Savunma

İnan Güney Müdafii Av. Şükrü Kocuk Savunması

Müdafi savunması·İnan Güney·2 Temmuz 2026 · Kaynak

Müvekkil yaklaşık 9 aydır tutuklu ve bugün ilk defa gerçek anlamda kendisine savunma ve ifade etmek imkanına kavuştu. Müvekkil hakkında İstanbul 3. Sulh Ceza Hakimliği tarafından sorgu yapılmış ve suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak, kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçlarından da tutuklama kararı verilmiş. Biz, sorgu yapılırken duruşmada, müvekkil hakkındaki istinatlarla ilgili olarak bazı açıklamalarda bulunmuştuk, itirazlarda bulunmuştuk. Dosya içerisinde yer alan Sulh Ceza Hakimliği'nin duruşma tutanaklarında bunlar vardı. Orada dikkat çektiğimiz husus eğer bir dolandırıcılık suçundan bahsediyorsanız, dolandırılan kurumun kim olduğunu bize anlatmalısınız ki, biz bu dolandırılan kişinin, gerçekten dolandırılıp olup olmadığı konusunda bir savunma yapabilelim dedim. Yine bir örgütle ilgili iddianız varsa buna ilişkin bir dayanak, bir belge dosyada bize herhangi bir gizlilik kararı olsa bile bunlara ilişkin savunma yapmamıza imkan verecek kadar olsa bunlardan bahsetmek istedik. Ancak Sulh Ceza Hakimliği'nde bunlar tarafımıza söylenmedi. Özellikle dolandırıcılık suçundaki mağdurun kim olduğu yönündeki belirsizliği bugün biz, Sulh Ceza Mahkemesi'nde üstüne vura vura açıklamıştık. Zaman içerisinde iddianamenin ortaya çıkması, aradaki tutukluluk değerlendirmeleri, tefrik kararı, bunlardan bugün duruşmaya geldiğimiz zamana kadar geçen sürede bir baktık ki gerçekten o gün vurgulamak istediğimiz şey Sulh Ceza Hakimliği'nce dikkate alınsaydı müvekkilimiz o gün belki de hiç tutuklanmayacaktı. Çünkü müvekkil tutuklandığı tarihte müvekkilin hakkında ithamda bulunan hiç kimse müvekkili eylem 70, 72 ve 117 ile ilgili olarak suçlayan bir beyanı dosyada yoktu. Daha sonra müvekkilin hangi eylemlerden tutuklandığını öğrenmemiz ne zaman mümkün oldu? Tefrik kararında mümkün oldu. Bu tutuklama kararından yaklaşık 20 gün sonrası 08.09.2025 tarihli tefrik kararı ile müvekkilin hangi eylem nedeniyle tutuklandığını öğrenmiş olduk. Ancak tabii biz bunu çok daha sonra, iddianamenin düzenlenmesinden sonra öğrendik. Tefrik kararında şöyle diyor: Şüpheli 'in Beşiktaş Belediyesi iştiraki olan Beltaş Yönetim Kurulu Başkanı olduğu dönem ile Beyoğlu Belediye Başkanı olduğu dönem ve ilgili hakkında yolsuzluk iddialarının bulunduğu, hakkındaki iddiaların büyük kısmının bu döneme ait olduğu, diğer şüphelilerin ise ile irtibatlı oldukları, Güney'in eylemlerine iştirak ettiklerine dair iddiaların yer aldığı görülmüştür. Şüpheliler bakımından soruşturma safhasında isnat edilen fiillerin yoğunlaştığı dönem ve fiillerin içeriği dikkate alındığında haklarındaki soruşturmanın ayrı yürütülmesinin usul ekonomisi açısından faydalı olacağı anlaşıldığından evrakın tefrikiyle karar verilmiştir. Şimdi biz bu tefrik kararıyla müvekkilin hakkındaki dolandırıcılık iddiasının dayanağını öğrenmiş olduk. Burada diyor ki müvekkilin Beyoğlu Belediye Başkanı ve Beltaş Yönetim Kurulu Başkanı olduğu dönemlerde yapıldığı iddia edilen yolsuzluk veya dolandırıcılık eylemleri. Sayın savcılık makamı, o tarihte dosyada bulunan delillerle Sulh Ceza Hakimliği'ni müvekkilin bu kurumlarda görev yaptığı dönemde kamu zararına sebebiyet verdiği dolandırıcılık yaptığına ikna etmiş ve bu nedenle tutuklanmasına dayanak olan belgeleri sunmuş ve ikna edilmiş Sulh Ceza Hakimliği. Ancak günümüzde bakıyoruz ki müvekkil hakkında Beyoğlu ve Beltaş ile ilgili herhangi bir itham, iddia, itham, delil yok. Ancak tutukluluk olduğu yerde o günkü iddialarla kalmış. Savcılık makamı tarafından düzenlenen bu tefrik kararı ile müvekkilin hangi amaçla sorgulandığı ve tutuklandığı belirginleşti. Bu aşamaya kadar olan iddia ve delillerin müvekkilin Beltaş ve Beyoğlu ile ilgili olduğunu görmemiz bizim açımızdan en azından bu aşamada savunma yapma fırsatını bize vermiş oldu.

İnan Güney Müdafii

Ancak aradan geçen bu uzun süreden sonra 10.03.2026 tarihli iddianameyle müvekkil hakkında suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmamakla birlikte yardım etme ve kamu kurum ve kuruluşların zararına dolandırıcılık suçundan cezalandırılması talep edildi. İddianame ile birlikte suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak suçu bu kez suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmamakla birlikte yardım etme suçuna dönüştü. Yine dolandırıcılık suçunun mağduru da değişti. Müvekkil tutuklandığı günden tazmin edildiği iddianamenin tazmin edildiği güne kadar örgüt üyeliği suçundan soruşturma geçirdi. Ancak savcılık aşamalarda müvekkilin herhangi bir örgütle ilişkisi olmadığını kabul etmiş oldu. Müvekkilin aleyhinde önce rüşvet, örgüte üye olma, kamu kurum ve kuruluşları buradaki kamu kurum ve kuruluşları Beltaş ve Beyoğlu'ydu, bunların hepsi sonradan değişti. Örgüt üyeliği yardım, Beltaş Beyoğlu, İBB şirketleri olarak dönüştü. Ancak başlangıçtaki tutukluluk sebepleri değişmiş olmasına rağmen tutukluluk halen devam ediyor. Dava açıldığında müvekkil hakkındaki iddianame düzenlendiğinde müvekkil hakkındaki bu hukuka aykırı süreç bir kez de birleştirmenin konusu yapılıyor savcılık tarafından çalışıldığını görüyoruz. Soruşturma başladıktan sonra müvekkil hakkında tutuklanmaya dayanak olan tüm iddiaların doğru olmadığı ortaya çıktıktan sonra ve müvekkil hakkındaki iddialarla ilgili yasal azami tutukluluk süresi geçtikten sonra başkaca dava açılmasına dayanak dayanak olan delil olmadığından bu kez işbu dosyanın sanıklarından ile müvekkil arasındaki arkadaşlık ilişkisine yola çıkılarak bu davayla birleştirme talepli olarak iddianame düzenlenmesi yoluna gidildi. İddianameye göre 3K şirketinin sahibi olan Rauf Cem'in 'e aylık bir ödeme yaptığını kabul ettiğini, 'ün de aylık bir ödeme aldığını kabul ettiğini, Serkan ile müvekkilin arkadaş olduğunu ve bu çerçevede bu ilişkiden yola çıkılarak müvekkilin İBB şirketlerinin ihalesine katılmalarına aracılık ederek İBB şirketlerinin zararına dolandırıcılık eylemi yaptığı iddianamenin konusu. Oysa ki Rauf Cem Istranca ve verdikleri ifadede davaya konu ihalelerle ilgili olarak yani eylem 70, 72 ve 117 müvekkile bir ödeme yapıldığından ve ne de müvekkilin 3K şirketleri arasında açık veya gizli bir ortaklık olduğundan hiçbir şekilde bahsetmemektedir. Hiçbir şekilde bu yönde bir beyanları yoktur. Yine müvekkilin tutuklanmasının başlıca sebeplerinden birisi de gerek bu dosyaya yansıyan bilgiler gerekse kamuoyunda o tarihte müvekkilin tutuklandığı tarihteki biz dosya içeriğine hakim değildik ama televizyonda, gazetede, basında bu konuda bilgisi olan insanlar konuşuyorlardı, söylüyorlardı. 'nin etkin pişmanlıktan vermiş olduğu bir ifadenin müvekkilin tutuklanmasına sebebiyet verdiği çokça konuşuluyordu. Tabii biz Murat Bey'in ifadesini de o tarihte görmemiştik ancak duruşmada gördüğümüzde Murat Bey'in o tarihte vermiş olduğu ifadenin de müvekkilin tutuklanmasına dayanak yapılacak bir delil içermediği açıktı. Nitekim Murat Bey'in duruşmadaki beyanı da o tarihteki ifadesinin de gerçek, samimi ve doğru beyanlar olmadığını açıkladı. İddianamenin sonuç kısmında, müvekkilin açık hava reklam mecralarından gelir elde ettiğinden bahsedilmiş ise de bu yönde de herhangi bir tespitte bulunulmadığından sadece 3K şirketinin sahiplerinin eylemlerinden müvekkilin de sorumlu tutulması yönünde bir kanaate ulaşıldığı açıklanmakta. Yine müvekkilin elde edildiğini iddia ettikleri yasa dışı bir gelire yönelik veri olmadığı gibi bu gelirin de İBB Belediye Başkanı olan Ekrem Bey veya gösterdiği bir kişi veya kuruluşla paylaşıldığına dair bir delil de dosyada yok. Sadece müvekkil hakkındaki 6 aylık azami tutukluluk süresi dolduktan sonra, savcılığa dilekçe vererek 6 aylık tutukluluk süresinin dolduğunu, iddia edilen eylemlerin asliye cezalık suçlar olduğunu, bu nedenle tutukluluğun sona erdirilmesine yönelik dilekçe verdikten birkaç gün sonra, iddianame düzenlenerek dosyanın Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki işbu dosyayla birleştirilmesi talep edildi.

İnan Güney Müdafii

Ceza uyuşmazlıklarının birleştirilebilmesi için birleştirmede yarar bulunması, birleştirme olanağının bulunması, cezai uyuşmazlıkların birleştirilmesi zaman, emek ve masraf bakımından dava ekonomisine hizmet etmesi gerekmektedir. Özellikle birleştirme maddi gerçeğin ortaya çıkmasına hizmet edecekse tüm süjeler bakımından faydalı sayılır. Mahkemelerin birleştirilmesinde her üç süje; iddia, müdafaa, yargılama açısından yarar bulunmalıdır. Ancak birleştirme muhakemeyi uzatacaksa bu yola da gidilmez. Özellikle örgüt suçları ile örgütsel faaliyetler kapsamında işlenen suçlar söz konusu olduğunda şüpheli, sanık sayısı nedeniyle yüzlerce kişi aynı yargılama dosyası kapsamında yargılanabilmektedir. Bu halde tutukluluk incelemeleri ve sorgular, yönetimin kurulması aşamaları adil yargılanma hakkını önemli ölçüde tehdit etmektedir. Bu durum tutukluluk incelemelerinin gereği gibi yapılmasını da engelleyebilmektedir. Nitekim davamızda da bu sorunu yaşamaktayız. Bu birleştirmeler, kolaylıkla Anayasa Madde 19 ile güvence altına alınan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını, Anayasa'nın 141/3'te düzenlenen gerekçeli karar hakkı ile Anayasa'nın 36. maddesi ile güvence altına alınmış olan adil yargılanma hakkını zedeleyici bir uygulamaya dönüşebilmektedir. Ayrıca iddianamelerde fiillerin ayrıştırılamaması nedeniyle soyut, genel ifadelere dayanan iddianameler düzenlenmesine ve iddiayı öğrenme hakkını ihlal eden uygulamanın ortaya çıkmasına da zemin hazırlayabilmektedir. Nitekim bugün müvekkilin savunma yapmasındaki en büyük sorunlardan bir tanesi de budur. Adil yargılanma hakkının korunabilmesi için bu türlü davalarda iddianamenin değerlendirilmesi, olayların ayrıştırılması ve hangi failin hangi fiil nedeniyle cezalandırılacağının açıklanması ve birleştirmenin hangi nedenle faydalı olacağı ve amacına hizmet edeceği hususunun ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Müvekkil bugün duruşmada, eylemlerine ilişkin olarak savunma yaparken "Sürekli hangi eylemle, hangi fiilimle, hangi davranışımla yargılandığımı anlayamamaktayım" diye tekrarla, sürekli bu hususlardan bahsetmiştir. Bu husus aslında Ceza Muhakemesi Kanunu madde 170'e 4'te uygun şekilde kendisine yönelik bir iddianame düzenlenmemesinden kaynaklanmaktadır. Adil yargılanma hakkının en önemli unsuru olan savunma hakkının kullanılabilmesi için önce sanığa isnat edilen eylemler açıklatılmalıdır. "Duruşmanın başlaması" başlıklı CMK 191/3-b hükmüne göre, iddianame veya iddianame yerine geçen belgelerde yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirilmesi anlatılır. Öncelikle iddianamenin yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanışı şeklindeki hükmün bu iddianamede karşılanmadığı açıktır. Adil yargılanma hakkının ve savunma hakkının kısıtlandığı açık olup bu hususu özellikle tutanağa geçirilmesini talep ediyoruz. Tutanaklara geçmesini de talep ettiğimiz ikinci husus ise tutukluluğa ilişkindir. Müvekkile isnat edilen soyut fiiller ve iddianamedeki sevk maddesi, yani örgüte yardım ve nitelikli dolandırıcılık suçları kanun değişikliği ile asliye cezalık suçlar haline gelmiştir ve tutukluluk süreleri de böyle değerlendirilmelidir. Tutukluluk sürelerinin, soruşturma aşamasında geçmiş olması ve bu aşamada değerlendirilmemiş olması, yargılama aşamasında da buna riayet edileceği anlamına bizce gelmemektedir. Şüpheli 'in 19.08.2025 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliğinin... Tutuklandıktan sonra soruşturma evresinde geçen 6 aylık tutukluluk süresi, 19.02.2026 tarihinde dolmuştur. Soruşturma evresi için öngörülen tutukluluk süreleri dolduktan sonra tarafımızdan tahliye talep edilmiştir. Ancak talep yasal olarak değerlendirmeye alınmadan kanun ifadeleri tekrar edilerek tutukluluğun devamı kararları verilmiştir. Bu durum, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu Cumhuriyet Savcılığı'nca 2026'ya 1281 iddianame nolu ve 10.03.2026 tarihli iddianame düzenleninceye kadar da devam etmiştir. İki suç iddiası nedeniyle iki aylık tutukluluk süresi göz önünde tutulduğu şeklinde bir kabul olup olmadığını bilmemekle birlikte, böyle bir kabulle yapılmış ise de bu, kanuna ve yasal uygulamalara uygun bir tutukluluk değerlendirmesi değildir. Ceza Muhakemesi Kanunu 100'e göre, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde tutuklama kararı verilemez. Şu hallerde bir tutuklama nedeni varsayılabilir: Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması, kaçma şüphesi olan olayların olması, tanık veya başka kişiler üzerinde baskı yapması gibi. Kovuşturma evresine geçilmiş olması, soruşturma evresinde tutukluluk süresi dolmuş olmasına rağmen şüphelinin salıverilmeyerek hak ihlalinin ortadan kaldırılmayacak. Tutukluluk için öngörülen temel süreler, soruşturma aşamasında dolmuştur; ancak bu hususta yapmış olduğumuz itirazlar hala değerlendirilmemiştir.

İnan Güney Müdafii

Tensip aşamasında sayın mahkemenizden de bu yönde yapmış olduğumuz başvurularımız da yine aynı şekilde makul gerekçeler olmadan veya bu gerekçeler açıklanmadan reddedilmiştir. Suç tanımına uygun isnat edilen somut bir fiil ve nitelikleri ortaya koyan ve bunlarla ispatlandırılmış deliller de iddianame ekindeki içeriğinde bulunmamaktadır. Müvekkil eylem 70, 72 ve 117 ile yargılanmaktadır. Ancak tutukluluk kararı bu eylemlere yönelik olarak verilmemiştir. Tutukluluk kararı, müvekkilin BELTAŞ Yönetim Kurulu Başkanı ve Beyoğlu Belediye Başkanı olduğu dönemde yaptığı ileri sürülen dolandırıcılık ve suç örgütüne yönelik iddialarıyla verilmiştir. Zaten soruşturma da bu yönde yapılmıştı. Müvekkile emniyet ve savcılık ifadesinde eylem 70, 72 ve 117 ile ilgili herhangi bir soru ve ithamda da bulunulmadığı gibi aşamalarda da bu yönde ek bir savunması da alınmamıştır. İstanbul 11. Sulh Ceza Hakimliğinin 09.03.2026 tarihli tutukluluk incelemesinde tarafımızca tutukluluk süresi bittiği yönünde açıklama yapılmış, ancak İstanbul 11. Sulh Ceza Hakimliği bu iddiamızı kabul etmemiştir. 09.03.2026 tarihinde yapılan itiraz ve tahliye talebine konu olan tutukluluk incelemesi kapsamında, Cumhuriyet Başsavcılığı'nca suç vasıf ve mahiyetine ilişkin delillerle irtibatlandırılarak bir değerlendirme yapılmamış; soyut ve denetim imkanı vermeyecek şekilde genel ifadelerle tutukluluk halinin devamı talep edilmiştir. İstanbul 11. Sulh Ceza Hakimliği de bu talebi kabul ederek tutukluluğun devamı kararını vermiştir. hakkında düzenlenen iddianamenin mahkemeniz diğer dosyasıyla birleştirilmesinden sonra, bizce yeterli olan bir gerekçe açıklanmadan birleştirme ve devam kararı verilmesi bu anlamda, bütün bu açıklamalarımız ışığında, bizce doğru olmayıp bu hususun bu celsede yapılacak tutukluluk değerlendirmesinde yeniden değerlendirilmesini ve bu kararın gerekçelendirilerek açıklattırılmasını da talebimizle sunarız. Duruşmanın devamı için kararlarda, eylem 70, 72 ve 111 olarak tarif edilen olaylarla müvekkilim arasındaki ilişki kurulamamaktadır. Tutukluluğun devamına ilişkin kararlar, kanun ifadelerinin tekrarı niteliğindedir. Bu nedenle hem Anayasa madde 19 ile güvence altına alınan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı hem de Anayasanın 141'e 3 ve adil yargılanma hakkını düzenleyen 36. maddesi ile güvence altına alınmış olan adil yargılanma hakkı bu yönlerden zedelenmiş bulunmaktadır. Bir kişi tutuklandığı anda kendisine itham edilmeyen başka bir suç nedeniyle tutuklanamaz, hakkında güvenlik tedbirlerine başvurulamaz. Başlangıçta bu yönlü bir eksiklik olsa dahi soruşturma aşamasında geçen sürede, tutukluluk gerekçeleri değişmeksizin aynı eylem ve istinatlarla değerlendirme yapılmışken davanın bambaşka iddia ve olaylarla açılması, başlangıçtaki tutuklama gerekçelerinin doğru olmadığını, tutuklamanın en başından beri haksız ve hukuka aykırı olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu hususun da tutanağa geçmesini talep etmekteyiz. Yine müvekkilin de kısaca bahsettiği gibi bir diğer hakkı da müvekkilin lekelenmeme hakkıdır. Müvekkil hakkındaki düzenlenen iddianamede eylem 70, 72 ve 111 gibi ilgisi olmayan birçok beyan ve ifadeler yer almakta; bunlar genel ifadeyle iddianamede müvekkil hakkında mahkemece değerlendirilmesi talep edilen, ancak eylem 70, 72 ve 111 ile irtibatı kurulamayan ifadeler olup bunların dosyada yer alması, müvekkilin de bahsettiği şekilde lekelenmeme hakkını ihlal etmektedir, masumiyet hakkını ihlal etmektedir. Yargılama aşamasında beyanda bulunan birçok sanık, soruşturma sırasında beyanları alınırken hukuka aykırı tutum, vaat ve yalan beyanda bulunmaya zorlandıklarını beyan etmişlerdir. Soruşturmanın sanıklar aleyhine her ne pahasına olursa olsun delil bulmak, sanıkların tutukluluğunu devam ettirmek ve sonunun da cezalandırmak amacıyla yürütüldüğü; Ceza Usul Kanunu'nun öngördüğü usullerle bir ispat çabası olmadığı soruşturma aşamasında maalesef görülmektedir.

İnan Güney Müdafii

Bu soruşturma usul ve yönetimi karşı yöntemi karşısında, modern Türk Ceza Hukuku ve Ceza Mahkemesi Hukuku'nun kurucularından 3 değerli bilim insanının bazı notlarını burada tekrar etmek istiyoruz: Ordinaryüs Profesör Doktor Baha Kantar, 1953 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin açılışında, açılış konuşmasında şu sözleri söylemektedir: "Adaletin herkese emniyet verecek surette tevdi edilebilmesi için hakimlere istiklal ve azledilmemek teminatının verilmesi kafi değildir. Kendisine bu teminat verilecek olan hakimin ilim ehliyetine, seciye ve ahlak liyakatına da sahip olması lazımdır. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu hakimlerden diğer memurlardan daha üstün vasıflar istemiştir. Mecelle de Kitabü'l-Kaza'sında hakim de bulunması gereken vasıfları şu surette sayar: Hakim, hakim, fehim, müstekim, emin, mekin, metin olmalıdır. Zira Mecelle'nin dediği gibi hakim beynelhasmeyn adil ile memurdur. Hukuk ilmi güçtür; onu rakit yani statik halden dinamik hale getirmek kolay bir iş değildir." Baha Kantar'ın Ceza Hukuku Muhakemesi Hukuku kitabı hala bugün modern çağımızda, çok değişmiş olmasına rağmen, temel ceza hukuku kitabı olarak ele alınmakta ve değerlendirilmektedir. Yine Baha Kantar'ın veda konuşmasında da şu şekilde konuşma yaptığı, toplu fakülte konuşmasında, 1950 yılları konuşmasında: "Tedris mesleğine talebelere hitap ederek girdim, onlardan ayrılırken de yine onlara hitap etmek istiyorum. Şimdi beni seven eski ve yeni tüm talebelerim, size söylüyorum: Eğer hayatta bulunduğum müddetçe fani benliğimi, öldükten sonra ruhumu memnun ve şad etmek isterseniz, hafızanıza nakşetmek istediğim şu sözlerimi daima hatırlayınız: Dürüst olunuz, dürüst olunuz, dürüst olunuz." Yine bir başka bilim insanı Faruk Erem; Erem de yeniyi, farklıyı arama gayretinde olmuş, klasik ceza hukuku okulunu görmüş, pozitivist ceza hukukuna merak sarmış, teknik hukuk okulunun farkında olarak sonunda hümanist doktrin açısından Türk ceza hukuku düşüncesini ortaya atmış bir bilim insanıdır. Erem, "Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar." diyen bir ceza hukukçusudur. Herhalde Erem bu düşüncesiyle devlet merkezli değil, insan merkezli bir ceza hukuku oluşturulabileceğini göstermek istemiştir. Zaten hümanist, evren ve evrende insanın, insan merkezli algılanmasıdır. Faruk Erem Ceza Muhakemesi Hukuku alanında, ceza kitabında savunulan düşünceler günümüzde hala aynı şekilde değerli ve dikkate alınmaktadır. Erem, hakimin vicdani kanaatine önem verir ancak kanıtsız vicdani kanaat olamayacağı düşüncesidir, düşüncesindedir. Faruk Erem, sanığın ikrara zorlanmasına, sanıktan zorla kanıt elde edilmesine karşıdır. Sanığın özgür iradesinin eseri olmayan bir ikrar ceza muhakemesi hukukunda kanıt değildir. Erem tek başına ikrarın sanığın mahkumiyeti için yeterli olmadığı kanaatindedir. Erem usule uygun olarak elde edilmiş olmadıkça elde edilen bulguların kanıt değeri olmadığını savunur. Erem ceza muhakemesini diyalektik açıdan ceza hukuku muhakemesini biçimlendirmeye çalışmıştır. Erem'e göre yargılama başından sonuna kadar tez, antitez ve sentez üçlemesiyle devam eden bir süreçtir. Erem doğru kararın ortaya çıkmasında kamunun çıkarı olduğunu düşünmekte ve ceza müeyyidesinin insan olduğu, bu nedenle bunun önemli olduğunu vurgulamaktadır. Yine Uğur Alacakaptan, bir diğer bilim adamı, Faruk Erem'in asistanıdır. Baha Kantar ve Erem çizgisinde bir fikri hayatı vardır. Alacakaptan suç ve cezanın kanuniliği üzerine çalışmış, Magna Carta'dan bu yana konuya ilişkin tartışmaları görmüş ve kanunilik ilkesinin ceza hukukunun temelini oluşturduğu düşüncesini savunmuştur. En azından ülkemiz yönünden hakimin hukuk yaratması düşüncesine karşı olmuş ve ceza hukukunun kanunilik ilkesi sayesinde günlük siyasetin bir aleti olamayacağı düşüncesini hararetle savunmuştur. Ceza hukukunun kendi siyasetinin olması başka bir şeydir, ceza hukukçusunun tabiri caizse siyasetçinin elinde bir araç olması başka bir şeydir. Alacakaptan buna hep karşı olmuş, ceza hukukunun siyasi iktidarların, hükümetlerin vatandaşlar üzerinde sopa olarak kullanılamayacağını savunmuştur. Baha Kantar, Faruk Erem ve Uğur Alacakaptan ülkemizde binlerce hukukçunun yetişmesine, hukukun uygulanmasına, hukuk devriminin gerçekleşmesine en değerli hizmetlerini sunmuş büyük hukukçulardır.

İnan Güney Müdafii

Şimdi, yaklaşık 1950'li yıllardan 70'li 80'li yıllara kadar Türk ceza hukukunun bugüne evrilmesine; modern, laik Türk hukuk sisteminin kurulmasına öncülük eden bu bilim adamlarının, bu soruşturma usulüyle ilgili olarak yapılan dosyadaki ulusal blokları okusa, bu duruşma tutanaklarını okusa ne düşüneceğini merak ediyorum. Bu nedenle de bu değerli hocalarımızın, bilim adamlarımızın düşüncelerini bu vesileyle buradan anmak istedim. Şimdi burada vekilim hakkındaki iddianameye temel dayanak oluşturan ifadeler var. Bu ifadelerin dışında diğer deliller; baz kaydı, HTS kaydı ve MASAK raporu. Bunlar iddianame düzenlenmesi için yeterli şüpheyi tamamlıyorlar mı? Buna bakmamız gerekiyor. 5271 sayılı Kanun'un 172. maddesinde "yeterli şüphe" terimi kullanılmıştır. Yeterli şüphenin oluşabilmesi için elbette ortada şüphe duyulmasını haklı gösterecek delil, emare veya olguların bulunması gerekir. Kamu davası açılabilmesi için yeterli şüphe ile kastedilen husus; elde edilen bilgi ve delillerin, soruşturulan kişinin suçun faili olduğu konusunda akla ve mantığa uygun, objektif olarak şüphe doğurması gerekir. Bu şüphenin kaynağı kişinin fail olduğuna dair önemli belirti ve delillerin bulunması olmalıdır. Bu bakımdan soyut ve sübjektif değerlendirmelerden yola çıkılarak bir kişi hakkında kamu davası açılmamalıdır. Çünkü kamu davası açılması devlet bakımından bir yetki olmakla birlikte, bu yetkinin hukuka uygun olarak kullanılması gerekir. Burada kamu davası açılması için na takdir yetkisi verilmemiştir. sadece elde edilen delillerin dava açmak için yeterli şüphe oluşturup oluşturmadığını değerlendirmek ve şüphenin var olduğu durumlarda davayı açmak, aksi takdirde kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermekle yükümlüdür. Bu nedenle yeterli şüphe bulunmadığı takdirde kamu davasının açılması, kişi haklarını haksız yere ihlal eden hukuki bir işlem yapılması demektir. Başka deyişle, dava açılması ile ilgili yetki yerinde kullanılmadığında kişi hakkı ihlal edilecektir. Dolayısıyla kişilerin haksız yere davaya maruz bırakılmamaları da adil yargılanma hakkı kapsamındaki bir kişi hakkı olarak kabul edilmelidir. Kanundaki yeterli şüphe ölçütü olarak değerlendirilemez. Kamu davası açılması kişinin yargılanmasıyla sonuçlanan ve kişi haklarını ihlal eden bir süreçtir. Böyle bir işlemin basit şüpheye dayalı olarak gerçekleştirilmesi düşünülemez. Basit suç şüphesi kişi hakkında soruşturma başlatılması için yeterlidir, fakat kovuşturmaya geçilebilmesi için bu şüphenin önemli derecede kuvvetlenmiş olması gerekir. Nitekim CMK 174'te iddianameye suçla ilgili olan mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanması gerektiğinin belirtilmesi de bu nedenledir. Bu bakımdan yeterli şüphe kavramının suçun işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe olarak anlaşılması yerinde olacaktır. Şimdi müvekkille ilgili eylem 70, 72 ve 117'ye iddianameyi bu açıdan baktığımızda, dava açılması için yeterli şüphenin olup olmadığını değerlendirmemizi, yapmamızı gerekiyor. Eylem 70'te iddianamede şu şekilde açıklanıyor müvekkil hakkındaki iddia: İstanbul genelinde 30 vakasında bulunan toplam 3973 metrekarelik pano ve billboard'taki reklam uygulamalarının bir yıl süreyle işletmeye verilmesi işi kapsamında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ihaleye çıkıldığı, ihaleye ilişkin şartnamenin teknik heyet tarafından satın alındığı, ihaleye sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin iştiraki olan Kültür A.Ş.'nin katıldığı ve 32 milyon TL KDV bedelle Kültür A.Ş. uhdesine işin bırakıldığı anlaşılmaktadır deniyor. Burada ihaleye için önceden hangi şartlar istendiğinden bahsedilmiş. Kültür A.Ş.'nin alt yüklenicilere yaptığı, ... olarak düzenlenen idari şartnamede ise İBB'nin yaptığı ana ihalede isteklilerden talep edilen mali ve teknik yeterliliklerin hiçbirisinin istenilmediği, ayrıca ana ihalede faaliyet alanlarının tamamında faaliyet göstermesi şartlarının bir arada aranmasına rağmen İBB tarafından verilen muvafakat üzerine Kültür A.Ş. tarafından davet usulüyle yapılan ihaleye ait şartnamelerde ihalelere davet edilen ve işi fiilen yerine getirecek isteklilerden herhangi bir mali teknik yeterlilik ve nitelik istenmemesi de davet oluşturmakta olup işi fiilen yapan firmalardan daha ana ihalede istenilen mali ve teknik yeterliliklerin alt ihalelerde aranmaması, ana ihalede istenilen mali ve teknik yeterlilik kriterlerinin tekamülü engellediği tespit edilmiştir denilerek başlangıçtaki suçun ne şekilde işlendiği burada açıklanmış.

İnan Güney Müdafii

Bunun devamında müvekkille ilgili olan kısımda 'nin ifadelerine yer verilmiş. Daha sonra Kültür A.Ş. Genel Müdürü 'ın, Hüseyin Şenyurt, , Cengiz Alçayır, , ve İsmail Yurdakul'un burada ifadelerine yer verilmiş eylem 70'te. Bu ifadelerin devamında da ifadelerin değerlendirmesi yapılacak. Bu değerlendirmede şöyle denilmiş: "Yukarıda bahsi geçen tanık ve şüphelilerin ifadelerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce yapılan ana ihalelerin ve buna bağlı olarak yapılan alt ihalelerin hangi şirketler üzerinde kalacağının en başından buyana belli olduğu, bu organizasyonun 'nun talimatıyla örgüt yöneticisi tarafından sağlandığı, bu hususta da örgüt üyeleri arasındaki hiyerarşik gücünü kullanarak gerçekleştirildiğinden defatle bahsedilmiştir." denilmiş. Dosya kapsamı yansıyan birçok şahsın beyanlarından da aynı hususlardan bahsedilmiş olup yukarıda beyanlarıyla örnekleme yoluyla değinilmiştir. Diğer ifadelere eylemlerin bitiminde ayrıca yer verilmiştir. Beyanda bulunan şahıslardan bir kısmının Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş.'yle iş yapan, buradan ihale alan, ihalelere davet edilen şahıslar olması, bir kısmının ise ihaleyi almak istemesine rağmen sistem dışında tutularak kasıtlı bir şekilde yapılan ihalelere davet edilmeyen şahıslardan olması, bir kısmının ise yine Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş.'de muhtelif pozisyonlarda çalışan, bilhassa yapılan ihaleler ile ilgili görevli konumda bulunan şahıslar olması, örneğin Kültür A.Ş. Genel Müdürü, Medya A.Ş. Genel Müdür, avukat, Satın Alma Müdürü Vekili, bir kısmının 'ndaki muhtelif pozisyonlarda çalışan, bilhassa yapılan ihalelerle ilgili görevli konumdaki şahıslar olması, örneğin Reklam Müdürü, Reklam Müdürlüğü'nde Şef göz önüne alındığında şahısların alınan beyanlarında dile getirdikleri hususlara görevleri gereği yahut işleri gereği ulaşabilecek pozisyonda olmalarıdır. Tüm bu şahısların hepsinin beyanlarının birbiriyle uyumlu olduğu, somut zaman ve mekan unsurları bakımından detay içeren ve genellikle görgüye dayalı ifadelerden oluştuğu anlaşılmıştır. Bu beyanlarda ortak tespit edilen konunun ise yapılan ihalelerin suç örgütünün organizasyonu dahilinde önceden ayarlanarak adrese teslim şekilde gerçekleştiğini ifade etmeleridir. Muhtelif birçok şahsın aynı yönde beyanda bulunmasının hayatın olağan akışı içerisinde tesadüfle açıklanmasının mümkün olmadığı değerlendirilmiştir. Bir diğer önemli hususun ise yukarıda örnekleme yoluyla değinilen beyanların bilirkişiler tarafından yapılan tespitler ile de uyumlu olması ve ilerleyen eylemlerde de görüleceği üzere İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce yapılan ana ihalelerin hepsinin benzer bir kurguyla işletilmesi nedeniyle bu şahısların beyanına itibar edilmiştir denilmekte. Ancak burada saydığım isimlerin hiçbirisinin müvekkilin ismini bu ifadeler ve beyanlarda geçirmediği görülüyor. Hiçbirisi bu müvekkili bu eylemlerle bir irtibatından bahsetmiyor. Ancak iddianamede uzun uzun bu kişilerin isimleri, olaylar anlatılmış. Ancak müvekkilin bu kişilerin ifadelerine geçmemesine rağmen nasıl böyle eylemle ilişkilendirildiğine yönelik bir açıklama bu iddianamede yok. Sayın başkanım, az önce bize ek savunma vermiştiniz, sanırım iddianamede de yer alan hususlar buydu. İddianamede zaten eylem 70 ve 72'ye ilişkin ihalelerin fesat karıştırılması eylemi, başlangıçta yapılan bu eylemden bahsediliyor diye anlıyorum. Eğer öyleyse, yine o beyana yönelik, o ek savunmaya yönelik olarak da burada müvekkilin başlangıçta yapılan bu ihaleye katıldığı, bu ihaledeki herhangi bir kişiyle görüştüğü veya onların iradelerini etkilediği yönünde hiçbir beyan burada bizce yok. Ancak bu ek savunma hakkı iddianamede bahsedilen İBB'nin yapmış olduğu ihaleden sonra yapılan ihalede Medya A.Ş.'nin yapmış olduğu ikinci pazarlık yoluyla ihaleye ilişkinse, bu hususta da ayrıca bir beyanda bulunabiliriz. Ancak ben bu yönde olduğunu düşünerek buna yönelik bir savunma yapıyorum.

İnan Güney Müdafii

Burada bu eylem 70'e yönelik bu açıkladığım hususların hepsi aslında eylem 72 için de aynı şekilde geçerli. İddianamede deniyor ki: "Bu kişilerin birbirleriyle tutarlı, görevleri gereği sahip oldukları bilgilere göre açıkladıkları beyanlar, bunların hepsi müvekkil hakkında yön olarak söyleniyor." ama hiçbirisinin isminde müvekkilin ismi, beyanlarda müvekkilin ismi geçmiyor. Burada yine savcılık tarafından bilirkişi heyeti tarafından yapılan bilirkişiler tarafından yapılan tespitlerden bahsediyor. Bilirkişiler bilirkişiler tarafından yapılan tespitlerin hiçbirisinde de müvekkilin ismi geçmiyor. Tevdi raporunda müvekkilin ismi geçmiyor. Hiçbir beyanda müvekkilin ismi geçmiyor. Ancak buna rağmen savcılık burada bu eylemlerden müvekkilin cezalandırılmasını talep ediyor. Sayın mahkemenizce de bize bu konuda ek savunma hakkı verilmiş. Ek savunmanın içerisinde de yine bizce aynı şekilde bizim ismimiz geçmeyen ifadeler ve beyanlar burada değerlendirme konusu yapılmış. Eylem 70 ve 72'nin deliller ve beyanlar kısmı aynı olduğu için bu iki eylemle ilgili olarak aynı şeyleri tekrar etmemek bakımından bu ifadelerin hiçbirisinde müvekkilin beyanının isminin geçmediğini açıklamak yeterli olacaktır düşüncesindeyim. Eylem 117 açısından ise eylem 117'ye ilişkin İstanbul Büyükşehir Belediye Emlak Yönetimi Dairesi tarafından çıkar amaçlı suç örgütü lideri 'nun talimatıyla belediye ile kamu uhdesinde bulunan veya üçüncü kişilere ait açık hava reklam mecralarının ihalesiz bir şekilde ve yönetmelik gereği alınması gereken izinler alınmaksızın yandaş şirketlere verildiği iddiaları üzerine yapılan soruşturma kapsamında belediye uhdesinde bulunan açık hava reklam alanlarının adı geçen şirketlere reklam izni alınmaksızın kullandırıldığı, bu kullanımın mevzuata aykırı olduğu gerekçesiyle ilgili şirketlere ecrimisil ihbarnamesindeki yer verildiği, ilgili şirketlerin bu ecrimisil bedellerini belirli tevkifatlar ödeyerek açık hava reklam mecralarını kullanmaya devam ettikleri tespit edilmiştir denilmiş ve bu konuya ilişkin alınan ifadelere yer verilmiş. İfadesi alınan kişiler: Kağan Sürmegöz, Yaşar Pekten, Güzide Yusufbaş, , , , Murat Çakır, İnan Bostancı, Rauf Cem Istranca, , bu kişilerin beyanlarından hiçbirisinde müvekkilin bu reklam alanlarının dağıtılmasında ilgisi olduğuna dair bir beyanları yok ve herhangi bir irtibatlarından da bahsedilmemiştir. Ancak iddianamenin yazılmasında iddia edilen suçların varlığı veya yokluğu çok önem arz etmemekte. Savcılığın bu eylemlere yönelik yapmış olduğu genel değerlendirmede yine "Bu beyanlardan anlaşılacağı üzere" demiş ki bu beyanlarda herhangi bir ibare yok. "Mevzuata göre ihale yoluyla ya da diğer kanuni yöntemlerle söz konusu mecraların kullanımı ile ilgili şirketlere verilerek belediyemiz kasasına çok daha yüksek bedellerin girmesi mümkünken, adı geçen şirketlerden sadece ecrimisil bedeli tahsil edilerek kamu milyonlarca Türk Lirası zarara uğratılmıştır. Burada da asıl amacın, adı geçen şirket yetkilileri olan şüpheliler ile fikir ve eylem birliği içerisinde hileli bir şekilde ecrimisil tahsil edilerek maliyetin düşürülmesi, kârlılığın fahiş miktarda artırılarak bu kârın bir kısmının İmamoğlu suç örgütüne aktarılması olduğu anlaşılmıştır" şeklinde bir sonuca varılmıştır. Tevdi raporundan bahsedilmiş, tevdi raporunda da müvekkilin bu eyleme nasıl katıldığından bahsedildiği iddianamede açıklanmamış. Savcılık tarafından dolandırıcılık yapılan açıklamada, İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü lideri 'nun talimatı ve suç örgütü yöneticisi 'un organizasyonu ile adı geçen şüphelilerin fikir ve eylem birliği içerisinde yukarıda açıklanan eylemleri yaptığından bahsedilmiş ama müvekkilin hangi davranışı ile bu eylemlere dahil olduğundan hiçbir şekilde bahsedilmemiş.

İnan Güney Müdafii

Şimdi bu şüphe ve eyleme ilişkin deliller açısından baktığımızda, bunların hiçbirisinin bu eylem içerisinde olmadığını görüyoruz. Müspet eylemin tipiklik yönünden değerlendirmesini yaptığımızda, tüm iddianame incelendiğinde müvekkil açısından suçun tipiklik yönünden ne şekilde gerçekleştiği açıklanmamış, açıklanmaya da çalışılmamıştır. Ceza hukukunda tipiklik, bir davranışın suç olarak kabul edilebilmesi için gerekli olan temel unsurları ifade eder. Tipikliğin unsurları; maddi ve manevi unsurlar olarak iki ana gruba ayrılır. Maddi unsurlar, suçun fiziksel ve somut yönlerini kapsarken; manevi unsurlar, suçun zihinsel ve psikolojik yönlerini ifade eder. Tipikliğin uygulama pratikleri, mahkemelerin suçların belirlenmesi ve cezaların tayininde nasıl bir değerlendirme yaptığını gösterir. Ceza hukukunda tipiklik kavramı, adil ve hukuka uygun bir yargılama süreci için kritik bir öneme sahiptir. Fiil, fail, nedensellik bağı, maddi ve manevi unsur nedir, bunlar ne şekilde gerçekleşmiştir; iddianamede buna yönelik bir açıklama yoktur. Tüm iddianame boyunca aynı tanıkların ve sanıkların beyanlarına defalarca yer verilmiş ve bilirkişi raporlarından, tevdi raporlarından bahsedilmiş ise de bunlardan müvekkilin atılı suçu işlediğine yönelik bir delil veya emareye dair olmadığı göz ardı edilmiştir. İddia edilen suçlar; kamu kurum ve kuruluşlarının aleyhine dolandırıcılık ve suç örgütüne yardım etmek olarak tarif edilmiştir. Ancak sanığın hangi eylemiyle kanunun hangi maddesini ihlal ettiği ve bunu ne şekilde ispat edildiğini anlatma ihtiyacı hissedilmemiştir. İddia edilen kamu kurum ve kuruluşları aleyhine dolandırıcılık iddiasının temel dayanağı, müvekkilin 3K şirketi şirketinin gizli ortağı olduğu başlangıç önermesiyle kabul edilmiştir. Bu önermeye göre sanık 3K şirketinin gizli ortağıdır, 3K şirketi hileli işlemlerle belediye iştirakinden iş ve işleri almıştır, sanık bu eylemlere iştirak etmiştir. İştirakin türü; kişiliği, azmettiren mi, yardım eden mi, asli fail mi olup olmadığı zaten hiç tartışılmamıştır, önermesinin mahkemece kabul edilmesi savcılık tarafından istenilmektedir. Öncelikle 3K şirketinin sanığın gizli ortağı olduğunu, 3K şirketinin tek sahibi olan Rauf Cem Istranca da bilmemektedir. Bilse Rauf Cem Istranca etkin pişmanlıktan faydalandığı için bunu söylemekten bence imtina etmezdi. Rauf Cem Istranca'nın beyanlarında da böyle bir hususa yer verilmemiştir. Şirket çalışanı de bundan haberdar değildir. Çünkü de defalarca vermiş olduğu ifadede müvekkilin böyle bir ortaklığından veya müvekkile bu şirketten elde ettiği menfaatten bir pay verildiğinden de bahsetmemektedir. Savcılığın önermesi daha en başından geçerli bir ispat ve mantık örgüsüne sahip olmayıp devamındaki iddia edilen eylemler için de aynı durum söz konusudur. Bu önermeye göre 3K şirketi, kamu kurum ve kuruluşları aleyhine dolandırıcılık eylemi yaparken bu eylemi şirket sahibi, çalışanı yapmış, müvekkilim mi katılmış; müvekkil yapmış, şirket çalışanı mı katılmış yoksa sadece müvekkil yapmış, şirketin sahibi ve çalışanının bundan haberi yok muymuş, iddianamede bu husus açık değildir ve kanunun öngördüğü tipiklik unsurunu bu iddianame bu yönlerden karşılamaktan uzaktır. Sanık bir suç örgütüne parasal yardım ettiği iddiası ile iddianame düzenlendiğine göre öncelikle bu parasal ilişkinin her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak bir şekilde ispat edilmesi gerekir. Böyle bir parasal ilişki de yargılamanın bu aşamasına kadar ispat edilmemiştir. Böyle bir parasal ilişki ispat edilmeden örgüte yardım iddiası zaten dinlenemez. Mahkemenin bu ispatı çok önemsemediği, savcılık öyle diyorsa doğrudur dediğini kabul ettiğimizde dahi müvekkilin bu eylemine yönelik iddianın dayanağı isimli şahsın ifadesinde geçen "'in sistem içinde olduğunu 'dan duydum" cümlesidir. daha sonra bu beyanlarından vazgeçmiş, da duruşmada, sorguda kendisine bu husus sorulduğunda, kendisinin 'ye böyle bir beyanda bulunmadığını açıklamıştır. Esasında bu madde ile sanığın cezalandırılması için daha ispat edilmesi gereken başka unsurlar da bulunmaktadır. Sanık, yardım ettiği kişi ve örgütün suç örgütü olduğunu bilmekte midir? Yaptığı yardım veya parasal ilişki bu örgütün amacına ulaşması için yeterli ve bu amaç için mi verilmiştir hususlarının da daha araştırılması gerekmektedir. Ceza yargılamasının temel unsuru olan tipikliğin burada hiçbir şekilde olmadığı, hatta iddianame düzenlemeye yetecek şüphenin dahi olmadığı bizce açıkça görülmektedir.

İnan Güney Müdafii

Dolandırıcılık iddiasındaki, dolandırıcılık suçunun kendi maddi ve manevi unsurları da burada gerçekleşmemiştir. Dolandırıcılık suçunun mağduru, mal varlığına zarar verilen veya aldatılan kişilerdir. Gerçek kişiler hem aldatılan hem de mal varlığına zarar verilen kişi olarak suçun mağduru olabilir. Hile ile aldatılan kişi veya kişiler ile mal varlığına zarar verilen kişi veya kişilerin aynı olması zorunlu değildir. Dolandırıcılık suçunun tanımında "kendisine veya başkasına yarar" ifadesi kullanılarak bu husus ortaya konulmuştur. Aldatılan kişi veya kişiler ile eylemden zarar gören mağdur veya mağdurlar farklı kişilerden de olabilir. Dolandırıcılığı bu şekilde öğretide üç köşeli dolandırıcılık olarak bilinmektedir. Üç köşeli dolandırıcılık söz konusu olabilmesi için hataya düşürülen kişinin, zarar gören kişi veya mal üzerinde hukuki veya fiili yetki ilişkisinde bulunması gerekir. Başka bir anlatımla aldatılan kişinin kendisinin veya üçüncü kişinin mal varlığı üzerinde tasarrufta bulunan kişi olması gerekir. Suçun maddi unsurunun hareket kısmını hileli davranışlar oluşturur, suçun maddi unsurunun netice kısmını ise hileli davranışlar sonucunda aldanma, aldanmaya bağlı olarak yarar sağlanması veya mal varlığının zarar görmesi oluşturmaktadır. Hile niteliğinde olan hareketler yasada gösterilmemiştir ancak serbest bir hareketle meydana gelen bir suç olarak kişi bunu her şekilde gerçekleştirebilir. Ancak iddianamede yer alan, böyle bir tarif edilen, mağduru aldatan, failin ne şekilde bu eylemi gerçekleştirdiğini anlatan, yani dolandırıcılık suçunun bu unsurlarından hiçbir şekilde iddianame içerisinde yer almadığını görmekteyiz. Yine bu müvekkilin yardım konusunda da ve onunla fikir ve eylem birliği içinde hareket eden diğer altı şüpheliye isnat edilen fiillerin sistem konusu yer almaktadır. Bu sistemin ne olduğu iddianamede bizim açımızdan ne şekilde müvekkilin buna dahil olduğu, ne şekilde fayda sağladığı, ne şekilde yardım ettiği de az önce bahsettiğimiz şekilde hiçbir şekilde açıklanmamıştır. İddianame bu açıdan somutlaştırılamamıştır, savunma yapmaya bu açıdan elverişli değildir. Ceza muhakemesinde beyan delilleri, ispat gücü bakımından zayıf delillerdir. Güvenilirliklerinin test edilmesi zorunludur. Sanık beyanları suçtan kurtulma güdüsüyle, tanıkların beyanları hafızasının nankör oluşu ve beynin boşlukları doldurma kabiliyeti dedikodularıyla güvenilir değildir. Tanık bizzat gördüğü olayı tüm samimiyetiyle gerçekten çok farklı anlatabilir. Tanık anlatımlarına kendi kişisel görgü ve bilgisini katar, beyan delili ispat bakımından zayıf bir delildir. Özellikle hem sanık hem de tanık olan tanıkların beyanları da ispat bakımından objektif delillerle desteklenmeye muhtaçtır ya da tanıkların ayrıntılı, uyumlu anlatımları olmalıdır. Tanığın kendi içinde çelişkili, kişisel ve soyut yorum ve değerlendirmeler içeren beyanları delil olarak kabul edilemez. Burada müvekkilin böyle bir yardım yaptığına dair maddi bir delille rastlanmamaktadır. 'nin müvekkilin sistem içinde olduğunu kendisine söylediğini beyan ettiği Hüseyin isimli tanığın beyanı veya duruşmadaki sıfatıyla sanığın böyle bir beyanı olmadığını beyan etmesi karşısında müvekkilin bu eylemleri nedeniyle cezalandırılması, hatta hakkında dava açılması da bizce doğru değildir. Örgüte bilerek ve isteyerek yardım hususunun gerçekleştiğinin söylenebilmesi için örgütün suç işleyerek kâr elde etme amacına ya da hayatta kalmasına hizmet eden bir yardım olması gerekir. Bu hususun dosya içerisinde görmüyoruz. Burada 'nin beyanı müvekkil açısından büyük önem arz etmektedir. Çünkü müvekkil başlangıçta diğer beyanlar varken hakkında herhangi bir gözaltı veya başka bir işlem yapılmamış ancak ifade verdikten sonra gözaltı işlemi ve diğer tutuklama işlemleri yapılmıştır. 'nin beyanından sonra da dosyaya başkaca hiçbir delil, beyan delili girmemiş ve bu beyandan sonra da müvekkil hakkında dava açılmıştır. Az önce bahsettiğimiz tanık, sanık ve diğer kişilerin beyan delillerinin değerini anlatırken 'nin başlangıçta birbiriyle aşamalarda çelişen, duruşmalarda bu beyanların gerçeği yansıtmadığını söyleyen beyanlarının da mahkemece dikkate alınması gerekmektedir. Dosyada beyanı bulunan tüm kişiler, 70, 72 ve 117 no'lu suça konu ihaleye ilişkin ve ecrimisil ile olan kiralama yolu sürecine yönelik müvekkilin ilgisinin olmadığını söylemektedir.

İnan Güney Müdafii

, 29.07.2025 tarihli ifadesinde yaklaşık 4-5 yıl önce daha önce NGA isimli firmanın genel müdürü olan (…) ile tanışıklığımız bulunan arkadaşım ve Rauf Cem Istranca ile 3K Şirketi'ni kurduk. Bu şirket kurulmadan önce birlikte bazı reklam alanlarıyla ilgili projeler geliştirmiştik. Şirket kurulduktan sonra bu projeleri hemen hayata geçirebilmek için reklam alanları aldık. Bu reklam alanlarının ecrimisil bedeli diyerek İBB'den 300 lira almıştık. Bu yerlerin alınma nedeni daha önce siyasi geçmişi olduğundan dolayı bağlantı kurduğu , Serdar Taşçı ve 'un yönlendirmesiyle Kağan Sürmegöz ile görüştük şeklinde beyan vermişti. ’ün vermiş olduğu ifadelerden anlaşılacağı üzere Rauf Cem ile birlikte kurmuş oldukları şirketin bağlantısı , Serdar Taşçı ve 'un yönlendirmesiyle Kağan Sürmegöz'dür. Müvekkilin bu aşamada hiçbir şekilde bir beyanı veya ilgisi bulunmamaktadır, bir yönlendirmesi de olmamıştır. Rauf Cem Istranca da nitekim 27.05.2025 tarihli ifadesinde 2021 yılında 20'den fazla reklam alanı tespitinde bulunup bu reklam alanlarına ilişkin kiralama yapmak istediğimde İBB Reklam Emlak Yönetim Dairesi Başkanı Kağan Sürmegöz'e sunum yaptım. Sunum yapmış olduğum bu reklam alanlarının 7 tanesi Kağan Sürmegöz tarafından şifahi olarak onaylandı. Bu 7 reklam alanından bir tanesi bir neden gösterilmeksizin iptal edildi. Geriye kalan 6 reklam alanından 5 tanesi reklam koyabilmem için bana ecrimisil bedeli ödemem suretiyle verileceği Kağan Sürmegöz tarafından söylendi, ben de kabul ettim. Yani bu reklam koyduğum 5 reklam alanına ilişkin herhangi bir sözleşme imzalanmaksızın veya ihale edilmeksizin sadece ecrimisil bedeli ödenerek kiralamış oldum şeklinde beyanda bulunmaktadır. Bu beyandan anlaşılacağı üzere İBB iştirakleri ile ilgili eylem 70, 72 ve özellikle ecrimisil sahibi iddialara yönelik müvekkil ile bir irtibatı olmadığı gibi İBB yöneticisi ve kendisi doğrudan doğruya görüşerek bir sunum yaptığını açıklamıştır. Bu ifade müvekkil gözaltına alınmadan önce de verilmiş bir ifade olup Rauf Cem Istranca, İBB iştirakleriyle irtibatı doğrudan doğruya kendisinin sağladığını, müvekkilin bu yönde herhangi bir irtibatının olmadığını, müvekkil gözaltına alınmadan önce zaten söylemişti. Müvekkil aleyhinde beyanları delil olarak gösterilen de yine müvekkilin bu işlerle bir irtibatının olmadığını beyanlarından açıkça beyan etmiştir. Hiçbir somut olay ve bilgi içermeyen 'nin beyanları esas itibarıyla savcılık tarafından dikkate alınmamış ve bu iddialara yönelik bir dava açılmamıştır. buradaki ifadesinde müvekkilin 3K Şirketi ile bir ortaklığı olduğundan ve bu şirketin 70, 72 ve 117 no'lu eylemlerden sorumlu olduğundan bahsetmemektedir. Kendisi sadece duyduğu bazı dedikodulardan bahsetmişse de aşamalarda ifadesi değişmişti. Müvekkil hakkında soruşturma, BELTAŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptığı dönem ve Beyoğlu Belediye Başkanlığı dönemine yönelik olarak başlamış olan soruşturmada fezlekede ayırma ve tefrik kararında bu husus açıkça savcılık tarafından belirlenmişken müvekkil hakkında bu yön, süreçteki yapmış olduğu görevlere ilişkin herhangi bir hukuka aykırı eylem ve işi tespit edilemediğinden hakkında bu yönde bir iddianame düzenlenmesi yoluna gidilmemiştir. Müvekkil bugüne yaklaşık 1,5 yıllık Beyoğlu Belediye Başkanı olarak görev yapmaktadır, öncesinde ise 4,5 yıl BELTAŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmıştır. Gerek BELTAŞ gerek Beyoğlu Belediyesi döneminde yapmış olduğu iş ve işlemlerin tamamı hukuka uygundur. BELTAŞ'ta görev yaptığı dönemde konuların usul ve yasaya uygun olarak kamu hizmetinde kullanılmasına yardım etmiş, kamunun zarara uğramasının önüne geçmiştir. Tutuklamaya yönelik Sulh Ceza Hâkimliği önünde yapmış olduğu savunmasında da bu hususu özellikle açıklamıştı. Az önce huzurda yapmış olduğunuz savunmaların bir tekrarını neredeyse Sulh Ceza Hâkimliği'nde de tekrar etmişti ancak orada bunun çok bir önemi olmamıştır. Yine Beyoğlu Belediye Başkanı olarak görev yaptığı dönem de savcılık tarafından titizlikle incelenmiş, bu döneme yönelik de herhangi bir hukuka ve yasaya aykırılık tespit edilmemiştir. İddianamede yer alan dolandırıcılık suçu açısından yapılan değerlendirmelerde, tevdi raporunda, bilirkişi raporlarında müvekkilin adı dahi geçmemektedir.

İnan Güney Müdafii

Burada diğer bir husus da iddianamede müvekkilin üç ayrı eylemden, üç farklı şekilde cezalandırılması talep edilmektedir. Aynı mağdura karşı işlenen suçlarda içtima hükümlerinin uygulanması gerekmekte olup bu husus iddianamede anlatılmamıştır. İddianamede müvekkilin yenileme kastıyla işlemiş, ayrı suçları mı yoksa tek bir suç işleme kastının olup olmadığı hususu değerlendirilmemiş. Suçlamaları kabul anlamına gelmemekle birlikte eylemin kamu tüzel kişisine karşı işlendiğinin kabul edilmesi halinde, şirketler İBB Belediyesi iştiraki olduğu kabul edilirse mağdur İBB olacağından aynı mağdura karşı işlenmiş birden fazla eylemden bahsedilecektir. Aynı mağdura karşı birden fazla işlenen aynı nitelikteki suçun içtima yoluyla cezalandırılması gerekmektedir ancak iddianamede içtimadan bahsedilmemektedir. Müvekkilin bu aşamaya kadar tutuklu bulunması sadece kendisi açısından değil, demokratik toplumun temeli olan seçme ve seçilme hakkının engellenmesine de neden olmaktadır. Müvekkil, Beyoğlu Belediye Başkanı iken tutuklanmış, görevi ile ilgili bir suçlama ile de suçlanmamıştır. İBB iştiraklerine karşı dolandırıcılık eylemiyle suçlanan diğer sanıkların eyleminden sorumlu tutulması gerektiğinden bahisle iddianame düzenlenmiştir. Müvekkilin göreviyle ilgisi olmayan bir iddia nedeniyle 9 aylık tutuklu bulunması nedeniyle Belediye Başkanlığı görevini ifa edememesi telafisi imkânsız zararlara sebebiyet vermektedir. Kaçma şüphesi olmayan, kamuoyu tarafından bilinen, görevini aktif şekilde sürdüren seçilmiş belediye başkanının kaçma şüphesi ile tutukluluğunun devam etmesi zaten hayatın olağan akışına uygun değildir. Müvekkilin halen tutuklu bulunması demokratik toplumun gereği olan seçme ve seçilme hakkının engellenmesine neden olmaktadır. Böylece seçilmiş bir belediye başkanı olan müvekkilin seçme hakkını kullanan seçmenlerin anayasal hakları zedelenmektedir. Demokratik toplum yapısına yapılan bir müdahale söz konusudur. Müvekkilin 5 yıllık görev süresinin 1 yılına yakını zaten cezaevinde geçmiştir. Bu durum hem suçun vasfı hem de koruma tedbirlerinin gerekliliği bakımından dikkate alınmalıdır. Tutukluluğun makul süreden sonra ermesi İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 5'e 3 maddesine göre zorunludur. Tutuklanan kişinin makul sürede yargılanma veya yargılama sürerken salıverilme hakkı bulunmaktadır. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi bunu yorumlarken devletin tutukluyu makul sürede yargılama, makul sürede yargılayamıyorsa salıverilmesiyle ilgili yükümlülüğünden bahsetmektedir. Tutuklanma süresi masumiyet karinesi ile de yakından ilgilidir. Sanıklığın, tanığın tutukluluğunun makul süreyi aşmamasını sağlamak yerel adli makamların görevidir. Yetkili merciler bu konuda gerekli özeni göstermelidir. Uygulamada tutuklamanın gereğinden uzun sürmesi sorunu ile sürekli karşılaşılmaktadır. Tutuklama kararı verilirken suç şüphesi ile tutuklama nedenlerinin varlığını gösteren olgular aranmaması, gerekçe gösterilmemesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası'nda uygulanması ve bu sorunun çözümüne yetmemiştir. Gelinen aşamada tutuklama tedbiri temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimine de aykırıdır. Müvekkilim üzerine atılı suçu işlediğine dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil dosyada bulunmamaktadır. Belirtmek gerekir ki ceza muhakemesinin en önemli ilkelerinden birisi olan şüpheden sanık yararlanır ilkesi uyarınca bir sanığın cezalandırılmasının temel şartı, suçun şüpheye yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesidir. Gerçekleşme, gerçekleşme şekli şüpheli olan ve çok tam olarak aydınlatılmamış olan olaylar ve iddialar müvekkilin aleyhine yorumlanarak müvekkilin cezalandırılması yönünde mütalaa verilmesi hakkaniyete uygun değildir. Ceza muhakemesi hukukuna göre hakim karar aşamasında hükmünü kesin bir yargıya dayandırmalıdır. Mahkeme hükmü olasılıklar üzerine bina edilemez. İspatın tam olmadığı hallerde şüpheden sanık yararlanır yargıları bir kesin geçerlidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2011 6 126 Esas 2011 171 Karar kararında ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan in dubio pro reo yani kuşkudan sanık yararlanır kuralı uyarınca sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır.

İnan Güney Müdafii

Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılmamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkumiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkumiyeti yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanıya değil kesin, açık ve bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat hiçbir kuşku ve başka türlü olanaklı oluşuma olanak vermeyecek şekilde açık olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanarak sanığı cezalandırmak ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmada varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkumiyet büyük ve küçük bir olasılığa değil her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilmesinin başka bir yolu da bulunmamaktadır şeklinde bu içtihat verilmiştir. Bu ilkenin özü ceza davasında sanığın mahkumiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin mutlak sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı olan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği ve gerçekleştirilme biçimi konusunda şüphe belirlemesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak bir kesinlikle ispat edilmesidir. Tüm dosya kapsamı ve deliller birlikte değerlendirildiğinde müvekkil hakkında isnat edilen suçun Ceza Genel Kurulu kararında açıklandığı şekilde ispatlandığından bahsedilemez. Başkanım, müvekkilin ek savunma hakkında kendisinin bir beyanı olacak mı bilmiyorum ancak bizim savunmamız da ek savunmaya ilişkin biz savunmamızı yapmış olduk. O açıdan başka ben müvekkilimize özel bir soru sormayacaksanız savunmamızı bu şekilde tamamlamış oluyoruz. Bu açıklamalar ışığında müvekkilin öncelikle beraati, olmadığı takdirde kendisine yönelik makul bir adli idari kontrol tedbiriyle tahliyesine, bütünüyle beraber de beraatine karar verilmesini talep ediyoruz. Ayrıca başkanım, yapmış olduğumuz sözlü savunmanın yazılı ve ekinde de bu yönde bir ceza hukuku profesörü hocamızdan almış olduğumuz mütalaayı da dosyaya sunuyoruz.

İnan Güney Müdafii

Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.