Sözlerime başlamadan önce, 'nın iddianameye konu edilmemiş olaylarla ilgili sorularının dikkate alınmamasını talep ederek başlıyorum. , geçtiğimiz yılın Haziran ayından beri tutuklu. Suç örgütüne üye olma suçlamasıyla 18 Haziran 2025 günü tutuklandı. Ancak kendisi hakkında bu dosyada ilk soruşturma işlemi Mart ayında yapıldı. Mart ayında gözaltına alınıyor, tutuklamaya sevk ediliyor ve salınıyor. Örgüt üyesi olma suçlamasını işlediğine dair gizli tanık ifadeleri, MASAK raporları, HTS kayıtları dikkate alındığında somut delillerin mevcut olduğu, ancak sabit ikametgah sahibi oluşu, delillerin toplanmış oluşu ve şüpheli lehine değişme ihtimali dikkate alınarak serbest bırakılmasına karar verilmiştir gördüğünüz gibi. Bu zabıtta sayılan delillerin hiçbir iddianamede yok. Demek ki o gün de zabıtta yazılan aslında yoktu. Mart ayında salıverildikten sonra Haziran ayında kendi başına ifade vermeye geliyor, bu kez tutuklanıyor. ve Furkan Yalçınkaya'nın ifadelerinin yeni delil niteliğinde olması, bu kez her nasılsa kaçma ve saklanma ihtimali ortaya çıkması nedeniyle tutuklanıyor.
Serhat Kapki Müdafii Av. Uğur Özdoğan Savunması — Gün 41 (21 Mayıs 2026)
Birincisi, müvekkilim Haziran ayında gözaltına alınmıyor. Çağrılıyor, kendi geliyor. Marttan beri kaçmamış, emniyete çağrılınca kendi gelen insan kaçmış şüphesiyle tutuklanmaz. İkincisi, yeni delil olarak ortaya çıktığı söylenen ve Furkan Yalçınkaya'nın ifadelerinde iddia ettikleri tüm olaylar Mart 2025 öncesini kapsamaktadır. İfadeler, Mart ayında salıverildikten sonra verilmiş olsalar da anlatılan olayların hepsi eski. Hepsi 2024 yılına dair anlatımlar. Böyle yeni delil olmaz. Dolayısıyla karartılacak bir şey yoktur. Bu ana kadar kimse 'ye "Bu örgüte üye misin? Bu örgüte yardım ettin mi?" diye sormadı. İnsanlar soruşturuluyorsa veya yargılanıyorsa hangi eylemden yargılandıklarının, o eylemi yapıp yapmadıklarının kendilerine sorulması gerekir. Bu sadece hukuken değil, mantıkla da böyle olmasını gerektirir. Bu sorunun şu ana kadar soruşturmacılar tarafından sorulmamış olması aslında 'nin suç işleyip işlemediğinin merak edilmediğini gösterir. Maalesef heyetiniz de merak etmedi. , 'nin kardeşi olduğu için tutuklu. Kişi hakkında verilen tutuklama kararının CMK 100. maddede bir karşılığı yoksa bunun adına tutukluluk denemeyeceği aşikârdır. Bu yüzden diğer tutuklu sanıklar gibi 'nin de sıfatının ‘rehine’ olduğunu düşünüyoruz.
Savunmamın devamında adı geçecek olan 'nin kuzeni, kuzeninin eşi, koruma görevlisi, çalışanı, eşi, kayınpederi ya gözaltına alındı bırakıldı ya da kimileri tutuklandı. Daha sonra belli koşulları sağlayıp serbest bırakılanlar da oldu. Geçtiğimiz yıl Mart ayından Haziran ayına kadar geçen sürede birazdan tek tek tartışacağım kimseler, 'nin ya hiç olmayan eylemlerini var gibi anlatmışlar ya gerçekten yapılmış ancak suç olmayan eylemleri suç gibi anlatmışlar; kimi zaman süsleyerek ifade verip bazen de verdikleri ifadeleri değiştirmişlerdir. Şimdiden söylüyorum, isimlerini burada anacağım kimseleri suçlamak niyetinde değilim. Bu kişileri suçlayarak müvekkilimi içinde olduğundan daha iyi bir hale getirmek veya öyleymiş gibi göstermek niyetinde değilim. Günü gelip onlar da huzura alınıp hangi koşullarda ifade verdiklerini anlattıklarında belki de şaşırmaya devam edeceksiniz. O yüzden niyetimin kimseyi suçlamak olmadığı bilinsin.
Tutuklamaya gerekçe gösterilen somut deliller, yani gördüğünüz gibi ve Furkan Yalçınkaya'nın ifadeleri... Şimdi o ifadelerin ne şekilde temin edildiğini anlatmaya başlıyorum. 2025 yılı Mart ayına dönüyoruz. 'nin tutuklamaya sevk edilip salıverildiği gün, ve tutuklandı. , tutuklanmadan önce savcılıkta ifade veriyor. Sadece kısa kısa anlatacağım. Nema isimli firmasıyla 2017 yılına kadar İstanbul Belediyesi'nde bir şeyler aldığını söylüyor. Anlıyoruz ki 2017'den sonra İstanbul Belediyesi ile iş yapmamış. Bu dosyada kimileri için 2019 yılı milat, bazıları için de 2017 her nedense milat oluyor. ilk ifadesinde Muhittin Palazoğlu ile tanışıklığının, akrabası Murat Karakuş vesilesiyle olduğunu söylüyor. Sonraki soruları da bildiği kadar cevaplıyor ve o gün tutuklanıyor. Tutuklandığı tarih 23 Mart 2025. tutuklandıktan yaklaşık bir buçuk ay sonra 6 Mayıs 2025'te yeni bir ifade vermeye geliyor. Bu sefer zihni berraklaşmaya başlıyor. Önceki ifadesiyle benzeşmeyen beyanlar veriyor.
İlk ifadesinde 2017 yılından sonra İstanbul Belediyesi ile iş yapmadığını söylemişti. Bu kez 2019 yılından sonra belediyelerde reklam işleri ile ilgili neler olduğunu sözüm ona anlatmaya başlıyor. İlk ifadesinde hiç geçmeyen “Sonraki Aşama” şirketinin aslında fiilen kendisine ait olduğunu anlatıyor. Bu firma üzerinden müvekkilimin de bir dönem yetkilisi olduğu BFK şirketine gerçeğe aykırı fatura kestiğini söylüyor. Muhittin Palazoğlu ile tanışma sebebinin bu kez yeğeni Murat'ın Muhittin'in yanında çalışması olduğunu söylüyor. Murat Karakuş, yeni ifadede yok ediliyor. Ben Murat Karakuş'un kim olduğunu bilmiyorum ama ansızın kaybolunca da nedenini merak ediyorum. Bunlara ek olarak müvekkilimin kuzeni 'nin adını veriyor ama Berat'ın 'nin kardeşi olduğunu sanıyor. Bavullarla para taşıma eylemi de ilk bu ifadede geçiyor. İfadesinin devamında Furkan Yalçınkaya diye biri beliriyor. Bu kişi biraz önce söylediğim Sonraki Aşama Limited Şirketi'nin yetkilisi. bu ifadesini verdikten sonra serbest kalıyor. Şu ana kadar dikkat ettiyseniz 'nin adı yok. 'in bu ifadeyi verdiği tarih 6 Mayıs.
Avukat Çağrı Yazıcı da anlatmıştı. Bu ifadeden yalnızca iki gün sonra gelen tanıklardan biri Furkan Yalçınkaya. Furkan, önce 'le Çeşme'de çalıştı, beach club'ta tanıştıklarını anlatıyor. İfadesinin devamında diyor ki: ' üzerime şirket kurmak istedi. Ben de teklifini kabul etmek durumunda kaldım.' Bakın doğrudan ifadeden aktarıyorum. Aynen böyle söylüyor. 'Ben Çeşme'de beach club'ta çalışıyordum, üzerime şirket kurmak istedi, ben de teklifini kabul etmek durumunda kaldım.' Ne oldu da teklifini kabul etmek durumunda kaldın diye kimse sormuyor. İfadeyi alan kişi bununla ilgilenmiyor. İlgilenmediği tek şey de keşke bu olsa. Furkan savunmasına devam ediyor: ''in talimatıyla naylon faturadan elde edildiğini bilmediğim paraları taşıdım' diyor. Ama ifadeyi verdiği 8 Mayıs günü naylon fatura işi konusunda artık tamamen kendinden emin. Bu sefer de ne zaman öğrendiği sorulmuyor. 'Ne zamandan beri bilerek taşıyorsun, ne zamana kadar bilmeyerek taşıdın?' sorulmuyor. Üstelik pişmanlık ifadesinde diyor ki: '... bu itiraf bana doğru... Üç kez Furkan'la beraber para gönderdim' üzerine basa basa anlatıyor. Furkan'dan nasıl yardımlar aldığını.
Sonra, yine ifadeden aktarıyorum, üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmiş meseleleri, tırnak içinde söylüyor, 'Şu an çok net hatırlıyorum' diye yine bir aydınlanmayla üstüne basa basa anlatıyor. Bu soruşturmada çözülemeyen düğümleri bir bir çözüyor. Furkan o kadar zeki ki, Çeşme'de beach club'ta çalışarak başladığını bildiğimiz kariyeri, asrın yolsuzluk davasının kilit taşlarından biri olmaya doğru devam ediyor. , Şehmuz Sarıboğa, Güngör Gülman isimlerini veriyor ve en sonunda diyor ki: 'Biz 'yle de para taşıdık.' Tekrar söylüyorum; Furkan bu ifadesinde Berat Kapki, Güngör Gülman, Şehmuz Sarıboğa ve 'nin adını veriyor. 'Ben bunlarla beraber suç işledim' diyor. Kabul ediyor ama Furkan bu ifadesini tanık sıfatıyla veriyor. 'Para taşıdım, sahte faturalar kestim, bilmiyordum ama yaptım' İfadeyi alan da demiyor ki, 'Ya Furkan, seni bununla ilgili soruşturan var mı, senin bununla ilgili davan var mı, yargılanıyor musun?' diye kimse sormuyor. Bakın bu soruların sorulmamış olması, en hafif ifadesiyle görevi ihmaldir.
Furkan'ın bu ifadesinden sonra 'ye henüz hiçbir şey olmadı. Çünkü 'nin tutuklanması için yeterli bir gerekçe yok. Neden? Çünkü Furkan sadece bir tanık. Furkan'ın ifadesinden sonra Berat Kapki, Güngör Gülman, Şehmuz Sarıboğa 26 Mayıs günü savcılığa getiriliyor; üçü beraber. 26 Mayıs günü verilen ifadelerin şöyle bir özelliği var: Buz gibi ifadeye benziyorlar. O kadar normaller ki... Kendilerine sorulan sorulara cevap veriyorlar, bildiklerini anlatıyorlar, bilmediklerine 'bilmiyoruz' diyorlar. Güngör Gülman, 'nin güvenliğinden sorumlu olduğunu söyleyen eski bir polis. 'Şehmuz Sarıboğa ve 'yi tanıyor musun?' diye soruluyor. 'Tanıyorum' diyor. Ama o gün savcılık Güngör Gülman'a, ile ilgili hiçbir şey sormuyor. Devamında kendisine sorulan sorulara cevap veriyor, hakkındaki suçlamaları reddediyor ve o gün tutuklanıyor.
... Kendisine soruluyor. 'Birkaç kez gördüm' diyor. Yine devamında sorulan sorulara bildiklerini anlatıyor, bilmediklerine 'bilmiyoruz' diyor. Kendisine yöneltilen suçlamaları kabul etmiyor ve o da tutuklanıyor. Şehmuz Sarıboğa da ifade veriyor o gün. Bildiklerini anlatıyor. Şehmuz Sarıboğa o gün şanslı çünkü savcılığın o günlük tutuklama kotası doldu. Ama 18 Haziran'da tutuklanacağından da henüz haberi yok.
Tekrar ediyorum; 26 Mayıs günü savcılığa şu üç kişi geliyor: Berat Kapki, Güngör Gülman, Şehmuz Sarıboğa. Üçü de kendilerine sorulan sorulara cevap veriyor. 'Bunu tanıyor musun?', 'Buraya gittin mi?', 'Buraya geldin mi?' Onlar da bildiklerince cevaplıyor, bilmediklerine 'bilmiyoruz' diyorlar ve tutuklanıyorlar. Bu ifadelerden sonra hem Berat hem Güngör tutuklandı. Hiçbiri suçlamayı kabul etmemiş insanlar; etkin pişman ve tanık Furkan'ın ifadelerinden başka delil olmadan o gün tutuklandılar.
Yalnızca iki gün sonra, 28 Mayıs günü Güngör Gülman savcılığa geliyor. İfadesine şöyle başlıyor: 'Ben önceki ifademi baskı altında verdim. Beni bir avukat baskı altına aldı, o şekilde ifade vermemi telkin etti. O yüzden ifademi rahat veremedim. Bildiklerimi anlatamadım. Şimdi anlatmaya geldim, bu sefer avukatsız ifade vermek istiyorum.' Avukat tarafından baskı altına alınma meselesi bir tuhaf. Buna o yüzden kısa bir ara vereceğim çünkü bu mesele savunmanın devamında yine karşımıza çıkacak. Aynı avukat için tam tersi şekilde insanları itirafçı yapmak için baskı yaptığını iddia eden sanıklar da var; . Birincisi; Güngör Gülman'ın kendisine baskı yaptığını iddia ettiği avukat, baskı altında verdiğini iddia ettiği ifade işlemine katılmıyor. Yani 26 Mayıs günü bu avukat savcının odasında değil. Savcıya verdiği ifadeyi o avukatın baskısı altında vermiş olamaz. Tutanakta o avukatın imzası yok. Tutanakta imzası olmadığı halde odanın içindeyse o başka bir mesele. İkincisi; kendimi bir an için Güngör Gülman'ın yerine koyuyorum. Bir avukat tarafından baskı altında tutulan bir şüpheli olsam, gözaltı sürecimi bu şekilde geçirmiş olsam, savcıya ifade vermeye adliyeye gelmiş olsam, o avukattan korkuyor olsam; kanunu ve kamu yetkisini elinde tutan savcıya sığınırım. 'Beni bu baskıdan kurtarmasını' isterim. 26 Mayıs günü isterim, 28 Mayıs'ı beklemem. Savcıyı ilk gördüğüm yerde isterim. Üstelik şöyle bir şansım var; o avukat zaten ifade alınan odada yok. Bu denli korkutucu bir baskı da her nasılsa iki gün sonra ortadan kayboluyor.
Güngör Gülman'ın 28 Mayıs'taki etkin pişmanlığa dair ifadesine kaldığım yerden devam ediyorum. İlk ifadesinde kendine sorulmayan ismini bir anda hatırlıyor. ' bize valizlerle para teslim ederdi' diyor. ' bize birini gönderiyordu, adını hatırlamıyorum' diyor. O kişinin Furkan olduğunu aslında biliyor. Aynı ifadenin beş paragraf ilerisinde, bu sefer tanık olarak bilinen Furkan Yalçınkaya'yı tanımadığını ama kendisini birçok kez görmüşlüğü olduğunu söylüyor ve devam ediyor: 'Furkan, ve ile görüşürdü' diyor. Nihayet 'nin adı bir etkin pişmanlık ifadesinde geçti. Hatırlayacak olursanız de etkin pişmancıydı ama 'in ifadesinde yoktu. Furkan, 'yi suçlamıştı ama Furkan yalnızca bir tanık. Dönemin başsavcısı biliyorsunuz gazeteciler buluşmasında demişti ki: 'Biz tanık beyanıyla kimseyi tutuklamıyoruz.' Bu durumda başsavcının sözü yere düşürülemeyeceği için, Furkan'ın tanıklığıyla herhalde kimseyi tutuklayacak halleri yoktu. O yüzden Güngör Gülman'ın 28 Mayıs günü verdiği etkin pişmanlık ifadesine kadar gözaltına alınmadı.
Güngör Gülman bu ifadeyi verdikten sonra, hemen üstünden sağlamasını da Furkan yapıyor. Tahmin ettiğiniz gibi tahliye oluyor. Yani Güngör Gülman bu olay örgüsünde sadece, benim anlatımımdaki olay örgüsünde, 'ten sonra suçlamaları kabul edip etkin pişmancı olup, başkalarını suçlayıp ikinci kişi oluyor. Suçlamaları kabul etmeyen tutuklanıyor. Sonra kişi, tabiri caizse biraz yatıyor, aklı başına geliyor, yeniden ifadeye geliyor. Bu suçlamaları kabul ediyor, etkin pişmancı oluyor, yetmez, başkalarını suçluyor ve tahliye oluyor. Bu örüntü başka eylemlerde de sık görülen bir örüntü. Memur Bey, 7 numarayı açacağız. Devam ediyorum. Müvekkilin tutuklandığı 18 Haziran 2025 gününe geldik. Hani demiştim ya, "Haziran 2025'te ve Furkan Yalçınkaya'nın ifadesinin yeni delil olması, somut deliller ışığında suçu işlediğine dair kuvvetli şüphenin bulunması nedeniyle tutuklandı" diye. Aslında mart ayındaki sulh ceza hakimliği kararında yer alan sabit ikametgah sahibi oluşu ve inkar etmek şüphesinin olmayışı gibi salıverme gerekçeleri, haziran ayında da yerli yerinde duruyor. Ortada yeni delil falan yok. ve Furkan Yalçınkaya'nın ifadelerinin yeni delil olduğunu kabul edemeyiz. Anlatımların hepsi Mart 2025 öncesine dair. 2024 yılında yaşandığı iddia edilen olaylar. Üstelik somut deliller ışığında diye bahsedilen ve suçu işlediğine dair oluşan kuvvetli şüpheyi ortaya çıkaran somut delil diye kastedilen şeylerden biri tanık ifadesi, diğeri de kuvvetle muhtemel haksız yere tutuklanmış, cezaevinden çıkmak isteyen bir kişinin ifadesi. Böyle somut delil olmaz.
İki şeyi hatırlatmak istiyorum. Birincisi, özel hukuk yargılamasında bile tanık beyanı takdiri bir delildir. Hakim bu delille bağlı değildir. Burası ceza yargılaması, bir sürü insanın özgürlüğü ve onuru söz konusu. Bence dikkat etmek lazım. İkincisi, yasak yöntemle alınan etkin pişman 'in ifadesinden ulaşılan tanık Furkan Yalçınkaya'nın ifadesi de Furkan Yalçınkaya'nın yasak edilmiş yöntemle alınan ifadesi neticesinde ulaşılan 'ın ifadesi de 'ın yasak edilmiş yöntemle alınmış ifadesi neticesinde ortaya çıkan 'ye dair tüm suçlamalar bakımından bir usul kuralının hatırlanması gerekir. Yasak ağacın meyvesi de yasaktır. Ama yetmez. Bununla beraber yasak ağaçta açan çiçekten, arılar vasıtasıyla bir diğer ağaca taşınmış yasak tohumdan ortaya çıkan diğer ağaçtaki yasak meyve de yasaktır. Bu yasak yöntemle tutulmuş kişilerin tutukluluğu ancak rehine denir. 18 Haziran günü ile beraber da tutuklandı, hala tutuklu. ile 'nın durumları benzer. İkisi de kendisi hakkındaki suçlamaları kabul etmedi, ikisinin de aleyhinde yalnızca insan beyanı var, ikisi de etkin pişmancı değil, ikisi de başkalarını suçlamadılar ve tutuklular. ve 'ın da durumları benzer. İkisi de kendisi hakkında yapılan suçlamaları kabul etti. Hatta suçlamalar yapılmadan kendileri anlattı, etkin pişman oldular, başkalarını suçladılar, ikisi de serbest. Şimdi onların yanına de katılacak.
Hatırlatmak gerekirse , ile aynı tarihte yani 26 Mayıs'ta tutuklanmıştı. Memur Bey, tekrar ikiye katlamanızı rica edeceğim. Biraz daha büyütebilir miyiz? Berat Kapki, 23 Haziran günü savcılığa tekrar getiriliyor. Artık tutuklu, tutuklu, tutuklu. Berat da diyor ki, "Ne yapınca çıkıldığı belli, ailemden enayisi ben miyim''. Haklı. Yeni ifadesinde 26 Mayıs günü gibi avukat baskısı altında ifade verdiğini söyleyerek sözlerine başlıyor. Berat Kapki'nin de ilk ifadesinde kendisini baskı altına aldığı iddia edilen avukat aynı avukat ve yine odada yok. O tutanakta da avukatın imzası yok. Ama artık avukatlara güvenmediği için avukatsız ifade vermek istediğini söylüyor. Kim bilir, belki o da huzura gelince etkin pişmanlık ifadesindeki beyanların şablon olduğunu söyler. İfadesinin bir kısmında, bağlamından tamamen kopuk, sorulmuş mu sorulmamış mı o bile belli değil, Berat Kapki, niyeyse İsmail Kaan'ın masum olduğunu söylüyor. Durup dururken diyor ki, "İsmail Kaan'a devredilen taşınmazlar konusunda kendisi kötü niyetli değildir. İsmail Kaan'ın masum olduğuna inanıyorum". Ben , İsmail Kaan'ı tanır mı tanımaz mı bilmem, belki tanıyordur. Ama bu ifadede, bu haliyle bu beyanın ne işi var? Tanışıyor olsalar bile, masum olduğuna inansa da 'nin İsmail Kaan'a devrettiği taşınmazlarla ilgili şüphenin 'nin İsmail Kaan ile ilgili vermiş olduğu beyanıyla bertaraf edilebildiğini salonun bir kere daha duymasını istiyorum. Soruşturma makamı, Berat Kapki'nin kefaletine o kadar önem veriyor ki İsmail Kaan'ı soruşturmaya dahil etmiyor.
İfadesinde yine bağlamından kopuk bir biçimde 1 Şubat'ta BFK şirketinin yanında bulunan depodaki yangını anlatıyor. "Eşim Elif'ten duymuştu, o gün kendisi oradaydı. şirketlerden valizlerle para çıkarmış" diyor. Bu ifadeden sonra Berat Kapki hemen serbest bırakılmıyor. Çünkü soruşturmayı yapanlar makul ve adil kişiler. O yüzden Berat doğru söylüyor mu söylemiyor mu diye teyit etmek için 25 Haziran günü bu kez eşi 'yi savcılığa getiriyorlar. , 'nin eşi, dediğim gibi. Genel olarak Berat Kapki'nin ifadelerini doğrulayan bir şüpheli ifadesi veriyor. Beyanları doğrulanmış olunca da Berat Kapki etkin pişmanlık ifadesinden 3 gün sonra 26 Haziran'da tahliye oluyor. Kimin niye içeri girdiğinin de kimin tahliye olup kimin tutuklu kaldığının da hukuki bir açıklaması yok. Suçlamaları reddedenler hala tutuklu, suçlamaları kabul edip başka isimi suçlayanlar tahliye oluyorlar. Tabloyu gösterelim. Memur Bey, 8 numarayı açar mısınız?
Bu kişilerden , suçlamaları kabul etti, başkasını suçladı; dışarıda. suçlamaları kabul etti, başkasını suçladı; dışarıda. suçlamaları kabul etti, başkasını suçladı; dışarıda. Şeyhmuz Sarıboğa suçlamaları reddetti, itirafçı olmadı; tutuklu. suçlamaları reddetti, itirafçı olmadı; tutuklu. Bu örüntüyü iddianamenin her yerinde görebilirsiniz. Bir de son olarak Furkan var. Furkan yalnızca bir tanık. Furkan'ın durumu şöyle: Sahte fatura kestiğini anlatırken ifadeyi alan savcı, hakkında soruşturma olup olmadığını merak etmemiş de biz merak ettik. İstanbul Anadolu 13. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 26'ya 336 esas sayılı dosyasıyla Furkan Yalçınkaya, kesmiş olduğu faturaların sahte olması şüphesiyle yargılanıyor. Geçtiğimiz 6 Mayıs günü iddianamesi kabul edildi.
Memur bey, Furkan diye bir dosyası var. Onu da açar mısınız? Teşekkür ederim. Bu iddianamesi. İddianamedeki önemli kısımları büyüttük. Furkan Yalçınkaya, o dosyadaki savunmasında asla sahte fatura kesmediğini söylüyor. Suçlamaların hiçbirini kabul etmiyor. O dosya özelinde söylüyorum; etkin pişmanlıktan da faydalanmıyor.
Müvekkilimin rehine olduğuna ilişkin bu iddianame biraz kalsın orada. Son delili anlatıp, bu bölümü bitiriyorum. 23 Mart'ta yani 'nin tutuklandığı günden, 'nin tutuklandığı güne kadar, hazirana kadar 'nin eşi, kayınpederi, kuzeni, kuzeninin eşi, koruması, çalışanı, kardeşi en az bir kere gözaltına alınıp bırakıldı ya da tutuklandı. 18 Haziran'da tutuklandıktan hemen sonra 24 Haziran'da eşi gözaltındayken 'nin etkin pişmanlığa dönük ilk ifadesini o gün vermiş olması gerçekten tesadüf müdür? Bir ağabeyi hiçbir tutuklama sebebi yokken kardeşinin, kuzeninin, çalışanlarının, eşinin özgürlüğüyle sınamak hukukla mı açıklanacak? Devam ediyorum.
Şu ana kadar sizlere anlattığım kişi beyanlarının neredeyse hiçbiri iddianamede yok. Memur bey, ikinci görseli yine açalım. O biraz kalsın. Soruşturmayı yapanlar, metne yalnızca işlerine gelen ifadelerin, işlerine gelen kısımlarını koymuşlar. 4000 sayfa iddianame yazılmış. Keşke 2000 sayfa daha yazılsaydı. En azından bu kişilerin farklı tarihlerde ifade vermiş olduklarını, ifadelerinin birbiriyle uyumsuz olduğu mahkemeye ve taraflara bildirilmiş olsaydı, saklanmamış olsaydı. Kağıt tasarrufu yapacak yerin burası olduğunu düşünmüyorum. 3 kere, 4 kere ifade vermiş insanlar var. Sanki bir kere ifade vermişler de anlattıkları sırf bundan ibaretmiş gibi yazılmış olması yalnızca bizden değil, mahkemeden de delil saklamaktır. Bunları heyetinize iddianameyle ne kadar ilgili olduğunu yargılamada birkaç kez duyduğum için söylüyorum. Bir aşamada savunmalarla da ilgilenmeye başlamanızı dilerim.
Müvekkilimin adı, yalnızca 118. ve 119. eylemin başlıklarında geçiyor. Ama bu iddianameyi doğrudan eylem no 118'e, eylem no 119'a diye tartışmak maalesef imkansız. Çünkü iddianame başlığı atılan her metin iddianame olmuyor. Kanunda sayılan şartları da taşıması gerekiyor. Atalarımız yazıyı bulduğu günden bu yana politik metinler yazdı, edebi metinler, bilimsel metinler, hukuki metinler yazdı. Eldeki metin politik bir metin olmak için maalesef hiçbir derinliğe sahip değil, zaten böyle bir iddiası da olamaz. İmla hataları ve anlatım bozukluklarını bolca barındırdığı için, edebi bir metin olmaktan uzak. Bilimsel bir metin de zaten değil. Maalesef hukuki bir metin de değil. Adeta bir dedikodu aracı. Bir sürü insan, bir sürü insanla ilgili bir sürü şey anlatıyor. Anlatılanlar arasında delil yok. Anlatılanlar arasında genelde bağlantı yok. Biliyoruz ki hukuki metinler neden ve sonuç arasındaki bağlantıyı ortaya koymak zorundadırlar. Fakültede sorulan soruya verdiğin cevapta illiyet bağını ortaya koyamazsan o sınavdan geçemezsin.
Şimdi burada kısa yoldan, "Müvekkilime yöneltilen suçlamalara dair delil yoktur, eylemleri varsa da suç teşkil eden nitelikte değildir, bu sebeple beraatini talep ederim." demekten ibaret bir savunma yapıp sözlerimi sonlandırmayı çok isterdim. Ancak herkesin malumu bu savunmalar, bugüne kadar dinlenmiş ve kabul görmüş olsaydı, zaten müvekkil huzurda olmazdı. O zaman anlaşılıyor ki daha kapsamlı anlatımlara ihtiyaç var. Hukuk diye başlayacağım. Hukuk anayasa üzerine inşa edilen bir yapıdır, böyle söylenebilir. Ceza Kanunu, Usul Kanunu, Polis Yetki Kanunu, Adli Tıp Kanunu bunun gibi bir sürü kanunlar ve başka birtakım düzenlemeler toplum sözleşmesini temel alan bir yapıyı oluştururlar. Dolayısıyla şu an yapılan sanık sorgusunun da yapılmasını beklemek zorunda olmadığımız tutukluluk değerlendirmesinin de her bir soruşturma ve kovuşturma işleminin hukuk dediğimiz bu yapıya uygun olması bir zorunluluk, buna şüphe yok. Ama yargılamada konu yargılamaya konu soruşturma başlayınca bu kuralların her zaman yetmeyeceğini gördüm.
Soruşturmalar ve kovuşturmalar, tutarlı ve mantıklı olmalıdır diye bir kural bulunmadığını bu soruşturmayı yaparken fark ettim. Soruşturmacılar, neredeyse tüm işlemlerde, kanundaki bu boşluğu istismar ettiler. Soruşturma konusu eylemler gerçek eylemler olmalıdır şeklinde bir kural bulunmadığı için mantıksız, tutarsız, birbiriyle çelişen, delillendirilmeyen bir sürü beyandan ibaret bir metin var. Bu soruşturma ve kovuşturmada tarif ederken zorlandığımız fakat herkesin de farkında olduğu şey, tutarlılık ve mantığın olmayışıdır. Hatta gerçeğin bükülmesi, yok olan şeyin var, var olan şeyin yok kılınmasıdır. Hukuk diye biraz önce tarif ettiğim yapı toplum sözleşmesinin de ötesinde diğer tüm düzenlemelerin uygulanması sırasında hukuk uygulayıcılarının gerçeğe uygun davranacaklarına, gerçeği eğip bükmeyeceklerine dair ve devam ediyorum, suç işlemeyeceklerine olan toplumsal güvene dayanır. Anayasa bu yapının temeliyse, mantık ve tutarlılık donatısıdır, hukuk dediğimiz kurallar bütününü bir arada tutar. Topluma mensup bireylerin, ekseriyetinin aynı hukuk bütününü tanıyor ve kabul ediyor oluşu sayesinde biz bir hukuk düzeni var diyebiliyoruz. Mantık ve tutarlılıktan uzaklaşmaya başlarsak kimilerimiz, kimilerimizin hukukunu tanımamaya ve kabul etmemeye başlar. Ekseriyet bunu hissetmeye başlarsa da adliye işlevini yitirmeye başlar, hiçbirimizin varlığına da gerek kalmaz. İnşaat demirine donatı denir ya, inşaatı ayakta tutan odur. Donatı olmazsa yapı çöker.
Eylemi, iddianamesi dahi olmayan tutuklu şüpheli var bu soruşturmada. Örgütten hala tutuklu. Bir de sonraki aşama şirketinin yetkilisiyim diyen Furkan Yalçınkaya var. "Ben bu şirket üzerinden piyasaya gerçeğe aykırı faturalar kestim, 'in talimatıyla paralar taşıdım, şimdi de gelip anlatıyorum." dedikten sonra Furkan Yalçınkaya'nın etkin pişmanlık yasasından yararlanmasını beklerken tanık olduğunu öğrendiğimizde normal karşılayamayız. Çünkü mantıksız ve tutarsız. Bunun yanı sıra Furkan Yalçınkaya eylemleri nedeniyle bir yerde soruşturulup yargılanıyor mu diye merak eden ben olmuşum, ifadesini alan kişi olmamış. Soruşturmacılar şu ana kadar anlattığım ifadelerden yalnızca işlerine gelen tarihteki ifadenin, işlerine gelen kısımlarını iddianameye koyup gerisini yüzlerce klasör arasında saklamayı tercih ettiler. Bu bilerek ve istenerek alınmış bir tutumdur. İddianamenin müvekkilimle ilgili olduğu söylenen tek bir yerinde bile şu an bu savunmada anlattığım meseleler yazılmamış. Oysaki başka dosyadan değil, hepsi bu soruşturma kapsamında alınmış ifadeler. Müvekkilin suçlandığı eylem anlatımında herkesin ifadesi var, 'nin ifadesi yok. 119. eylemde " ne demiş?" diye yazmamışlardır. Kendini nasıl savunduğunu iddianameye koymamışlar. Bahsettiğim eylemde örgüte yardım etmekten, kara para aklamaktan suçlanıyor, bu yüzden tutuklu ama kendisini savunmasın. Ne yapmış benim müvekkilim? Banka mı soymuş? Adam mı öldürmüş? Niye kendisini savunmasın?
Müvekkilimin adının geçtiği eylemlerden biri de 118. eylemdir. Bu eylem anlatısında rüşvet vermekten suçlandığı anlaşılıyor ama son kısımda aklamadan ceza istendiğine göre... Avukat Çağatay açıklamıştı ya; eylem anlatımında rüşvet ama son kısmında aklama... Herhalde kopyala-yapıştır hatası olmuş diye düşünüyorum. Bu kasten mi yapılmıştır yoksa kopyala-yapıştır hatası mıdır? Bilmem, bilmek zorunda da değilim. Anlatımlar arasından kendime suçlama çıkarıyorum; çünkü bu öyle bir iddianame. Her şey o kadar muğlak ki dışarıdan biri gelip kendine bir suçlama mutlaka bulur. SMO adlı şirketin Kültür A.Ş. ile imzaladığı iddia edilen bir sözleşme suç olarak gösteriliyor. Müvekkilin adı eylem anlatımında tek bir sefer geçiyor: "SMO isimli şirketin yetkilisi" deniyor, o kadar. SMO isimli şirkette müvekkilimin yetkisi 16 Mart 2020 tarihinde şirket genel kurul kararı ile sonlandı. Bu genel kurul kararı da 31 Mart 2020 tarihinde Ticaret Sicil Gazetesi'nde ilan edildi.
Gördüğünüz gibi, 31 Mart tarihinde ilan ediliyor ve artık müvekkil yetkili değil. Suç olduğu iddia edilen sözleşmenin ise 2020 Haziran ayında yapıldığı iddia ediliyor. Yani müvekkilin hukukî bağı bittikten sonra hukukî sorumluluğu tutulamaz. Zaten sözleşmede imza varsa da müvekkile ait değildir. Bu savunma ilk kez burada yapılmıyor; 20 Mart 2025 günü tarafından ilk ifadesinde de zaten yapılıyor. SMO denen şirketteki yetkisinin bittiğini daha o gün söylemesine rağmen, bu beyanın doğru olup olmadığını ticaret sicilinden kontrol edip kapsam dışında bırakmak yerine, sanki böyle bir savunma yapılmamış gibi iddianameye eklenmiş. Duruşmalar başladığından beri ekseriyetle tek eylemden sorumlu tutulan kişiler tahliye edilmişlerdir. için tek eylemden ceza istenmesine rağmen, iki eylemden sorumluymuş gibi gösterilerek tahliye olmasının önü mü tıkanıyor diye merak ediyorum. Eğer bu böyleyse, bu işe sadece hukuka aykırılık denip geçilemez; aynı zamanda ayıptır.
Ceza yargılamasında rolü olan tüm öznelerin yetkileri ve görevleri kanunda belirlenmiş ve sınırlandırılmıştır. Buna rağmen bu kişiler yetkilerini aşarlarsa; örneğin kolluk kanuna uymazsa, savcıya yapılacak talepte hukuka uyulmalıdır. Bir adım ileri gidiyorum: Savcı kanuna uymazsa sulh ceza hâkimliğine itiraz edilir, bu kanunun kuralıdır. Peki sulh ceza hâkimi kanun dışına çıkarsa ne olacak? İlk defa başımıza gelmiş değil ama az rastlanır bir durumdur. Bu dosyada yapılan tutuklamaların hukuka uygun olup olmadığını tartışmıyorum zaten, ben size başka bir şey anlatacağım. Sulh ceza hâkimliğinin sorgu zabıtları bugün okunduğunda her şeyin yolunda olduğu gözüküyor ya... Yani soruşturmadaki şüpheliler ve müdafilerle birlikte herkes beraber salona alınmış; sırasıyla ifadelerini, sorularını vermiş; avukatlar savunmalarını yapmış; kimisi salıverilmiş, kimisi tutuklanmış gibi gözüküyor. Oysa gerçek olay bu değil. Bu fiili durum uzun süredir yalnızca İstanbul Adliyesi’nde yaşanmaya devam ediyor. Her şüpheli salona ayrı ayrı alınıyor, yanlarına sadece müdafiler alınıyor. Salonun geri kalan kısımlarını polisler tutuyor. Buna rağmen her şey yolundaymış gibi zabıt tutuluyor, sanki herkes bir aradaymış gibi. Neticeye etkisi az diye küçümsenmesin isterim; çünkü gerçeğe aykırı zabıt tutuluyor ya da zabıt gerçeğe aykırı şekilde kitabına uygun hale getiriliyor.
Bu örnek, soruşturma işlemini denetlemekle görevli olan sulh ceza hâkimlerinin kanun dışına nasıl çıktıklarının tartışması, tespiti ve tescilidir. Soruşturmayı denetleyenler zabıt tutarken bile hukuka uymazken, soruşturmayı yapanların neden kanuna uygun davranmadığı ortadadır. Belki sorarsınız; "Siz niye imza attınız, siz bu işleme niye iştirak ettiniz?" diye. Hemen söyleyeyim: O güne kadar işinde gücünde sıradan bir hayat yaşamış insanlar, 4 günlük gözaltı süresi sonunda nihayet hâkim görecekler. O ana kadar bir yanlışlık olduğunu, hâkimin bu yanlışlığı görür görmez bunu sonlandırıp kendisini serbest bırakacağını düşünen bir süreç işliyor. Herkes şu inançta: "Benim bir suçum yok ki, hâkim beni niye tutuklasın?" Bu insanlara karşı karşıya kaldıkları durumu o anda anlatmak mümkün değildi, farkındaysanız hâlâ mümkün değil. Bu soruşturma ve devamında hâlâ kimin tutuklu kaldığının ya da kimin salıverildiğinin hukuki bir açıklaması yoktur. için tahliye, için tutukluluğa devam cümlelerinin aynı ara kararda yer almasının tutarlı ve mantıklı bir gerekçesi yoktur.
Bütün bunların neticesinde yapılan iş ve işlemler soruşturmaymış gibi oldu. Sonunda önümüze iddianameymiş gibi olan bir metin geldi. İddianameler, altında imzası bulunan savcının kelamını, yani savcının beyanlarını ve iddialarını içerir. İddianın kapsamı kural olarak insan davranışıdır, yani eylemdir. İddianamede denir ki: "Bu eylem gerçekleşti, bu kişi tarafından yapıldı, bunlar da deliller." Ancak bu iddianamede savcının iddiası yok. Soruşturmacılar eylem eylem sıralama yapmışlar. Her eyleme ilişkin, o eylemde şüpheli olduğunu düşündükleri kişileri başta sıralamışlar; sonra şüpheli, etkin pişman, şüpheli ve tanık ifadelerini sıralamışlar; sonunda da "Şu kişilere şu cezaları istiyorum" demişler. Hangi eylemin suç teşkil ettiğini ve ondan ne ceza istendiğini belirtmemişler. Yani soruşturmacılardan hangi eylemin hangi yasa maddesini ihlal ettiğini tanımlamaları istenir. O halde suç tanımı olmadığına bakılmaksızın, kişi beyanlarında geçen her bir eyleme karşı tek tek savunma yapmak gibi bir yöntem izlememiz gerekiyor. Yani savcının iddialarına değil, şüpheli ve tanık beyanlarına karşı savunma yapıyoruz. Soruşturma aşamasında durum buydu.
Gelelim kovuşturma aşamasına. Ben heyetinizin yargılama yapma yöntemini doğru bulmuyorum, nedenini açıklamak isterim. Ceza yargılaması maddi hakikate ulaşmayı amaçlar, kanun böyle emreder. Ama heyetinizin şu ana kadar tutturduğu yöntemle maddi hakikate ulaşılmaz. Heyetinizin bu yöntem hakkındaki tutumunu değiştirip değiştirmeyeceğini önemsemiyorum, bunları yalnızca tarihe not düşmek için anlatıyorum. Ceza yargılamasında kişi yargılanmaz, eylem yargılanır. Modern ceza hukuku ve bizim hukukumuz böyle emreder. Ne demek eylem yargılanır? Eylem, kural olarak bir insan davranışıdır. Öncelikle iddia edilen eylemin gerçekten olup olmadığına bakılır. Yani iddia edildiği gibi bir insan davranışının gerçekten olup olmadığı tespit edilir. Sonra bu eylemin gerçekleştiği kanaati şüpheye yer bırakmayacak şekilde oluşursa, TCK'da bir hükmü ihlal ediyor mu yoksa etmiyor mu ona bakılır; yani bu eylem suç mu değil mi ona bakılır. Bu şekilde maddi hakikate ulaşılabilir. Müvekkil hakkında geçen 1 yılda yalnızca bu ilke bile herhangi bir aşamada işletilmiş olsaydı, kendisi çoktan tahliye olmuştu.
Yargılamaya konu iddianamede 143 eylem anlatılıyor. Yani 143 eylem hakkında yargılama yapmak lazım geliyor. Bu kadar hukukçu aynı fikirde ama biz her nasılsa hepsini tek davada görüyoruz. Bu durumda hukuk fakültesinden hasbelkader mezun olmuş biri olarak en azından şunu söyleyeyim: Eylem birliği diye insanları dinlemeye başlarız. Eylemde adı geçen herkesi; sanıkları, hukukçuları, varsa şikâyetçileri dinleriz. Varsa maddi delilleri tartışırız, çapraz sorgu prosedürünü yaparız, yüzleştirmesini yaparız. Müdafi değerlendirmeleriyle o eylemin tartışılmasını bitiririz, sonra eylem 2'ye geçeriz. Böylece eylem eylem yargılama yapılabilir, nihayetinde de gerçek bir yargılama yapılmış olur.
Biz şu anda ne yapıyoruz? Hangi kriterle yapıldığını bilmediğimiz bir tutuklu sanıklar listesi üzerinden sanık sanık ilerliyoruz. Her sanık haliyle adının geçtiği her eylemle ilgili savunmalarını yapıyor. Kendimizi bazen eylem 43'ü dinlerken buluyoruz, hemen arkasından mesela 86. eylemde buluyoruz. Bir sürü beyan delili var ancak beyan sahiplerini dinleyip karşılaştırma yapamıyoruz. Mesela 3 kere, 4 kere ifade vermiş bir etkin pişman sanığı ya da bir tanığı alıp, sanık sorgusundan sonra genel sorular yönetmek, savcı beyin müvekkilime soru sorması gerekecek fakat bu kişilere burada hâlihazırda soru soramıyorum. Ben neden Furkan Yalçınkaya'ya şu an soru soramıyorum? Bu soruşturmadan örgüt çıkamaz, çıkma ihtimali de yoktur. Bu sebeple heyetinizin kovuşturmayı yürütme yöntemini de doğru bulmuyorum. Biz burada eylemlerin değil, insanların yargılanmasını izliyoruz. Hem de darmadağınık bir şekilde. Bu şekilde yapılan yargılama sırasında tutulmakta olan tutanaklar günün birinde okunup, iş gerekçeli karar yazmaya gelince yine karşımıza iddianamede olduğu gibi bağlamından kopuk, mantıksız, tutarsız bir metnin ortaya çıkma ihtimali neredeyse kesindir.
Şimdi gelelim iddianamede müvekkile yöneltildiğini düşündüğüm diğer suçlamaya. Eylem 119'da doğrudan müvekkile yöneltilmiş bir savcı kelamı yok. Yalnızca şüpheli ve tanık anlatımları var. Anlatımın sonunda da müvekkil ve diğer sanıklar hakkında örgüte yardım etmekten istenen cezadır. Hatırlatıyorum, benim müvekkilim 18 Haziran günü örgüt üyesi olmak suçlamasıyla tutuklandı. İddianamede ise örgüte yardım etmekle suçlanıyor. Bu durumda müvekkile yöneltilen suçlama değişmiş ve hafiflemiştir. Soruşturma makamının takdirinde bile müvekkilin durumunda beklenmedik bir gelişme var. Ancak heyetiniz iddianameyi kabul ettiği günden beri bu hususu nazara almayı tercih etmedi. Tekrar iddianamenin anlatısına dönüyorum. Savcılık, müvekkilin hangi suç tipinden ceza almasını talep ettiğini açıkça yazıyor. Ancak müvekkilin hangi eyleminin bu yasa maddesini ihlal etmiş olduğunu belirtmiyor. O sebeple eylem 119 anlatısı boyunca yaptığım tarama neticesinde tespit edebildiğim etkin pişman şüpheli ve tanık anlatımlarında geçen 'ye ait insan davranışlarını sıralamaya ve irdelemeye başlıyorum.
, 6 Mayıs tarihli ifadesinde BFK şirketine sahte fatura kestim diyor. Hemen hatırlatayım, sahte faturayı 'in talimatıyla tanık Furkan Yalçınkaya, Sonraki Aşama adlı şirketinden kestiğini söylemiştir. Daha önce belirttiğim gibi Furkan, adı geçen şirket sebebiyle hakkında açılan İstanbul Anadolu 13. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki savunmasında asla sahte fatura kesmediğini söylüyor. Kişi bu dosyada tanık olarak yaptım demesine rağmen sanık olduğu dosyada yapmadım diyorsa ortada şüpheli bir durum vardır. O zaman “şüpheden kim yararlanır” diye sormak lazım. Sahte faturacılar ikiye ayrılır. Yalnızca sahte fatura kesip bunu satanlar, işi bu olanlar. Bir de gerçekten ticaret yaparken, arada bir gerçeğe aykırı fatura kesenler. Furkan Yalçınkaya, anlattığı gibi sahte fatura kesiyorsa, bunu bilmek zorunda değildir. Furka,n BFK şirketine mal faturası kesmiş. BFK şirketi bu faturaya karşılık Furkan'ın yetkilisi olduğu Sonraki Aşama şirketine, hatırlatayım bu arada, bahsedilen şirketler arasında yalnızca bir fatura var. Üsküdar 10. Noterliği'nin 24 Ocak 2024 tarih 1938 yevmiye numaralı satış sözleşmesiyle 34 BYZ 222 ve 24 Ocak 2024, aynı tarih, takip eden yevmiyeli işlem 1939, satış sözleşmesiyle 34 TC 0573 plakalı arabaları devretmiştir. Bunlar bu faturaya karşılık devredilmiştir. Bu bilgiler Furkan Yalçınkaya'nın soruşturulduğu dosyada mevcut. Orada alınan vergi tekniği raporuna girmiş. Aynı vergi tekniği raporu dosyanızda da mevcut. Sonraki Aşama şirketi sahte fatura kesiyor olabilir. Bunu bilmek zorunda değildir. BFK şirketi adına kesilmiş olan fatura ve içeriği gerçektir. Aksi halde faturadaki alacağa karşılık iki araba devredip kalan bakiyeyi çekle niye ödesin?
'la devam ediyorum. 28 Mayıs tarihli ifadesi yani etkin pişmanlık tarihli ifadesinde 'nin arabasının bagajına para koyduk diyor. Hiçbir suçlamayı kabul etmemekle beraber bir an için müvekkilin arabasının bagajına para konulduğunu kabul edelim ve bunu beraber düşünelim. Bu eylemin neresi suç? Paranın kirli para olduğu ya da suç neticesinde elde edildiğine dair delil var mı? Yok. Kirli para olduğuna dair delil olmayan paranın, yine suç işlemek için kullanıldığını anlatan bırakın delili, anlatı bile yok. Mesela büyük bir fikir birliği içerisinde deniyor ya, 'nin kasaları vardı, 'nin şirketinde kasa vardı diye. Şirketlerde kasa olur. Niye olmasın ki? Yasalarımız hala çelik kasa üretmeyi, satın almayı, evine ya da iş yerine koymayı yasaklamamıştır. Nakit para taşımak da suç değil. 7 Ağustos 1989 tarihli Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı hala yürürlükte. 2. ve 3. maddesi diyor ki, hem Türk lirası hem de döviz cinsinden paranın taşınması serbest bırakılmıştır. Yani suç değil. Zaten banknot denen şeyin de amacı parayı taşıyabilmektir. Bu yüzden para taşımak kendi başına suç sayılamaz. Başka bir deyişle, paranın taşınması hangi miktar olduğundan bağımsız, bir kutuda da olabilir, bir valizde de olabilir, cepte taşınacak kadar da olabilir. Suç sayılmaya başlarsa ya da elinde iş yerinde kasa olması suç sayılırsa bu eylemler kendi başlarına suç olurlarsa sokakta insan kalmaz. Bambaşka bir yol açılır.
'nin 23 Haziran tarihli etkin pişmanlığa dönük ifadesiyle devam ediyorum. Diyor ki, 1 Şubat 2025'te BFK'nın yanındaki lastik deposunda yangın çıkmış. Kendisinin eşi olan ve müvekkil olay yerindeyken kasadan üç valiz para çıkarmış. Berat bunu Elif'ten duyduğunu söylüyor. Sonra 'nin valizleri 'nin evine götürdüğünü söylüyor. Müvekkil savunmasında bu olayı zaten anlattı. İçeriye polisle birlikte giriyor. Suçlamayı kabul etmiyorum ama yine bir an için öyle olduğunu varsayalım. Yangının BFK şirketine sıçrama ihtimali varken diyelim ki evrak ve para çıkarılıyor. Bu suç mu? Yangından kaçırılan evrak ya da paranın suç neticesinde elde edilmiş olduğuna dair bir delil var mı? Yok. Şirkette kasa varmış, yine söylüyorum şirketlerde kasa olur, nakit para da olur. O gün yetişemeyecek durumdaysa de içeridekilerin yanmasına izin mi verseydi? Paraları abisinin evine götürmüş deniyor ya, diyelim ki götürdü. Bunun neresi suç? Sıradan hayat olayları suçmuş gibi delilsiz, ispatsız önümüze konup üstümüze boca edildiğinde beklenti nedir? Müvekkilin etkin pişmancı olup abisini suçlaması mı? için, kardeşi bile onun suçlu olduğunu itiraf etti, denilmesinin zemini mi yaratılmaya çalışılıyor?
ile devam ediyorum, 25 Haziran tarihli ifadesi. Bu ifadenin Berat Kapki'nin vermiş olduğu etkin pişmanlık ifadesinin sağlaması olduğunu hatırlayalım. Bu ifadeden sonra Berat Kapki serbest kalıyor. Bu yönüyle özellikle bir ifade. Bu ifadesinde; 'Şirketteki kasanın kontrolü 'dedir' demiş. Bu beyanı kabul etmiyorum ama diyelim ki doğru; 'nin kasanın şifresini biliyor olması bir eylem bile, olsa olsa bir bilgiden ibarettir. Şehmuz Sarıboğa güvenip de şifreyi söylediyse bunda suç nedir? Suç bir kişiye ya da kamunun zarar görmesine neden olan şeyse, şifrenin bilinmesinden kim zarar görmüştür? Tüm bu saydıklarım iddianamede 'nin yaptığını iddia eden eylemlerdir. Tekrar hatırlatıyorum, soruşturmada bu eylemlerin hangisinin suç olup olmadığı ile ilgili iddialarını hiçbir yerde belirtmemişler. Bütün bunların sonunda 'nin adı iddianamenin 2901. sayfasında geçiyor. Diyor ki: 'Bankasal işlemler yapmış olması ve eylemlerini ifadelerinde ikrar etmiş olması nedeniyle, örgüte üye olmamakla beraber bilerek ve isteyerek yardım ettiği, bunun yanı sıra suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlarından cezalandırılması' talep ediliyor. Bir kere müvekkil hiçbir suçlamayı ikrar falan etmiyor. İddianamenin bu cümlesini kabul etmiyorum.
İkincisi, bu dava açılmasa iddia edilen örgütün Cumhurbaşkanlığı'nı ele geçireceği ve daha büyük suçlar işleyeceği anlatılıyor ya, o durumda gelecekte ne yapacaktı mesela ? Örgüt adına bankasal işlemler mi yapacaktı? Devam ediyorum, son kısmına geldim. Yargılanan kişilerden hareketle örgütün kurucusunun kim olabileceğine dair konuşan şüphemiz sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu benim hazırlığımda var da hazır hafızalar varken rop yapmaya çalıştım. 1963 yılından önce Türkiye'de halk doğrudan belediye başkanı seçemiyordu. Halk oylamasında yalnızca belediye meclis üyeleri seçiliyordu. Belediye meclisi seçimi tamamlandıktan sonra meclis kendi içinden bir üyeyi başkan seçiyordu. 27 Temmuz 1963'te yasa değişti ve halk doğrudan belediye başkanını seçer oldu. 17 Kasım 1963'te Haşim İşcan, İstanbul halkı tarafından seçilen ilk belediye başkanı olmuştur. Bence örgütün kurucusu Haşim İşcan olabilir. Tesadüf, dün 20 Mayıs'tı. 20 Mayıs 1964 tarihli gazetelerde şöyle bir haber var: '19 Mayıs kutlamalarında İstanbul'un seçilmiş halk tarafından doğrudan ilk belediye başkanı gazetecilere röportaj verdiğinde diyor ki: Artık belediyede elden iş takibi yasak.' Bu da bir tesadüf. Ancak kendisi 1968 yılında görevi başında ölmüştür. Müvekkilim 1977 yılında doğmuştur. Bu sebeple örgütün kurucusunu tanıma imkanı olmamıştır. Örgüte yardım etme suçlaması ispatlanamamıştır, suçlamayı kabul etmiyorum.
Son sözlerimin, meslektaşlarımın müsaadeleriyle tüm tutuklu sanıklar bakımından dikkate alınmasını talep ederim. Müvekkilim ve diğer tutuklu kişiler bakımından, isnat edilen suçlamaların tamamen dışında edinmiş oldukları malvarlıkları da tedbir konusudur. Belki eşleriyle beraber çalışıp edindikleri, belki analarından babalarından kalan mallarına bile el kondu, mülkiyet hakları ihlal ediliyor. Bu ve devamında sayacaklarım anayasada tanımlanmış temel hak ve özgürlüklerin bazılarıdır. Emekli maaşlarına tedbir kondu, emekli maaşlarını alamıyorlar. Emeklilikten gelen haklarını da mı iddia edilen suçlardan menettiler? Sosyal güvenlik haklarından mahrumlar. Tutuklu oldukları için çalışamıyorlar, çalışma hürriyetinden mahrumlar. Adil yargılanma haklarını konuşamıyoruz bile. Aile kurma ve bunu sürdürme haklarından da mahrumlar. Başkan Bey, mahrum kalabilecekleri yaşam hakları kaldı.
Şu ana kadar olan oldu, olmayan da olmadı. Yani, bugün müvekkilin sorgusu da yapıldı. Diyelim ki bu ara kararınızda müvekkil için tahliye kararı verilmedi. Benim sorum şu: Bugüne kadar ne olmadı da bundan sonra gelecekte ne olacak da tahliye olacak? Son sözüm, müvekkilin gerçek olan tek eylemi 'nin, 'yle aynı ana babadan doğmuş olmaktadır. Bu eylemde müvekkilin kastı yoktur. Zaten Türk Ceza Kanunu'nda böyle bir suç tipi de yoktur. Müvekkilin bu davadaki suçlamalardan beraatine karar verilmesi ve artık tutuklanmaktan vazgeçilmesi bir zorunluluktur diyorum ve sözlerimi tamamlıyorum.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.