Savunma

Taner Çetin Müdafii Av. Turgut Hökenek Savunması

Müdafi savunması·Taner Çetin·15 Haziran 2026 · Kaynak

Sayın Başkan, ben hem müvekkilim 'e hem kıymetli meslektaşıma çok teşekkür ediyorum. Avukat , müdafi, kendileri çok güzel izah etti, müvekkilim de çok güzel izah etti. Tabii 2 saat müvekkilim, 1 saat de meslektaşım izah etti ama ben çok kısa bir özet, aslında uzun zamandır anlatmaya çalıştığımız... Ancak önümüzdeki Anayasa'ya bakarak müvekkil açısından bu iddianamenin nasıl çöktüğüyle ilgili sadece 1 madde okuyacağım. Anayasa madde 125. Tabii Anayasa'ya ne kadar itibar edilir konusu tartışmalı ama yine de biz itibar ediyoruz; çünkü Anayasa bizim can simidimiz. Anayasa madde 125 diyor ki, yargı yetkisiyle ilgili kısım: "İdari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz." Yani diyor ki, müvekkil açısından bu iddianame çökmüştür. Ama tabii biz bununla bitirmeyeceğiz, burada uzun bir savunma da yapmak zorundayız. Zira bizim açımızdan iddianame çökmüş ama sizin tarafınızdan öyle görünmüyor ki tutukluluk devam ediyor. Sayın Başkan, kıymetli heyet; savunmaya geçmeden önce gerek meslektaşlarım gerekse şahsım adına size ve heyetinize şükranlarımı sunmak istiyorum. Çünkü sırf 3900 sayfalık bu devasa iddianameyi baştan sona okumuş olmanız bile dosyaya olan yüksek hakimiyetinizi ve adalete olan saygınızı açıkça ortaya koymaktadır. Zira biz okurken sıkıldık. Yani sizin sabrınızdan dolayı da gerçekten tebrik etmek istiyorum. Her bir sanığı ve müdafi saatlerce büyük bir sabırla dinlediğiniz için ayrıca teşekkür ediyorum. Tabii işini layığıyla yapan her kamu görevlisine saygımız sonsuzdur. Ancak işini eksik ve yanlış yapan, hukukun evrensel gerçeklerini görmezden gelenlere karşı da buradan bir eleştiri yöneltmek durumundayız. Kimdir onlar? Bu sürecin en başından beri hukuk ilkelerini ve özellikle Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerini açıkça göz ardı eden bu dosyanın soruşturma savcıları. Burada sorgulanan insanlar, ifade aşamasında nasıl bir baskı ve yönlendirmeye maruz kaldıklarını tek tek anlattılar. "Şöyle ifade ver, şunları karalayalım, seni serbest bırakalım, bak sana yazık, çocuklarına yazık" denilerek nasıl bir psikolojik şiddet uygulandığını hepimiz duyduk, dinledik. Ne acıdır ki bu kamu görevlileri hakkında tek bir soruşturma dahi açılmadı; aksine adeta ödüllendirildiler, gibi terfi de oldular.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Peki yetti mi? Yetmedi. Bizler daha Sulh Ceza Hakimliği önünde beklerken kimlerin tutuklandığı bilgisi bizden önce basına servis edildi. Müdafi olarak kapıda bekleyip içeri dahi alınmazken müvekkillerimizin tutuklandığını TRT Haberlerinden öğrendi. Sayın Başkan, görevi yalnızca devleti ve hukuku temsil etmek olan Cumhuriyet Savcıları, o gün kime neyi kanıtlama çabasına girdiler? Bu hukuk adına çok vahim bir tablodur. Daha neler gördük biz bu dosyada... Parasını ver, birilerine iftira at ve serbest kal diyen simsar avukatları gördük. Bunları ben iddia etmiyorum; bizzat bu kürsüye çıkıp beyanda bulunan insanlar söyledi. Haklı olarak diyeceksiniz ki "Her beyana mı inanalım?" Fakat biz sadece bu beyanlara bakılarak insanların aylarca, hatta 1 yılı aşkın bir süre tutuklu kaldığına şahit olduk. O halde bu feryatlara da kulak vermek ve inanmak, hukuki bir tutarlılığın gereğidir. Başka ne gördük? Müvekkilim de dahil olmak üzere birçok insanın kalemini adeta bir silah gibi kullanan bazı sözüm ona gazeteciler tarafından peşinen suçlu ilan edildiğini gördük. Manşet manşet haberlerle, ithamlarla, hakaretlerle linç edildi bu insanlar. Sanki bu insanlar hiç yargılanmayacak, hiçbir zaman beraat etmeyecekmiş gibi lekelenmeme hakları, şeref ve haysiyetleri ayaklar altına alındı. Onlar içerideyken aileleri, eşleri, çocukları dışarıda kahroldu. Bizler bu insanların 3 metrekarelik hücrelerinde bu suçlayıcı, bu suçlayıcı yayınları izlerken neler yaşadıklarına şahit olduk. Bu zulüm maalesef hiç bitmedi Sayın Başkan. Aynı suçlayıcı ve peşin hükümlü dili iddianamede de gördük. Karşımızdaki metin, tarafsız bir tarafından değil de adeta düşmanca bir dille kaleme alınmıştı. Meslek hayatımızda ilk defa bir iddianamede delillerden çok şahsi yorumların ve niyet okumaların yer aldığına şahit olduk. Bakınız Sayın Başkan, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, kendisini devletine ve onun Cumhuriyet Savcılarına emanet eder; onlara güvenir. Ancak buradaki insanlara o güven değil, korku yaşatıldı. "Önce tutuklayalım, delili nasılsa arkasından buluruz ya da bir şekilde uydururuz" düşüncesiyle müvekkilim tam 13 ayı aşkın bir süredir hürriyetinden mahrumdur. Bu yapılan zulüm değil de nedir? Er ya da geç bu yargılamalar bir gün bitecektir. Ben ve meslektaşlarım gayet iyi biliyoruz ki bu dosyadan kesin suretle beraat kararları çıkacak. Peki bu insanlar beraat ettiğinde, haksız tutukluluk nedeniyle hazinenin kasasından dünyalar kadar tazminat ödenmeyecek mi? Ödenecek. O zaman ortaya çıkacak bu muazzam kamu zararının hesabını kim verecek? Müvekkile isnat edilen suçlardan biri de kamu zararı yaratmaktır. Şimdi heyetinize soruyorum: Asıl kamu zararı; bilerek ve isteyerek, göz göre göre yaratılan bu olası durum değil midir?

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Tüm bu olumsuzluklara rağmen biz heyetinize sonuna kadar güveniyoruz. Bu ülkede, her şeye rağmen hukuka inanan ve adaleti mülkün temeli sayan yargı mensuplarının var olduğunu gayet iyi biliyoruz. Çünkü Sayın Başkan, hepimiz bir gün öleceğiz fakat bizden sonrakilere bırakabileceğimiz en kutsal miras sadece adalet olacak. İşte bu yüzden burada vereceğiniz adil ve tarafsız karar, Türk hukuk tarihi için son derece önemli bir dönüm noktası olacaktır. Unutmayınız ki sizler, yüce Türk milleti adına karar veriyorsunuz ve kürsüdeki varlığınızla 86 milyon vatandaşın merhametini, adaletini ve onurunu simgeliyorsunuz. Onların asaletine yakışır bir karar vereceğinize yürekten inanıyoruz. Huzurdaki tüm sanıkların hukuk güvenliği, Türk milletinin size verdiği o kutsal yetkeye emanettir. Zayıfı, mazlumu güce karşı ezdirmeyeceğinize; kuzuyu, kuşu kurda yedirmeyeceğinize inanmak istiyoruz. Bu nedenle de adaletin tecellisini talep ediyoruz. Girişimizi yaptıktan sonra Sayın Başkan, ben savunmama kısa bir özetle, akabinde de müvekkile yönelik olan 3 suç tipi ve isnada yönelik tek tek, doktrin ve Yargıtay kararları ışığında savunmamı bitirmek istiyorum. Ardından da tahliye talebine geçeceğim. Sayın Başkan, kıymetli heyet üyeleri; bugün burada ceza muhakemesi tarihimize geçecek nitelikte, usul ve içerik yanılgılarıyla dolu, şeklen hacimli fakat hukuken içi tamamen boşaltılmış bir iddianame metnine karşı gerçekleri haykırmak üzere huzurunuzdayız. Sözlerime başlamadan önce huzurdaki bu davanın ve hazırlanan 3900 sayfalık bu iddianamenin, ceza hukuku mantığıyla değil, tamamen bir niyet okuma ve algı yönetimi mantığıyla kurgulandığını açıkça ortaya koymak zorundayız. Karşımızda somut delillerden yola çıkarak bir suça ulaşan bağımsız bir iddia makamı yoktur. Tam aksine zihninde önceden büyük, sarsıcı ve medyatik bir örgüt şeması kurup, sonra bu kurgusal şemada boş kalan yerlere devletin 30 yıllık şerefli bürokratlarını yerleştirmeye çalışan bir anlayış vardır.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Sayın Başkan, ceza yargılamasının sarsılmaz bir sütunu vardır. Nedir o? Ceza hukuku; somut fiil, kesin delil, kişiselleştirilmiş kusur ve bireyselleştirilmiş sorumluluk esasına dayanır. Oysa bu dosyada ne yapılmıştır biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti kanunlarıyla kurulmuş devasa bir yerel yönetim teşkilatı, yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi adeta bir suç örgütü olarak etiketlenmiştir. Seçilmiş belediye başkanı örgüt lideri, danışmanları örgüt yöneticisi, müvekkilim gibi ömrünü devlete hizmete adamış daire başkanları ise örgüt üyesi ilan edilmiştir; hem de peşinen. Soruyorum size: Bir belediyedeki olağan koordinasyon toplantılarını, hizmet akışını, hiyerarşik amirin altındaki memura verdiği rutin iş talimatlarını örgütsel faaliyet sayacaksak, biz bu ülkede devletin ve bürokrasinin işleyişini nasıl savunacağız? Eğer bir belediye başkanı daire başkanına, daire başkanı da altındaki personele kamu hizmeti için talimat veriyor diye buna "örgüt hiyerarşisi" diyeceksek, bu yaklaşım açıkça idari yapının ve hukuk güvenliğinin çöküşünü ilan etmek demektir. Kıymetli heyet, iddia makamı dosyayı başından beri maddi gerçeği aramak için değil, peşinen suçlu ilan etmek içgüdüsüyle yürütmüştür. Savcılık makamı delil bulamadığı yerde yorum üretmiş; yorumun yetersiz kaldığı yerde ise örgüt, sistem, yapı gibi hukuki içeriği boşaltılmış soyut kavramların arkasına sığınmıştır. Müvekkilim hangi ihaleyi, hangi baskıyla manipüle ettiği belirsizdir; çünkü böyle bir fiil de yoktur. Hangi firmaya ne şekilde hukuka aykırı menfaat sağlandığı belirsizdir; çünkü müvekkilin mal varlığında tek bir kuruşluk gayrimeşru zenginleşme, tek bir rüşvet veya komisyon bulgusu yoktur. Şunun da altını çizmek istiyorum, müvekkilime "Ben mi dahil ettim?" diyerek yönlendirme yapıldığı yönünde savcımızın, ihale süreçleriyle hiç alakası olmayan soruyu sorduğu ama cevabı benim vermediğim, müvekkillerden istemediğim durumlar oldu. Burada 14 milyonluk villadan bahsedildi ama bu villaya ilişkin —yani 14 milyona villa var mı İstanbul'da bilmiyorum ama— biz kiracı olduğunu ve kiracı olduğuna ilişkin, geçmişten de ödeme yapıldığına, kira ödemelerinin yapıldığına dair dekontları da sunacağız, kira kontratını da sunacağız. Kaldı ki müvekkilim hakkında yakın zamanda, oturduğu yerden —ki 90 yaşındaki annesi oturuyor şu an orada— çıkartılması yönünde bir ihtar da var. Bunların hepsini mahkemeye sunacağız. Belki müvekkilimin, orası müvekkilime ait olmadığı konusunda yeterli belgeler olur diye düşünüyorum.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Daha da vahimi, milyarlık vurgun algısı yaratmak için ortaya atılan hayali kamu zararı hesaplarıdır. İşler eksiksiz teslim edilmiş, hizmet tıkır tıkır yürümüş, fotoğrafları, videoları dahi çekilerek kayıt altına alınmıştır. Bizden önceki meslektaşlarım da sundu; daha önceki meslektaşlarım da bunlara ilişkin video kayıtları, fotoğrafları sundu. İddia makamı ise rasyonel bir piyasa araştırması yapmak yerine, ihalenin toplam sözleşme bedelini doğrudan "zarar" yazarak akıl almaz bir matematik illüzyonuna imza atmıştır. Sayın Başkan, müvekkilim , sırf döneminde bu görevde bulunduğu için hedefe konulmuş, kalemini silah gibi kullanan —altını çizerek söylüyorum— taraflı yazılarla bir itibar suikastına uğratılmıştır. Müvekkilin attığı her idari imza, geçmişte Sayıştay ve mülkiye müfettişi denetimlerinin alnının akıyla geçmiştir. Sahi Sayın Savcı, silahların eşitliği ilkesi gereği dosyaya hem müvekkilimizin aleyhine hem de lehine olan tüm delillerin girmesi gerekiyordu. Neden girmedi Sayıştay raporları, mülkiye müfettişi raporları? 2019 öncesinde de tıpatıp aynı usullerle yapılan bu bürokratik rutinler, o gün suç değilken bugün neden suç sayılmaktadır? Hukukta döneme, kişiye veya koltuğa göre suç icat edilemez. Eğer bugün burada bir bürokratın yasal mevzuat sınırları içinde attığı maktu onay imzalarıyla ihaleye fesat ve örgüt üyeliği sayılacaksa, yarın bu ülkede sorumluluk üstlenecek, imza atacak tek bir liyakatli bürokrat bulamazsınız. Sayın Mahkemeye de özetle; huzurdaki dosya, ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri bakımından ibretlik nitelikte usul ve içerik sorunları barındırmaktadır. İddianame şeklen hacimli, ancak maddi içerik bakımından son derece zayıf, hukuki dayanaktan yoksun; varsayımlar, çağrışımlar ve algısal kurgu üzerine inşa edilmiş bir metinden ibarettir. Ancak ceza hukuku, altını çizerek söylüyoruz, kesin delil, kişisel kusur ve bireyselleştirilmiş sorumluluk esasına dayanır. Oysa huzurdaki bu iddianame, müvekkilim açısından kendisinin hangi somut suç fiilini işlediğini ortaya koyamamaktadır. İddianame boyunca hangi ihalenin, hangi yöntemle, hangi baskıyla manipüle edildiği, hangi firmaya ne şekilde hukuka aykırı menfaat sağlandığı, hangi kamu zararının somut olarak bilirkişi ve Sayıştay marifetiyle tespit edildiği açıklanmamıştır. Ki buradaki bilirkişi raporunu, Sayıştay raporundan önde görüyorlar. Sayın savcılığımız, Sayıştay'ın vermiş olduğu raporlardan önde tutuyor bilirkişi raporunu. Bu kabul edilecek bir şey değil; çünkü böyle bir maddi gerçeklik yoktur. Savcılık makamı delil bulamadığı yerde yorum üretmiş, yorumunun yetersiz kaldığı yerde ise "örgüt" demiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nde görev yapan tüm kamu görevlilerinin hukuk güvenliğini biz bu manada bu dosyada savunuyoruz.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Sonuç olarak; bu dosyanın en başından beri yapılan duyum, dedikodu ve niyet okuma fırtınasına dayalı algı yargılamasına son vereceğinize olan inancımızla, müvekkilimizin üzerindeki bu haksız lekenin temizlenmesi ve beraati adına esas hakkındaki yasal ve maddi savunmalarımıza başlıyoruz. Sayın Başkan, dosyadaki olağan bürokratik ve ticari faaliyetlerin kriminalize edilmesi, hukuka olan inancı zedelemektedir. Şöyle ki; iddianamenin genel yaklaşımına bakıldığında ihale bedellerinin şişirildiği, ihalelerin kısmi teklife kapalı tutularak rekabetin önlendiği, mal ve hizmet alımlarının ayrı ayrı yapılması gerekirken birlikte ihale edildiği ileri sürülmektedir. Sayın savcımız müvekkilimize bir soru sordu: "Neden ne yaptınız tek kişinin teklif vermemesi için ihaleye?" dedi. Ne yapması gerekiyordu müvekkilin? Yani 2012 yılında da tek teklif verilmiş; 2013'te, 2014'te, 2015'te hangi savcı sormuş? Kaldı ki yasaya aykırı değil, Kamu İhale Kanunu açık; tek teklifle usulen yapılabiliyor. Ne yapması lazımdı? Müvekkilimin arka taraflardan birilerini ihaleye mi sokması lazımdı? Bu soru da kabul edilebilecek bir soru değil. Müvekkilin nezdinde ihalelerin muvazaalı işlemlerle organize edildiği, kamu zararının oluştuğu ve bazı şirketlerin haksız finansman amacıyla kullanıldığı iddia edilerek, müvekkil 'in de bu süreçte ihale yetkilisi, ihale onay makamı ve süreçte görev alan yönetici olarak sorumluluk taşıdığı savunulmaktadır. Peki bu iddialar doğru mudur? Hayır, kesinlikle değildir. Bu iddiaların neden hukuki ve fiili gerçekten uzak olduğunu açıklamak zaruridir. İlk olarak belirtmek gerekir ki; iddianamede müvekkil hakkında aynı işin devamı niteliğinde yapılan ihaleler hukuka aykırı şekilde ayrı ayrı değerlendirilmiş ve iddianame boyunca müvekkile 12 farklı eylemden suç istinat edilmiştir. Ancak bu kabul tamamen yanlıştır. Söz konusu ihalelerin tamamı birbirinin devamı ve tamamlayıcısı niteliğindedir; dolayısıyla hukuken tek bir eylem olarak değerlendirilmelidir. Nitekim siz de bu şekilde değerlendirirsiniz, teşekkür ediyoruz Sayın Başkan. En azından bu dosyada gördüğümüz olumlu birkaç şeyden bir tanesi de budur. Serbest piyasa koşullarında, teknik uzmanlaşma değeri nedeniyle belirli şirketlerin büyük organizasyonlarda öne çıkması ve doğal olarak daha fazla ihale alması hayatın olağan akışının bir sonucudur. Bu durum, iddia edildiği gibi bir plan dahilinde gerçekleşmeyip tamamen ticari ve teknik yeterlilikle ilgilidir. Sektörde hazırlıklı olan, teknik uzmanlığı yüksek bulunan ve en ekonomik teklifi sunan firmanın ihaleyi kazanması kadar doğal bir sonuç olamaz. Dolayısıyla bu doğal neticeyi ihaleye fesat karıştırma olarak kabul etmek, hukuken ve mantıken büyük bir yanılgıdır.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Müvekkil çok güzel izah etti; aralarında doğal ve organik bağ bulunan mal ve hizmetlerin tek bir kalemle birleştirilerek ihale edilmesi, hem işin doğası gereği hem de kamu yararı açısından en doğru yöntemdir, suç değildir. Bunun aksinin uygulanması sahada tam bir karmaşa ve koordinasyonsuzluk yaratır. Müvekkilin adının zikredildiği eylemlerde tam olarak bu gereklilik gözetilmiştir. Daha iyi anlayabilmemiz için örnek veriyorum: Ramazan ayında vatandaşa dağıtacağı iftar yemeği hizmeti ile yemeği sahada dağıtacak personelin istihdamı, birbirini doğrudan destekleyen ve ayrılmaz nitelikte olan işlerdir. Hem yemeğin hem de dağıtıcı personelin ayrı firmalardan temin edilmesi durumunda, sahada tam anlamıyla bir başıboşluk yaşanacaktır. Yemeği getiren firma ile dağıtan personel farklı olduğunda yaşanacak aksaklıklarda taraflar "Bu benim işim değil" diyerek sorumluluktan kaçacak ve büyük bir koordinasyon krizi doğacaktır. Yani sayın iddia makamının dediği gibi "Mal ve hizmeti bir arada yapamazsın, rekabeti önler, daha az teklif verilmesini sağlar" şeklinde bir iddiası var; ancak burada da böyle yapılmazsa olmuyor, bu örnekte olduğu gibi. Nasıl olacak peki? Neticede ise kamu hizmeti fiyasko ile sonuçlanacaktır. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, birbiriyle doğal bağlantısı bulunan mal ve hizmet alımları, kamu hizmetinin kusursuz ve kaliteli şekilde yürütülmesi için bir bütün olarak ihale edilmelidir. Bu nedenle savcılığın bu yöndeki tespiti isabetsizdir. Kaldı ki bu husustaki tercih, yerleşik mevzuat uyarınca tamamen idarenin takdirindedir. Altını çizeceğiz, çizeceğiz, defalarca söylemeye devam edeceğiz: İdarenin takdirindedir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı olan müvekkilim, kamu görevini ifa ederken yürürlükteki mevzuata uygun olan ihale kararlarına imza atmıştır. Nitekim müvekkilimin attığı tüm imzalar hukuka uygundur. Bu gerçek, geçmiş yıllara ait Sayıştay ve müfettiş denetim raporlarında açıkça ortaya konmuştur. Keşke dosyamızın içine de koyabilseydiniz; biz de onu en azından orada görmüş olurduk, kendimiz aramak zorunda kalmazdık. Nitekim dediğimiz gibi, iddia makamının görevi de buydu: Delilleri toplamak. Ancak her ne hikmetse, müvekkilin lehine olan bu resmi raporlar iddianameye dahil edilmemiştir. Müvekkilin lehine olan delillerin dosyaya yansıtılmaması manidardır.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Mal ve hizmetin birlikte ihale edilmesi ya da ihalenin kısmi teklife kapalı tutulması rekabeti engellemez; aksine bu, kamu hizmetinin daha hızlı, entegre ve kaliteli bir şekilde sunulmasını sağlar. Bu yöntem, idarede yıllardır süregelen mutat ve yerleşik bir uygulamadır. Müvekkilden önce aynı pozisyonda görev yapan daire başkanları da ihaleleri aynı yöntemle yürütmüş ve bu sürecin tamamı Sayıştay denetimlerinden başarıyla geçmiştir. Öyle ki, müvekkilimizden önceki daire başkanları aynı yöntemlerle çalışmıştır. Yani burada bir çelişki var. Bu uygulamaların bugün suç gibi gösterilmesi, ihaleye fesat karıştırma veya kamu zararı olarak nitelendirilmesi, idare ve hukuki gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Müvekkilim 'in ihale sürecindeki görev ve yetki sınırlarını, hukuka aykırı şekilde aşarak birilerine menfaat sağlamaya çalıştığına, baskı ve tehdit yoluyla katılımı engellediğine dair dosyada somut, kesin ve inandırıcı tek bir delil bulunmamaktadır. İddiayı destekleyen herhangi bir kamera kaydı, ses kaydı ya da objektif bir tespit mevcut değildir. Eğer birini suçlamak, böyle ciddi bir suçlamada bulunuyorsanız... Yani Sayın Mahkeme Heyeti, Sayın Başkanım, siz de çok iyi biliyorsunuz; biz somut deliller üzerinden insanları tutuklarız. Buradaki tutuklama bir tedbir olmalıdır. Yani kuvvetli suç şüphesi olması gerekiyor. Bu kuvvetli suç şüphesini yaratan şey de kamera kaydı, ses kaydı, görüntü gibi buna benzer objektif ve herkesçe kabul edilebilir deliller olmalıdır. Bizim müvekkilimiz açısından bu yok, ama 13 aydır tutuklu. İddianamede müvekkilin hangi işleminin ne şekilde muvazaalı olduğu somut verilerle ortaya konulamamıştır. İddia makamı, ihaleyi alan yüklenici firmaları peşinen suçlu ilan etmiş; bu ihale süreçlerinde yalnızca maktu ve rutin idari işlemleri gerçekleştiren müvekkilimin imzalarını da muvazaalı kabul ederek hukuka aykırı bir suç yaratmaya çalışmıştır. Savcılık makamı, kamuya en iyi şekilde hizmet vermekle mükellef olan bir kamu kurumunun işleyiş pratiğini tamamen göz ardı etmiştir. Örneğin, belediyenin düzenlediği büyük bir etkinlikte sahne çöktüğünde ayrı bir firma, bilgisayar bozulduğunda başka bir firma, elektrik kesildiğinde jeneratör için —müvekkilim yine söyledi bunları— farklı bir firma ile çalışılması durumunda hizmet durma noktasına gelecektir. Böyle bir durumda etkinliğin gerçekleştirilmesi imkansız hale gelecek ve organizasyon iptal edilmek zorunda kalacaktır. Asıl böyle parçalı bir ihale modeli benimsenirse, etkinlik iptal edilse dahi her firma sözleşme gereği parasını talep edecek ve bu durum doğrudan kamu zararına yol açacaktır. Ayrıca iptal edilen etkinliğin tekrarlanması için yeniden ihale yapılması, yeniden dekor ve sahne düzenlemesi gerekeceğinden kamu ikinci kez zarara uğrayacaktır.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

İddia makamının bu fiili ve teknik gerçekleri hiç hesaba katmadığı açıkça görülmektedir. Maazallah, müvekkilim gerçekten iddia makamının düşündüğü ve iddia ettiği gibi ihale süreçlerini yürütmüş olsaydı, eminim daha önce karşınızda olurdu. Kaldı ki bir an için iddia makamının idari tercihlere yönelik eleştirileri haklı kabul edilse bile, bu hususun denetim yeri ceza mahkemeleri değil idare mahkemeleridir. Ben demiyorum, Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası söylüyor. Bahse konu yargılamalar, tamamen idari takdir yetkisi kapsamında kalan işlerdir. Dolayısıyla müvekkilimizin bir idari tasarruf nedeniyle ceza mahkemesi huzurunda kendini savunmak durumunda bırakılması bile, başlı başına usul ve esasa aykırıdır. İddia makamı; müvekkile yönelik olarak kiminle ne zaman görüştüğünü, kime ne şekilde talimat verdiğini ya da bu işlemler karşılığında nasıl bir menfaat temin ettiğini şüpheye yer bırakmayacak nitelikte belgelerle ortaya koyamamaktadır. Ortada vahim bir suçlamanın bulunduğu görülmekte, fakat bu suçlamanın kaynağı niyet okumaktan ve varsayımdan öteye geçememektedir. Sonuç olarak; bu iddianamede tarafsız bir analiz yer almamakta ve suçların şahsiliği ilkesine uygun, bireyselleştirilmiş bir isnat bulunmamaktadır. Bunun yerine yalnızca soyut ilişkilendirmeler, ön yargılı çağrışımlar ve algısal yoğunluk oluşturma çabası ile siyasi ve medyatik etki yaratma amacı hakimdir. Müvekkil hakkında ileri sürülen suçlamaların tamamına yakını, sırf işgal ettiği görev pozisyonundan ve kurumun kurumsal yapısı içinde yer almasından dolayı kurgulanmıştır. Bu yaklaşım, hukuk devleti ve hukuk güvenliği ilkesi bakımından son derece tehlikelidir. Zira bu mantığın kabul edilmesi halinde, kamuda imza yetkisine sahip olan her bürokrat, yıllar sonra değişen siyasi ve bürokratik atmosferde potansiyel birer sanık haline gelecektir. Ceza hukuku prensipleri bu şekilde amacına aykırı yürütülemez. Açıkça ifade etmek gerekir ki savcılık makamı, olağan kamu faaliyetlerini suç örgütü faaliyeti gibi sunarak hukuk güvenliğini ağır biçimde zedelemektedir. Ceza hukuku; somut fiil, kesin delil, kişisel kusur ve bireyselleştirilmiş sorumluluk esaslarına dayanır. Huzurdaki iddianame ise müvekkilin hangi somut suçun işlenişine aykırı olduğunu net bir şekilde ortaya koyamamaktadır. Savcılık makamı, delil bulamadığı noktalarda dediğim gibi yorumlar üretmektedir ve bu soyut gerekçelerle ceza yargılaması yapılması, mahkumiyet kurulması hukuken mümkün değildir.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Sayın Başkan, giriş yaptıktan sonra asıl konumuza geliyorum; müvekkile isnat edilen suçlara. Müvekkil açısından 3 farklı suç tipinde isnat bulunmaktadır. Biz bunlara tek tek cevap vereceğiz. Tabii müvekkil 'e yönelik ilk suçlama, ihaleye fesat karıştırmadır; Türk Ceza Kanunu Madde 235. Ceza hukuku genel hükümleri uyarınca, bir suçun oluşabilmesi için kanunda aranan tipikliğin, yani maddi ve manevi kast unsurlarının birlikte gerçekleşmesi zorunludur. Yani bir suçun oluşabilmesi için ceza kanunumuz, o suçun unsurlarını ve şartlarını kanunda çok güzel bir şekilde anlatmış ki siz bu suçu bir kişiye isnat ederken gerçekten bu suçu işleyip işlemediğini orada yargı mensupları ve avukatlar tartışırken bunların oluşup oluşmadığı yönündeki tartışmaları yaparlar ve buna göre bir hüküm kurarlar. Aksi zatî keyfiyete girer. O halde müvekkilimizin üzerine isnat edilen suçlamalardan ilki olan ihaleye fesat karıştırma suçuna ilişkin cevaplarımızla savunmaya başlamak istiyoruz. Şöyle ki; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 235'inci maddesi, kamu ihalelerine fesat karıştırmayı cezalandırır. Kanun koyucu, bu suçun oluşabilmesi için belirli hileli davranışları sınırlı olarak saymıştır. Nedir bunlar? "Suçun maddi unsurları müvekkil açısından oluşmamıştır." diyoruz biz. Çünkü kanun metnine göre ihaleye fesat karıştırma suçu sadece aşağıda sayılan eylemlerle işlenebilir. Bunu hepiniz biliyorsunuz. Kıymetli savcım, aslında bilmek çok önemli değil; bildiğimizi uygulayamadığımız sürece bunları söylemeye devam etmemiz gerekiyor. Çünkü evet, her şeyi biliyoruz; açıp okuduğumuz zaman her şeyi görebiliyoruz ama bunları kendi kanunlarımızda uygulayamadığımızda, kendi mahkemelerimizde uygulayamadığımızda hiçbir kıymeti kalmıyor. O nedenle altını bir daha çizme ihtiyacı duyuyorum.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

1. Hileli davranışlar: İhaleye katılma yeterliliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye girmesini engellemek ya da yetersiz kişilerin girmesini sağlamak. Müvekkil , hileli davranışlarla kimin girmesini engellemiş? "Ben giremedim, ihaleye giremedim, engellendim." diyen bir tane şikayetçi var mı? Yok. Yani bunu görmek de çok kolay; daha önce açılmış bir soruşturma var mı? Yani buradan bir ceza almış mı müvekkil? Yok. 2. Gizli bilgilerin ifşası: İhale tekliflerinin açılması kronolojisinden önce, yetkisiz kişilerin bu teklifleri öğrenmesini sağlamak veya teklif içeriklerini sızdırmak. Yani bizim müvekkilimiz ihale bilgilerini önceden birilerine verecek; diyecek ki: "Bak böyle bir ihale açılacak, mal ve hizmet alımı bir arada yapılacak, kısmi teklife kapalı olacak, sen de gir ve kazan." Böyle bir ifşa var mı? Dosyada var mı? Ya da varsa bizim önümüze niye konulmadı? 3. Gizli anlaşmalar: İhaleye katılanların ihale şartlarına ve özellikle fiyatı etkilemek amacıyla kendi aralarında gizli anlaşmalar yapması. Örneğin; "Bu ihaleyi sen al, sonrakini ben alayım." şeklinde fiyat yükseltme, düşürme ortaklığı. Bu da yok, bu da yok. 4. Cebir veya tehdit: Kişileri tehdit ederek veya zor kullanarak ihaleye katılmaktan alıkoymak ya da ihaleden çekilmesini sağlamak. Ne bu huzurda ne de dosyamızda yok. Yani "Ben giremedim, tehdit edildim, tarafından benim bu ihaleyi almam engellendi." diye bir ne bir beyan var, ne bir suç duyurusu var. Bunu da anlamak mümkün değil. Bu bahsetmiş olduğum unsurların hiçbiri yok. Hadi üçü var diyelim biri yok, yine suç oluşmaz Sayın Başkan. Kısacası bu suç; hileli davranışlarla ihaleye katılma yeterliliğine sahip olanların engellenmesi, yeterliliğe sahip olmayanların ihaleye kabul edilmesi, teklif edilen malların şartnameye aykırı olması veya ihale sonucunu etkileyecek gizli bilgilerin başkalarına verilmesi ve ihaleye katılacak olanları tehdit ederek veya zor kullanarak ihaleye katılmalarını engelleyerek işlenmiş olur.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Dava dosyasının genelinde, bahsettiğimiz unsurların kesin, net ve objektif deliller ile ispat edilmiş şekilde işlendiği yönünde tek bir emare söz konusu değildir. Ayrıca geçmişte bu suçun oluşması için kamu zararının doğması şartı aranmıyordu, suçun işlenmesi yeterliydi. Ancak yapılan kanun değişikliğiyle birlikte, ceza miktarının belirlenmesinde ve suçun temel şeklinde kamu zararının doğup doğmadığı belirleyici bir unsur haline getirilmiştir. Müvekkil açısından da bir kamu zararına sebebiyet verildiğine yönelik somut bir tespitin olmadığını, zaten savunmamızın ilerleyen aşamalarında dile getireceğim. İkinci suça ilişkin diğer isnatlara yönelik olarak, müvekkil açısından bu suçun gelişip gelişmediği ve şartların oluşup oluşmadığı hususuna devam ediyorum. Müvekkilim yönünden suçun unsurları olmadığı gibi, ayrıca şartları da mevcut değildir. Nedir bunlar? 1. İhale komisyonunun bağımsızlığı ve müvekkilin konumu: Müvekkilin konumu sebebiyle bu suç müvekkile isnat edilemez. Keza müvekkilim, İBB Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı sıfatıyla ihale yetkilisidir. İhaleler, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu uyarınca kurumun uzman personelinden oluşan bağımsız ihale komisyonları tarafından yürütülmektedir. Müvekkilimin bu komisyonlara "Şu firmayı eleyin, şu firmayı dahil edin." şeklinde yasa dışı ve hileli bir talimat ya da baskı verdiğine dair dosyada tek bir iletişim tespiti, dinleme kaydı, HTS çakışması, gizli tanık beyanı, teknik takip evrakı veya somut belge yoktur. Zira buna ilişkin bir Teftiş Kurulu raporunun alınması gerekiyordu. İddianamenin içerisinde 239 sayfa Teftiş Kurulu raporu var; sanırım kimse okumamış ya da okumuşlar ama Teftiş Kurulu raporu da çok önemli değilmiş. Teftiş Kurulu raporu hazırlamış ama acelemiz var, iddianameyi bir an önce bitirmemiz gerekiyor anlayışıyla herhalde hareket edilmiş ki hiç bunlara ihtiyaç duyulmamış ve iddianame hazırlanıp insanlar tutuklanmış. Bu da ayrı bir durum tabii. İhale evrakında bulunan idari onamalar ve imzalar, tek başına fesat suçunun kurucu unsuru olamaz. Yargıtay 5'inci Ceza Dairesi'nin yerleşik içtihatlarına göre; ihale yetkilisinin komisyonca alınan kararı onaylaması, salt bu onaylama fiilinden dolayı fesat kastıyla hareket ettiğinin kabulünü gerektirmez. Failin ihaleye fesat iradesiyle ve somut hileli fiillerle eleme katıldığının şüpheye yer vermeyecek delillerle ispatı şarttır görüşü benimsenmiştir. Nitekim dosyada müvekkilimiz aleyhine bu durumun gerçekleştiğine dair tek bir somut delil de bulunmamaktadır.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

2. Yapay rekabet kurgusu: Savcılık makamının ileri sürdüğü yapay rekabet kurgusunun kanuni bir karşılığı yoktur. Savcının ihalelerde yapay rekabet yapıldığı yönündeki yorumu ve kanaatinin bilimsel hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Bu iddia tamamen niyet okumadır. İddianamede sürekli olarak ihaleye katılan firma sayısının az olduğu ve yapay rekabet oluşturulduğu iddia edilmektedir. Ancak 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu uyarınca bir ihaleye tek geçerli teklif verilmesi yasaldır ve ihalenin iptali için zorunlu bir sebep değildir. Bir ihalede rekabetin oluşup oluşmadığını denetleyecek merci, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre Kamu İhale Kurumu'dur. Savcılığın, idare mahkemesi veya Kamu İhale Kurumu'nun yerine geçerek "Bu ihalede az teklif var, o halde fesat vardır." demesi, idare hukukunun ve ceza hukukunun yetki kurallarını ihlal etmektedir. Savcılık makamı kanunları yok saymaktadır; bir ihalede tek teklif bulunmasını suç saymaktadır. Tek teklif, ihalenin geçerli olması için usulen yeterlidir ve bu durum kanuna aykırı değildir. Savcılık makamı, Kamu İhale Kanunu'nun açık hükümlerini göz ardı ederek adeta kanunda bulunmayan yeni bir kural ihdas etmişçesine "Tek teklif olamaz, bu ihaleyi bu firma alamaz, alırsa da orada fesat vardır." anlayışıyla hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmayan bir değerlendirmede bulunmuştur. Oysa tek teklif verilmiş olması, tek başına ne ihalenin geçersizliğini ne de ihaleye fesat karıştırıldığı sonucunu doğurur. İddia makamının bu yaklaşımının doğru kabul edilmesi halinde, Türkiye'de tek teklif verilen ve aynı firmaların farklı dönemlerde kazandığı çok sayıda kamu ihalesinin de peşinen şaibeli kabul edilmesi gerekecektir. Böyle bir yorum, yalnızca somut dosyayı değil, kamu ihale sisteminin tamamını tartışmalı hale getirecek sonuçlar doğuracaktır. Yine sormak istiyoruz; yani müvekkilimizin sorgusunda sorulduğu için sormak istiyoruz: "Tek teklifi engellemek için, yani daha fazla teklif verilmesi için ne yaptınız?" diye soruldu ya —çünkü buraya biraz takıldık— o halde tek teklif suçmuş gibi görülüyor benim anladığım kadarıyla. Eğer tek teklif suçsa, o zaman bütün belediyelerin ihale süreçlerine bakalım. Örneğin Rize Belediyesi'ne bir bakalım; orada bakalım tek teklif var mı? Eğer tek teklif varsa, onları da burada bir yargılayalım. Daire başkanlarını buraya bir alalım, belediye başkanlarını bir alalım; "Niye tek teklif verildi buraya ey daire başkanı, ey belediye başkanı!" diye soralım. Niye sormuyoruz? Suç mu? Burada suç gibi soruldu çünkü. Nitekim bu tezin benimsenmesi durumunda, ülkedeki tüm belediyelerin ve diğer kamu kurumlarının gerçekleştirdiği ihalelerin de aynı ölçütler esas alınarak yeniden ve titizlikle incelenmesi gerekecektir.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Daha da önemlisi, bu iddianamede ortaya konulan yaklaşım müvekkil yönünden kabul edildiği takdirde, bundan sonra kamu kurum ve kuruluşlarının karar alma süreçlerinde ihtiyaç duyduğu hukuk güvenliğinin ciddi şekilde zedeleneceği açıktır. Aslında sorulmamasına da gerek yoktu; yani suç olmayan bir şeyi burada sormamıza gerek yok ki. Oradaki daire başkanlarının da burada yargılanmasına gerek yok, doğrusu da bu zaten. Kanun da böyle söylüyor. Bu nedenle burada verilecek kararın yalnızca bu dosyayı değil, benzer nitelikteki birçok işlemi ve uygulamayı da etkileyecek emsal bir nitelik taşıyacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Aksi takdirde, yalnızca kanunun kendilerine tanıdığı takdir yetkisini kullanan kamu görevlileri ve idareciler; hangi siyasi görüşe, etnik kökene veya inanca mensup olurlarsa olsunlar, hukuki dayanağı bulunmayan değerlendirmelerle soruşturma ve tutuklama tedbirlerine maruz kalabileceklerdir. İşte örneği buradadır. Hukuk devleti ilkesinin korunması bakımından bu hususun özellikle dikkate alınması gerekmektedir. Tabii bir suçun oluşması için manevi unsur da gereklidir. Kimse, birçok meslektaşım bundan bahsetmedi ama ben özellikle bahsetmek istiyorum Sayın Başkan, sabrınıza sığınıyorum. Manevi Unsur (Kast Yokluğu): İhaleye fesat karıştırma suçu ancak kasten işlenebilir. Müvekkilimin bir firmaya hukuka aykırı menfaat sağlamak amacıyla kasten hareket ettiğine dair dosya içinde hiçbir mali gösterge yoktur. Müvekkil hakkında bu suçtan ceza tayin edilebilmesi için kastı olduğuna ilişkin niyet okuma ve iftiracı beyanların dışında, daha net ve somut ispatların var olması gerekmektedir. Önümüze bir belge konulmalı kısacası. Ancak biz bunu dosyada hiçbir şekilde görememekteyiz. Müvekkilin, ihaleye katılacak olanları tehdit ederek veya zor kullanarak ihaleye katılmalarını engellediğine ilişkin dosyada tek bir somut delil yoktur, buna zaten değindik. İddia makamı; İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki İBB ihale komisyonlarının varlığından, tüm ihale süreçlerinin Sayıştay denetimine tabi olduğundan ve mülkiye müfettişlerinin incelemelerinden adeta habersiz bir iddianame hazırlamıştır. Tüm idari denetimlerden alnının akıyla çıkan, hakkında suç işlemeye dair bugüne kadar tek bir şaibe bulunmayan müvekkilimiz; ilerlemiş yaşına ve ciddi sağlık sorunlarına rağmen, 1 yılı aşkın süredir Şafak Operasyonu neticesinde tutuklu vaziyettedir. Anlaşılan odur ki, müvekkilin o dönemde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde sadece memur olması, suçlanması için yeterli görülmüştür. Basında çıkan ısmarlama haberlere ve kalemini silahşor gibi kullanan taraflı yazılara bakıldığında, yürütülen itibar suikastının ve yaratılmak istenen algının amacı net bir şekilde görülmektedir. İddianamenin başından sonuna kadar, döneminde daire başkanı olduysa kast unsuruna bakılmaksızın "Suçludur ve her şeyi biliyordur, buradaki tüm memurlar da bu işin içindedir." şeklinde korkunç ve hukuka aykırı bir mantık hakim kılınmıştır. Müvekkilin o dönem görevli bir bürokrat olması adeta bir suç gibi kabul edilmiştir. Geldiğimiz noktada iddia makamının gözünde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde helal ekmeğini kazanmaya çalışan tüm liyakatli bürokratlar potansiyel şüpheli durumuna düşürülmüştür. Müvekkilin, görevi gereği rutin ihale süreçlerinde imza yetkilisi olması, sanık koltuğuna oturtulması için yeterli sayılmıştır. Önce tutuklama yapılmış, ardından delillerin yetmediği yerde dosya adı geçen diğer kişilerin itirafçı olması beklenmiş ve dosya içeriği suçtan kurtulmaya yönelik asılsız iftiralarlarla doldurulmaya çalışılmıştır. Üstelik bu iddiaların doğruluğunun somut delillerle desteklenmesine de hiç ihtiyaç duymamıştır. "Şirkette çalışan ya da şirket sahibi bir kişi söylediyse doğrudur" yaklaşımıyla hareket edilerek "Duydum, öyle hissettim, tahminim bu yönde" şeklindeki soyut beyanlarla bir hukuk garabetine imza atılmıştır. Sayın Mahkemenize sormak istiyoruz: Ceza yargılamasında sadece kişilerin soyut beyanlarına dayanılarak cezalandırma yapılabilir mi? Eğer bu mantık geçerliyse, diğer siyasi parti belediyelerine yönelik şikayetlerde neden benzer iddianameler hazırlanmamaktadır? Çok uzağa gitmeye gerek yok; aynı ihale süreçleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde —meslektaşım müvekkilim de bahsetti— 2019 öncesinde tıpatıp aynı usullerle gerçekleştirilmiştir. O dönemlerde ihalelerin aynı şekilde yürütüldüğünü belgeleriyle ortaya koyduk. Peki, o gün suç olmayan rutin bürokratik işlemler bugün neden suç kabul edilmektedir? Sahiden, bugün neden suç kabul ediliyor? Bu soruyu her seferinde soracağız. Daha çok var ama ben bu suç isnadı yönünden artık savunmamı tamamlamak istiyorum.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Müvekkile isnat edilen diğer ve son suç isnadı örgüt üyeliği iddiasıdır. Zaten bizi de en çok aslında anlayamadığımız, savunma yaparken zorlandığımız, savunma gerçekleştirmeye çalışırken bir savunma oluşturmakta en çok güçlük çektiğimiz suç isnadı aslında budur. Müvekkilin örgüt üyesi olduğu iddiası başlı başına bir hatadır. Müvekkile isnat edilen suçlardan sonuncusu ve bizce en vahim olanı da örgüt üyeliği suçlamasıdır. İddia makamı iddianamesinde müvekkilim üzerine isnat ettiği üyeliği suçlamasını temellendirirken, "örgüt adına muvazaalı işlemlerle kamu zararına sebep olduğu" gerekçesinde bulunmuştur. Müvekkilin muvazaalı işlem yaptığı iddia edilen eylem 83, 84, 86, 87, 89, 92, 98, 99, 104, 106, 107'de müvekkil; bilirkişi raporunun baştan aşağı yanlış tespitlerinin aksine, hukuka uygun şekilde sadece memurluk görevinin gereğini yerine getirmiştir. Şöyle ki: Bilirkişi raporu, ihalelerin kısmi olarak teklife açık olması gerekirken müvekkilce sürecin kısmi teklife kapalı şekilde yürütüldüğünü iddia etmektedir. Daha dosyanın en başında bilirkişilerce yapılan bu tespit büyük bir hukuk garabetidir. Bu tespit hukuka aykırıdır ve maalesef ki bu raporu düzenleyen bilirkişiler kanunlardan bihaberdir. Çünkü 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nun 27'nci maddesi ve kamu ihale mevzuatı çok açıktır. Sayın Başkan, özellikle bu kısmı biraz dikkatle dinlemenizi rica ve istirham ediyorum. İhalelerin kısmi teklife kapalı, tek bir sözleşme ile bir bütün halinde yapılması; işin parçalara bölünmeden tek bir yükleniciye verilmesi yöntemidir. Kamu İhale Kanunu'na göre, hizmet ve mal alımı ihalelerinde ihalenin kısımlara bölünüp bölünmeyeceği idarenin takdirindedir. Genel çerçevesi veya yasal dayanakları ve istisnaları şöyledir: İdarenin takdir yetkisi, kamu ihale mevzuatında ihalelerin mutlaka kısmi teklife açık yapılması yönünde genel bir zorunluluk bulunmamaktadır. İdareler işin bütünlüğü, teknik gereklilikler ve verimlilik gibi kıstasları göz önünde bulundurarak ihaleyi kısmi teklife kapalı, yani tek bir bütün halinde gerçekleştirebilirler. İdare ihaleyi kısmi teklife kapalı yaptığı için eleştirilip rekabeti engellediği iddia edilse dahi, bu durum kural ihlali sayılmaz ve Kamu İhale Kurumu kararlarında da idarenin takdir sınırları içinde kabul edilir. İhalelerin kısmi teklife kapalı yapılmasının kanunumuza göre istisnaları ve sınırları vardır. Bunlar nedir? 1. Özel izin ve ruhsat gerektiren durumlar. 2. Yerli malı fiyat avantajı. O halde ihalenin kısmi teklife kapalı tutulmasının zorunluluğunu müvekkilimiz açısından söyleyebilir miyiz? Kamu İhale Kanunu'na göre hayır. O halde iddia makamı neden böyle yanlış bir tespite imza atmıştır? Anlamak güçtür. Dolayısıyla, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nun 27'nci maddesinde, ihalelerde kısmi teklif verilip verilmeyeceğinin ihale idari şartnamesinde belirtilmesinin zorunlu olduğu hüküm altına alınmıştır. Ancak kamu ihale mevzuatında, idarelerin hizmet alımı ihalelerini kısmi teklife açmalarının zorunlu olduğuna ilişkin herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla ihalelerde kısmi teklif verilmesine izin verilip verilmeyeceği noktasında idarelerin takdir yetkisi bulunmakla birlikte; söz konusu takdir yetkisinin, kanun kapsamındaki bütün idareler için uyulması zorunlu kurallar olan ve anılan kanunun 5'inci maddesinde düzenlenen temel ilkelere uygun olarak kullanılmasının hukuki bir zorunluluk olduğu anlaşılmaktadır. Yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerinden de anlaşılacağı üzere, ihalenin kısmi teklife kapalı tutulması bir suç değildir. İlgili kanun maddesinden anlaşılacağı üzere müvekkil, yasanın ona tanımış olduğu yetki dahilinde ve kendi başkanlığı döneminde, senelerce süre geldiği gibi ihaleyi aynı şekilde idare etmiştir. Dolayısıyla müvekkilimizin usule ve yasaya aykırı bir işlemi bulunmamaktadır.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Sayın Savcılık tarafından ispatlanmamış beyanlar ve yanlış bilirkişi raporları üzerinden bir çıkarımda bulunulmuş; dosyanın kapsamının bir örgüt dosyası olması hasebiyle de baştan soyut kabuller ile maalesef müvekkile örgüt kapsamında bir suç kestirilmeye çalışılmıştır. Müvekkile isnat edilen örgüt üyeliği suçlamasının temeli bu varsayımlara dayanmaktadır. Bununla beraber, müvekkilin niçin örgüt üyesi kabul edildiği konusunda tüm dosya kapsamında elle tutulur tek bir emare dahi bulunmamaktadır. Kendisinin bir kamu görevlisi olması dışında hiç kimseyle bir astlık-üstlük ilişkisi mevcut değildir. Kendisinin bir memur olması dışında, yapmış olduğu iş ve işlemler bulunduğu konumun doğasında olan iş ve işlemler olup, atmış olduğu tüm imzalar hukuka uygundur. Belediye içerisindeki mesai arkadaşlarıyla yapmış olduğu iletişim ve görüşmeler, örgütsel bir yapı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde yanında çalışan memura vermiş olduğu talimatlar ve direktifler, tamamen idari hiyerarşinin gereğidir. Tüm bunlara başka anlamlar yükleyerek, bunu sanki bir örgütsel yapının işleyişiymiş gibi lanse ettirmek haksızlıktır. Kaldı ki müvekkile isnat edilen örgüt üyeliği suçunun oluşabilmesi için kanunumuzda belli şartların da varlığı gereklidir. Kanun koyucu örgüt üyeliği suçunu düzenlerken; anayasal toplanma hakkı veya yasal sivil toplum örgütlerinden ve devlet memuriyeti hiyerarşisinden ayırt edilebilmesi için çok katı şartlar da getirmiştir. Sayın Savcım, bu da —Sayın Başkan— çok önemli. Zira bir kamu görevlisinin kamu görevini ifa ederken neden örgüt üyesi olamayacağı, neden örgüt üyesi sayılamayacağı hususunda çok ince bir ayrım yapılmış; bu nedenle bizim için çok kıymetli. Yani kanun koyucu diyor ki: "Örgüt üyeliği suçlaması yaparken, memurluk görevini ifa eden kişiyi ayrı değerlendir. Onun durumu, konumu, astlık-üstlük ilişkisi ve emir-talimat zinciri tamamen yapmış olduğu işin gereğidir. Dolayısıyla örgütsel faaliyet çizgisinden kesin sınırlar ile ayrılmaktadır." Bir Büyükşehir Belediye Daire Başkanı'nın idari hiyerarşi olarak kendisinden daha üstte bulunan kişilerden almış olduğu talimat ve işler, doğrudan kendi görevinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Aynı şekilde kendi altında bulunan personele vermiş olduğu iş ve talimatlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Müvekkilin durumu tam olarak budur. Zira bürokratik görevinin dışında kime ve nasıl hukuksuz bir talimat verdiği yönünde ya da örgütsel manada suç olarak ifade edilebilecek kendisine ait dosyada somut bir haberleşme veya tape tespiti de bulunmamaktadır. Kendisinin yapmış olduğu tüm işler ve attığı tüm imzalar; memurluk görevi, yani idari hiyerarşi içerisinde yapmış olduğu kurumsal iş ve işlemlerdir. Müvekkil kimseye değil, çalışmış olduğu kamu kurum ve kuruluşuna bağlıdır. Almış olduğu emir ve talimatlar kimsenin işi için değil, kamunun belirlemiş olduğu rutin iş ve işlemlerin yapılması içindir. Müvekkil , yıllarca kamuda çalışan ve kendisine verilen her işi eksiksiz ve hukuka uygun şekilde yapmış şerefli bir kamu personelidir. Kimsenin adamı olmadığı gibi, kimsenin de kamu görevi dışındaki bir emir ve talimatını yerine getirmemiştir. İddianamede belirtilen sözde örgüt şemasında asla yer almamaktadır. Üstelik kendisinin sözde örgüt şemasında 'in altında bulunduğu iddia edilmektedir. Bu son derece asılsız ve mesnetsiz bir iddia olup, müvekkilin ile doğrudan ya da dolaylı olarak iddia edilen suç manasında tek bir konuşması, görüşmesi olmamıştır. Varsa dosyaya koyalım. Ayrıca ile müvekkilin pozisyonları gereği de birbirleriyle hiçbir alakaları yoktur. Yani müvekkilin kendisinden bir emir ve talimat alması da ikisinin bulunduğu pozisyon gereği imkansızdır. , İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü Başkanı; ise Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı'dır. İkisini birbirine bağlamak, hele hele örgütsel manada, ancak çok geniş bir hayal dünyasına sahip bir aklın ürünü olabilir.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Sayın Başkan, müvekkil 'in telefonuna el konulurken el konuldu, Sayın Savcılığımızın şu an elinde. Dosyada bu savunmamızın aksini gösterecek tek bir ses kaydı, kamera kaydı veya somut bir delil de yokken bu şekilde bir ithamda bulunulması kabul edilebilir bir durum değildir. Deyim yerindeyse müvekkil bu dosyaya dahil edilmek için her şey yapılmış ve kendisine sözde örgüt şemasından uygun bir yer tahsis edilmiştir. Müvekkilin ne ile ne de dosyada adı geçen diğer kişiler ile üzerine isnat edilen örgüt suçlamasıyla ilgili olarak tek bir somut ilişkisi veya bu yönde bir eylemi bulunmamaktadır. Sözüm ona örgüt üyelerinden kimle, nerede, ne zaman, nasıl ve ne konuştuğu; kimden ve hukuka aykırı şekilde nasıl ve neyin talimatını aldığını tek bir somut belge ile dosyamıza girmemiş ve bu iddia desteklenememiştir. Nitekim bunun aksini iddia eden bir kişi de henüz çıkmamıştır. Bütün bunlarla birlikte, bir örgütten ve örgüt üyeliğinden bahsedebilmemiz için de kanunda öncelikle belli unsurların birlikte var olması gerekmektedir. Biraz önce bahsettiğim gibi kanunumuz, kanun koyucu her suçu tanımlarken o suçun oluşabilmesi için belli şartların ve unsurların gerektiğini ortaya koymuştur. Biz de yine örgütün, örgüt üyeliği suçlamasının niye oluşmadığını anlatabilmek için burada bu şartlardan ve unsurlardan bahsetme ihtiyacı duyuyoruz tekrardan. O nedenle söylemek istedim. Nedir bunlar? Hiyerarşik yapı: Üyeler arasında gevşek olmayan, sıkı bir alt-üst ilişkisi. Süreklilik: Örgütün belirsiz bir süre için kurulmuş olması. Suç işleme amacı: Örgütün temel gayesinin, kanunların suç saydığı fiilleri işlemek adına kurulmuş olması. Elverişlilik: Üye sayısının en az 3 olması ve amaçlanan suçları işlemeye araç-gereç bakımından elverişli olması gerekmektedir. Görüldüğü üzere müvekkil bakımından bu suçlamanın kanunumuzdaki karşılığı yoktur. En azından aksinin de çok somut ve çok net belgelerle ispatlanması beklenmektedir. Ortada böyle bir durum da yoktur. Savcının iddianamesinde nitelendirdiği örgüt şeması bir devlet hiyerarşisidir. Örgüt değil, idari bir ilişkidir. Savcılık makamı, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunlarıyla kurulan bir yerel yönetim teşkilatını alıp suç örgütü gibi karşımıza koyuyor. İddianamede seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı "örgüt lideri", atanmış başkan danışmanları "örgüt yöneticisi", müvekkilim gibi 30 yıllık memuriyet geçmişi olan, devletin atadığı daire başkanları ise "örgüt üyesi" olarak şemalandırılıyor. Eğer Büyükşehir Belediye Başkanı, altındaki daire başkanına talimat veriyor diye buna "örgüt hiyerarşisi" diyeceksek; devlet dairelerindeki olağan koordinasyon toplantılarını, hizmet akışını ve memurların ortak projeler yürütmesini "örgütsel faaliyet" sayacaksak, maalesef ki devletin çöküşünü ilan ediyoruz demektir.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Müvekkil güya örgüt hiyerarşisinde, dediğimiz gibi, 'in altında yer almaktadır. Ancak 'ten neyin talimatı aldığını, onun hangi talep ve isteklerine hukuka aykırı şekilde gerçekleştiği yönünde iddia makamı tek bir belge veya delil ortaya koyamıyor. imzaladı ise örgüte hizmet etmiştir, şu firma sürekli ihale aldıysa örgütün talimatıyla gerçekleşmiştir, kamu zararı varsa sözüm ona örgütün tasarrufuyla gerçekleşmiştir gibi hiçbir elle tutulur dayanağı veya temeli olmayan iddialar örgüt süslemesiyle önümüze sunulmuş ve müvekkilimizi de şema şemada dediğimiz gibi boş kalmasın denilerek bir yer verilmiş gibi bir durum söz konusudur. Müvekkil sanki kamu personeli değilmiş ve orada kendi işinin gereğini yapmıyormuş da daha çok bahsi geçen kişilerin hatrına bu göreve gelmiş gibi bir anlayış bulunmaktadır. Görevi gereği bir arada bulunmak zorunda olan ve bir kamu hizmetinin gerçekleşmesi için koordineli şekilde çalışmak zorunda olan insanlar bir örgütün parçasıymış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Neredeyse bu insanların neden orada olduğu sorgulanır olmuştur. Bir kamu kurum veya kuruluşunda bulunan insanların her biri orada şans eseri bulunmaktadır. Tıpkı siz çok kıymetli mahkeme heyetinin ve biz avukatların burada şans eseri burada oturuyor ve bulunduğumuz gibi. Nitekim çoğu zaman bu insanlar bir örgütten farklı olarak birbirlerini sevmeseler de, hatta nefret etseler de orada görevlerini yerine getirmek zorundadırlar. Müvekkilimiz de bu kişilerden biridir. Kendisi suç işlemek kastıyla hiçbir örgüte üye olmadığı gibi hiçbir suç da işlememiştir. Uydurma itiraflar ile hiçbir bilimsel dayanağı olmayan MASAK bilirkişi raporlarıyla müvekkile örgüt suçlaması isnat edilemez. Edilse dahi bu soyut delillerle hiç bir kimseye ceza hukukunda ceza verilemez. Zira örgüt üyeliği gibi ağır bir iddiadan dolayı bir kimseye ceza verilebilmesi ve tutuklu yargılanabilmesi için o kişi hakkında daha çok daha net, objektif delil ve belgelerin bulunması gerekmektedir. Peki biz bunu dosyada görebiliyor muyuz? Savcı bey ayrılmış, göremedi galiba. Maalesef hayır, bunu da göremiyoruz. Ne yazık ki Sayın döneminde İBB'de görev alan tüm şerefli devlet memurları savcılığın gözünde potansiyel şüpheli veya sanık olarak kabul görmüştür. Sonuç olarak bir idari kurumda çalışan kamu görevlilerinin görevini ifa ederken oluşturdukları yasal idari şema Türk Ceza Kanunu 220 kapsamında suç örgütü sayılamaz. Suçun altını özellikle çizmek isteriz ki, şunun altını özellikle çizmek isteriz ki müvekkilimiz 'in katıldığı devlet hiyerarşisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yerel yönetimler teşkilatının idari hiyerarşisidir. Bu nedenle örgüt suçlaması baştan aşağıya hükümsüz, zorlama ve bizce siyasi niteliktedir. Sayın başkan çok az kaldı, bitiriyorum. Biliyorum çok yoruldunuz, hepimiz yorulduk. Ama tam olması için bunları da söylemem gerekiyor. Tabi yargılamanın başından beri müvekkil açısından ve diğer tutuklu sanıklar açısından hukukumuzdaki temel insan hakları ve evrensel ilkelerin de göz ardı edildiğini ve bunlar çiğnendi. Neydi bunlar? Bu iddianameyle beraber müvekkilin nezdinde birçok evrensel ve anayasal hukuk ilkesi göz ardı edilmiştir. Nelerdir bunlar? Suçların şahsiliği ve şüphelerden sanık yararlanır ilkesi açıkça müvekkil aleyhine ihlal edilmiştir. İddianamedeki açık ihlali müvekkilin salt daire başkanı unvanı taşıdığı ve ihalelerde onayı bulunduğu için komisyonların teknik değerlendirmelerinden ve firmaların kendi aralarındaki ticari anlaşmalardan müştereken sorumlu tutulmuştur.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Müvekkilimin rüşvet aldığına dair tek bir suçüstü, dekont veya kamera kaydı olmamasına rağmen ihtimaller üzerinden burada başka suçlar isnat edilerek mahkumiyet istenmektedir. Savunmamızın özeti; idari kurumda hiyerarşik amirin yüzlerce sayfalık teknik dokümandan geçen dosyaları onaylaması objektif sorumluluk doğurmaz. Fesat kastı ispatlanmalıdır. Ceza yargılaması ihtimaller ve dedikodular üzerine kurulamaz. Mahalle kahvesindeki dedikodular burada tartışmaya açılamaz. Şüphe varsa beraat verilir, iddianame baştan sona şüphelerden ibarettir. Yine hangi hukuk ilkesi ihlal edildi bu özellikle bu dosyanın nezdinde müvekkil açısından? Masumiyet karinesi ve duyuma dayalı delil yasağı ilkesi müvekkil aleyhine ihlal edilmiştir. CMK 211 savcılık sanıkların suçsuz olduğu yönündeki savunmaları itibar edilemez şeklinde baştan aşağıya önyargılı dil kullanmıştır. Tanıkların çoğu bana böyle söylenildi, ondan duydum, piyasada böyle konuşuldu şeklindedir. İspat yükü sanıkta değil, savcılardadır. Savcılık müvekkilimin suçsuzluğunu ispatlamasını bekleyen hukuk dışı yaklaşım sergilemektedir. Herkesçe bilinmektedir ki birinin bir başkasından duyduğu dedikodu mahkemede delil olarak kabul edilemez. Görmediği bir fiili duydum diyerek anlatan şahısların beyanı hükme esas alınamaz. Eğer sadece beyanlar ve ifadeler hükme esas alınacak olursa bugün burada oturan biz avukatlar, hatta siz çok kıymetli yargı mensupları hakimler hakkında da kolayca iftiralar ortaya atılabilir. Evet atılabilir Sayın Başkan. Sizin hakkınızda da çok kolay iftiralarda bulunulabilir. Gelir birisi buradan geçerken yan yana gelip, "Ben başkandan böyle duydum. Başkan böyle yapıyormuş. Başkan şöyle yapıyormuş." der. Hadi bakalım, yargılama konusu mu yapacaksınız bunu? Dolayısıyla zira birkaç iftiracı beyanıyla birlikte hepimizin şu an vermekte olduğu bazı da delil olarak kabul edilip gayet tabii hepimize suçlu yaftası vurulabilir. Bunun göz önünde bulundurulmasını talep ederiz. Ceza hukukumuzda bir kimse bu kadar basit şekilde suçlu ilan edilemez ve cezalandırılması istenemez. Tabi iddianamede müvekkilimize bir suç isnat edilirken, hani kamu zararı ile ilgili bir suç isnadında bulunulurken devasa bir kamu zararından bahsediliyor. Biz buradaki yani meslektaşım çok güzel izah etti ama ben de birkaç cümle söylemek istiyorum. Yani kamu zararındaki mantık çökmüş durumdadır sayın başkan bu iddianamede. O da şöyle; savcılık emniyetin ve sözde maliyenin yönlendirmesiyle ihaleyi alan firma bize göre örgüt bağlantılıdır, o halde bu işlerin tamamı da fesat tamamı fesatlıdır. İşler dört dörtlük teslim edilmiş, bütün mal ve hizmetler eksiksiz şekilde satın alınmış olsa bile ihalenin toplam sözleşme bedeli doğrudan kamu zararıdır diyerek rakamları alt alta toplanmış ve bu absürt zarar meydanda ortaya çıkarılmıştır. Örneğin piyasa rayici 10 milyon TL olan mal ve hizmet alım işi idareye 30 milyon TL'ye fatura edildiyse Sayıştay ve bilirkişi aradaki 20 milyon TL'yi zarar yazar. Doğrusu da odur. Ancak savcılığın iddianamedeki zarar tespiti aynen şu şekildedir: "İşi bu firma aldığı için ihalenin tamamı şaibelidir." diyerek piyasa rayicini hiç araştırmadan 30 milyon TL'nin tamamını kamu zararı saymıştır. Çok ilginç bir hesap. Bir ceza mahkemesi iş eksiksiz teslim edilmiş ve faturası da ödenmiş milyonlarca liralık kamu hizmetinin sözleşme bedelini nasıl doğrudan zarar sayabilir? İdari kasasından çıkan para karşılığında hizmet alınmıştır. Hem işin yapımına dair fotoğraflamalar, videolar vardır. Mal alımlarındaki numuneler mevcuttur. Kaldı ki ortada aleni bir Sayıştay zimmet raporu da yoktur. Bağımsız bir maliyet fayda bilirkişi kurulu incelemesi de yoktur. Savcılığın bu rakamları medyada milyarlarca, milyarlarca TL olarak kamuoyu algısı yaratmak için şişirilmiş hayali balonlardır. Bu nedenle sayın mahkemenizin bu suçlamalara dayanak olan bu bilimsellikten ve objektiflikten uzak belgelere itibar ederek bir ceza tahsis tesis etmemesi gerekmektedir. Bu bilimsellikten ve objektiflikten uzak ve somut dayanaktan yoksun bilirkişi raporları kıstas alınıp suç sayılırsa ülkede yargılanmayacak bir bürokrat kalmaz.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Şunu sayın mahkemeden bir kez daha talep etmek istiyoruz. Bu dosyada sıkça yapılan algı yargılamasına artık bir son verilmelidir. Sayın mahkeme heyeti elinizdeki iddianame hukuki bir analizden ziyade Türkiye'nin en büyük yerel yönetimi olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ve onun kadrolarını siyaseten ve idareten yıpratmak, itibarsızlaştırmak amacıyla yazılmış bir politik manifestodur. Müvekkilim Taner Çelik hayatını ve devlete, millete adamış 30 yıllık lekesiz bir bürokrat kariyere sahip onurlu bir insandır. Kendisi sadece yönetimi döneminde daire başkanlığı görevini yürüttüğü için hedefe konulmuş, memuriyet görevini layığıyla yaptığı için örgüt üyesi atılan her resmi idari imza ihaleye fesat, hiçbir delil bulunmayan dedikodular ise milyarlık dolandırıcılık olarak tescil edilmiştir. Ancak hukuka biraz inanan ve güvenen herkesçe bilinmektedir ki ceza yargılaması kim kime ne demiş, kim kime ne fısıldamış, kim kime market kartı aldı diye duyulmuş tarzındaki dedikodu fırtınalarıyla magazin programı mantığıyla yürütülemez. Somut delil istenir, kastın tespiti istenir, suçun maddi ve manevi unsurlarını tartışılmaz şekilde ispatı istenir. Kısacası kahvehane dedikodularını andıran varsayımlara ve kanaatlere dayalı söylemler yüce Türk mahkemeleri gibi ciddiyetle hukuka hukukla hareket etmek zorunda olan yargı mercilerinde tartışma konusu yapılamaz. Bu tür iddialara itibar ederek hiçbir insanın özgürlüğü 1 dakika dahi kısıtlanamaz. Zira kişi hürriyeti ancak somut, hukuka uygun ve inandırıcı delillerle sınırlandırılabilir. İddia makamı da bu kurala ve hukuka riayet etmekle mükelleftir. Kısacası bu dosyada müvekkilime isnat edilen sözüm ona trilyonluk vurgunların, örgüt üyeliklerinin ardında sadece kocaman bir hiçlik vardır. Eğer bugün Taner Çelik'in idari prosedür gereği attığı onay imzaları, asistanının yaptığı günlük harcama mahsuplaşmaları, iş arkadaşlarıyla kurduğu ilişki ve birliktelik suç kabul edilecekse yarın yine söylüyorum Türkiye Cumhuriyeti devlet kademelerinde karar alacak, sorumluluk üstlenecek, imza atacak liyakatli ve onurlu hiçbir bürokrat bulamazsınız. Bunu da asla unutmayın. Son olarak şunu da söylemek isteriz ki bu iddianamenin mevcut haliyle ülke hukuk tarihinde maalesef karanlık bir sayfa olarak şimdiden yerini alacağı kanaatindeyiz. Nitekim ileride bizden sonraki genç hukukçulara somut ve yeterli deliller olmaksızın insanların nasıl tutuklanabileceğini gösteren ibretlik bir örnek olarak okutulması kuvvetle muhtemeldir. Sayın başkan savunmamızı bitirdik. Sağ duyulunuz için tekrardan teşekkür ediyoruz. Tabii savunmamızı bitirirken de müvekkilimizin artık 13 ayı aşkın bir süredir tutuklu olmasından dolayı tutukluluğun bir eziyet haline geldiğinin altını çizmek istiyoruz. Tutuklama bir tedbirden çok öteye gitmiştir. Tutuklama gerekçesine devamına ilişkin gerekçelerimiz de hep delillerin karartılması, yurt dışına kaçma ihtimali, kuvvetli suç şüphesi şeklindeki gerekçelerle devam şeklinde kararlar veriliyor ama bu artık dosyada toplanabilecek bir delil kalmamış. Zira dosyada delil müvekkil açısından bir delil de yok. Bundan sonra nasıl olacak? Bir itirafçı mı çıkacak, başka bir şey mi söyleyecek, bilemiyoruz ama yani bu bu şekilde gerekçelerle bir itibar ve hüküm kurulacağına da biz kanaat getirmiyoruz bundan sonraki aşamada. O nedenle müvekkilin cezaevinde bulunduğu süre de göz önüne, yaşı da göz önüne bulundurulduğunda dosyadaki savunmalarımız ışığında da artık bu aşamada bu eziyetin son bulması müvekkilimizin öncelikle bi hakkın tahliyesini aksi kanaatteyseniz de devletimiz gayet bu konularda güçlü adli kontrol hükümleri son derece güzel bir şekilde uygulanıyor. Ev hapsi olmak üzere, yurt dışına çıkış yasağı da olmak üzere bütün adli kontrol hükümlerine de muvafakatimiz vardır. Biz müvekkilin bu aşamada tahliyesini talep ediyoruz.

Ali Rıza Akyüz Müdafii

Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.