Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Sayın ; savunmama başlarken öncelikle şunu ifade etmek istiyorum: Bugün benim ve diğer meslektaşlarımın işi hem son derece zor hem de bir yandan bir o kadar kolay. Neden kolay diyorum? Çünkü biz bu yargılama kapsamında, bu iddianameye dayalı olarak teşmil eden dosyada, gerek müvekkilimiz gerekse bu salonda bulunan bütün sanıklar açısından ne kadar hukuktan, ne kadar maddi gerçekten uzak, ne derece varsayımsal iddiaların ortaya atıldığını ve bu iddialar ortaya atılırken de hiçbir sanık açısından tek bir somut delilin ortaya konulamadığını görüyoruz. Fakat diğer yandan savunmamız bir o kadar da zor; çünkü malumlarınız olacağı üzere bilimde ve mantıkta olmayan bir şeyin ispatı çoğunlukla kabul edilmez, ancak var olan şeyin ispatı mümkündür. Çünkü var olan şey, dış dünyada bir netice meydana getirir; bir belgesi vardır, bir sonucu vardır, bir izi, eseri vardır. Ama olmayan şey geride hiçbir iz bırakmaz. Biz de bugün meslektaşlarımla birlikte bu yüzden alışılmış bir savunma yapamıyoruz. Çünkü burada bir olguyu açıklamaya, bir delili çürütmeye ya da bir fiilin neden gerçekleşmediğini anlatmaya çalışmıyoruz. Çünkü müvekkilimiz açısından ortada ne kendisine isnat edilen somut bir fiil var ne de kendisine isnat edilebilecek bir delil var. Biz bugün delillerle desteklenmiş iddiaları değil; müvekkilimizin şerefle ve daima hukuka uygun olarak yürüttüğü görevlerinden, taşıdığı unvanlardan yola çıkılarak türetilmeye çalışılmış varsayımları çürütmeye çalışıyoruz, olmayanı ispat etmeye çalışıyoruz. İşte bugün benim savunmam kapsamında da yapacağım şey tam olarak bu: Varsayımlar ile delil arasındaki farkı ortaya koymak ve iddianamenin anlattığı –ya da daha doğru bir ifadeyle anlatamadığı– ihtimalleri ve gerçekle örtüşmeyen hikayeyi çökertmek. Çünkü sizin de yüksek malumlarınızda olacağı üzere ceza muhakemesi ihtimallerle yürümez, fiilleri yargılar; delilleri tartışır, kanaatleri değil ispat edilmiş olguları esas alır. Bu noktada eklemem gerekir ki, iddianamede konumlandırılmaya ve yaratılmaya çalışılan ile bugün huzurunuzda savunmasını yapan kesinlikle aynı kişi değil. Çünkü iddianamede anlatılan, iddianamede kurgulanan ; güya görünmez şekilde insanları menfaat temin etmeye zorlayan, insanlara baskılar yapan, görünmez talimatlar alan, görünmez ilişkiler kuran, görünmez şekilde ihalelere fesat karıştıran, ihalelere katılım şartlarını ortadan kaldıran, rekabeti ortadan kaldıran bir figür olarak ortaya konulmaya çalışılıyor.
Ramazan Gülten Müdafii Av. Hazal Algan Canseven Savunması
"Görünmez" diyorum; çünkü birazdan detaylarıyla da anlatacağım, müvekkil hakkında ortaya konmuş tek bir somut delil yok. Tek bir tanık, müvekkilimizin değil bir fiilini, ismini bile zikretmiyor ifadesinde. Aldığı görünmez talimatlar ortaya koyan tek bir telefon görüşmesi yok, tek bir ses kaydı yok, tek bir mesaj yok, tek bir para hareketi yok! Hatta dün ifadesinde भी söyledi; evinde bulunan ve kaale alınmış tek bir kuruş bile yok. Peki "Gerçek kim?" derseniz; gerçek , Cumhuriyet sayesinde eğitimini almış, mesleğine sahip olmuş ve daha sonra hukukun gereklerinden hiçbir şekilde ayrılmayarak bu mesleğini icra etmiş, Cumhuriyet'in tanımı neyse o olan bir kişidir. Sayın Heyet, evvela önemle şu hususun altını çizmek istiyorum: Dediğim gibi, defahatle söylediğim ve bundan sonra da söylemeye devam edeceğim gibi bu dosya kapsamında icra ettiği fiiller dolayısıyla değil, bulunduğu makam nedeniyle yargılanıyor. Bu dosyada hakkında delil olarak gösterilen şeyler, yaptığı söylenen fiiller değil; taşıdığı görevler ve yüklendiği sıfatlar. Hepsine de uygun bir suç biçmişler iddianamede: Silüet Komisyonu'nda olduğu için, Mimari Estetik Komisyonu'nda olup silüet onaylarının altında imzası olduğu için kendisine irtikap suçu yüklenmiş. Daha sonra, dönemin İmar Müdürü olduğu için bir imar planına dayalı olarak yine irtikap suçu yüklenmiş. Aaa bir bakmışlar Encümen Üyesi, hemen ihaleye fesat karıştırmakla nitelikli dolandırıcılık suçunu kendisine eklemişler. Daha sonra bir bakmışlar ki İmar ve Şehircilik Daire Başkanı; e bu takdir edersiniz ki diğerlerine göre çok daha ağır bir unvan, "Buna ne yakışır? Buna da örgüt üyeliği yakışır" demişler ve örgüt üyeliğinden hakkında suçlamada bulunmuşlar. Bu noktada, bu sıfatlar üzerinden, yürüttüğü görev üzerinden kendisine bir suç isnadında bulunulmuş.
Zaten iddianamenin temel varsayımı da şu: " suç işlemiş." Tamam, suç işlemiş de hangi fiille işlemiş? Gerçekten iddianameye baktığımızda, biz meslektaşlarımızla iddianameyi okuduğumuzda, hakkında somutlaştırılmış tek bir fiil olduğunu görmüyoruz. Mübalağa etmiyorum Sayın Başkan. Müvekkil hakkında 15 tane iddia edilen eylem var, az önce siz de saydınız. Bu eylemleri biz alt alta koyduğumuzda yaklaşık 400 sayfalık bir anlatıma rastlıyoruz. Biz bu anlatımı, bu 400 sayfayı tekrar tekrar okuduk. Fakat müvekkilin adı bir en başta şüpheliler kısmında sayılıyor, bir de en sonda sevk maddesiyle birlikte sayılıyor; deniyor ki: "'ın TCK 235 uyarınca cezalandırılmasına." Ama hangi fiille bu suçları işlemiş? Örneğin irtikap iddiaları açısından ele alalım: Nasıl bir icra yapmış? Nasıl zorlamış menfaat temin etmeye bu ilgili kişileri? Ya da ihaleye fesat açısından konuşalım: Rekabeti nasıl ortadan kaldırmış, hangi fiiliyle ortadan kaldırmış? Sayın Heyet, bakın o kadar komik ve o kadar acınası ki; iddianamenin bir yerinde aynen şu ifade geçiyor: "Bu süreçte rol alan ." Rol almak ne demek? Hangi suç tanımında, hangi suçun fiilini oluşturuyor rol almak? İhaleye fesat suçunun hangi maddi unsurunu karşılıyor? Ben hakikaten kendi adıma böyle bir fiil görmedim ihaleye fesat karıştırma suçu açısından. 'in sadece Encümen Üyesi olması, otomatik olarak ihaleye fesat karıştırma suçu işlediği anlamına mı geliyor? CMK 160'a 4 çok açık bir şekilde bize der ki: "İddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır." Bu iddianamede, benim müvekkilim açısından isnat edilen suçlamalara ilişkin olarak bu kanuni zorunluluğun yanına yaklaşılmış bile değil. İddianame; tamamen "Biz öyle uygun gördük" mantığıyla oluşturulmuş bir iddianamedir.
Keza müvekkil hakkında ortaya konulan delilleri de açıklamak istiyorum size. Bunların çok büyük bir kısmını etkin pişmanlıktan yararlanan diğer şüpheli ifadeleri oluşturuyor. Diğer bir kısmını da mağdur ifadeleri oluşturuyor. Fakat önemle altını çiziyorum, tekrar tekrar söylüyorum bakın, bu ifadelerde de ’in adı bile geçmiyor. Hiçbir mağdur ya da hiçbir etkin pişmanlıktan yararlanan şüpheli ifadesinde ’e ait bir ilgi, isnatta bulunmamış. Ne kişileri icbar ettiğine ne de ihaleye fesat karıştırdığına dair tek bir cümle dahi yok. Kaldı ki farzımuhal geçmiş olsun, zaten bu ifadelerin tek başına ne tutuklama açısından ne de hüküm açısından bir delil değeri yok. Bakın, yıllardır diyor ki; etkin pişmanlıktan yararlanılan, yararlanan kişilerin verdiği ifadeler nitelikleri gereği manipülasyona açıktır. Çünkü sadece bir kişiye husumet besleyerek intikam alma istekleri yahut iç hukukun kendilerine önerdiği avantajlardan yararlanmak saikiyle verilmiş olabilirler. O yüzden siz bunlara temkinli yaklaşmak zorundasınız. Bu ifadeleri destekleyecek somut deliller ortaya koymak zorundasınız diyor. Ben tek nefeste size üç tane karar sayabilirim. Adam - Kosova kararında bunu söylemiş, Habran - Belçika kararında bunu söylemiş, Labita - İtalya kararında bunları söylemiş, ihlal kararları vermiş. Bugün bir arama motoruna girip etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin ifadelerinin delil değeri yazdığınızda bu kararlar tak diye ortaya çıkıyor. Biz buna normal bir vatandaş olarak bile bu kadar kolay ulaşırken savcılık neden etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin ifadelerini delillerin şahı sayıyor? Neden bunu göz ardı ediyor Sayın Başkan? Gizli tanık beyanları açısından da bu böyle. Bu, buradaki beyanların, yani gizli tanık beyanlarının hükme esas alınamayacağının en açık dayanağı da bizzat bizim kanunumuz, Tanık Koruma Kanunu. Diyor ki, "Sen bunları tek başına hükme de, tutuklamaya da esas alamazsın. Somut delillerle desteklemen gerekir." O yüzden dosyaya baktığınızda hakkında tek bir somut delil olmadığını da tekrar tekrar görüyorsunuz.
Şimdi eylem eylem gitmek istiyorum. İlk önce eylem 25'ten bahsetmek istiyorum. Müvekkilimiz zaten detaylı bir şekilde bu Mimari Estetik Komisyonu'nu sizlere açıkladı. Muhteviyatının nasıl ortaya çıktığını, neden böyle bir Mimari Estetik Komisyonu'na ihtiyaç duyulduğunu kendisi söyledi. Bu beyanları çok önemli buluyorum Mimari Estetik Komisyonu muhteviyatının anlaşılması açısından. Neden önemli buluyorum? Çünkü mağdurların beyanlarında Mimari Estetik Komisyonu şu şekilde ortaya çıkarılıyor: Diyor ki mağdurlar, "Bu komisyon tamamen keyfi kararlar vermek için, keyfi uygulamaları ortaya koymak için ve insanlardan menfaat temin edebilmek için oluşturulmuş bir komisyon. Siluet onayı da zaten böyle bir süreç. O yüzden biz yasal bir zorunluluk olmamasına rağmen siluet onayı almaya zorlandık, bu zorunluluğun sonucunda da bizden menfaat istendi." deniyor. Fakat bunun gerçeği yansıtmadığı zaten müvekkilimin beyanında da söylediği gibi açıkça ortada. Neden? Çünkü Mimari Estetik Komisyonu dediğimiz komisyon müvekkilim o komisyonda çok görev almadan önce zaten ihdas edilmiş ve tamamen kanunlar ve yönetmelikler bağlamında ortaya konulmuş hukuki bir zorunluluk. Yine mağdurlar tarafından güya projelerin kanunda yeri olmayan bu sürece tabi tutulduğu, makul sebep yokken hukuka aykırı olarak menfaat temin edebilmek amacıyla bu komisyonda bekletildiği, burada keyfi kararlar verildiği ve bunun da bireysel menfaat teminlerine elverişli bir mekanizma olduğu öne sürülüyor. Fakat biz bu iddiayı çürütürken bile çok fazla çaba sarf etmiyoruz Sayın Başkan. Neden? Çünkü bizzat savcılığın iddianameyi oluşturmadan bir gün önce başvurduğu bilirkişi raporu zaten mağdurların bu beyanını yerle bir etmiş durumda. Ne diyor bilirkişi raporu? Çok kısaca okumak istiyorum size. Diyor ki: "Başsavcılık makamının 17.12.2025 tarihli ilgili soruşturma sayılı yazısında yer alan tarafından düzenlenen 32 adet taşınmaza ait siluet raporu ve yazı ekinde bulunan dosyalar incelenmiştir. Taşınmazların yükseklik, toplam inşaat alanı ve yapı sayısı açısından mevzuatta belirlediği kriterlerin en az birini sağladığı için cephe ve siluet onayına tabi taşınmazlar arasında olduğu anlaşılmıştır." E hani bunlar kanunda yeri olmayan siluet onayına tabi tutulmuştu? Bilirkişi raporu bunun tam tersini söylemiyor mu?
Bu noktada yine bizim dosyaya sunduğumuz idare hukuku profesörü Doktor Metin Günday imzalı bilimsel mütalaada da Mimari Estetik Komisyonundan verilen siluet onaylarının keyfi bir uygulamaya dayalı olmadığı ifade ediliyor. Onu da sizlere okumak isterim. Diyor ki: "Komisyonun içeriği itibariyle takdire dayalı bir değerlendirme sonucu projenin özgün fikir içerip içermediğine ilişkin tespiti ve bu tespit doğrultusunda siluet uygun görüşü belirlememesine dair tesis edeceği işlem yargı denetimine açıktır. Anayasa Mahkemesine göre bir işlemin yargı denetimine açık olması idare tarafından kullanılan yetkinin keyfiliğe açık olmadığını ve hukuki belirliliğe uygun olduğunu göstermektedir." Sayın Başkan, Sayın Heyet, Sayın Savcı; eğer bir kararın hukuki denetime açık olduğunu düşünüyorsak biz bunun keyfiyetle verilebileceğini nasıl anlamış oluyoruz? Yani hukuki denetime açık olan bir hususun keyfiyetle verilmesi mümkün mü? Keza çok önemli bir noktaya daha temas etmek istiyorum. Yine aynı mütalaada Profesör Doktor Metin Günday diyor ki: "Bakıldığında komisyon üyesi olan ’in bir komisyon içerisinde olmasından bahisle tek başına belirleyici bir irade koyması da karar sürecini yönlendirmesi de sonucun münhasıran kendi takdir yetkisinde belirlenmesi de zaten yapısal olarak mümkün değildir." Yani müvekkilimizin sadece bu komisyonda olması, kendisinin istediği gibi kararlar çıkarması açısından da hukuken mümkün değil. Eylem 25 kapsamında iki tane projeden bahsediliyor. Birisi Next Level, birisi de Eyüpsultan projesi. Next Level açısından baktığımızda, yine mağdurlardan Abdulkerim Kırak diyor ki: "Dosya hiçbir işlem yapılmaksızın 8 ay, 8-10 ay arasında bekletildi. Bu arada da bizden menfaat temin edildi." Fakat dosyaya baktığımız zaman, siluet onaylarının verildiği tarihe, başvuru tarihlerine baktığımız zaman şunu görüyoruz ki bu beyanda resmi belgelerle açıkça çelişiyor. Neden? Beşiktaş Belediye Başkanlığı tarafından eksik bilgi ve belgelerle başvuru yapılmış olmasına rağmen 19.08.2022 tarihindeki başvuru, başvuru tarihinden tam olarak 2 ay 23 gün sonra, eksik belgelerin tamamlanıp kataloğun teslim edilmesinden sonra da 60 gün içinde karara bağlanmış. Yani 2 ay içinde karara bağlanmış bir siluet onayı sürecinden bahsediyoruz ki 60 günde 98.840 metrekare toplam inşaat alanına sahip bir proje incelenmiş. Proje alanının büyüklüğüne, kapsamına ve bulunduğu konuma bakarak bu sürenin değil uzun, ortalama sürenin oldukça altında olduğundan bahsetmek gerekir. Yine hani diyorlar ya sürekli "Keyfi kararlar verildi, hiçbir sebep yoktu bizim siluet onayımızın reddedilmesine dair" diye. Bakalım siluet onayı neden reddedilmiş. Çünkü emsal tabloda yanlışlıklar varmış. Tabloda gösterilmesi gereken unsurlar gösterilmemiş. Projede tasarlanan birçok alan emsal tablosunda doğru şekilde gösterilmemiş. Yine çatı katında tasarlanan ızgara sistem, kolon, kirişleri de projede fazladan bir kat algısı yaratmış. Yani bakıldığında siluet onayı verilmesini mümkün kılan bir hukuka uygunluk söz konusu değil.
Bu noktada keyfiyete değil, tamamen hukuka aykırılığa dair idarece verilen kararlar. İlerleyen süreçte ne oluyor? 28.12.2022 tarihinde yeniden siluet onayı başvurusunda bulunuluyor. Bu az önce saydığım eksiklikler giderilmiş mi diye bakılıyor ve yapılan inceleme sonucunda siluet onayı kaç günde veriliyor biliyor musunuz? 2 günde. Nasıl bir gecikmeden bahsettiklerini benim aklım hayalim, hafızam ciddi anlamda almıyor. Eyüpsultan açısından durum daha da vahim. Bizim müvekkilimiz zaten ifadesinde bunu çok, çarpıcı şekilde anlattı. Ben tekrardan dile getirmek istiyorum. Çünkü mağdurlar güya Eyüpsultan'daki projeler bakımından siluet onayı zorunlu olmadığı halde dosyaların Büyükşehir Belediyesine yollandığını söylüyor. Burada bekletildiğini ve bu süreçte de yine taleplerde bulunulduğunu söylüyor. Ancak dosyaya giren resmi belgeler incelendiğinde bambaşka bir tablo önümüze çıkıyor. Neden? Eyüpsultan Belediyesinin resmi yazısına göre söz konusu parseller hakkında henüz ruhsat başvurusu aşamasında olduğu ifade edilip dosya siluet onayı için Mimari Estetik Komisyonuna gelmiş. Fakat biz yaptığımız incelemede görüyoruz ki 240 ada 5 parsel için de 23, 244 ada 1 parsel içinde de 9 adet yapı ruhsatı 09.01.2023 tarihinde zaten düzenlenmiş. Yani siluet onayı aşaması atlanmış, ruhsat zaten düzenlenmiş. Bu birinci hukuka aykırılık. Zaten bu noktada da mağdurlar da bu hukuka aykırılığa dayalı olarak diyorlar ki: "E bizim dosyamızda siluet onayı alınmasına zaten gerek yoktu." Fakat dosyadaki en önemli husus bu da değil. Dosyadaki en önemli husus ve en çarpıcı husus ne? İstanbul 9. İdare Mahkemesi 14.12.2022 tarihli kararı ile söz konusu alanı kaplayan planları iptal etmiş. Bu ne demek? Ruhsat verilen yerin imar planı yok demek. Peki, şunu sormak gerekir: İmar planı iptal edilmiş bir yerde yapı ruhsatı düzenlenebilir mi? Bence de hukuka aykırı, düzenlenemez. Çünkü onaylı imar planı bulunmayan yerde yapı ruhsatı olması mümkün değil. Siluet onayı olmasa ki hiç mümkün değil. Dolayısıyla Mimari Estetik Komisyonunun bu dosyaya olumlu yaklaşmaması, süreci sorgulaması, Eyüpsultan Belediyesiyle onlarca yazışma yapması, bu ruhsatların iptal edilmesi gerektiğini defaatle söylemesi bir suç değil; tam tersine hukuka, hukukun yerine getirilmesine yönelik bir zorunluluk. Hatta daha da ileri gidiyorum. Bu koşullarda komisyon hiçbir inceleme yapmadan siluet onayını verseydi, işte o gün 'in burada sanık sandalyesinde oturması gerekirdi, bugün değil.
Sayın heyet, ben bu şeyi okuduğumda, olayı okuduğumda kendime tam olarak şu soruyu sordum: Burada suçlanan tam olarak ne? Hukuka aykırı davranmak mı, yoksa hukuka uygun davranmak mı? Çünkü karşımda çıkan tablo tam olarak şu: Bir yanda iptal edilmiş planlar var, bir tarafta buna rağmen düzenlenmiş ruhsatlar var, bir tarafta da bu durumu inceleyip düzeltmeye çalışan bir komisyon var. Ve bugün sanık sandalyesinde oturan kim? Bu hukuki durumu düzeltmeye çalışan kişi. Bu adeta neye benziyor biliyor musunuz? Birisi evi yakmış, birisine itfaiye gelmiş yangını söndürmeye çalışıyor ama biz alıp yangını çıkaranı değil, itfaiyeyi yargılıyoruz. Bu aynen buna benziyor. İddianameden çıkarılan sonuç da bir o kadar düşündürücü. Hukuka uygun davranmak, mevzuatı uygulamak, yanlışı dile getirmek yeni suç tipi haline geldi de benim mi haberim yok Sayın Başkan? Bu nasıl mümkün olabilir? Teşbihte hata olmaz ama Sayın heyet, ben bu eylemde yavuz hırsızın ev sahibini bastırdığını görüyorum. Şunu da eklemek istiyorum: Mağdurların uydurduğu "aylarca bekleme" iddiası da doğru değil. Burada da herhangi bir aylarca dosyanın sürüncemede bırakılması söz konusu değil. Toplam 9 aylık bir süre geçmiş, evet. Ama bu 9 aylık sürecin Mimari Estetik Komisyonunda incelenmesiyle geçen süre sadece 2 ay 29 gün. Neden? Çünkü ortada bir imar planı yok. Biz hukuka uygun şekilde siluet onayının verilmesi için tekrardan bir imar planı olması ve buna yönelik tekrar bir başvuru yapılması lazım. O yüzden imar planı oluşturulması süreçlerinin de Mimari Estetik Komisyonuna, oradan da müvekkilimize isnat edilmesi zaten mümkün değil. Çok önemli olan bir şey daha var: Bu da söz konusu sözde menfaat teminine ilişkin yapılan ödemelerin tarihleri. Çünkü mağdurlar sözde menfaat temini karşılığında verildiğini iddia ettikleri tüm siluet onayları, iddia konusu ödemelerden önce verilmiş Sayın Başkan. Bu ne demek? Next Level projesinde siluet onayı 30.12.2022 tarihinde verilmiş, ödeme ise 18.01.2023 tarihinde yapılmış. 19 gün var arada. Siluet onayını almışlar, sonra 19 gün sonra bu sözde ödemeyi yapmışlar... Eyüpsultan Projesi'nde de silüet onaylarının 17.10.2023 tarihinde verilmiş, bahse konu çekler 25.10.2023 tarihini taşıyor. Öncelikle şunu belirteyim burası önemli, söz konusu bu ödemeler zaten müvekkil nezdinde değil. Ödemeler kapsamında müvekkilin adı geçmiyor. Müvekkile ödenen tek 1 kuruş yok ama burada daha düşündürücü olan şey şu, zaten alınmış bir silüet onayı için kim kendini nasıl bir baskı altında hisseder de ödeme yapar? Zaten sonuçlanmış bir ödeme için işlem daha, zaten sonuçlanmış bir işlem bakımından kişi hangi korkuyla, hangi işin yapılmamasından endişe duyulmaktadır?
Bu noktada sayın heyet gördüğünüz üzere eylem 25 açısından ne bir delil ne de müvekkile atfedilecek, atfedilebilecek bir fiil yok. Sadece Mimari Estetik Komisyonu irtikap iddiaları açısından elverişli ve kullanışlı bir fonksiyon olarak görüldü. Nitekim buna yönelik olarak iddianamede de güya suç örgütünün irtikap açısından sıkça başvurduğu bir yöntem olarak burayı lanse etmiş, daha sonra da o yönteme uygun olay vaka aramış. Hatta bunun için bir bilirkişi incelemesi yaptırmış fakat 32 dosyalık inceleme sonrasında sadece 2 tane vakaya ulaşmış. Anlattığım bu 2 vaka da zaten bundan ibaret. Bu noktada bu tablonun bir irtikap yöntemi değil aciz bir varsayımın delil arayışı olduğunu da eklemem gerekiyor. O yüzden eylem 25 kapsamında müvekkilin üzerine atılı olan irtikap iddialarını kabul etmiyoruz. Eylem 26 açısından da açıklama yapmam gerekiyor. Burada da öncelikle delil müvekkil hakkındaki bir etkin pişmanlık ifadesi oluşturuyor fakat az önce zaten etkin pişmanlık ifadelerinin tek başına bir delil değeri olmadığını söylemiştim. O beyanlarıma atıfta bulunuyorum, burayı çok uzatmıyorum. Bu dosyada bir de mağdur beyanı var. Bu mağdur beyanında da müvekkilimin ismi geçmiyor fakat bu mağdur beyanı açısından dikkatlerinizi çekmek istediğim husus aslında bu beyanların dönüşü. ’ın beyanlarının zaman içerisinde ne halden ne hale geldiğini sizlere göstermek istiyorum. ilk ifadesinde söz konusu imar sürecinin protokollerle, belediye meclisi kararlarıyla, karşılıklı uzlaşmalarla yürütülen olağan bir planlama süreci olarak aktarıyor ilgili makamlara. Herhangi bir icbar olduğundan, bir korku olduğundan, bir baskı olduğundan, bir menfaat talebi olduğundan kesinlikle bahsetmiyor. Sonra ne oluyor, kendisi tutuklanıyor. Sonra 1 gün sonra verdiği ikinci ifadesinde de o bahsettiği uzlaşma süreci her nasılsa birden icbar olarak tarif edilmeye başlanıyor.
Ne tesadüftür ki bu ikinci ifadeden sonra hemen suç vasfı değişiyor. Daha sonra tutuklama kararı kaldırılıyor, kendisi özgürlüğüne kavuşuyor. Bu noktada ilk ifadedeki protokol, uzlaşma, anlaşma olan şey bir tahliye ihtiyacı ortaya çıkınca bir gecede irtikaba dönüşmüş oluyor. Yani buradan da neyi anlamış oluyoruz, can candan daha tatlıymış demek ki. Olayda geçen imar süreci zaten tamamen teknik gerekçeler dahilinde ve mevzuata uygun olarak gerçekleştirilmiş, burası bizim için net fakat sayın mahkeme bu olay daha vahimdir. Çünkü zaten hukuka uygun yürütüldüğü iddia olunan bir olay olmasından da değil de öte müvekkil açısından çok daha korkunç bir tablo ortaya çıkıyor. Şöyle, bu da ne, bugün 2. sınıfta okuyan İdare Hukuku alan bir hukuk öğrencisinin dahi bilebileceği bir hukuk tanımıyla müvekkilim bugün 26 eylem 26 kapsamında sanık sandalyesinde oturuyor. Hatta bir adım ileri götürüyorum bir hukuk öğrencisi olmaya da gerek yok, bugün bir vatandaş İBB’nin İmar Müdürlüğü’ne ilişkin internet sayfasındaki görev tanımlarını açsa müvekkilin ne imar planlarının hazırlanması ne imar planlarının onaylanması konusunda tek bir görev tanımı olmadığını görür. Gerçekten de bu eylem bazında suçlamaya konu edilen imar planını hazırlayan makam müvekkilin o zamanlar yürüttüğü, o zamanlar yürüttüğü görev olan İmar Müdürlüğü değil, Şehir Planlama Müdürlüğü, planı kabul eden de İmar Müdürlüğü değil Belediye Meclisi. Bu noktada müvekkil az önce de söylediğim gibi ne planı hazırlamış ne planı onaylamış ne de plan hakkında karar vermiş. Buna rağmen dosyada kendisine atfedilebilen tek şey ne, İmar Müdürü olması o dönem. Yani bakmışlar İmar Müdürü, e burada da imar planı deniyor, e ikisinde de imar var, hadi bakalım biz Ramazan Müvekkili sanık sandalyesine oturtalım.
Yine kendisi ifadesinde de belirtti, bu eylem bazında ’ten talimat aldığı iddia ediliyor müvekkilin ama iddianamede örgüt iddialarının temel delili görülen HTS kayıtları bilin bakalım bizim müvekkilimizle kimin arasında yok? Evet sayın heyet, bizim müvekkilimizin birçok kişiyle, birçok çalışma arkadaşıyla, mesai arkadaşıyla olan HTS kayıtlarına sanki bir suç deliliymiş gibi iddianamede yer verilmiş fakat savcı çokça uğraşmasına rağmen ile müvekkilimiz arasında bir HTS kaydına rastlamamış. Her ne kadar doğru konum bilgisi vermese de bir baz kaydına da rastlanmamış. Bu noktada savcı müvekkilimizin güya ’ten talimat aldığı iddiasını ortaya atarken ispatlamak külfetine dahi girişmemiş ya da bizim hiç bilmediğimiz bir şekilde müvekkille telekinetik olarak haberleşiyorlar, bunu varsayıyor da olabilir. İhaleye fesat karıştırma iddiaları açısından da bir değerlendirme yapmam gerekiyor zira müvekkilimiz hakkında ortaya atılan ikinci grup iddia da ihaleye fesat karıştırma iddiaları. Burada zaten söz konusu ihalelerin nasıl bir şeffaflık, nasıl bir hukuka uygunluk çerçevesinde yürütüldüğü anlatıldı, bunları tekrardan anlatmaya gerek görmüyorum ben fakat ihaleye fesat karıştırma iddiaları açısından da ben müvekkil açısından yine o meşhur soruyu sormak istiyorum, müvekkilim tam olarak ne yapmış da ihaleye fesat karıştırmış? Çünkü biz iddianameyi dediğimiz gibi meslektaşlarımızla birlikte okuduk, bilirkişi raporunu da okuduk ve yine aynı sonuca vardık, müvekkilin hangi fiille ihaleye fesat karıştırdığı iddianamenin hiçbir yerinde yazmıyor, mübalağa etmiyorum gerçekten hiçbir yerinde yazmıyor. Şartnameyi hazırlamamış, muhammen bedeli belirlememiş, yeterlilik kriterlerini koymamış, ihaleye kimin katılacağını belirlememiş, bir firmaya herhangi bir bilgi sızdırdığına yönelik bir delil yok, bir firmayı kayırdığına yönelik bir delil yok, başka bir firmayı engellediğine yönelik bir delil yok ama buna rağmen hakkında tam 13 eylem bazında ihaleye fesat karıştırma ve nitelikli dolandırıcılık suçlarından cezalandırma talep ediliyor.
Kendisinin Encümen Üyesi olarak bazı ihale komisyonu kararlarında vekil olarak, bazılarında da asil olarak imzası var. Dosyanın bütün mantığı bundan ibaret. Almış , 6 ihale komisyonu kararlarını imzalamış. Ama imza, herhangi bir surette ihaleye fesat karıştırıldığı anlamına gelmez. Az önce söylediğim gibi şartnameyi hazırlamak anlamına gelmez. Bedeli belirlemek anlamına gelmez, ihaleyi yönlendirmek anlamına hiç gelmez. Zaten müvekkilin söylediği gibi bu anlattığım süreçler yani şartnamenin hazırlanması, kriterlerin hazırlanması, muhammen bedellerin belirlenmesi ihale sürecinde müvekkilin görevinin başladığı süreçten çok daha önce yürütülen süreçler. Müvekkilin bu süreçlere hiçbir dahli olmuyor. Şartnameyi hazırlayan da başka biri, muhammen bedeli belirleyen de başka biri. Bu noktada bu işlemler ihale komisyonu kurulmadan önce zaten tamamlanıyor. Nitekim Sayıştay kararları da bu aşamalardan dolayı ihale komisyonu üyelerine herhangi bir sorumluluk yüklenemeyeceğini kararlarında tek tek belirliyor, belirtiyor. Müvekkil açısından şunu sormak gerekiyor o zaman: İdare hukuku bakımından sorumlu olmadığı ve dahi olamayacağı bir işlem nedeniyle kişi, ceza hukuku anlamında nasıl sorumlu tutulabilir? Ceza hukuku sorumluluğu genişleten bir alan değil ki. Hep ne diyoruz? Ceza hukuku son çaredir diyoruz. Bu noktada kişi idare hukuku bakımından dahi sorumlu tutulamayacakken ceza hukuku bakımından bu suçun faili nasıl kabul edilebilir? Bu zaten hukukun temel mantığıyla bağdaşmayan bir husus. Bu nedenle de tekrar söylüyorum, bu dosyada yargılanan şey müvekkilimin icra ettiği herhangi bir fiil, davranış değil; tamamen taşıdığı sıfat. Bu dosyada müvekkilimizin suçu olduğu söylenen şeyin faili olduğu hiçbir hal ve surette ispat edilemiyor; sadece o kurumda çalıştığı için fail olduğu varsayılıyor. Örgüt üyeliği açısından öncelikle ortaya konulan delillerden bahsetmem gerekiyor o sıfat kapsamındaki iddialara karşı. Bu noktada HTS kayıtlarını ele almak istiyorum. HTS kayıtları zaten içeriği belli olmayan, arada aranıldı kayıtlarından ibaret. Bu noktada zaten, yine bu noktada Anayasa Mahkemesi'nin de hatta Yargıtay'ın da verdiği kararlar var; bunların hiçbir şekilde örgüt üyeliği suçu açısından somut bir delil olamayacağı kabul ediliyor. Fakat bunun da ötesinde şunu da söylemek gerekir: Bu dosya kapsamında HTS kayıtlarını bir örgütsel ilişkiye çevirmek tamamen bir totolojiden ibaret. Neden? Çünkü iddianame genel olarak şunu söylüyor: "Biz A'nın örgüt üyesi olduğundan şüpheleniyoruz. Bunun nedeni ne? Zaten örgüt üyesi olan B ile konuşması." Sonra dönüyor diyor ki: "Biz B'nin örgüt üyeliğiyle suçlanması gerektiğini düşünüyoruz. Neden? Çünkü bunun delili de zaten örgüt üyesi olan A ile olan konuşması." Yani iki ispatlanmayan şey birleştirilip bir ispat olduğu doğrulanmaya çalışılıyor. Bu tamamen bir totolojiden ibaret.
Gelelim baz kayıtlarına; çünkü müvekkilin birkaç tane baz kaydına da yer verilmiş. Zaten yargılamanın önceki aşamalarında birçok müdafi bu baz kayıtlarının, sinyal bilgilerinin kişilerin tam olarak nerede olduğunu ispatlamak açısından teknik anlamda mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Nitekim Yargıtay da bunu söylüyor; iki kişinin aynı baz istasyonu üzerinden sinyal bilgisi vermesi, o kişilerin yan yana olduğu anlamına gelmez diyor. Fakat bunun dışında gerek HTS gerek baz kayıtları açısından şunu söylemek gerekir: Müvekkilin zaten HTS kayıtlarına da bakıldığında, baz kayıtlarına da bakıldığında bu kayıtları verdiği kişiler kendisinin mesai arkadaşları. Yani kendisi zaten bu kişilerle aynı binada görev yapıyor. O yüzden bir kimsenin çalışma arkadaşlarıyla aynı mekanda olması nasıl bir suç delili olarak kabul edilebilir? İtirafçılık açısından da yine aynı şeyi, söylenen önceki beyanlarımı tekrar etmek istiyorum; zaten tek başına bir delil niteliği taşımıyor, etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin ifadelerinin de tek başına örgüt isnadı açısından ele alınması mümkün değil. Fakat bunun da ötesinde suç teorisi açısından, yani suç işlemek amacıyla örgütlenme suçları açısından da bu dosyada örgüt iddiaları kapsamında hiçbir şekilde suçun TCK 220'nin yasal unsurlarını oluşturmadığını görüyoruz. Neden diyeceksiniz? Çünkü biliyorsunuz örgüt dediğimiz şey, yani örgüt deyince artık sadece suç örgütlerini anlamıyoruz; hatta örgüt başlı başına korkutucu bir kelime haline geldi. Örgüt aslında legal bir yapılanmayı da işaret eder. Bu noktada legal bir örgütlenmeyle illegal bir örgütlenmeyi birbirinden ayıran en önemli şey, yapısal suç teorisi kriterleridir. Yani bir yapının, bir şirket yapısının, bir dernek yapısının veya bir kamu idaresi yapısının suç örgütü olarak ayırt edilebilmesi için yapısal bir takım özelliklere ihtiyaç duyar ki bu yapısal özellik de aslında kendini örgütleyen suç işleme amacıyla var olan bir hiyerarşik yapılanmayı gerektirir. Oysa iddianameye baktığımızda tam tersini görüyoruz. Neden? İddianame; bir belediyede, belediye içerisindeki olağan hiyerarşiyi bir örgüt hiyerarşisi olarak kabul etmiş. Bir hukuki çalışmayı örgütsel faaliyet olarak kabul etmiş, mesleki ilişkiyi örgütsel süreklilik olarak kabul etmiş, yıllara dayanan çalışma arkadaşlarını da suç delili olarak göstermiştir; HTS kayıtlarıyla, baz kayıtlarıyla vesaire.
Eğer bu mantık kabul edilirse Sayın Heyet, şu an Türkiye'de hiçbir kurumsal yapılanmanın ayakta kalamayacağını görüyoruz; çünkü her şirkette bir hiyerarşi vardır, her dernekte bir yönetim vardır, her vakıfta bir organizasyon vardır, her belediyede de bir alt-üst ilişkisi vardır. Eğer hiyerarşinin, sadece hiyerarşinin varlığı bir örgüt delili sayılacaksa artık suç örgütüyle kurumlar arasındaki bütün sınırlar ortadan kalkar. İşte ceza hukukuna da biz bu noktada ihtiyaç duyuyoruz; çünkü ceza hukuku tam da bu sınırı koymak içindir. O yüzden bu dosyada müvekkilimizin suç işlemek amacıyla kurulmuş bir yapının parçası olduğuna ilişkin tek bir somut fiil ortaya konulamamıştır. En başından beri diyoruz; onun yerine ne yapılmış? Görev yaptığı büro, çalıştığı kişiler, mesai arkadaşları, yürüttüğü görevler, hukuka uygun davranma, bulunduğu idari yapı bir suçlama konusu haline getirilmiştir. Oysa insanlar çalıştıkları kurum sebebiyle yargılanamazlar Sayın Heyet; sadece işledikleri fiiller nedeniyle yargılanabilirler. O yüzden müvekkil hakkında ortaya konulan şey bir örgütsel faaliyet değil, ancak ve ancak bir kamu görevlisinin, kamu görevinin gerektirdikleridir. Ortada da bir suç örgütü değil, İstanbul Büyükşehir Belediyesi vardır; başka bir şey değil. O yüzden örgüt üyeliği iddialarını da reddediyoruz. Sayın Heyet, Sayın Savcı; savunmam boyunca anlatmaya çalıştığım hususların ortak noktası şudur: Gördüğünüz gibi müvekkilim açısından bırakın kuvvetli şüpheyi, basit bir suç şüphecisini dahi haklı gösterebilecek bir somut delil yok. İddianamede yer alan isnatların tamamı varsayımlara, yorumlara ve görev sıfatından hareketle yapılan çıkarımlara dayandırılıyor ki bunları da çürütmenin en kolay yolu zaten dosya içerisinde bulunan deliller. Tutuklama nedenleri açısından da aynı durum söz konusu. Müvekkilim , eşi 6 aylık hamileyken tutuklandı. Bugün kızım ayan beyan ise 1 yaşına gelmek üzere. Bugün tahliye edilirse yapacağı ilk şey, muhtemelen gidip önce kızına, sonra da sevgili eşine sarılmaktır. Bu noktada bırakın kaçmayı, biz onu zorlasak bile ben 1 cm kızından uzaklaşacağını zannediyorum.
Sayın Heyet, ben bugün size yalnızca bir avukat olarak seslenmiyorum. Ben de babasını 3 yaşında kaybetmiş bir çocuk olarak sesleniyorum sizlere. Bir çocuğun hayatındaki en büyük eksikliğin ne olduğunu ben çok iyi biliyorum. Babanın gölgesinde büyüyememenin nasıl bir eksiklik olduğunu ben çok iyi biliyorum ama lütfen bu sözlerim yanlış anlaşılmasın. Ne ben, ne de bu salondaki hiçbir müdafi sizden merhamet istemiyoruz. Biz sadece hukukun gereğinin yapılmasını talep ediyoruz Sayın Başkan. Çünkü hukuk, nasıl ki 'e az önce anlattığımız şekilde davranmayı emrettiyse, bugün de o şekilde emrediyor. Önümüzdeki pazar malum Babalar Günü. O günün 'in kızı için bir eksiklik ve özlem günü olmasına izin vermeyeceğinizi umuyorum. Bu Babalar Günü'nde babaların çocuklarına, çocukların da babalarına kavuşmasını arzu ediyorum. Bu salondaki annelerle babalar artık çocuklarına cezaevinden mektuplar yazmasın. Ramazan gibi cezaevinden masal kitapları yazmasınlar çocuklarına; geceleri başuçlarında masallar anlatsınlar istiyorum. Bu salondan adalet adına çocukların hayatlarına umut çıkmasını talep ediyorum Sayın Heyet. Açıkladığım sebeplerle öncelikle müvekkilimin tahliyesine, devamında da açıkladığım hususlar dahilinde tüm suçlardan beraatine karar verilmesini talep ediyorum. Teşekkür ederim.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.