Müvekkil , 15 aydır tutuklu. Bu sürenin sonunda ilk kez kendini ifade edebilme imkanına kavuştu. Kendini gayet net bir şekilde ifade etti burada. Bu husus bizim için önemli. Buradaki birçok kişi, savcılığın yaptığı soruşturma süresi soruşturma süresi boyunca neler yaşadığını dile getirdi. Belki biraz tekrara düşeceğim ama ben de belirtmek istiyorum; çünkü bunu belirtmenin de önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu dosyanın, dosyadaki delil denilen şeylerin hukuki değer taşıyıp taşımadığını anlamamız için soruşturma sürecinin de nasıl yürüdüğünü ortaya koymamız gerekiyor. Savcılık neler yaptı? Yargılamaya konu soruşturma dosyasını nasıl yürüttü, hangi yol ve yöntemleri kullandı? Buradaki tüm insanlara nasıl yaklaştı?
Hüseyin Köksal Müdafii Av. Baver Kaya Savunması
İlk olarak bir safsata ile başlayalım. Dediğim gibi müvekkil tutuklandıktan sonra ilk defa kendini ifade edebildi. Hakkında birçok haber yapıldı, birçok iddia ortaya atıldı ama 15 ay sonra ilk defa bir söz söyleyebildi. Sadece müvekkil değil, buradaki tüm tutuklular için geçerli bu. Herkesin hakkında birçok iddia basında yer buldu ama insanlar buna bir yanıt veremedi, yanıt verme imkanı da tanınmadı. Bu durum, yani basın eliyle iddialar ileri sürülürken, kişilerin kendini ifade edememesi, savcılığın bulduğu yeni bir kötülük de değil. Hukuk doktrininde de yer alan hukuka aykırı yasak bir yol, yöntem. Adı; “kuyu zehirleme”. Kısaca açıklayayım. Kuyu zehirleme, bir kişinin savunma yapmasını veya argüman sunmasını engellemek için o kişi henüz konuşmadan önce hakkında olumsuz ve genellikle ilgisiz bilgilerin kamuoyuna sunulmasıdır. Bu yöntem ile yargılama sürecini asıl meseleden saptırarak, kişilerin ön yargısı yanıltmaya çalışılır. Yani ön yargılara hitap eden bir yanıltma taktiğidir aslında.
Bunu dosya üzerinde somutlaştırayım, daha net anlaşılsın. Doktrinsel bir tabirden bahsetmiyorum sadece. Biz, sayısız talepte bulunduk, CMK 153/3 dahil, bizimle ilgili raporların bize verilmesi için. Savcılık hiçbir talebimizle ilgili olumlu veya olumsuz yanıt vermedi. Ama benzer politik görüşü benimseyen 3-4 tane gazete çalışanını seçti, bunlarla tüm belgeler paylaşıldı. Etkin pişmanlık adı altında alınan ifadeler bunlarla paylaşıldı, MASAK raporları bunlarla paylaşıldı. Bu, soruşturmanın yürütülüş biçimi haline döndü. Biz, bir kişinin etkin pişmanlık kapsamında ifade verdiğini basından öğrendik. Ve yani UDF halinde paylaşıldı, imzasız bir şekilde bu ifadeler paylaşıldı. Kaynağı da belirli aslında nereden verildiği. Müvekkil de sorgusunda hakkında yapılan, hakkında yapılan bir kısım haberlerden bahsetti ki sadece müvekkil değil yine herkes bahsetti hakkında yapılan olumsuz haberlerden. Para kasalarından çıkan paralar, cenaze araçlarında taşınan paralar, özel jetlerle yurt dışına çıkarılan paralar, ya daha da ileri gidildi özel jette uyuşturucu partileri gibi iddialar ortaya atıldı ve bunların hiçbiri suçlamaya dönüşmedi.
Bana göre bunun nedeni kuyu zehirlemektir. Ki aynı yöntem iddianamede de kullanıldı. Suçlamaya geçmeden önce iddianame ortaya bir ön yargılara hitap eden yeni bir yanıltma biçimi ortaya atıyor; “ahtapot” retoriğini kullanıyor, “örgüt” ön kabulüyle başlıyor. "Yüzyılın en büyük yolsuzluk dosyası" diyor. Bu sadece bizim ön yargılarımıza, kamuoyunun ön yargılarına hitap etmiyor, sizin de ön yargılarınıza hitap ediyor. Peki kuyu neden zehirlenir? Bu yöntem nelere yarar? Elbette insanların hayatını hedef alan saf bir kötülük değil. Belli bir amacı olan, bu amaca giderken de insanların onurlarına saldırmanın mubah görüldüğü bir yol. Yine doktrindeki tanımdan ilerleyeceğim de Görsel 1'i açabilir misiniz? Tanımdan ilerliyorum. 1; bazı gazete çalışanları kullanılarak daha baştan bir kişi ya da grubun güvenilirliğini yok edecek bir çerçeve kurulmaya çalışılır. Görsel 1 gelirse haberleri göreceğiz. Gerçeğe aykırı veya dosya ile ilgisiz verilerle kişilerin itibarı sarsılır ve böylece o kişinin söylerse söylesin baştan değersizleştirilmiş olur. Yine bir aşağıya inersek bu itibarsızlaşmayla hedef grup kamuoyuna veya yargıya karanlık, kapalı, korku yayan, içerden kimsenin konuşamadığı bir yapı gibi sunulur. Bu yüzden delil elde edilemiyor denir. Yine 4. Bir aşağıya inersek. Son olarak bu çerçeve üstüne bir itirafçı bulunur, beyanı paylaşılır, kamuoyunda o beyanın daha inandırıcı görünmesi amaçlanır. Böylece kuyu zehirlenir. Çünkü insanlar, kendini ifade etmeden önce kamuoyunda veya yargı önünde şüpheli, sakıncalı, suçlu biri gibi resmedilir. Sonradan da bu kişilerden bu önyargıları dağıtması beklenir. İspat yükü tersine çevrilir.
İspat, yük tekniğini bozma biçimidir aslında bu. Ki tüm sorgularda bu şikayete denk geldik. Kişiler, olmayan bir şeyin aksini ispatlamaya çalışıyoruz hissiyle burada konuştu. İspat yükünün tersine çevrilmesi ile alakalı bir durum. İnsanlar, delilsiz bir suç isnadının aksini ispat etmeye mecbur bırakıldı. Ya da yine birçok kişi isnada cevap vermeden önce hakkında yapılan olumsuz haberleri düzeltmeye çalıştı. Dosya ile ilgisiz ama hakkında basına bir sürü haber verilmiş, cevap verme hakkı yok, ilk önce bunları yanıtlamaya çalıştı ki bu da savunma hakkını da aşındırır. Kişiler esasa ilişkin bir söz söylemeden önce sürekli üretilmiş yalanları ilk önce yanıtlamak zorunda kalır. Dediğim gibi bu yöntemin bir amacı da sizleri etkilemektir. Bu yolla yargılamanın psikolojik iklimi etkilenmeye çalışılır, önceden kanaat oluşturulmaya çalışılır, önyargınıza hitap eder, sizi yanıltmayı amaçlar. Bunun başarılı olup olmadığını bilmiyorum ama yargılamanın sonunda anlayacağız belki. En azından şu an için şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Yargılamanın şu ana kadarki seyriyle alakalı böyle şüphelerim var. Kısaca savcılık, hepimize zehirlediği kuyudan su içirmeye çalışıyor.
İspat yükü tersine çevrildi. Duruşmanın bu kadar uzun sürmesinin, sorgusunu yapan kişinin, ki süre tuttuğunuzu söylemiştiniz, uzun konuşmasının sebebi de bu. İnsanlar ilk önce ilgisiz şeyleri yanıtlamak ihtiyacı duyuyor. Bana kalırsa siz de iddianameyi kabul ederek, önümüze bir bardak su koydunuz, bir bardak koydunuz. Cezası alsa dahi infazını tamamlamış olan kişilerin tutukluluk halini devam ettirirken, sorgu sırasında sonda olan bir kişiyi öne çekip, 400 yılla yargılanan kişiyi tahliye ederek ya da yine 350 yılla yargılanan, isnat edilen suçların hepsini inkar eden bir etkin pişmanı tahliye ederek bu bardağı suyla doldurdunuz. Biz içmeyeceğiz. En azından bir hukukçuysak, sizin de içmenizi tavsiye etmiyorum.Sonuç olarak müvekkilimin burada kendini ifade etmesi hiç kolay olmadı. Hak ihlalleri ile bezeli bir yolda 15 aydır devam eden bir sürecin sonunda söz söyleyebildi.
Savcılığın diğer yöntemine geçelim. Soruşturma dosyası nasıl ilerlemiştir? Yasak sorgu nasıl sistematik hale gelmiştir? Bunu tarihsel bir örnekle açıklayacağım. Herkes bir hikaye anlattı, ben de bir hikaye anlatacağım. Birçok öğeyle tanıdık bir hikaye olacağını düşünüyorum. Aslında bu hikayeye feminist literatürde yer verilir ama ben hukuk tekniği açısından sadece inceleyeceğim bu hikayeyi. 1692 yılında Amerika'da Salem isimli kasabada rahip olarak Samuel Parris isimli kişi görevlendirilir. Tahmin edersiniz ki rahip ya da kilise dönemin en büyük siyasi iktidarıdır, rahip de kasabadaki büyük güç. Ancak bir süre sonra geçtikten sonra rahip halk tarafından kabul görmez. 1; maaşı yüksektir. 2; otoritendir. Bu durum tartışma yaratır, kasabayı ikiye böler. Hikaye henüz tanıdık gelmemiş olabilir. Bu sıralarda rahibin kızı ve yeğeni, kasabanın içinde hastalık nöbeti yaşar. Vücutta kasılma, titreme olur, istemsiz hareket yaparlar. Bugün bilgiyle yaşanan şeyin epilepsi krizi olduğunu biliyoruz ama o dönemin şartlarında kasabanın doktoru ne olduğunu anlayamaz ve en yaygın safsataya başvurur: Kasabada cadı vardır.
Rahibin aklına parlak bir fikir gelir. Bazen epilepsi krizinden kurtuluşun yolu bir balyozla cam kırmakken, bazen de insanları suçlamak olabilir. İktidarınız sarsıldığında, vücudu tekrardan ele geçirmek isteyebilir, otoritenizi korkuyla ve yargı eliyle sağlama almaya çalışabilirsiniz. Hikaye hala tanıdık gelmemiş olabilir. Rahip, köydeki cadıları bulacağını söyler. Rahibin baskısıyla kızı ve yeğeni “cadı” diye isim vermek zorunda kalır. İlk başta üç kişi suçlanır ve tutuklanır. Soruşturma süreci devam ederken, epilepsi krizi de yaşanmaya devam eder, yeni cadılar aranır. Çünkü ortada bir kriz varsa, birileri suçlanmalıdır. Tutuklanan üç kişiye tüm soruşturma süresince baskı yapılır, diğer cadıların isimlerini vermeleri beklenir. Ve bu baskıyla kişilere pişman olup suçunu itiraf ederse serbest kalacağı, suçunu inkar ederse cezalandırılacağı söylenir. Sonunda tutuklulardan biri buna dayanamaz, suçunu kabul eder. Örgütlü bir cadı ağı olduğunu söyleyerek, başka cadıların ismini verir. Bunun üzerine Tituba salıverilir, ismini verdiği yeni cadılar yakalanır. Diğer iki kişi cadı olduğunu inkar ettiği için idam edilir. Bu baskı korku yaratır, tutuklanan herkes yeni isim vermek zorunda kalır. Çünkü yargılamanın tavrı net; suçunu itiraf eden salıverilir, suçunu inkar eden cezalandırılır.
Bu yargı sistemi, gerçeği bulmaya çalışmaz. Henüz başta ortaya koyduğu bir anlatı vardır. Bu anlatıyı doğrulayan, besleyen beyan ağları üretmeye çalışır. O dönemin rahibi de ortaya bir anlatı koyar; köyde cadılar vardır, örgütlü bir cadı ağı vardır ve bu anlatıyı besleyecek yeni beyanlar bulmaya çalışır. Hikayenin artık tanıdık gelmeye başladığını düşünüyorum. Bu yargılama biçimine modern hukukta birçok isim veriliyor ama ben "kendi kendini doğrulayan ve büyüten soruşturma" olarak adlandırmayı tercih ediyorum. Salem yargılaması soruşturması kendi kendini büyütmeye başlar. Tutuklanan çoğu kişi cadı olduğunu itiraf eder, yeni isim verir, ismini verdiği tutuklanır. Öyle ki rahip hoşlanmadığı kişilerin ismini verir, köyde insanlar husumetli olduğu kişilerin ismini verir. Baskıyla sürekli isim toplanır, sürekli yeni isimler tutuklanır. Rahip, güçlü bir basın ağına sahip olsaydı bunu “1. dalga operasyonu, 2. dalga operasyonu” diye de duyurabilirdi ya da “yüzyılın en büyük cadılık dosyası” da denilebilirdi diye düşünüyorum. Yine tanıdık gelecek; öldürülen kişilerin tüm mal varlığına el konulur. Cadı olduğunu itiraf edenlerin ise mal varlığı geri verilir, istihdam edilir. Suçlanan kişiler, suçlarını itiraf edip, soruşturmanın kurgu anlatısının doğruluğunu doğrulamak için canıyla malıyla tehdit edilir.
Bu dosyada genel müsadere talep ediliyor mu? Vekil bahsetti, suç isnadından bağımsız 30 yıl önce edinilen bir taşınmazın da müsaderesi isteniyor. Yine başkaları bahsetti, emekli maaşına mülki konuldu insanların. Bunu kullanması engelleniyor ve burada da en azından bu tehditle, bu baskıyla bu durum devam ediyor. Bu yargılamada başka neler yaşanmıştır? Örneğin; Samuel isimli vatandaş, soruşturma aşamasında, hayatta kalmak umuduyla, cadı olduğunu itiraf etmiş, başka kişilerin ismini vermiş. Ama yargılama başlayınca yaşadığı vicdan azabıyla bu itirafından dönmüştür. Mahkemenin buna yanıtı şu olmuş: İtiraftan dönme, suçluluğun kesin kanıtıdır. İdam edilmiş. Bu kısmın tanıdık olup olmayacağını ileride de göreceğiz. Kısaca Salem'de ve bu dosyada da itiraf veya etkin pişmanlık, adına her ne dersek, soruşturmanın kapsamını belirlemiştir. İddia makamının başta ortaya attığı bir anlatı vardır. İddianamenin girizgahından da bu anlatıyı görebiliyoruz. İtirafçılardan da bu kurguyu doğrulamaları beklenmiş. “Suçunu itiraf et, örgütlü bir ağ anlat, yeni isimler ver” baskısıyla suçlamanın hızlanmasını sağlamıştır.
Yani kendi kendini doğrulayan ve büyüten bu soruşturmayla, bağımsız, maddi delilden ziyade birbirini üreten beyan ağları üzerinden gelişme sağlar. Ortaya bir anlatı koyulur, anlatı kendi kendini doğrular. Bu yöntemle hiçbir delil olmadan bugün bana yetki verin, bugün yaparım size. Bana tutuklama ve mal varlığına el koyma yetkisi verin, bugün size 1 şüpheliden 1000 şüpheliye giden bir dosyayı 1 ayda hazırlarım. Çünkü tutuklanma, öldürülme, mal varlığına el konması tehditleri ile bir insana her şeyi söyletebilirsiniz. Peki bu söylediğiniz şeyin modern hukukta bir yeri var mıdır? Bana göre bu yöntemle bir suç açığa çıkmaz, bu yöntemin kendisi bir suçtur. Bu yüzden Salem'deki itiraf edersen yaşarsın, inkar edersen inkar edersen ölürsün kurgusu modern hukukun mutlak yasaklarından biridir.
Bir diğer husus şudur: Soyut beyanların delil olarak değer gördüğü, kişilerin bir beyan ile suçlandığı, suçluluğu sabit görülerek soruşturma yürütüldüğü durumda ceza hukukunun temel ilkeleri tersine döner. Kuyu zehirlemedeki gibi ispat yükü tersine çevrilir. Çünkü anlatı gerçek olarak kabul edilir. Kişiler suçsuz olmadığını kanıtlamak zorunda kalır. Salem'de kimse cadı olmadığını kanıtlayamadı. Mahkeme lağvedilene kadar kimse cadı olduğunu inkar ettiği için serbest bırakılmadı. Ya bugün aramızda cadılara inanan var mı bilmiyorum ama bunu da yargılamanın sonunda göreceğiz. Bu yüzden bu dosyadaki her etkin pişmanlık beyanı tutuklama korkusu, belirsiz tutukluluk süresi, ceza tehdidi, mal varlığına el koyma tehdidi gibi yöntemlerle alınmış. Bu beyanların delil değeri 0'dır. Bu beyanları tek tek tartışmanın bir anlamı olduğunu düşünmüyoruz. Yoksa müvekkil zaten kolayca aksini ispatlayabileceği için tüm beyanlara yanıt verdi ama bir delil değeri yoktur. Bu yüzden CMK 206 uyarınca reddedilmesini talep ediyorum.
Bu kendi kendini doğrulayan anlatıyı soyut bir şekilde söylemiyorum. Soyut geldiyse biraz somutlaştırayım. Bunun bir basın ayağı da vardır çünkü, bir hikayeden bahsetmiyorum. Soruşturma aşamasında kısıtlılık kararı vardı. Bizimle hiçbir evrak paylaşılmadı ama işte gazete çalışanlarıyla bu evraklar paylaşıldı, belli gazete çalışanlarıyla. Ben bunu kısıtlılık kararının bir gereklilikten değil, savcılığın kendi anlatısını doğrulamak, güçlendirmek için dosyadaki ifadeleri, belgeleri dilediği gibi kullanabilmesi için aldığını düşünüyorum. Bunun nedeni de sorgusundan anladık. , ek ifadelerinde verdiği bilgileri basında gördüğünü, buradaki yine dün de ifadesinde "Ben ulusal basında çıkan şeyleri gördüm ve tekrar ettim." dedi. Etkin pişman ifadeleri basın yoluyla yaygınlaştırılmasının sebebi savcılığın kişilere doğrudan yönlendirme yapmadan da kendi anlatısını doğrulatmak için doğrulatmaya çalıştı. Anlatısından haberdar etti. Haliyle tehdit ve baskı altındaki kişiler de "Ben bu beyanları tekrar edersem kurtulurum." diye düşündü. Sonra da iddianame anlatısında birden çok etkin pişmanlık beyanı olması, bu beyanların savcılığın anlatısını doğrulaması delil olarak önümüze çıkartıldı.
Bu iddiamı güçlendireyim. Bazen ortada bir ifade yokken de savcılık anlatısı basında paylaşıldı. Bu anlatıyı doğrulayacak bir ifade toplatılmaya çalışıldı bu sefer. Başka bir meslektaş bahsetmişti, burada ilk teknik görseli açabilir miyiz? Onun söylediğini tekrarlayacağım ben. Bu dosyada ilk olarak 25 Nisan 2025 tarihinde Seyrafından söylenen bir ifade var. İfadede "Geleceğin cumhurbaşkanı ile kötü mü olmak istiyorsun?" şeklinde bir ifade geçiyor. Seyadeyi vermeden 1 ay önce yapılan haber bu. Dosyada o tarihte bu yönde tek bir beyan yok. Dersiniz ki "Bu haberi yapanların gelecek öngörüsü iyidir, zamanda yolculuk yapıyorlardı." Bunları da söyleyebilirsiniz ama rasyonel olacaksak bunun savcılığın anlatısı olduğunu kabul etmemiz gerekecek zaten.
Birkaç kere tekrar edildi. Siz bir hikâye sordunuz, müvekkil, şoförleri 'ın Kültür A.Ş'yi, Cebeci'yi, Boğaziçi İmar'ı bildiğini iddia eden 'ın, 'nu bilememesi hususu çokça burada tekrar edildi. Bir aşağıya inebilir miyiz? Bu haberlerin tarihi de 16 Haziran 2025. Servet, daha söylemeden önce, haberde 14 kadının tutuklandığı söylenmiş. Dördüncü sırada Elçin Bey'in ismi var. Servet'in kaynaklarından birisi bu haber. Servet, burada ve benzeri haberleri gördü. Elçin Bey'in kadın olduğunu düşündü. Dosyayla ilgili yapılan tüm haberleri okudu ve gördüklerini tekrar etti. Bu, Servet'in ama kendi kendine yaptığı bir şey değil. Savcılığın yöntemi. Savcılık kendi kurgusunu bu şekilde ortaya atarak yayılmaya başlar. Sonucunda da hiçbir şey bilmeyen hiçbir görgüsü olmayan kişiler de haberlerde gördüklerini tekrar etme mecburiyetinde kalırlar. Bu konuyu bitiriyorum ama yine tekrar edeceğim. Savcılığın anlatısını doğrulayan ve bir suç isnadında bulunan beyanların delil tepesindeki ağırlığı sıfırdır.
Bu girizgâhtan sonra, bu yargılamayı nasıl gördüğümüzü sistemik hale gelen yasak soruyu açıkladıktan sonra, artık dosya hakkında da konuşalım. Birçok iştirak yargılanıyor burada. Temel saik aynı olsa da her iştirak yönünden farklı bir saik olabilir. Müvekkile isnat edilen eylemler Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş. kısmına dairdir. Bu nedenle ilk olarak bu konundaki saike dair temel bir konuyla başlayacağım. Çünkü açık hava reklamcılık sektöründeki ticari faaliyetlerin neden suçlamaya dönüştüğünü anlayabilmemiz için açık haber reklamcılığın anlamını ve önemini, ekonomi politik olarak ne ifade ettiğini bilmemiz gerekir. Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş. kısmı bu dosyanın da başlangıcı, omurgası. Nasıl başladı? İlk olarak 'nın 5 Ocak 2021 tarihinde 34719 sayılı yazısı ile mülkiye müfettişliğine bir kısım iddiaları araştırılması için görevlendirme yapıldı. Bu iddiaların dayanağı bir ihbar mektubudur. İsimsiz, adressiz, tarihi de olmayan soyut bir ihbar mektubu. İhbarın içeriğinde, 2020 yılı Ağustos ayında yapılan ihale konusu işlerle ilgili hususi iddialar var. İddianamede 51, 61 ve 62 için geçerli bu.
Kronolojik olarak bakarsak; İBB seçimleri yapılmış, iktidar partisi kaybetmiş, ilk reklam alanı ihalesi yapılmış ve bunun üzerinden en fazla 3-4 ay geçtikten sonra birisi ihbarda bulunmuş. Bunun üzerine inceleme başlatılmış. İhbar mektubunun içeriği çok komik bu arada. Müvekkili tekstilci avukat olarak tanımlıyor. Müvekkil avukat değil, bildiğim kadarıyla adalet mezunu da değil. Yine ihbarda herhangi bir ihalenin yapılmadığı Kültür A.Ş.'nin bu alanları özel izinle verdiğini söylüyor ki burada şu an ihale yargılaması yapılıyor. İhalenin yapıldığını biliyoruz. Normalde 4483 sayılı kanunun 4. maddesinin 3. fıkrası gereği ihbar ve şikâyetlerin soyut nitelikte olmaması gerekir. İddianın ciddi bulgu ve belgelere dayanması zorunludur yoksa işleme alınamaz. Ama buna rağmen bu ihbar işleme alınmış. Çünkü burada bir saik var. Mülkiye müfettişliği, bu ihbar gereği yapılan incelemelerde ilgili ihalelerle ilgili soruşturma izninin verilmesine kanaat getirmiş ve bu yönde karar vermiş. Bu karara itiraz edilmiş.
Danıştay 1. Dairesi'nin 29.12.2022 tarih ve 2022/1622 Esas, 2022/2221 Karar sayılı kararı ile soruşturma izni verilmesine dair karar kaldırılmış. Bu karardaki iddia ve değerlendirmeleri de söyleyeyim çünkü iddianamede suçlama yapıldı bunlar. İddia bir, mülkiye müfettişliği ihalelerin muhammen bedeli belirlenirken yeterli araştırmanın yapılmadığı ve düşük bedelle belirlendiğini iddia etmiş. Bunun kamu zararını oluşturduğunu iddia etmiş. Danıştay ise bu iddianın subjektif olduğunu, geçmiş yıllarda yapılan kiralamalar ve ecrimisil tutarları ile muhammen bedelin belirlendiğini ve bu bedelin tespitinde usule aykırı bir yan olmadığını kaldı ki kısa süreli kiralamalar ile uzun süreli kiralamalar arasındaki fiyat farkı gözetilmeden, reklam alanlarının boş kaldığı dikkate alınmadan muhammen bedelin düşük olarak tespit edildiğinin söylenemeyeceğine karar vermiş.
Eylem 61 ve 62'de yer alan ihalelerle ilgili ihale şartnamesinin belirsiz olduğunu, ihale şartnamesine aykırı davranıldığını, reklam alanlarının sayısında bir gerekçe sebep olmaksızın indirime gidildiğini, teknik şartnameye aykırı davranıldığını iddia etmiş. Danıştay yine bunu da değerlendirmiş; değerlendirmelerin subjektif olduğunu, reklam alanlarının sayısının düşürülmesi hususunun şartnamede yer aldığı ve pazar koşulları dikkate alınmadığından aykırılık oluşturmadığını belirtmiştir. Ancak buna rağmen, Danıştay denetiminden geçmiş ihalelere rağmen, Eylem 61 ve 62'deki ihalelerle ilgili soruşturma izni verilmemesi kararına rağmen yine suçlamalar eklenerek kanunun dolaşıldığı ve hepimizin tanık olduğu sürecin sonunda bugündeyiz. İşte bunun neden olduğunu anlamak için açık hava iddialarımızın siyasi anlam ve öneminde kalmamamız gerekiyor. Ya en azından bir bağlam kurabilmek adına belediyenin geçmiş çalışma prensibiyle başlayabiliriz; bunun için 2 örnek şirketin hikayesini anlatarak başlayacağım. Önden şunu söyleyeyim: Anlattığım her şey açık kaynaklardan eriştiğim bilgilere ve belgelere dayanmaktadır; teyit edebilirsiniz, araştırabilirsiniz.
İlk işimiz: 12 Temmuz 1994’te İnterpan isimli bir reklam şirketi kurulur. 27 Mart 1994 belediye seçimleri yapıldıktan sadece 3-3.5 ay sonra kurulmuş bu şirket, aynı yıl içerisinde İBB’den İstanbul genelindeki 1.250 billboardun kiralanması ihalesini kazanır. Ancak muhammen bedel çok düşük olduğu, şirket sahibi ile belediye başkanının arasındaki ilişki nedeniyle bu iş basına düşer. soruşturma başlatır, soruşturma izni verilir, yargılama başlar. Bunun üzerine söz konusu iş iptal edilir, yeniden ihale edilir. Şirket sahibi ile belediye başkanı arasındaki ilişkiler derken tanışıklık var sanırım; İnterpan isimli firmanın bu ortağının ismi Mustafa İlbak. İddianamede de İlbak ailesinin ismi 1.087 kere geçtiği için kim olduğunu biliyorsunuzdur. Dönemin belediye başkanı da Recep Tayyip Erdoğan, onun da kim olduğunu biliyorsunuzdur. İhale iptal edilir, yeni düzenlenen ihaleyi ise Alma Medya isimli Yunan menşeili bir firma ve Gürsa İnşaat ortak bir şekilde alır. Ama bu iş bir süre belediye tarafından onaylanmaz. Sonra bu ikiliye bir ortak daha eklenir, belediye böylece bu işi onaylar. Peki sonradan eklenen kişinin ismi nedir? O zaman da tahmin ediyorsunuzdur, kolay soru: Mustafa İlbak. Bu arada son ihale ile ilgili de soruşturma başlatılmış; 2002'de hatta yine muhammen bedelin düşük olduğu iddiasıyla bir yargılama başlatılmış ama bildiğim kadarıyla dokunulmazlık sonrası durdurulmuş, konumuz da bu değil.
İkinci işimize geçelim: 1996 yılında bu sefer Alman menşeili Wall Şehir Dizaynı isimli bir reklam şirketi kurulur. 1997 yılında da Enka isimli bir inşaat şirketi, bu şirkete %20 ortak olur. Aynı yıl ortaklık oranını %40'a çıkartıp yine bir inşaat şirketi var; inşaat şirketleri niye yeni kurulan reklam firmalarına ortak oluyor bunu bilmiyorum, belki bir anlamı vardır. Aynı yıl, yani 97 yılında İBB’nin otobüs durakları reklam işi bu şirkete sadece bir sözleşmeyle verilir; ihale yok bu sefer. Dönemin belediye başkanı yine Recep Tayyip Erdoğan. 30 Ağustos 2015 tarihinde sözleşme sona erer. Yani 18 yıl boyunca hiçbir ihale olmaksızın bu şirket İstanbul'daki reklam alanlarının büyük bir kısmını işletir. Bu şirketin hikayesine devam edelim: Enka İnşaat 2006'da ortaklıktan ayrılmış, tekrardan Alman menşeili firma haline gelmiş. 2015'te sözleşme süresi bitmiş ama bu sefer de ecrimisille kullanmaya başlamışlar; 2018'e kadar da ecrimisille bu alanlar şirket tarafından kullanılmış. Dönemin belediye başkanı da Kadir Topbaş. Ecrimisil kullanımı başladıktan çok kısa bir süre sonra, 17 Kasım 2015 tarihinde şirkete bir murahhas üye gelmiş. Murahhas üye ne demek? Şirketin tüm temsil ve idari yetkisini elinde bulunduran kişi. Kimdir bu kişi? Halil İbrahim Bacacı. Kim olduğuna daha sonra geleceğiz. Ne zamana kadar murahhas üye olarak görev yapmış net tarihi bilmiyorum ama Ticaret Sicil Gazetesi’ne göre 15 Temmuz 2016 tarihinden 4 gün sonra, 19 Temmuz 2016'da istifa etmiş.
Bacacı'dan devam edelim: İstifa ettikten 1 ay kadar sonra, 22 Ağustos 2016 tarihinde Datadesk isimli bir şirket kurmuş. Şirketle ilgili bir bilgi bulamadım; yani yaptığı herhangi bir iş var mı, kamu ihalelerini almış mı bilmiyorum. Ama bu şirket 5 Mayıs 2018 yılında isim değişikliğine gidiyor, ismini Panout Medya yapıyor. İsim değişikliğinden 5 gün sonra, yani 10 Mayıs 2018'de, bu Wall Şehir Dizayn’ın 18 yıl boyunca sözleşmeyle kullandığı ve sonrasında ecrimisille kullandığı reklam alanlarını 20 yıl süreyle sadece bir sözleşmeyle kiralıyor. Buraya kadar anlatmaya çalıştığım şey, İBB iştiraklerinin açık hava reklamcılığı alanında 1994 yılından itibaren nasıl ve kimlerle çalıştığına ilişkindir. Başka küçük şirketler de var bu arada ama ben bir bağlam kurabilmek için, bu dosyada da bir ilgisi olduğunu düşündüğüm için bu 2 işlemle başladım. Bu 2 isimle devam edeceğim: Birincisi İlbak ailesi, bu dosyada tutuklular. İddianamede isimleri geçiyor, TEY raporunda isimleri var, eylemlerde de usulsüzlük yaptıkları iddia ediliyor; salıverildiler. İddianamede sanık olarak şu an aramızda yoklar. İkincisi Halil İbrahim Bacacı, bu dosyada hiç yok.
İlk önce İlbak’lardan başlayalım. İlbaklar, sanayi ve sosyal faaliyet kârlarından biri, açık hava reklam sektöründe. Bir de iştirakli gibi çok sözleşme imzalanmış. 2019'dan sonra da kazandığı ihaleler var ki bu dosyada şüpheli olarak yer almalarına neden oldu. İlk olarak benim ulaşabildiğim, bu bahsettiğim “billboard skandalı” olarak da basında geçen 90'lı yıllardaki ihaleyle başlıyorlar işe. 2008'de alıyorlar, 2011'de ihale alıyorlar. Kent Vizyon ile ihalesiz geçilmesi yoluyla İstanbul'daki birçok reklam alanını işletiyorlar, bu da yine belediye meclis tutanaklarında var buna ilişkin bilgiler. 1994'teki ihalede de usulsüzlükle suçlanır gibi oldular, 2019'dan sonra aldıkları ihalede de usulsüzlük usulsüzlükle suçlanır gibi oldular ama ilk sırada suçlanmadılar bir şekilde. Ya o kadar çok iş almışlar ki bunların hepsini tek tek saymam da mümkün değil burada. Bir dönem Türkiye'deki tüm açık hava reklamlarının %65'ine sahip olmuşlar, öyle bir iş hacimleri var.
Bu iddianameye dayanak yapılan -ki bence delil değeri olmayan- tevdi raporunda neler deniyor? Bir iki atıf yapayım. Sayfa 140, 2011 tarihinde düzenlenen, İBB'nin düzenlediği ihaleye ilişkin İlbaklar'a ait üçüncü mecra kazanıyor, Kent Vizyon'a teşmil ediyor. Aynen okuyorum: "İhale şartnamesine uygun davranılmadığı, reklam alanlarının değiştirildiği gibi gerekçelerle 415 milyon TL + KDV tutarında kamu zararına sebep olunduğu ve İlbaklar'a ait şirketin haksız menfaat sağladığı" denilmiş. Bir kaza kurşunu da olabiliyor. 2011 tarihli bir ihaleyi incelemiş çünkü. Sayfa 145, burada da bu 2011'dekinin yenileme ihalesini incelemiş. Bu sefer ihaleyi İlbaklar'a ait Vizyon Kent kazanmış ama reklam alanlarını bu sefer Üçüncü Mecra ve Kent Vizyon işletmiş, yine İlbaklar'a ait. Bu ihale sebebiyle de yine aynı gerekçeyle ihale sonunda 2,5 milyardan fazla bir kamu zararına sebep olunacağı belirtilmiş. Burada da birçok tespit var, hepsini tek tek yazmadım.
Peki bir soru; İhalenin şartnamesi nasıl? Bizden farklı mı, bizim suçlandığımız yerlerden farklı mı? 2011 yılında ihaleye ulaşılmadı. İşletme sözleşmesi İlbağlar'a verilmiş. Rekabet yok, davet edilen başka firma yok. Bir işletme sözleşmesiyle 10 yıllığına iş verilmiş. 2020 yılında ihale düzenlenmiş. Düzenlendi ama aslında zaten İBB 2017 Sayıştay raporundan sonra yavaş yavaş ihale düzenlemeye başlıyor. Sayıştay şart koşuyor. Onun öncesinde insanlara işler sadece sözleşmeyle veriliyor, herhangi bir ihale olmaksızın veriliyor. Hiçbir rekabetin olmadığı bir ortamdan rekabetin olduğu ortama bir dönüşüm var aslında 2018 sonrası. 2020'deki ihalenin şartları da bizim 61, 62, 63, 73'le aynı. “Rekabeti azalttı” denilen şartlar orada da var. Muhammen bedele ilişkin şartlar da aynı şekilde. İlbaklar, sadece İstanbul'da çalışmıyor, başka belediyelerle de iş yapmış. Bir iki tane ilginç hikaye buldum, onları da anlatayım. 2016 yılında Kocaeli Belediyesi açık hava reklam alanı ihalesi yapmış. Haziran ayında yapılan ilk ihaleyi Şehir Işıkları isimli yerel bir firma kazanıyor. Bu firmayla İlbaklar'ın Kent Vizyon isimli şirketi katılıyor, Şehir Işıkları yerel kazanıyor. Ağustos ayında kamu yararı gerekçesiyle ihale iptal edilmiş. Bir iki tane daha reklam alanı eklenmiş, tekrardan ağustosta ihaleye çıkılmış. Tekrardan Şehir Işıkları ile İlbaklar'ın şirketi katılmış ama bu sefer Şehir Işıkları evrak eksikliği nedeniyle ihaleden elenmiş. Tek katılımcı, tek teklif, İlbaklar kazanmış.
2017 yılında Kayseri Belediyesi'nin yaptığı bir ihale var. 1650 adet reklam alanı ihaleye çıkarılmış. Yani bir kıstas kurabilirsiniz bu ihalenin bedelini söylediğimde, bizim suçlandığımız ihalelerde. İhalede Core Medya, Kent Vizyon ve Üçüncü Mecra isimli şirketler teklif veriyor. Üçüncü Mecra ihaleyi 2.2 milyon TL'ye kazanıyor. 1650 adet reklam alanını. Daha sonra bu arada tam tarihini bilmiyorum, bu Üçüncü Mecra kullanım hakkını Core Medya'ya devrediyor. Daha sonra Kent Vizyon'a devrediyor. Birbiri arasında dönüyor. Bunun sebebi ne olabilir? Core Medya, İlbaklar'ın yeğeni Nihat Karalan'ın oğlu Şenol'a ait; Kent Vizyon, İlbaklar'a ait; Üçüncü Mecra, İlbaklar'a ait. İlbağlar üç farklı firmayla tek bir ihaleye katılıyor. İhalenin tüm katılımcıları İlbaklar'a ait firmalar. Kendi firmaları ya teklif veriyor ya ihaleyi kazanıyorlar. Daha sonra kullanım hakkı yine bu üç firma arasında dönüyor. Bu da ilginç bir hikaye.
Birçok örnekten bahsedebiliriz böyle, bunlarla boğmak da istemiyorum. 2008 Ankara var. Bir sürü ihale var. İBB iştiraklerinin ihalelerine katıldıkları ve bazen kazandıkları için bu yargılamaya konu soruşturma dosyası ilk başta ne şüpheliydiler? Gözaltına alındılar, tutuklandılar. Bir tanesi firariydi. Diğer kardeşlerin salıverildikten sonra geldi. İfade verdi ve ayrıldı hani, kaçmış da iste tartışacaksak buradan da değerlendirebiliriz bunu. İddianame yazıldığında yoktular. İddianamede “İlbak” kelimesi 1087 kere geçiyor ama İlbaklar, şu an burada değil. İlbaklar, dosyanın sanıkları arasında değil. Sizce neden? Ben tahminimi en sonunda söyleyeceğim ama siz de bu sırada düşünmenizi isterim. Sizce neden? Ya ihalelerini bir kenara bırakalım. Eylem 117'de birçok reklamcı için ecrimisil kullanılması suç olarak değerlendirilmiş. Bu değerlendirmenin kendisi de gayri makul. Ecrimisil bir suç oluşturmaz ama onu geçiyorum. Zaten birazdan meslektaşım da detaylı açıklayacak bu konuyu.
Ama dayanak, bu ecrimisile dayanak alınan tevdi raporunda ecrimisil kullanımı nedeniyle kamu zararına en fazla sebebiyet veren şirketler suçlanmamış. Direkt iddianameden atıfla söylüyorum bu sefer. Sayfa 2870'de ecrimisil ödemesi yapan İlbaklara ait 3. Mecra, Kentvizyon, Vizyonkent şirketlerini de belirterek "Gayriresmi izinler, yasa dışı protokoller, gerçek olmayan reklam işlerine usulsüz paralar ödendi. Ecrimisiller tahsil edildi. Kültür AŞ, Medya AŞ'deki usulsüzlüklere kılıf yapıldı." diyerek kamu zararına sebebiyet verdiği iddia edilmiş bu şirketlerin. 2872'de demiş ki bu 3 şirket için yine 464 adet reklam ünitesi için 26.4 milyon TL, Vizyonkent'in alt kiracısı olduğu, fiili işletmecinin Kentvizyon olduğu 704 reklam ünitesi için 40 milyon TL zarara sebebiyet verdiği iddia edilmiş. 64 milyondan fazla bir zarardan bahsedilmiş. Eylem 117'de müvekkil 124 bin TL'lik ecrimisil kullanımı için cezalandırılmak isteniyor, 66 milyonluk, 64 milyonluk kamu zararına sebebiyet verdiği iddia edilen İlbaklar yok. Sanıyorum İlbakları dosyadan çıkarmak istediler ama 4 bin sayfalık bir sayfa yığını yarattıkları için bunları unuttular. Hani 1087'yi de unutmamaları gerekirdi ama bunları da unuttular. Kamu zararına sebebiyet verdiklerini, ihale şartnamesine aykırı davrandıklarını iddia ettiler ama yoklar.
Gelelim Bacacı'ya. Halil İbrahim Bacacı kimdir? Dediğim gibi 2016 yılında bir Data Destek isimli şirket kuruyor. Onun ismini Panout olarak değiştiriyor sonra. Bundan daha önce de 2015 yılı Kasım ayında Newent Organizasyon isimli bir reklam şirketi kurmuş. Bu da 2016 Kasım ayında ismi değişip Outmedya'ya dönmüş. Outmedya'nın İBB ile çalıştığına dair bilgi bulamadım, belki vardır. Ama Ulaştırma Bakanlığı'nın, devlet ortaklı THY ve Turkcell'in açık hava reklam işlerini kurulduktan hemen sonra almışlar. Birçoğunu ise sözleşmeyle almışlar. Herhangi bir ihale ve davet usulüne açık ilanları da aslında yok. Şimdi Panout'tan devam edelim, bu İBB'nin düzenlediği 5 bin otobüs durağının modernizasyonu ve reklam alanı olarak kullanılmasına ilişkin ihale. Bu ihaleyi Medya AŞ kazanıyor. Medya AŞ de herhangi bir ihale yapmaksızın 3 Ağustos 2018'de Panout ile 20 yıllık sözleşme imzalıyor.
İBB'nin düzenlediği, Medya AŞ'nin kazandığı ihaledeki bazı şartlar şöyle: İhale tarihinden en az 3 yıl önce faaliyette olması gerekiyor. Panout Medya ihale tarihinde daha 2. yılını doldurmamış. En az 12 milyon TL sermaye gerekiyor, ticaret sicilden baktım, Panout Medya'nın ihale tarihindeki sermayesi 100 bin TL. Son 3 yıl içinde 50 milyon TL ciro gerekiyor. Yani bunun da olmadığına eminim. Bu şartlar tanıdık da gelmiştir çünkü müvekkilin suçlandığı tüm ihalede bu şartlar rekabeti azaltıcı olarak değerlendirilmiş. İhaleye fesat iddiasının dayanağı bu şartlar. Ama bu ihale için böyle bir iddia yok. Bu, sözleşmenin ilk sayfası. Bedeli ne kadar diye baktım ben, acaba buradan bir fark yaratabilir miyiz diye. Panout Media, elde ettiği cironun yüzde 22,5'unu Medya A.Ş.'ye ödeyecek. Sözleşmenin bedeli bu. Bunu dayanak alalım. Müvekkil, şirketlerin bugüne kadar bu suçlanmamıza yer veren cironun yüzde kaçını ödemiş diye hesaplama yaptık. Nisan ayı dahil yaptık biz bu hesaplamayı bu arada. Şu an tam net güncel değil, her ay 2 aylık sapma olabilir. Burada bir alt kullanım sözleşmesi de olduğu için müvekkilin gelirinin en düşük olduğu ihale bu. Şimdiye kadar elde ettiği cironun yüzde 55'ini kira bedeli olarak Kültür A.Ş.'ye ödemiş. Yüzde 22,5, yüzde 55.
Eylem 62. İhalenin süresi sona erdi, tamamlanmış bir ihale. Bu yüzden tüm kullanıcıyı yapılan bir hesaplamayı söylüyorum. Cironun yüzde 32,3'ünü kira bedeli olarak ödemiş. Yine 22,5'tan daha fazla. Eylem 63'teki ihale devam ediyor, o bu yıl sona erecek ama yine nisan ayı dâhil bir hesaplama yaptık. Bunda da şimdiye kadar cironun yüzde 24'ünü ödemiş. Biraz yakın ama yine fazla. Eylem 73'teki ihalenin de sona süresi sona erdi. Panout'a en çok yaklaşan bu. Tüm kullanıcı için söylüyorum, yüzde 22,7. 0,2 bir fazla ödememiz var yine. Bu oranların enflasyon da etkisi vardı. İlk yıllardaki oranlar çok daha yüksek. Yıl yıl karşılaştırma da yapabilirsiniz ben öyle yazdım. Panout'un ödediği tutara kıyasla müvekkil şirketlerin kamuya çok daha fazla ödeme yapmış. Panout'un kârı çok daha fazla yüksek. Bunu netleştiriyoruz. Diğer hususa geçelim, hani yüzde 22,5 demiş, Panout bu işi almış ama cirosunu bildirmiş mi? Otobüs duraklarının modernizasyonunu yapmış mı? Açık kaynaklardan görebildiğim kadarıyla 2020 yılına kadar herhangi bir ciro bildirmemiş, herhangi bir ödeme yapmamış. Hatta haberlerde 2020 yılında İBB ve Panout'a icra takibi başlatılmış. Ödeme yapılmadığı için, ciro bildirilmediği için. 2 yıl boyunca hiçbir bedel ödemeden bu reklam alanlarını kullanmışlar.
Yine bu modernizasyonla ilgili Sayıştay'ın İBB 2019 yılı raporunda bulgu 29'da bu hususlar değerlendirilmiş. İhale şartnamesi ve sözleşmesinde öngörülen yükümlülüklerin yerine getirilmediği hesaplanmış. Şu an raporu okumayayım ama raporun sonuç kısmında şu: İntifa hakkı verilen şirketin şartnamede yer alan yükümlülüğünü yerine getirmemesi karşısında şirkete şartnamede belirtildiği şekilde ihtar çekilmesi, yükümlülüğün buna rağmen yerine getirilmemesi durumunda ise sözleşmenin feshedilerek kesin teminatın gelir kaydedilmesi gerekiyor. Kaydedilmemiş. 2019'a kadar hiçbir cezai işlem uygulanmamış. Bunun sebebi nedir? Halil İbrahim Bacacı'nın kim olduğu ile ilgili olabilir. Kim olduğuna bakabilirsiniz. Basit bir Google aramasıyla birçok bilgiye ulaşabilirsiniz. Kartal İmam Hatip mezunlarından. Ben buna girmeyeceğim ama el arttıracağım.
Eylem 63'te isnada konu edilen üst geçit ihalesine bakın. 26 Temmuz 2023 tarihinde İBB'nin düzenlediği ihaleyi Kültür A.Ş. kazanıyor. Aynı tarihte Panout Media isimli şirket, ihalenin ihaleyle ilanın ve belediye encümeninin ihaleye çıkma kararının iptali talebiyle dava açıyor. Bu bizim müvekkil şirketin kazandığı ihale. Panout iptal davasında şu gerekçeleri ileri sürüyor: İhale şartnamesi belirsiz ve çelişkilidir. Şartname ile rekabet engellenmiştir. İhale bedeli belirsizdir. İhalenin muhammen bedeli işin nevine göre oldukça düşük tutulduğundan bu durum kamu zararına sebebiyet verir. Size sunduğumuz evrakların içerisinde var. Konuyla ilgili nihai hüküm, Danıştay 13. Dairesi'nin 10 Haziran 2024 tarih ve 2024/1285 Esas, 2024/2676 Karar sayılı kararı ile veriliyor ve Panout'un davası reddediliyor. Danıştay kararında, kamu zararının oluşmadığı, ihale şartnamesinde çelişki olmadığını, aksine açık ve net olduğu, belediye encümeni tarafından alınan ihaleye çıkma kararı, ihaleye ilişkin ilanlar ve ihaledeki diğer hususlar yönünden de herhangi bir mevzuata aykırılık bulunmadığı gerekçelerine yer verilmiş. Peki, iddianamede bu eylem ile ilgili suç olduğuna dair temel gerekçeler neler? Aynen, ihale ve ilan belirsizdir, bu durumla beraber rekabet engellenmiştir. 2, muhammen bedel düşük tutulmuştur.
Danıştay tarafından belirtme yapılmış ve mevzuata aykırı bulunmayan bir ihale ile ilgili aynı iddialar suçlamaya dönüştü. Panout'un iddiaları, bu iddianamede suçlama gerekçesine dönüştü. Bu nasıl açıklayacağız? Tesadüf mü? Yani tüm bunları tesadüf diye açıklayabilirsiniz ama reklam alanlarının 1994'ten beri işletildiği şekilde, belli kişilerin elinde kalma çabası olarak açıklamak daha rasyonel olabilir. O konuda da bir reklam alanına değinelim. Müvekkilin ifadesinde bahsettiği eylem 62 ve eylem 63 kapsamındaki üst geçitlerden 5 tanesi Ulaştırma Bakanlığı'nın yetkisinde olduğu için, kullanılması Ulaştırma Bakanlığı'na ait. Hatta ihalesini okursanız, eylem 62'de 100 üst geçit, eylem 63'te 95 üst geçit. Aradaki 5 üst geçit Ulaştırma Bakanlığı'na aitti. Bakanlık bu 5 üst geçit ile TEM otoyolundaki tüm üst geçitlerde yer alan reklam alanlarını kime kiraladı? Bu da bir soru olsun. Son olarak buna da bakalım. Açık kaynaklarda hiçbir bilgi yok. Herhangi bir ihale yapılmamış.
Ancak belki hatırlarsınız; bahsetti. Bu 5 üst geçit için müvekkilin şirketi metrekare başına 8.000 TL öderken… Bu arada tüm ihale tüm üst geçitler, Panout'un 2.000 TL kira ödediği konuşuluyor. TEM otoyolundaki diğer üst geçitler için de benzer şekildedir diye düşünüyorum. İhalesiz başka bir firma davet edilmeden doğrudan alım gibi doğrudan kiralama işi ve piyasanın 4'te 1'i fiyatına ama o süssüzlük bu ihalelerde. Son bir tesadüfe daha yer vereyim. Bacacılar dahil İlbaklar maden işinde ortaklar. İlbaklar tahliye edildikten sonra maden şirketindeki hisselerini satılığa çıkarttılar. Belki bilgisi vardır. Şimdi bağlama gelelim. Şu husus yanlış anlaşılmasın. Bu kişilere bir suç isnadında bulunmuyorum. Onlar neden o dosyada yargılanmıyor gibi bir iddiam da yok. Bir ticari faaliyet olarak görebiliriz bunları. Bu iddianameyi yazan savcılardan biri olsaydım, bu tekelleşen açık hava reklamcılarını 1994 yılında İstanbul'da başlayan, diğer şehirlerdeki belediyelere geçerek Türkiye'yi bir ahtapot misali saran örgütsel faaliyet buna dahil edebilirdim ama ben hukuk nosyonuna sahibim. Böyle bir şey yapmam. Benim demek istediğim şey: Müvekkil neden yargılanıyor? Diğer açık hava reklamcıları niye yargılanmıyor?
Bu iki isim de iddianame anlatısında “rekabet engellendi” denilen şartlarda ihale kazandılar. İddianame anlatısında kamu zararı olarak gösterilen muhammen bedellerden kıyasen çok daha düşük muhammen bedellerle reklam alanları kiraladılar. Hatta ihale bile olmadan sözleşme ile reklam alanlarını kiraladılar. Biz bunu nasıl açıklayacağız? İlişkili oldukları kişi mi farklıydı diyeceğiz? Şimdi açık hava reklam sektörü 94'ten beri belli başlı şirketlerin tekelinde bu konuda bir şüpheniz yoktur, kalmamıştır diye umuyorum. 2019 yılından sonra söyleyeyim, bir değişikliğe gidilmiş. Birazcık ihale sürecinin gelmesi, çalışılan şirket havuzu, çalışılan şirketlerin sayısı artmış, havuz genişletilmiş. Başka birçok şirketle çalışılmaya başlanmış, yeni yeni şirketler girmiş. Bu normalde iyi bir şeydir, rekabeti sağlar. Ancak bu iki kişi hariç diğer tüm reklamcılar bu dosyada yargılanıyor.
Bunun elbette ekonomik bir yönü var. Tekelleşmenin siyasi iktidar açısından anlamı ve önemi tartışmayacağım. Ama bunun başka bir yönü olduğunu da düşünüyorum. Açık hava reklamcılığı halk ile doğrudan bağ kurabildiğiniz politik bir alan olarak da kullanılabilir. Bu alanları siyasi iktidar olarak kontrolünüzde tutmak isteyebilirsiniz. 94 yılından beri kontrolünüzde olan alanları kaybetmek istemeyebilirsiniz. Bu yüzden ihale yapıldıktan 2-3 ay sonra soyut bir ihbar mektubuyla soruşturma da başlatırsınız, soruşturma izni de verirsiniz. Bunların hepsi tek bir amaca ilişkindir. Bunu açıklamak için ve sizin de buna ikna olmanız için tek bir görselin yeteceğini düşünüyorum. Ek 4'teki görseli açabilir miyiz? 14 Ocak 2026'da biraz büyütürsek daha net görülsün, siyasi iktidar tarafından İstanbul genelinde billboard'larda reklam çalışması yapıldı. İBB'nin mülkiyetinde olan reklam alanlarında İBB kötülendi. Öncelikle bu ihale şartnamesine aykırıdır, bence siyaseten de etik dışıdır. Peki bu billboard'ları kiralayan kimdi? Şu an bu billboard'ları kim kiralıyor? İlbaklar. İşte açık hava reklamcılığının ekonomi politik yapısı budur.
Savcılık ekonomi politik gerekçelerle bir kısım işleri örgütsel faaliyet, bir kısım işleri ticari faaliyet olarak ayırıp hukuki belirliliği, eşitlik ilkesini ortadan kaldırmıştır. Neredeyse tüm açık hava reklam şirketine kayyum atandı. Bu reklam alanlarının nasıl kullanılacağı iradesi artık onda, eko-politik bir irade. Haliyle bu yargılamadaki tüm her şeyi, iddia edilen şeylerin kısmını bu ekonomi politik yapı ekseninde bakmanız, bu şekilde değerlendirmeniz gerekiyor. Diğer türlü anlaşılır da olmaz sizin için. Aslında ben bunun üzerine bu dosyaya dair hukuki bir şey söylemeyi anlamlı bulmuyorum. Aynı olayların olayın tarafına göre suç, kişisine göre ticari faaliyet olarak ayrıldığı noktada ben buradaki suçu hukukilik kapsamında da değerlendiremem. Mesleğime de hakaret olarak görüyorum bunu. Ama müvekkilin hakkına bir zarar gelmemesi için bir iki hususa değinmeye devam edeceğim.
Şimdi zincirleme suça gireceğim. Sizden bir tercihte bulunmanızı talep edeceğim bu konuda. Aslında ek savunma kapsamına girdiniz, ben bu metni hazırladığımda hiç zincirleme suç kapsamını, ek savunmayı almamıştınız. Ama bunun bir şeyleri de değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü zincirleme suçla kişilerin aldığı ceza, siz bunda ek savunma istedikten sonra, 5-10 kat düşecek seviyeye geldi. Bunun tahliyelere de yansıması gerektiğini düşünüyorum. Ya sadece müvekkil için hesaplama yaptım, yani hiçbir hususu dikkate almadan, sadece zincirleme suç uygularsak normalde istenen cezanın alt sınırı 48 yıl gibi bir şey, zincirleme suçla 10 yıla düşüyormuş. Yardım etmeyi falan girmiyorum, sadece zincirleme suçla 10 yıla düşüyor. Buradaki birçok insan için geçerli bu. Zincirleme suç konusunda ek savunma almanız evet, ama bunun tahliyelere de yansıması gerektiği kanaatindeyim.
Yani zincirleme suçla ilgili şöyle bir durum da var: Burada bir örgüt varsa, suç işleme kararı tek seferde alındıysa zaten zincirleme suç uygulamak zorundasınız, tahliye de vermek zorundasınız bence. Ya ben bu konuda hala şüpheliyim, burada örgüt yoktur diye düşünürsünüz, zincirleme suç olmayabilir, "Her eylem için yeni suç işleme kararı alınmıştır." derseniz o zaman da dosyayı tefrik edin ve yetkisizlik kararı vererek gönderin. Bu ikisi arasında bir tercihte bulunun en azından. Şimdi bir diğer meseleden daha bahsedeceğim; kamu zararı konusu, kamu zararı iddiası var. Şunu anlamadım Sayın Başkan, bazı ihaleler için kamu zararı kapsamında, kamu zararı olmadığına dair de ek savunma yaptınız, bazı ihaleler için yapmadınız. Hangi ihaleler için yapıyorsunuz, hangi ihaleler için yapmıyorsunuz bunu bilmiyorum, çok açık değil. Kafanızda ne varsa en azından söylerseniz bu da iyi olur, belki bizimle ilgili de var mıdır bilmiyorum. Şimdi kamu zararı yoksa, bu bizim açımızdan da çok şeyi değiştirecek. Çünkü isnat edilen 5 tane kamu zararını dolandırıcılık suçu isnat edilemeyecek, ihaleye fesat suçu için istenen ceza üçte bir oranında düşecek. Bu yine tahliyeyi etkileyen bir durum.
Kamu zararı, Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu madde 71'de tanımlanır. Kamu zararından söz edebilmek için mevzuata aykırı karar, işlem veya eylem olmak zorundadır. Aksi halde kamu zararı olmaz. Ki kaldı ki bu dosyada, "Zararım var." diyen bir kamu kurumu da yoktur şu ana kadar. Siz de herhangi bir kamu kurumuna, "Zararınız var mı?" diye de sormuş değilsiniz. Hatta Eylem 61'de şöyle bir tespit var, direkt atıfla söyleyeyim: "Bu suretle her ne kadar 19 Haziran 2025 tarihli bilirkişi raporunda kamu zararının net olarak miktarı tespit edilememişse de üzerinden zaman geçmiş, güncel olmayan ve ileriye dönük piyasa koşullarını yansıtmayan geçmiş dönem ecrimisil bedellerinin kullanılması nedeniyle kamu zararına sebep olduğu aşikardır." Neye göre aşikardır? Savcının hissine göre mi? Devam edelim, Eylem 61, 62 ve 73'te muhammen bedelin düşük tespit edildiği iddiası var. Eylem 117 için dediğim gibi ayrı bir beyanda bulunacağız.
Şimdi muhammen bedel nasıl hesaplanır? Buradan gireyim. Mevzuata aykırı bir işlem var mı bunu tartışmamız gerekiyor çünkü. Soyut olarak bedelin düşük, yüksek hesaplanması bir yana kanuna göre mevzuata aykırı bir işlem olmak zorunda. Muhammen bedelin belirlenmesi de Devlet İhale Kanunu 9. maddesinde yazar. Tahmin edilen bedel idarelerce tespit edilir veya ettirilir. İşin özelliğine göre gerektiğinde bu bedel veya bu bedelin hesabında kullanılacak fiyatlar belediye, ticaret odası, sanayi odası, borsa gibi kuruluşlardan veya bilirkişilerden soruşturulur. Kısaca kurumlar muhammen bedeli tespit eder, iş gerektiriyorsa, gerektirdiği ölçüde belli kurumlardan da soruşturur.
İddianamede bizim suçlandığımız 4 eylem için soruşturma yapılmadığı söylenmiş. Yani en azından muhammen bedel takdir raporları okunsaydı savcılık tarafından... Size sunduğumuz evrakların içerisinde 4 eylem için de hazırlanan muhammen bedel takdir raporları var. Eylem 61'de belediyeden soruşturulmuş, mevzuata uygun. Eylem 62'de Ankara Belediyesinden soruşturulmuş, yine mevzuata uygun. Eylem 63'te yine belediyeden soruşturulmuş, yine mevzuata uygun. Eylem 73'te, bu arada 61, 62, 63'ün tüm eylemlerinin yasal olmadığı gibi tespitler de var, Eylem 73'te İTO dahil birçok kamu kurumundan soruşturulmuş, yine mevzuata uygun, ona rağmen yine ceza isteniyor. Mevzuata aykırılık nerede o zaman? Kanunu hiçe sayarak mevzuata uygun yapılan işlemler nedeniyle, savcılığın hissine göre ortaya koyduğu bir kamu zararı iddiasını ciddiye alıp tartışacak mıyız? Yani bu soyut tespit edilen bedeller üzerine mi bir tartışma yürüteceğiz?
Ama yine de bir not düşeyim ben bu bedellerle ilgili, matematikten bir haber hesaplamalar var. Yapılan dört işlemlerin neredeyse yarısı hatalı, böyle bir rezillik olmaz. Tek tek bunların hepsini saymam mümkün değil, sizin denetlemenizi istiyorum ben. Raporlardaki tutarları tek tek de... Ya çarpım tablosunu yapın, toplamayı yapın ve basit matematik işlemlerini yapın, bakın doğru yapmışlar mı? Sadece işlemler de hatalı değil, genel olarak rakamlarla bir problemi var bu raporu hazırlayanların, sıfırın ne anlam ifade ettiğini de bilmiyorlardır belki, bilmiyorum. Eylem 61 ve 62'deki ihale için şu yazılmış, TEY raporunda: "Müvekkilin şirketi 896 milyon TL haksız kazanç sağlamış ve kamu zararına neden olmuştur. O ihalenin süresi bitti, tamamlandı. Giderleri, vergileri, personel maaşını, ödenen kiraları hiçbirini hesaba katmıyorum. O ihalelerden elde edilen toplam ciro 390 milyon ama kamu zararı 896 milyonmuş. Böyle saçmalık mı olur?
Bu konuda sonra bir Sayıştay Temyiz Kurulu kararı var. Onu da inceleyeceğiz. 2017 yılı, 45.332 dosya nolu karar. İlginize sunduğumuz evrakların içerisinde var o karar. Çok benzer bir olay var. Bir belediye 2015 yılında reklam alanlarını 3G pazarlık usulüyle ihale ediyor. Bu ihaleyi belediyenin iştirak şirketi kazanıyor. İştirak şirket de sadece sözleşme ile, buradan yine daha kötü durumda, bu alanları başka bir şirkete kiralıyor. Sayıştay, ana ihalenin kapanan ihale olması gerektiğini, 3G pazarlık usulü nedeniyle hatalı bir ihale usulü seçildiğini belirtmiş. Ama buna rağmen şu değerlendirmelere yer vermiş: "Ancak ihale usulünün seçilmesinde hata yapılması sonucu kamu zararının doğduğundan bahsetmek mümkün görünmemektedir. Zira belediye şirketinin idari şartnamede yer alan hükümlere dayanarak reklam panolarını alt yüklenicilere kiraya vermesinde mevzuata aykırılık bulunmamaktadır. Mevzuata aykırı olmayan bir işlem nedeniyle de kamu zararından söz edilemez."
Ayrıca belediyenin yaptığı, devam edeyim, ihale ile ihaleyi alan belediye şirketinin alt yükleniciye kiraya verme işlemlerinin birbirinden ayrı değerlendirilmesi gereken işlemlerdir. İki farklı kurum tarafından gerçekleştirilen bu işlemlerin arasında neden-sonuç ilişkisi kurulması mümkün değildir Sayıştay Temyiz Kurulu kararı. Kısaca, mevzuata aykırı olmayan herhangi bir işlem nedeniyle kamu zararından söz edemeyiz. İddianamede suçlanmış ihalelerdeki muhammen bedeller mevzuata uygun tespit edilmiştir. 2: iki farklı kurum, belediye ve iştiraki arasındaki gerçekleştirilen, bu kurumların gerçekleştirdiği işlemler arasında neden-sonuç ilişkisi kurulamaz. Özetle kamu zararı yoktur, bizce iddia yapılamaz.
Bir diğer konuya geçeyim. Açık hava reklamcılığı az önce ekonomik verilerle anlattım, bağlantılı da düşünebiliriz bu konuyu. Onu anlatırken en azından belli başlı hususlara değinmiştim. Müvekkile isnat edilen eylem 61, 62, 63 ve 73'te İBB'nin benzer şartlarda düzenlediği ve iştiraklerinin kazandığı ihalelere yönelik mali ve teknik yeterlilik şartlarının yüksek tutularak ihaleye katılımın engellendiği iddiası var. 2018 yılında düzenlenen, Panout'un kazandığı ihaleden bahsetmiştim, otobüs durakları ihalesi. Onda en azından 12 milyon TL sermaye gerekiyordu. Eylem 61'de 2020 yılında, 2 yıl sonra, 20 milyon TL sermaye. Eylem 62, 40 milyon. Eylem 63, 40 milyon, 2023 yılında 40 milyon. Eylem 73, 2022 yılında, 4 yıl sonra o da 12 milyon sermaye şartı var. 2018 yılındaki ihalede 50 milyon TL ciro aranmış. Eylem 61'deki ciro 60 milyon, 2 yıl sonra. Eylem 62'deki, 2 yıl sonra 100 milyon. Eylem 63'teki, 2023'te, 5 yıl sonra 100 milyon. Eylem 73'teki, ondan 4 yıl sonra o da yine aynı 50 milyon. 2018 yılından sonra yaşanan enflasyonu, ihale bedellerini, yapılacak yatırımları da hesaba katarsak aslında çok da farklı şartlarda düzenlenmiş bir ihale yok.
Ya da diğer kamu kurumlarımız nasıl çalışıyormuş? Sadece İBB ve iştiraklerinden bahsetmeyelim. Bu Kayseri Belediyesi'nin ihalesinden bahsetmiştim, İlbaklar'ın kazandığı. Onun şartnamesi var dosya arasında. 2017 yılında en az 5 milyon TL sermaye aramışlar. En az son 3 yıl için minimum 30 milyondan 90 milyon TL ciro istenmiş 2017 yılında. Bu çok yüksek bir şart. Belki bu rekabeti engelleyici olabilir, bilmiyorum. Bunların tek tek hepsini saymayacağım. Toplu birçok kamu kurumunun şartnamesini koydum. Benzer mali yeterlilik şartları aranmış hepsinde. Bunu şu yüzden anlatıyorum: İçtihat istikrarı sadece yargı organlarına ilişkin değildir. İdare hukukunda da aynı kamu kurumunun benzer hukuki durumlarda ve olaylarda uzun bir süre boyunca aynı yönde işlem tesis etmesi bir içtihat istikrarı, müstakar uygulama olarak da adlandırılır. Ya bu durum, yani süreklilik kazanan bu idari teamüller, Danıştay kararlarında hukuki güvenlik ilkesinin ve idari istikrarın temelini oluşturmuş şeklinde değerlendirilir. Hukuk devletinde de müstakar uygulamanın olması beklenir, bu istenir. Hatta bu yüzden müstakar uygulamalar hukuka uygunluk karinesine sahiptir.
Suçlamaya konu edilen ihalelerdeki şartlar, İBB'nin geçmişteki ihalelerindeki şartlardan veya tüm Türkiye'deki kamu kurum ve kuruluşların açık hava ihalesindeki şartlardan farklı değil. Bu bir müstakar uygulamadır. Kişilerden hukuka uygunluk karinesine sahip bu uygulamaların hukuki değerlendirmesini bekleyemezsiniz. Bir kişi bir ihaleye girdiğinde kamu kurumunun 10 yıldır, 20 yıldır uygulamaya devam ettirdiği bir uygulamayı devam ettirdiğinde bunu soruşturma yükümlülüğü yükleyemezsiniz kişilere. Bu müstakar uygulamaları bir suça konu etmeniz mümkün değildir o kişiler yönünden. Hatta Yargıtay içtihatlarında müstakar uygulamalar sadece tek bir yönüyle suçlamaya konu edilebilir diyor. O da hukuka aykırılığı açıksa ve bu kanıtlanabiliyorsa kamu görevlileri yönünden görevi kötüye kullanmadır. Başka kimse yönünden bir suç teşkil etmez.
Başsavcılığın gerçeği saptamasından bahsettim. Bunu iddianameyle de devam ettireceğim. İddianame baştan aşağı yalan tespitlerle dolu. Raporlar için söylediğim şey iddianame için de geçerli. İddianamedeki bilgilerin, verilerin, iddiaların ciddiye alınmaması gerekiyor. Güvenilir değiller. Bir sürü örnek var. Size sadece iddianameden okuyarak birkaç örnekten bahsedeceğim. Eylem 61, sayfa 1036 olması lazım, sayfalarda yanlışlık olabilir ama eylem 61'de müvekkille ilgili bir tespit. Suçtan elde edilen paraların teslimlerine ilişkin beyanların gerek şüphelilerin alınan hesap hareketleriyle, gerekse de baz kayıtlarıyla karşılaştırıldığında birebir uyumlu oldukları anlaşılmıştır. Müvekkile yönelik para teslimine ilişkin hiçbir beyan yok. Yokluk, bu uyumu bir delil de bulamaz. Peki, hangi baz kaydıyla karşılaştırıldığında uyumlu oldu Sayın Savcı? Niye böyle bir şey yazdın? Şimdi, dosya genelinde baz kayıtları var, sorgulamalar yapılmış. Belli bir kısım Mado'yla ilgili yapılmış, Karsal Örme ile ilgili yapılmış, Zorlu Center ile ilgili yapılmış. Bunlarla ilgili baz çalışmaları yapılmış ve uyumsuz oldukları görülmüş. Ama savcılık buna rağmen uyumlu olduğunu yazmış. Neyin, neyle uyumlu olduğunu gördü de yazdı?
Yine eylem 61'den devam edeyim. Bu kapsamda 3 no'lu eylemde BVA Reklam ve Danışmanlık isimli firmanın bir kısım şirketlere sahte fatura keserek aslında almadığı mal ve hizmet karşılığı iş için bu şirketlere para gönderip akabinde bu paraların ilgili şirket yetkilileri tarafından nakit olarak çekildikten sonra şüpheliler ve 'a verildiği, onlar tarafından da örgüte aktarıldığı tarafından açıkça izah edilmiştir. Bizim gözden kaçırdığımız böyle bir beyan var mı? Savcılığın herhangi bir anlatısı var mı bununla ilgili? Sanıyorum savcılık başka olayları, olguları karıştırmış, kişileri karıştırmış, olmayan beyanı varmış gibi göstermiş. Tek bir sahte fatura göstersin, ya da siz bu iddiaya bir ciddiyet veriyorsanız tek bir sahte fatura gösterin. Hangi fatura sahteydi, miktarı neydi? Biz burada savcılığın hayal dünyasını mı tartışacağız? Savcılığın hayal dünyasının gerçek olmadığını mı ispat etmeye çalışacağız?
Yine eylem 61'den devam ediyorum. Urban Medya isimli firmanın ve BVA Reklam Danışmanlık isimli firmanın her ikisinin de 'a ait olması, bu hususta BVA Reklam'da kullanılan yöntemin aynı yapıların Urban'da da kullanılması nedeniyle ayrıca değerlendirme yapılmamıştır. Yine devamında, 3 sayfa sonra bu iki şirketi bir tutup BVA Reklam'la Urban Medya unvanlı şirketin kazanmış oldukları 2 adet ihaleye her iki şirketin de rakip firma olarak katıldıkları ancak ikisinin de 'a ait olduğu ve ile bağlantılı olduğu. İhalelerin yapıldığı yıl 2020. Ticaret Sicil Gazetesi açık. Bu kapsamda şirketin ilk kurucu olan ortağı, vefat eden ortağın eşinin ifadesi alınmış, dosyada mevcut. Yani hakikat, bu iddianame anlatısının umurunda da değil. Savcılığın tek tavrı var; yazdım oldu, bence böyle, olsun ben yine de iddia edeyim. Başka da hiçbir şey yok.
Yine devam edeyim, eylem 62'ye geçelim. Ya çok uzun uzun okumak da istemiyorum. Tüm bu ifade ve tespitlerden anlaşılacağı üzere şüpheli ve şüpheli tarafından alınan işler nedeniyle elde edilen paraların bir kısmı Beylikdüzü Mado'da örgüt lideri ve yöneticilerine, bir kısmı ise şüpheli 'nin ifadesinde bahsettiği üzere “şüpheli tarafından Zorlu AVM'nin otel kısmı olan Raffles'ta kiraladığı dairede 'a, ayrıca BVA Reklam şirketinin elde ettiği gelirin %60'ını örgüt lideri şüpheli 'na olmak üzere nakit verilerek teslim etmiştir. Yine devamında, gerek Beylikdüzü Mado'da gerek Zorlu AVM'nin otel kısmı olan Raffles'taki dairede örgüt lideri ve yöneticilerine teslim edildiği net olarak tespit edilmiştir…” İddianamede bu yazıyor. Nasıl tespit ettiniz? Cevap yok. Bu anlatı kahvehanede yapılmaz. Yeşilçam'ın klasik bir filmi vardır Neşeli Günler, orada bir karakterin neşeli hikâye anlatıcılığı vardır. Bu hikâye ona benziyor. Bu iddianame anlatısı ona benziyor.
Eylem 63'te de kopyala yapıştır bunu söylemiş. Müvekkil söyledi, "Beylikdüzü Mado'nun yerini bilmem." Beylikdüzü Mado'nun yakınlarında baz kaydı yok. Bahsedilen kişilerle baz kaydı yok. Zorlu'da ortak baz kaydı yok. Çalışma ofisine giriş kaydı olmayan kişilere para teslimi mi yaptı? Savcılık bunu net olarak tespit etti. Hangi paranın teslimi yaptı, hangi parayı teslim etti peki? Şirketlerde kayıt dışı para mı var? %60 iddiası var ya. Bu şirketin cirosunun, gelirinin %60'ının başka bir kişiye ait olduğu iddia ediliyor. %1 değil, 2 değil. %60'lık bir kayıt gerekmez mi ya? %10'luk bir kayıt gösterin bize. %10 kayıt nerede diye soruyoruz. Savcılık ya kasti olarak yalan söylüyor ya da bir hukuki bilgi, belge, bu kavramların hiçbirini hukuken değerlendirebileceği bir yetkinliğe sahip değil. Bana göre ikisi de vaki.
Sayfa 1393. Nitekim sayfa 1391'de bu da. Nitekim Urban Medya Reklam ve İletişim Hizmetlerinin suça konu işten 31 ay 10 günlük sürede 264 milyon TL gelir elde ettiği ve bu miktarın belirlenen muhammen bedelden yaklaşık 9 kat fazla olduğu, sonradan sözleşme süresinin dolduğu durumda 9 katı da geçmesinin muhtemel olduğu anlaşılmıştır. Şimdi muhammen bedelden değil, burada herhalde kira gelirinden bahsetmiş ama savcı ihale sözleşmesini incelememiş. Müvekkil şirketin ne kadar kira ödediğini görememiş. Nitekim inceledi. İşine gelmedi ve koymadı çünkü bu hesap ihale bedeli 42 milyon kira ödenmesi bence saplanmış. Ama savcı, şimdi şey var, ihale şartlarında artışlar var. Savcının hesap yaptığı tarihe kadar toplam 107 milyon kira ödemesi yapılmış. Yine ciro oranı %40'ı gibi bir tutara denk geliyor. Daha fazla uzatmayacağım bu kısmı ama sayısız var. Bu anlatının ismi savcılığın subjektif bir şekilde iddianame, insanlar suçlanıyor bu arada. Her neredeyse her paragrafa talibim. Ya sadece tutarlara yönelik yanlışları konuşmaya kalkarsak sabaha kadar konuşuruz burada, bitiremeyiz, 4000 sayfa. O yüzden genel bir şey söyleyeceğim. Bu anlatıdaki tutarlardan, tespitlerden herhangi birine değer veriyorsanız "Ya belki bu doğru olabilir." diyorsanız bunların teyidini yapın, rapor alın, denetleyin. Genel talebimdir.
'a gelelim. Müvekkil beyanında Servet ile olan ilişkisini detaylı bir şekilde anlattı ama sonu eksik oldu, onu tamamlayayım. Müvekkil, bahsettiği olaylar yönünden Servet hakkında “yağma”, “güveni kötüye kullanma” ve “iftira” suçlarından suç duyurusunda bulundu. Önünüzde takipsizlik kararı ve dilekçemiz var. Bu suç duyurusu ile ilgili dosya ilk önce genel soruşturma bürosuna gitti. Genel soruşturma bürosu ise bizim suç duyurumuz ile bu yargılamanın, bu yargılamaya konu soruşturma dosyası arasında hukuki ve fiili irtibat bulunduğu gerekçesiyle suç duyurumuzu, iddianameyi de yazan örgütlü suçlar soruşturma bürosuna gönderdi. Nitekim yine bu iddianamenin savcılığından Cahit Cihat Sarı'ya devredildi dosya. O da bu dosya ile bizim şikayetimiz arasında herhangi bir ilgi ve bağ yok gerekçesiyle tekrardan genel soruşturmaya gönderdi. Tesis uyuşmazlığına gitti, genel soruşturmaya kaldı. Yani diyebiliriz ki tesis uyuşmazlığının çözümüyle bu dosya ile şikayetimiz arasında herhangi bir ilgi bir irtibat yok. Peki genel soruşturma bürosu buna rağmen ne yaptı? Önündeki takipsizlik kararını siz de okuyabilirsiniz. Şikayete konu eylemlerin, 28 Ocak 2026'da, şikayete konu eylemlerin bu dosya ile ilgili ve irtibatlı olduğu gerekçesiyle o şikayet dilekçemizdeki iddiaların sizin tarafınızdan İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından değerlendirilmesi gerekçesiyle soruşturma dosyasının mükerrer mahiyette olduğuna karar verdi, takipsizlik kararı verdi. İtiraz ettik, reddedildi, karar kesinleşti.
Bu süreç böyle devam ederken bir gün müvekkilin 27 Şubat'ta İstanbul Adliyesi'ne götürüldüğünü öğrendik. Adliyeye gidip sorgusunu yaptığımızda hakkında yeni bir soruşturma dosyası olduğunu gördük. 2026'ya 199 54. Dosya kısıtlı, ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Ancak normalde başka bir savcıda olan dosya sırf müvekkilin ifadesinin alınması için bu dosyanın da iddianamesini yazan başka bir savcıya tevkif edilmiş. Savcının kendisi de bunu söyledi müvekkile açık bir şekilde "Sırf ifadeni ben almak için dosyayı üzerime aldım." dedi. Yani bu kısım daha çok tartışılmaya değer bir kısım. Savcının yaklaşımını anlamamızı sağlıyor ama belki bu kısım ileride tartışılır. Ama daha ilginci bize ifadede Servet ile ilgili hiçbir şey sorulmadı. Ama ifade sırasında savcı bey, kendi kişisel telefonundan Servet'in şahsi fotoğrafını çıkarıp gösterdi. Yani Servet'in çektiği bir selfie WhatsApp'tan birine gönderilmiş. Servet'in fotoğrafı savcılığın savcı beyin niye kişisel telefonunda? Bilmiyorum. Dosyada Servet'in beyanı bize sorulmadı ama Servet'in kendi çektiği selfie fotoğrafı yani ve şunu söyledi savcı bu fotoğrafla ilgili "Bu senin şoförün değil mi, yalan mı söyledi?" İfadesi varken kendi ifadesi sorulmadı.
Servet'in ifadesiyle ilgili bizim suç duyurumuz hakkındaki takipsizlik, 28 Ocak'ta. Bu bahsettiğim dosyanın açılış tarihi 27 Ocak. Bizim şüphe var. Servet'in müvekkiller hakkında yeni bir iftira atması karşılığında takipsizlik kararı. Biz burada neyi tartışacağız. Biz suç duyurusunda bulunduk, tutuklu olmamasına rağmen, tahliye hususunda. Bunu sorgusunu tekrar yaptı müvekkilim. Gerçekten de baskı, baskı, şu an başsavcı, başsavcılıkta, dosyanın iddianamesini yazan savcı bey, dosyayı tekrardan eski savcısına falan vermiş. Gerçekten, müvekkilin ifadesini alabilmek için dosyayı kendisi almış. Bir an anlatmalar da belki şunu söyleyeyim; ifade bittiğinde savcı bey, müvekkili odasına çağırdı ve Servet için şunu söyledi; akabinde şunu sordu, biz bıktık bunlardan. Bu dosya olur, başka dosya olur, söylemek istediğin bir şey varsa otur konuşalım. Bu dosyanın iddianamesini yazan, iddianamesinin altında imzası olan savcıya yaptığım, biz gerçekten iyi tartışacağız bunu.
Biz Servet'i geçelim. Servet'e de çok kısa bir şey söyleyeceğim. Biz Servet'in buraya gelmesini bekliyoruz. Servet bu arada müvekkilin şoförlerinden biri. Şirketteki şoförlerden biriydi. Bunu şöyle de algılamayın, müvekkilim söyledi ama yine de tekrar edeyim; şirkette çalışan 5 tane, 6 tane şoför var. O şoförlerden birisi. İddianamede ifadesi 55 kere tekrar ediyor. Ama dosyada yok. Örgüt üyeliği ve 3 tane suçundan tutuklandı. Bu suçlar kapsamında etkin pişmanlık ifadesi verdi ve tahliye edildi. Ama bu dosyada yok. Servet tutuklandıktan sonra, yine sıradan bir şoför ama cezaevinden pek de sıradan belirlenmedi Sayın Başkanım. İlk tutuklananlardan sadece 15 kişi, Silivri 9 No'luya götürüldü, tek kişilik hücreye. Geri kalanların hepsi koğuşa götürüldü. Bunu da savcılığın kendince bir önem sırası vardı bana göre. Çünkü tek kişilik hücreye götürmek için, disiplin veya güvenlik kaygısının duyulması gerekiyor.AİHM içtihatları, AYM içtihatlarına göre. Tutuklanan başka şoförler götürülmedi. Örgüt üyeliğinden tutuklananların büyük bir çoğunluğu da götürülmedi. Ama Servet götürüldü. Servet 9 No'lu da tek kişilik hücreye götürüldü.
Neden olabilir? Fikir yürütelim. 1. Tüm süreci planlıdır. Bu nedenle güvenlik kaygısı hissetmişlerdir. Baştan beri, Servet'in kısa bir süre tutuklu ve izole kalacağı bir kurgu vardır. Bu kurguyu güçlendireyim. Servet'in Hasan Hüseyin ile olan bir ses kaydı var. Servet, YouTube röportajında bu ses kaydını Hasan Hüseyin'le birlikte kaydettiklerini söylüyor. CHP İl binası davasının, tutuldu bu ses kaydı, müvekkil bahsetti oradaki süreci. Haliyle, bu dosyanın savcıları bu ses kaydını biliyor. Bu ses kaydında Hasan Hüseyin Servet'e diyor ki, "Sana niye para vermiyorlar abi?" Servet'in yanıtı şu, "Ben böyle alacağım abi." Böyle alacak diyor. Kısaca 2. Seçenek: Servet'in girdiği yağma ve şantaj yolu biliniyordu, kullanıldı, bir kurguydu. Servet hakkında yeni bilgi sahibi oldular. İstedikleri beyanı almak için Servet'i tek kişilik hücreye, tecrit koşullarında tutup sosyal ve psikolojik dirençlerini kırmak istediler ki, ifade verivermez tahliye ettiler. Bu da baskı koşullarında üretilmiş bir ifade, yasak sorgu usulüdür. Başka bir seçenek yok. En azından ben mantıklı bir seçenek bulamıyorum. Ya bir kurgunun ürünüydü ya da yasak sorgu için bu yol denendi. Sizin bir fikriniz varsa ama duymak isterim bunu.
Yine de önemli değil burada. Müvekkil, Servet ifadesinin tümünde kulaktan dolma her duyduğu bilgiyi bir yalana zemin olarak kullanmaya çalışmış. Bu yalanları ben de tekrar etmeyeyim. Yani, bunu söyleyip söylemek istediğim, Servet'in gerçeklikle bağı kopmuş. Bir hayal dünyası içinde yaşıyor. Çok atıf yapıldı. Başka meslektaşlar da atıf yaptı, YouTube'da yayınlanan röportajına. İzlediniz mi, izlemenizi isterim. Çünkü müvekkilin ticari faaliyetlerini anlatıyor. Diyor ki, "Biz böyle yaptık, biz şöyle yaptık." İzleyenler bu durumu pek anlayamamış olabilir, "Niye ‘bizli’ konuşuyor" diye. Yani, bir duyumdan bahsediyorum, bizim kulağımıza gelen bir duyumdan. Servet'in durumu şu an, dışarıdaki insanlara kendisini olarak tanıtıyor. Cezaevindeyken de bir ilaç tedavisi aldığını biliyoruz, duyduk, en azından. Ben bir psikolojik teşhiste bulunamam ama şu an tedavi olması gereken bir kişi savcıların yanında, savcıların telefonunda, her dosyada, her olayda kullanılabilir bir tanığa dönüştürülmüştür.
Biz ilk önce 'ın bu dosyadaki statüsünü bilmek istiyoruz. Nedir adı? Müşteki, sanık. Ama iddianamenin her yerine ifadesi yapıştırılmış. Servet'in bu popülist üslubunu bilmeden iddialarına yanıt verebilmemiz, iddialarını değerlendirebilmemiz de mümkün. Bu nedenle suç duyurumuza verilen takipsizlik kararını da dikkate alarak Servet'in bu dosyadaki statüsünün belirlenmesi için İstanbul CBS'miz ekleri yazılması, takipsizlik kararının gereği yapılarak bu dosyanın taraf haline getirilmesi, sanık olarak taraf haline getirilmesi, şikayete konu eylemler yönünden. Eğer statüsü belirlenemiyorsa da ifadelerinin delil olarak reddedilmesi, dosyadaki münderecatından çıkartılması ve takipsizliğe konu soruşturma dosyası üstünden de müzekkere yazılarak 'ın bu dosyanın bir tarafı olmadığı bildirilmesini talep ediyorum.
Eylemin özü bu kadar. Eylem 120’ye ayrı bir başlık açmak istiyorum. Ya ben meslek hayatımda bu kadar kötü kurulan, bu kadar bağlamından kopuk, kof, kanuni kofluktaki suçlamayı görmedim. Aklama suçu nedir, nasıl işlenir? Kanuni tanımdan ilerleyelim. İlk olarak öncül suça ihtiyacınız vardır. Öncül suçun ispatlanması, kanıtlanması, kişinin öncül suçtan ceza alması, bunun kesinleşmesi gerekir aklamayı tartışabilmemiz için. Geçelim bu hususu. Aklama suçunu işlemek için suçtan kaynaklanan mal varlığı değerini ya yurt dışına çıkaracaksınız, ya mal varlığı değerinin gayrimeşru kaynağını gizleyeceksiniz, ya da mal varlığı değerinin meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla çeşitli işlemlere tabi tutacaksınız. İddianame anlatım sekreteriyle devam edeceğim. Somut olay tam şu şekilde ifade edilmiş: "Birinci aşamada, suçtan elde edilen gelir, görünürde ticari faaliyet izlenimi altında, BVA Reklam hesaplarına dahil edilerek yasal ekonomik sisteme sokulmuştur." Görünürde ticari faaliyet izlenimi...
Toplu söylemi tekrar edeyim: BVA Reklam, kiraladığı reklam alanlarını üçüncü kişi reklam verenlere kiralayarak bir gelir elde eder. Orada bir reklam konusu vardır. Bu reklam konusu reklam verenlerin üçüncü kişilerine satılır, bu şekilde de gelir elde eder. Ajanslardan ödeme gelir, reklam verenlerden ödeme gelir. Banka hesabına giren tutarlar da bunlardır. Bunun haricinde hesaplara giren para yok. Aksine bir tespit de yok. Görünürde ticari faaliyet izlenimi dediği bu mu yani? Yine iddianameden devam ediyoruz. "İkinci aşamada, kazancın gerçek kaynağı gizlenmiş, BVA Reklam hesaplarından şüpheli ve Karsal Reklamcılık hesaplarına yapılan ardışık transferlerle para akış izi karmaşık hale getirilmiştir." Kazancın gerçek kaynağı mı gizlenmiş? Nasıl? Çünkü şirket yoğun, BVA Reklam kar payı dağıtımı yapmış. Gelir Vergisi ödenerek ortaklara kar payı dağıtımı yapmış, kayıtlarda da belli. Müvekkilin banka hesabına ortağı olduğu firmadan kar dağıtımı gibi para gelmiş. Hangi kaynak gizlenmiş? Müvekkil bu parayı kişisel harcamaları için de kullanmış, Karsal isimli tek pay sahibi olduğu şirketine de göndermiş. Ki bu para transferleri de Carsal isimli şirketin ticari defterlerine işlenmiş vaziyette. Bankadaki dekont açıklamalarında bunların hepsi yazılmış vaziyette. Para akış izi nasıl karmaşık hale getirilmiş? İki tane işlemle para akış izi mi karmaşıklaşır?
İddianameden devam edelim. "Üçüncü aşamada ise, aynı tutarın İmamoğlu İnşaat hesabına aktarılmasıyla kazancın asıl kaynağı olan Kültür A.Ş. ihaleleriyle bağlantısı koparılmış, sonrasında taşınmaz alınması yoluyla suç geliri sisteme entegre edilmiştir."
Bir şirket, yani olayın anlaşılması, bir şirket üçüncü kişilere sattığı ürün sonucunda elde ettiği geliri ortaklara kar payı olarak göndermiş. Ortaklardan birisi de bu paranın bir kısmıyla taşınmaz satın almış. Banka transferlerinde, dekont açıklamalarında ada, parsel düzeyinde ve proje adı belirtilerek yapılmış bu. Bu açıklamalar alım amacını ve dayanağını, işlemi zaten görünür kılmış. Neyin bağlantısı kopartılmıştır?
Diğer husus, BVA’nın elde ettiği gelir halihazırda yasal ve meşru değil midir? Şirket satış yaptı, geliri aldı, vergisini ödedi. Bunu kullanamaz mı? Sisteme entegre değil midir o gelir? Finans sisteminde yer almaz mı? Yani finans sisteminde halihazırda yer alan bir para nasıl aklanabilir? BVA Reklam’ın bir tedarikçiden ürün satın almasına suç diyebilir miyiz? Yani müvekkil söyledi, "Telefon da aldı." Biz ona aklama suçu diyebilir miyiz? Ya Carsal sana gönderdi gayrimenkul almadı, personel maaşı ödedi. Buna da aklama diyebilir miyiz? Yoksa sadece İmamoğlu İnşaat’tan bir mülk alındığı için biz bunu suçlamaya konu etmek etmeliyiz gayreti mi? Yani kısaca, yasal satışlarla elde edilen bir mal varlığı değeri, kar payı dağıtımı ve müvekkilin bu kar payının bir kısmını kendi şirketine aktarmasından ibarettir tüm süreç. Dekontta işlem açıklamaları vardır, işlemlerin amacı bellidir, hiçbir şey saklanmamıştır, her şey tespit edilebilir vaziyettedir, vergisi ödenmiştir, halihazırda yasal olan paradır zaten.
Şimdi son olarak örgüt suçlamasına ilişkin birkaç şey söyleyeceğim. Bunun kanuni tanımını yapmayacağım, içtihatlardan bahsetmeyeceğim. Bunları biliyoruz, siz de biliyorsunuz. Örgütsel hiyerarşiye dair veya süreklilik arz eden canlı bir ilişkiye ilişkin organik bir bağa dair veya çeşitlilik, süreklilik kavramlarına dair herhangi bir delil, emare olmadığını biliyoruz. Bunu tartışmamızın da anlamı yok. Ortada dillendirilmiş bir iddia yokken savcılığın soyut iddiasını kanun tanımı üzerinden açıklamaya lüzum da yok. Ama savcılığın ne yaptığını, örgüt suçlamasını nasıl inşa ettiğini açıklayayım. Belediyenin bürokratik yapısı örgüt. Kamu görevlilerinin aslık, üstlük silsilesi, emir, talimat ilişkisi söz konusudur. Buradan örgütsel hiyerarşi iddia ediliyor. İkincisi, ilişkide bulunmak. Birbiriyle ilişkisi bulunan, birbirini tanıyan insanlar arasındaki ilişki, iletişim, örgütsel iletişimi gösterir. Burada sanıyorum ki herkes ufak kümeler de olsa birbiriyle arkadaş. Buradan da organik bağ iddia ediliyor.
Müvekkilin de bu örgüt kurgusuna dâhil ilişkide bulunmak kısmından. Bu yüzden bir hikâyeyle başladım, bir safsatayla başladım, bir safsatayla, ilişkiden kaynaklı safsata. Literatüre ilk olarak Amerika Senatörü McCarthy ile giren bir kavram. McCarthy'nin 1950'de yarattığı bir anti-komünizm sistemi ile kamu kurumu çalışanları sorgulanmaya başlıyor ve kamu kurumlarına siyasal kuşku duyuluyor. Bir meslektaşımız burada Rosenbergler davasını anlattı. Bu dönemin, bu yöntemin meşhur davasıdır o da. Ben yöntemin kendisinden bahsedeceğim o yüzden. Bu yöntem klasik anlamda bir delil araştırmasından ziyade, ilişki ağını suç belirtisi ile dönüştüren bir isnat mantığı üretmiştir. İlişki ağını örgütsel bir ağa dönüştürür. Basitçe ifade edeyim. A kişisinin örgüt üyesi olduğunu düşünüyoruz. O zaman A kişisi ile kahve içen kişi de örgüt üyesidir. A kişisi ile kahve, şey, telefonda konuşan kişi de örgüt üyesidir. İlişki ağının kendisi suç delilidir. Başka delile gerek yoktur. Yani, bu yöntemle eylem araştırması değil, temas haritalanması üzerinden suç isnat edilir.
Bu yüzden biz hukukta bu yöntemi ispat tekniğinin bozulması olarak da adlandırıyoruz. Delil, eylemle veya kişinin davranışı değil, kişinin çevresi, iş bağlantıları, temaslarıyla yaratıldığı için. Böylece kişi, yaptığı şey yüzünden değil, başkalarıyla olan yakınlığı yüzünden yargılanır. Özetle, bu safsata üç aşamayla ilerler: Önce siyasal olarak tehlikeli veyahut düşman görülen bir merkez, kişi ya da yapı belirlenir. Bu merkezle temas eden herkes aynı suç halkasına alınır. İki: Ardından bu yakınlık; üyelik, destek, organik bağ veya örtülü sadakat gibi daha ağır kavramlara çevrilir. Artık kanunda yeri olmayan, özel vasfa haiz bir kavramla iddia ediyorsunuz. Son aşamada ise, kişinin kendi eyleminden bağımsız bir biçimde, sırf bu ilişki ağı içine görülmesi suçun kanıtı kabul ediyorsunuz.
Bunun daha net anlaşılmasını istiyorum. Aslında çok belki ihtiyaç yok, aşikâr bir durum neyi kastettiğim. Ama yakın tarihli bir davadan bahsedeceğim bunun kullanıldığı. Esasında politik olarak çok uygun olmadığı, çok daha farklı bir politik görüşe sahip olduğum için bahsetmek istemezdim ama fazlaca benzerlik olduğu için hızlıca anlatacağım. Alex Navalny. Rusya'daki iktidara göre en güçlü siyasi rakip olan muhalefet lideri. Navalny'nin siyasi yolculuğunun kronolojik bir özeti olarak, 2013 yılında belediye başkanlığına aday oldu. Kazanamadı. Ama beklenenin çok çok üstünde oy aldığı için iktidarın sarsılmasına neden oldu. O tarihten sonra iktidar tarafından hedef alındı. Oradaki siyasi iktidar uzun yıllar Navalny'yi bitirmek istedi. Birçok kez tutukladı. Hatta 2013-2014'te hapis cezası da aldı. Kendisi avukat, avukatlık ruhsatı iptal edildi. Diploması iptal edildi falan ama bu da bir fikirdir. Ama tüm bu saldırılar, bireysel tekli yapılan saldırılar Navalny'yi bitirmedi, tersine büyüttü. Oyları arttı, tehdidi büyüdü.
Şimdi, McCarthy yöntemi bize şunu söyler: Siyasi rakibi, iktidar gücünü kullanarak, zorbalıkla, zalimlikle yok etmeye çalışılması, o kadar bireysel bir konu değil. Bireysel bir şekilde bırakamazsınız. Onu ve tüm çevresini hedef koymalısınız. Onunla ilişkili herkesi hedef koymak zorundasınız ki o kişinin etrafındaki destek, savunma, dayanışma, görünürlük ağlarını da yok edebilesiniz. Çünkü merkezdeki kişiyi hedef alırken onun arkadaşını, avukatını, bağışçısını veya aynı toplantıya katılanını ya da onu savunanı da risk altına sokarsınız. Böylece doğrudan suç isnadı yapılamadığında, yani bir delil olmadığında, ilişkinin kendisi caydırıcılık üretir. Nitekim Rusya'daki iktidar da 2021 yılında buna karar verdi. Navalny'nin vakfını terörizmle ilişkilendirdi, Navalny'yi de yolsuzluk suçlamasıyla tutukladı. Ama bu sefer sadece Navalny'yi değil, Navalny'nin çevresinde olan tanıdığı kişileri, iş insanlarını da tutukladı. Navalny'nin avukatını da tutukladı. Bu konuda haber yapan gazetecileri de tutukladı. Kısaca, Navalny'yi ve yarattığı siyasi hareketi bitmek için Navalny'nin temas ettiği tüm suçlamaları, temas ettiği herkesi suçlamalara dâhil ettiler. Gözünüze parmak sokmak istemiyorum ama bu dosyada da ile birlikte çalışan bürokratlar, tanıdığı iş insanları, çocukluk arkadaşları, avukatı tutuklu.
Çok benzer, diğer aşaması ise, bu örneği de daha vereyim. Navalny, Moskova'nın dışında yüksek güvenlikli bir cezaevinde tutuklu kalıyor. Yargılaması nerede yapılıyor? Bu yüksek güvenlikli cezaevinin, yani Moskova'nın dışında bulunan, yüksek güvenlikli bir cezaevinin içindeki salonda yapılmaktadır. Bunun nedeni şu; yargılamayı kapalı hale getirmeye çalışırsınız. Yargılamaya ilgiyi düşürürsünüz. Kamuoyu desteğini azaltırsınız, caydırıcılığı arttırırsınız. Şimdi bu dosyayla ilişkilendirme yaparken müvekkille ilişkilendirme yapacağım. Müvekkilin bir suç işlemediğinin farkındayım, ben de farkındayım, bence siz de farkındasınız. Suç işlediğine dair bir delil olmadığının da farkındasınız. Ben, iktidar için müvekkili cezalandırmak gibi bir bireysel kasıt olduğunu da düşünmüyorum. Bu, dosyadaki çoğu kişi için geçerli. Ekrem Bey'e yönelik birçok bireysel yargılama yürütüldü belediye başkanı olur olmaz. Navalny'ye benzer bir süreç, ahmak davasıyla başlayan bir süreç var. 2019 yılından beri başlayan bir yargı süreci var. Ve bence nihayetinde iktidar da bu işin bireysel yargı saldırısıyla olamayacağını anladı. Bu yüzden de temas ettiği herkesi dâhil etti, bir örgüt oluşturdu. Bu isimler hedef alındı.
Müvekkil de bu ilişkisi yüzünden yargılanmaktadır. Müvekkil yönünden en yalın örneğini şöyle görebiliriz: Müvekkil iş insanı. Bazı ifadelerde 2019 yılında seçim sponsoru olduğu söyleniyor. İddianamede de bu hususa tekrarla yer verilmiş. Birçok yerde yazıyor Sayın Başkan. Müvekkil böyle tanımlanmış. Bunun gerçek olup olmadığını bir kenara bırakın. "Belediye seçim sponsoru" ne anlama geliyor? Neyin göstergesi tanımlandı? Bir suç mudur? Bu savcılığın niyetidir. Temas anı odaklı savcılık... Temas ettiği anı bir suç delili olarak dosyaya koymuş. Müvekkille ilgili değil, önceki sorgularda Ağaç A.Ş. ile ilgili bir kısımda sanırım. Bir sanığa yöneltilen suçlamanın "Tanıyan, iş yapan herkes rüşvet vermiş. Sen de vermişsindir." şeklinde kurulduğunu görüyorum. Tanıyorsan, iş yapıyorsan sen de bir suç işlemişsindir. Savcılık için tanışıklık bir suç isnadı biçimi. Bu yöntem, rasyonel tartışma zeminini yok eden bir siyasi baskı aracıdır. Modern hukuk sistemlerinde yeri yoktur, safsatadan ibarettir.
Bir de iddianame anlatısı müvekkil için "özel vasfa haiz üye" deniliyor. Öncelikle Türkçe dilini düzgün kullanacaksak "vasfa haiz" değil, "vasfa haiz" olması gerekiyor. Ama iddianame anlatısından devam edelim. İddianamede şöyle deniliyor. Her ne kadar mülga kanunda düzenlenmesine ve mevcut Ceza Kanunu'nda böyle bir kavrama yer verilmemiş olsa da... Ne denildi? Kanun koyucu kanun değiştirmiş. Savcılık da diyor ki: "Her ne kadar kanun koyucu kanunu değiştirmiş olsa da siz yine eski kanundaki o tanımı kaçırıp ceza verin." Siz bu iddianameyi kabul ettiniz. O yüzden sordukları bence yanıtını vermek zorundasınız. Biz burada yürürlükte olan kanunlara göre mi yargılama yapıyoruz? Mülga bir kanundan, anlamından ve bağlamından koparılan "özel vasfa haiz" tabirini içeren bu yönde bir cezalandırma talep edilen iddianamede, iddianame anlatısı hakkında ne düşünüyorsunuz? Ya savcılık iddianame anlatısında idam cezası talep edebilir miydi? Mülga kanunlarda var. "Ben mülga kanunları çarpıtıyorum. Suç, bu suçta da doğru değil." talep etseydi bu iddianameyi kabul edecek miydiniz? Bunun bir farkı var mı? Bizim bunları denetlemeye kavuşturmamız gerekiyor. Bizim de sağlıklı bir savunma yapabilmemiz için hangi kanuna göre yargılama yapılıyor, biz delilleri hangi kanuna göre tartışacağız bunu bilmemiz, öğrenmemiz gerekiyor. O yüzden yorduğumuz kanun, eğer yürürlükte olan kanunlardaysa bunu da belirtin.
Bu arada savcılık mülga kanunda çarpıtmış. Yani alışkanlık... Mülga kanunda atıf yaptığı madde silahlı cemiyet ve çetelerden bahseder. Onda da bu cemiyet ve çetenin birtakım suçları ki genellikle anayasal düzene karşı olan suçlarında yer verilen bir kanunu bu dosyaya uygulatmak istiyor savcılık. Biz neye göre inceleyeceğiz şimdi? Bu arada kabul edelim mevcut kanunda "özel vasfa haiz" diye bir kavram olsun, kanun koyucu eklemiş olsun, iş kaldırmış olsun, her şey kanuna uygun olsun. Müvekkili özel yapan nedir? İddianamede bu konuda bir anlatı var mı? Tanışıklıktan, ilişkiden başka bir şeyle açıklanabiliyorsa dinleyelim Sayın Başkan. İddianamede 100 tane alt kiralama var, Kültür A.Ş. kısmında sadece, tüm iddianame bütününde değil. 2500'e yakın ve binlerce ihale vardır. Müvekkilin şirketi sadece 4 tane alt kiralama kazanmış. Bu yüzden mi müvekkil özel vasfa haiz? Ya da iddianame anlatısı delil olarak değerlendirilen tek başına bir delil değeri olmayan HTS ve baz kayıtlarına bakın. Haftada 10 gün toplantı yaptığı iddia edilmiş ama düzgünce tek bir baz kaydı sunulmamış, tek bir düzenli baz kaydı yok. Müvekkil bu yüzden mi özel vasfa haiz? Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş.'yi 'la beraber yönetiyormuş. Nasıl? Kayda değer baz kaydı var mı? Bu iki kişinin 2019 yılından itibaren ki o zamana kadar almışsınız, toplam 47 HTS kaydı var. Ayda bir bile değil. 2 ayda, 3 ayda bir belki. Müvekkil bu yüzden mi özel vasfa haiz? Sonuç olarak bu yargılamada ne örgütten ne de kanunda yeri olmayan özel vasıflardan bahsedebiliriz.
Özetlemek gerekirse yaşanan soruşturma sürecinin de iddianamenin de hukuki bir değeri yoktur. Bir kişiyi ve çevresindekileri hedef alan, ilişkilendirme safsatası ile yürütülen ve kendi kendini büyüten bir suçlamadan ibarettir. Yalan beyanlarla, yalan raporlarla, ekonomik, politik amaçlarla yürütülmüştür diyebiliriz. O yüzden bence bu yargılamanın sonunda şu soruların cevabını ortaya koymalıyız.
Ya da çok daha temelden; savcılık yargı erkinin parçası mıdır yoksa hukuk dışı bir kurum gibi hareket edebilir mi? Bu sorunun cevabı bu yargılamanın iliği ile sınırlı değil, öyle de kalmayacak. O yüzden yanıt verirken bu durumu da gözetmeniz gerekiyor.
Bir hukuk dersinden bahsedip kapatacağım. Hukuk felsefesi ve sosyolojisi dersi, bu salondaki tüm hukukçular almıştır. Tekrar böyle derslerde anlatılmıştı belki hatırlarsınız. Hukuku antropolojik olarak incelediğinizde bu kuralların toplum kuralları, hukuk kuralları olarak kaldığını görürsünüz. Yani bir insan kalabalığını topluma dönüştüren şey, hukuk kurallarına tabiiyetidir. Yoksa toplum diyordur. Bu durum aynı zamanda hukukun doğuşudur. Hem toplum hem hukuk birbiriyle beraber doğmuşlardır. Bu salonda, bu yargılamada, bu soruşturmada hukuk kurallarının en temel halinin çiğnendiğine tanıklık ediyoruz. Bunları tartışıp tekrar döneceğim. Çünkü bu yargılamayla ilgili bir sorun da değil. Ülkede hukuka güven %20 seviyelerine geriledi. Bu şu demek, siz 7 üyeye, savcı bey 5'iniz, 4'ünüz ülkeye inanmıyor. Bunun vahametini yeterince gözler önüne seriyorlar herhalde. Bu bir çöküştür. Hukuk kurallarının uygulanmadığı, hukuki belirliliğin ortadan kalktığı, iktidar sahiplerinin keyfi tutum ve davranışlarının birer kanun sayıldığı günler geçirdik, geçiriyoruz. Hukuku korumak sadece yasaların, metinleri korumak, insan haklarını hukuku korumakla sınırlı değil. Toplumu korumaktır. Çünkü toplumu kuran şey o. Bu yüzden bu yargılamanın bu açıdan da bir anlamı olduğunu düşünüyorum.
Bu yargılamanın sonunda şu soruya da bir yanıt vereceksiniz. Hukuk kurallarına tabii miyiz, değil miyiz? Bu topraklarda yaşayan herkes bir insan kalabalığı mı yoksa toplum mu? Biz bunu nasıl görüyoruz, siz bunu nasıl görüyorsunuz? Bu sadece tarihin doğru yerinde durmakla ilgili değil, hukukun onurunu korumakla ilgili de değil. Bu topraklarda birlikte yaşadığımız insanlara karşı sorumluluğumuzdur. Vereceğiniz kararın sonuçlarını bilin. Bence ya toplumu ayakta tutarsınız ya da toplumu parçalarsınız. Teşekkürler.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.