“33. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Sayın Başkanı, üyeleri, iddia makamındaki Sayın Savcı, 'ın müdafi olarak söz almış bulunmaktayım. Savunma planım şu şekilde: Sayın İddia Makamı'ndan beklentilerimizi, Sayın Mahkeme'den beklentilerimizi kısaca açıkladıktan sonra usule ilişkin beyanlarımız, esasa ilişkin beyanlarımız ve sonuç taleple bitecek. Biraz önce arz ettiğimiz üzere de aşağı yukarı 3 saat gibi bir sürede de tamamlamayı planlıyorum. Şimdi önce benim sorularla ilgili bir yaklaşımdaki açıklanmayı, iddia bilgisinin yaptığım zaten. Arabuluculuk sözleşmesini ben de baştan beri sordum kendisine. Yani niye arabuluculuk? Çünkü baştan sözleşme yapılmış, devir sözleşmesinde bunların hepsi var zaten. Tuncay Bey'in oradaki izahatı şu: Ben ceza avukatı olarak bu konuya çok hakim değilim. Biz o 87 milyon Euro- Euro'ya iki tane villa vermeyi taahhüt ettik. Ha, önceki villa artı iki villa daha, üçe çıktı şimdi verilecek. Ama bunlarla ilgili kat irtifakı yapılamadığı için orada kat karşılığı yapıldığı için o inşaatta, bunların da teslimini yapamadık. Bunun üzerine , "Bu parayı ya da işte alacağı garanti altına almak istiyorum ben" deyince, sonra özel hukukçulara sordum. "Arabuluculuk sözleşmesi mahkeme hükmü yerine geçiyor. Doğrudan icraya konulabilecek bir belge niteliğinde. Bunu talep etti" dedi. Yani dolayısıyla arabuluculuk sözleşmesinin mantığı orada o efendim. O birinci şeyim. İkincisi de Sayın Savcımızın sorduğu 34. eylemde orada bir yanlış anlama olmasın, şirketin genel müdürü doğrudur, . Şirketle ilgili işleri yürütmek onun yetkisinde, onu söylüyor. Ama onun dışında 'nun kendi alışverişleri var. Müdafi sırası gelince muhtemelen ya da kendisi bunları anlatacaktır. Orada bir paraya ihtiyaç olunca böyle bir yönteme başvuruyor. Yani dolayısıyla orada 'nun şirketi yönettiği vesaire ya da yetki problemi yok. Onu da düzeltmiş olayım izninizle. Şimdi, açıklamalarımın ilk kısmında beyan ettiğim üzere Sayın İddia Makamı'ndan beklentilerimizle ilgili birkaç cümle sarf etmek istiyorum. Aslında uzun bir süreç yaşadık. Burada pek çok şey söylendi, tarihten örnekler verildi. Bu başlığı da koyup koymamakta tereddüt halindeydim. Pek çok başlığımı da çıkardım. Burada söylenenleri tekrarlamak istemiyorum. Ama Perşembe günü yaşanan tartışmayı da dikkate alınca, bazı taleplerimizi dile getirmenin yerinde olacağı kanısındayım.
Tuncay Yılmaz Müdafii Av. Ali Kemal Yıldız Savunması
Şimdi birincisi, bunu lütfen Sayın Mahkeme de üzerine alınabilir. İddianameye yönelik eleştirilere katlanabilme yükümlülüğü bulunmaktadır Sayın İddia Makamı'nın. Huzurdaki sanıklar 1,5 yıla yakındır tutukludur ve tutuklulukları da hala devam ediyor. Kendi savunmalarına göre, en azından onlar öyle inanıyor, soyut, dayanak sız iddialarla tutuklandılar. Ardından da görmekte olan davayı, iddianameyi buraya getirdiler. İddianame ile ilgili sorguları yapılıyor. İddianamenin kalitesini, iddiaların gerçek veya gerçek dışılığını bir kenara bırakıyoruz. Ama bu kişilerden ne bekleniyor? İddianamede ne yazıldıysa tevekkülle "Siz ne diyorsunuz, doğrudur" demelerini mi? Elbette ki hayır. Her sanığın agresif savunma yapma hakkı vardır. İddia makamındaki Sayın Savcı ve mahkeme de şahsi bir saldırı olmadıkça bu konuda hoşgörülü olmak zorundadır. İddia makamındaki Sayın Savcı gücü temsil ediyor. Buradaki insanların fiilen ve fiziken kendisine karşı çıkabilme imkanları yoktur. Yakalama emri çıkarma yetkisi Cumhuriyet Savcılığı'nda, tutuklamaya sevk yetkisi onda. Tutuklanmalarına karar verildiğinde infaz yetkisi hep savcılıkta. Bu insanların ellerinde ise tek bir imkan var: Dile getirebildikleri isyanları. Somut delil yok. Soruşturmanın en başında "Birine sen verdin, diğerine sen aldın" denildi ve her ikisi tutuklandı. O aşamada "Yok ben vermedim" diyenler, ha sonradan aklıma geldi "Vermişim" dediler ve bu gibi iddialarla tutuklandı ve tutuklulukları devam ediyor bu insanların. Ve bunu söyleyenlere "Doğru mu söylüyorsun?" denilmedi. Tutuklular iddialar gerçek dışıdır deniliyor. Aksine deliller gösteriliyor gösteriyorlar. Müdafileri cezayı hesap ediyor, "Ceza verseniz dahi infaz tamamlandı, bitti" diyorlar ama hala tutuklular. İsyanları dışında ellerinde ne var? Elbette şahsınıza veya kişiliğinize karşı bir saldırı hiçbir zaman doğru bulunmaz, eğer böyle bir şey olursa da ilk ben karşı çıkarım. Ama iddianame, iddianamedeki istinatlar, bunların ele alınışı ve ortaya konuluşu duruşmadaki soru ve açıklamalarınıza yönelik eleştirileri kabul etmek ve hoşgörüyle karşılamak zorundasınız. Bu, sizlerin temsil ettiğiniz makamların bir gereğidir. Bu çerçevede sanık ve müdafileri iddianamenin çok olduğu, taraflı olduğu, ön yargılı olduğunu, hatta siyaseten hazırlanmış olduğunu da söyleyebilirler. Bunların doğruluğu yanlışlığı başka bir konu. İddia makamı ya da siz Sayın Mahkeme "Sen nasıl bizim iddianamemize laf ediyorsun ya da sen nasıl bize karşı çıkıyorsun?" dememeli. Bir talepte bulunan sanığa, onu destekleyen müdafine karşı hoşgörülü olmak zorundasınız. Bu taleplerin kabulü veya reddi elbette siz siz Sayın Mahkeme'nin takdirinde. Ama bunun doğrudan sonucu duruşma salonundan çıkarmak olmamalı. Ve iddia makamı hiçbir sanığa had bildirmemeli. Aksi halde tarafsız suçlu olma özelliğini kaybetmiş olacaktır. Zira savcı sadece sanığın aleyhine değil, lehine olan delilleri de elde etmek ve mahkemeye sunmak zorundadır ki, elimizdeki iddianamede bu tavrı göremediğimiz gibi zatıalinizin duruşmadaki salondaki sorgularında da henüz bu tavrı göremediğimizi arz ederim.
İkinci talebimiz Sayın İddia Makamından, iddianameyi tarafsız biçimde ele alma yükümlülüğü. Ve bu ilkinden daha da önemli bir yükümlülüktür Sayın İddia Makamı için. Bunu talep ediyor ve bekliyoruz kendisinden. İddianame soruşturma evresinde elde edilen delillere dayanılarak hazırlanmış, sadece iddianameyi hazırlayan savcı veya savcıların yeterli şüpheyi elde ettikleri kanaatine ulaştıklarını göstermektedir. Doğru ile eğri, yanlış ile ayrı. Ve burada yapılacak duruşma ve sorgunun iki hususa hizmet ettiğini biliyoruz. Mahkeme açısından delil toplamak, sanık açısından ise savunma. Her ne kadar iddianameyi hazırlayan iddia makamındaki Sayın Savcı değilse de aynı savcı bile olsa iddia makamı sandalyesine oturduğunda kendisi de hala daha iddianameyi yeni okuyan bir süje gibi sanığa kulak vermeli ve soracağı soruları da ona göre sormalı, delilleri de bu şekilde ele almalıdır. Makamın temel görevi, iddianamedeki iddiaları haklı çıkarmaya çalışmak değil, aksi ihtimali de göz ardı etmeksizin, objektif ve tarafsız biçimde duruşmaya katkı sunmaktır. Yeri geldiğinde iddianamedeki iddianın gerçek olmadığı, tutarlı olmadığı hususunda dile getirebilmelidir. Bu sadece biz müdafilerin ya da sanıkların görevi değildir. Bu aşamada örneğimizi vermek isterim. Dört numaralı eylem. 'a istinat edilen suçlama, rüşvete aracılık. Rüşveti aldığı iddia edilen kişi kim? Erkan İmamoğlu. Menfaat sağlayan kim? . 15.04.2025 tarihli Cumhuriyet Savcılığı ifadesinde, herhangi bir suçlamayı kabul etmeyen ve 'a ve 'a suç istinatında bulunmayan hakkında yakalama emri düzenlenmesi üzerine 17 Nisan 2025 tarihinde alınan ek ifadesinde, böyle söylüyor başlığında ifadenin, suçlamalara başlıyor. Bu konuya birazdan eylemleri irdelerken tekrar döneceğim. Bu beyanında , 'ı o tarihe kadar hiç tanımadığını söylüyor. Ancak ifadesini alan kendisine şu soruyu sormuyor. Önceye gidiyor buraya değil. Nasıl oldu yani? Tuncay sana, "Necati'ye dört tane daire ver." Sen de Necati'yi çağırıp, "Sana dört daire vermem gerekiyor." mu dedin? Böyle bir soru sorulmaz mı? Sonra ne olmuş birazdan anlatacağım ama duruşmaya gelelim. dilekçelerini anlattığı hususu bir kez daha duruşma salonunda anlattı. Bu olay böyle gelişmedi. 'ın beyanını arz ediyorum. Ben zaten bu adamlarla iş yapıyorum. 2015'ten beri tanıştığını söylüyor. Yaptıkları proje için benden tanıtım, reklam istediler. Ben de 'nun teklifi üzerine zaman zaman yaptığım gibi henüz daha inşaat başlamadan dört tane satın aldım, parasını elden teslim etmek suretiyle ödedim. Ben tedbirli bir insanım, bunu resmileştirmek istedim ve kendileriyle anlaştık. Onlar nakit para getirecekti ve ben ödemişim ki onların hesabına yatıracaktım. Ancak nakit parayı getirmediler, kendi hesaplarından çekip yine kendi hesaplarına benim adıma yatırdılar. Bütün mesele budur. 'ı da bu alım satım işleminden iki yıl sonra tanıdım, dedi duruşmada. Bunun ayrıntısına birazdan eylemde tekrar döneceğim.
Şimdi suçlamaların gerçek dışılığı her şeyin açık olduğu halde, bunu açığa çıkaracak sorular sormak yerine, sayın iddia makamındaki savcımız ne yaptı? İki imzayı gösterip, "Bunlar kimin?" diye sordu. Bunda bir tartışma yok ki zaten. Duruşmada da verdiği dilekçelerde de diyor ki, "Ben sözleşmeyi, satış müdürüyle yaptım. ile yaptım." demiyor. Burada bir tartışma yok. Yine soruyor sayın savcımız, "400.000 dolar büyük para, nasıl oldu da neye güvenerek belgen olmadan verdin?" Burada neyi yapıyor? Ön yargısını koyuyor ortaya. Ben sana inanmıyorum, diyor. Halbuki burada soru bu değil. Sistem bu şekilde yürüyor, diye anlattı , beyanında anlattı bunları. Daha topraktan aldım ben bunu ve bir sözleşme yaptık, dedi. Muhatabım da öyle sokakta gelen giden bir insan değil. Kuyumculukla uğraşan, oradaki 1.700 tane daireyi, 125 tane dükkanı yapan bir iş adamı. Neye güvenmeyeceğim? Dolayısıyla burada 'nun biraz sonra arz edeceğimiz üzere süre içerisinde yalan söylediği açık olan beyanlarına odaklanmak yerine bunları kapatmaya çalıştığı beyanları da bunlarla çeliştiği halde, sayın savcı bunları bir kenara bırakıp konunun tamamen dışındaki hususlarla ilgileniyor. Yine ek beyan, etkin pişmanlık adı altında beyanda bulunanların neredeyse tamamına yakını burada beyanlarını reddediyorlar. Kendileri ve bazı sanıklar tehdit edildiklerini söylüyorlar. Kendileriyle, eşleriyle, çocuklarıyla. ’e duruşmada gene sayın savcımız sordu, iyi ki de sordu. Etkin pişmanlık ya da ek beyan, adı neyse beyanın başına kondurulmuş. Mevcut düzende temelleri atılıp İstanbul'un tamamına yayılan, diye devam eden şablon bir cümle var. Ve kendisine şunu sordu sayın savcımız, "Söyledin mi böyle bir şey?" Ya da siz sordunuz unuttum, kusura bakmayın yanlışlık varsa. Cevabı ne oldu? Cevabı şu oldu. Ben dedi, bunu ifadeden sonra gördüm. Yoksa ben nereden bileyim 2014'te Beylikdüzü'nde, şimdi eğriye eğri doğruya doğru yani. Oradan okuduğum için cümle biraz düşük kusura bakmayın. Nereden bileyim 2014'te örgüt kurulacak da bu gidecek de işte Büyükşehir'i alacak da sonra gidecek de bana 2014 soruldu. Gidecek sonra Cumhurbaşkanı olacak da falan yani. O biraz hayalperest bir şey olur. Dolayısıyla, onu bana sorulan şablon soru gibi algıladım. Dolayısıyla bunun üzerinden yürünmeli. Lehine de sanıkların bir şeyler çıkarılması gerekirken bunlar hiçbir şey, bunların hiçbirisi yapılmadı ama en azından bundan sonraki duruşma süreçlerinde sayın savcımızdan da iddia makamındaki sayın savcımızdan da beklentimiz bu yöndedir. Sayın mahkemenizden de beklentimizi arz etmek isterim. O da şu, bütün sanıklara eşit davranılması, ek beyan veya etkin pişmanlık adı altında ifadesi alınan ve davanın diğer sanıklarını suçlayan sanıklara gösterilen hoşgörünün müdafi olduğum 'a ve burada tutuklu bulunan neredeyse arkadaşlarım teyit etsinler, infazı tamamlanmış sanıklara da gösterilmesini talep ediyoruz.
Bu dava, insanın insana yaptığı en büyük zulmün örneklerindendir de, zulmün en büyük örneklerindendir. Ve tarih bu örneklerle dolu. Burada sizinle ilgili bir şey söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. İnsan insana zulmeder, idareci elindeki gücü sonuna kadar kullanır. Bu arzu herkeste var. Yetkiyi sınırsız verirseniz insanlar bu yetkiyi kullanmak ister. Ama bunun freni, dizgini, dizginleme yetkisi kimdir? Yargıdır, yargı olmak zorundadır. İşte şu anda sorunumuz şu, bu zulmü yargı eliyle yapılıyor veya yapılmaya çalışılıyor olması. Ve insan haklarının çok ayrıntılı düzenlemelerle korunduğu günümüzde, yargının buna alet edilmesi kabul edilemez. Diyebilirsiniz ki, biz ne yapalım iddianame düzenlendi, tevziyle bizim mahkememize düştü, biz artık bu işi kucağımızda bulduk. Doğrudur. Elbette buraya kadar yapacağınız bir şey olmayabilir. Ancak dosyayı ele almanızdan artık mahkemenin yönetiminin size geçmesinden itibaren bu zulme bir dur diyebilirdiniz hala da diyebilirsiniz. Ama demiyorsunuz. Yine diyebilirsiniz ki, ne yapayım süreç tamamlanmadan herkese beraat kararı mı vereyim? Hayır, bunu da demiyorum. Ama şunu yapabilirsiniz. Daha tensiple buradaki sanıkların tutukluluğuna son verebilirdiniz. Vermediniz ve vermiyorsunuz. Bu dosyada tutuklamanın koşullarını geçtim, amacı ve ölçülülüğü çoktan geçti, bitti. Ama mahkemeniz buna gerekli müdahaleyi yapmıyor maalesef. Unutmayın lütfen. Her birimiz, katlandığımız her rejimden ve sistemden bizzat sorumluyuz. Her birinin varlığı bir diğerinin içinde yaşadığı devlet sistemi tarafından kendisine verilir. Eğer bugün bu adaletsizliğe, bu çarpıklığa ve bu çarpık uygulamaya dur demezsek katlana katlana devam edecek ve bu sistemde hiç kimse ama hiç kimse yolda yürüyemeyecek ve evinde rahat uyuyamayacak hale gelecek. Tersinden bakın, düzünden bakın durum böyle. Bizden olmazsa bile çocuklarımızı, yakınlarımızı vuracak bu sistem. Kartopu etkisi ya da domino taşı etkisi, söylediklerimin, diyorum buna. Başlatınca durduramazsınız. Biliyorum omuzlarınızda çok ağır bir yük var. Ama bu gidişata menfi veya müspet bir taş da siz koyacaksınız. Sorumluluğunuz büyük. 400 kişiye aynı iddianameyi yazınca, doğru da gerçekleri bir kenara, gerçekleri 143 iddiayı alt alta yazınca buradaki bütün sanıkların bütün eylemlerden sorumlu eylemlerden sorumlu oldukları anlamına gelmiyor. Her sanık ancak kendisine isnat edilen eylemlerden sorumlu olacaktır. Hadi tek eylemden aylarca tutuklu kalanları geçtim. 'a isnat edilen suçlamanın hepsinin gerçek olduğu kabul edilse dahi, ve yargılamasını sizin mahalleyle bizim mahalle tartışmasına konu edinip, adeta arenada dövüşen, kızan dövüşçüye yapılan öldür tezahüratları gibi basın ve yayın organlarında her gün bir çeşit kızan tezahüratları yapılmasa, sessiz sedasız kendi halinde yürüyen bir dava olsa, kendisi hala tutuklu kalır mıydı? Daha önceki örneklerini gördük ve yaşadık. Zaman zaman teknik takiplerle, ceza muhakemesinin diğer koruma tedbirleriyle, deliller toplanarak yapılan kumpas soruşturmalarında her bir sanığa onlarca suç isnadı yapılmış olmasına rağmen tutukluluk süreleri 3-5 ayı geçmediği için salındı.
Ama bakın, 1.5 yıldır tutuklu. Ve mevcut sanıklar ve bizim özenimizde 'ın tutukluluğunun devamı için hangi koşul mevcut? Bunu merak ediyorum. Suç şüphesini birazdan tartışacağım ama delilleri karartma mı? Kaçma mı? Lütfen artık suçun vasıf ve mahiyeti, katalog, masaj raporu gibi tipleşmiş, kalıplaşmış kalıpları kullanmayın. Tutuklamayı tartışıyoruz, suçlamaları değil. CMK'nın 225. maddesi açık. Kendisini ancak iddianamede yer alan eylemlerden yargılayabilirsiniz. Kendisine isnat edilen bütün eylemleri sabit kabul etseniz de tutukluluk artık haksız ve ölçüsüz hale gelmiştir. Hadi bunu da geçtim. Birazdan açıklayacağım ek beyan ve "etkin pişmanlık" adı altında beyanda bulunan ve diğer sanıkları suçlayan, ancak etkin pişmanlık koşullarına sahip olmayan sanıkların 'dan daha fazla ceza alması muhtemel olmasına rağmen, bu sanıklar dışarıda gezerken niye tutuklu? Farkı ne? Ben bunun izahatını bir müdafi olarak, bir avukat olarak kendisine yapamıyorum. Suç işleyen cezalandırılsın, benim bu konuyla ilgili bir derdim yok. Ancak bu hukuk sistemi diyor: "Şüpheli ve sanık da benim için bir süjedir." Ve ben şüpheli ve sanığa da hak, yetme, sorumluluklar yüklerim. Nedir bunlar? 1-Koruma tedbirlerini aykırı olarak uygulamayacağım, sen evinde rahat uyu. Gece yarısı tekneyi basıp evine giremem. Delilleri hukuka uygun toplayacağım. Bu delilleri duruşmada ortaya koyup tartıştıracağım. Ve şüphesiz bir kanaate oluşturursam seninle ilgili hüküm kuracağım. Aksi halde, en basit şüphe kalırsa hakkında bunları senin lehine yorumlayıp beraatine karar vereceğim. "Tutuklama bir koruma tedbiridir, geçicidir, ölçülüdür. Bunu da aleyhine kullanmayacağım." diyor. Bunu ben söylemiyorum, bizim hukuk sistemimiz söylüyor. Ve biz hukuk sisteminin, devletin, şüpheliye ve sanığa taahhüt ettiği bu hakların kendisine tanınmasını, bunlardan yararlanmasını ve korunmasını ve gözetilmesini sizlerden talep ediyor ve bekliyoruz. Bütün iddialar sabit kabul edilse dahi 'dan daha fazla ceza alması muhtemel kişilerin, esasen kendi eylemlerini de ikrar ettikleri, başkalarını suçlayan beyanlarıyla tahliye edildikleri bir muhakemede, müdafi olduğum 'ın tutukluluğu kabul edilemez bir durumdur. Böyle bir uygulama adil olmadığı gibi iddia da değil. Eşitlik ilkesine de aykırıdır. Anayasa'nın 10. maddesi, Türk Ceza Kanunu'nun 3. maddesi. Bunları siz sayın mahkemeye söylemekten, anlatmaktan hicap duyuyorum. Sayın mahkeme, ekibinin tahliyesine karar verildi tutukluluğun gözden geçirilmesi kararında. Aynı gerekçeleri ekibi için tahliye gerekçesi, ama aynı gerekçeleri ve diğerleri için tutukluluğun devamı gerekçesi olarak kullanmıştır. Bunların kabulü mümkün değildir. Bir an önce kendisinin de tahliye edilerek yargılama devam etsin, yargılama sonunda kararı siz vereceksiniz bunlara kabul ederiz ama özgürlük kısıtlaması sona ersin. Sağlık problemlerini vesaireyi sonradan arz edeceğim. Buraya kadar sizlerden beklentilerimi arz ettim. Bundan sonraki bölümde usule ilişkin taleplerimizi arz edeceğim. Eğer ara vermek isterseniz siz benim uyarımı unutun, ben devam ediyorum Sayın Başkan.
Usule ilişkin iki talebimiz var. Bunlardan birincisi huzurunuzdaki davada gizli tanık dinlenmesinin hukuka aykırı olduğu. Soruşturma evresinde gizli tanıklar dinlenmiş ve bu davanın da esasını büyük oranda ilk başta bu gizli tanıkların beyanı oluşturmuştur. Biz kollukta ifade verirken, savcılıkta ifade verirken ve sulh ceza hakimliğinde sorgumuz yapılırken henüz ne ile, ne buradaki birçok sanıkla ilgili delil yoktu. Hala da yok ama o gizli tanık beyanlarıyla ve iddialarla bu insanlar tutuklandı. Devamı şöyle geldi: İtirafçı, etkin pişmanlık, ek beyan, adına ne deniyorsa beyanlarda bunlar somutlaştırılmaya çalışıldı. Ha bir de buna ne eklendi? HTS baz kayıtları. Bugün sormadınız Allah'tan. Bunların hiçbirisi iddiaları ispat etmiyor ama başa dönelim. Bu gizli tanık beyanlarıyla zaten bu soruşturmanın yapılması, başlatılması ve yürütülmesi mümkün değildi. Bunların dinlenmesi Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 206. maddesi, daha doğrusu hukuka aykırı delil niteliğinde olup 206. maddesinin ikinci fıkrası bağlamında duruşmada ortaya konulmamasını ve bu kişilerin duruşma salonlarında fiziki kimlikleriyle ve kimlikleri açıklanarak fiziki kimlikleriyle dinlenmesini talep ediyorum. Biz dosyaya baktık, bulamadık. Vardır muhakkak. Dosya içerisinde gizli tanık sıfatıyla dinlenen bu kişilere ilişkin kararları bulamadık. Bir karar olması lazım. Öyle "Ben geldim gizli tanık olacağım." diyen kişi gizli tanık olarak dinlenemez. Hangi sebeple ve hangi gerekçeyle gizli tanık olarak dinlenmesine karar verildiklerini bilmiyoruz. Ama mesleki tecrübem şu benim: Gizli tanık dinlenmesiyle ilgili başka gördüğüm kararlarda da Ceza Muhakemesi Kanunu'ndaki 58. maddenin üçüncü fıkrası ve Tanıklığı Koruma Kanunu'ndaki ilgili madde dile getirilip, 3. madde dile getirilip karar yazılıyor. Esasen baştan şunu söyleyeyim: bu kanun maddesinin tekrarı bir gerekçe değildir, takdir edersiniz ki. Kanun maddesi kuralı ve koşulu koyuyor. Gerekçeyi, bu karara alan sujenin belirlemesi gerekiyor. O gerekçenin ne olması gerektiğini arz edeyim. 1’nci madde, tanık koruma kanununa atıf yaparak bunların korunmasını öngörüyor. Tanık Koruma Kanunu'nun 3. maddesinde de iki tane temel koşul koymuş. Birisi suçlara ilişkin, ikincisi de, burası önemli, tanığın kendisi veya yakınlarının hayatı, beden bütünlüğü veya mal varlığı ağır ve ciddi tehlike içinde bulunması ve korunmalarının zorunlu olması. Şimdi dediğim gibi burada eğer bu koşul mevcut değilse, oradaki suç koşulu mevcut olsa dahi, tanığın beyanının gizli olarak alınması hukuka aykırı. Her somut olayda, tanığın kendisi veya yakınları açısından bu hayat, beden bütünlüğü, mal varlığı bakımından ağır ve ciddi tehlikenin araştırılması gerekiyor. Bunu sadece ben söylemiyorum, Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 4.07.2023 tarih, 2021/18450 esas, 2023/4764760 karar sayılı kararında da dile getiriyor. Şunu söylüyor, bu tehlike, cümleyi aynen okuyorum, "Söz konusu tehlike kişiden kişiye değişen soyut ölçülere göre değil, yargılama makamlarınca her somut olayın şartlarına göre yapılacak değerlendirme sonucunda ortaya konulacak objektif kriterlere göre belirlenmelidir." Ve bunun devamında da uzun uzun anlatıyor: "Dinlenmek istenen her tanığa yönelik somut tehlikenin nelerden ibaret olduğu, kolluk görevlilerince raporlaştırılmalı, yargılama makamları tarafından yapılan değerlendirme neticesinde tanığa ya da yakınlarına yönelik ağır tehlikenin varlığıyla başka türlü bu tehlikenin ortadan kaldırılmasının mümkün olup olmadığı araştırılmalıdır." diyor.
Peki, somut olaya gelelim. Bu araştırma yapılmış mı? Böyle bir tehlike var mı? Veya bu tehlike varsa bunun başka türlü ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağı hususunda bir değerlendirme yapılmış mı? Biz bunları bilmiyoruz ama şunu söyleyebiliriz, bir öngörüde bulunabiliriz. Etkin pişmanlık veya ek ifade adı altında buradaki sanıkları suçlayan diğer sanıklar şu anda ellerini kollarını sallaya sallaya sokaklarda dolaşıyor. Ve bunlarla ilgili herhangi bir tehlikenin yahut da aşırı eylemin yaşandığını biz duymadık, görmedik. Dolayısıyla, böyle bir tehlike onlar açısından açıkça ortaya çıkıp bu sanıkları suçlayan insanlar açısından böyle bir tehlike olmadığına göre, bu gizli tanıklar açısından da böyle bir tehlikenin varlığından söz etmek mümkün değildir. Yine davaya konu olayda biz bir örgütün varlığını reddediyorsak da, iddianamenin 1. Bölüm, 1.1, İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü'nün Yapılanması ve Özellikleri başlıklı bölümünde, yani 2. sayfada, İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü'nün silahlı olmadığı, maddi menfaate dayalı ve çıkar amaçlı kurulduğu iddiasına açıkça yer verilmiştir. Yani ortada bir teftiş heyeti, teftiş örgütü, silahlı bir örgüt falan söz konusu değildir. Ve bu örgütün herhangi bir kimseye istediği şeyi yapmadığı da uyguladığı bir yaptırım söz konusu değildir, bunlara birazdan geleceğim. Herhangi bir sanık gelip de, "Ben şöyle tehdit edildim.", işte "Ben şöyle zorbalığa maruz kaldım." dememiştir duruşma salonunda ya da beyanlarında. Dolayısıyla, bu söz konusu değilse, gizli tanıklar açısından da bir tehlikenin varlığı kabul edilmeyecektir. Burada, bir silahların eşitliği, iki savunma hakkı, üç adil yargılanma hakkı bakımından, tekrar ediyorum ki, bu sanıkların duruşmada kimlikleri açıklanarak, fiziken dinlenmeleri zorunludur. Bilindiği üzere, tanıkların ne dedikleri yanında, nasıl söyledikleri, jestleri, mimikleri, ifade tarzları, dile getirdikleri hususları nasıl öğrendikleri, davanın tanıklarının herhangi bir husumetlerinin olup olmadığı gibi hususlar, bunların beyanlarının hükme esas alınıp alınmayacağı bakımından önemlidir. Dolayısıyla, o kişilerin burada gözlerinin içine bakıp ya da o kişiler buradaki sanıklara bakarak beyanlarını tekrar edebilmelidir. Ve sorular yöneltilebilmelidir. Ve bu sorulara da aynı rahatlıkla cevap verebilmelidirler. Aksi halde beyanlarının güvenilirlikleri olmayacaktır. Nitekim Yargıtay yukarıda dile getirdiğim kararında, bu hususu da belirterek yine uzun bir açıklama yapmış: "Eğer bu koşullar mevcut değilse, gizli tanığın beyanlarının güvenilir olmayacağı ve kendisinin mutlaka duruşmada bulunarak sorulara cevap vermesi gerektiği" uzun uzadıya açıklanmıştır. Sonuç itibarıyla, bu kısmı da bitiriyorum. Arz ettiğim üzere, 206. maddenin 2. fıkrası gereğince, hukuka aykırı olan gizli tanık beyanlarının duruşmada ortaya konulmamasına, mahkemenizce karar verilmesini ve kendilerini dinlenmek istiyorsa burada kimlikleri açıklanarak, fiziken dinlenmelerini talep ediyorum. Usule ilişkin ikinci beyanım ya da talebimiz de şu: Ek beyan veya etkin pişmanlık adı altında alınan beyanlar hukuka aykırı olup, bu beyanların da hükme esas alınmasının mümkün olmadığı, sayın mahkemenizce de bunların esas kabul etmemeniz talebimizdir.
İngiltere kökenli, Harvard'da hukuk eğitimi almış, New York barosuna kayıtlı Sarah Katy isimli hukukçu, hikaye anlatmıyorum merak etmeyin. "Dava" isimli kitabında, 1990'lı yıllarda Çekoslovakya'da ya da Prag şehrinde yaşadığını söylüyor. Ve bu aşamada hukukçuluk yapıyordu orada. Çekoslovakya devriminden sonraki bu dönemde, onun ifadesiyle, tırnak içinde söylüyorum, "Pek çok Çekoslovakya'lının komünist dönemdeki kendi eylemlerine dair zor sorulardan kaçmak için başkalarını suçlamak konusunda ne kadar ileri gidebildiklerini görüp dehşete düşmüştür." diyor. Bu çok insani bir şeydir efendim. Kişi ceza alacağını anlarsa, eğer kişi bir riske maruz kalıyorsa, elbette önce kendisini düşünür. Aynı husus, Berlin Duvarı yıkılıp her iki Almanya'nın birleşmesi sonrasında, Doğu Almanya'daki işkence ve kötü muamele eylemlerine ilişkin yargılamalarda gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Tekrar söylüyorum, birileri böyle söylüyor ya da işte hikayeler anlatmıyorum, bu somut olarak yargılamalarda uzun uzadıya tartışılan bir konu. Kendilerini cezadan kurtarma yahut da cezada indirim alma amacıyla verilen bu beyanlara güvenilemeyeceği Almanya'da da kabul edilmiştir. Ülkemizde biz bu durumu, 12 Eylül askeri darbesinden sonra yapılan yargılamalarda işkence altında şüpheli ve sanıklardan pek çok gerçek dışı beyan alınmış ve yaşadık. Pek çok beyan alınmış, bunlar yıllarca bu beyanlarla yıllarca insanlar tutuklu kalmış ve pek çoğu yapılan yargılamalar sonrasında beraat etmişlerdir. Bu beyanların da yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Ama o insanların tutuklulukları yanlarına kar kalmıştır. Aynı husus, FETÖ terör örgütü mensuplarının yargılamalarında yaşanmış, sırf kendisini kurtarmak saikiyle şüpheli ve sanık tanıdıkları veya tanımadıkları insanların isimlerini sıralamışlardır. Ancak daha sonra yapılan yargılamalarda kendi beyanlarıyla ya da mahkemenin ekleriyle bunların birçoğunun gerçek dışı olduğu ortaya çıkmıştır. Halihazırda bu davalarla ilgili İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nden de pek çok ihlal kararı ülkemiz aleyhine verilmektedir. Her şeyi bir kenara bırakın. Gözaltında bulunduğu sürece müdafi hakkından yararlanan, ilk ifadesinde de yanında müdafi olan, suçlamaları reddeden, ancak ceza tehdidi ve diğer bir şekil kendi ek beyanda bulunan ya da etkin pişmanlık adı altında ifade veren ve zor durumda kalan şüphelilerin, bu beyanların hukuka aykırılığı, Ceza Muhakemesi Kanunu 206, 217, 230 ve 289. maddeleri dikkate alındığında hükme esas alınamayacağı açıktır. Şu anda hepsi sanık olan şüphelilerin ek beyan adı altında alınan beyanları CMK'nın 148 taksim 1. fıkrasında dile getirilen aldatma ve 2. fıkrasında dile getirilen kanuna aykırı vaat niteliğindedir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 148. maddesi hukuka aykırı sorguyu düzenlemekte ve bu şekilde alınan beyanların, beyanda bulunan kişinin rızası olsa dahi delil olarak ortaya konulamayacağını açıklamaktadır. Duruşmada pek çok beyanda ortaya konulduğu üzere, gerek ek beyan veren gerekse diğer bazı şüpheliler tutuklandıktan sonra tahliyeye davet edilmiş, kendileri iddiaya konu eylemleri ikrara zorlanmışlardır. Bunları kendileri anlattılar, bir daha tekrar etmek istemiyorum.
İfadesi alınmış, sorgusu yapılmış, tutuklanmış bir şüphelinin, üstelik de hukuken kendilerine tanınması mümkün olmayan etkin pişmanlık vaatleriyle, zira birazdan arz edeceğim bunların etkin pişmanlıktan faydalanması falan mümkün değil ki! hangi etkin pişmanlıktan yararlanıyor da şu anda tutuksuz, ama benim müdafi olduğum tutuklu? Biraz sonra bunları arz edeceğim. Bu kişiler etkin pişmanlık vaatleriyle aynı eylemlerle ilgili yeniden ifade vermeye davet edilmişler. Aldatma ve hukuka aykırı vaat değil de bu "etkin pişmanlık" taahhütleri nedir? Elbette bir şeyden yararlandılar. Maalesef diyerek söylüyorum, tutuklulukları kaldırıldı, tahliye edildiler. Ama ben de bir avukatım. İlk kişi tahliye edildiğinde 'ın eşi aradı beni. "Tahliye var." dedi. Soruşturma adli evresine döndüm, sizlerden bahsetmiyorum. Dedim ki: "Çok tahmin etmiyorum, başka bir şey vardır, bir öğrenelim." Ne çıktı ortaya? Etkin pişmanlık. Sonra peyderpey geldi. Ben de gidip Tuncay Bey'e arz ettim. Dedim ki: "Bak, hukuken böyle bir şey var, doğrudur. Senin de böyle bir hakkın var. Ben bir avukatım, müdafiim. Yararlanmak istersen biz de talep edelim." Bana cevabı şu oldu: "Ne diyorsun yani? Olmayan suçları mı isnat edeyim insanlara? Olmamış şeyleri mi söyleyeyim? Ben böyle bir insan değilim." dedi. Peki, bu kişi bu dürüstlüğünün karşılığını mı yaşıyor? Ve işte dediğim gibi bu kişiler hukuka aykırı vaatlerle tahliye edildiler, beyanları alınıp tahliye edildi ve bu durum bizim nitekim duruşmadaki örneği, aynı değil mi? Ve bizim bu iddamızı haklı kılmıyor mu? Yanlış anlaşılmasın, biz tahliye edilen şüpheli veya sanıkların "Niye tahliye edildi?" tartışmasına girmiyoruz. Elbette ki tutuklamanın bir koruma tedbiri olduğu, aynen ceza gibi son çare olarak başvurması gerektiği, masumiyet karinesinin de bir gereği olarak amaca ulaşılması halinde son verilmesi gerektiği hususları hepimizce malumdur. Ancak ek beyan verilerek, ancak haklarında etkin pişmanlık hükümleri uygulanması mümkün olmayan bu şüpheli veya sanıkların tutukluğu kaldırılırken, bu şüpheli veya sanıkların beyanı dışında aleyhine delil olmayan, müdafi olduğum 'ın hala tutuklu olmasını kabul etmiyoruz, edemiyoruz. Kendisinin de derhal tahliyesini talep ediyoruz. Örneğin, rüşvet suçunda etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, rüşvet veren, alan veya iştirak eden durum resmi makamlarca öğrenilmeden önce etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanabilmesi mümkün olmakla birlikte, öğrenildikten sonra etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanabilmesi mümkün değildir. Davaya konu olayda müdafi olduğum 'a isnat edilen iki tane rüşvete aracılık eylemi söz konusu. Her iki eylemde de rüşveti vermek suçlamasıyla yargılanıyor. Yetkili makamlar suçtan haber almışlar, soruşturmayı başlatmışlar. Her ikisini de gözaltına alıp ifadelerini almışlar, tutuklamışlar ama yetkili makamlar suçtan haberdar oldukları halde müdafi olduğum 'a iftira etmesi için tahliye ediliyor, ise tutuklu. Yanlış anlaşılmasın, tutuklanmadı, orada bir yanlışlık... tutuklanmasını kastediyorum.
Peki, tutuklu, neye dayanarak? İddia makamı duruşma sonunda bu suçun işlenmiş olduğu kanaatine ulaşırsa ve "Ben hukuku falan tanımam." derse, Adem Kameroloğlu hakkında da bu eylemlerle ilgili ceza talep etmek zorunda kalacak. O zaman ve arasındaki bu farkı nasıl izah edeceksiniz? Ya da siz sayın mahkeme, tarafsız, objektif olmak zorunda olan mahkeme, bunu kendisine nasıl izah edeceksiniz? Adalet ve vicdan kriterleri, terazisi dikkate alındığında böyle bir uygulamayı nereye oturtacaksınız, nasıl izah edeceksiniz? Aynı durum duruşmada sayın mahkemeniz tarafından tahliye edilen için de geçerlidir. 'ın 3. ve 4. eylemlerde isnat edilen suçlaması rüşvete aracılık eylemi, 'e isnat edilen rüşvete aracılık suçlaması ise 'ın kat kat üzerindedir. Yaptığımız açıklama onun için de geçerli. Resmi makamlar suçtan haberdar olduktan sonra, gerçekliği de tartışmalı ikrar beyanları hukuka aykırılıkları bir kenara, rüşvet suçunda bir cezasızlık ya da indirim sebebi değil. Bir oldu bittiye getirildi. "Bana yan bakıyorlar, canımı sıkıyorlar." dedi. "Dalga geçiyorlar." gibi bir şeyler söyledi. Ve sırası gelmeden önce sorgusu yapıldı, iddia makamının talebiyle tahliyesine karar verildi. ise tutuklu. Özetle, ek beyan veya etkinlik, etkin pişmanlık adı altında alınan beyanlar hukuka aykırı olup, bunların hükme esas alınması mümkün değildir ve hükme esas alınmamasını talep ediyorum. Birazdan eylemlerin değerlendirilmesine geçtiğimizde hukuka aykırılıkları bir kenara bıraktığımızda dahi bu beyanların müdafi olduğum açısından neden yeterli olmadığını değerlendireceğiz.Şimdi bu kısmı da tamamladım. Şimdi izin verirseniz artık 'a isnat edilen somut eylemlere geçmek isterim. Bunlardan birincisi örgüt suçlaması. Aslında yani suç örgütüne üyelik. bu konuyu eylem bazlı olarak, yani isnat edilen, örnek verilen eylemler olarak çok güzel anlattı ama ben de hukuki bir değerlendirme yapmak isterim. Buraya geçmeden önce kısa bir süreci dile getirmek isterim. Sürece ilişkin bilgi vermemin sebebi şu: Zaman kaybı açısından değil ama en azından işin nasıl bittiğini bir keza vurgulamak istiyorum. malumunuz gözaltına alındı. Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'nde ifadesi alınırken kendisine yöneltilen suçlamalar şunlar: Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek, üye olmak, rüşvet, suç yapmak, ihaleye fesat karıştırmak, irtikap, nitelikli dolandırıcılık. Kendisine bu yönde sorular soruldu. Cumhuriyet Başsavcılığı'na geldi. Kollukta verdiği beyanların içerisinden bazıları seçilip soru soruldu. O, öyle kapattı. Sonra sulh ceza hakimliğine sevkin de şunu gördük: rüşvet almak ve suç işlemek amacıyla kurulan örgütün yöneticisi olmak. Sevk bunlar. Sulh ceza hakimliği ise suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve rüşvet almak suçlarından tutuklanmasına karar verdi. Buraya kadar tamam. Peki, iddianamede ne geldi karşımıza? İddianamede üç grup eylem geldi. Birincisi örgüt üyeliği. Kurmak, yönetmek bitti çünkü geri delillendirilemedi. İki, rüşvet suçuna aracılık etmek, rüşvet almaktan çıktı. Ve yedi tane eylem suçtan kaynaklanan mal varlığı değerini aklama.
Burada bir tuhaflığı da dile getirmek isteriz. Bunu birkaç meslektaşım da duruşmada dile getirdi. Bir iddianame servis edildi ve biz de onu esas alıp çalışmaya başladık. Ve bu iddianamenin ilk versiyonu diyorum ben, 30. eylem var. O 30. eylem de imzasız olan iddianame, 'ın da adı var. Ama şöyle bir tuhaflık var: Adı konulmuş, içeride hiçbir eylem isnadı yok irtikapla ilgili. Sonda da ceza talep ediliyor. Bunu tutuklamanın gözden geçirilmesi ile ilgili bize söz verdiğinizde, ben bu eylemle ilgili de bu hususu dile getirdiğimde meslektaşım beni uyardı. Dedi ki, "Ya orada imzalı olan iddianamede Tuncay Bey yok." Şimdi bunu şunun için arz ediyorum: Çıkmış bir tane eylemden kurtulduk en azından. Ama bakın sürecin nasıl yürütüldüğü, nasıl bir kötü niyetin varlığı... O beyanında da dile getirmiştim. Bir iddianame hazırlanırken nasıl hazırlanmalı? Suçlamayı esas alıyorsanız delillerinizi koyarsınız ve talebinizde bulunursunuz. Ama 'la ilgili gerekli gereksiz sürekli açıklamalar var. O onu dedi, bu bunu dedi. Adını bir yere sürekli monte ediyorlar. Ama buradaki eylemlerle bir ilgisi yok. Neyse ki şu konuda ümitliyim ve mutluyum, inşallah o kararınıza da yansır. Bizimle ilgili değil ama başka bir sanıkla ilgili böyle bir şey gündeme geldiğinde şöyle bir saptamanız oldu: Dediniz ki, "Evet, böyle bir şey var, açıklama var ama bunu ben sormadım zira eyleme dönüşmemiş ya da eylemle ilgili değildir." dediniz. Bu beni kendi adıma çok mutlu etti. İnşallah bu değerlendirmeniz bütün açısından bizim için de geçerli olur ve bunu dikkate alırsınız. Şimdi suç örgütüne üyelik bakımından, biraz önce süreci anlatırken dile getirdiğimiz üzere, 'a örgüt kurmak ve yönetmekten başlanmış ama buna ilişkin deliller bulunamadığı için suç örgütüne üyelikle bitirilmiş. Ama burada da üyelik kesmemiş olacak ki vasıflı örgüt üyesi olduğu iddiasına yer verilmiş ve ceza alt sınırından da uzaklaştırılarak verilmesi talep edilmiş. Şimdi bu örgütün ve örgüt üyeliğinin olmadığını anlatacağım ama burada şöyle bir kısa beyanda bulunmak isterim. Şimdi bu iddianame maalesef karma karışık, olan, olması gereken, olması arzu edilen... Bizim neredeyse hiçbir iddianamemizde savcıların cezayı şöyle ver dediğini ben görmedim. Eylemi tanımlıyor, doğru. Suç maddesine atıf yapıyor, "Şu hükümlerden cezalandırılsın." diyor. Eğer özel bir fıkrası falan varsa onu söylüyor ki nitekim birazdan suç gelirinin aklanmasında var, mesela 1., 3., 5. fıkrası. Ama bakın bizim iddianamemiz böyle. Peki, vasıflı üyelik nereden çıktı? Almanya'da örneğin, savcılık ve iddia makamı ceza hesap ediyor. Ama bir uygulama orada. Yani savcı rüşvet alma suçundan cezalandır şu fıkralardan demiyor da, oturuyor kendisi "Biz bu eylemi sabit gördük. Şuradan ağırlaştırdık, buradan indirdik. Şu kadar ceza talep ediyoruz." diye somut ceza talep ediyor. Ve bazen mahkeme yaptığı hesapla ondan az, bazen fazla ceza veriyor. Ama bizim sistemimizde böyle bir uygulama yok. Kaldı ki vasıflı üye, hangi özelliğiyle vasıflı üye olarak görüyor, ona birazdan gelirim.
Şimdi malumunuz, suç işlemek için örgüt kurma ve yönetme suçunun varlığı için, bunu herkes söylüyor, ceza hukukçularına anlatacak değilim, en az üç kişi, bünyesinde gerçek de olsa hiyerarşik bir ilişkinin bulunduğu, bir veya birden fazla boyuttaki suçlar için nitelikli olması gerekir. Ama buraya kadar, ve bunun bir devamlılık arz etmesi gerekiyor. Ve faillerin de iradelerinin bir araya gelmiş olması, uyuşmuş olması gerekiyor. Şimdi bu, uzun uzun teorik bilgiyle boğmayacağım burayı, bizim olayımızda, dosyanın bütününe uygulayacak olursak, bütününde de bir örgütten bahsetmek bu dosyada mümkün değildir. Sebebini izah edeyim. Eğer bir suç örgütünün varlığını iddia ediyorsanız, anlatılan özelliklere sahip bir yapının varlığını şüphesiz bir şekilde ispat etmeniz lazım. Ama bu iddianamedeki dosyada, ya da dosyadaki verilerle ispat edilemiyor. Neden? Bir, burada kamusal bir ilişki var kişiler arasında. Ve o kamusal ilişkinin getirdiği bir hiyerarşi var, örgüt hiyerarşisi değil. Dolayısıyla burada örgütten söz edebilmek için, o kamusal hiyerarşi dışında ayrı bir örgütlenmenin varlığını ispat eden somut veriler ortaya koymanız lazım. Dosyada bu anlamda hiçbir somut veri yok. Ve böyle bir hiyerarşik yapılanmanın olmadığına birden fazla gerekçe var. Birincisi, belediyenin birden farklı, ya pek çok farklı, birbiriyle hiç ilgisi olmayan ve özel bir iş bölümlerine sahip olmayan birimlerinden kişiler bir araya getiriliyor ve bunların eylemleri de bağımsız. Siz zaten en baştaki ayrımı da ona göre yaptınız. Ayrı ayrı gruplandırılabiliyorlar kendileriyle. Birbirleriyle bir bağlantıları yok. Onlar içerisinde de bir hiyerarşi yok, oraya da geleceğim ama yani siz 400 kişiyi bir araya toplayınca "Bunların bir arada bir oluşum olduğunu iddia edince..." onlar ortak bir oluşum haline gelmiyor. Dolayısıyla birincisi burası yanlış. Bir emir komuta hiyerarşik bir zincirden söz etmek mümkün değil. Ve burada pek çok sanığın sorgusu yapıldı. Ama dikkat edin hiç kimse ya da hiçbir sanık kendisinden istediği iddia edilen ya da yaptığı iddia edilen eylemleri yapma konusunda mecbur kaldığını söylemedi. Şunu ayırt ediyorum, rüşvet verdiğini söyleyen kişilerin "İşte işim yürümez" falan onu demiyorum. Ama şu hiyerarşik ilişki bakımından ya da iddia bakımından ne diyor mesela? Bir sanık diyor ki "Benden" diyor "para toplamam istendi ama bunu yerine getirmedim." Peki görevine devam ediyor mu? Ediyor. Kendisine bir yaptırım uygulanmış mı? Hayır. Başka yere görevlendirilmiş mi? Hayır. Hani örgüt? Örgütün bir yaptırımı olur az veya çok. Her şeyi öldürmek, asmak, kesmek gibi düşünmeyelim. Ve Yargıtayımız da Ceza Genel Kurulu 2012 tarihli bir kararında, daha sonra arz edeceğiz sayın mahkemeye, şüpheden sanık yararlanır ilkesini vurguladıktan sonra, bu hiyerarşik ilişkinin şüphesiz bir biçimde ispat edilmesi gerektiğini ve eğer bu hiyerarşi ispat edilemiyorsa şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince örgütün olmadığını kabul etmek gerektiğini söylüyor. Hatta şunu söylüyor; sanıklardan bazıları arasında hiyerarşik bir ilişkinin olması da yetmez. Yani bir örgütten söz ediyorsak o bütünsel bir hiyerarşik ilişki olması lazım. Orada üç tanesinin birbirini dinlemesi ve bu hiyerarşik ilişkiyi gösteren bazı davranışların içerisinde olması, bütünün örgüt olduğunu göstermez diyor. Ve son olarak da neden burada bir örgütten söz edilemeyeceğine ilişkin gerekçem; örgütte ortak bir amaç olması lazım, aynı amaç etrafında birleşmeleri lazım. Nedir o amaç? Buraya baktığımızda iddianameye, İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü diyor 2014 yılından başladı.
Adım adım kişisel ve de işte kişisel zenginleşme ve örgüt zenginleşmesi, oradan cumhurbaşkanlığına giden bir yol. Ama dikkat edin. Şimdi bunu iddia olarak, varsayım olarak söyleyebilirsiniz, ben de söylerim komplo teorisi. Bunu somutlaştırmanız gerekiyor ama somutlaştıramıyor. Niye biliyor musunuz? Şimdi bir sanığa geliyor, sanığın bütün mal varlığını değerlendirmişler, hiçbir şey yok. Şimdi orada çöküyor iddia. O zaman şunu söylüyor; "Tamam" diyor "Bu adanmış" diyor, "Ne bulduysa sisteme sokmuş." Ama bir öbürüne geliyor, "Bak" diyor "Bu kendisinden anca." E gerizekalı mı af edersiniz oradaki sanık? Niye yani o görmüyor mu o örgütsel yapı içerisinde? Yani dolayısıyla burada ve son olarak şunu söylemek isterim, bunu çok söylemek istemiyorum ama 2005 yılında kanun yapıldıktan sonra bu, her suça örgüt isnadı maalesef bize FETÖ terör örgütü hakim savcılarından kaldı. Çünkü bazı koruma tedbirlerine başvurulabilmesi, tutuklamanın haklı gösterilebilmesi için bunlar kullanılıyor. Nitekim istatistiklere bakın lütfen. Malum terör örgütlerini söylemiyorum, işte FETÖ terör örgütünü demiyorum, bazı teftiş örgütleri şimdi de var, onları kenara bırakırsanız bu isnatla yola çıkmış davaların %99'unda örgütten hep beraat çıkar. Burada da öyle olacak. Burada çıkar, istinafta çıkar, Yargıtay’da çıkar, Anayasa Mahkemesinde. Ama çıkar. Buradan örgüt çıkmaz. Bir araya getiremiyorsunuz. Hadi bunu geçtim. Örgütün var olduğundan hareket ediyoruz. 'ın böyle bir örgüt üyesi olduğunu söylemek mümkün değil. Zira , 'nun çalışanı. Benim kendisi tek tek örneklere atıf yaptı, ben hepsini dile getirmeyeceğim. O var olduğu iddia edilen örgüt amacı, o yönde bir eylem isnadı yok. Kurultayda yok. İşte "Belediye çalışanlarına emir veriyorlar" diyor, böyle bir emir yok. Bir tane sanık kalkıp da "Evet Tuncay bey bize şöyle bir emir verdi" diyen yok. Belediyenin herhangi bir eyleminde, işleminde yer alması söz konusu değil. "Kendine çıkar sağlıyor" diyor, aldığı, oturmak için de aldığı evi borç alarak satın alıyor bu arada. Nasıl bir örgüt üyesi? Örgütün de vasıflı üyesi. Yani iddianın akla mantığa da uygun olması lazım. Sadece söylemekle olmuyor. Evet, , 'nun çalışanıdır, aralarında işçi işveren ilişkisi vardır ama bu ilişki örgütsel anlamda bir ilişki değildir. Patronu olması sebebiyle 'nun talimatlarına uymak zorundadır. Onun dışında herhangi bir delil, iddiaya konu örgütle ilgili herhangi bir delil açısından ortaya konulamamıştır. Ve dikkat edin, örgüt üyesi kabul edilebilmemiz için bir de üstelik vasıflı, bu örgütün amaçları doğrultusunda bazı hareketlerinin bulunması lazım. Peki iddianamede 'a isnat edilebilen eylemler neler? Sadece, ama sadece İmamoğlu İnşaat, yani genel müdürü olduğu İmamoğlu İnşaat ve SSB Gayrimenkul firmalarının işlemleri. Belediyenin ya da belediyelerin, iştiraklerin herhangi bir eyleminde, işleminde adı sanı geçmiyor.
CHP İstanbul İl Binası'nın alınması örneği verilmiş, buna birazdan geleceğiz. İşte kamuda görevli olmayanlara emir vermeden, yok. Gizli toplantılara katılıyor denilmiş, yok. İzin verirseniz, hani az önce de bir görsel vermiştik, onu açarsanız bakın ne anlatmaya çalıştığımızı, çok bunlara boğmayacağım, aslında her şeye görsel koyabiliriz ama sadece bunu uygun görürseniz yansıtalım. Şimdi bakın, burada durun hoca. Diyor ki işte, "Burada" diyor "Gizli toplantı yapılıyor, da bu gizli toplantıya katılıyor." Şimdi baştan beri arz ettim. Zaten , 'nun çalışanı. Onunla her yerde toplantı yapabilir. Hangi gerekçelerle burada toplantı, kendisiyle görüştüğünü anlattı. Nedenlerini de mantıklı ve makul bir şekilde anlattı ama iddianamedeki kötü niyeti gene görün diye bunu görseli yansıtıyoruz. Şunu yapıyor iddianame; "İşte şu insanlar geldi, ortak baz verdiler, da oradaydı." Ne kadar kaldı ? Ne yaptı? Hiçbirisi belli değil. Çıkarken yok. Ekrem Bey’in o tarafa aynı şekilde girerken var, çıkarken yok. Bizim savcılarımızın bunu bilmiyor olacağını düşünmüyorum. Ama lütfen bizim zekamızla alay etmesinler. Bakın birinci görselde Ekrem Bey'in girişi var. Burada saat olarak 20.06'dır. Devam edelim. Bir alttaki görsele gelelim lütfen. Şimdi burada geliyor. Bunun da giriş saati 20.15. İçerideki kamerayla dışarıdaki kamera, o toplantı salonunun önündeki kamera, 1 dakikalık farkı var. Bir sonraki görsele gelin lütfen. Tuncay girdi. Şeye doğru yürüyor şimdi bakın. Toplantı salonu, bir sonraki görsel. Burayı söyledik. Toplantı salonuna doğru yürüyor, hala aynı şeydeyiz. Şimdi bir sonraki görsele gelin, saate bakın. Kaç? 20.17. Toplantı salonuna doğru gidiyor, sonra geri çıkıyor. Ben bu görüntüleri bulana kadar bunları unutmuş. O gidip görüştüğünü hatırlıyor. Dedim ki öyle olmamış bak, böyle olmuş. Dedi ki o zaman başka birisiyle görüşüyordur, ben görüşememişimdir. Çıkıyor bakın, daha burada 2 dakika var. Ama bitmedi, devam edelim. Bir sonraki görsele gelelim lütfen. Çıktığında bir dışarıda duruyor. Bir sonraki görsel. Şu anda dışarıda. Evet, bir sonraki görsel. Hala dışarıda. Orada bir restoran tarafına bakın şu anda gene dışarıda. Bir daha gene devam edelim lütfen. Orada bir sigara filan içiyor. Devam edelim. Sonra bir daha gelecek. Bir devam edelim lütfen. Hah. Şimdi geri geliyor Tuncay. Şimdi burada saat kaç? 20.37. Bir devam edelim lütfen. Bu ikinci gelişi. Yürüyor gene, devam edin lütfen. Şimdi dikkat edin. Kaçta? Devam edelim şeye. Çıkışına geldik sanırım. 20.53. Yani Tuncay dedi ki 15 dakika görüştüm dedi, şirketin işleriyle ilgili görüştüm dedi, burada da 17 dakika. 15-17 dakika. Yani sonuç itibariyle, ha bir sonraki en son slayta gelirseniz soruya ya da şeye. Devam edin lütfen. Devam devam devam. Çok boğmayayım şeyi. Ekrem Bey'in çıkışı. Bakın Ekrem Bey'in çıkışı sanırım bu. Kaçta? 21.49.
Yani görüldüğü üzere Ekrem Bey orada belli ki toplu bir toplantı filan yapmamış. Biz ya da yaptıysa biz bilmiyoruz. İnsanlarla görüşmeler yapmış, doğrudur. Ama orada herhangi bir örgütsel toplantıya filan katılmamıştır. Dolayısıyla şunu yapsaydı iddianame, bu hususu ortaya koyup bununla ilgili akıllı, makul, mantıklı bir değerlendirme yapsaydı eyvallah derdik, bir şey bulmuş. Ama sadece girişinde kamera kaydı var, bunlar orada toplantı yapıyorlar, toplantıya da sen de katılmışsın, böyle suçlama olmaz. Bunu reddediyoruz. Yine YTT Hukuk Bürosu'ndaki toplantıyı Tuncay Bey anlattı. Orası bir hukuk bürosu. Niye gittiğini anlattı. Ne toplantısı yapılacak? Niye yapılsın? Başka yer mi kalmadı? Bu adamın şirketi var, bir sürü bir sürü yeri var. Yani dolayısıyla burada 'ı örgüt üyesi olduğu iddiasıyla verilen örneklerin hiçbirisi 'ın var olduğu iddia edilen örgüte üyeliğini göstermemektedir. Ve bunların hepsine tarafından verilen bir yanıt bulunmaktadır. örgütsel bir hiyerarşi sebebiyle değil tamamen işçi işveren ilişkisi sebebiyle patrondan aldığı ve sadece yöneticisi olduğu şirketlerle ilgili emirleri yerine getirmiş ve biraz da bahsedeceğimiz gerçek dışı iki rüşvet iddiası esasen iddiaya konu örgütsel bir faaliyetten ziyade yine şahsi işlemlerle ilgilidir. Diğer iddialar zaten tamamıyla şirketle ilgili, onlara geliyoruz. Bu konuda da Yargıtay 5. Ceza Dairesi 2021/06/2016 2016'ya 6561 esas sayılı kararında konuyu ele alıp diyor ki sanıkların çalıştıkları iş yerlerinde suç işlendiğinin kabul edilmesi tek başına örgütsel ilişkinin kurulması için yeterli değildir. Bu ilişkinin maddi delillerle ortaya konulması gerektiği nazara alınarak atılı suçtan cezalandırılmalarına aksine kesin, inandırıcı ve yeterli delil bulunmadığı anlaşılmakla şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince beraatlerine karar verilmesi gerektiğini dile getiriyor. Yani burada Yargıtay da bu tür örneklerde somut eylem istinatlarıyla kişinin örgüt üyeliğini ispat edemezsen en azından şüpheden sanık yararlanır ilkesi çerçevesinde kendisinin beraatine karar vermen gerekir diyor. açısından da bu suçtan beraatini talep ediyoruz. İkinci suçlama rüşvet suçuna aracılık. Şimdi burada iki tane ayrı eylem var, malumunuz. Eylem 3 ve eylem 4. Şimdi bunlarda diyor ki 3 numaralı eylem; 'un Metrohome adlı inşaat projesine Beylikdüzü Belediyesi'nden inşaat ruhsatı alabilmek için yine kendisine ait Pelikan Hill Ihlamur Villaları projesinden bir villayı 'ın yönlendirmesiyle 'nun sahibi olduğu SSB Gayrimenkul Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi'ne devrettiği iddiasıdır. Bu iddiayı kabul etmiyoruz. Müdafi olduğumuz bu iddiaları kabul etmemekte ve gerçek bir satış sözleşmesinin var olduğunu beyan etmektedir. İspat bakımından da 'un iddiası kabul edilebilir nitelikte değildir. Akla, mantığa ve hayatın olağan akışına aykırıdır. Niçin? İzah edelim. 'un Emniyet Masası tarafından alınan ilk ifadesinde yani 15.04.2025 tarihinde kendisine soruluyor, işte o yüzden etkin pişmanlık yok diyorum ben. Orada kendisine soruluyor, bak böyle bir şey var, senden rüşvet mi istendi, verdin mi? Diyor ki, "Hayır" diyor, "Bunlar" diyor, "Gerçek satıştır, gerçek bir alışveriştir. Ben 'na o villayı sattım" diyor.
Ancak 17.04.2025 tarihinde hakkında yakalama emri çıkıyor, gözaltı kararı. Ve bu yakalama emrine dayanılarak ifadesine başvuruluyor. Şimdi burada bir kez daha belirtmek isterim. İşte biraz önce etkin pişmanlık beyanlarının niye dikkate alınmaması gerektiğine ilişkin talebimizin sebebi burası. aydınlanma yaşayıp, "Dur ben gideyim de savcılığa bir beyanda bulunayım" diye gitmemiş. Savcı belli ki ikna olmamış açıklamalarından. Yakalama emri çıkarmış, gözaltına aldırmış. Risk ne? Tutuklanması. O kısmını bilemiyoruz. Ve o risk altında, o korku altında beyanını değiştirmiş. Ama çelişkilerle dolu, şimdi izah edeyim. Diyor ki, "15.04.2025 günlü ifademi vermiştim ancak ifademde gerçekleri söyleyemedim. İş insanı olduğum için belediyenin elindeki yetkileri şahsıma yönelik kötüye kullanabileceğini düşündüm ve yine avukatım da yanımda değildi, işleyişi de iyi bilmiyordum. İlk defa böyle bir olayla karşılaştığım için ne diyeceğimi de olayın etkisiyle bilemedim ancak bugünkü önceki ifademde de ifade sırasından tarafıma sorulan bu konulara tüm samimiyetimle yanıt vereceğim." Ya, hepsi toplanmış, tutuklanmış zaten. Bir kısmı salındığı için burada 100 kişi, 104 kişi olmuş. Hangi gücüyle, kuvvetiyle belediye sanık iftiralara cevap verecek? İnşaat iznini almışsın, iskan iznini almışsın. Belediye ile ilgili şu anda bir faaliyet yok 'un Anlatıyor kendisini, "Ya ben aslında inşaatçı değilim, heves ettim, başladım" diyor. "Ben kuyumcuyum" diyor. Belediye nasıl bir kötülük yapabilir? Yani nereden baksanız akla mantığa aykırı açıklamalar. Devam edelim. 'un bu beyanı niye akla mantığa aykırıdır diyorum? Şayet inşaat ruhsatı alabilmesi karşılığında kendisinden rüşvet alınmak istense niçin bu yöntem seçilsin? Tapuda bir taşınmazın devri için kişinin devir iradesini beyan etmesi yeterli. Satın aldığını sattığına karışmış. Tabuda devir yapılıp parayı elden teslim aldım derseniz bugün bu tartışma yapılmıyor olacaktı. Ama tuhaftır ki 'nun ve 'ın, yılların yöneticisinin kafası buna çalışmamış, böyle dolambaçlı yollarla mizansenden oyun oynamayı seviyorlar sanırım. Bize de iş çıktı. Bir diğer ihtimal, niye villa alsınlar? Kardeşim sen ruhsat istiyorsan şu kadar para getir şuraya ver. Çünkü birçok istinat o idi ya. Birçok sanığa öyle bir istinat var. Onu isteyebilirlerdi. Onu da yapmamış. Dediğim gibi oyun oynamayı seviyorlar. Ve dikkat edin, 15.04.2025 tarihinde beyan ediyor. 17.04.2025 tarihinde tutuklama baskısı altında verdiği beyan suçlamaya başlıyor. Ama bakın burada da çelişkiler var. Bir, 'nun başkasını suçlamakta menfaati var mı? Evet, kendisini kurtarmaya yönelik. O yüzden de bu beyanın kabul edilmemesini talep ediyoruz, bunu arz ettik. Zaten Yargıtay, Anayasa Mahkemesi kararları bunları tek başına delil olarak kullanamazsınız diyor. Bunu destekleyen başka delil yok dosyada. HTS'ler filan da desteklemiyor, geleceğiz oraya. Bu suçlama bakımından Veysel Erçelik tanık olarak dinlenmiş. Onun beyanları da 'nu desteklemiyor. Muhtemelen iyi organize olamadılar, birbirleriyle çelişkili beyanlarda bulunuyorlar. Veysel Erçelik, 3 Mayıs 2025 tarihinde tutuklanmış, 20 Ağustos 2025 tarihindeki etkin pişmanlık beyanında olayın ilk kısmını 'nun ilk anlattığı gibi anlatıyor. Yani 15.04.2025'ten "Bu gerçek bir ticarettir" diye anlatıyor ya, Veysel Erçelik de böyle anlatıyor. "Bu diyor gerçek bir ticaret aslında" diyor. Ama diyor, sonra çevirmeye başlıyor. "Adem diyor paralar ödendikten sonra diyor beni çağırdı, yatan taksit bedellerini iade edeceğini söyledi" diyor. "Taksit ödemeleri yapıldıkça", şimdi buraya da dikkatinizi çekerim biraz sonra buraya atıf yapacağım, "bazen , bazen de ben", yani Veysel Erçelik, "'a bu paraları iade ettik" diyor.
Yani Veysel Erçelik de başta diyor maliyetine sattı ama sonradan para iade edildi. Güzel. ile Veysel Erçelik'in beyanları kendi içerisinde çelişkili. Neden? Şöyle: Ruhsat alabilmek için ne diyor? "Üç ev parası verdim, üç ev." Ruhsat alabilmek için rüşvet olarak verdim diyor. Veysel Erçelik ne diyor? "Hayır" diyor, "Bu gerçek bir satıştır" diyor. Peki. Cumhuriyet Savcılığı'nda 21.04.2025 tarihli ek ifadesinde SSB Gayrimenkul tarafından gönderilen paraların bankadan çekilerek, buraya altını çizerek dikkatinizi çekmek isterim, "Bizzat kendim Metrohome adlı inşaat projesinin satış ofisinde 'a teslim ettim" diyor. Bunu söyleyen kim? . Veysel ne diyor? 20 Ağustos 2025 tarihinde "Paraları bazen ben bazen Adem teslim ederdi" diyor. Önemli mi? Önemli, çünkü bunlar bu beyanlarla tutuklu dünden. Çelişkili ya da gerçek dışı ya da yalan. Peki, gene ve Veysel Erçelik diyorlar ki: "Villa için ödenen 1.500 TL'yi 100.000 TL'lik eşit taksitler halinde ödedi, 100.000 TL'lik eşit taksitler halinde de iade ettik" diyorlar en başta. Muhtemelen bu çelişki soruşturmayı yürüten savcılar tarafından fark edilmiş olacak ki, bu benim yorumum ama bilemiyoruz tabii ki, 24.04.2025'te yeniden çağrılıyor ifadeye. Burada yaptığı hataları düzeltmeye çalışıyor ama düzeltemiyor. Biraz önce sayın iddia makamındaki sayın savcı da sordu. Paranın 12 taksitle ödeniyor kalanın da ödeme güçlüğü çekilince aksayınca diyor ki: "Benim" diyor "Paraya ihtiyacım var, bari" diyor "Çek verin, ben çeki kullanayım." Ve o çek veriliyor, çek veriliyor kendisine, o çeki kullanıyor ve o çek ödeniyor. Görüyor musunuz? Yani bu kadarını unutmuş olma ihtimali yok bu kişinin. Et ve son bir şey daha. Paraları aldım iade ettim diyor ya, şimdi şöyle oluyor: 100.000 TL yatırılıyor İmamoğlu İnşaat tarafından. Bu para Kameroğlu İnşaat'ın hesabında duruyor. Bazen bir hafta duruyor, bazen iki hafta duruyor, sonra bazen 400.000 liralık, bazen 500.000 liralık para çekimi yapılıyor. Şimdi o raporlar filan diyorlar ya, ona da geleceğiz sonra. O raporlarda ve iddianamede diyor ki: "İşte tamam diyor, bu para oradan alındı ödendi." Ya böyle bir şey olsa 100.000 alırsın ödersin. Nereden belli o 500.000'in içerisinde 100.000'in de ona iade edildiği? Bilmiyoruz biz bunu. Çünkü bize iade edilmemiş, 'a iade edilmemiş. Bunu gösteren iddia dışında hiçbir veri yok. Dava dosyasında bulunan HTS baz kayıtları da bu konuda 'nun iddiasını destekleyecek nitelikte değil. Neden? Buraya atıf yapacağım demiştim. diyor ki: "Bu 100.000 liraları" diyor "Ben Cumhuriyet Mahallesi, Dervişoğlu Caddesi, No: 10-3, Beylikdüzü, İstanbul adresindeki Metrohome projesinin, Metrohome Kameroğlu projesinin satış ofisinde odamda elden teslim ettim." Çünkü diyor, bakın o da hikaye kısmı, "" diyor "Başkasıyla muhatap olmak istemiyordu" diyor. Veysel Erçelik aksini söyledi. Ama dikkat edin, HTS baz bilgilerine baktım, da 'nun bir tane HTS bilgisi yok o adreste. Başka yerlerde var ama orada yok. Nasıl güveneceğiz şimdi biz bu beyana? Ve bu hususu şöyle izah ediyor, diyor ki: "Bizim" diyor "İş yerlerimiz çok yakın. Zaten bizim" diyor "Ortak baz vermeme ihtimalimiz yok."
15 tane para verildi veya 13 tane veya 12 + 1 kabul edelim, 30 tane baz bilgisi konulmuş. Hangisi o paraların verildiği? Adres uyuşmuyor. Ve bu iddiayla 1.5 yıldır maalesef tutuklu. Ve 'nun iddiasının kabul edilemeyeceğinin son bir gerekçesi de şu: 'ın dile getirdiği, 'nun Metrohome projesinin inşaat ruhsatı 8 Ağustos 2016 tarihinde belediyeye başvurmuş . 15 Kasım 2016 tarihinde ruhsat harcini yatırmış. Bu parayı yatırmasının 3 gün sonra da yani 18 Kasım 2016'da kendisine ruhsat verilmiş. Şimdi bunun anlamı ne biliyor musunuz sayın başkan? Şu: ruhsat başvurusundan 8 ay sonra bu satış işlemini yapıyor. Yani ruhsat verilmiş kendisine, 8 ay sonra belediye kendisine kötü davranır diye korkmuş ve rüşvet vermeye karar vermiş. Niye ruhsatı verilirken böyle bir talepte bulunmamışlardır da sonradan böyle bir talepte bulunuyorlar? Mantıklı hiçbir tarafı yok. Son bir husus da şu: Belirtilen dönemde Beylikdüzü Belediye Başkanı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde ise şu anda da iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi var. Şimdi diyor ki: "İnşaat ruhsatını aldım" diyor "Beylikdüzü'nden. Büyükşehir Belediyesi önce bu inşaatı durdur diye bir ihtar gönderdi. Sonra" diyor "Buna karşı uygulamayınca inşaatı mühürledi. Benzer bir şeyi iskan hususunda da söylüyor. Yine bir mantık bana şunu söylüyor, buradaki bir ilçe belediyesi öbür tarafta iktidarın da sahibi büyükşehir belediyesi. Onunla hiç korkmadan davayı açıyor ve bu davayı kazanarak ruhsatını alıp inşaatına devam ediyor, sonra iskanını alıyor. Ama ilçe belediyesinden ödü kopuyor, söyler söylemez rüşvet çıkarıyor. Kabul edilebilir bir iddia mı? Hiçbir şekilde kabul edilebilir bir iddia değil. Ve üç numaralı eylemi sanırım ispat bakımından kabul edilemeyeceğini izah ettim. Olur da sayın mahkemede bu konuda bir şüphe kalırsa kafasında en azından şüpheden sanık yararlanır ilkesi çerçevesinde böyle bir eylemin sabit olup olmadığını, sabit olmadığını kabul etmesi gerekir kanaatindeyiz. Eylemin hukuksal nitelendirmesine dördüncü eylemden sonra gireceğim, izin verirseniz. İkisini beraber nitelendireceğim. Gelelim eylem dörde. Tunçay Yılmaz'a isnat edilen ikinci rüşvete aracılık eylemi, bu arada düşme tamamlandı demiyorum aracılık bir defa, ikisinde de öyle. Yine 'nun Kameroğlu Metrohome projesinde iskan ruhsatı alabilmek için 'ın yönlendirmesiyle dört daireyi 'a devir iddiası. Biraz önce kısmen değindim.Şimdi esasen bu iddia 'ın buradaki savunmasıyla çökmüştür. 'nun yalan söylediği ortaya çıkmıştır. Ama birkaç cümle de biz sarf edelim, izin verirseniz. Yine 15.04.2025 ilk ifadesinde bu talebin kendisine geldiğini ve bunu vermeyi kabul ettiğini söylüyor. Pardon, yanlış söyledim. 15.04'te reddediyor. İskan ruhsatı alırken diyor, benden hiçbir şey talep edilmedi. Açık cümlesi, kendi cümlesi. 17.04.2025 tarihinde ise biraz önce arz ettiğim yakalama emri üzerine alınan ifadesinde Metrohome iskanını alabilmek için dört daire karşılığında iskan alabileceğini söyledi ve bana isimli şahsı yönlendirdi. ile protokol yaptık, inşaatımız da bitmek üzereydi. İskan başvurusu aşamasındaydı. Taleplerini karşılamazsam yine bakın, iskan vermeyebileceklerini bildiğim için 'at dört daire vermek zorunda kaldım. Bu konuda da protokolü imzaladım.
Protokolün kendisini imzaladığını söylüyor, sayın savcımız sordu bu imza kimin diye. Bakın, her şey yalan. dürüstçe söylüyor. Satış müdürü ile imzaladım diyor. Ama bakın, bunu da yalan söylüyor. Aynı soruyu soralım yine. Niye bir iskan ruhsatını vermek için bu kadar dolambaçlı yollara gitsinler? Getir kardeşim şu kadar parayı. Ama bu yöntemi burada da kullanıyor. Burada şunu da sormak isterim. Tunçay Yılmaz belediye ile ilgili dikkat edin, başka hiçbir işe karışmıyor. Ama sadece bu. Niye başka hiçbir işe karışmayıp da sadece bunlara karışıyor? O belli değil. 'nun tutuklanma baskısı altında beyanda bulunduğunu söyledik. Başkalarını suçlamakta menfaati olduğunu söyledik. Ve yaptığı açıklamalar da gerçekle bağdaşmıyor. Tekrar edelim. 17.04.2025 tarihli ikinci beyanında ne diyor? Yani Tunçay Yılmaz'ı suçladığı ve 'ı. Ben diyor o zamana kadar 'ı hiç tanımazdım, sadece ismen bilirdim. Bu beyanın gerçek dışılığı ortaya çıkınca, nasıl çıkmış? dedi ki, daha 2015'te çalışmaya başladım ben bu insanlarla. Başka projelerinde. Doğrudur, o dönemde çünkü biraz sonra tevil edecek, abim çalışıyordu filan diyecek . Abisi vardı ama birçok reklamdı, işte toplantıydı, şuydu, buydu, 'nun, lansmandı, pardon ismi aklıma getiremedim, 'nun bunları bilmemesi ve onu tanımaması mümkün olabilir mi? Hadi onu geçtik. 2017'de nasıl ilişki başlamış? Projenin satışı için kendileri davet ediyorlar 'ı. Anlatıyor. Ve o dönemde haftalarca, biliyorsunuz, görüşme süreci var. Dört tane daire verilecek falan. Nasıl tanımaz? Bari burada dürüst, daha mantıklı bir hikaye uydursaydınız. Ama o kadarına bile tenezzül etmeyip bir zahmete girmiyorlar. Yaz ya yaz. Nasıl olsa tutuklanacaksın. Ve burada bir hata daha yapıyor . Aynı ilk eylemde olduğu gibi, üçte olduğu gibi. Diyor ki, para iadesi olacak diyor, yani Necati tarafından, biz bunu da onlara iade ettik diyor. Hatta Tuncay vasıtasıyla diyor sanırım. E bak şimdi. Sonra ne çıkıyor ortaya? diyor ki, ben diyor burada diyor aldatıldım. Benimle anlaşacak gibi yaptılar, bana dört tane daireyi sattılar, sonra anlaşmaktan vazgeçtiler. Ben de, "İndirin o zaman parayı." İfadelerinden anlatıyorum bunu. Bunu, doğru, "Sözleşme var aramızda ama" diyor, banka belgesiyle de belgelemek istedim. Ve bana şu sözü verdi: Para getirecekti, o parayı ben yatırmışım gibi bankaya yatıracaktık, onun belgesini alacaktık. Ne yapıyorlar? ben gelemiyorum diyor, elemanını gönderiyor. Elemanı gelip parayı çekip parçalar halinde, aynı saatte oraya yatırıyor. Hadi bunları geçtik. 'nun bunu bilmemesi, hatırlamaması mümkün mü? Ya savcı ona sormadan kendi kederi, "Bunu da böyle yazalım, iade etmişsin sen bunu" dedi, o da sesini çıkarmadı, savcı uykusu saati şaşırdı. Yahut da gene bizim zekamızla alay ediyor, bunda da aynısını söylüyor. Dolayısıyla sadece bu bile bu beyanların, iddiaların kabul edilemeyeceğinin bir delilidir.
Aralardan atlamaya çalışıyorum, kusura bakmayın. Çok da zamanınızı almak istemiyorum. Olay ortaya çıkınca nasıl savunma yapıyor? Şöyle söylüyor, tanımadığı için diyor ki: "Belki aslında bu şöyle anlaşılırsa doğru kabul edilebilir." 2015'te diyor, "şirketin başında abim vardı, dolayısıyla o ilgileniyordu." Ama 2017 no'lu bakın ona cevap yok. Bunu böyle kabul edin diyor. "Ben düştüm ocağınıza beni zorlamayın." İki, paralar konusunda ne diyor? "Ya" diyor, "işte paralar ödenmedi onlar tarafından. Karıştırma, usulü yanlış söylemişiz, ne olacak?" Ama burası yargı. Burada her kelimenin, noktanın, virgülün önemi var. Onlara göre biz insanları tutukluyoruz, yargılıyoruz, mahkûm edeceğiz falan. Dolayısıyla yalan söylüyor ama bu yalanını da ne yapamıyor? Düzeltemiyor. Son bir husus, 2017 yılında 'la tanıştı mı? Dosyada bir tane HTS var mı? Görüştüklerine ilişkin bir fotoğraf var mı? başından beri bunu söylüyor. Emniyet ifadesinde söyledi daha. da aynı şeyi söyledi. Duruşmada kendisine sorduk, bir kez daha teyit etti. 2019 yılında tanışıyorlar. Yani bu alışveriş yapıldığı zaman , 'ı tanımıyor. "E tanımıyor olabilir ona söylemiş, ona söylemiş olabilir" ama anlattık söylemediği de ortaya çıkmış oldu. Ve son olarak şunu da belirtmek isterim: Şimdi 15 Nisan 2025 tarihli kendi beyanında belirttiği üzere 'nun, Metrohome projesi 2023 yılında bitmiş. 2023 yılında bu projenin iskan ruhsatı düzenlenmiştir. Yani daha inşaat devam ederken iskan ruhsatıyla ilgili hiçbir ihtiyacı yokken burada da 6 ay önceden birisinde sonradan veriyor rüşveti, pardon 6 yıl önceden peşin peşin rüşvetini veriyor. İnsaf, kabul edilebilir tarafı var mı? Sanırım her iki eylem bakımından da ispat bakımından meramımı anlatabildim. Kabulü mümkün değil. Ama burada şu hususu da dile getirmek isterim: Bu olayda isnat var sabit bile kabul edilse rüşvet suçunun olduğu kabul edilemez. Çıkmaz buradan rüşvet suçu. Neden? Şöyle bakalım: Rüşveti veren kim? . Alan kim? . ne yapıyor? Aracılık. Dördüncü eylemde de menfaat sağlıyor. Peki.
Rüşvet suçundan söz edilebilmesi için kamu görevlisinin ya da kamu görevlisine görevinin ifası dolayısıyla bir işi yapması veya yapmaması için menfaat sağlanması gerekir. Onun görevine girmesi gerekir. Ama dikkat edin, bu görev şöyle bir görev değil: "Sen belediye başkanıysan oradaki bütün işlemler senin yetkinde, sorumluluğundadır" diyemeyiz. Bir kamu görevlisine rüşvet verildiğinden söz edilebilmesi için göreviyle mutlak bir bağlantı olması gerekir diyor Yargıtay. Hangi kararını? 5. Ceza Dairesi, 26.11.2007, 4413/9226 diye atıf yapmışlar. Emin Artuk, Koca ve ekibinin yazdığı kitaptan, onu da tarafınıza arz etmiş olalım. Dolayısıyla mutlak bir bağın varlığı ispat edilemiyorsa rüşvet suçunun oluştuğu kabul edilemez diyor. Peki burada niye 'nun görevine girmiyor iddiasındayım ben? Şundan dolayı: 5393 sayılı Belediye Kanunu var. Bu kanunun 42. maddesine göre uygun gördüğü takdirde yetki ve görevler yönetici sıfatı bulunan belediye görevlilerine devredilebilir. Ki uygulama hep böyle gidiyor. Ve Yargıtay'ın pek çok diğer kararında da olduğu gibi gerek kamuda gerekse özel hukuk tüzel kişilerinde yönetici kim olursa olsun yetki yetki ve görev başkasına devredildiyse onun gerçekleştirdiği işlemlerden bu görevi devredenin sorumlu tutulması mümkün değil. Ve bu görev devredildiğinde, yani 42. madde bağlamında, görevin devredildiği yetkinin devredildiği görevli kendisine o yetki ve görevi verene hiç sormadan iş ve işlemleri yapabiliyor. Yetki ve görev artık onun. Onayına ihtiyaç yok. Ve Beylikdüzü Belediyesi'nin web sayfasını inceledim. İnşaat ve iskan ruhsatları İmar ve Şehircilik Müdürlüğü tarafından davaya konu olayda da 'na verilen ruhsatlarda dönemin belediye başkanı 'nun imzası yok. Burada yansıtalım istedim ama imzalar çok iyi görünmüyor ama zatıaliniz dosyadan inceleyebilirsiniz. Yani buradan bir anlamı olmayacaktı, gösterme şeyi yapalım istemedim. Bu durumda hem bu görev devri sebebiyle hem de o ruhsatlarda imzasının olmaması sebebiyle bu ruhsatlar bakımından yetkili ve görevli bir kamu görevlisi değildir. Bu durumda kendisiyle mutlak bağlantılı bir işlem olmadığından bu işlemden dolayı 'nun bir menfaat sağladığı kabul edilse dahi bu, rüşvet suçunu oluşturmayacaktır, 252. madde hükmü doğrultusunda. Peki, ne düşünülebilir? 255. var, nüfuz ticareti. Bu da olmuyor. O niye olmuyor biliyor musunuz? Çünkü orada da haksız bir işin gördürülmesi için nüfuz ticareti yapılması gerekiyor. 'nun iddiası ne? "Ben inşaat ruhsatımı ve iskan ruhsatımı aldım." Onun için rüşvet verdim diyor. Ve dolayısıyla 255 de olmaz. Neyi zorlayabilirsiniz biliyor musunuz? Çok zorlarsanız görevi kötüye kullanma. Peki görevi kötüye kullanma suçunun alt sınırı ne? 6 ay. Ama işte maalesef 1.5 yıldır tutuklu. Görüldüğü üzere bu eylemler bakımından ispat mümkün olmadığı gibi iddaya konu suçun oluştuğundan da söz etmek mümkün değil.
Son bir hususu daha arz etmek isterim, iddianamenin özensizliğini göstermek bakımından. Her ne kadar hem ispat bakımından hem de unsurlar bakımından bu suç meydana gelmedi diyorsak da şöyle bir iddia daha var: 220. maddenin 4. maddesi bağlamında, 4. fıkrası bağlamında örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suç. Bundan da cezası isteniyor. Ama dikkat edin şimdi, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğini belirlemek için o eylemi örgütün menfaatine bir işlem, eylem olması gerekiyor. Yargıtay 6. Ceza Dairesi 2018 yılında, 2018/2994 karar sayılı, onu da arz edeceğim, açıkça bunu anlatıyor: "Bir kişinin örgüte üye olması, onun işlediği her suçun örgüt faaliyeti çerçevesinde işlendiğini göstermez" diyor. Somut olayda mahkemeye "Sen bunu" diyor "araştır, örgüt faaliyeti çerçevesinde mi değil mi" diyor. Peki bu olay sabit bile kabul etsek 'nun şahsına aldığı, veya 'a aldığı bu daireler bakımından örgütün hangi menfaatine? Dolayısıyla bu özensizliği de dikkate, dikkatinize sunmak isterim. Gerek ispatı gerçekleştirilemeyen gerek maddi ve manevi unsurları gerçekleşmeyen her iki rüşvet suçundan da müdafi olduğumuz sanığın beraatine karar verilmesini talep ederiz. Geldik şimdi suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlarına. Burada hızlanacağız merak etmeyin, daha kolay artık, daha hızlı gideceğiz. Şimdi rüşvet suçunda da bir bilgi eksikliği var, arz ettim ama dördüncü de dahi suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçu bakımından tamamen bir bilgisizlik söz konusu maalesef. O yüzden de izin verirseniz bu suçla ilgili bir iki cümle sarf etmek isterim. 282. madde iki tane ayrı suç düzenliyor. Bunlardan birincisi yani ilk fıkra alt sınırı altı ay veya daha fazla hapis cezasını gerektiren bir suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini yurt dışına çıkarmak veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek veya meşru yolla elde edildiği hususunda kanaat uyandırmak maksadıyla çeşitli işlemlere tabi tutmak. Şimdi bu birinci fıkranın ön koşulu ne? Öncül suç. Altı ay veya daha fazla hapis cezasını gerektiren bir suç. Şimdi bununla ilgili pek çok meslektaşım açıkladı o yüzden çok fazla hani burada öncül suçun ispatı filan ona girmek istemiyorum ama şunu arz etmek isterim, iki tane husus. Birincisi, öncül suçun ispat bakımından sabit görülmesi lazım. Onu mahkemenin değerlendirmesi lazım. Henüz bu öncül suçlarla ilgili ispat edilmiş bir mahkeme kararı yok. Onların duruşmanın sonunda sizden dinleyeceğiz. Ama ikincisi hani neden önemli bu? İkincisi suçtan elde edildiği kabul edilen bir mal varlığı olduğu kabul edilsin ispat bakımından. Burada aklandığı iddia edilen mal varlıkları ya da paraların o paralar olup olmadığının dahi ispat edilmesi lazım. Yani ispat bakımından şunu demeniz lazım: Sen bu uyuşturucu maddesini sattın, 1 milyon lira elde ettin, bu 1 milyon lirayı işte buradaki aklama suçuna konu eylemlere tabi tuttun.
Peki iddianamede böyle bir izah var mı? Hiç yok. Gel götür bir şekilde Hüseyin rüşvet almış. Hüseyin kimdir, bilmiyoruz. Ama sen diyor, şu işte villayı satın alırken alırken suçtan kaynaklanan mal varlığı değerini aklandın. Nasıl? Bunlar diyor, suçtan elde edilen para. O paranın o para olduğu belli mi? Biraz sonra o kaynağı belirsiz paraya tekrar geleceğiz. Şunu belirtmek isterim ki öncül suç bakımından şöyle bir hata yapılıyor. Bizim hukuk sistemimizde "Nereden buldun?" kanunu yok. Kaynağı belirsiz bir mal varlığı suçtan elde edilmiş gelir niteliğinde değildir. İddianamede mütemadiyen bu anlatılır. Bu sadece ve sadece vergisel bir problem yaratabilir. Siz hiç kimseye şunun sorulduğunu duydunuz mu? Tapuda şu anda soruluyor. İşte bu kadara daire almışsın, bu para nereden? Ha, en fazla ne diyor insanlar? Düğünümde takılan takılar. Hiç öyle bir şey duydunuz mu, getir görüntüleri? Kamu görevlileri istisna olabilir ama burada onlar yok. Bir inşaat şirketinden söz ediyoruz. Dolayısıyla harcama denetiminin olmadığı bir ülkede böyle bir suçun kaynağı belirsiz parayla alışveriş yaptın, suç oluşturdu denilmesi mümkün değildir. Baştan zaten buradaki iddialar bu yönüyle çöktü. Kabul edilebilir bir tarafı yok. Devam ediyorum. Burada iki seçimlik hareket düzenlenmiştir. Birincisi, yurt dışına çıkarmak. Bizde böyle bir iddia yok, o yüzden onu geçiyorum. İkincisi de suçtan elde edilen mal varlığı değerini mal varlığı değerlerini çeşitli işlemlere tabi tutmak. Bunu da anlamamış sayın savcılar. Çeşitli işlemlerden maksat, suçtan elde edilen gelirle alışveriş yapılması değildir. Biz bunu ikinci sınıfta öğrenciye öğretiriz. Cezalandırılmayan sonraki hareketlerdir bunlar. Yani bir kişi hırsızlıktan elde ettiği parayla gidip kendisine bir ev satın alıyorsa burada kastedilen suçtan elde edilen mal varlığı değerini aklama suçu oluşmaz. Aksi halde bütün hırsızlar hakkında bu eylemden dolayı yargılama yapılması lazım. Gördük mü, hiç falan yok. Burada niye yapıyoruz? Burada olması gerekiyormuş. Bunun kabulü mümkün değil. Peki nasıl olabilir? Ben vereyim örneğini. İşte aklamadaki maksat şu: Dediğim gibi Türkiye'de mantığı yok aslında bu suçun. Harcama denetiminin olmadığı bir ülkede böyle bir suçun mantığı yok. O yüzden de bu suçtan da mütemadiyen beraat kararları çıkıyor, çıkmak zorunda. Neden biliyor musunuz? Şimdi, harcama denetiminin olduğu bir ülkede elinizde bir para olacak. İşte uyuşturucu satmışsınız, hırsızlık yapmışsınız, dolandırıcılık yapmışsınız, her neyse bu para elinizde. Bu parayı bizim ülkemizde gidip dediğim gibi ev aldığınızda size soran yok. Ama diyelim ki o ülkelere gidelim. Nasıl aklanması gerekiyor? Şöyle aklanması gerekiyor bu parayı: Meşru hale getirmesi lazım, kendi parası haline getirmesi lazım. O parayla ev aldığında kendi parası haline gelmiyor. Ne yapıyorlar? İşte Amerika'da verilen ilk örnek bu. Çamaşırhaneler örneği, Al Capone. Uyuşturucu gelirini çamaşırhane açıyor, sistem şöyle yürüyor: O gün 1.000 liralık ticaret yapıyor ama 10.000 lira fatura kesiyor. 1.000 lira zaten ticaret. Vergisini de ödüyor. Devlete diyor ki, "1.000 liradan bana vergi vereceksin." 1.000 lira da devlete verdi. Geriye ne kaldı? 8.000 lira cebine kaldı, legalize oldu bu para. Devlet artık ona soramıyor "Bu 8.000 lira ne ayak?" diye. Diyor ki işte, "Bak, çamaşırhaneden kazandım." Ama tekrar söylüyorum, bizim ülkemizde zaten bu parayı nereden kazandın diye bir soru sorulmadığı için istediğiniz gibi harcayın, bu suçun oluşması mümkün değil.
Yahut da suçtan elde edildiği kabul edilse dahi buradaki bütün eylemler sabit görülse dahi, hani rüşvet de aldı, şunu da yaptı, bunu da yaptı; bu parayla harcama yapması bu suçu meydana getirmeyecektir. Nitekim maddede kaynağını gizlemek veya meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadının özel olarak aranmasının sebebi de bu. Ve bu açıklama dahi, bu manevi unsur dahi bizim savunmamızı haklı kılmaktadır. Yani bu parayı harcamak yeterli değil, anlattığım anlamda bir işleme tabi tutmak gerekir. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 19.12.2024, 2024/19482 karar. Bunu da zatıalinize sunacağız daha sonra. Sanırım suçtan kaynaklandığı kaynaklandığı iddia olunan mal varlığı değeriyle araba satın alıp, kendim uktesinde tutmasının atılı suç meydana getirmeyeceği, ancak koşulları varsa müsadere kararı verilebileceği. Yani gel de konuş. Eğer sen, nitekim bakın iki tane müsadere kurumu var ya işte, 54 ve 55. O 55. madde bunun için geldi. 54. madde, suçta kullandığınız ya da suçtan elde ettiğiniz mal varlığının müsaderesine izin veriyor. Bizde şu sıkıntıydı, gidip o parayla ev aldığınızda sıkışıyorduk. 55 geldi, "Eğer onu alırsan diyor, onun da müsaderesini verir diyor 55. madde". Dolayısıyla burada da bütün bu iddialar sabitse bile gidebileceğiniz tek yöntem bu. Ama niye neye gidemeyiz? Her halükarda suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçunun oluştuğunu kabul edemeyiz. Arada atıf yapılmış, ikinci bir suç daha var ikinci fıkradan. O da ne? "Birinci fıkradaki suçun işlenmesine iştirak etmeksizin, bu suçun konusunu oluşturan mal varlığı değerini bu özelliğini bilerek satın almak, kabul etmek, bulundurmak." Bu suçunsa maddede, bu dosyada zaten başka imkan ve ihtimali yok. Neden? Çünkü madde gerekçesi zaten bu fıkra sonradan eklendi. Madde gerekçesi açıklıyor bunu. Diyor ki, "Önce suçtan kaynaklanan mal varlığı değerini aklayacaksın. Yani bakın suçtan gelir elde ettik. Bunu biraz önce arz ettiğim anlamda akladık. Ve üçüncü bir eylem olarak da birisi bunu satın alacak, kabul edecek veyahut da bulunduracak bu özelliğini bilerek". Burada ne yapıyor mesela? 'e, Burcu'ydu, Beyazoğlu, "Sen diyor bu inşaattan daireleri satın aldın, bu ikinci fıkradan senin de sorumluluğun var." Olmaz ki, daha aklama eyleminin orada gerçekleştiği iddia ediliyor. Görüyor musunuz, bir çelişki. Ama bu iddialarda maalesef aylardır tutuklu, özgürlüğü kısıtlanmış. Gelelim şimdi bu açıklamalar çerçevesinde eylemleri değerlendirmeye. Bir; 7. eylem, Beylikdüzü'nde yapılan Meydan Yaşam projesinde iki adet taşınmazın Beyaz İnşaat'a devri karşılığında 'na ait projenin görünürde Beyaz İnşaat tarafından yaptırılması eylemi. bu eylemleri reddetti ispat bakımından. Ama ben buna hiç girmeyeceğim. Geçtim. Yani bunun doğruluğu, yanlışı kenara koyuyorum, böyle bir iddiada suç gelirlerini aklama suçu çıkmaz.
Anlattım, suç gelirlerini aklamada elinizdeki gizli parayı açığa çıkarmanız lazım. Şimdi ne yapıyorsunuz? Gizli paranız, gene gizli ortaklığa giriyorsunuz. Ve diyorlar ki: "Buradaki inşaat senin ya da burada 15 daire senin." E nasıl legalize ettin, nasıl ortaya çıkardın, nasıl harcayacaksın, nasıl satacak da parasını "Bu para benim arkadaş" diye göstere göstere ortaya koyabilecek? Yani dolayısıyla bu eylem ya da bu iddia... Ha, şimdi diyebilirsiniz ki: "Niye yapıyorlar bunu?" Bilmem ne. Yani doğru kabul edersek. Nasıl bir problem çıkabilir hukuken diye sorarsanız, ben kanaatimi beyan edeyim. Vergisel bir problem çıkabilir hukuken. Hatta düzelteyim beyanımı yanlış oldu, bazılarında vergisel problem çıkar, bunda vergisel problem de çıkmaz. Niye vergisel problem de çıkmaz biliyor musunuz? Sonuçta bu inşaat faaliyeti bir firma adına yürüyor. Vergileri ödeniyor, harçları ödeniyor. Orada da bir eksiklik yok. Dolayısıyla burada ne aklama faaliyetinden ne de bu suçun unsurlarından söz edilebilir. Sanırım meramı ifade edebildiğim için çok uzatmıyorum. Daha örneklerden "Şundan olmaz, bundan olmaz" diyebilir herhalde ama izin verirseniz geçeyim. Eylem 33; CHP İl Binası'nın satın alınması eylemi. Burada da suç gelirlerini aklamaktan söz edilemez. Birincisi, anlattı, sadece parayı götürdü. İddia makamı gene aynı şeyi yapıyor, "Niye sen götürüyorsun?" E ondan istemiş adam. Kendisi götüremiyor mu? Demek ki götüremiyor. Aksini söyleyebiliyor musunuz? Şimdi burada, iddianamede daha ileri iddialar var; parayı topladığı, görüşmeleri yaptığı iddia ediliyor. Eyleme yazılamamış. Araları demin dedim ya, gerekli gereksiz bu kadar manipülatif bir iddianame ben görmedim hayatımda. İsmini aratırsanız bir yerde çıkıyor, "CHP İl Binası'nın olmasının satın alınması işlemlerini yürüttü. Paraların toplanması işlemlerini yürüttü." Aratın ismini bakın. Ama eyleme geliyorsunuz 33. eleme, böyle bir şeyin gerçek dışı olduğu ortaya çıkıyor. Neden? Çünkü burada satışı yapan kişinin avukatı, kimlerle, Gökhan Taşkapan... Bu satın alma ve satma sürecinde kimlerin yer aldığını açıklıyor. Bunların içerisinde yok. Ve bu paraların temin edilmesinde 'ın yer aldığına ilişkin ne bir iddia, yani iddia derken hani bir tane örnek, "Bir kişi ben 'a para verdim bu iş için" demiyor. Ne bankalar ya da başka bir şekilde parasal bir ilişki kurulamıyor. Ve bir kez daha arz etmek isterim, demin dedim ya: İddianame genel götürü bir şekilde diyor ki, "Sen diyor burada elden götürüyorsun, o parayla da işte binayı satın alıyorsun. Dolayısıyla bu para rüşvet paraları." Açıkça bunu söylemiyor ama işte, "suç gelirleri". Ama o paranın o para olduğu ispat edilemiyor. Öyle bir ispat gayretine girilmiyor, yapamazlar da. Nasıl yapacaklar? Mantıklı değil. Sonuç itibarıyla burayı da izin verirseniz çok uzatmayayım, bir kez daha söylüyorum: Dendi ki bu paralar suçtan elde edildi, yani rüşvet alındı, her ne yapıldıysa yapıldı. Ya da işte ihaleye fesat karıştırıldı, onlar iddia ediliyor ya. Ne dendi? Suçtan elde edilen bu gelirle gidilip bir şey satın alınması 282. maddedeki suçu oluşturmaz. Cezalandırılmayan sonraki hareketler. Burada bir aklama eylemi yok. Yani onunla o binayı satın alması aklama eylemi değil. Ha, ne olsaydı söz konusu olurdu? İşte bu paraları şu şekilde sisteme soktular anlattığım anlamda, faturalandırdılar, "Şunun geliri" dediler, arkasından bunu aldılar; ama zaten o zaman burayı hiç konuşmazdık sayın savcılar. O zaman suç gelirlerinin aklanmasından söz edilirdi ama burada böyle bir şey yok. Dolayısıyla bu suçun da unsurlarının gerçekleşmesi mümkün değil.
Bodrum'daki Hans Bernhard Peters isimli şahsa ait villanın satın alınmasıyla ilgili. Şimdi burada bir hususu açığa kavuşturalım. İki tane eylem var. Bu da sanki çok özellikliymiş gibi söyleniyor. İşte şirketleriyle beraber devralıyor falan diye. Çünkü bu taşınmazlar şirket üzerine satın alınmış. Bu 34. eylemde yabancı bir kişi söz konusu o dönemdeki orada tanık olarak dinlenen Emrah anlatıyor bunu güzelce. O dönemde diyor bu kişi kendi adına bir şey alamıyordu şirket olması gerekiyor. Şirketin tek sahibi kendisi olamıyor o yüzden ben ortak oldum, sonradan ben çıktım ortaklıktan. Bu araziyi aldı villayı da araziyi şirket üzerine aldı, villayı da oraya yaptı. Gün geldi bunu satmak istedi. Satmak istediğinde de niye şirketiyle satıyor? Çünkü adamın şirkete ihtiyacı yok ki o başına dert oluyor sayın başkanım. Yani mülkünü sattınız, şirket duruyor elinizde, yabancı ne yapsın onu? Onun beyannameleri, vergileri vesaire koşul olarak diyorlar ki şirketle beraber alacaksın. Ticaret adamı, uygun gördü aldık dedi Tuncay, sordum ben kendisine. Aynı şeyi tekrar ediyorum. Bu paranın zaten önemli bir kısmı havale yoluyla ödenmiş. Şimdi bizde belli bir miktarın üzeri bankalardan gönderilecek falan gibi kurallar geldi ama bunun suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklamayla bir ilgisi yok. Gene vergi denetimiyle ilgili bir konu bu. Bizde hala daha taşınmaz satışlarında insanların talepleri doğrultusunda elden para veriliyor. İşte Demetevler binasında da aynı şey söz konusu. Orada kendileri söylüyor, biz istedik bunu diyor. Burada da kendileri söylüyor, biz bunu talep ettik diyor. Elden çünkü vergilendirmede daha az vergi ödemek istiyorlar. Siz alıcıysanız buna çareniz yok. Siz de gitseniz, şimdi bir şey almak isteseniz, eğer diretirseniz ben illa ki ödediğim paranın vergisi, şey, belgesini isterim diye, satmıyor adam size. Ama burada bir kez daha tekrar edeyim sayın savcımız onu sordu kaynağı belirsiz bir para yok burada. Paranın kaynağı belli. Kişi şirket dışında kendi alışverişi var asıl o eylemde. Ve elinde parası da var. Bu alım satımda o para kullanıldı dedi . Burada ne tartışabilirsiniz, bir daha söylüyorum, vergisel bir tartışma yapabilirsiniz. Bu da vergi dairesinin konusu, ceza davasının konusu değil. Velev ki suçtan elde edilen gelir olduğunu gene kabul etmedik, gene aynı mantık satın alma işlemi bu suçun maddi unsurlarının meydana, oluşması mümkün değil. Eylem 35 daha bir komedi maalesef. ve birer daire alıyorlar. Suçlamanın temeli ne? Bunların yine satın aldıkları daireler bakımından kendileriyle orantılı bir ödeme yapmadıkları. Yani varsayımda bulunuyor iddianame. Diyor ki, bu insanların bu kadar parası olamaz, nereden buldular bu parayı? Demek ki suç gelirlerinin aklanması.
Ama orada şöyle bir problem var. Şimdi burada suç gelirini aklayan kim? 282. maddenin 1. fıkrasını ve 'a söylüyorlar. Baran'la Burcu Hanım için ne söylüyor? Onlar 2. fıkra diyor. Onlar açısından zaten bu suçun oluşması biraz önce arz ettim mümkün değil. Peki İmamoğlu İnşaat bakımından bu suç nasıl oluşsun? Şöyle olsaydı, iddia şuysa aslında satmadın, para da almadın ama sen para aldım diye devleti yanıltıyorsun ve onu faturalandırarak o parayı legalize ediyorsun. Ama burada iddia o değil dikkat edin. Satış işlemi var. Bunu MASAK raporu da bilirkişi raporları da iddianame de kabul ediyor, reddedemiyor. Paralar hesaba da girmiş. Ama ne diyor? Bu insanların bu evi alacak parası yok. Bir kez daha söylüyorum, nereden buldun kanunun olmadığı bir ülkede bu kişileri o paraları suçtan elde ettiklerini ispat edemiyorsanız ki onlara öyle bir isnat yok. Burada ne onlar açısından ne müdafi olduğum açısından ne açısından ya da şirket açısından böyle bir suçun oluştuğundan söz etmek mümkün olmuyor efendim. Şimdi yeri gelmişken burada MASAK raporuyla ilgili küçük bir açıklama yapmak istiyorum. Dosyada bir rapor var, aklama suçuna ilişkin değerlendirme raporu MASAK'ın... Şimdi bir defa zaten MASAK yargı mercii değil. İspatla ilgili bir değerlendirme yapamaz. MASAK ne yapıyor biliyor musunuz? Elinde şöyle bir imkan var, tapu bilgilerine ulaşabiliyor, işte trafik bilgilerine ulaşabiliyor ve bankalardan istediği bilgileri de alabiliyor. Ve bunları alt alta sıralıyor. Oradan o gelmiş, buradan bu gitmiş. Tamam, bunları anladık. Ama dikkat edin şimdi, bu raporda, başka raporlarda bunu yapmıyor normalde, 25. sayfada öncül suça ilişkin tespitler başlığı koymuş ve öncül suç tespitini kendi yapmıyor. Ne diyor biliyor musunuz? İddianamede öncül suçun bulunduğuna ilişkin iddiaları tekrar ediyor ve şöyle bir cümleyle tamamlıyor: "Aklama suçuna yönelik tüm tespit ve değerlendirmelerimiz, öncül suçun sübute erdiği konusundaki kabul üzerine gerçekleştirilmiştir." Yani diyor ki aslında, "İddianamede diyorsun ki sen," diyor, sayın savcılığa, "Burada öncül suçlar var, rüşvet alındı, ihaleye fesat karıştırıldı, şu yapıldı, bu yapıldı. Ha bunlar varsa," diyor, "Aklamayla ilgili şu eylemler olabilir," diyor. Bence bunu da diyememesi lazım. Malumunuz bilirkişi, hukukçu bilirkişi kabul edilmiyor. Ve bir hukukçu bilirkişi, bir suçla ilgili değerlendirme yaptığını şikayet ederseniz, kurul hemen onunla ilgili denetim yapıyor biliyor musunuz? Ama burada bakıyorsunuz MASAK bu varsayımı koyuyor sanki böyle bir saptama yapmış gibi, arkasından aklamayla ilgili değerlendirmeler yapıyor. Aklamayla ilgili değerlendirmeyi zaten yapamaz. Neden? Bu bir suç ve ispatı gerekir. Bunu mahkemenin yapması lazım. Öncül suçu da yapamaz, öncül suçu yapmıyor zaten, araya bu cümleyi sıkıştırmış. Yarın öbür gün bir şey diyen olursa, "Ya ben yapmıyorum zaten, siz dediniz onu, ben sizin dediğiniz sabit olursa diyorum," diyecek vesaire. Dolayısıyla bu MASAK raporunun, biraz sonra meslektaşım oradaki iddialarla ilgili de açıklama yapacak ama hiçbir biçimde hükmünüze esas alınması mümkün değildir, esas alınmamasını talep ediyoruz.
Eylem 36, burada da 'ın eşi adına villa satın alınması, 'ın ona bir borç vermesi, kendisi adına bir daire satın alması ve 'in de bir villa satın alması eylemleri var. Şimdi burada , 282/1, ve Server Yılmaz, ise ikinci fıkra gene. Şimdi önce Server Yılmaz'la ilgili yani 'ın satın aldığı evle ilgili. Ne olmuş? Orada zaten MASAK raporunda ya da işte dosyaya giren o tapu kaydıyla ilgili bilgilerin bir çoğu yanlış. MASAK şöyle hatalar yapıyor: Şimdi sizin hesabınıza bakıyor ya, banka hesabınıza, geliriniz gideriniz onları alt alta koyuyor, aslında diyelim ki sürekli maaşınız yatıyor, onu harcıyorsunuz, bir daha geliyor falan bunları toplayıp öyle bir şey çıkarıyor ki, sizin işte 100.000 lira geliriniz var, işte 90.000 lira harcamanız varken bir bakıyorsunuz 1 milyon lira gelir, 1 milyon lira harcama gibi bir şeyler çıkartıyor. Böyle saçma, zaten o. Bakın lütfen. Ama onu bir kenara geçti, bir kenara koydu. 'ın bir babasından miras hisseleri olan arazileri var. Onlar bugünün konusu değil zaten. Yine vakti zamanında, zamanında belediye yok, İmamoğlu İnşaat şirketi söz konusu değil, Çanakkale'de bir yer almış. Marmara Ereğlisi, pardon, edersiniz. Bu villayı almaya karar verince önce onu satıyor. Kendisinin ve bankadaki paralarını bir araya getiriyor, hala parası yetmiyor. Bunun üzerine parayı istediği kişi kim? Kayınpederi. Başkası değil. "Gidin Şafak'taki evi alalım" diyorlar. O da işte 4.000 4.877.000 lirayı havale ediyor. Orada da problem ne biliyor musunuz? Parayı 'a verip yatırsa böyle bir şeyi konuşmuyor olacaktık. Havaleyi o yapmış, o yüzden bunu MASAK yazıp duruyor. MASAK yazdığı için de biz şimdi bunu konuşmak zorunda kalıyoruz. Peki nereden geliyor devreye? 'ın Ağaç A.Ş.'den aldığı bir ihale falan yok, orada bir yanlış anlaşılma var, onu düzelteyim. , GÜRÇAM Süs Bitkileri firmasının ortağı. Bu firma sadece bir tane ihale almış Ağaç A.Ş.'den. Yani 'la ilgisi yok konunun. Gürçam da Yiğit'e ortaklıktan dolayı ödeme yapıyor. Şimdi MASAK ve iddianame şöyle bir mantık yürütüyor: GÜRÇAM diyor ihale aldı, bir defa baştan bu ihalenin hukuka aykırılığını kabul ediyor, nereden çıkartıyor onu bilmiyoruz. Onun ispatı nasıl yapıldı bilmiyoruz. Sizin vereceğiniz karar demiyorum, şu ana kadar onunla ilgili bir ispat yok bildiğimiz kadarıyla, onu koyuyor. İki; GÜRÇAM da diyor Yiğit'e para ödedi, Yiğit de 'ın aldığı villaya para ödedi, "Ooo bu para İBB iştiraklerinden gelen para!" Ya insan bunu söylemeye utanır. Adam şirketteki hissesi oranında kendisine ödenen paradan kayınbiraderine borç veriyor. Velev ki tekrar ediyorum, suçtan elde ettiği bir gelir olsa bile 'ın, o parayı buraya ödemesi gene bir bir mal alımı şeklinde olduğundan suçtan elde edilen gelirin aklanması suçunun oluşması mümkün değil.
Diğer açısından; bakın cümleyi bir daha söylüyorum, arz edeyim: "Mali profili uygun olmayan şahıslarca kaynağı belirsiz nakit yatırmalar gerçekleştirildi." Neye göre karar veriyorsunuz? Gerek gerekse kendi adlarına aldıkları dairelerde ya da birisi daire alıyor, birisi villa, şöyle izah ediyorlar: Zaten anlattı, "Buradan gelirlerim oldu, ben bu paralarla daireyi aldım." de parası olmayan bir insan değil ki zaten, taşeronları ve iş yapıyor. Onu biraz önce meslektaşım da sordu, "Siz yapıyor musunuz bunu?" Ben de ilk bunu merak ettim, sordum, "Oluyor mu böyle?" İnşaat sektöründe ya da iş sektöründe "Çok olur" dediler. Çünkü elimizde nakit para olmaz, sadece daire falan değil, bazen araba olur, araba veririz bazen başka şey olur, onu veririz. Buna barter barter diyorlar. Burada da zaten iş yapmış, alacaklı. Ve demiş ki "Ben buradan bir villa satın alayım." Tamam. Hesabından ve bunların hepsi MASAK raporu ve iddianame koyuyor ortaya, bunlar hesaba günü gününe işlenmiş. Sorun nerede çıkıyor biliyor musunuz? Onlar zaten bu adamın alacağı, tamam burada sorun yok da diyor, bir de bir kısmı kalmış, "Bunu da getir öde" demiş İmamoğlu İnşaat firması. Diyen kim? de, "Ben diyor bir sürü iş yapıyorum" diyor, "elimde biriktirdiğim paralar var, nakit tuttum, getirdim onlardan ödedim." Ama buradan şöyle bir harekete geçiyor: "Bu adam diyor şu tarihlerde diyor zarar açıklamıştı, şirkete zarar açıkladığına göre böyle bir parası olamaz." Şimdi böyle bir varsayımda bulunabilir misiniz? Bakın suçtan elde ettiği gelir demiyor. Öyle bir ispata filan girmiyor. Sadece "Bu adamın bu kadar parası olamaz, dolayısıyla suçtan elde edilen geliri aklama suçu". Bir kez daha söylüyorum, bunu kim akladı, biz mi? Biz akladıysak burada faturayı yani hiç para almadan kesmemiz lazım ya da daha yüksek kesmemiz lazım. Biz satmışız, tapuyu da devretmişiz, kişilerin uktesinde ve para almışız. Nasıl suçtan gelir elde edilen gelirleri aklama suçu oluşuyor? Bunun da kabulü mümkün değil, burayı da geçtim izin verirseniz. Aynı şey 120 numaralı eylemde, sanıklardan 'a ait Carsal Reklamcılık ve Yayıncılık A.Ş. tarafından İmamoğlu İnşaat'ın yaptığı Inndoor Beylikdüzü adlı inşaat projesinden 50 milyon TL karşılığında bir villa satın alındığı iddiası var. Şimdi bunu da şöyle gerekçelendiriyorlar: Reklam şirketi var. BVA Reklam Danışmanlık. Bu Kültür AŞ'den ihale alıyor. İspatı yok ama o ihalenin hukuka aykırılığı varsayımını koyuyor iddianame. Ve buradan hakkını alan, kendisine ödeme yapılan o parasını Carsal Reklam e- reklamcılık şirketine aktarıyor gene kendisine ait, gayet doğal. Ve oradaki paranın 50 milyonu ile de bu villayı alıyor. Adam anlatıyor orada. Ben diyor ilk defa villa almıyorum diyor. Ben diyor inşaat, gayrimenkul yatırımını severim. İmamoğlu İnşaat'tan ilk aldığım villa değil ya da daire değil. Benim büyüklerim de, o ifadeyi anlamadım, aile büyüklerim de onlardan çok taşınmaz almıştır diyor. İddianamede var bunlar, kendi beyanında var.
Dolayısıyla 1, suçtan elde edildiği ispat edilen bir gelir söz konusu değil. Ve burada da şöyle iddialar komik. İşte oradan işte ilk firmadan şeye 'a ödeniyor. O Carsal'a yatırıyor. Paranın izini kaybettiriyor. Nasıl kaybettiriyorsun? Adamın ortağı olduğu şirket alacağını ödüyor. O gene kendi şirketine yatırıyor, nereye yatırsın? Onun hesabı değişiyor. Oradan gidiyor, villayı satın alıyor. Yani ne bu işlemler ne de kendisine aldığı villa anlattığım 282. maddenin 1. fıkrası anlamında suç gelirlerinin aklanması suçunun tipik eylemini oluşturacak nitelikte bir eylem değildir. Eğer burada harcanan paranın suçtan elde edildiğini davanın sonunda ispat bakımından kabul ederseniz ancak cezalandırılmayan sonraki hareketlerden söz etmeniz ve ancak yine müsadereyi gündeme getirmeniz gerekecektir. Yine burada davanın diğer sanıkları açısından arz ettim 2. fıkradaki suçun oluşması mümkün değildir. Geldik şimdi 136. eylem, toparlıyorum yavaş yavaş, sabrınız için teşekkür ederim ve kusura bakmayın lütfen. 'nun sahip olduğu Güllüce Tarımcılık Sanayi Ticaret AŞ'nin sahip olduğu iki villanın İmamoğlu İnşaat firmasına satılması işleminde suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçunun oluştuğu kabul ediliyor. Şimdi gene bakın ispat bakımından önce tamamen 'ın anlattığı gibi anlatıyor olayı. Bu diyor, ben diyor bunları aldım. Kendi ailem için villa yapacaktım ama orada üçüncü bir taşınmaz daha vardı. Onu bana satmadılar. Çok istediğim gibi bir proje çıkmayacaktı. Bir arkamdaki parsel ya da önümdeki parsel, meslektaşım ondan oraya getirecek, İmamoğlu'na ait olduğunu biliyordum. Kendilerine teklif ettim burayı alır mısınız diye deyip devamında anlattığı süreci anlatıyor. Uzatmayayım. Ancak aradan zaman geçiyor. Marttan hazirana, 1 Haziran 2025 etkin pişmanlık. Bunun hukuka aykırı olduğunu ve dikkate almamamız gerektiğini bir kez daha arz edeyim. Burada diyor ki ben bu iddiayı kabul ettim. Her ne kadar böyle bir şey olmadığını, bu iddianın gerçek dışı olduğunu söylese bile, böyle bile olsa, olmadığını savunacağız. Ne diyor? beni aradı. Söz konusu iki villayı satın almak istediklerini ama mali durumlarının elverişli olmadığını, gayrimenkul önce kendisinin almasını, kendilerine ait gayrimenkulleri sattıktan sonra da bu iki villayı satın alacaklarını söyledi. Ben de dedim ki benim para durumum da iyi değil. dedi ki merak etme İSKİ'den alacakların var ya oradan sana para çıkartırız. anlatıyor bunu ve ben bunu sabit kabul ettim. Ve bu paradan bir kısım alacağım ödendi, bir kısım da elimdeki paralardan ben bu iki villayı satın aldım. Devamını gibi anlatıyor. 15 milyon TL verdim sonra 6+1 villa vereceklerdi ve tabii orada ek sözleşme, göstermelik filan diyor ama biraz sonra meslektaşım onu izah edecek, başka bir gelir sözleşmesi yapıyor, onu arz ettim. Yani toplamda 135 milyon liraya satın alınıyor ve zaten kendisi diyor ki ben şuna mal ettim, bu fiyata satarım size diyor.
Gene iddianame oraya takılmış, MASAK da oraya takılmış, niye şirketle devralıyorsun diye. Aynı şey bakın. Çünkü diyor ki ben diyor bu şirketi kurdum, bu iki villayı o şirkete aldım diyor. O iki villayı sattığımda şirketin bir anlamı yok. Onunla ilgili bir işi yok adamın. Şirketiyle beraber alıyor ve Tuncay Bey'e sordum, niye böyle alıyorsunuz? E mali bakımdan da bazı faydaları oluyor. E yahu seni ilgilendirmiyor ceza davası hususunda yani. Yani baştan 135 milyon TL söylendiği gibi değil. Nasıl belirlenmiş o? İşte 15 milyon nakit, bir daire, 80 milyonu da süreç içerisinde ödenecek. Ha problem şurada çıkıyor, o 87 milyonu çıkarıp veremiyorlar. Ekonomik sıkıntı var. İşte onun üzerine diyor ki işte o şirketin devralınması için... Onun üzerine diyor ki bunu uzlaşmaya aktardık arabuluculuk sözleşmesine tabi kıldık, sebebini anlattı. Şimdi burada uzatmayıp etkin pişmanlık beyanlarının tek başına delil olmayacağına ilişkin hem Anayasa Mahkemesi hem Yargıtay kararları var. Meslektaşım dile getirdi, meslektaşlarım dile getirdi bunu sürekli. Biz de yine size sunduk. Dolayısıyla 'nun iddiası bu anlamda tartışılabilir ceza ama doğru kabul edelim. Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama nerede burada? Bir arabayı çok beğenmişsin, param yok. Meslektaşıma diyorum ki arkadaşıma, ya sen al da ben senden alayım o fırsatı kaçırmayalım. Ve normal bir ticari ilişki, yani onun iddiasını sabit kabul ediyorum. Ha şuraya takılmış olabiliriz, İSKİ'den alacağı ödenmiş. Hukuka aykırı bir ödeme mi var? Kendi iddiası zaten diyor ki benim alacağım vardı diyor. 500 milyon lira alacağım vardı. Oradan bir kısım ödeme yapıldı diyor. E o da alacağı zaten. Orada da bir hukuka aykırılık yok. Yani nereden bakarsanız iddiası gerçek dışı olsa 'ın anlattığı doğru olsa, 'nun anlattıkları doğru olsa, hiçbir şekilde buradan suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçundan söz etmek mümkün değil. Sonuç ve isteme geldim izin verirseniz, daha da uzatmayayım, sabrınızı taşırmayayım. Yukarıda açıklandığı üzere 1, gizli tanık adı altında dinlenen kişilerin hukuka aykırı beyanlarının 206. madde çerçevesinde duruşmada ortaya konulmaması ve bu kişilerin kimlikleri açıklanmak suretiyle duruşmada fiziken dinlenmesi talebimizin reddine karar verilmesi. 2, ceza tehdidi altında ve kendilerine hukuka aykırı vaatler verilerek çünkü etkin pişmanlıktan yararlanmalarının mümkün olmayacağı, davanın sonunda kendileri hakkında ceza talep edileceği, hukuka aykırı vaatte bulunarak ek beyan veya etkin pişmanlık adı altında beyanda bulunan sanıkların, davanın diğer sanıklarını suçlamakta menfaatlerinin bulunmasının da dikkate alınarak duruşmada bu beyanların da dikkate alınmamasını ya da delil olarak ortaya konulmamasını, örgüt üyeliği de dahil olmak üzere müdahil olduğumuz 'a isnat edilen suçların ispatının mümkün olmadığı gibi bazılarını gerçek kabul etsek dahi suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanmasında olduğu gibi bu suçların maddi ve manevi unsurlarının oluşmadığı, deliller toplanmış, 'ın sorgusu yapılmış, delilleri karartma riskinin olmadığı yani kuvvetli suç şüphesi yok, delilleri karartma şüphesi yok, kaçma şüphesi yok, neden? Çünkü gene iddianameyi dikkate alırsak
Daha operasyon başlamadan kendi aralarında operasyon yapılacakları, yapılacağı, gözaltına alınacağı konuşulduğu söyleniyor. E o zaman kaçsaydı kaçardı. Kaçmamış. Operasyon başladığında gelmiş. Bildiklerini dürüstçe anlatmış. İftira atan etkin pişmanlıkçılar gibi beyanında bir değişiklik yapmıyor. Olduğu gibi dürüstçe anlatıyor. Dolayısıyla kaçma şüphesinden de söz edilemeyeceği ve her şey bir kenara, bütün isnatlar sabit olsa bile artık tutuklamanın amacına ulaştığı, bu saatten sonra tutukluluğun devamının ölçülülük ilkesine aykırı olacağı, bütün bu hususlar çerçevesinde kendisinin bir hakkın tahliyesine, yahut da uygun göreceğiniz adli kontrol tedbirlerine başvurularak tahliyesine karar verilmesini talep ederiz. Bir hususu daha özellikle arz etmek isterim. Bu insanların bankalardaki banka hesaplarına bloke konulmuş. Ben de taşınmazlar için de, hani konut niteliğinde olmayanlar için de aynı şey söz konusu ama onu bir kenara bırakalım. Bunlar aile sahibi insanlar, çolukları çocukları var. Hani oradaki emekli maaşı var diyor, bunlarla ilgili sıkıntılar yaşanıyor. Lütfen bu blokelerin de kaldırılmasını saygılarımla talep ederim. Hem sizden hem iddia makamından hem de bütün katılanlardan sabırları için de çok teşekkür ederim.”
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.