Serap Hanım sorgusunu yaparken de bahsetmiştim aslında. Bu eylemlerle ilgili durum görüntülerini biz iletmiştik fakat video açamadığınız söylenince, biz onları fotoğrafa çevirebildik. Onlarla ilgili eylemler sırasında ben detaylı bir anlatıma girmeyeceğim. Zaten 18 Haziran'da da bir tutuk incelemesi yapacağız. O sebeple henüz esas hakkında da mütalaa verilmediğinden çok derin, çok uzun bir savunma yapma niyetinde değilim. Zaten Serap Hanım da teknik süreçleri ve yine yaşanılan süreçlerdeki görevlerini, ifa ettiği eylemleri net bir şekilde anlatabildi. Hazır 18'ine de geliyorken, birçok bizden sonra da sorgusunu yapmak için bekleyen sanık ve müdafi varken çok vaktinizi de almak istemiyorum. Tabii 50’yi aşkın gün oldu. Bu süre zarfında da heyetinizi izleme, sanıkları dinleme, izleme fırsatı da bulduk. Uzun mu tutalım kısa mu tutalım tartışmasından yana, becerebilirsem kırmadan eleştireceğim. Poyrazlaşmadan kendimi anlatabilmenin yollarını arayacağım. Yapabilirsem bardağınızı kırmadan sizden su isteyeceğim. Su; çünkü "Su ekmek gibi, su gibi gereklidir" diyor adalette Bertolt Brecht. Verilmeyince de maalesef çiçekler soluyor. Bunların hepsini birlikte konuşmamız gerektiğini düşünüyorum Sayın Yargıcım. Özellikle geldiğimiz noktada, son zamanlarda aksine çok rastlıyoruz ama sav, savunma ve hüküm diyerek kendi temelinde temellendirilmesi üzerinden ilerleyen yargılama sistematiğimiz var gibi görünse de sistematiğimizin büyük ölçüde yargıç odaklı işlediği kanaatindeyim. En azından öyle olması gerektiği kanaatindeyim. Son dönemde sıkça kullanılan "Savcı tutukladı", "Savcı serbest bıraktı" şeklindeki ifadeler aslında meseleyi, geldiğimiz nokta açısından da biraz anlatıyor. Çünkü görünen o ki arada o önemli makamlar ve çok önemli sorumluluklar zaman zaman gözden kaçırılıyor veya gözden kaçırılıyormuş gibi oluyor. Bunun nedenlerini konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
Serap Karay Müdafii Av. Kerem Donat Savunması
Sayın Başkanım, muhterem heyet; Ceza Muhakemesi Kanunu'nun duruşmanın sevk ve idaresine ilişkin hükümleri, mahkeme başkanına duruşma düzenini sağlama görevi yüklemektedir. Ancak uygulamada bu görev zaman zaman yargıcı, istemeden de olsa, yargılamanın taraflarına uzaklaşmak veya yakınlaşmak gibi pozisyonlara itebilmektedir. Ben yargıçlık mesleğini çoğu zaman Yunan mitolojisindeki Atlas'a benzetiyorum. Gözümüzün önüne gelen o figürü hatırlayalım; gök kubbeyi (dünya zannedilir) gök kubbeyi omuzlarına alan ve omuzlarında taşımak zorunda bırakılan bir figür. Günümüzde aslında yargıçlarımızın sorumluluğunu ve yaşadığı yükün ağırlığını da bence anlatıyor. Zira Atlas'ın cezalandırma sonucu gök kubbeyi sırtına aldığını biliyoruz. Titanlarla Olympos tanrılarının arasındaki savaşın sonunda, savaşın galibi Olympos tanrılarının Atlas'a verdiği cezadır o. Yargıçlık mesleği de az evvel ifade ettim, bana göre buna benzer bir sorumluluk taşımaktadır. Sanığın, sanık müdafinin, iddia makamının, duruşma savcısının, işleyişin, kamu vicdanının, siyasetin ve şahsi vicdanın yükü o gök kubbeyi sırtlamaktan farksızdır. Bir tarafta iddia makamı, diğer tarafta savunma makamı vardır ve bütün sistemin dengesi büyük ölçüde yargıcın omuzlarındadır. Sayın Yargıcım, biz avukatlar ve sanıklar arasından savunma hakkının korunması, hakların hatırlatılması ve sürecin sağlıklı işlemesi en az sizin kadar önem teşkil etmektedir. Ancak duruşmanın sevk ve idaresi görevi zaman zaman yargıcı farkında olmadan yargılamanın merkezine yerleştirmekte ve tarafsızlığının sürekli sınandığı bir alan yaratmaktadır. Çünkü biz avukatlar, istenmeden de olsa kamuyu incitiriz ve bu tavır duruşma idaresini bize karşı tavırlı hale getirebilmektedir. Örneğin bunu yaşıyoruz; bir müdafi ya da sanık kalkıp "Savunma yapmıyorum" dediğinde yargılamamız devam ediyor. Ortaya çıkacak hak kaybı öncelikle ya o sanığın veya müdafiin özünde, yine sanığın olurken; bir heyet, bir yargıç "Ben duruşmaya devam etmiyorum" dediğinde hak kaybı yalnızca bir kişi için değil, bütün sanıklar ve onların omuzunda yüklerini taşıdığı ailesi ve müdafileri için de olabiliyor.
Az evvel bahsettim Sayın Başkanım, Atlas'a benzetiyorum. Aslında anlatmak istediğim de tam olarak bu. Bu kadar ağır yetki ve sorumluluğun bulunduğu yerde, yargılamanın tarafsızlığına ilişkin güvenceler de doğal olarak önem kazanıyor. Nitekim Bangalore Yargı Etiği İlkeleri de tam olarak bu ihtiyaçtan doğuyor; mahkemenin bağımsızlık, tarafsızlık, doğruluk, dürüstlük, eşitlik, ehliyet ve liyakat özelliklerinden bahsediyor. Çok uzağa gitmeye de gerek olmadığı kanaatindeyim; zira hukuk tarihimizde Mecelle'de hakimin bilgin, zeki, doğru, güvenilir, temkinli, dayanıklı olmasına ilişkin birçok özellikler de belirlenmiş. Bu kadar sorumluluk yüklenen bir makama belirli güvenceler de verilmelidir ki bize göre bu sorumluluğun ifa edilmesi için maalesef yargı bağımsızlığının, o güvenceleri etkileyebildiği bir konumdayız. Yani duruşma savcılarının veya idari amirlerin daha sonra HSK başkanı sıfatıyla bulunduğu ortamlarda, yargılamaların da tarafsızlık ve yargı bağımsızlığı açıklamasıyla devam edebilmesi belki de toplum nezdinde çekinceler yaratabilmektedir. Aradan geçen onca zamana rağmen de değişmeyen şeyin, bir yargılamada en çok ihtiyaç duyulan olgunun, tarafların mahkemelerin kendilerini gerçekten dinlediğine ve eşit gördüğüne inanması olduğu.
Biz bir soruşturma süreci yaşadık Sayın Başkanım. Profesör Doktor İzzet Özgenç, bu örgütlü suçlarla ilgili savcılıklarımızın düzenli olarak örgütlü suçlar üzerinden yürütmesine, soruşturmaları başlangıcını "maymuncuk" olarak adlandırıyor. O maymuncukla her kapı açılabiliyor, her türlü hak ihlali getirilebiliyor ama zaten mahkemelerde yapılan en önemli şey, yargılamayla birlikte hak ihlallerinin tespiti ve teslimi. Soruşturma aşamasıyla başlayan hak ihlalleri silsilesiyle karşı karşıya kaldığımızı hatırlatıyorum. Örgütlü suçlar kapsamına alınarak sabaha karşı saatlerde; içerisinde siyasilerin, iş insanlarının, bürokratlarının da bulunduğu birçok kişinin aynı kefeye konulduğu, 24 saatlik gözaltı süresinin 3 kez uzatılması suretiyle 4 gün boyunca gözaltında tutulan sanıklar, akabinde tutuklanarak cezaevine gönderildiği bir süreç yaşadık. Sonrasında neredeyse 10 aya yakın bir süre boyunca iddianame beklendi ve bu 10 ayda 10 tane SEGBİS göründü Sayın Başkanım. Bu 10 SEGBİS'te, bildiğim kadarıyla müvekkilim nezdinde söyleyeyim, bir kere bile söylemek istediği bir şey olup olmadığının sorulmadığı; hatta siz kendiniz sulh ceza yargıçlığı yaptığınızı söylemiştiniz, o tutuk incelemelerinde bazen sanıklar SEGBİS'e, tutuklu sanıklar SEGBİS odasına geldiğinde mübaşir veya başka bir memurun "Tutukluluğunuzun devamına karar verildi" demesi suretiyle devam eden bir süreç oldu ve daha önemlisi, bu bizim açımızdan gerçekten artık tehlike niteliği taşıyor, dosyayı yürüten soruşturma makamına biz ulaşamıyoruz. Hatta katibine de ulaşamıyoruz. Örgütlü Suçlar Bürosu'nda çaycılar, birtakım gazeteciler vızır vızır gezerken avukatlar maalesef içeri alınmıyor. Bir de artık ilk sayımız da oldu. Dosyanın örgütlü suçlar kapsamında kısıtlanmasına, moda deyimle "gizlilik" diyoruz ama bu biraz "avukattan gizleme"ye döndü Sayın Başkanım. Bunun yanında insanlar, kendine yöneltilmemiş veya dosya kapsamında bulunmayan birçok iddiayla basın yoluyla da karşı karşıya bırakıldı. Böyle bir ortamda yaşananların hukukiliği hakkında olumlu bir değerlendirme yapmak mümkün değil ama ben Anayasa Mahkemesi'ni bir süper hak ihlali başvuru mercii olarak da görmüyorum. Hak ihlallerinin yargılamanın her safhasında; gerek sulh ceza yargıçlığı, gerek asliye ceza, ağır ceza mahkemelerinde ve gerekse soruşturma merciince giderilebileceği kanaatindeyim. Hak ihlalleri maalesef bu yargılamada, iddianamenin kabulüyle birlikte giderilebilecek bir noktadayken hâlâ giderilemediğini görmekteyim. İddianameyi elbette konuşacağız ancak başta söylediğim gibi bir süreç izledik ve yaşadığımız süreçte bir tedirginliği anlatmam gerektiğini düşünüyorum.
"Şüpheli müdafii" sıfatıyla soruşturmaya başlayıp akabinde "sanık" ve "sanık müdafii" sıfatını alarak şu an bu dosyada tutuklu bulunan meslektaşımız Avukat özelinde, tüm sanık müdafilerine "fazla ileri giderlerse yaşayabileceklerinin" projeksiyonu yapılmak suretiyle gözdağı verilerek savunma haklarının ihlal edilmesinden bahsedeceğim. Zira şu an tespitini yapabildiğimiz ilk andan, tüm sanıklar açısından ihlal ve beraat sebebi olabilecek kadar net bir hak ihlalinden bahsediyorum. Çünkü biz hukukçuyuz, bu kürsünün hangi tarafında oturduğumuzun bir önemi yok. Bildiğim kadarıyla siz kürsünün bu tarafında da oturduğunuz için söylediklerimi daha net anlayacağınızı düşünüyorum. Zira yargılamalar ve soruşturmalar özel yetkili savcılıklar eliyle de yapılsa (tarihte yapıldı), örgütlü suçlar kapsamında ulaşılmaz bir mercilere evrilse de geldiğimiz noktada basından iddianameyle ilgili veya soruşturmalarla ilgili bilgi alabilsek de, bizden başka herkesin erişilebilir bir hale geldiğini bilsek de dosyalara; biz hukukçuyuz. Biz, silahların eşit olması gerektiğini, bu ilkeyi gayet iyi biliriz ve yaşanan noktada adil yargılanma hakkı kapsamında... Çünkü bütün projeksiyonlar, savunmanın, başlarına gelebilecek şeylerle ilgili birtakım baskı altına alınması suretiyle ilerliyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6'ncı maddesi ve Anayasa'nın 36'ncı maddesinde yer alan adil yargılanma hakkı, hak arama hürriyeti ve savunma hakkının ihlal edildiği kanaatindeyiz. Zira bizim kürsünün büyük bir yapılan platformunda oturmamıza veya gizlenmiş dosyaları görebilen bir ayrıcalıklı soruşturma makamı olmamıza gerek yok. Biz avukatların yeri ve yurdu, sanıkların, müvekkillerinin tam yanıdır. Ancak silahların eşitliği, savunmanın kendisini korkusuzca ifade edebilmesidir. Silahların eşitliği, müdafinin görevini yerine getirirken baskı altında hissetmemesidir. Silahların eşitliği, vatandaşın yanında duran avukatın mesleki faaliyetleri nedeniyle endişe duymamasıdır. Bugün bu dosyada tutuklu bulunan meslektaşımız Avukat özelinde yaşananlar, yalnızca bir kişinin meselesi değildir. Doğru veya yanlış bulunabilir, katılınabilir veya katılınmayabilir; ancak bir müdafi hakkında yürütülen işlemlerin, aynı dosyada görev yapan diğer müdafiler açısından nasıl algılanacağını da görmemiz gerekiyor. Çünkü savunma makamı kendisini baskı altında hissettiği takdirde bundan zarar görecek olan yalnızca avukatlar değildir. Bundan zarar görecek şey savunma hakkı ve doğrudan doğruya vatandaşın kendisidir.
Ülkemiz krizler ülkesidir Sayın Yargıcım. Bir türlü bitmez krizler bizim ülkede. Kimi krizin sorumlusudur, kimi de seyredendir. Konumuz gösterişliyse, siz korkulan kişiyseniz toplum katında, bir de koruyorsa sizi erk; korkmazsınız krizden. Size dokunmadığı için objektif olmak adına krizin yanında yer alabilirsiniz hatta. Krizi yaratanlara övgüler bile dizebilirsiniz, nasılsa ucu size ulaşmayacak. Biz avukatlar böyle değiliz Sayın Yargıcım, avukatlık böyle değil. Krizlerden en çok da biz etkileniriz ve bu yüzden de biz, krizlerle mücadele etmekle tanınırız. Öyle zamanlarda hiç beklentisini almadığınız insanları da savunursunuz. Romalıların kölelerinden bile esirgemedikleri savunma hakkının gasp edildiğini anladığımızda da celalleniriz. Okudunuz mu bilmiyorum, avukatların mesleğe başlarken mutlaka okuduğu kitaplardan birisi de bir ceza avukatının anıları kitabı; son derece hislendirici bir kitap. Sağlı sollu tokalandığınız, böyle kulaklarınızın çınladığı saatlerde yüzünüzün yandığı, en önemlisi birçok duyguyu birlikte yaşadığınız bir kitap. Terliyorsunuz, terletiyor okurken. Etkileniyorsunuz çünkü Türkiye gerçekleri ve yaşadığınız, yaşayabileceğiniz birçok şeyi size gösteriyor. Bu kitabın yazarı Prof. Dr. Faruk Erem. Bu kitapta bir öykü vardı hiç unutmuyorum, daha mesleğe de yeni başlamıştım. Sonucunda idam cezası verilecek bir dava görülüyor. İki sanık var ve neden sonradan sorguladığım bir şekilde, ikisinden birinin seçilmesi gerektiğine ilişkin bir baskı var; cinayeti işleyen kişi olarak. Üç yargıçtan ikisi farklı kişiyi seçiyor, bir yargıç başka birini seçiyor. Üç yargıçtan ikisinin bir sanığı seçmesinin nedeni, mahkeme reisinin o sanığı seçmesi sebebiyle genç olan yargıçlardan bir tanesi reisin kararına güvenerek o yöne eğilim gösteriyor ve sanığın kalemi kırılıyor, sanık idam ediliyor. Yıllar sonra mahkeme başkanı emekli oluyor, torunlarıyla birlikte bir parkta çocuklarla oynarken bir kişi geliyor ve kendisini tanıdığını, ona çok minnet duyduğunu söylüyor. O, onu tanımıyor tabii ki. O davayı hatırlatarak "Ben o idamına karar vermediğiniz öbür sanığım ve cinayeti de ben işlemiştim" diyor. Hakim o an büyük bir kalp krizi geçirip yere yığılıp maalesef vefat ediyor. Biz bu kalp krizini tabii ki önleyemeyiz ama daha büyük krizleri önleyebiliriz. Çağlar değişiyor, yıllar değişiyor, her şey değişiyor ama insan değişmiyor. Adalet yanıldığını anlayınca geri vereceğini baştan almamalı; almışsa geri vermeli hemen, acil olarak, derhal, bugün.
Günlerdir konuşuyoruz, daha da konuşacağız; biraz da eylemlerimizden bahsedeyim. Sayın Başkanım, müvekkilim iddianamede geçen 11 eylemle yargılansa da 105 numaralı eylemin sehven oraya konulduğu kanaatindeyiz. Zira kendisinin hiçbir şekilde içinde yer almadığı ve başkaca bir müdürlük tarafından çıkılmış ve herhangi bir görevlendirmede bulunmadığı bir ihale. Her ne kadar geriye kalan 10 ihale gibi gözükse de ben bu ihaleleri kendi içerisinde 3 noktaya ayırdım. Bunlar; 83, 84, 86, 87 ve 92 numaralı eylemler. Bunlar Kültür AŞ tarafından alınan ve tamamı açık ihale. Zaten buradaki 87 ve 92 numaralı eylemlerde birbirlerinin devamı. 85, 89, 104 ve 106 numaralı eylemlerde Medya AŞ'nin yapmış olduğu, tamamı da açık olan ihaleler. Burada da 89 ve 104 numaralı eylemler birbirinin devamı. Bir de 107 numaralı, diğer iki işten tamamen farklı, hizmet tanıtımı; yani İstanbul içinde vatandaşlara İBB'ye ait tesislerin, müzelerin gezdirildiği bir organizasyon işi. Bu da Kültür AŞ tarafından gerçekleştirilmiş ancak Ramazan ayı olması ve daha evvel Kamu İhale Kurumu tarafından iptal edilmiş olan bir ihale olması sebebiyle 21/B yapmak suretiyle yapılmış. İddianamedeki iddiaların genel özeti Sayın Yargıcım; mal ve hizmetin bir arada yapılmaması gerekirken yapılması, rekabetin idare tarafından ihlal edilmesi, benzer iş tanımının daraltıcı etkiye sebebiyet vermesi ve tabii bunların vücut bulmuş hali olarak da ihaleye fesat karıştırma suçlamasından bahsediliyor.
Serap Hanım'la birlikte size tarafınıza yapacağımız videolu sunumda eksik olan husus şuydu: Halkla İlişkiler Müdürlüğü birtakım etkinlikler yapmış ve bu etkinliklerin içerisinde yalnızca bir eleme ve bir tipolojiye özgü işlemler değil bunlar. Yani 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos gibi özel günlerde hem bir konser ifa edilmesi hem konser alanına, yani Yenikapı, Maltepe gibi alanlara şenlikler, panayır alanlarının kurulması hem de bu panayır alanlarına, konserden bahsettiğim için platformlar kurularak gerek İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı 'nun gerekse yetkililerin konuşma yapabildiği bir platform alanı yaratılması suretiyle aslında burada mal ve hizmetin birlikte alınmasının ne kadar zaruri olduğunu göstereceğimiz videolardı. Zira bu hem panayır olan hem de birtakım işte mitingler ve konuşmalar, platformlar, konserler içeren eylem tipolojisinde hem panayır yerinde kurulan, işte çocuklara verilen oyuncaklar, çocuklar için yapılan oyun alanları, onlara dağıtılan promosyonlar, akşamki eğlence içerisinde verilecek Türk bayrakları, hava yağmurluysa yağmurluk, hava güneşliyse şapka, orada dağıtılacak, vatandaşa dağıtılacak kumanyalar, mobil araçlar, eğer hava güneşliyse veya zorunlu, zaruriyse kurulacak çadırlar ve tabii ki videoda da göreceğiniz gibi drone çekimleri, video çekimleri, bunların tatbiki üzerinden yapılan eylemler, yapılan videolardı. Bunları anlatıp anlatma sebebimiz; sizin mal ve hizmet birlikte ihale edilmesi ve birlikte yapılmasının aslında zaruri olduğunu görmeniz açısındandı. Umarım projekte edebilmişizdir size. Efendim, eylemlere gelince; şimdi 83 numaralı eylemden başladığımız zaman, Senat Hanım'ın 83 numaralı eylemdeki görevi ihale komisyonu üyesi ve o dönemde müdür yardımcısı. Bu eylemde enteresan bir bilirkişi raporunda çağrı var, yani daha doğrusu bir çağrışım var. Diyor ki: "4 firma ihale dokümanını indirdi, 2 firma teklif verdi, 1 firmanın yeterlilik ve katılım belgeleri eksik diye teklif değerlendirme dışı bırakıldı ve Kültür AŞ'ye bırakıldı." Efendim, öncelikle verdiğim USB'de ihale dokümanı olacak. İhale bilgileri yazıyor. PowerPoint çalışıyor mu? En altta adımlar var. Hocam bir sunum formatına getirebilir miyiz? Görelim. Slayt açtım. Efendim bu doküman, ihale dokümanının indirilmesiyle alakalı olarak yani çok basit bir slayt gösterisi aslında bu ama bu hepimizin telefonuna Android ve Apple Store'dan indirebileceğimiz EKAP uygulamasının ara yüzü. Uygulamaya Türkiye Cumhuriyeti kimlik numaranız veya vergi şifre tüzel kişiliğinizin vergi numarasını girmek suretiyle kaydoluyorsunuz. Ve akabinde bu ara yüz çıkıyor.
Devam edelim. Ara yüze girdikten sonra ihalelerle ilgili böyle sorgulama ve filtreleme ekranları çıkıyor. Ben bunu olayımıza yakın olsun ve bize anlatabilsin diye geniş tuttum. Bir tane daha basabiliriz. Akabinde böyle bir arama ara yüzü çıkıyor. Bir tane daha devam edelim. Daha sonra burada ihale türlerini giriyoruz, ihale aramadan. Devam edelim. Ve girdiğimiz ihale türlerine göre bize en yakın zamanda yapılacak ihaleler çıkıyor. İşte Ümraniye Belediyesi'nin vesaire çıktı. Ben de... Devam edelim. Ümraniye Belediyesi'nin ilk gelene tıkladım. İnşallah başlarına bir şey gelmez. Orada ihale kayıt numarası, içerikler ve sağda ihale dokümanları var. O dokümanlara tıkladığımız zaman, teknik şartnameyi ve idari şartnameyi bize gösteriyor. Devam edelim. Bastığımız zaman ihale dokümanları çıkıyor. Bir tane daha devam edelim. Ve en sonunda biz bunu indirmiş oluyoruz ve bu EKAP sistemine kayıtlı olarak yapıldığı için sistem doküman indirildi olarak görüyor bunu. Burada bilirkişinin; "dört kişinin, dört firmanın dokümanı indirdiği ama bir firmanın ihale aldığı, çünkü iki firmanın girdiği" bunu çünkü daha evvel başkaca eylemlerde de yapıyorlar. Yani sekiz firma indirmiş ama tek firma girmiş ihaleye. "Siz mal ve hizmeti birleştirdiniz, eskiye yönelik hacmi de artırdınız, o sebeple kimse giremedi" gibi bir beyanları var. Ona da değineceğim. Yine kapatabiliriz bunu. Yine eylem 84'te “mal ve hizmet birleştirilmiş” diyor. Teklif veren sayısı 8... Doküman indiren sayısı 8, teklif veren sadece Kültür AŞ diyor. Burada, “benzer iş tanımlarını sen dar tuttun, fakat bu sebeple 8 kişi doküman indirmesine rağmen bir kişi, bir firma ihaleye girdi" gibi bir savunması var. Burada da keza açık ihale usulünde olması sebebiyle, yani Kamu İhale Kanunu 5. maddesinde de artık açık maddelere yapılan atıflardan yola çıkarak diyor ki; "Sizin eğer İstanbul, yani belediye iştirakiniz bir ihaleye girecekse, orada teklifleri kısmi teklife kapayamazsın" diyor. Ama bu usul açık ihale için geçerli bir usul değil.
Zira biz Büyükşehir Belediyesi veya başkaca belediyeler, EKAP sistemine yükleme yaptığımız takdirde, hangi firmanın doküman indirdiğini veya hangi firmanın teklif yapacağını ihale anına kadar bilemiyoruz. Bilemediğimiz suretle olan... Yani başkaca bir meslektaşım "bu madde artık uygulamaya çok yönelik değil" dedi ama uygulamaya yönelik olmamasını bu şekilde yorumlamamız da doğru olmaz. Zira açık ihale denildiği zaman kimin teklif veren olacağı ihale sahibi tarafından bilinemeyeceği için bu tip idari soruşturma veya cezai soruşturmalarda konu olmayacak bir şeyler bulunuyor. Yine 84 numaralı eylemde; "kalem artış sınırı, daha doğrusu kalem geçiş sınırı aşıldı" diyor. Bunu da hesaplarken aynen okuyorum efendim: "Toplam iş azalışı 37 kalem iptal etmiş, sonra 12 kalem iptal etmiş, sonra 22 iş kalemi iptal edilmiş ve nihai olarak 71 kalem iptal edilmiştir. Ve bu da ihale artış oranındaki ihale arası geçiş, daha doğrusu kalemler arası geçiş oranının üzerindedir" diyor. Fakat tam altında; "Toplam 51 yerde de iş artışına gidilmiştir" diyor. Yani aslında iş kalemi azaltışı ve iş kalemi artışı arasında da sadece 20 kalem fark var. Bu da doğal olarak sadece hem matematiksel hesap açısından hem de yine bizim bahsettiğimiz bazı ürünlerin kullanımı, bazı ürünlerin kullanım dışı kalması durumunda kamu zararı oluşmaması adına kalemler arası geçişler ve değişiklikler yapılabiliyor. Eylem 86; burada yine ihale komisyonu üyesi ve yaklaşık maliyet hesap cetveli hazırlayanlardan birisi Serap Hanım. Eylem 87'de yaklaşık maliyet cetvelleri hazırlamış. Eylem 92'de yine yaklaşık maliyet cetvelleri hazırlamış ve ihale komisyonu üyesi. Burada savunuyor gibi olmasın, bir başkaca bir husus var aynı zamanda. Burada devam ediyor ve ve Serhat Karay ile 'nun da cezalandırılmasını istiyor talep seçeneğiyle birlikte. Ancak mesela bu ihalede, bu eylem 92'deki ihale sırasında , Avcılar Belediyesi'nde Belediye Başkan Yardımcısı. Yani biraz fazla kopyala-yapıştır olmuş birtakım şeyler Sayın Başkanım. Eylem 105'i bahsettiğim gibi geçeceğim çünkü aslında bizden hiçbir şekilde bahsetmiyor. Yine eylem 85'te Serap Kara ihale komisyonu üyesi. Eylem 89'da teknik ve idari şartname hazırlamış. Bunların hepsinde Serap Hanım müdür yardımcısı, bu ihalelerin hepsinde. Eylem 104'te Serap Hanım idari şartname ve komisyon üyeliği yapmış. Bunların hepsi yargılama konusu olan eylemlerdeki rolü ve işlemlerimiz.
Sayın Başkanım, bilirkişi raporlarında temel olarak şu iddia kuruluyor: İhalelerin kısmi teklife kapalı tutulduğu, bağlantısız ürünlerin bir araya getirildiği, ihale hacminin yükseltildiği; örneğin ihalede 8 kişinin EKAP üzerinden doküman indirmesine rağmen yalnızca bir kişinin ihaleye katıldığı, bunun da rekabeti ihlal ettiği ileri sürülüyor. Başkanım, rekabet en basit tabiriyle 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'da 3. maddede; "mal ve hizmet piyasalarındaki teşebbüsler arasında özgürce ekonomik kararlar verilebilmesini sağlayan yarışı" ifade ediyor. Her ne kadar ihale veren kamu kurumunun rekabeti göz önünde bulundurması gerektiği gibi, aynı zamanda kamu yararını ve eylemlerin hızlılığını da göz önünde bulundurması gerekiyor. Çünkü yavaş işleyen hizmetteki aksamalar en çok vatandaşı zorluyor. Şartnameler yoluyla mal ve hizmet alımları birleştirilmiş, benzer iş tanımları bir araya getirilmiş ve bu suretle ihaleye fesat karıştırılmıştır. Ancak bu değerlendirme kamu ihale sürecinin işleyişini ve idarenin takdir yetkisini göz ardı eden oldukça eksik ve hatalı bir yorum. Bir ihalenin yola çıkması ve ihalenin hazırlanılması sürecinde önce bir ihtiyaç hâsıl oluyor. İhtiyaç ve materyal belirleniyor ve maliyet hesaplanıyor. Daha sonra teknik şartnameler ve idari şartnameler hazırlanıyor. Bu dokümanlar EKAP sistemine yükleniyor. İhale dokümanına karşı itiraz süreleri var ve bu eylemlerin hiçbirisinde Kamu İhale Kurumu’na teknik şartnameler ve idari şartnamelerle ilgili kısmi teklifler ve mal ve hizmetin birleştirilmesi ile ilgili hiçbir şekilde itiraz yapılmamış. İdari veya teknik şartnameye yönelik itiraz gelmezse ihale ilan ediliyor.
İstekliler bu şartnamelere göre tekliflerini veriyor. İhale sonuçlandıktan sonra ihale kararı yine EKAP üzerinden yayınlanıyor ve buna karşı da kanuni itiraz süresi bekleniyor. Kamu İhale Kurumu’na itiraz edilirse itirazın sonucu, itiraz olmazsa kesinleşiyor ihale ve sözleşmemiz imzalanıyor. Dolayısıyla burada idarenin gizli kapalı veya denetim dışı süreç yürüttüğünden bahsetmek mümkün değil. Tam tersine bütün süreç EKAP üzerinden yürüyor. İsteklilerin erişimine açık oluyor. İtiraz mekanizmaları işletilebilir durumda bulunuyor. Buna rağmen şartnamelere veya ihale işlemlerine yönelik etkin bir itiraz yapılmıyor ve hiç de yapılmamış. Diğer husus, bu ’ın kendi nezdinde bu kadar fazla eylemin içinde bulunmasının sebebi personel yetersizliği. İhaleler yürütüldüğü birimde ciddi personel eksiklikleri var. 4 kişilik müdür yardımcısı kadrosu içerisinde fiilen tek başına işlem yapıyor. Bu nedenle birçok ihalede görev alması olağan dışı veya suç ithamını destekleyen bir durum değil. Aksine idarenin ilgili personel yetersizliğinin doğal sonucu. İhaleleri kazanan belediye iştirakleri işin niteliğine göre bazı işleri alt yüklenicilere verebilmekte. Burada idarenin görevi, alt yüklenicilerin EKAP sistemi üzerinden yasaklı olup olmadığını kontrol ediyorlar. Eğer yasaklıysa buna onay vermiyorlar bu alt yüklenici işlemini, eğer yasaklı değilse ve istenilen sürede sözleşmeye uygun ifa gerçekleşecekse bunu kabul ediyor. İdarenin alt yükleniciyi seçme, ticari ilişki belirleme, hangi yöntemi kullandıklarını denetleme veya bu firmalarla doğrudan ticari organizasyon kurma gibi görevi bulunmuyor. Bu nedenle alt yüklenici ilişkileri üzerinden kamu görevlilerine doğrudan cezai sorumluluk yüklenilmesi bize göre hukuken mümkün değil.
Bilirkişi raporlarında “kısmi teklif engellenmiştir” denilmektedir. Yine bazı kalemlerde iş artışı ve iş eksikliği yapılmıştır, bunları anlattığımı düşünüyorum. Ancak burada raporun kendi içerisinde de çelişkili olduğu birçok konu var. Bu iş artışı ve iş azalışları ile ilgili idareye keyfiyet verdiğini söylerken bunun ihtiyaç iddiasını da ikrar ettiğini söylüyor. Yani kamu hizmetinde her şey önceden kesin olarak dediğim gibi öngörülemiyor. Bahsettiğim bir organizasyonda güneşli hava öngörülürken şapka alımı planlamış olabilirsiniz veya aldığınız şapkalar fazla gelmiş ve kullanım dışı olabilir ve bunlar arasında geçişler de yapılabilir. Burada bir ihaleye fesat karıştırma durumu söz konusu olamaz zira ihale hizmetinin ve kamu hizmetinin sahadaki gerçek ihtiyaca göre yönetilmesinden bahsediyoruz. Bilirkişi raporlarında 4734 sayılı kanunun 3. maddesinin ilgili bendi veya sözleşmedeki iş artışı hükümleri bakımından hukuka aykırılık bulunduğu iddiasına eksik değerlendirme içeriyor. Asıl sorun bilirkişi raporlarının idarenin takdir yetkisini neredeyse tamamen ortadan kaldıran bir bakış açısıyla hazırlanması sayın başkanım. İdarenin işlem ve eylemleri değerlendirilirken uygunluk denetimi ve yerindelik denetimi arasındaki farkı gözden kaçırmışız. Çünkü uygunluk denetimi kamu idarelerinin işlemlerinin mevzuata uygun olup olmadığını inceler, yerindelik denetimi ise idarenin aldığı kararların sadece hukuka uygunluğunu değil aynı zamanda kamu yararı, amaç, zamanlama ve gereklilik bakımından isabetli olup olmadığını değerlendiren bir denetim türü. Sayıştay denetimlerinde dahi yani anayasamızın 160 ve 165. maddelerinden yetki alıp 6085 sayılı kanun çerçevesinde denetim yapan Sayıştay'ın bile denetimlerinde uygunluk denetimi esas, hatta yerindelik denetimi yasaktır. Çünkü bu idarenin mali özerkliğine giren bir yetki gaspıdır ve yetki ihlalidir. Hal böyleyken bilirkişinin Sayıştay denetimine, mülki idare denetimine veya idari denetim süreçlerinde bu şekilde suç olarak görülmeyen hususları idarenin takdir yetkisini sıfırlayacak biçimde yorumlayarak Türk Ceza Kanunu'nun 235. maddesine dayanak yapması kabul edilemez. Anayasamızın 6. maddesinde hiç kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz denmektedir. Burada bilirkişilerin kendisinde olmayan yetkileri kullanarak sanıklara, müvekkilim ’a bir suç vasfı atfettiği kanaatindeyim. Bu da bilirkişi rapor yapma tekniğine de çelişmektedir.
Bilirkişinin görevi idarenin yerine geçip hangi ihale modelinin daha uygun, hangi kalemin ayrı, hangi kalemin birlikte alınmasının daha isabetli olacağına karar vermek değildir. Bilirkişinin görevi somut teknik verileri değerlendirmektir. İdarenin takdir alanına giren teknik ve idari tercihlerin sonradan ceza hukuku mantığıyla ve yerindelik denetimi yapılır gibi değerlendirilmesi hukuken mümkün değildir. Bu nedenle raporlarda yer alan değerlendirmeler ihaleye fesat karıştırma suçunun unsurlarını ortaya koymaktan uzaktır. Ortada katılımı engellenen bir istekli yoktur, şartnameye itiraz yoktur, ihale işlemine itiraz yoktur, gizli yürütülen bir süreç yoktur, alt yüklenicileri belirleyen bir kamu görevlisi davranışı yoktur, müvekkilin nezdinde bir mal varlığı artışı yoktur, bir menfaat yoktur, aleyhe ifade yoktur. Buna rağmen idarenin yıllardır uyguladığı satın alma modeli ve kamu hizmetinin sahadaki gerekleri ceza hukuku kapsamında suç gibi yorumlanmaktadır. Bu yaklaşımın hukuken kabul edilmesi mümkün değildir. Kamu İhale Kurumu kararları ve ihale uygulamaları incelendiğinde görülecektir ki, mal ve hizmet alımlarının birlikte gerçekleştirildiği durumlarda hangi unsurun bedel yönünden ağırlıklı olduğu dikkate alınmakta, ihale süreci ve uygulanacak mevzuat da bu yönde belirlenmektedir. Dolayısıyla mal ve hizmet kalemlerinin aynı ihale içerisinde yer alması başlı başına hukuka aykırı bir durum değildir. Kaldı ki özellikle açık ihale usulü ile gerçekleştirilen ve yüksek hacimli organizasyon işlerinde, mal ve hizmet kalemlerinin bir arada bulunması halinde kısmi teklifin kapatılması çoğu zaman operasyonel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim kamu ihaleleri mevzuatı da idareye işin niteliğini dikkate alarak bu konuda takdir yetkisi tanımıştır. Aksi bir yorum, idarenin ihtiyaçlarını belirleme ve kamu hizmetini yürütme konusundaki mali ve idari özerkliğini fiilen ortadan kaldıracaktır. Bilirkişi raporlarında yapılan değerlendirmelerin tamamı idarenin takdir alanına girmektedir.
Bir başka iddia da benzer iş tanımlarına ilişkindir. Kamu İhale Kanunu'nun 27. maddesi ve ilgili mevzuat hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, kısmi teklif uygulamasının şartnamede önceden belirlenebileceği açıktır. Yani bu yeni ve sonradan ortaya çıkmış bir uygulama da değildir. Ayrıca İhale Komisyonu üyesi olmak, ihalenin bütün hukuki ve idari sorumluluğunu taşımak anlamına da gelmez. Komisyon üyesi ile ihale yetkilisinin görev ve sorumlulukları birbirinden farklıdır. Dosyada dikkat çekici hususlardan biri de iştirak şirketlerinin ihalelere katılımına ilişkin değerlendirmelerdir. İhale mevzuatında bazı durumlarda iktisadi devlet teşebbüsleri veya iştirak şirketlerinin ihaleye katılması halinde farklı sonuçlar doğurabileceği belirtilmektedir. Ancak burada ihalenin hazırlık aşamasında, idarenin ileride hangi firmanın ihaleye katılıp katılamayacağını bileceğine ilişkin sorunlar ortaya çıkmakta. Ben, 2015 yılında ve 2022 yılında hazırlanan iki idari şartname ile bu benzer iş tanımından bahsetmek istiyorum. Orada yine aynı başlıkta ihale bilgileri mevcuttur. İlk olarak 2015/9337 İhale Kayıt Numaralı idari şartnamenin 6.3. maddesinde veya ilgili bölümün 7.6. maddesinde olması lazım. Burada benzer iş olarak kabul edilecek işlerde 7.6. maddede aynen şu ifade yer almaktadır: "Ulusal veya uluslararası fuar ve/veya sergi organizasyonu gerçekleştirmiş olmak ve/veya organizasyonun tanıtım ve duyuru çalışmaları için açık hava reklamcılığı ve matbaa işleri yapmış olmak kabul edilecektir." Bu, 2015 yılında yapılan bir ihalenin idari şartnamesidir. Şimdi bunu kapatıp, yine aynı klasörün içerisinde yer alan 2022/6... o en altta yakın olması lazım, 7.6. maddesindeki maviyle çizdiğim kısma bakalım: "Ulusal veya uluslararası nitelikte konferans, seminer, sempozyum, kongre, kutlama organizasyonu, açılış organizasyonu, yıl dönümü organizasyonu, sergi organizasyonu, fuar organizasyonu gibi organizasyonlardan herhangi birini ya da birkaçını veya tamamını gerçekleştiren organizasyonu, organizasyonları; tanıtım ve duyuru çalışmaları için açık hava reklamcılığı, matbaa veya promosyon işleri yapmış olmak benzer iş olarak kabul edilecektir."
Sayın Başkanım, hangi ihalede benzer iş tanımında daha fazla rekabeti artırıcı ve daha fazla geniş yelpazeye yayıldığı da böylelikle ortaya çıkmıştır diye düşünüyorum. Bunları 2019 öncesine ait ihaleler olarak fiziken sunacağım, konuşmamı bitirdiğimde vereceğim. Birçok benzer iş tanımı ile ilgili ihalelerimiz mevcut olup, onların dökümlerini de yine gerektiği takdirde bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle sunacağım. Bu iki düzenleme karşılaştırıldığında önemli bir fark ortaya çıkıyor: 2019 sonrasında gerçekleştirilen ihalelerde benzer iş tanımları genişletilmiş, kolaylaştırılmış ve isteklerin ihaleye katılım imkanları artırılmıştır. Bu durum rekabetin sınırlandırıldığını değil, aksine genişletildiğini göstermektedir. Kaldı ki dosyada yer alan 87 ve 92 numaralı eylemlerin de birbirinin devamı niteliğinde olduğundan yola çıktığımız zaman; bu rekabetin aslında devam niteliğinde olan ihaleler üzerinde de sağlandığı ve rekabetin artırıldığı anlaşılacaktır. Bu ihalelerin tek seferde yapılacağı veya yapılabileceği öngörüldüğünde, bölündüğü iddia edilen süreçlerin aslında rekabeti artırdığı ortaya çıkacaktır. Tekrara düşüyorum, biliyorum, farkındayım; teknik konular sıkıyor ama çok az kaldı, bitiriyorum. Bilirkişi raporunda farklı nitelikteki hizmetlerin tek ihalede toplandığı iddiası dayanaksızdır. Söz konusu ihaleler organizasyon hizmetlerine ilişkindir. Bir organizasyonun gerçekleştirilebilmesi için sahne kurulumu, ses ve ışık sistemleri gibi unsurlar birbirini tamamlayan parçalardır. Kamu ihale mevzuatında da bu tür hizmetlerin mutlaka ayrı ayrı ihale edilmesi gerektiğine dair bir zorunluluk bulunmamaktadır. Ayrı ayrı ihale edilmesi halinde organizasyonun bütünlüğünün bozulabileceği gerçeği çok önemlidir. İdarenin, gerçekleştirilecek bir organizasyonda birden fazla muhatapla görüşmesi ve oluşacak sorunlarda hızlı hareket edememesi riski yerine; tek bir ihale alan muhatapla görüşüp, o muhatabın alt taşıyıcısı olan yani alt ihale alanlarla muhatap olması, mal ve hizmet arasındaki problemleri çözebilme kabiliyetini her zaman dahildir. İkram ürünleri, promosyon ürünleri, tarım materyalleri mal niteliğinde olarak belirlenmiş. Ancak tek hizmet alınan organizasyonun içerisinde bunlar vatandaşa dağıtılan unsurlardır. İhalenin kısmi teklife kapalı olması konusuna şöyle önem veriyorum efendim.
Müdafi Avukat Erçağ Bey de bu karardan bahsetti. Altını çizmekte yarar görüyorum. Çünkü Danıştay'ın 13. Dairesi'nin 2020/1251 Esas, 2021/1711 Karar sayılı ilamında; "İhalelerde kısmi teklif verilmesine izin verilip verilmeyeceği noktasında idarenin takdir yetkisi bulunmakta olup, söz konusu yetkinin anılan Kanun'un 5. maddesinde düzenlenen temel ilkelere uygun olarak kullanılması gerekmektedir" demiştir. Bilirkişi raporunda bunun aleyhine bir değerlendirme yapılmış. Ayrıca yine Kamu İhale Genel Tebliği'nin 17.7.1.1.4 maddesi uyarınca kısmi teklife kapalı olma halinde rekabeti önleyici bir düzenleme olduğu bildirilirse de, kesinlikle rekabeti engellemez. Çünkü 4734 sayılı Kanun'un, yine 4964 sayılı Kanun'la değişik 11. maddesinin c, d, e, f bentlerinde belirtilen haller dışında idarelerin kurdukları veya ortak oldukları şirketler o idarelerin ihalelerine katılabilecektir. Ancak bunlarda kısmi teklif kapalı olmaz der. Aynı yargı kararında bunun açık ihaleler için geçerli olduğunun altını çizmiştir.
Sayın Başkanım, tahliye talebime geçeceğim. Duruşma savcımızın Serap Hanım'ın ifadesinden sonraki "Tanıyor musunuz?" sorusuna bir çapraz sorgu bekliyordum ama ardından "Tanıyor musunuz?", "Tanıyorum.", "Tamam." gibi bir muğlaklık geldi. Bu da bizi açıkçası tedirgin etti. Ancak bir kamu kurumundaki ihale yapan icracının, ihale alan şirketlerle, şirket yetkilileriyle herhangi bir konuyla ilgili tanışık olmasında herhangi bir beis yoktur. Kaldı ki bu kişiler ilgili bürokratları özel günlerde veya başkaca günlerde de arayıp onlara ilişkin tanışma girişiminde bulunabilirler. Serap Hanım kendi durumunu, özel durumunu ve nitelemeye çalıştığı kadar koğuşa da döneceği için pek fazla niteleyemedi ama onun hükümlü koğuşunda kaldığını hatırlatmak istiyorum Başkanım. Siz tabii ek savunma isteyip 235. maddenin 3/g bendine atıf yapınca, bizim açımızdan kamu zararı olmayan birçok eylemin tek bir zincirleme suç vasfıyla birlikte değerlendirilmesi konusu ortaya çıktığında, Serap Hanım'ın 392 gündür gözaltı süreci ile birlikte tutuklu olduğunu söylemem gerekiyor. Bazen burada işte "Şu sanığa bu kadar söz vermişiz, müdafine bu kadar söz vermişiz" diyoruz ya Başkanım; 565.920 dakika yapıyor bu tutukluluk süresi. Kendisi de 60 dakika konuştu, o da sorularla birlikte. Belki dikkatinizi çekmiştir; kollukta alınan ifadesiyle ilgili hiçbir suç vasfı, suç atfı yok iddianamelerde. Yani bu da 392 gündür sadece 60 dakika kendisine anlatabildiğini gösteriyor. Bu da yargılamanın tamamında geçirdiğimiz, daha doğrusu tutuklu geçirdiği süreye baktığımız zaman 10.000'de 106 yapıyor. 15.04.2026 tarihinde suç vasfının değiştiğine ve örgütlü suçlar noktasında tutuklu olmaması gerektiğine ilişkin savcılığa, daha doğrusu Ceza İnfaz Kurumu'na yazı gönderdiniz. Gereği yerine getirilmiyor o günden beri ve bu 8 hafta, ek olarak 400 dakika ediyor Sayın Başkanım. Normalde haftalık örgütlü suçlardan tutuklu olduğunuzda 10 dakika konuşma hakkınız varken, bundan çıktığınızda 60 dakika bir görüntülü konuşma hakkınız oluyor ve 2 aydır Serap Hanım bundan da mahrum.
Kendisi bahsetti, "Koğuşa döndüğüm zaman korkuyorum" dedi ama bir kadın olarak hükümlü koğuşunda kaldığını hatırlatmam gerekiyor. Ve maalesef bir toplumda makul kadın profili var; böyle illaki bir çocuğu olması, illaki böyle duygusal ve bir evlilik içerisinde olması, evini özlemesi falan gibi bu tip çocuk hasretinden ve ev hasretinden bahsetmemiz gerektiği baskısı var. Ama Serap Hanım 80 yaşında annesiyle birlikte yaşıyor. Doğduğundan 22 yıl önce babasını kaybetti ve bu hayattaki tek varlığı belki de annesi. Tabii ki kardeşi, yeğeni de var ama böyle bir durumda duruşmaları izlemeye bile gelemedi annesi, sadece bugün geldi. Ve ben de bunları anlatırken aslında onlar da üzülmesin diye birtakım şeyleri kırpmak ve kesmek zorunda kalıyorum ama altını çiziyorum; hayatında hiç karakol yüzü görmemiş ve adli olaylara tutuklanarak başlamış bir kadın, bir bürokrat, 20 yıllık bir bürokrat hükümlü koğuşunda kalıyor. Sayın Şeref Bey de burada; eski Baro Başkanımız Avukat Mehmet Durakoğlu'nun, sabah saat 06.00'da hukuk devletinde kapı çalındığı zaman sütçünün gelmesinden, bunun gerekliliğinden bahsettiğini hatırlatır. Bizim ruhsat törenlerimizde de Mehmet Bey, "Bir ülkede yargı bağımsız değilse, bir ülkede devlet hukuk devleti değilse duvarlara çarpar çarpar geri gelirsiniz." demişti. Ben mahkememizin duvar olmadığını düşünüyorum, biz de çarpacak bir obje değiliz. Sayın Başkanım, el koyulan materyallerimiz var, onların iadesini talep ediyoruz. Kendisi ayın 18'inde yapacak tahliye taleplerinizde sanıklara ve veya müdafilerine söz vermenizi talep ediyoruz. Ve müvekkilin bu aşamada yatar süresinin de yani alacağı cezanın en üst sınırdan olduğu ve hiçbir indirimin yapılmamış olduğu bir noktada bile dolduğunu hesap ediyoruz. Acilen, ivedi olarak bihakkın tahliyesine; aksi kanaatteyseniz tüm adli kontrol hükümlerinin uygulanmasına karar verilmesini talep ediyorum.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.