Çok tekrara düşmeden, fazla uzatmadan genel beyanlarımı sunayım en başından. Öncelikle 2026 60 EMK kapsamında, dosya kapsamı yargılamanın konusu, müvekkilime isnat edilen suçlamalar, isnat edilen ve müvekkilin irtibatlandırıldığı eylemler, örgüte yardım suçu ile bu suçun maddi ve manevi unsurları, dosyadaki delillerin değerlendirilmesi ve son olarak müvekkilin hukuki durumunu kapsayacak şekilde düzenlenen Profesör Doktor Hamide Zafer imzasını taşıyan uzman mütalaası dosyaya sunulmuştur müvekkil dosyası tarafında. Anılan mütalaa savunmalarımızı destekler nitelikte olup öncelikle müvekkilin isnat edilen eylemlere iştirakinin somut olarak ortaya konulamadığını, suçlamalara dayanak gösterilen delillerin mahkumiyete esas alınabilecek nitelikte somut ve her türlü şüpheden uzak deliller olmadığını ortaya koymaktadır. Ayrıca mütalaada müvekkil hakkında uygulanan hukuki tedbirin ölçülülük ilkesine aykırı olduğu ve tutukluluğun diğer CMK ve devamı maddelerine aykırı olduğu, azami süresinin de dolduğu hususları ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmiştir. Bir diğer husus Sayın Başkan; yargılama sürecinde müvekkil hakkında meydana gelen hak ihlallerine de değinmek istiyoruz. Müvekkil, iddianamenin kendisine tebliğ edildiği tarihte Silivri No 3 Kapalı Cezaevinde bulunmaktadır. Bu nedenle savunmasını cezaevi koşulları altında hazırlamak zorunda kalmıştır. İddianame kendisine tebliğ edilmiş olmakla beraber ekleri verilmemiştir. Söz konusu eklerin temin edilmesi, incelenmesi, cezaevi koşullarının fiziki kısıtlılıkları nedeniyle çok güç olmuştur. Müvekkile haftada yalnızca 2 saat bilgisayar kullanım imkanı tanınmış, ancak bu sürenin yetersiz olması, kullanımın uzun aralıklarla ve kısa sürede sağlanması nedeniyle savunma hazırlığı açısından etkin şekilde yararlanması mümkün olmamıştır. Bu durum öncelikle özgürlük ve güvenlik hakkı ile mülkiyet hakkı bakımından ortaya çıkan ihlallerin bir sonucu olup savunmanın hazırlanabilmesi için gerekli imkan ve koşulların sağlanmaması nedeniyle müvekkilin iddia makamı ile eşit şartlarda bulunmasını engellemiştir. Sonuç olarak müvekkile yeterli savunma imkanı tanınmaması, silahların eşitliği ilkesi, adil yargılanma hakkı ve savunma hakkı yönlerinden açık bir hak ihlali teşkil etmektedir. Bunları belirtmek istiyoruz. Kısaca soruşturma, kovuşturma süreci ve süreçte oluşan, yaşanan bir kısım usule aykırılıklar, hak ihlalleri ve çelişkilere de değinmek istiyoruz Sayın Başkan.
İnan Güney Müdafii Av. Ozan Kaya Savunması
Huzurdaki yargılamanın ana iddianamesi olan dosya kapsamında 15.08.2025 tarihinde müvekkil gözaltına alınmıştı. 18.08.2025 tarihindeki sevk yazısında, bu sevk yazısında şu ifadeler yer almaktadır: Dosya kapsamında şüpheli olan bazı şahıslara usulsüz bir şekilde açık hava reklam işlerini verdiği, şüpheli 'ün fiili ortağı olduğu, örgüt yöneticisi Murat Onbul ve örgüt üyesi Kaan Türmenöz ile birlikte hareket ederek açık hava reklam sektöründe usulsüz ve doğrudan iş verme süreçlerine haksız kazanç elde etmesine ve kamu zararına sebep olduğu, sistem adını verdiği yapıya aktarılmasında ve bu suretle örgüte fon sağlanmasında katkıda bulunduğu; dosya içerisinde bulunan tanık beyanları, şüpheli ifadeleri, mali raporlar, hesap hareketleri ve HTS raporlarının bu bulguları desteklediği. Akabinde müvekkil hakkında İstanbul 3. Sulh Ceza Hakimliğinin 19.08.2025 tarihli, 2025'e 1073 sorgu sayılı kararında tutuklama kararı verilmiştir ve tutuklama gerekçesi olarak da Mali Suçları Araştırma Kurulunun raporundaki tespitler, dosya kapsamında alınan ifade ve beyanlar, banka hesap hareketlerindeki kayıtlar, HTS kayıtları, tanık anlatımları karşısında bu haliyle üzerine atılı suçları işlemiş olduklarına dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunduğu gerekçeleriyle tutuklama kararı verilmiştir. Çok geçmeden, yaklaşık 1 ay sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı aynı dosyadan şöyle bir gerekçe ile: "Soruşturma safhası, isnat edilen fiillerin yoğunlaştığı dönem ve fiillerin içerikleri göz önüne alındığında haklarındaki soruşturmanın ayrı yürütülmesinin usul ekonomisi açısından faydalı olacağı anlaşıldığından evrakın tefri kine, soruşturma defterinin 2025'e 194072 numarasına kaydedilmesi" gerekçesiyle tefrik kararı vermiştir ve müvekkil hakkındaki soruşturmaya başka bir dosyadan, hukuki ve fiili bağlantı yokluğu gerekçesiyle devam olunmuştur. Yani başka bir ifadeyle, söz konusu suçlamaların veya suçlamaya konu fiillerin mevcut soruşturma ve yargılama kapsamında değerlendirilemediği sonucuna varılmıştır. Kasım 2025 tarihine geldiğimizde müvekkilin tutuklandığı ve akabinde hakkında tefrik kararı verilen bu dosyanın ana iddianamesi İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiş ve kovuşturma aşamasına geçilmiştir. Bu dosya kapsamında iddia olunan örgüte ve örgüt üyeliğine dair şemalar ve olgular açıklanmış, eylemler tek tek açıklanmış, ancak müvekkil ile ilgili bir isnat ya da şemada bulunma durumuna yer verilmemiştir.
Aradan geçen süre zarfında soruşturma safhasında dosya içerisine aleyhe hiçbir delil girmemiş ve azami tutukluk süresinin dolduğu gerekçesiyle de defalarca tarafımızca tahliye talebinde bulunulmuştur. Burada tek aleyhe değerlendirilebilecek delili müvekkil de belirtmişti; 05.03.2026 tarihli, iddianameden birkaç gün önce oluşturulan bir HTS baz analizi raporu var. Fakat nitekim biraz önce Sulh Ceza Hakimliğinin tutuklama gerekçesinde kuvvetli suç şüphesini oluşturan deliller olarak nitelendirilen deliller listesinde de HTS baz raporlarına değinilmişti. Yani bu artık yeni bir delil değildir ya da yeni bir delil keşfetmek gibi, aylarca olmayan bir delilden bunun devamına karar verilmiştir. Bu çelişkiye de yer vermek istiyoruz. Müvekkil hakkındaki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2025'e 194072 sayılı soruşturma dosyasında, yani tefrik olan dosyada düzenlenen iddianamede, somut bir değişim, kabul edilebilir bir gerekçe olmaksızın tekrardan birleştirme talepli olarak gönderilmesi esasen usule ve yasaya aykırıdır diye düşünüyoruz ve kanaatimiz bu yöndedir. Esasen peki neden böyle oldu? Tüm bu hususlar ve çelişkili işlemler birlikte değerlendirildiğinde soruşturma makamının, müvekkil yönünden suça konu olabilecek bir eylem veya olgu tespitini yapamadığını, belirleyemediğini ve müvekkili isnat olunan suça ve iddia olunan örgüte bağlayacak somut delil ortaya koyamadığını; ancak uzun süren tutukluluk halinde muhafaza etmek ve dosyayı takipsizlik kararı vermekten kaçınmak amacıyla ortalama bir birleştirme ile sürüncemede bıraktığını açıkça göstermektedir. İki birleştirme kararı verildi ve yargılamaya buradan devam olundu. Ona dair de birleştirme kararıyla verilen ilk tutuk devam kararında aynen şu gerekçe yer almaktadır: "Sanıklar İsmail Hakkı Kaya, Seyhan Urcan ve 'in üzerlerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, sanıkların suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, öngörülen ceza miktarına göre tutuklama tedbirinin bu aşamada ölçülü olduğu ve kaçma ve delilleri etkileme hususunda kuvvetli şüphenin bulunduğu, adli kontrol tedbirinin orantılılık ilkesi gereğince yeterli olmayacağı hususları hep birlikte değerlendirildiğinde" gerekçesiyle tutukluluğun devamına karar verildi.
Şöyle ki, aldığımız iddianamede müvekkil yönünden suç vasfı da değişmişti öncelikle. Başlangıçta isnat olunan ve müvekkil hakkında tutuklama kararı verilen, mevcutta da tutuklu olduğu "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma" suçlamasından cezalandırılması talep olunmamış; bunun yerine TCK 220/7 "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmamakla birlikte yardım etmek" suçlaması isnat olunmuştur. Ayrıca ana iddianamede yer alan Eylem 70, 72, 117 kapsamında da TCK 158. maddesinden suçlamalar isnat edilmiştir. Yargılamanın konusu, birleşen iddianamede Eylem 70, 72, 117 ayrı ayrı anlatılmış. İddianamenin tasnifi açısından söylüyorum bunu. Genel değerlendirmeler yapılmış ve son bölümde de müvekkil ile ilgili şu ifadelere yer verilmiş ve esasen dosyaya şu şekilde dahil edilmiştir: 3K isimli şirketin resmi olmasa da fiili ortak ortağı olduğu, suç örgütü lideri 'nun talimatıyla suç örgütü üyesi Kağan Sürmegöz üzerinden gerçekleştirdiği; bu hususu şüpheli ifadelerinde "'in 3K şirketine iş bağladığı ve pasladığı" şeklinde beyanlarıyla açıkça ikrar ettiği -ki olmayan beyanlar, biraz önce müvekkil de açıkladı-. Devamında şüpheli 'nin itiraf niteliğinde 07.08.2025 tarihinde verdiği ifadesinde bu hususun net bir şekilde somut tarih ve yer bilgileriyle beyan ettiği -ki bu beyanlara da değineceğim Sayın Başkan, sadece ana hatlarıyla giriyorum-. Şüphelinin elde ettiği haksız kazancı suç örgütü lideri 'na ve kendi illegal siyasi emellerine harcadığı yine dosya kapsamındaki ifadelerden anlaşılmaktadır. Yukarıda izah edilen hususları dosya kapsamında bulunan başta şüpheli , şüpheli Rauf Cem Istranca ve suç örgütü üyesi 'nin ifadeleri olmak üzere birçok itiraf niteliğindeki ifadeler, HTS raporları, MASAK raporları teyit etmektedir. Şimdi yargılamanın, davanın konusuna geleceğim. CMK duruşmanın başlaması başlıklı 191/2 maddesinde aynen şu ifade geçmektedir: "İddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirilesi anlatılır" düzenlemesi mevcuttur. Şimdi bu ifadeyle aslında birleştirme talepli ya da ek iddianame diye söyleyeceğim, sayfa 7'de: "İşbu soruşturma dosyasının yukarıda bahsedilen sayılı soruşturma dosyasına açılan kamu davasına konu Eylem 70, 72 ve 117 eklenmek üzere" denilmek suretiyle ana iddianame ile irtibatlandırma yapılmış ve ek iddianamenin şüphelilerin bu eylemlere katıldıkları iddiasıyla davanın konusu sınırları çizilmiştir. Gerek ana iddianame gerekse ek iddianame incelendiğinde Sayın Başkan, tabii ki bu fiillerin suç oluşturup oluşturmadığına değinmiyorum fakat 3K şirketi ile ilgili bir anlatım sabittir. İşte ne yapmıştır? ihaleye katılmıştır, almıştır, alamamıştır, teklif vermiştir, iş yapmıştır vesaire böyle eylemler sabittir. Bir tarafta 3K şirketi var, şirket adına irtibatlandırdığımız kişi ve dolaylı olarak da Rauf Cem. Diğer tarafta ise İBB var, iddia olunan suç örgütü var. Burada da irtibatlandırdığımız kişi Kağan Sürmegöz ve Kağan Sürmegöz üzerinden de .
3K yönünden açıklamalarda bulunacağız. Dediğim gibi bir kısım tespitler ve eylemler vardır, beyanlar vardır. Fakat diğer tarafta iddia olan örgüte yönelik Kağan Sürmegöz, bunlarla ilgili bir irtibat tespitimiz yok Sayın Başkan. Hiçbir delil yok, hadi diğer delilleri geçtik bir tek beyan dahi yok. Sadece Adem Tuzcu isimli kişinin İstanbul CBS'de vermiş olduğu 08.08.2025 tarihli ifadesinde, faturalarla ilgili Kağan Sürmegöz'ün, belediye başkanı olana kadar onunla iletişim halinde olduğunu, ondan sonra da Önder Gedik ile bu süreçleri konuştuğuna şahit olduğu şeklinde beyanı vardır. Burada da aslında şöyle, ve Kağan Sürmegöz'ün, dolayısıyla İBB veya iddia olunan örgütün yan yana isimlerinin geçtiği tek yer burasıdır. Bu kişi etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmış. Buna rağmen beyanların aleyhe hususlarını kabul etmemekle, bu kapsamda aleyhe bir durum olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü 'in Beltaş'ta görevliyken Kağan Sürmegöz ile görüşmesi normal ve görev gereğidir. Görüşmese bu defa görevi ihmalden yargılanabilirdi diye düşünüyorum. Ayrıca bu durumun olağan olduğu, yine aynı kişinin beyanlarında buradan ayrıldıktan sonra da Önder Gedik ile görüştüğü şeklindeki beyanına da baktığımız zaman, Kağan Sürmegöz'ün bu süreçlerde sadece Beltaş yöneticileri oldukları için görüşme sağladığını da ortaya koymaktadır. 3K ile ilgili durum böyleyken müvekkil yönünden ise ana iddianamede hiçbir şey yok. Ek iddianameye bakıldığında da iki iddia var: Birincisi usulsüzlük, ikincisi gizli ortaklık. Bu usulsüzlük iddiasına bakalım Sayın Başkan. Bu kapsamda müvekkil nasıl bir usulsüzlük yapmıştır, hangi eylemi usulsüz kabul edilmiştir? Buna dair bir eylem atfı bulunmamaktadır ya da eyleme dayanak gösterilen bir delil de bulunmamaktadır. İkinci iddiada da gizli ortaklık. Yine burada da gizli ortaklığa dair nasıl bir eylem vardır veya TCK 37 kapsamında iştirak var mıdır, varsa buna dair eylem atfı nedir? Her iki iddia açısından da sadece bir varsayım vardır aslında. Şimdi böyle bir durumda isnat olunan suçun unsurlarını tartışmadan önce eylemi belirlemek, iştirak iradesini belirlemek gerekir. Bunlar yokken her suçla isnat edebiliriz ve hepsi açısından da aslında aynı savunmayı vermek zorunda kalırız.
Biraz önce meslektaşımızın dediği gibi tek savunma verdiniz fakat anlatımlarımız çok değişmeyecektir. Çünkü bir eylem belirlenmemiş bizim açımızdan. Müvekkil açısından fiillerin ne olduğunun, hangi şeylerin hile teşkil ettiğinin, hangi hileli davranışın kim tarafından gerçekleştirildiğinin, hangi kamu görevlisinin veya kurumunun iradesinin nasıl ve ne suretle fesada uğratıldığının, bu irade fesadı sonucunda nasıl bir tasarrufta bulunularak menfaat sağladığının veya iradesi fesada uğratılan kişinin veya kamu kurum veya kuruluşlarının hangi işlemle zarar gördüğünün, ayrıca örgüte yardım suçu açısından yardımın nasıl yapıldığını bunu yine detaylı açıklayacağız gösteren olgular ve bu olguların varlığını gösteren kuvvetli şüphe ortaya konulmamıştır Sayın Başkan. Öte yandan, müvekkil özelinde ise bu süreçte gerçekleştirdiği iddia edilen herhangi bir eylem, hileli davranış ortaya konulmamıştır. Bu haliyle suçun hem maddi unsurunu oluşturan hileli fiillerin hem de manevi unsurunu oluşturan kastın müvekkil bakımından gerçekleştiğinden söz edilmesi mümkün değildir. Örgüt suçu açısından değerlendirdiğimizde, dediğimiz gibi suç vasfı lehimize değişmiştir. Şu anda 227 isnadı söz konusudur. Bunu biz değil, iddia makamı bu şekilde değerlendirmiş. Dolayısıyla 227'yi kabul anlamına gelmemekle birlikte örgüt üyesi olmadığımızı savcılık ortaya koymuştur. Aslında burada biz kanaat getiriyoruz ki, komple dosyadan çıkarılması gerekmekteyken "Artık bu kadar tutuklu bıraktık, çıkarmak olmaz" düşüncesiyle suç değerlendirmesini mahkemeye bırakmak için zorlama ile 227'de bırakılmış diye düşünüyorum. Peki bu suçlama yönünden anlatım nedir? Yine ana iddianamede anlatım yok. Birleşen iddianamede ise davanın unsuru, yani örgüte yardım suçu açısından sadece 2 tane ifade var. Yine aynen alıntılayacağım: "Bu işlerin Beltaş Genel Müdürlüğü ve Beyoğlu Belediye Başkanlığı dönemlerinde suç örgütü lideri 'nun talimatıyla, suç örgütü üyesi üzerinden gerçekleştirdiği..." Bir diğer alıntıda da devamında, "Şüphelinin elde ettiği haksız kazancı suç örgütü lideri ve kendi illegal siyasi emellerine harcadığı yine dosya kapsamındaki ifadelerden anlaşılmaktadır." Bakın Sayın Başkan, delillerden demiyorum, sadece ifadelerden diyorum burada.
Peki ifadeler ne? Onlara bakalım. Yani sadece 2 cümle var. Bunu da Rauf Cem Istranca'nın kendisiyle ilgili anlatımı ve 'nin itiraf mahiyetinde, tırnak içerisinde söylüyorum, iddianamede bu şekilde tavsif edilmiş, adlandırılan beyanlarından çıkarmışlar. Aynı , mahkeme huzurunda vermiş olduğu beyanında; tahliye beklentisi, vaadi, baskı ile beyan verdiğini, bu ifadelerini kabul etmediğini, müvekkili tanımadığını açıklamış. Ayrıca soruşturma ifadesi kabul görse dahi bu defa iddianamede belirtildiği gibi somut yer, tarih bilgisi içeren bir anlatım değil, "duydum" beyanı vardır sadece. CMK Delilleri Takdir Yetkisi başlıklı 217. maddesinde, "Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir." dayandırabilir. "Bu deliller hâkimin vicdani kanaatiyle serbestçe takdir edilir." düzenlemesi mevcuttur. Şimdi, anılan delil beyanları. Geldi, burada beyan verdi. Aslında kendisi açısından sanık ama bizim açımızdan da bir nevi tanık. Beyan verdi, bunlar tartışıldı, sorular soruldu ve kendisi cevapladı ve bu delilin çürütüldüğü kanaatindeyiz. Bunun aksi sadece şu şekilde ileri sürülebilir: Zaman zaman mahkemeler suç tarihi, olayın sıcaklığı ile verilen ilk ifadelerin daha doğru olacağı, sonradan kurgu yapılabileceği gerekçesiyle değerlendirmeler söz konusu. Ancak burada de dahil hiç kimse, yani bizimle ilgili beyan veren hiç kimse ne suç tarihinde ne de gözaltı tarihinde müvekkille ilgili bir beyanda bulunmamıştır. Hepsi sonradan verilmiş, birçoğu menfaat odaklı, tahliye beklentisi içerisinde verilmiş beyanlardır. Bu yönüyle de bu beyanların kabulü tarafımızca mümkün değildir. Ayrıca bu beyanlar, yine aksi düşünülürse, bu defa da CMK 148 uyarınca yasak sorgu kapsamında artık geçersizdir ve hükme esas alınamaz. Tutuklama koşullarına dair bir kısım beyanda bulunacağım Sayın Başkan. Öncelikle şunu ifade etmek istiyoruz, meslektaşımız da değindi o yüzden kısaca beyanda bulunacağım. Soruşturma aşamasında azami tutukluluk süresinin ihlali ve mahkemece öncelikli tahliye kararı verilmesi sorumluluğu... CMK 100 ve devamı uyarınca tutukluluk değerlendirmesi yaparken soruşturma aşamasını, yukarıda belirtilenler dışında başka bir hak ihlalini oluşturan CMK 102/4 maddesi uyarınca azami tutukluluk süresi dolduğu halde müvekkilin tahliye edilmemesi hususunda değerlendirmesi gerekmektedir. Nitekim Sayın Başkan, soruşturma aşamasında her iki suç da Asliye Ceza Mahkemesi görevine giren suçlardan olduğu için ve 6 aylık tutukluluk süresi, azami tutukluluk süresi dolduğu için tarafımızca hem savcılığa hem de tutuk incelemesinde Sulh Ceza Hakimliğine bu beyanlarda bulunuldu. Tahliye talebinde bulunuldu. Hem savcılık hem tutuk değerlendirmesini yapan Sulh Ceza Hakimliği bu beyanlarımızı değerlendirmedi, daha doğrusu beyanlarımızın aksine karar verdi ve müvekkilin tutukluluk halinin devamına karar verdi.
Mahkemece, biz bunu Sayın Mahkemenizden talep etmekteyiz. Kovuşturma aşamasındaki hak ihlallerini değil, soruşturma aşamasındaki usule aykırılıkları ve hak ihlallerini de gidermek adına Sayın Mahkemece yargısal denetim yapılması zorunluluktur. Bu durum göz ardı edilerek yargılamaya devam olunamaz kanaatindeyiz. Yine aksi halde, bu defa ilgili yasanın devamında kovuşturma aşamasındaki azami tutukluluk süreleri düzenlenmiştir. Bunun Asliye Ceza Mahkemesinde müvekkilin müvekkile isnat olunan suçlar bakımından 1 yıllık azami tutukluluk süresi vardır Sayın Başkan. Yaklaşık 1 ay sonra azami tutukluluk süresi dolacaktır. Biz bunun da Sayın Mahkemece dikkate alınmasını, soruşturma aşamasında uğranılan hak ihlalinin giderilmemesi dahilinde bu defa da kovuşturma aşamasındaki azami sürenin göz önünde bulundurulmasını talep ederiz. Çünkü 1 ay sonra müvekkil açısından ne değişecektir? Sadece 1 ay fazla tutuklu kalmış olacaktır. Yine toplu değerlendirme yapılmasının CMK 100'e aykırılığına değinmek istiyorum kısaca. Müvekkilin tutukluluk halinin devamına ilişkin değerlendirme, dosyadaki diğer sanıklarla birlikte ortak ve kalıp gerekçelerde yapılmış; müvekkilin kişisel durumu, delil durumu ve tutuklama nedenleri yönünden bireyselleştirilmiş, bireyselleştirilmiş herhangi bir değerlendirmeye yer verilmemiştir. Bu hususta da mahkemenin bireyselleştirme yapılmasına dair gerekçeler sunması gerekmektedir. Bu kapsamda toplu verilen tutukluluk devam kararları kapsamında Anayasa madde 19 ve AİHM 5 ve şey AİHM 5 ve 6. maddelerinin ihlal edildiğini düşünmekteyiz. Bunu da beyan etmek istiyoruz. Buna dair Mustafa Ali Balbay başvurusu, 2012/1272 sayılı AYM kararı: "Tutuklamanın devamına karar verilirken davanın genel durumu yanında, tahliyesini talep eden kişinin özel durumunun dikkate alınması ve bu anlamda tutukluluk gerekçelerinin kişiselleştirilmesi bir zorunluluktur." diye belirtilmiştir. Biz de bu AYM kararı doğrultusunda taleplerimizi yeniliyoruz.
Yine baz istasyonunun ve HTS kayıtlarının aleyhimize delil olarak değerlendirilmesi hususuna değineceğim Sayın Başkan. Müvekkil de bizzat açıkladı; sanık Rauf Cem Istranca ile aynı baz istasyonundan sinyal verilmesi, fiziki koşullardan kaynaklanmaktadır. Aynı lokasyonlarda çalışan, ikamet eden veya güzergah kapsamı çakışan kişilerin telefonlarının aynı baz istasyonundan sinyal vermesi teknik bir zorunluluktur. Yine aleyhe olarak değerlendirilen HTS kayıtları kısmına gelecek olursak; müvekkilin irtibatlandırıldığı sanık Rauf Cem Istranca ile, suç tarihleri olarak iddia olunan tarihleri de kapsayacak şekilde, yaklaşık 6 yıllık HTS kayıtları incelendiğinde aralarında 0 kayıt olduğu görülmektedir. Aynı şekilde, irtibatlandırıldığı diğer sanık ile aralarında —suç tarihlerini de kapsayacak şekilde— 6 yıllık süre içerisinde ortalama aylık 2 defaya denk düşen kayıt olduğu görülmektedir. Bu durum da, önceden gelen ve kendilerinin de bizzat belirttiği tanışıklıkları, aynı siyasi çevrede bulunmaları hususları gözetildiğinde olağan sınırlar içerisinde kalmaktadır. Dolayısıyla bu kayıtların suç isnadını destekleyen bir delil niteliği taşımadığı açıktır. Aleyhe değerlendirilen HTS kayıtlarına dair Anayasa Mahkemesi'nin 2023/12251 sayılı kararına da atıfta bulunmak isterim. Bu kararda, somut olayların koşulları itibarıyla içeriği belli olmayan telefon görüşme kayıtlarının, başvurucuya isnat edilen suçlar bakımından "kuvvetli suç şüphesi belirtisi" olarak kabulünün mümkün görülmediği açıkça ifade edilmiştir. Tanık beyanlarına geldiğimizde ise, müvekkilin ve diğer meslektaşımın da dile getirdiği üzere, kendi yargılamamız açısından önemli bir hususu belirtmek istiyorum: CMK Madde 170/4 kapsamında, iddianamede yalnızca yüklenen suçu oluşturan olaylar ile mevcut deliller arasında ilişki kuran, isnat konusu fiillere dair somut ve ilgili hususlara yer verilmesi gerekmektedir. Oysa müvekkil aleyhine olduğu belirtilen ve iddianamede yazılı olan —burada yine alıntı yapacağım— "Yukarıda izah edilen hususların dosya kapsamında bulunan başta şüpheli , şüpheli Rauf Cem Işırcan ve suç örgütü üyesi 'nin ifadeleri olmak üzere birçok itiraf niteliğindeki ifadeler..." açıklaması mevcuttur.
Şimdi dosya kapsamında müvekkilin isminin geçtiği ve aleyhe olduğu değerlendirilen isimlere bakıyoruz: , Alican Abacı, , , Alper Çelik, Durmuş Yıldırım ve . Bu şahıslar —şüpheli veya tanık fark etmeksizin— yargılama konusuna dair hiçbir anlatımda bulunmamışlardır. Yani eylem 1-2-3-7-3 ve 117 kapsamında hiçbir anlatımları söz konusu değildir. Bu sebeple bu beyanlara dair bir açıklama yapma zorunluluğu da hissetmiyoruz. Fakat yine aksi adımla baktığımız zaman, beyanlarında somut bilgiye, görgüye, yer ve zamana dair herhangi bir içerik bulunmamaktadır. Dolayısıyla bunların denetlenebilir nitelikte olmadığı; görgüye değil duyuma, bilgiye değil varsayıma, tanıklığa değil husumete ve menfaate dayalı beyanlar olduğu açıkça görülmektedir. Şimdi diğer beyanlara bakalım: . Mahkeme huzurunda vermiş olduğu beyanında; tahliye beklentisiyle, tahliye vaadiyle ve baskıyla beyan verdiğini söyleyerek bu ifadelerini kabul etmediğini, hatta müvekkili hiç tanımadığını bizzat açıklamıştır. Ayrıca soruşturma ifadesi kabul görse dahi, bu defa iddianamede belirtildiği gibi somut yer ve tarih bilgisi içeren bir anlatım değil, sadece "duydum" beyanı mevcuttur. Bunun da takdirini Sayın Mahkemeye bırakıyoruz. Buradan yine CMK'nın 217. maddesine değineceğim: Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir; bu deliller hâkimin vicdani kanaatiyle serbestçe takdir edilir.
Hâkim: Savunmanızı biraz hızlandırın.
'nin beyanları tartışılmış ve çürütülmüştür. Bunun aksini, dediğimiz gibi sonradan oluşturulmuş bir beyan olduğunu ifade ettik. Bir görsel vardı, onu açabilir miyiz? 9 numaralı görsel olması lazım. Evet Sayın Başkan, ile ilgili yine. Şunu da vurgulamak istiyoruz; o dönem basında da geniş bir şekilde yer buldu, biz de bir örneğini bulduk ve burada dile getirmek istiyoruz. 14.08.2025 tarihinde ile ilgili Özgür Özel'in bir açıklaması vardı. Bayağı da medyada, basında yer aldı bu açıklama. 1 yıl sonra, 15.08.2025 tarihinde müvekkil hakkında operasyon düzenlendi. Buna dair bu görselde yer alan ifade, gazeteci Abdulkadir Selvi'nin "Özgür Özel'in Kapki'si Beyoğlu'nu Yaktı" başlıklı köşe yazısıdır. Aslında bu soruşturmanın dayanağının, esasen müvekkile isnat olunan suçlar açısından, nereden ele alırsak alalım ya da nereye çevirirsek çevirelim, dönüp dolaşıp 'ye vardığı açıkça görülüyor. Görselde de başlıkta yer almaktadır: "Özgür Özel'in Kapki'si Beyoğlu'nu Yaktı." Aynen bu şekilde ifade edilmiştir. 'e geçeceğim. ile ilgili de iddianamede yine "'in üç kağıt şirketine iş bağladığı ve pasladığı şeklinde beyanlarıyla açıkça ikrar etti" ifadesi geçmiş. Yani iddianame bu şekilde anlatmış. Fakat bu bir manipülasyondur diyebiliriz ya da kötü niyetli düşünmeyelim, diyelim ki bir yazım hatasıdır. sadece tutukluyken savcılığa çıkıp derdini anlatmak ve tahliye talebinde bulunmak için, o dönem kısa bir süre müdafiliğini üstlenen avukatın yönlendirmesiyle, "'i yazmazsan seni çağırmazlar" söylemiyle ismini yazdığını belirtmiştir. Oraya çıktığında da "Hiç mi sana faydası olmadı?" ısrarıyla birtakım, denetleme imkanı dahi bulamadığı birkaç cümlenin zapta geçirildiğini, bunu inceleme fırsatı dahi bulamadığını huzurda ifade etmiştir. Yine gerek iddia makamı gerek Sayın Mahkemece gerekse tarafımızca sorulan sorularda da aleyhimize bir beyanda bulunmamıştır.
Bir diğer kişi olan Rauf Cem Istranca ise ifadelerinde bir defa dahi ismini geçirmemiştir Sayın Başkan. Etkin pişmanlıktan faydalanmış bu kişi, tahliye olmuş. Demek ki beyanlarını soruşturma makamı yeterli görmüş olacak ki, 2 defa beyan vermiş. İlk beyanı hariç, emniyet esaslı ifadesinden sonra 2 defa savcılıkta beyan vermiş. İkisinde de, öncekiler dahil olmak üzere, daha doğrusu hiçbirisinde ismimiz yok; bize dair aleyhe bir beyanı yoktur. Hatta Kağan Sürmegöz ile 15 yıllık bir diyaloğunun olduğunu, 15 yıldır kendisini tanıdığını beyan etmiştir. Nitekim Kağan Sürmegöz de mahkeme huzurunda vermiş olduğu beyanında Rauf Cem'i 15 yıldır tanıdığını, müvekkili ise 4-5 yıldır tanıdığını beyan etmiştir. Biz bunu, "Her ikisinin arasında bir suç ilişkisi vardır veya yoktur" değerlendirmesiyle söylemiyoruz; fakat Rauf Cem Istranca'nın iddianamedeki anlatım kapsamında Kağan Sürmegöz ile görüşmesi için müvekkile ihtiyacı olmadığı da buradan açıkça ortaya çıkmaktadır. Tutuklama tedbirine ilişkin birkaç AYM kararından bahsedeceğim başkanım, toparlayacağım. Halas Aslan başvurusu, ölçülülük ilkesi kapsamında... Bu kararda ölçülülük ilkesi ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır ve müvekkil açısından da tutukluluğun ölçüsüz olduğu bu karar içeriğinde daha açıkça ortaya çıkmaktadır. Yine Hanefi Avcı başvurusu... Özellikle belli bir süre geçtikten sonra tutuklamanın devamına karar verilirken, davanın genel durumu yanında tahliyesini talep eden kişinin özel durumunun dikkate alınması ve bu anlamda tutukluluk gerekçelerinin kişiselleştirilmesi bir zorunluluk addedilmektedir. Bir diğer AYM kararı, Nedim Şener başvurusu. Bu karar, somut olayla birebir uyuşmaktadır sayın başkanım. Kararda şöyle deniyor: "Kuvvetli suç şüphesinin var olduğu yönündeki gerekçelerle ilgili olarak, ilk tutuklama tedbirinin uygulandığı tarihte bu gerekçenin yeterli olduğu söylenebilir. Ancak tutukluluk süresi uzadıkça, tutma için gerekli olan şüphenin seviyesinin de o ölçüde artması gerekir."
Bu bağlamda ilk derece mahkemeleri, ilk tutuklama tedbirinin üzerinden belli bir süre geçmesine rağmen başlangıçta var olduğu kabul edilen kuvvetli suç şüphesini doğruda ya da destekleyecek herhangi yeni bir unsura değinmemiştir şeklinde bir hak ihlali oluşturmuştur. Bizim dosya kapsamında da müvekkilin tutukluluğu hakkında tutuklama kararı verildiği ilk tarihten bugüne kadar aleyhine hiçbir durum söz konusu olmamıştır; dosya kapsamına aleyhe bir durum girmemiştir. Şimdi biz bu AYM kararlarına değiniyoruz fakat tabii ki Anayasa Madde 153 uyarınca hak ihlalinin oluştuğu dosya açısından bağlayıcılık söz konusudur. Buna dair Anayasa Mahkemesi Başkanı, eski başkanı Zühtü Arslan'ın 2022 yılındaki bir kuruluş yıl dönümü törenindeki konuşmasında şu benzetmeyi kullanmıştır: "Mahkemenin tek tek sivrisinekleri öldürerek görevini tam anlamıyla yerine getiremeyeceğini, esas meselenin sivrisinekleri yaratan bataklığı kurutmak olduğunu..." belirtmiştir. Biz de buna katılıyoruz. Nitekim çok sayıda somut olaya uyan, örtüşen AYM kararına değindik. Mevcut olan kararlar uygun düştüğü halde bizim için de uygulanması gerekmektedir. Yoksa her ihlal için AYM'ye başvurulsa mahkeme işlevsiz hale gelecek, başvurular uzun sürede karara bağlanacak ve neticede çıkan hiçbir kararın hak ihlalini giderme açısından bir etkisi olmayacaktır. Son olarak katalog suç hususuna değinmek istiyorum. Müvekkile isnat edilen her iki suç da Asliye Ceza Mahkemesi görev alanına girmektedir. Yargılamanın şu anda Ağır Ceza Mahkemesinde yapılıyor oluşu, bu suçların Ağır Ceza Mahkemesi görev alanına girdiği anlamına gelmemektedir. Çünkü yasada açıkça yazılmaktadır; yani Ağır Ceza Mahkemesinin görev alanına girmeyen suçlar olarak 227 açısından da 158 açısından da her iki suç, Asliye Ceza Mahkemesi görev alanına girmekte ve katalog suç arasında da bulunmamaktadır ceza maddesinde bahsedilen. Bu hususların dikkate alınmasını, azami sürelerin de bu kapsamda değerlendirilmesini talep ediyoruz.
Son olarak bir AYM kararına daha değineceğim: Murat Narman başvurusu. Derece mahkemelerinin, kanuni tutukluluk süresinin her suç için ayrı ayrı hesaplanması gerektiği yönündeki yorumu, bireylerin tutuklu olarak yargılanabileceği azami süreyi belirsiz ve öngörülemez bir şekilde uzatmaya elverişlidir. Zira bir kişi hakkında birden fazla suç isnadı olması halinde azami tutukluluk süresi her biri için ayrı ayrı hesaplandığında, kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği süre öngörülemez bir şekilde uzayacaktır. Bu durumun başvurucu açısından öngörülebilir olmadığı açıktır denmekle... Burada da şunu dile getirmek istiyoruz sayın başkanım: 3 defa nitelikli dolandırıcılık suç isnadı vardır fakat tek bir tutuklama tedbiri uygulanmalıdır. Bu açıdan da her suç açısından buymuş gibi değerlendirilip azami tutukluluk süresinin bu şekilde değerlendirilmemesi gerekmektedir. Son olarak, müvekkilin belediye başkanı olması, bir başka deyişle kamu görevlisi olması, yargılama veya suç değerlendirmesi açısından aleyhe bir durum mudur? Şöyle ki, müvekkil mevcut yargılamada kamu görevlisine özgülenmiş katalog bir suçtan yargılanmıyor veya kamu görevlisi olması sebebiyle bir suçun temel halinin nitelikli halinden de yargılanmıyor. Yani kamu görevlisi olması nitelikli bir hal oluşturmuyor, aleyhe bir husus da oluşturmuyor. Peki lehe bir durum mudur? Öncelikle tutuk incelemesi açısından lehe bir durumdur, evet. Gerek siyasi geçmişi, gerek mevcut siyasi kimliği ve tanınırlığı, gerekse 48-49 yıllık yaşamının, karakterinin siyasi bir değer üzerine kurulu olduğu ve bunun kendisinin ayrılmaz bir parçası olduğu gözetildiğinde; özellikle kaçma şüphesi açısından, bu şüpheyi yansıttığı anda hem kendi siyasi ve toplumsal itibarı hem de kamuoyuna mal olmuş, tanınmış bir belediye başkanı olması dolayısıyla ailesinin, çocuklarının itibarı açısından telafisi imkansız olumsuz sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Bunun karşısında kaçmayı makul kılacak somut bir gerekçe de bulunmamaktadır. Biz öncelikle herhangi bir eylem atfı olmadığından, belirlenebilir eylem olmadığından dolayı CMK'nın 223/9 maddesi uyarınca müvekkil hakkında derhal beraat kararı verilmesini talep ediyoruz. Aksi halde müvekkilin tahliyesine ve yapılacak yargılama neticesinde isnat olunan tüm suçlardan ayrı ayrı beraatine karar verilmesini; müvekkilden alınan, adli emanette kayıtlı, incelemesi yapılan ve bir kopyası dosyaya alınan dijital materyallerin iadesine karar verilmesini talep ederiz.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.