşıyor, bahçesinde oturuyor. Diyor ki: "Ya" diyor, "bahçe bakımı" diyor, "bahçe bakımı çok zor, giderleri de var. Ama benim 2 tane boş duvarım var" diyor. "Ya ben bu duvarı ne yapsam, nasıl olsa, nasıl değerlendirsem?" Bakın, cebine hiç para girmiyor çünkü evin duvarı ya. "Ne yapsam acaba?" diyor. Gidiyor belediyeye, çünkü maliyet öğrenmesi lazım. Diyor ki: "Ya reklam vergisi ne kadar verilir?" Diyorlar ki: "Her duvar yüzü için 20.000 lira verirsin." 40.000... "Ya" diyor, "iyi, güzel." Ondan sonra hesaplıyor, diyor ki: "Ben ihaleye çıkacağım. Bunu aylık 200.000 liraya ihale edeceğim." Çünkü zaten 40.000 lira da verecek, oradan da şey yapacak, gelir elde edecek, giderlerini karşılayacak. Ortada ne para vardır ne bir şey vardı. Buna mevzuat da izin verdi ve böylece bir karar aldı, harika! Savcı Bey ailesiyle yaşıyor, 3 kişi daha var ve ihale yapılıyor, 250.000 liraya ihale oluyor. Çocukları geliyor, hanımı geliyor, diyor ki: "Ya" diyor, "sen 250'ye verdin ama e 500'e de verebilirdin." "Yahu ihaleye çıktım!" Varsayımsal zarar böyle olur. "Yahu ihaleye çıktım!" Ama bir dakika, Savcı Bey'in cebinden para çıkmadı ki, kamu kaynağı kullanılmadı ki. Savcı Bey bunu belirledi, ihaleye çıktı, bir şekilde kiraladılar, onlar da bitti. "Ama bak, senin alt kiraya verdiğin adam 300 liraya kiraya veriyor." "Yani ben ihaleye çıktım, 250 liraya verdim." Bu arada dikkatinizi çekerim, bu örnekte şöyle bir olay var: Cebinden para çıksa kamu kaynağı kullanılır. Ama burada gelir getirici faaliyetler açısından mesela 235... Ben cezacı değilim, çok özür dilerim, o yüzden karıştırabilirim. Zararın varlığını kabul, yani kabul demeyeyim de nasıl zararın varlığını öngörüyorsunuz? Lütfen yanlışsam düzeltin. Yani bu olmaz, olamaz, doğasına da aykırı. Siz ya burada şöyle bir durum var: Ben belediye olarak, ben tabii belediyeyi şu durumda şey yapmıyorum ama Kültür AŞ de, ben girmişim ihaleyi almışım ve ben gelir elde ediyorum, gelir! Belediye de gelir elde ediyor. Hiçbir şey yok. Mesela üst geçitten geçiyorsunuz. Üst geçit hizmet bütünü, ortak bütünü; bu tartışmaya girmeyeceğim de. Bir gün böyle geçiyorsunuz, "Ya" diyor, "buradan gelip geçen 5.000 kişi var." Ya bu 5.000 kişi var, "Ulan" diyor, "buna reklam versem iyi olur." Mevzuat da izin veriyor. Belediyeye para sokuyor; "Vay efendim az soktun" diye kamu zararı diyor. Ben hayatımda böyle idare hukuku teorisi görmedim. Görmedim, göremezsiniz; hiçbir doktrinde de bulamazsınız. Böyle zarar olmaz. Zarar ancak kamu alımlarında olur, olsaydı eğer. E peki 3G ihalelerinde yine kamu zararı olmaz Kültür AŞ için. Çünkü ihaleye giriyor, ihaleyi alıyor 100 liraya. 75 liraya Ahmet'e veriyor. Aradaki 25 lirayı cebine koyuyor. Yani kendi de bir alım yapmıyor kuruma. Kendi aldığı ihaleyi başkasına veriyor. O yüzden ben bu gelir getirici faaliyette zarar öngörmek... Lütfen düzeltin beni ya, ben dediğim gibi cezacı değilim, neyin ne olduğunu söyleyemiyorum. Ama zarar öngörmek mümkün değildir. Böyle bir zarar olmaz. Gelir getirici faaliyet, adı üstünde. Siz bir 3 kilometrelik yürüyüş yolunuz var. Banklar koyuyorsunuz 50 metre arayla. Sonra diyorsunuz ki: "Ulan buraya 35.000 kişi geliyor haftada. E ben bu banklara reklam alayım." Harika, çok güzel ve gelir olsun. E banklara reklam alıyorsunuz, kiraya veriyorsunuz, hatta onu da başkasına, o da başkasına veriyor; sonra size gelip diyorlar ki: "Ya" diyor, "300 liraya verdiğin şey zarara uğrattı." Yahu yoktu ki böyle bir şey! Orada sadece bank var. O yüzden bunlara dikkat etmek gerekiyor.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Başta mevzuat açıklaması yaparken de değindim efendim. Gelir getirici faaliyet... Çok özür dilerim Sayın Savcım, eğer siz de üzüldüyseniz. Ama güzel örnek verdim; dünyada mekan, ahirette iman. Gelir getirici faaliyet, bir kamu idaresinin veya belediye iştirakinin kamu hizmeti yürütmekten ziyade ekonomik kazanç, ticari gelir veya işletme geliri de elde etmek üzere yürüttüğü faaliyetlerdir. Bu faaliyetlerde piyasa mantığı, ticari işletme organizasyonu, kâr amacı, gelir getirme amacı, rekabet unsuru daha baskındır. 61 ila 76 eylemler arasında yer alan faaliyetler tipik gelir getirici faaliyetlerdir. Reklam panosu işletmeciliği, açık hava reklamlarının kiralanması, otopark, sosyal tesis, kafeterya, taşınmaz kiralama, ticari stand-up alan tahsisleri... Bu faaliyetler açısından şirket tarafından yürütülen faaliyet, belediyenin klasik ve zorunlu kamu hizmetlerinden olmuyor. Çünkü böyle bir kamu hizmeti yok, böyle bir kamu hizmeti tanımımız da yok. Sıddık, Sami onlardan beri gelen bir kamu hizmeti tanımı var; bu hiçbir tanıma girmiyor. Çünkü reklam alanı genel ve kolektif bir ihtiyaç olamaz, olsa olsa gelir getirici bir faaliyet olur. Reklam organizasyon işletmeciliği niteliği taşıyan bu faaliyetlerde özel hukuk tüzel kişisi niteliği ağır basmakta olup şirketin ticari organizasyon kapsamında alt yüklenici ve hizmet sağlayıcılarından yararlanması ticari hayatın olağan akışına da uygundur. İddia konusu işlemler bakımından öncelikle açıklığa kavuşturulması gereken temel husus, somut olayda gerçekleşen işlemin, sözleşmenin devri mi yoksa işin alt yüklenici eliyle gördürülmesi mi olduğudur. Çünkü belirli raporlarda, teftiş raporunda da 2886'nın 65. maddesine göre "Bu sözleşmenin devridir, o yüzden aynı kriterle, 2886'da yer alan kriterler alt ihale seçilirken de alınmalıdır" diyor; yani külliyen yanlış, en azından basit tabirle söyleyeyim. Zira bu iki durum, hukuki nitelikleri itibarıyla birbirinden tamamen farklı olup ayrı hukuki sonuçlara da tabi değildir. 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun 66. maddesiymiş, özür dilerim. 66. maddesi açık şekilde: "Sözleşme, ihale amirinin yazılı izni ile başkasına devredilebilir. Ancak devir alacaklarda ilk ihaledeki şartlar aranır" hükmünü içerir. Maddenin lafzından da açıkça anlaşılacağı üzere düzenleme, doğrudan sözleşmenin devri kurumuna ilişkindir. Burada kanun koyucu, ihale sonucunda kurulan sözleşme ilişkisinin yüklenici tarafından tamamen 3. kişiye aktarılmasını düzenlemektedir. Sözleşmenin devrinde yüklenici, sözleşme ilişkisinden tamamen çekilmekte; hak ve borçlarını 3. kişiye aktarmakta; idare karşısındaki yüklenici sıfatı değişmekte; devralan kişi asli yüklenici konumuna geçmektedir. Bu nedenle kanun, kamu yararı ve ihale güvenliğinin korunabilmesi amacıyla ilk ihaledeki şartların devralanda da aranmasını zorunlu tutmuştur. Ancak müvekkilimize atfedilen ve Kültür AŞ'nin gelir getirici faaliyetleri kapsamında gerçekleşen işlemlerde uyguladığı yöntem bu nitelikte değildir. Kültür AŞ ile alt işleticiler arasında kurulan ilişki bir sözleşme devri değil, işin belirli kısmının alt yüklenici marifetiyle yerine getirilmesidir, teşekkür ederim, sağ olun. Bu durumda Kültür AŞ hala ana sözleşmenin tarafı olmaya devam ediyor. İdareye karşı tüm yükümlülüklerini sürdürüyor, hukuki ve mali sorumluluğunu taşıyor, sözleşmesel ilişki içerisindeki asli yüklenici sıfatını da koruyor. Bu durumda 3. kişiye aktarılması da söz konusu değil ve sorumluluklar sürüyor, sözleşme riskleri halen taşınıyor. Alt yüklenici ise yalnızca ana yükleniciye bağlı şekilde belirli iş ve hizmetleri... Eğer sözleşme devri olsaydı idare ile ilgili alt yüklenici arasında doğrudan bir sözleşme ilişkisi kurulurdu, bu belediyeyle. Bu nedenle 2886 sayılı Kanun'un 66. maddesinde düzenlenen "devralacaklarda ilk ihaledeki şartların aranması" şartının, Kültür AŞ'nin gelir getirici faaliyetleri yönünden uygulanma imkanı bulunmuyor; bırakın, herhangi bir şekilde 3G'de de bulunmuyor. Çünkü sözleşmenin devri yok. Ama bilirkişiler teftiş raporunda da dahil, çünkü bir şey bulmaları lazım, "Bulun" demişler, bulmaya çalışıyorlar. Diyor ki: "Burada sözleşmenin devri var. Bu yüzden" diyor, "Kültür AŞ, X AŞ'ye bir şeyi devrediyorsa 2886'da yani ilk ihalenin şartlarıyla devreder. İş yeterliliği var mı, o var mı, bu var mı bakacağım." Yok efendim, yok, yok, yok! 2886'da, 66. maddesinde düzenlenen sözleşmenin devri yok. Hukuken bir devralan bulunmuyor.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Sayın Heyet, Kıymetli Başkan; ihale hukukunda ve özel hukuk uygulamalarında alt yüklenici kullanımı olağan ve yaygın bir uygulamadır. Özellikle teknik uzmanlık gerektiren, organizasyonel destek isteyen ve operasyonel kapasite gerektiren işlerde yüklenicinin alt yüklenici çalıştırması olağandır. Bahsettiğim eylemlerde de Kültür AŞ, ana yüklenici sıfatını aynen muhafaza etmiş; idareye karşı tüm edim ve yükümlülüklerini sürdürmüş; işin organizasyonu, denetimi ve yürütülmesi üzerindeki yetkisini kaybetmemiştir. Bu nedenle yapılan işlem, sözleşmenin üçüncü kişiye bırakılması değil, işin ifasında alt işletici ve alt yükleniciden faydalanılmasıdır. İddianameye bakıldığında bu devir ile iş yaptırma kavramlarının iç içe geçtiğini ve karıştırıldığını görüyoruz. Şöyle de izah edebilirim: Keyfi olarak geliştirilen bir uygulama değil zaten, bu her zaman uygulanan bir şey. Kanunun söylediği de bu. Bu sebeple işler alt yükleniciye yaptırılırken işin süresi, maddi boyutu, ihale şartlarına uygun yapılıp yapılmadığı denetlenmek zorunda. Bu denetlemeyi nasıl yapacak? Müvekkilimiz açısından söylemek gerekirse, Kültür AŞ'nin genel müdür yardımcısı müvekkilimiz, işin takibini tabii ki sahaya inip yerinde denetim usulüyle yapmıyor. Bu kendisinden zaten beklenemez de müvekkilimizin yaptığı görev ve sorumlulukları ile genel müdürün kendisine verdiği talimatlara paralel olarak işin maddi boyutunda takibini de yapıyor. Peki bu işlerdeki maddi boyut takibi ne demek? İBB ihale açıyor, bu ihaleye Kültür AŞ teklif veriyor, kazanıyor. İşin niteliğine göre alt yüklenicilerin, işin yaptırılması için biraz önce anlattığım usuller kullanılıyor. Bu usuller hem üst kanunlara hem de şirket içi yönerge ve prosedürlere birebir de uygun. İş alt yükleniciye verildiğinde, örnek olarak gelir getirici faaliyetlerde Kültür AŞ, belediyeden aldığı ihale bedelinden daha yüksek bir fiyat ile alt yükleniciye işi yaptırmalıdır. Alt yükleniciden alınacak tutar hem Kültür AŞ hem de belediye için kâr elde ettireceğinden, bu tutarın ödemesini takip etmek gerekiyor. Bununla birlikte, zira takip etmezseniz ne olur? Sizin belediyeye karşı yükümlülüğünüz var, belediyeye para ödemeyeceksiniz, sizin sorumluluğunuzda olacak. O yüzden takip edilmesi gerekiyor. Bununla birlikte işin yapılışının da takip edilmesi gerekiyor. Bu noktada müvekkilimiz, işi alan firma yetkilileriyle görüşerek ödeme planını da takip etmekle yükümlü. Ancak oldukça çelişkili bir şekilde müvekkilimizin bu takip yükümlülüğü suç gibi lanse ediliyor. İddianamede ve dayanak bilirkişi ve tevdii raporlarında, önce Kültür AŞ İBB'den aldığı ihaleyi alt yükleniciye devredemez diyor. Oysa Kültür AŞ bu işi zaten devretmiyor, anlattım. Devrediyor olsaydı zaten kontrol etmesine de gerek kalmazdı, bırakırdı. Devretmeyip işi yaptırdığı için kontrol etmesi gerekiyor. Buradaki tezatlık çok açık. Önce devrettiği iddia edilerek "devredemez" diye suçlanıyor, ardından devir olgusuyla bağdaşmayan şekilde "işi takip etti" diye suçlanıyor. Yahu ne yapmamız gerekiyor? Şu fark çok önemli: Kültür AŞ işi devretmediği için idareye karşı hep sorumlu. Bu husus ise maalesef iddianamede hep yanlış lanse edilmiş. İddianameye konu edilen bu eylemlerin hepsi birer birer aynı olduğundan, ben yalnızca 1 tanesi üzerinden detaylı anlatım yapacağım ve somutlaştıracağım. Eylem 61: 61. eylemde İBB'nin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi mülkiyeti, yönetimi ve tasarrufu altında bulunan alanlarda mevcut ve tesis edilecek olan 2000 adet raket tipi reklam uygulaması ile... Bakın, tesis edilecek diyor işte, az önce anlattığım. Yani aslında ortada bir gelir melir yok. Tesis edilecek, kiraya verilecek, belediye gelir elde edecek. Şimdi buradan zarar oluşturmak, tekrar tekrar söylüyorum, mümkün değil, mümkün değil. 400 adet megalight tipi reklam uygulamasının 10 yıl süreyle işletmeye verilmesi işi isimli ihaleden bahsediliyor. Bu ihale, Devlet İhale Kanunu'na göre kapalı teklif usulü ile açılmış. İddianamede belirtilene göre de ihale şartnamesi Kültür AŞ Medya Pano Reklamcılık AŞ tarafından satın alınmış. Netice itibarıyla Kültür AŞ ile yıllık 61000000 TL + KDV bedelle ihale imzalanmış ve İBB ile sözleşme imzalanmış. İBB ihaleyi nasıl açmış, kıstaslarını ne yapmış; bunlar benim savunmamın konusu değil.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Bizim müvekkilimiz bunları bilmez, bilmesi de kendisinden beklenemez. Bırakın İBB'deki usulleri, müvekkilimiz Kültür AŞ bünyesinde İBB'den açtığı ihaleye girmek için verilen teklifin hazırlık aşamasını dahi bilmez. Müvekkilimiz yalnızca ihaleye girmeye karar verildikten sonra, hatta isimlerde teklif ediliyor ya "Şimdi bunlar davet edilsin" diye, ondan sonra yer almıyor. İhale konusunun içinde yer aldığı için o zaman öğreniyor. Özetle, işin alınacağı ve alt yükleniciye verileceği de zaten kesinleşmiş. Müvekkilimiz, iş alt yükleniciye verildikten sonraki süreci takiple de yükümlü. Zaten tam da bu sebeple iddianamenin ana konusunu oluşturan İBB, açtığı ihaleleri iştiraklerine veriyor. Zira iştirakler, yararlandıkları istisnalar kapsamında işi istediklerine verebilir. İşe kimin verilebileceği de İBB tarafından iştiraklere bildiriliyor yönündeki abes iddia da böylelikle çöküyor. Bunlara daha sonra detaylı şekilde geleceğim. Burada yeri gelmişken söylemek istedim. Eyleme geri dönüyorum. Kültür AŞ ihaleyi aldıktan sonra ne yapmış? Bahsi geçen reklam ünitelerinin 3. kişilere işlettirilmesi, kiralanması konusunda İBB'den yazılı muvafakat istemiş. İBB de bu muvafakati vermiş. Bu kapsamda söz konusu ihale 3 farklı kola ayrılmış, 3 farklı firmaya yaptırılmış. Bu bölme işlemi nasıl yapılmış? Buradaki usul, diğerlerinde olduğu gibi de davet usulü. Davet usulü de Kamu İhale Kanunu kapsamında da bir usul değil. Zira bu faaliyetlerde herhangi bir şekilde Kamu İhale Kanunu'na ya da Devlet İhale Kanunu'na tabi değil. Burada alt ihale için 5 farklı firma davet edilmiş: Urban Medya, Innova, BVA, Yeşil Mavi, Medya Pano Reklamcılık. Burada alınan tekliflerde en iyi teklif verdiğini nitelendiren Urban Medya, bu alt ihaleyi kazanmış, yıllık 23000000 vermiş. Daha sonrasında ikinci bir ihale açılmış; Parafex 16000000, ihale 27000000, diğeri de 27000000. Yani ihale yıllık 61000000 TL'ye alınmıştı, 66000000 TL'ye verilmiş. Bu işlem, bu ihalede toplamda 5666000 lira da kâr etmiş. Bu eylem kapsamında bizim müvekkilimize "kamu kurum kuruluşlarının zararına dolandırıcılık" suçu isnat edilmiş. Gerekçesine bakıyorum, her bir alt ihalenin altında aynı açıklama yazıyor: "Bir kısım tanık ve dosya şüphelilerinin yukarıda detaylarına yer verildiği üzere, X şirket yetkilisi olan ve aynı zamanda eylemli olduğu liderliğinde kurulan suç örgütünün üyelerinden biri olan Y'nin, suça konu alt kiralama ihalesi alacağının en başından bu yana belirli olduğuna dair açık anlatımları yer aldığı göz önüne bulundurulduğunda; iş bu alt kiralama ihalesine yan teklif veren diğer firma yetkililerinin hileli ve muvazaalı olduğu ve bu şekilde yapılan alt kiralama ihalesine resmiyet kazandırmak için usulen teklif verildiği net olarak anlaşılmaktadır." Sayın Başkan, bu eylem kapsamındaki tüm alt ihalelerin altında aynı cümle yazıyor. Sadece şirket ve yetkili isimleri değişiyor, o yüzden ben X ve Y yazdırdım; çünkü değişiyor. İşaret edilen delil ne biliyor musunuz? Tanık beyanı, bu kadar.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Ben burada önemli bir hususa dikkati çekmek istiyorum. Bakınız, İBB'nin açtığı alt ihalede Kültür AŞ'den başka ihale dosyasını satın alan şirket kim? Medya. Bu şirket de davet edilenler arasında. Medya Pano Reklamcılık AŞ'nin sahibi, yetkilisi kim? . Kendisi bu dosyada sanık. Bu eylem kapsamında "muvazaalı yan teklif verdiği" için kendisine suç atfediliyor. Bildiğiniz üzere de müvekkilimizin suçlandığı ana hususlardan biri yan teklif meselesi. 'ın 25 Mart 2025 tarihindeki savcılık ifadesine bakalım. Bu arada kendisi Kültür AŞ'den açtığı hiçbir ihaleyi de kazanamamış. İfadesinde "Doğan Ümit Doğruel bana bu ihale kapsamında yan teklif ver dedi, beni aradı ya da şununla görüştü veya vereceğin teklif tutarını bana söyledi" diyor mu? Hayır. Örnek olarak anlattığım bir eylemde dahi müvekkilimize yönelik yan teklif iddiasının bu şekilde suya düştüğünü de görüyoruz. Sayın Savcılık, müvekkilimizin HTS ve baz kayıtlarını da incelemişti. Buraya da bakalım. Müvekkilimizin yan teklifleri düzenlediği iddiasına dayanıldığından, ile en azından 1 adet baz kaydı ya da HTS kaydı olması gerekiyor değil mi? E, yok! Bu HTS ve baz kaydı olarak adlandırılan delillerin herhangi bir şeye dayanak teşkil edemeyeceği, bugüne kadar yargılama aşamasında diğer meslektaşlarım tarafından ortaya zaten konuldu. Ancak bu eylem özelinde dahi müvekkilimize atfedilen bu asılsız iddianın dayanağı bu olmamalı. Son olarak, müvekkil yönünden de kast veya kusur unsurlarının oluşmadığı açıktır. Zira işlem, şirketin kurumsal karar mekanizmaları içerisinde, yetkili organların onayı ve işleyişi kapsamında gerçekleştirilmiş olup bireysel olarak tek başına irade açıklamasıyla tesis edilmiş bir işlem değildir. Bu nedenle cezai veya mali... Mali değil, mali sorumluluğun şahsileştirilmesi hukuken de mümkün değildir. Netice itibarıyla somut olayda ne ihale mevzuatına aykırılık teşkil edilen bir işlem ne kamu zararı doğuran bir sonuç ne de müvekkile atfedilebilecek kusur bulunmaktadır. Tartışma, esasen ticari nitelikteki bir işletme modelinin ihale hukuku perspektifiyle yanlış değerlendirilmesinden ibarettir. Dahası muhammen bedel tespiti, yani İBB'nin... Dediğim gibi gelir getirici faaliyet, bu kamu ihale mevzuatında yer alan bir tespit değil. Bunun bazen muadili var, bazen yok. Mesela üst geçitlerde Ankara vardı ama Ankara birebir değil. Ona göre belirleniyor. Burada, dediğim gibi, gelir getirilen bir işlemde olmayan, daha önceden hiç olmayan veya örneği başka bir yerde olan bir şeyde bir şeyi belirliyorsunuz; biri geliyor, size diyor ki: "Yahu" diyor, "Sen bunu 500'e belirledin." Ya verseydin kardeşim. Verebilirdi. İhaleyi açtım, 300 lira verdiler. E ben kamu kaynağımı mı kullanıyorum? Yok, bana para veriyorlar. Bana para veriyorlar. Olmayan, 3 senedir, 5 senedir olmayan bir şey şu anda para kazanıyor. E diyorlar ki kamu zararı. Yani buna dair açıklamayı zül görüyorum gerçekten.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Şimdi de Kültür A.Ş.'nin gelir getirici olmayan, iddianamede 78'inci eylem itibarıyla müvekkilimizin adının geçtiği eylemler, gelir getirici olmayan, yani mal ve hizmet alımlarına ilişkin işlemler. Yine bu da... Aslında ben öyle dedim ama bu da yine gelir getiriyor. Çünkü ben bir taahhüt kapsamında ihaleleri yapıyorum. Diyorum ki yani İBB'nin ihalesine giriyorum, organizasyonu yapacağım diyorum, sonra bunu alta veriyorum. Yani aslında yine gelir getiriyor. Şimdi buradaki kıstas, belediyenin asli ve sürekli kamu hizmeti niteliğinde olup olmadığı. Buradaki değerlendirme hem Belediye Kanunu hem de Kamu İhale Kanunu sistematiği içinde yapılıyor. Belediye Kanunu'nun madde 67... Özellikle yetkiler, üçüncü kişilere de gördürme yetkisi tanıyor. Ulaşım, destek, kültür, sanat, park, bahçe, bilgisayar sistemleri, organizasyon hizmetleri... Yani 5393 sayılı Kanun'un 67'nci maddesi açık ve açık diyor ki: "Sen bunu verebilirsin." Sayıştay uygulaması genellikle de şu soruları soruyor: "Asıl kontrolü koruyor mu?" diye soruyor. Evet. "Kamu gücü devredilmiş mi? Sözleşmede taraf kalıyor mu yani? Denetimi sürüyor mu? Yoksa sürmüyorsa o devredilmiş olur." Üçüncü kişilere bırakılan husus, belediyenin kamu gücü kullanımı içeren asli idari yetkileri değil, hizmetin organizasyonu ve işletilmesi için operasyonel süreçtir. Yani bunu yapabilir. Kültür A.Ş. 1989 yılından bu yana kültür, sanat, organizasyon ve etkinlik yönetimi alanlarında faaliyet gösteren, ekonomik ve mali yeterliliği ile mesleki ve teknik kapasitesi kamuoyunca ve idareler nezdinde bilinen, alanında uzmanlaşmış bir belediye iştirak şirketidir. Şirketin faaliyet konuları arasında kültür-sanat organizasyonları, etkinlik yönetimi, reklam ve operasyon hizmetleri açıkça yer almakta olup bu alanlarda uzun yıllara dayanan kurumsal deneyimlere sahiptir. Bu çerçevede Kültür A.Ş., katılım sağladığı ihalelerde piyasa araştırması yapıyor, teknik ve mali analizler gerçekleştiriyor ve yalnızca ekonomik olarak sürdürülebilir gördüğü işler bakımından teklif sunuyor. Dolayısıyla bir ihalenin Kültür A.Ş. ukdesinde kalmış olması, tek başına hukuka aykırılık veya ihaleye fesat iddiasına dayanak teşkil edemez. Aksine, ihale sürecine katılan istekliler arasından ekonomik ve teknik değerlendirme sonucunda şirket üzerinde ihale bırakılması, ihale hukukunun olağan sonucudur. Kültür A.Ş.'nin üst ihaleyi kazanmasının ardından yürüttüğü alt yüklenici süreçleri de mevzuatın öngördüğü sistematik içerisinde gerçekleştirilmektedir. Şimdi, belki ileride söyleyeceğim ama yeri gelmişken söyleyeyim; bir de diyorlar ki: "Rekabeti engelledi de çünkü %90'ını şey açıyor." Ben de yapsam, ben de yaparım. Ticaret sicil kaydını açarsınız, reklam yazarsınız, oradan 10 bin tane şirket bulursunuz, oradan "reklam" diye bulursunuz. Ondan sonra dersiniz "%90'ı..." Ya %90'ı gidiyor, yani raporda gördüm, gidiyor, diyor ki: "70 tane firma var." Ya arkadaş, EKAP'ta yayınlanmış, ilan edilmiş, 70 firma var. Kaç firma olursa rekabet sağlanır ya? E ihaleye girmemiş, zorla tutalım sokalım mı? Zorla mı sokalım insanları? Adam ihale dokümanını almış, "İstemem iş" fizibilite çalışmasını yapmış, girmemiş. E girmiş Kültür A.Ş., diğeri... E vay efendim, rekabet sağlanmamış. Vallahi kaç tane lazım savcılığa, onu ben de soruyorum, merak ediyorum.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Aksine, ihale hukukunun olağan sonucudur dedim. Kültür A.Ş.'nin üst ihaleyi kazanmasının ardından yürüttüğü alt yüklenici süreçleri de mevzuatın öngördüğü sistematik içerisinde gerçekleşiyor. 15'inci maddesi, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu uyarınca, işlerde alt yüklenici çalıştırılması mümkündür. Burada idari şartnamede cevaz veriyorsa zaten o şekilde hareket edilebiliyor. Dava konusu olaylarda da üst idare olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ihale dokümanlarında alt yüklenici çalıştırabileceğini açık şekilde düzenlemiş, idari şartnamede alt yüklenicilerin teklif aşamasında bildirilmesini, sözleşme öncesinde idare onayına sunulmasını zorunlu tutmuş. Dolayısıyla alt yüklenici kullanımı, idarenin bilgisi ve onayı dahilinde yürütülen, ihale dokümanlarıyla öngörülmüş, hukuka uygun bir uygulama. İhale sürecinin zamanlama yapısı dikkate alındığında, alt yüklenici seçiminin klasik açık ihale usulüyle gerçekleştirilmesinin fiilen mümkün olmadığı da açık. Zira üst idare tarafından alınan kesinleşen ihale kararından sonra kanun gereği 10 günlük itiraz süresi var. Bu sürenin sona ermesiyle yüklenici sözleşmeye davet ediliyor. Yüklenici sıfatını kazanan Kültür A.Ş. ise yasal süresi içinde sözleşme imzalamak zorunda kalıyor. Alt yüklenici çalıştırılması halinde ise ana yüklenicinin çok kısa süre içinde bunları belirlemesi gerekiyor. Buna karşılık açık ihale usulünün ilan süreleri, teklif toplama süreçleri, değerlendirme aşamaları ve itiraz mekanizmaları dikkate alındığında, alt yüklenici seçimlerinin aynı zaman dilimi içerisinde klasik açık ihale yöntemiyle tamamlanması teknik ve hukuki açıdan mümkün görünmüyor. Bu durum uygulamada; organizasyon, kültür-sanat ve operasyonel hizmetlerin niteliğinden kaynaklanan zorunlu da bir sonuç. Kültür A.Ş. de mevcut hukuki çerçeve içerisinde, kendisine tanınan istisna sınırları dahilinde ve iç satın alma prosedürlerine uygun biçimde hareket ediyor. İhale konusu işler incelendiğinde; reklam, sahne kurulumu, teknik altyapı, prodüksiyon, güvenlik gibi birbirinden farklı uzmanlık alanları içerdiği görülüyor. Bu nedenle işlerin farklı alt yükleniciler eliyle yürütülmesi, mevzuatı dolanma amacıyla değil, işin teknik uzmanlık, operasyonel gereklilikleri nedeniyle ortaya çıkan zorunlu bir organizasyon modelidir efendim. Şimdi, alt yüklenici seçimlerinde uygulanan davet usulünün amacı da işin sağlıklı, kesintisiz ve kamu yararına uygun şekilde yürütülmesini sağlamaktır. Bu kapsamda şirketin satın alma prosedürleri çerçevesinde, işin niteliğine göre ilgili sektörde faaliyet gösteren, teknik yeterliliği bilinen ve iş deneyimine sahip firmalar arasından en az 3 firmanın davet edildiği ve değerlendirme yapıldığı anlaşılıyor. Dolayısıyla burada keyfi, denetimsiz bir süreç değil, operasyonel zorunluluk çerçevesinde yürütülen kontrollü bir satın alma sistemi vardır. Kaldı ki işlerin farklı alt yüklenicilere dağıtılması yalnızca operasyonel ihtiyaçlardan değil, kamu hizmetinin sürekliliğinin sağlanması ve tek bir firmaya bağımlılıktan doğabilecek risklerin azaltılması amacından da kaynaklanıyor. Sonuç olarak mal ve hizmet alımlarına ilişkin olan ihale konusu işlerin, 4734 sayılı Kanun'un 3'üncü maddesinin (g) bendindeki parasal limitleri aşmamak amacıyla yapay şekilde bölündüğü yönündeki iddiaların hukuki ve fiili dayanağı bulunmamaktadır. Yapılan işlem; organizasyon, zorunluluklar, teknik uzmanlık farklılıkları, hizmetin sürekliliği ve operasyon gerekliliklerinden kaynaklanan meşru bir iş organizasyonu modelidir. Buna ilişkin olarak daha iyi anlaşılabilmesi için bir eylem üzerinden de gitmek istiyorum. Bu eylem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin toplam 150 kalemden oluşan "İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce gerçekleştirilecek Eylem 78 Muhtelif Organizasyonlar ile Tanıtım Duyuru Çalışmaları Baskılı İşlerin Hizmet Alım İşi" ihalesine ilişkin. İBB, Kamu İhale Kanunu kapsamında açık ihale usulüyle yapmış, EKAP üzerinden, yani tüm Türkiye'de görünebiliyor, üzerinden 4 doküman indirilmiş, Kültür A.Ş. teklif ile ihaleyi kazanmış. Yani burada rekabet nerede kısıtlanmış, ah ah! Kültür A.Ş. tarafından söz konusu üst ihale kapsamında işler sınıflandırılarak 19 alt yüklenici ihalesi yapılmış. 19 alt ihalede 9 ayrı firma, 19 da sözleşme. İş eksilişi, azalışına göre de tüm edimler yerine getirilerek düzenlenmiş.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Yine 106.000.000... Yani burada şöyle bir şey var: 9 firmadan sadece 7 firma ile ilgili suç isnadında bulunuyor, geri kalan 2 firma ile yapılan sözleşmeler uygun. Yani bunu da anlamak mümkün değil, neye göre ya? Yani neye göre 2 firmayı ayırıyorsun? Yine 106.000.000 TL kamu zararı doğduğu iddia edilmese de bu hususun neye göre hesaplandığı belli olmamakla birlikte, bahsi geçen 7 firmaya ödenen bedelin tamamının İBB zararı olarak gösterilmesi doğru değildir. Neredeyse tüm ihale bedeline denk gelen bir zararın hesaplanması, yapılması, iddianameye dayanak raporun geçersiz olduğunu da göstermektedir. 28 Ağustos 2025 tarihli bilirkişi raporunda da alt yüklenicilerin Kültür A.Ş.'ye, Kültür A.Ş.'nin de İBB'ye karşı yükümlülüklerini yerine getirmediği, eksik iş yaptığı ya da bedel yüksekliği gibi bir tespit olmamasına rağmen, yapılan bir işin karşılığı olan bir tutarın kamu zararına konu edilmesi abesle iştigaldir. İBB tarafından belirlenen tüm yükümlülükler yerine getirilmiş olduğundan zarar da bulunmaz. İddianamenin ilk etapta onayı yapılmayan 2 iş için sonradan ihaleye çıkıldığından bahsedilmiş ise de söz konusu 2 iş, aslında ilk alt yüklenici ihalesinde altta yaptırılması düşünülen iş kapsamında onaya alınan işlerdendir. Şimdi, burada herhangi bir şekilde usulsüz bir durum yok. Eylem 97: Dijital Deneyim Müzesi. Biz niye varız, anlamadığımız bir şey. Eylemlerde ihalelerin dışında bir hususa daha açıklık getirmek isterim; Eylem 97. Bu eylem, Dijital Deneyim Müzesi projesine ilişkin. Bizim müvekkilimiz Dijital Deneyim Müzesi projesinin hiçbir aşamasında yer almamış. Bu proje, baştan sona sanık 'ın yürüttüğü bir proje. Müvekkilimizin bu projede bir imzası bulunuyor, bu imzayı kendisi de açıkladı. ihaleleri bir yere kadar yürütüyor, o gün hasta oluyor, izne çıkıyor, bir imza yetkisi veriyor. Dikkat, sadece imza yetkisinin devri ve bu devir sadece o sözkonusu imzayı atması için. Bildiği üzere idare hukukunun temel şeyidir; imza yetkisi devri bir sorumluluk doğurmaz, sorumluluk imza yetkisini devredendedir. Bahsi geçen imza da ihale konusu kararında yer alıyor, zaten müvekkilimiz gösterdi. Altta da Genel Müdür Vekili vekaleten, vekaleten yazmaktadır efendim. Müvekkilimizin ne ile suçlandığını biz ortaya koyduk. Müvekkilimiz, Kültür Sanat Anonim Şirketi'nin ihale komisyonunda yer almakla suçlanıyor. Yani bir belediye iştirakinde çalıştığı için suçlanıyor. Kendisi de bahsetti; müvekkilimizin ihale komisyonunda yer almasının yegane sebebi, genel müdür yardımcısı olması ve genel müdürün ihale komisyon listesini belirlerken onun da adını yazmasıdır. Bunun dışında müvekkilimizin ihaleye nasıl katıldığı, muhammen bedelin nasıl belirlendiği, hangi firmanın hangi ihaleye davet edileceği gibi konularda bilgisi yoktur. Bu noktada Sayıştay'ın 2 kararına değinmek istiyorum. Zaten bunlara, bir saniye, evet, bunlara zaten değinmiştim ama yine de tekrar edeyim. Burada 2007 tarihli Sayıştay Genel Kurulu'nda kurul ya da komisyon üyelerinin sorumluluğunun yalnızca görev ve yetki alanları ile sınırlı olduğu, harcama sürecinde yer alan üyelerin tüm sonuçlardan otomatik olarak sorumlu tutulamayacağı belirtilmiştir. Sayıştay Temyiz Kurulu kararlarında da ihale sürecinin usulüne uygun yürütüldüğü durumlarda, ihale komisyon üyelerinin sırf komisyonda yer almaları nedeniyle kamu zararından sorumlu tutulamayacağı, asıl sorumluluğun harcama yetkilisinde olduğudur. Sayıştay'ın yerleşik yaklaşımı da göstermektedir ki ihale komisyonunda bulunmak, otomatik biçimde cezai ve mali sorumluluk doğurmaz. Kamu zararından söz edilebilmesi için kişinin yalnızca komisyonda imzasının bulunması yeterli değildir; kişinin mevzuata aykırı işlemi doğrudan tesis etmiş olması, bu işlem üzerinde belirleyici etkisinin bulunması, kusurunun somut şekilde ortaya konulması ve oluştuğu iddia edilen zarar ile arasında illiyet bağı kurulması gerekir. Efendim, bizim müvekkilimiz genel müdür yardımcısı. Şirketteki detay işleri bilmesi beklenemez. Anonim şirketlerde alanında uzman görevlilerini ifa eder görevler. Herkesin ayrı uzmanlık alanı vardır. Kültür AŞ'de bizim müvekkilimizin görevi bu birimlerin uyum içinde çalışması ve şirketin maddi konularıyla da ilgilenmesidir. Bu maddi konulardan kastımızı açıkladık. Alt yüklenicinin alınacak tutar, bu bedeli belirleme konusunda uzman kişiler tarafından belirleniyor. Bunların ödenip ödenmediğini ya da zamanında ödenmesini müvekkilimiz de takip ediyor.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Kendisi de zaten güzel olarak şey yaptı. Bunları 6 aşamalı da bir çalışma sistemi var: Muhammen bedelin belirlenmesi; müvekkilimiz mi belirliyor? Hayır. İhaleye girecek firmalar belirlenir; müvekkilimiz mi? Hayır. Bunları anlatıp çok kısa geçiyorum. İhale komisyonu da belirleniyor. Peki müvekkilimiz kendi kendini mi üye yapıyor oraya? Hayır, genel müdür kendisini komisyon üyesi yapıyor. İhale yapılıyor. Burada müvekkilimiz var, yeterlilik var mı yok mu diye bakıyor. Sonra şey yapıyor, bir karar çıkartıyorlar. Burada müvekkilimiz imza atıyor ama tek başına geçerli mi, kurucu mu? Hayır. İhale sonuç belgesi genel müdürün onayına sunuluyor. Eğer genel müdür bu firmayı da onaylarsa, sonunda yönetim kurulu onayına sunuyor veya genel müdür kararıyla bu şekilde işlem devam ediyor. Gelelim meşhur yan teklif meselesine. Sayın Başkan, inanın yan teklif nedir diye bir idare hukukçusu olarak ben çok düşündüm. Dosyada ileri sürülen şekliyle biz anlıyoruz ki yan tekliften kastedilen; ihaleye gerçek rekabet yaratmayan, görünüşte bağımsız fakat fiilen ana teklif sahibini desteklemek amacıyla verilen tamamlayıcı, göstermelik teklif. Müvekkilimizin adının geçtiği eylemlerdeki yan teklif iddiası hukuki değil, varsayımsal değerlendirmelere dayanıyor. Bir teklifin yan teklif veya danışıklı teklif sayılabilmesi için firmalar arasında ihalenin sonucunu manipüle etmeye yönelik bilinçli ve organize bir irade birliğinin, somut delillerle ortaya konulması gerekir. Oysa dosyanın hiçbir yerinde böyle bir tespit de yok. Teklif veren firmaların aynı sektörde faaliyet göstermesi, birbirlerini tanımaları, geçmişte ticari ilişki yaşamış olmaları veya benzer maliyet kalemleri üzerinden teklif hazırlamaları oldukça doğal. Özellikle sınırlı sayıda aktörün bulunduğu sektörlerde firmalar arasında geçmiş ticari ilişki bulunması olağan ticari gerçektir. Aksi takdirde Türkiye'de hiçbir ihale yapılamaz. Yani denizcilik sektöründe ihale falan yapamazsınız; toplasanız 10-15 firma var, herkes birbirini tanıyor. "Vay efendim, sen onu tanıdın, vay efendim..." Hiçbiri iş yapamaz, öyle söyleyeyim size. En azından öyle en basit örnekle. Kaldı ki savcılık makamı tarafından teklifler arasında muvazaa bulunduğunu ortaya koyan, önceden anlaşma yapıldığına, tekliflerin birlikte hazırlandığına veya ihalenin sonucunun önceden belirlendiğine ilişkin açık, teknik ve kesin bir delil de ortaya konulmamıştır. Bir teklifin yüksek verilmiş olması veya kazanamaması, tek başına danışıklılık kanıtı değildir; Danıştay'ın bir sürü kararı var. Aksi halde ihaleye katılan her başarısız teklif sahibinin, otomatik olarak suç isnadı ile karşı karşıya kalması gibi hukuk devletiyle bağdaşmayacak bir sonuç ortaya çıkar. Kimse Türkiye'de ihale yapamaz. İBB'nin açtığı ihaleye girilip girilmeyeceğini belirleyen müvekkil değilken, firmaları belirleyen müvekkil değilken, muhammen bedeli belirleyen değilken bizim müvekkilimiz ne ara oturuyor da yan teklif ayarlıyor? Bu iddia akla, mantığa aykırı. Yan tekliflerin hazırlandığı iddiası sadece ifadelere dayanıyor. Bu ifadeler de ilk aşamalarda savcılıkta, kollukta alınan ifadeler değil. Ne hikmetse mayıs ya da haziran başında başlayan ifadeler. Hepsine cevap verdi. Ben vallahi çok fazla girmeyeceğim. Meslektaşım aslında girecek ama yani önce şunu söyleyeyim: Efendim, ihaleye katılmak, sadece rekabet olsun diye kendi prosedürlerine göre bir şey yapıyor, gidiyor, müvekkilim yan teklif peşinde koşuyor. Ya ortada, yasal olarak zaten yapması gereken bir şey yok. Gelir getirici ihale var. "Ahmet, Mehmet; sen gel, sen şu teklifi ver," diyebilecekken yine de bir ihale yapıyor. Her türlü şartta "yan teklif koydu, sen şunu ver." Ya bir tanesi zaten doğrulamadı. Sadece Selman'la Narman, işte , işte birkaç kişi diyor, "yan teklifleri yapıyordu." Ne yapıyordu? Ne yapıyordu? Yan teklif yapıyordu. Ne demek bu? Belli de değil.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Sayın Başkan, şunu söyleyeceğim; diyor ki: "Ya," diyor, "bu olaylar oldu, ortaya çıkıyor. Çıktı, çıkacak, tutuklanma olacak, operasyon olacak," diyor. " hemen koştu geldi, bana anlattı," diyor. Ya böyle bir senaryoya ihtimal verebiliyor musunuz? Bir genel müdür, bizim müvekkilimizden mevki olarak yüksek bir pozisyonda olan, ayrıca yönetim kurulu üyesi olan bir genel müdür, bu kadar sözde usulsüzlüğün olduğu bir şirkette hiçbir şeyden haberdar değilmiş. Ortaya attığı iddiaların hiçbiri doğru değil. Gerçeğe aykırı iddialarla sorumluluğu birine yıkıp cezaevinden çıkmaktı ki bunda da maşallah başarılı oldu. Şimdi yan teklif iddiasında herkes, dediğim gibi onlarla iletişime şey yapıyor. Dediğim gibi bunu değerli meslektaşım açıklayacak. Şimdi sadece şöyle söyleyeceğim. Biz rüşvetten tutuklandık, araba mevzusu. Araba verdiler işte efendim şöyle oldu, böyle oldu diye. Şimdi, sözleşmesi gereği araç tahsisi var. Kültür A.Ş. diyor ki al bu aracı kullan. Veya ben bir şirkete giriyorum bana diyor ki bunu al. Sonra ortaya çıkıyor ki o ondan almış zaten, ihale şartı o idari şartnamede de var. Sonra birisi geliyor diyor ki, kıskanıyor çünkü, , kendi pozisyonundan dolayı, diyor ki "Aaa" diyor "İlbaklar" diyor " bunu" diyor "vermişler." E o da diyor ona kıyak yapmış, bu da rüşvet parası. Ya rüşvet parasını da tamam da araba kimin üzerinde? İlbaklar'ın. Kimin tahsisine vermiş? Kültür A.Ş.'ye. Kültür A.Ş. kime vermiş? Müvekkile vermiş. Yani nasıl bir rüşvet? Ha olur, İlbaklar bu dosyada sanık olurlar, ammenna. Benimki yapan, karşı tarafı var adam vermiş. E yok. Ya adamın şirketleriyle ilgili suçlama yok. Bunların hepsi Kültür A.Ş.'de ihaleye girmiş. Kendi vizyonken bir anda uçmuş. Ya onlar teklif verirken hukuka uygundu. Alım işi yaparken hukuka uygundu da diğer buradaki şirketlerin yaptığı işlemler hukuka aykırı mı? E Kültür A.Ş. İlbaklar'a yapıyorsa hukuka uygun davranmış ama başka firmaya yaptıysa hukuka aykırı davranmış. Vallahi masal olsa gülünmez. Öyle söyleyeyim. Peki, Cumhuriyet Başsavcılığı'nın kullanımına tahsis edilen araçlar herhangi bir suç unsuru değilken anonim şirketin genel müdür yardımcısının kullanımına tahsis ettiği araç mı bir suç unsuru? Ayrıca eğer bu tahsis işlemi bir suçun unsuru, o zaman İlbak Holding bu iddianamenin neresinde Sayın Başkan? Netice itibariyle müvekkilimize tahsis edilen araç herhangi bir işi yapması veya yapmaması için kendisine tahsis edilmemiştir. Kendi kullanımında işe gidip gelirken yapması için verilmiştir. Biz müvekkilimizin Kültür A.Ş. bünyesindeki görev ve sorumluluklarını detaylı şekilde izah ettik. Müvekkilimizin organize ettiği tek şey ihaleyi alan firma ile ödeme işi yapılış yapılışına ilişkin organizasyon. Bunun dışında organize edilen başka bir husus yok. Yavaş yavaş sonlandırırken kısa bir özet yapmak isterim. Anlattıklarıma göre müvekkilimiz bu iddianamenin neresinde? Hiçbir yerinde değil. Müvekkilimiz İstanbul 4. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla adli kontrolle serbest bırakıldı. Ardından yeni somut kuvvetli suç şüphesi gösterir hiçbir delil olmamasına, müvekkilimizin kaçma ve delil karartma şüphesi olmamasına rağmen hatta ve hatta adliyeye bizzat kendi ayağıyla benimle birlikte gelmesine rağmen tutuklandı. Tutuklanmasından bugüne gelen süreçte sulh ceza hâkimlikleri önünde tutukluluk incelemelerine biz neredeyse yalvararak, vallahi 12 saat beklenir mi ya? Yalvardım, yakardım. Girdim, başardım yani bir kere. Tutukluluk incelemesinin olacağına dair bizden gizlemeye çalışan bir sistem varken bizler gece gündüz demez adliyede 6. katta, 7. katta koridorlarda tutukluluk incelemesi için bekledik. Bu beklemelerimizde incelemeye alınıp alınmayacağımız dahi belli değil. Netice itibariyle çok az tutukluluk incelemesine de katılabildik.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Tutukluluk incelemelerinin hepsinde müvekkilimizin tutukluluk halinin devamına karar veriliyor. Her bir incelemede bu karar müvekkilimizle birlikte tutukluluk incelemesi gerçekleştirilen kişilerden ayırt edilmeksizin, yani somutlaştırılmadan, farklı eylemleri ve suç değişkenleri olarak tutuklu bulunan sanıklar yanından ayrıntılı değerlendirme yapılmadan aynı kefeye koyulmak suretiyle aynı matbu gerekçelerle uygulanarak verildi. Tutukluluk gibi son çare olarak uygulanması gereken bir tedbirin devamına yapılacak detaylı inceleme ve değerlendirme üzerine karar verilmesi gerekirken müvekkilimin hiçbir hukuka aykırı eylemine işaret edilmeksizin, kendisi yönünden bireysel inceleme yapılmaksızın karar verilmesi hukuk âleminin de hiçbir ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Müvekkilimize atfedilen ve delillendirilebilen hukuka aykırı hiçbir eylem yok. Müvekkilimiz hakkında tutuklama kararına konu rüşvet almak, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak suçları Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesi haddim olmayarak söylüyorum, yer alan katalog suçlarından da değil. Müvekkilimizin kaçma ve delil karartma şüphesi yoktur. Kendisi adli kontrolle serbest bırakılmış olup hakkındaki mesnetsiz haberleri görmesi üzerine bizzat kendisi adliyeye gelerek teslim olmuştur. Müvekkilimizin pasaportu dahi yoktur. Rüşvet almak ile suçlanan müvekkilimizin üzerine kayıtlı hiçbir mal varlığı olmadığı savcılık tarafından da tespit edilmiş olup iddianamede buna da yer verilmiştir. Kişi kartında yazıyor. Müvekkilimizin yakın zamanda çok ciddi bir cilt kanseri türü olan malign melanom kanseri de geçirilmiştir. Bu kanserin tekrarlama ve yayılma ihtimali çok yüksektir. Sürekli gözlem altında olması gereken müvekkilimiz tutukluluğu sebebiyle kendisine bilfiil takip eden doktorunun kontrolünden de uzak kalmaktadır. Müvekkilimiz zaten kendi de söyledi şeker ve tansiyon hastasıdır. Aynı zamanda kalbindeki damarda tıkanıklık olduğu ihtimali var. Anjiyo olacaktı ama olamadı. Müvekkilimiz yalnızca çekirdek ailesiyle değil, eşinin bakımındaki evine, annesine, eşinin kız kardeşine küçük yaşta iki çocuklu ailesine, ailedeki tek erkek olarak maddi, manevi destek sağlamakla yükümlüdür efendim. Anlattıklarımız ışığında müvekkilimizin beraatine ve tahliyesine karar verilmesini saygılarımla talep ediyorum. Tabi şöyle bir durum var. Yani o Erhan Bey'e öncelikle geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Maalesef haberlerde hedef gösteriliyor. Bakın bunu bizzat ben de yaşadım ve bu çok tehlikeli bir şey. Ben yani bir avukatım. Boğaziçi Üniversitesi'nin davalarını yürüttüğüm için hem TGRT'de hem de Yeni Şafak'ta "Şu kadar para kazanıyorlar", ya "Bunu yapıyorlar", işte bunu dediler. Ya eve gittim, karım diyor ki "Gerçekten kazandın mı ya?" Ya bakın karım dedi. Yani öyle hedef yaptı, soyunsam soyarlar. Aynı Erhan Bey'e ya bunu nasıl önlemi alınır bilmiyorum ama ben de bunu ifade etmek istedim. Tekrardan saygılarımı sunuyorum. Çok teşekkür ediyorum. Sağ olun.

Doğan Hamit Doğruer Müdafii

Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.