Sayın Başkan, değerli üyeler; kıymetli meslektaşlarımın savunmalarına aynen katılıyorum. Müvekkilin dosyadaki yerini, iddiaları ve delilsizlik durumunu açıkça ifade etmişlerdir. Hem tekrara düşmemek adına hem de usul ekonomisi yaratabilmek için ben özet bir savunma yapacağım. Bu nedenle de doğrudan lafın ortasından konuşacağım. Bu dosya çok büyük. Binlerce sayfa, yüzlerce isim, milyarlarca liralık iddia. Ben bugün bu büyüklüğü küçümsemeyeceğim. Ama ceza yargılamasının değişmez ilkesini hatırlatarak başlayacağım. Ceza sorumluluğu bireyseldir. Hiç kimse içinde çalıştığı bir kurumun gölgesiyle ya da yanında adı sıralanan bir kalabalığın içinde eriyerek mahkum edilemez, özgürlüğünden alıkonulamaz. Bir insan yalnızca kendi fiiliyle, kendi kastıyla yargılanır.
Halit Burak Atalan Müdafii Av. Orçun Mert Balıkçı Sezgin Savunması
Bugün size duygulardan, hikayelerden değil dosyanın kendi kayıt ve çelişkilerinden, dosyada var olmayan delillerden fakat bunlardan ötürü müvekkilin nasıl bir şekilde karşınızda yargılanmak zorunda bırakıldığından bahsedeceğim. Ve hep birlikte göreceğiz ki bu dosyada müvekkilim 'ın adının yalnızca geçtiğini ama somut bir eyleminin bulunmadığını, bireyselleştirme ve somutlaştırılmanın söz konusu olmadığını göreceğiz. Müvekkile temel olarak dört şey isnat ediliyor. Yedi farklı eylemde nitelikli dolandırıcılık, örgüt üyeliği, bir eylemde de rüşvet ve aklama. Bu isnatlardan bahsetmeden önce hemen kısa bir konuyu kayda geçirmek istiyorum. İddianamede müvekkil ihaleye fesat karıştırma failleri arasında sayılmamıştır. Bu durum müvekkilin ihaleyi yönlendiren kişilerden, ihale hakkında karar verici kişilerden biri olmadığının da aslında bir göstergesidir. Bu durumun biz çok önemli olduğunu düşünüyoruz çünkü dosyanın ortaya çıkışı zaten ihale süreçleriyle başlamaktadır. Haliyle ihale süreçleri bakımından müvekkilime herhangi bir kusur atfedilmezken, herhangi bir eylemde adı yer almazken sekiz farklı başka eylemde doğrudan ihale süreçleriyle bağlantılı fiillerden sorumlu tutulması ölçülü ve tutarlı olmadığı gibi hukuk mantığına da terstir.
Sayın heyet, dört isnadın hepsinin aslında ortak bir zaafı, ortak bir tutarsızlığı var. Müvekkilime yüklenen yedi dolandırıcılık eyleminin hiçbirinde onun tek başına yaptığı bir fiil tarif edilmemiş. Her eylemde aynı tablo yer almış. Bazen 4, 7 ve 12 kişilik isim listeleri ve bu isim listeleriyle birlikte müvekkilin adı her defasında bu şekildeki hareketleriyle iştirak ettikleri anlaşıldığından şekliyle son, konuşmalar sonlandırılmıştır, iddianame sonlandırılmıştır. Fakat burada müvekkilin hangi imzayla, hangi kararla neye neden olduğu, hangi menfaat karşılığında nasıl bir, zarara neden olduğu açıklanmamıştır. Oysa bir insanı yargılarken sorulması gereken soru bellidir; sen kendin olarak ne yaptın? Bu soru maalesef ki müvekkilimiz için bir kez olsun verilmiş değildir. Bu atıfların neye dayandığına bakacak olursak aslında demin meslektaşlar bunları çok güzel bir şekilde ifade etti. Bir müfettiş raporunda adının geçmesine, iki bilirkişi raporunda görev aldığının söylenmesine ve üç muhtelif evraklardaki imzasına. Sayın heyet, bunlardan hiçbiri bir suç fiili değildir. Görev aldı demek suç işledi demek değildir. İmzasının varlığı kast taşıdığının anlamını taşımamaktadır. Bunların her biri idari tespitlerdir ve bireysel ceza sorumluluğunun yerine geçemezler. Halbuki Türk Ceza Kanunu'nun 37. maddesi gayet açıktır. Müşterek faillik suçun fiilinin birlikte gerçekleştirilmesini ister. Her fail kendi icra hareketi ile ayrı ayrı somut olarak gösterilmelidir. Bir insanı bir suça ortak sayabilmek için onun o suçun işlenmesinde hangi somut katkıyı sunduğunu ortaya koymak, bunu delillendirmek gerekir.
İddia makamının müvekkile en somut anlattığı yere, bir ihaleye ilişkin tabloya bakalım. Bu tabloda müvekkil muhammen bedeli belirleyen kişi değil, teknik şartnameyi hazırlayan kişi değil. İddia makamının en somut delil dediği yerde dahi müvekkilin rolü sınırlı, nihai ve belirleyici olmayan bir imzadan ibarettir. Bir kurul içinde bulunup oy kullanmış olmak, bu kurulun aldığı her karardan ve tüm sonuçlarından cezayen sorumlu olmak anlamına gelmemektedir. Aksini kabul etmek ise bireysel ceza sorumluluğunun reddi anlamına gelecektir. Ve belki de en temel, en ağır ve en konuyla ilgili müvekkile atfedilmemesi gereken iddiaya, örgüt üyeliğine geldiğimizde soyutluk ve tutarsızlıklar daha da net görünmektedir. Bir insana örgüt üyesi olarak nitelemede bulunmak somut deliller gerektirir. İddia makamının elindeki delillere baktığımızda dosya kapsamında HTS ve baz verilerini topladığını görüyoruz. Bu kayıtları incelediğimizde ise müvekkilin yalnızca kendi mesai arkadaşlarıyla olağan iş görüşmeleri yaptığını ve bununla birlikte baz verileriyle de yine aynı iş arkadaşlarıyla ortak kayıtlarda yer aldığı görünmekte.
Fakat iddia makamı müvekkili örgüt üyeliği ile nitelemede bulunurken dosyanın merkezindeki diğer isimler bir kenara dursun, bizzat bağlı olduğunu söylediği isimle bile bir tane kaydını yakalayamamış. Buna rağmen iddia makamı maalesef ki hiçbir konuşma kaydı bulunmamasına rağmen iki insan arasında bağlılık kurmuş ve örgüt hiyerarşisinden bahsetmiş. Örgüt üyeliğinin süreklilik isteğini, gerçek ve organik bir bağ istediğini, örgütün amacını bilerek ve benimseyen bir kast istediğini zaten bahsettik. Burada bunların hiçbiri yoktur. Yalnızca bir görev, bir unvan ve temelsiz birden çok varsayım vardır. Müvekkile isnat edilen suçun unsurlarına kısaca değinmek gerekir; çünkü bir suç ancak unsurları tamamsa vardır. Unsurları oluşmayan bir suçun varlığından bahsetmek, hele ki tutuklama kararı vermek ve bunu sürdürmek hukuka aykırıdır.
Dolandırıcılık; hileyle aldatıp haksız menfaat sağlamaktır. İddianamede hile diye gösterilen nedir? İhale sürecindeki birtakım usuli işlemlerdir. Oysa Yargıtay'ın yerleşik içtihatları nettir: İhale sürecindeki eksik ya da hatalı işlemler başlı başına bu suçu oluşturmaz. İhale süreçlerine ilişkin bir usul tartışması dolandırıcılığın ifal edici, iradeyi sakatlayan hilesi değildir, olamaz da. Hile dediğimiz şey; karşı tarafı yanıltmak için kurulan aktif ve nitelikli bir oyundur. Bir usuli işlemi hile saymak, hukukun kavramlarını zorlamak ve kanırtmaktır. İkincisi menfaattir. Dolandırıcılık tanımı gereği bir menfaat suçudur; birinin bir şeyler kazanması gerekir. Müvekkilimizin menfaatinin olmadığı dosyada yer alan delillerden anlaşılmaktadır. Bir evi, bir arabası, bir banka kasası bulunmamaktadır; naçizane bir emeklilik maaşı vardır. Bu emeklilik maaşını da burada görev yapmış olduğu süre neticesinde kazandığını söyleyebilmemiz mümkün değildir.
Üçüncüsü kasttır. İddia makamı kastı "müdürdü, bilmeliydi" şeklinde kurgulamıştır. Fakat bu kastın ispatı değil, sadece bir varsayımdan ibarettir ve hiç kimse "bilmeliydi" varsayımıyla özgürlüğünden alıkonulmamalıdır. Müvekkilim ifadesinde açık yüreklilikle anlatmıştır; işin teknik hazırlığını da sonrasındaki ödeme ve denetim aşamalarını da farklı birimlerin yürüttüğünü ifade etmiştir. Ama adeta bir süper insan gibi her türlü iş ve işlem müvekkilim tarafından yapılmış, bilinmiş, denetlenmiş, organize edilmiş gibi lanse edilmiş. Bu iş ve işlemlerdeki en küçük hatadan bile müvekkilin sorumlu olduğu kabul edilmiş ve maalesef iddianame de bu perspektifle tanzim edilmiştir.
Bir de nedensellik meselesi vardır. Dolandırıcılıkta zarar, doğrudan failin hilesinden doğmaktadır. Oysa burada iddia edilen zararın çok aşamalı bir sürecin sonunda ortaya çıktığı söyleniyor. Onlarca işlem, farklı imzalar ve farklı birimlerin kararıyla ortaya bir sonuç çıkıyor. Müvekkilin sınırlı bir kurul üyeliği ile bu iddia edilen sonuç arasında doğrudan ve kesintisiz bir nedensellik bağı kurulmuş değildir. Bir imza ile çok aşamalı bir süreçteki işlemler zincirini müvekkilin belirlediğini söyleyemeyiz. Bu boşluğu, bu yanılgıyı lütfen görüp artık farkını verin. Aynı boşluk son iki isnat olan rüşvet ve aklamada daha da belirgindir. Bunlar tek bir eylemde toplanmıştır ve müvekkilimin adı tek bir para hareketinde dahi geçmemiştir. Üstelik bir de zamansal bir mesele vardır ki dosya kapsamında yer alan delillerden de bunlar demin çok açık bir şekilde ifade edilmiştir. Zaten iddianame de müvekkilimi eski müdür olarak almış, kendisinin şirketteki görev süresinin 2020 ve 2023 yılları arasında sınırlı olduğunu belirlemiştir. Bütün bunların aslında doğrudan somut bir sonucu vardır. Madem hiçbir isnadın unsurları oluşmuyor, o halde müvekkili bugün hâlâ tutuklu tutan o kuvvetli suç şüphesinden bahsetmek de mümkün olamaz.
Üstelik yüklenen suçlardan hiçbirisi katalog suçlar arasında da sayılmamıştır. Örgüt üyeliği bu kapsamın açıkça dışında bırakılmış, diğer isnatlar ise zaten bu listede hiç yer almamıştır. Müvekkilin emekli olduğu, sabit bir hayatının olduğu zaten ifade edilmiş olup dosya kayıtlarıyla sabittir ve bellidir. Ama aslında bizim bu dosya kapsamında dikkat etmemiz gereken ve asıl konuşmamız gereken yer; aynı dosya kapsamındaki benzer konumdaki kişilerin adli kontrol ile serbest yargılanırken, müvekkilin 15 aydan beri tutuklu yargılanıyor olmasıdır. Bu durum ayrıca anayasamızın 10. maddesine açıkça aykırıdır. Anayasamızın ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları kabul ettiği günden bu yana verdiği kesintisiz ve istikrarlı kararları son derece açıktadır. Somut olguya dayanmayan, kalıp gerekçelerle sürdülen bir tutukluluk kişi özgürlüğünün ihlalidir.
Savunmamı bitirmeden önce anlattıklarımın kısa özetini birkaç cümleyle ifade etmek istiyorum: Müvekkilime 7 eylemde dolandırıcılık isnat ediliyor ama hiçbirinde onun tek bir somut fiili gösterilmiş değil. Yalnızca kalabalık listeler içinde, kalıp cümleler içinde adı sayılmış. Örgüt üyeliği denilmiş ama iddia makamının topladığı delillerde, dosyanın merkezindeki isimlerle ve iltisaklı olduğu iddia edilen isimle tek bir görüşmesi dahi yok. Dolandırıcılık denilmiş ama ortada ne bir hileden, ne müvekkilime geçen bir menfaatten, ne de ispatlanmış bir kasttan bahsedebiliyoruz. Rüşvet ve aklama denilmiş ama müvekkilin adı tek bir para hareketinde geçmemiş. Dosyada yer alan kişi, kurum veya bu kişi ve kurumlarda iltisaklı kişilerden müvekkile aktarılan 1 kuruş yok. Ve en acısı da müvekkilin görev döneminin dışına isnatların taşmış olması.
Bütün bunların üzerine, yüklenen suçların hiçbirisi tutuklama için sayılan katalog suçlar arasında yer almazken müvekkil 15 aydan beri tutuklu. Belki de masumiyet karinesinin ne olduğunu unutmuş durumdayız, bilemiyorum ama masumiyet karinesi en temel ve evrensel haklardan biridir. Bir insanın özgürlüğünü, itibarını, geçmişini ve geleceğini koruyan, güvence altına alan kutsal bir haktır. Ve biz bu hakkı varsayımlarla, ihtimallerle ya da adını koyamadığım çeşitli nedenlerle uygulamaktan kaçınamayız. Hukuku uygulamaktan, hakkı teslim etmekten uzaklaşamayız, uzaklaşmamalıyız. Tüm bu izah ettiğimiz nedenlerle ivedilikle müvekkilim 'ın tahliyesini, heyetiniz aksi kanaatte ise adli kontrol şartıyla tahliyesine karar verilmesini saygılarımızla talep ediyoruz.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.