Sayın Başkan, değerli üyeler; öncelikle sizlerin nezaretinde salonda hazır olan herkesin geçmiş bayramını tebrik ediyorum. Az önce müvekkilim savunmasını yapmıştır. Savunmasına iştirak ediyoruz. Müdafi olarak bizler de özellikle müvekkile isnat edilen suçların vasfı, ortaya konulan delillerin niteliği ve ispata elverişli olup olmadığını kapsar surette ve de etkinlik, etkin pişmanlık kapsamında verdiği adlandırılan Haziran ve Eylül 2025'teki ifadelerin mahiyetine yönelik, müvekkil anlatımları ile tekrara girmeden hukuki bir değerlendirme ile öz ve kısa bir savunma yapmaya çalışacağız.
Vedat Şahin Müdafii Av. Zekeriya Muhiddin Arık Savunması
Tarafım, 'in dosyadaki dördüncü avukatıdır. Tarafıma ve diğer ekip arkadaşlarıma –yani ekip arkadaşlarından kastettiğim ofisteki ekip arkadaşlarımız– 13.10.2025'te vekaletini çıkartmış ve dava açıldıktan sonra dosyaya dahil olduk. Şu anda bu dosyada başkaca avukatı da yoktur. Kendisiyle 2012 yıllarında, yani 14 yıl önce aynı sitede ev almamız nedeniyle tanıştık. Her ne kadar hayata bakış açısı olarak farklı fikir yapılarına sahip olsak da zaman içerisinde bir komşu olarak dostluklarımız oluştu. 2020 yılları gibi siteden başka bir adrese taşındı, irtibatımız da zayıfladı. İş yeri ile birlikte oturduğumuz sitenin karşı yamacında, yani aynı ilçe sınırlarında. Bu sitedeki kendisine ait ev, aynı zamanda MASAK raporlarında mal varlığı olarak bir depo dükkan...
Hâkim: Özür diliyorum, araya gireyim. ile ilgili de ek savunma, ek verdik. Bu 235/1, 235/2-a, 1-b ve 39 kapsamında ek savunma...
: Beyanlarımda var efendim. Bu sitedeki ev, yani aynı sitede aldığımız evden bahsettim biraz önce, MASAK raporlarında mal varlığı olarak bir depo dükkan ve bir eve sahip olduğu şeklinde zikrolunan evdir. Bu detayı anlatmamın sebebi, nisan ayında tutukluluğa itiraz ve tahliye istemli beyanlarımızdan sonra, yüksek takipçili sosyal medya mecralarında dillendirilen, 19 Mart 2025 ve sonrasındaki gözaltılardan sonra kontrolündeki bir grup avukatın, soruşturmayı akamete uğratmak için faaliyette bulunduğu, bu ekibin son hamlesinin ise tarafım ve ekibim olduğu, nisanındaki beyanlarımın algı amaçlı ve iftira olduğu, sonuç olarak İmamoğlu avukatlık networkünden dosyaya dahil olduğum şeklindeki suçlamalar nedeniyledir.
Maalesef o tarihteki beyanlarımız manipüle edildi. İfade verirkenki amacımız, davayı çökertmek, birilerini aklamak değildir. Biraz sonra neden böyle beyanda bulunduğumuzu hukuki olarak açıklayacağım. Tarafımın hiçbir şekilde siyasi bir kimliği yoktur. CHP'li ya da bir başka partili değildir. Bir siyasi oluşuma üyeliğim de yoktur. İddia edildiği gibi Sayın İmamoğlu'nun ve diğer birçok sanığın savunmasını üstlenen ve salonda gördüğüm birçok meslektaşımızı tanımam. Yaklaşık 30 yıllık bir hukuk insanıyım. Tek derdim, dosyaya hukuki bir gözle bakarak müvekkilimin beraatini sağlamaktır. Sizlerin de bu gözle bakmasını ümit ederim. Bir kişiyi ya da kurumu hedef alarak konuşmak, bir hukukçu olarak tarzımız olmamalıdır, olmaması da gerekir. Savunmalarımın lütfen hukuki olarak değerlendirilmesini, asılsız itham ve değerlendirmelerin yapılmamasını istirham ediyorum. Dosyada birden çok sanık olması, dosyanın kapsamlı olması, bu nedenle sanıkların hukuki durumlarının iyi anlaşılabilmesi adına savunmamızı sistemli bir şekilde yapmaya gayret edeceğim.
Bu anlamda 5 başlıkta konuşma yapacağım. Birinci başlıkta; iddianameye genel bir bakış ve 'e isnat edilen eylemler ile bu eylemler başlığı altında neden bu eylemden müvekkilimin suçlandığına yönelik somut bir fiilin olup olmadığı ve devamında suçlandığı sevk maddelerini anlatacağım. İkinci başlıkta; müvekkilim 'en soruşturma dosyasına isminin katılması, devamında tutuklanmasına giden süreç ve tutuklanma gerekçelerini, Üçüncü başlıkta; tutuklandıktan sonra özellikle etkin pişmanlık adı altında alınan ifadelerle, soruşturmada savcılık makamının iddiaları somutlaştırmaya yönelik dava öncesi çalışmalarını anlatacağım. Dördüncü başlıkta; davamıza mahsus ceza yargılamasına yönelik temel ilkelerin, sanık statülerinin ve de etkin pişmanlık müessesesinin müvekkil özelinde anlatımı ve değerlendirilmesini Ve son olarak anlatacağım husus ise; müvekkilim özelinde tutukluluk gerekçelerinin artık kalıp kalmadığı, tahliyeye yönelik koşulların maddi vakada oluşup oluşmadığı, özellikle CMK 100 maddesinde 2021'de yapılan değişiklikle "kuvvetli şüphe sebepleri" cümlesinin önüne ilave edilen "somut delillere dayanma" cümlesiyle birlikte tutukluluğu gerektirir somut delilin olup olmadığına dair hususları açıklamaya, açıklamaya çalışacağım.
Söz konusu iddianamede müvekkilim, iddianamenin 5. bölümünde “örgütlü faaliyete bağlı işlemler marifetiyle gerçekleştirdiği eylemleri” başlığı altındaki Kültür AŞ kapsamında suçlanılan eylem 78 ve eylem 119 başlığı altında zikredilen sadece iki eylemden kaynaklı ihale ve olaylarla ilgili olarak adı geçmektedir. Suçlama ise eylem 78’de kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık, eylem 119’da ise suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlarıdır. Bunların yanında çatı suçlaması olarak örgüt yöneticisi 'un altında örgüt üyesi olarak suçlanmaktadır. Kendisine emniyette 33 farklı firma ismi sorulmuş, bunlardan sadece ikisini tanıdığını beyan etmiştir. Müvekkilim, iş hayatını ifadesinde anlatmıştır. İfadesinde, iş hayatı boyunca Kültür AŞ’den sadece 3 alt ihale almıştır. Biraz önce dosya halinde sundum, bir tablo halinde var zaten bu ihalelerin listesi. Bu ihalelerde de pandemiye rastlaması nedeniyle zarar etmiştir. 30 milyonluk ihalede de 16 milyon zarar etmiştir. Bazı ihalelere teklif vermesine rağmen de alamamıştır.
2022 ortalarına kadar Kültür AŞ ile hiçbir iş yapmamıştır. Sonrasında ise Kültür AŞ’den iş alan firmalara işler yapmıştır. Ama burada da alacaklarını tam alamadığı için mağdur olmuştur. Müvekkilim biraz önce bahsetti; icra takipleri yapılmış, başka bir avukat nezaretinde itirazın iptali davaları halen derdesttir. Ama burada da alacaklarını tam alamadığı için mağdur olduğundan dolayı, maddi olguya yönelik burada vurgu yapacağım en önemli husus şudur; bu aslında davamızın özeti özetidir aslında. Müvekkilim üstlendiği tüm işleri fiilen yapmış, görsellererek, belgeleyip, muhatabına teslim etmiştir. Bütün bu işlerin ticari kayıtları ve gerçek faturaları mevcuttur. Bunlar zaten tutukluluğa itiraz dilekçesinde meslektaşımız dilekçe ekinde birçoğunu sundu. Bunlar bilirkişi incelemesini gerektiren konular. Şu anda bizim beyanımızla neticeye varacak konular değil özünde.
İddianamenin 40. sayfasında soruşturmanın başlangıcının CHP’de para sayma görüntüleri ve para kuleleri olarak bilinen video görüntüleriyle başladığı söylenmiş, 2019 yılı İBB seçimlerine daha kapsamlı hale geldiği iddia edilmiştir. Bir kısım yönetici kadroları, özel vasfa haiz üye kadroları ve üyeler zikredilmiştir. Amacın aldırılan ihalelerden usule aykırı verilen ruhsat ve imza izinlerinden gelen paranın %10-15’lik kısmının sisteme aktarılması olduğu söylenmiştir. Özellikle 75. ve 90. sayfalar arasında Kültür ve Medya AŞ kısmındaki anlatımlarda doğrudan temin işlerinin verildiği ana şirketler ve isimler sayılırken hiçbir surette müvekkilimin adı ve firmaları geçmemiştir. Yine buralarda anlatım yapılırken lider, yönetici, üyeler arasında da müvekkil yoktur. Aslında şu durum net olarak söylenebilir. Tutuklamaların yapıldığı Mart 2025 tarihine kadar gizli tanık ya da tanık isimli kişinin beyanı dışında dosyada müvekkil ile ilgili en ufak bir belge, bilgi, anlatım yoktur.
Eylem 78’de iki suçlama var. Birisi ihaleye fesat karıştırma, diğeri ise kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık. Burada müvekkilim sadece kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık istnadıyla suçlanmış, sadece bu suçtan dava açılmış. Suç tarihi 2019 yılı olarak gösterilmiş. Aynı suçtan 10 kişi şüphelidir. Eylem 119’da iki suçlama vardır. Bunlar suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ile üye olmamakla birlikte suç örgütüne yardım etme suçlarıdır. Burada da müvekkilim sadece suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama istnadıyla suçlanmış, sadece bu suçtan dava açılmıştır. Burada ise suç tarihi 2019-2025 yılları arası denilmiştir. Bu suçtan da 22 kişi şüphelidir.
Her iki eylem özelinde “deliller” başlığı altında müşteki, tanık ve etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin ifadeleri, banka hesap hareketleri, MASAK ve bilirkişi raporları, vergi inceleme raporları, kolluk araştırma tutanakları, HTS ve baz verileri gösterilmiştir. İddianamede ilgili eylemler altında anlatılarak incelendiğinde ana fikir olarak, “gerçekte var olmayan ya da kapsamından daha yüksek gösterilen işlerle haksız kazanç elde edilip sahte faturalarla da nakde çevrilip bir kısmı sisteme aktarılmış, bir kısmıyla da kişilerin, firmaların sebepsiz zenginleşerek kamu zararına uğratılmıştır” denilmektedir. Ama bu anlatımın somutlaştırılması, yani her bir sanık yönüyle bireyselleştirilmesi müvekkil özelinde yapılmamış devamında sadece diğer sanıkların soyut ifadeleri delil olarak gösterilmiştir.
Yeri gelmişken burada belirtmeliyiz ki; müvekkil aleyhine ifade veren bazı kişilerin işin bedelinden yüksek fatura kesildiği suçlaması ifadelerine yazdırtılmıştır. Bu suçlama fiiliyatta müvekkil gibi iş yapan alt üstleniciler yönüyle neredeyse imkansızdır. Zira Kültür AŞ'nin ihtiyaç duyduğu kalemlerle ilgili yasal ve denetimi açık bir bütçesi vardır. Malum Sayıştay denetiminde olan bir şirketten bahsediyoruz. Bu işi iddianamede zikredilen şirketlere belirli bir miktar karşılığında verdikten sonra müvekkil gibi firmalar da bu alt yüklenicilerden yine kısıtlı bütçelerle işin bazı kısımlarını alır. Bu noktada işin alış bedeli, ilk veriliş bedelleri bellidir. Hak ediş oranları silsile halinde birbirini takip eder. Nasıl olur da en sonda işi alan müvekkilimin kârının karşılığı söz gelimi 27 Mayıs 2025 tarihli ifadesinde zikrettiği gibi kafasına göre 500.000 TL'lik bir işe 6.000.000 TL'lik faturayı nasıl kesebilir? Bu ne kadar inandırıcı? Zira bu işin üstünde Kültür AŞ'den iş alan şirket, onun da hak edişini yapan Kültür AŞ vardır. Kültür AŞ de Sayıştay denetimine tabi. Bu silsilede bu marjlı bir farkı, en altta iş yapan şirket nasıl olur da kafasına göre kesebilir? Kaldı ki iş teslimlerini müvekkil anlatmıştır. İBB'nin de denetim ekipleri kontrol ettikten, resimlerini ve fiiliyatını kontrol ettikten ve onayladıktan sonra hak edişe izin verilmektedir.
CMK'nın 170. maddesinde “soruşturma evresi sonunda toplanan deliller suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa bir iddianame düzenler” denildikten sonra, 123 fıkrasının İ ve (?) bentlerinde yüklenen suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi ile suçun delillerinin iddianamede olması gerekliliğine vurgu yapılmıştır. Yine aynı maddenin 4. fıkrasında iddianamede yüklenen suçu oluşturan olaylar mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır. Yüklenen suçu oluşturan olaylar ve suçun delilleri ilgisi bulunmayan bilgilere yer verilmez. 5. fıkrasında ise “iddianamenin sonuç kısmında şüphelinin sadece aleyhine olan hususlar değil, lehine olan hususlar da ileri sürülür” denilmiştir. 175'te de düzenlemeye benzer şekilde, CMK'nın 160. maddesinde “, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için emrindeki adli kolluk görevleri marifetiyle şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür” denilmiştir.
İş bu yasal düzenlemeler çerçevesinde maddi vakayı değerlendirirsek, Eylem 78'de suç tarihi 2019 olarak söylenmiş. Bu tarihte müvekkilimin aldığı ihale yoktur. Kültür AŞ ile işi de yoktur. İlk ihalesi 2020 yılında olup burada da zarar etmiştir. Bu ihaleler Eylem 78'de zikrolunan 2020'de alınan 3 alt ihaledir. Bu eylem başlığı altında da bazı isim ve firmalara yer verilmiştir. İhalelerin İmamoğlu talimatıyla tarafından sağlandığı ifade edilmiş, 1546. sayfada da bazı isimler zikredilerek burada da müvekkil yoktur. Bu kişilerin görevi ve işi gereği bu işleri yapabilecekleri iddia edilmiştir. Esasen Eylem 78'de anlatılan temel iddia ihalelerin adrese teslim suretiyle verildiği, alıcılar tarafından ihale üstlenildikten sonra elde edilen gelirle sistemin finanse edilip kamunun zarara uğratıldığı şekildedir. Sayın Başkan, yaklaşık 30.000.000 TL bedelli 3 farklı ihalede 16.000.000 TL zarar eden bir firma nasıl olur da kamuyu zarara uğratmış ya da sistemi finanse etmiş olabilir? Aksine yönelik hangi eylemsel, rakamsal tespit yapılmış ki ya da suçla ilgili yer, tarih, zamanla ilgili hangi somutlaştırma yapılmıştır ki bu husustan dava açılmıştır? Saf manada bir iş ya da ihale almak suç mudur? Maalesef saf ihaleyi almak kamuyu zarara uğratmak suçunun unsuru olarak yapılmıştır. Sizler bu konuşma yapılırken mutlaka tek hakim olduğunuz için vakıfsınız.
Eylem 78'e göz attığınızda müvekkilimle ilgili hiçbir anlatım yok. Teberrüken sonuç kısmına ismi yazılmış. Biz hangi eylemiyle suçlandığını bilmiyoruz şu an. Hukuki anlamda savunma yapmaya çalışacağız. Eylem 119'da ise suç tarihi 2019-2025 yılları arası olarak belirtilmiştir. İsnat edilen suç olan suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçunun ikincil, ardıl suç olduğu kabul edilerek bu suçun ihaleye fesat karıştırma ile kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçlarının öncül suç olduğu zikredilmiş, devamında iddianamenin 2900 ve 2901. sayfalarında kişilerle ilgili müşahhaslaştırma yapılırken tek tek , , Kapkiler, , , , , vesaire gibi isimlerin eylemleri sayılmış. Müvekkilimin ismi hiçbir eylemde ve işte zikredilmemiş. İfadesi alıntılandıktan sonra sonuç kısmına adı şüpheli olarak eklenivermiştir.
Neden bu eylemlerden müvekkilim suçlanmıştır? Müvekkilim 2020'den sonra ihale almamıştır. 2022 ortalarına kadar Kültür A.Ş. ile ya da Kültür A.Ş. adına çalışan firmalarla da çalışmamıştır. Dosyaya giren MASAK raporlarında müvekkilimin ve şirketlerinin mal varlıkları detaylandırılmıştır. Bizim alıştığımız anlamda bir MASAK raporu aslında dosyada yok. Yani biz yıllar yılı vergi inceleme raporları, Mali Suçları Araştırma Kurulu raporları, teftiş kurulu raporlarını irdelediğimizde rakamsal tespitlerin suça yönelik olması gerekir. Benim hesap hareketleriyle mal varlığının o rapora dökülmüş olması neyi ifade ediyor bizler için? Ben MASAK raporunda sadece müvekkilimin neyi olduğunu görüyorum, ne kadar hesap hareketi olduğunu görüyorum. Bunun suça yönelik somutlaştırılması ne şekilde yapılmıştır?
Müvekkilim Medyafon ve Vesa şirketlerinin yetkilisidir. Mal varlığı olarak 2012'de aldığı evi, 2023'te aldığı ve faaliyetini sürdürdüğü dükkan, Medyafon dükkanı adına kayıtlı bir aracı vardır. Şirketi adına taşınmaz aracı kendisi, bir tane aracı var diye söyledi beyanında ama ben MASAK raporunda şirket adına aracın da olmadığını görüyorum. Evi suç tarihi denilen yıldan 7 yıl önce alınmış. 30 yılı aşkın süre iş hayatı olan bir kişinin tüm malı budur. Şirketlerin de kestiği tüm faturalar yaptığı bir işin karşılığı ve de gerçek faturalardır. Şimdi ben biraz önce dosya halinde önünüze sundum. Bu cari ekstrelerin hepsinde bu faturalar kayıtlı. Etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin sunduğu fatura da kayıtlı. Sizin kendisine sorduğunuz Karbonat isimli firmanın kestiği fatura da kayıtlı. Şimdi biraz sonra yeri gelecek onu da açıklayacağım onun da hukuki yönünü
Şirketlerinde aleyhine bu yönde bir dava, yani özellikle ve ’nın beyanlarında kendi aleyhlerine sahte fatura kesmekle ilgili soruşturma yapıldı ve dava açıldı, beraat ettiklerine yönelik beyanları var. Ama müvekkilim hakkında böyle bir beyan da yok, böyle bir dava da yok. Yine vergi inceleme raporu da henüz tamamlanmadı. MASAK'ın devam eden soruşturmasında tamamlanmış bir rapor da yok. Burada şirketlerin carisinde gözüken hareketler veya elde ettiği gelirlerin reel olması karşısında, kazancının taşınmazlarını ve aracını suçtan kaynaklanan parayla aldığını nasıl söylenebilmiştir? Bu işler bu kadar basit midir? Aşağıda bahsedeceğim ceza yargılamasının en temel prensiplerinden birisi de lekelenmeme hakkıdır. Soyut bir suçlama ile sonuca gidilemez. Birçok meslektaşım süreç içerisinde iddianameyi eleştirmiştir. Anlattığım bu nedenlerle davaya esas iddianamenin CMK 170'e uygun olduğundan söz edilebilir mi? Kabul edilmemesi gerekirdi. Birinci konu başlığımı burada bitiriyorum.İkinci başlıkta müvekkilim 'in soruşturma dosyasına isminin katılması ve devamında tutuklanmasına giden süreç ile ilgili tutuklanma gerekçelerini anlatacağım.
Sayın başkan, mahkeme heyeti olarak baktığınız tek dosya olduğundan dosyaya hakim olduğunuzu düşünüyor ve de görüyorum. O zaman söylediklerimin teyidi rahatlıkla yapılabilecektir. Müvekkilim 23 Mart 2025 tarihinde İstanbul 8. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 2025'e 444 sorgu numarasıyla tutuklanmış. Tutuklama gerekçesi; yetkilisi olduğu şirketler üzerinden diğer şüphelerin yetkilisi olduğu şirketlere sahte fatura düzenlemek suretiyle suç örgütünün elde ettiği haksız kazancı akladığı, sahte fatura düzenlenerek nakit olarak elde edilen parayı örgüt lideri, yöneticisi, örgüt üyelerinin bulunduğu gizli toplantılara katılarak dağıtımını yaptığı, örgüt lideri, yöneticisi ve örgüt üyeleriyle eylem birliği içerisinde hareket ettiği yönündeki tespitler.
İnanın meslek hayatımda sulh cezanın böyle bir tutuklamada, böyle bir somut kanaati direkt söylemiş olmasına inanamıyorum. Görmedim de. Genelde CMK 100 eski cumhur 104'ten bahsedilir, bir tutuklama gerekçesi oluşturulur ve tutuklanır. Buradan, şimdi devam edeceğim. Esasen bu cümleler iddianame içerisinde birden fazla kişi özelinde neredeyse birebir olacak şekilde var. Peki sulh ceza hakimi tutuklama kararı verirken bu tespitlere nereden ya da nasıl ulaşmış? Dosyada 23 Mart 2025 tarihli tutuklama kararı tarihine kadar müvekkil aleyhine tek bilgi ve beyan, 20 Şubat tarihli tanık ifade tutanağı.
Bu kişi daha önce 29 Ocak'ta, 7 Şubat'ta ifade vermiş. Bazı kişileri tek tek sayarak naylon fatura kesmekle suçlamış. Hatta köylüsü olduğunu bildiğini Kabil Taşçı aleyhine de konuşmuş ama müvekkilden hiç bahsetmemiş. Bu kişiyi müvekkilim hiç görmemiş, o da müvekkili görmemiş. İfadesinden de belli bu zaten. Maalesef bu kişi ifadesinden bir ay dahi geçmeden bu defa müvekkilimin sadece adını doğru söylediği iddialarda bulunmuş. Şöyle ki bu kişi ifadesinde; "Ben daha önce ifadelerimde sahte fatura kesen şahıs ve şirketlerden bahsetmiştim. Bunlara ek olarak bu şahıs ve şirketlerden para çekildikten sonra elden paraları alıp belediye yetkililerine veya kasa kimse ona götüren..." Bu ifade önemli bizim için, bu dosya için de önemli. Bir örgütten söz etmiyor. "Belediye yetkililerine ve kasa kimse..." diyor. "Şahsın Vega organizasyon..." biz Vesa'yız Vega değiliz. "...Vedat isimli soyadını bilmediğim şahıs olduğunu biliyorum." Soyadımızı dahi bilmiyor. "Özellikle Kabil Taşçı ve şirketlerinden, Subaşı ailesi ve şirketlerinden bu gayriresmi paraları elden teslim alıp dağıtımını yapan kişi Vedat'tır. Bu para dağıtımına ilişkin bir gizli toplantı yapılıyor. Bahsettiğim Vedat isimli şahıs da büyük ihtimalle büyük ihtimalle bu toplantılara katılıyordur." demiştir.
Okuyunca umarım herkes aynı şeyleri aklına getirmektedir. Yani bu ifadenin hiçbir yerinde bir bilgi, beş duyu organı ile yapılan bir şahitlik yoktur. Bilindiği üzere ceza yargılamasında deliller; kaynağı kişi olan yani sanık, tanık gibi ya da kaynağı nesne olan bilirkişi, belge gibi iki çeşittir. Dava esası iddianamede neredeyse sadece kaynağı kişi olan deliller esas alınmıştır. Doğruluğu dahi teyit edilmemiştir. Tek yapılan baz verisi ya da HTS kaydı sorgulatmaktır. Oysa ki bu hususlar tek başına delil olamaz. Biz örgütlü suçlara bakan ceza daireleri 3, 5, 7, hepsinin kararlarında baz istasyonunun ya da HTS kaydının, hatta iletişim tespit tutanaklarının dahi tek başına delil olamayacağını okuyoruz. Yıllarca bunu böyle biliyoruz. Oysa bu hususlar tek başına delil olmuyor iken, delilin kaynağı kişi ise bu kişinin beş duyu organıyla şahit olduğu hususlar delil olarak kabul edilebilir.
Duyumla tanıklık olamaz. Yani kişilerin ifadesinde "gizli toplantı yapılıyor ise muhtemelen katılmıştır" diyor. Ve bu "muhtemelen bu gizli toplantıya katılmıştır" cümlesi iddianamenin gizlilik, yani örgütün unsurları arasında sayılan gizlilik prensibinin bir delili yapılmaya çalışılmış. Ama maalesef isimli kişi, belediye yetkilileriyle “kasa kimse” diyerek paranın kime götürüldüğünü dahi bilmeden, örgüt diye bir kavramdan dahi söz etmeden, soyadını, firmasının adını dahi bilmediği, müvekkilimin firmasının dahi adını yanlış söylediği, gerçekte de hiç görmediği müvekkilimin elden para götürdüğünü söyleyebilmiştir. Devamında hızını kesmemiş, "büyük ihtimalle gizli toplantılara da katılıyordur" şeklinde bir ifade vermiştir. Belirtmek gerekir ki müvekkilim ile alt taşeronu Kamil Taşçı arasındaki ilişki para alma şeklinde değil; müvekkilim bu kişiye iş yaptırdığı için —biraz önce kendisi de söyledi, alt taşeronu çünkü— para ödeme şeklindedir. Şu halde hangi gerekçeyle Kamil Taşçı'dan para almıştır ki bu parayı başkalarına dağıtmış olsun?
Sayın Başkan, bu ifadeyle müvekkilim tutuklanmıştır. Bu duruma kimin vicdanı el verecek? Hangi hukukçu bu karara sahip çıkabilir? Nitekim aynı kişinin, yani tanık 'nın da vicdanı el vermemiş ki bu kişi 25 Mart 2025 tarihinde, yani müvekkilimin tutuklanmasından iki gün sonra, dürüst bir vatandaş ve Allah korkusu olan biri olarak dilekçe vermesi gerektiğini düşündüğünü söyleyerek, savcılığa dilekçe vermiş ve dilekçesinde, ifadesinin gizli tanık olarak dosyaya girdiğini, yemin etmeden beyanın alındığını, anlattıklarının sektörde kulaktan kulağa dolaşan konular olduğunu, beyanlarının görgüye değil duyuma dayalı olduğunu, Vedat'ın naylon fatura düzenlediğine, elden para alıp verdiğine, gizli toplantılar yapıldığına tanık olmadığını söylemiştir. Peki bu dilekçeye rağmen müvekkilim neden tutuklu kalmaya devam etmiştir? Zira başkaca delil yoktur. Bunu laf olsun diye söylemiyorum Sayın Başkanım. Hakikaten dosyayı taradım, başkaca bir ifade yok tutuklama tarihine kadar. Tek ifade . Maalesef bu yaklaşımlar hukuki değil. Kişiler nezdinde asla telafi edilemeyecek ruhsal çöküntüler demek. Devletin kurumlarına karşı güvenlerini sarsan tasarruflar. 'nın ifadesini geri çekmesinden sonra müvekkilim tüm itirazlarına rağmen tahliye edilmemiştir. İkinci başlığımı da burada bitiriyorum.
Üçüncü başlıkta müvekkilim tutuklandıktan sonra, özellikle etkin pişmanlık adı altında alınan bazı ifadelerle savcılık makamının soruşturmayı somutlaştırmaya yönelik tasarruflarını anlatacağım. Aslında bu dosyada kronolojik izleme yapıldığında, tarih ve kişileri bir yere getirdiğimizde birçok şey anlaşılır hale gelmektedir. Biraz önce meslektaşım müvekkilime soru sordu, müdafii bizlerin beyanına atfen; bu kısım onun da sorusuna cevap olacaktır umarım. Bu durumlar tesadüf olamaz. Kişiler tutuklandıktan sonra savcılığa gitmesi sadece alelade bir etkin pişmanlık adaletiyle ve özgür iradeleriyle gittikleri anlatılıp geçiştirilemez. Zira öğretide etkin pişmanlık, bir görüşe göre icrai hareketlerini tamamlayan failin suçtan vazgeçerek neticeyi önlemek için çaba sarf etmesi, diğer görüşe göre suçun neticelerini ortadan kaldırması fiilinden geri dönmesi, suç konusu malı aynen iade veya tazmin etmesi ana fikrinde anlatılmaktadır. Etkin pişmanlık 5237 sayılı yasada genel hükümlerde anlatılmamış, bazı suçlara yönelik tadadi yani sınırlı olarak sayılmıştır. Dolayısıyla yasada olmayan başka bir suça kıyasen uygulanamaz. Etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için kanunun bu müesseseye imkan tanıdığı bir suç olmalı, bu suçun tamamlanmış olması ve de failin aktif ve etkin bir şekilde hukuka aykırılığı son verme, suçla mücadele için işbirliği, mağdurun zararının iade ve tazmini gerekir.
Müvekkilim özelinde TCK 221/4 maddesinin ikinci cümlesinin uygulanması istenmiştir iddianamede. Bu madde, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçundaki etkin pişmanlık düzenlemesidir. Bu maddede kademeli anlatım, bunlardan sonra dördüncü fıkrasında örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi halinde aşamasına göre cezaya hükmolunmama ya da indirim söz konusudur. Neredeyse herkes yakalandıktan sonra, bir kısmı da tutuklandıktan sonra etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istemiştir. Ama bu aşamada şüphelilere ruhsal müdahalelerin olduğu, korkutulduğu, özgür iradelerinin yok edildiği görülmektedir. Aslında ben bir avukat olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Adliyede 7. kata avukat olarak bizlerin girememesi bile ruhsal bir baskıdır. Bunu hiç hayatında adliye görmemiş bir insanı adliyeye getirdiğindeki baskı tarif edilemez herhalde. Maalesef ki bu tablo olağanmış gibi davranılmaktadır. Biz, meslektaşlarım var burada kıdemli, eskiden Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde avukatlık veya stajyerlik yapmak için gittiğimizde her katına ulaşabilirdik. Kalemlerine de rahatlıkla girebilirdik. Hiçbir şekilde de yargıya bir müdahale olmuyordu. O zaman yargı da baskı altında da değildi. Oysa ki son derece ciddi bir usul ihlali.
İddia makamının sanığın, -burası önemlidir-, suçlu olduğunu sanığın yardımı olmaksızın ispat etmek görevi vardır. Bu görev, susma ve kendini suçlandırmama hakkının bir sonucudur. Kişiyi delil sunmaya mecbur etme, bilgi vermediği için cezai yaptırım uygulamanın zorlama olacağı ve kendini suçlamama hakkının ihlali olacağı gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve gerekse yargısal içtihatlarda belirtilmiştir. Soruşturma evresinin yazılılığı ilkesi geçerlidir. Gerçekleşen her usul işlemi tutanağa bağlanmalıdır. Oysa ki soruşturma aşamasında dinlenen sanıklar birçok çay, yemek fasılları ve konuşmalardan söz etmiş. Hatta sizler de sordunuz, avukattan önce görüşü alınıp sonra avukatla ifadelerin alındığından söz edilmiştir. Bu durum açık bir usul ihlalidir. Oysa ki dava esas soruşturma evresinde müvekkille ilgili kendisine soru sorulup ifade veren şüphellilerin tamamı emniyet ve savcılıkta, avukat nezaretinde verdiği ilk ifadelerinde ve de sorgularında hiçbir suçlamaya yer vermeden samimi ifadeler vermiştir. Ne hikmetse birçok kişi daha sonra aynı tarihlerde, hatta aynı gün, daha sonra dosyaya giren aynı avukatlarla savcılığa götürülmüştür. Ama bu defa yukarıda zikrettiğim koşullar dikkate alınmadan etkin ve aktif bir ifade tutumu olmadan, sadece söylenti, duyum hatta iftira ile karşılığında tahliye olabilme adına gayret sarf etmişlerdir. Bu ifadelerle bu denli önemli suçlamalar yapılamaz. Bu ifadelerle de yargılama inşa edilemez. Yol yakınken bu yanlıştan dönülmelidir.
Müvekkil hakkında dördü şüpheli; Kabil Taşçı, , , , kendisi bahsetti. İkisi tanık; , Gürkan Coşkun ifade veren, içerik itibarıyla benzer mahiyetteki suçlama içeren ifadeler mevcuttur. Buradan hareketle beyanları irdelediğimizde, tanık 'nın ifadesini geri çektiği gün yani 25 Mart 2025 tarihinde, bu defa savcılığın çağrısı üzerine geldiğini söyleyen tanık Gürkan Coşkun isimli kişi, hiçbir somut bilgi içermeyen, kaynağı olmayan bir beyanda bulunmuştur. Bu kişi, isimli kişinin sektörün en küçük malzemeye sahip sıradan bir şirketin sahibiydi, 2021 senesinden sonra bu şahısta devasa zenginliğe ulaşmıştır dedikten sonra, müvekkil ile ilgili Mart 25'te Göktürk'te bir kafe ile Eylül 2024'te Rumelihisarı'ndaki bir konuşmayı dile getirmiş.
İlk iddiaya karşı cevap vermek gerekirse, müvekkilimin böyle bir zenginliği yok. Ben de biliyorum. Bu beyandan sonra diğerlerine de bakmak gerekmeyecek ama cevap vermek gerekirse ikinci iddia olan konuşmaları da müvekkilim inkar etmiş, söyledi zaten Hüseyin Yılmaz nezaretinde o konuşmayı inkar etti. Şu halde bu kişinin beyanlarına nasıl itibar edeceğiz? Kaldı ki bu beyanlarda müvekkilim hangi suçu işlemiştir ki Sayın Başkan? Hakikaten biraz önce ben laf olsun diye yazmadım 170. maddenin 4. fıkrasını CMK. Yani buradaki beyanın iddianameye yazılma gerekçesi, şeyi, mantığı nedir? Burada suç olarak bir şey söylemiş, "Umarım en kısa sürede yakalanır" demiş. Bunu iddianameye bir delil olarak koymanın mantığını biz çözemedik.
2025 yılı mayıs ayına gelindiğinde ise daha önce bu ifadelerinde müvekkil ile ilgili hiçbir birisinin beyan ve suçlamada bulunmamasına rağmen, 6 Mayıs 2025'te aynı gün ve 'in ifadesi alınmış, aynı gün. 27 Mayıs ve 19 Haziran'da Kabil Taşçı'nın, bir gün sonra yani 20 Haziran'da da 'nın bir kez daha beyanı alınmış. Bu kişilerin beyanlarına karşı müvekkilim beyanda bulunmuş, ben tekrara girmeyeceğim. Tekrar etmekle yetineceğim sadece. Fakat burada değinilmesi gereken konu şudur: Kabil Taşçı, 27 Mayıs ve 19 Haziran tarihli ifadelerinde müvekkilime sahte fatura kestiğini, müvekkilimin yaptıkları işleri yüksekten belediyeye faturalandığını beyan ederken, ifadesi altında imzası olan müdafi bu ifadeden sadece 11 gün sonra, bu defa müvekkilimin verdiği ifadesine eşlik etmiştir. Üstelik 11 gün önceki Kamil Taşçı ifadesinde, müvekkilim kendisinin suçlandığını bilmeden onun avukatı ile ifadeye gitmiş. Eylül'deki ifadesinde ise tutanakta müdafi imzası yoktur demekle yetineceğim şimdi fazla teferruata da girmeyeceğim. Hangi koşullarda ifadeye gittiğini de anlattı zaten. Tarafım dosyayı aldıktan sonra müvekkil ile konuştuğumda Haziran ve Eylül 2025'teki suçlayıcı iddiaların duyuma dayalı olduğunu ya da doğrudan olmadığını tahliye olabilme vaadi ile verdiğini beyan ediyor. Şu halde bir avukat olarak bu şekilde verilen bir ifadeye nasıl destek çıkabilirim?
Aslında bu ifadeler, bir etkin pişmanlık ifadeleri de değildir zira müvekkilim, Haziran ve Eylül 2025'teki ifadeleri o tarihe kadar dosya kapsamında ifade veren şüphelilerin ifadelerinden tabiri caizse kes kopyala yapmak suretiyle alınmış. Söz gelimi müvekkilimin ifadelerinde yoğun suçladığı biraz önce meslektaşlarımız müdafi meslektaşım sordu. 'u, 'u sizler de sordunuz. Acarkent'teki ev içini yapma işi, Atina'da ev arsa alma iddiası, Dijital Deneyim Müzesi usulsüzlükleri, 'un yakınındaki kişi olduğu, adamı olduğu, örgüt kasası olduğu, Güldem'in Kahraman'ın kendi adamları olduğunu söylediği ve benzeri suçlamalar, Mete Maden, , , 'nin müvekkilden önce verdiği ifadelerde zaten var. Bizden önce söylenmiş şeyler bunlar. Biz söylemiyoruz ilk defa.
Buradan medyaya oradan da çevresine yayılıyor biraz önce siz de söylediniz komşusu kendisi komşu olunca haber tez yayılıyor çünkü böyle bir hadise herkesin her zaman yaşadığı hadise değil. Yine 'ın 1.000.000 dolara tekne yine etkin pişmanlık ifadeleriniz de olduğu için bunları söylüyorum. 1.000.000 dolara tekne alım işi Hollanda'da teknesi olduğu iddiası yine müvekkilden önce 'nin 5 Eylül 25, 'in 23 Nisan 25 ve 19 Eylül 2025, 'ın 17 Nisan 2025 tarihli ifadelerinde zaten var. Bunları cezaevinde ekrandan gelen ziyaretçilerden duyan müvekkil tahliye olabilme adına aynı şeyleri süslendirerek söylettirilerek maalesef ki tahliye ile ümitlendirilmiş. Burada etkin bir aktiflikten kastettiğimiz şudur bir kişi etkin pişmanlığa giderken örgütün yapısını, faaliyetini çökertmek amacıyla bilgiler vermek amacıyla gider yani samimidir aslında. Niye 1, 2, 3 ben senin ifadeni beğenmedim bir daha gel. Ben senin ifadeni vermedim beğenmedim bir daha gel. Buna etkin pişmanlık diyebilir miyiz? Biz bu nedenle mahkeme huzurunda ve de 21 Mart 2025'teki emniyette 22 Mart 2025 tarihinde savcılıkta verdiği ifadelerin en samimi ifadeler olduğunu belirttik.
3. başlığımı da burada bitiriyorum. 4. başlıkta ise ceza yargılamasına yönelik temel ilkelerin, sanık statülerinin ve de etkin pişmanlık müessesesinin maddi vakıa ve müvekkil özelinde anlatım ve değerlendirmesini yapacağım. 5 başlık demiştim 4. başlığa geldik. Burada hemen 3. başlıktan kaldığım yerden devam etmekte fayda var o da etkin pişmanlık hükümlerinin ve müvekkilimin 30 Haziran 2025 tarihli müdafi huzurunda ve 11 Eylül 2025 tarihli müdafisiz ifadelerinin sıhhatinin değerlendirilmesidir. Yukarıda bahsettim etkin pişmanlık müessesesinin fiil ve faile yönelik 2 koşulu var. Bu anlamda kanunda etkin pişmanlık kapsamında ayrılan bir suçun varlığı ile bu suçun tamamlanması ve failin bu nedene bir nedamete nedametle etkin ve aktif bir gayretle sonuçlarını telafi cihetine gitmesi gerekir. Oysa ki müvekkilim bir suç işlediğini kabul etmemekte. İfadelerinde buna yönelik bir kabul yok. Her iki ifadeye de bakalım sayın başkanım hem Eylül hem Haziran. Daha önce zaten inkar ediyor sahte fatura kesmediğini söylüyor. Gizli toplantılara katılmadığını beyan ediyor. Şu halde bu ifade olsa olsa bir tanık ifadesidir. Yine etkin pişmanlığa götürülüş sürecine yönelik verdiği beyanlar da bir hukukçu olarak bizleri de derinden sarsmış ve süreci şaşkınlıkla karşılamışız. Yani bunu ben izliyorum duruşmaları Sayın de söyledi eşiyle tehdit edildiğini. Müvekkilim de eşiyle tehdit edildi ben buna şahidim.
CMK'nın 148. maddesi ifade alma ve sorguda yasak usulleri zikretmiş. Bu usuller kanunda tahdidi sınırlı sayılmamış gibi ifadesiyle yoruma açık bırakılmış. Hemen belirtilmelidir ki CMK 148/4 maddesi uyarınca müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade hakim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz. Esasen sanık beyanı dar anlamda bir delil değildir çünkü CMK'ya göre duruşmada sanığın sorgusundan sonra delillerin ortaya konulmasına geçilmektedir. CMK 206 ve CMK 213. maddesi uyarınca aralarında çelişki bulunması halinde sanığın hakim veya mahkeme huzurunda yaptığı açıklamalar ile tarafından alınan veya müdafiin hazır bulunduğu kolluk ifadesine ilişkin tutanaklar duruşmada okunabilir. Fakat sanığın inkar ettiği ya da kendisi tarafından doğrulanmayan kolluk ifadesi hükme esas alınamaz. Yargıtay 4. Ceza Dairesi kararından alıntıladım bunu. Bu kararda sanığın önceki ifadesinin duruşmada okunmasının ilk koşulunun iki ifade arasında çelişki bulunması, ikinci koşulunun ise sanığın önceki ifadesinin hakim, mahkeme ya da cumhuriyet savcılarınca alınması veya kollukta alındığı takdirde ise ifadeye müdafiin katılması olduğu belirtilmiştir.
Somut olayda her ne kadar sanık kolluk beyanında bir hakaret etmiş şeklinde söylediğini tevili ikrar etmiş ise de bu ifadenin müdafi huzurunda alınmadığı, duruşmada böyle bir söz söylemediğini beyan etmesi nedeniyle sanığın kolluk ifadesinin duruşmada okunamayacağı, hükme esas alınamayacağı vurgulanmıştır. Şu halde müvekkilimin kabulünde olmayan, aslında burada diyebiliriz ki huzurunda alınmış, emniyetteki ifadeler müdafi huzurunda alınmış; işte burada da yasak sorgu yöntemi devreye giriyor. Zaten iki nedenden kaynaklı ifadesinin dikkate alınmama durumu söz konusu: Müdafisiz alınan ifadeyi inkar etmiş ya da müdafiyle alınan veya savcılıkta alınan ama yasak sorgu yöntemleriyle alınan ifade. Burada bizim daha çok bizi ilgilendiren konu yasak sorgu yöntemleriyle alınan ifadelerdir.
Müvekkilim müdafi nezdinde verdiği 30 Haziran 2025 tarihli ifadesinde kendisi detaylı bir şekilde neden tutuklandıktan sonra ifadeye gittiğini anlattı. CMK 148. maddesi son derece açıktır Sayın Başkanım. Şüphelinin veya sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte yorma, aldatma niteliğinde bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz. Kanuna aykırı bir yarar vadedilemez. Yasak usullerle elde edilen ifadeler rızayla verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemez. Sayın Başkan, eşinin tutuklanabileceği ya da gözaltına alınabileceği söylemi ve de "bazı şekilde ifade vermezsen tahliye olamazsın" söylemleri, asılsız bazı ithamlarla korkutma bir tehdit değil midir? Burada 148. maddeyi uygulamayacaksak nerede uygulayacağız? Nitekim öğretide "susmanın size faydası yok, sustuğunuz sürece burada misafirimiz olursunuz" söylemleri de ruhsal müdahale olarak kabul edilmektedir. Her ne kadar uygulamada bu tarz uygulamaların kollukta olabileceği intibası var ise de yasada "ifade almada ve sorguda yasak usuller" denilerek bu kapsama nın alacağı ifade ile hakimin yapacağı sorgu da girmektedir.
Profesör Nur Centel ve Hamide Zafer'e göre yasak usullerle elde edilmiş olan ifadeler, ifade tutanakları hiçbir şekilde duruşmada okunamaz. Bu ifadeye tanıklık eden kişiler de tanık olarak dinlenemez. Yok hükmünde sayılması gerekir. Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Güneş / Türkiye davasında, soruşturma evresinde ikrarın kötü muamele altında verildiğinin iddia edilmesi, hakim önünde reddedilmesi halinde bu konuya yer vermemesini bir eksiklik olarak görmüştür. CMK 217/2 maddesi uyarınca yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Dolayısıyla hakim veya mahkemenin yasak sorgu usullerini uygulayarak elde edilen ifadeleri, hukuka uygun elde edilmiş delil olarak görüp hükme esas alması mümkün olmayacaktır.
Burada bir de susma hakkından da söz etmek gerekecek. Yani burada kendisi sorduğunuz bazı sorulara cevap verirken verdi, yine etkin pişmanlık kapsamında olmamasına rağmen cevaplandırdı. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde de, Anayasa'nın 38/5 maddesine göre de susma hakkı sadece ifade vermeyi reddetme hakkını değil, kendi aleyhine delil olabilecek belge ve ticari kayıtları vermeyi reddetme hakkını da kapsar. Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz. Sanığın susmasından onun aleyhine sonuç çıkarılamaz. Susmadan şüphelenilip soruşturma genişletilebilir. CMK 147/1-e maddesinin ifadesinde alınan sanığa yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu söylenir. Bizde ise açıklamada bulunmaya zorlanıyoruz. Burada konuşmasaydı denilemezdi. Hani bir ara siz "avukatınız orada değil miydi?" diye bir soru sormuştunuz sanık ifadesi sırasında. Eşi, kendisi daha ağır bir yaptırımla karşılaşmakla tehdit edilen bir kişi nasıl davranabilir ki böyle bir ortamda? Dolayısıyla hiçbir art niyet görmeden, niyet okuması yapmadan, kişi ve kurumları da töhmet altında bırakma kastı olmadan; bir çökertme gayretiyle birilerinin yara alması amaç ve gayesi olmadan, tamamen usuli ve hukuki nedenlerle fiiliyatta yaşanan hadiseleri dikkate alarak en samimi kabulümüzde olan ifadelerin emniyet ve Mart 2025 tarihli ifadeleriyle huzurda verilen ifadeler olduğunu tekrardan belirtiriz.
Sayın Başkan, değerli üyeler, şimdi de dördüncü başlıkta davamızı ilgilendiren ceza yargılaması için bazı temel ispat yöntemlerini anlatmaya çalışacağım ama okumayacağım bunu, daha çünkü vaktinizi de almak istemiyorum. Burada benim vurgu yapmaya çalıştığım konu sadece şudur, şüpheden sanık yararlanır ilkesi zaten ben bu dosyada uygulandığını görmüyorum. Böyle bir iddianamenin tanzim şekli de benim çok benimsediğim bir şekil değil, benim burada vurgu yapmaya çalışacağım konu sadece şudur. Birçok kişiyle ilgilendiriyor, maalesef kamuoyunda da çok çok konuşulduğu için o kısmı anlatacağım. Örnek veriyorum, iddianameyi tanık beyanlarıyla süslüyoruz, özellikle 'un ifadesinde birçok kişi para alışverişiyle suçlanıyor. Burada CMK 218. maddesi uyarınca yüklenen suçun ispatı ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlıysa ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da kanun hükümlerine göre karar verebilir diyor.
Biliyorsunuz maddi gerçeğe ulaşmak temel ilke, serbest delil ilkesi benimsenmiş. Hukuk usulünde uygulanan istisnalar dışında, mesela burada benim burada vurgu yapmaya çalışacağım konu şu. Müvekkil aleyhine tek delil etkin pişmanlık ifadeleri olunca bu ifadelerin delil olabilme mahiyetini tartışmak gerekecek doğal olarak. Türk Borçlar Kanunu 53. maddesi de dikkate alındığında kural olarak hukuk hakimi ile ceza hakimi arasında vereceği kararlarla ilgili bağımsızlık ilkesi benimsenmiş. Örneğin, anlaşmaya aykırı düzenlendiği iddia edilen bir senet ile değerlendirme yapan hukuk mahkemesi, ceza usulünde benimsenen serbest delil ilkesi hükümlerine göre değil, hukuk usulünde uygulanan istisnalar dışında senede karşı iddiaların ancak senetle ispat edilebileceği ilkesi uyarınca bir karar tesis edecek ve senet hakkında hukuk mahkemesince verilen karar ceza mahkemesini de bağlayacaktır. Ceza ve hukuk mahkemelerinde sübuta ilişkin bir sorunun çözümünde farklı usul kurallarının uygulanması farklı hukuki sonuçları ortaya çıkarabilecektir.
Tanıkla ispat konusunda ceza mahkemesinin hukuk mahkemesinin bağlı olduğu usul kurallarını uygulaması gerekmektedir. Bu anlatımımızın sebebi dosyada müvekkilim aleyhine olan hususun ve delilin sadece etkin pişmanlık hükümlerine dayanmasından kaynaklı. Bu kişilerin bir kısmı sahte fatura alma kullanma suçlamasıyla bir kısmı ise elden para verdiğini söyleyerek sisteme para aktarıldığını suçlaması yapmıştır. Savcılık bu suçlamaları sadece HTS kaydıyla ve baz verisiyle delillendirmeye çalışmıştır. Nitekim Kamil Taşçı'nın 27 Mayıs tarihli ifadesinde, 27 Eylül tarihli sahte faturayı kestiğini söylemesinden sonra savcılık mali şubeye müzekkere yazarak Eylül 2019 ile Aralık 2019 arasındaki HTS kaydı ve baz verilerini celbetmiş. Gelmiş dosyaya, baz verilerinde hiçbir ortak baz kaydı göremedim ben. Adresler de zaten yakın, ikisi de Kağıthane'de. E şimdi bunu bu şekilde delillendiremediyse başka nasıl delillendirme yapmış dosyada?
Müvekkilim sahte fatura kesmemiş ve de sahte fatura almamış. Yine müvekkilim 'u tanımamakta, bu kişiden para da almamış. Bir an için bu kişinin yani 'un ifadesine göz atılsa, bu denli kişiye bu denli yüksek miktarda paraları tek tek sıralayıp savcılıkta anlatması hayatın olağan akışına aykırı zaten. Hayatın olağan akışına aykırılığa dayanan kişi ispatla yükümlü değildir. Hukuk Genel Kurulu kararı var böyle. Kamuoyunda görsel ve işitsel medyada dosyamız sürekli gizli tanık ve etkin pişmanlıktan yararlananların soyut ve tek yanlı beyanlarıyla okunmakta ve yorumlanmakta. Bu arada belirtmek gerekir ki müvekkil hakkında dosyada hiçbir gizli tanık beyanı yok. İddia yaklaşık sekiz buçuk milyon TL paranın sokakta verildiği iddiası. HMK 200. maddesinde bir hakkın doğumu, düşürülmesi, ikrar, itfa, vesaire hukuki işlemlerin yapıldıkları zamanki kırk bir bin TL değerini geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir.
Elden para verdiğini söyleyen kişiyi müvekkilim tanımamakta, bu nedenle hısımlık akrabalık ilişkisi de olmadığı için HMK 203 maddesindeki istisnanın da uygulanma yeri olamaz, uygulanma yeri olamaz. Şu halde ispatı hukuk mahkemesince çözümü gereken bir konuda muhatabının inkar ettiği, ortada bir belge de olmayan bir ödemeyi biz hangi mantıkla ceza yargılamasında delil olarak kabul edebiliriz ki? Delil olamayacak soyut bir iddiayı bir başkası hakkındaki güvenlik tedbiri uygulanmasına nasıl dayanak yapabiliriz? Bu hukuki gerçekliğe rağmen tutuklu olmaları ya da fırsat verilmemesinden kaynaklı karşı cevap hakkı olamayacak şekilde ekranlarda, yazılı basında, sosyal medyada kati söylemlerle kesin olarak mahkum edilebilmiş ve de itibarsızlaştırılmışlardır. Burada bu para alışverişinde biraz önce özetlediğim için geçtim. Eğer aksi bir düşünce olmuş olsaydı, yani sizler bu para alışverişini kendi kararınızda kabul etmiş olsaydınız bu kararla icra takibi yapma hakkına kavuşacak muhatabı. Ama hukuk mahkemesi hayır, bunu kabul etmiyor. Bu delille diyor, bu alışverişi ispat edemezsin. Onun için Ceza Genel Kurulu diyor ki, bu konunun ispatı ancak hukuk mahkemesinin kurallarına göre çözümlenmesi lazım.
Bu dosyada ben bazen hayıflanıyorum, şöyle hayıflanıyorum: Geçmişte mali şube ya da örgütlü suçlar, organize suçlar birimi fiziki takip, iletişim tespiti gibi birçok tespit yapardı. Hatta bizim gittiğimiz anlarda arabalarımızın fotoğraflandığı zamanları da görürdük fiziki takiplerde. Şimdi bu insanlar bu kadar kolay... Etkin pişmanlık müessesesi o zaman da kısmen düzenleme içinde vardı; teşebbüs, eksik teşebbüs gibi. Burada bu deliller o zaman mecburi bir ispatın unsuru olarak aranıyor; fiziki takip, suçüstü hali gibi, paranın seri numarasının alınması gibi birçok konu delil olarak üretilmeye çalışılıyorken, biz bu iddianamede, dava-i esas iddianamede hiçbir şey göremiyoruz. Bir bilirkişi incelemesi yapılmasına dahi tenezzül edilmemiş. İfade verenlerin soyut diğer suçlaması ise sahte fatura kullanma. Peki bu noktada müvekkil özelinde sevk maddelerine yansıtılmayan —yani sahte fatura alma, kesme suçlamasından mütevellit Vergi Usul Kanunu'na muhalefet nedeniyle dava açılmayan— fakat bu yöntemle sisteme para aktarılıp kamunun zarara uğratıldığı bu suçlamanın ispatı nasıl olmalıdır? Sahte fatura kullanma yönüyle Yargıtay 11. Ceza Dairesi bunu altı başlık halinde sıralamış:
1- Sanığın kullandığı faturaları düzenleyen ve düzenlediği faturaları kullanan mükelleflerin hakkında tanzim edilen raporların, yani vergi inceleme raporlarının celbi.
2- Aynı mükellefler hakkında ilgili takvim yılında sahte fatura düzenleme, kullanma suçlarından kamu davasının açılıp açılmadığının tespiti.
3- Dava açıldığının tespiti halinde dosyaların getirilmesi, beyanların onaylı örneklerinin dosyaya eklenmesi.
4- Düzenlenen ve kullanılan faturaların gerçek alım satım karşılığı olup olmadığının belirlenmesi için faturaları düzenleyen ve kullanan mükellefe ait mal ve para akışını gösteren; sevk ve taşıma irsaliyelerinin, teslim ve tesellüm belgelerinin celbi.
5- Bedelinin ödendiğine ilişkin ticari teamüle uygun ve kanıtlama yeterliliği olan banka hesaplarının ve kasa mevcuduyla uyumlu geçerli belgelerin temini.
6- Faturayı düzenleyen ve kullanan bilirken yeterli mal girişi ve üretim olup olmadığına ilişkin belgelerin getirtilmesi.
Sayın Başkan, biraz önce de söyledim. Vergi inceleme raporu henüz tamamlanmamış bizim mükellefimizin. Böyle bir ortamda benim defterimdeki... Savcı Bey de biraz önce sordu, "Bunun sevk irsaliyesi var mı?" diye. Keşke, keşke davadan önce bu belirtilen inceleme yapılsaydı da bu kadar insan mağdur edilmeseydi. Yani sahte fatura kestim diyen kişi, 750.000 liralık fatura kestim diyor, "250'sini elden aldım, 500'ünü iade ettim" diyor. Ama aynı fatura cariye giriyor, böyle bir ödemeyi teyit etmiyor; banka hesabı böyle bir ödemeyi teyit etmiyor. Ama daha da önemlisi; bizim arşivimizde, İBB'nin ya da Kültür A.Ş.'nin arşivinde bu işin yapılıp teslim edildiği belgelidir. Şu halde biz —kaldı ki böyle bir dava açılmadı bize, yani sahte fatura kullanma ya da tanzim etmeden— ama bunu yaptığımız isnadıyla örgüte para aktarıldığı iması yapıldı. Ama ve 'nın kendisi ikrar ediyor, "Sahte faturadan dolayı soruşturma geçirdik" diyor. Benim müvekkilimin böyle bir soruşturması yok, böyle bir davası yok.
Sayın Başkan, yukarıda detaylı anlatımlar yaptım. Altı farklı kişinin beyanlarından da kısaca söz ettim. Bu kişilerin beyanlarındaki suçlamaların hukuksal karşılığı, Vergi Usul Kanunu 359/b maddesinde ifadesini bulan sahte fatura tanzim etme veya kullanma suçu olabilir. Kültür A.Ş. özel bir hukuk tüzel kişisi; çalışanları 657'ye değil, 4857 sayılı İş Kanunu'na tabi. Fakat beyanları, müvekkilin suçlanmasında tek delil kabul edilen bu beyanlarla müvekkili suçlama... İddianamede sürpriz bir şekilde müvekkile isnat edilen ve huzurda yargılama esası olması gereken eylem 78 yönüyle TCK 158/1-e ve eylem 119 yönüyle de 282. maddesinde düzenlenen suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçudur. Sizler de ihaleye fesat yönüyle bir durum oluştuğundan da söylüyorsunuz. Evet, 765'e nazaran daha kapsamlı hale geldi 5237 sayılı Kanun'da; burada yasal karıştırma... Ama ben dolandırıcılık suçunun nitelikli hali... Bu zikredilen iddianamedeki sevk maddesi, bu suç ile kamusal bir varlık olan kamu kurum ve kuruluşlarının maddi varlıklarının korunmasını esas almıştır.
Biraz sonra kısaca değineceğim, çok eski, nostaljik bir iddianameden söz edeceğim aynı 2000'li yıllarda. Burada kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçunun oluşmayacağı yönünde bilirkişi raporları var. Oradaki sebebin olmasının nedeni, bütün hiyerarşik yapı huzurda sanık olarak bulunuyor. Hiyerarşik yapının en tepesinde zikredilen kişiyle en alttaki amirlerin hepsi burada sanık. Burada kimi kime karşı dolandırıcılık suçunu işleyecek? Yani kamu dolandırıcılığı suçunun temel unsuru nedir? En bilinen unsuru, hile ve desiselerle karşısındaki kişiyi aldatmak ya da onun zafiyetinden yararlanarak bir şeyin zararına eylem yapmaktır. Burada en üstteki ya da hiyerarşik yapının her yerindeki yetkili konumda olan bir kişinin bulunduğu bir ortamda nasıl dolandırıcılık suçu işlenmiş olabilir? Olsa olsa hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma olabilir. Sizlerin biraz önce dediğiniz konu, yani sevk maddesi, ek savunmaya yönelik CMK 225/1 maddesine göre hüküm ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve fail hakkında verilir. Mahkeme fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalara bağlı değildir. O halde hükmün ve dolayısıyla muhakemenin konusu iddianamede belirtilen fiil ve faildir.
Ancak dava konusunun sınırları içerisinde hareket edebilir. Muhakeme konusunun objektif, maddi fiile ilişimi, subjektif, şahsi unsurlarında değişme olmadığı sürece mahkeme olayın hukuki nitelemesini resen denetleme hak ve yükümlülüğüne sahiptir. İstinaf edilen ek savunma istenen konuda da biz böyle bir suçu kabul etmiyoruz. Savunmamın son konusu tutukluluk koşulları ve tahliyeye gelince; müvekkilim biraz önce söylemiştim, Sulh Ceza Mahkemesi'nin kararıyla tutuklanmış. Devamlı kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir somut deliller olduğu, suçlamaların niteliği, kaçma, delil karartma, tanıklar üzerinde baskı kurma ihtimali gerekçe gösterilerek tutuklama yapıldığı söylenmiştir. Huzurda ses ve ışık sistemleri alındığı faaliyet olan firma yetkilisi olarak belki de tek tutuklu kişi. Tutukluluğa itiraz dilekçemizde biz belirttik, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarına da yansımış; hayatında ilk defa suç isnadıyla mahkeme huzuruna gelmiş bir kişinin hakkında doğrudan tutuklama kararı verilip 15 ay boyunca tutuklu kalması zaten hukuken bir yere temellendirebileceğimiz bir konu değil.
Müvekkil özelinde hiçbir delili ve dayanağı olmayan örgüt üyeliği suçlaması çatı bir suçlama. Kalktığında diğer suçlamaların kaynağı da kalmayacak. Kaldı ki örgüt dışındaki bu suçlama, görevli mahkemesi asliye ceza mahkemesi olan bir suç. Bu suçtan tutuklanan birisini ben bugüne kadar görmedim. Onlarca iş insanı vergi raporlarıyla ağır ceza mahkemelerinde tutuksuz yargılanmakta, asliye cezalar... Müvekkilim, örgüt yöneticisi olduğu söylenen 'un altında örgüt üyesi olarak tutuklanmakta. Bir yerde, iddianamenin 1588. sayfasında güdümünde hareket ettiği söylenmiş. Ben inanın şaşırdım, bu cümleyi sürpriz bir şekilde karşımızda gördük. 'ın güdümünde derken sanırım şu kasıtla söylenmiş: , 'tan aldığı bilgiyle müvekkilimi aradı. Bir aramadan söz etti; kendisi de zaten Kültür A.Ş.'den arandığını söylüyor zaten. Oysa ki müvekkilim 'u tanımış olsa da hiçbir bağ ve ticaret yok. İş hayatında tamamladığı işlerin mekanını görmesi dışında bir ortak yönü de yok. Hedefe götürücü adeta suçlamalara ve koruma önlemlerine çilingir yapılma kastıyla var olduğu iddia olunan örgütün, müvekkilim yönüyle hiyerarşik yapısına dahil olduğunu gösterir süreklilik, çeşitlilik, yoğunluk gerektiren eylem ve faaliyetlerin öncelikle tespit edilmesi gerekir.
Burada çok girmeyeceğim ama ben bunu söylemekte bir beis görmüyorum. Arşivimi kurcaladım, 4-5 tane iddianame getirdim. İhbar edenler yazılı basın, ihbar eden MASAK, yine başka bir suçta ihbar eden eski İstanbul CHP İl Başkanı ve AKBİL'in müellifi. Yani bu bahsettiğim dava, İBB'nin geçmişte İGDAŞ, AKBİL gibi iştiraklerinin görüldüğü davalar. O davalarda dosyaya sunulan mütalaalar var; birisi ceza hukukçusu, diğeri ise ticaret hukukçusu, Profesör Mahmut Koca ve Tekin Memiş. Bu dosyada çok aslında ben birçok sanığın da ya da sizlerin de bu iddianameden, yani davadan ve soruşturmadan istifade etmesini dilerim. Çok yol gösterici olabilir. Niye bunu söyledim? 765 sayılı yasa döneminde görülmüş bir dava ama uygulamadaki bazı suçlar yönüyle, mesela örgütlü suçlar yönüyle değerlendirmeler... İGDAŞ'ın vasfını kes kopyala yapalım, bugün Kültür A.Ş.'ye uygulayalım. Kültür A.Ş. bir kamu kurumu değildir, KİT (Kamu İktisadi Teşekkülü) değildir, çalışanları memur değildir. Bunların işlediği suçlarla ilgili değerlendirmeyi yaparken memur olmadıkları için zimmet suçlarının olmayacağı vesaire vesaire derken örgütlü suçlar yönüyle değerlendirmeyi yapmış.
Buradaki açılan dava da herhalde o günkü siyasi konjonktürde böyle bir dava açılmış. Bu davada sosyal ve siyasi fikir birlikteliğinden kaynaklı örgütün varlığından bahsedilmiş iddiada. Şimdi nihai olarak da bu davaların tabii hiçbiri nihayete ermedi, zamanaşımından düştü. Ama burada örgütün olamayacağına yönelik bir tespit var, Yargıtay'ın da süzgecinden geçti, kararından geçti. Yargıtay kısmen bozdu; kısmen bozmasının sebebi de bu iştiraklerin zararlarının olup olmadığına yönelik detaylı incelemenin yapılması gerekliliğine yönelikti. Oysa ki ben bunu niye vurguladım? İki tane hukuk profesörünün, bir ceza hukuku profesörü ve ticaret hukuku profesörünün hazırladığı bilirkişi raporunda böyle bir birliktelikten örgüt çıkarılamayacağı raporlanmış. Çünkü siyasi bir birliktelik seçimle gelmiş, daha sonra atamalarla Kültür A.Ş. oluşturulmuş. Her birinin hiyerarşik bir yapısı var, yani siyasi bir hiyerarşik yapısı var, idari bir hiyerarşik yapısı var. Bu yapı içerisinde biz, örgüt üyeliği suçlaması bize isnat ediliyor. Ben, hiçbir yerde neden örgüte üye olduğumu bilmiyorum. Aklıma gelen soru şu bir hukukçu olarak: Eylem 78 ve eylem 119 her iki suçlamada, isim vereceğim ama örnekleme olarak, her ikisinden de suçlanıyor, her iki suçtan, bir gün bile tutukluluk görmedi. Biz niye tutukluyuz? 'nin ismi suçlamaların içinde, hukuki anlatımda zikrediliyor; biz zikredilmiyoruz.
Toparlayacak olursak sayın başkanım, bitiriyorum, şunu söyleyeceğim son olarak: Hakikaten 18 gün beklemeyi gerektirir bir konu olduğunu görmüyorum. Yani bayram öncesi çok ciddi bir hayal kırıklığına uğradık. Tam sıra bize geldi, çok demoralize oldu herkes. Bayramı da burada geçirdik. İddianameye tekrar bakın. Gerçekten el insaf veya vicdani bir boyutla bakın, istirham ediyorum. Bir delil varsa, bu delilin karşılığı, cezasını bugüne kadar zaten fazlasıyla çektik ki delil yok dosyada. 15 ay tutuklu kalmak demek hakikaten çok ciddi bir hak ihlalidir. Biz bugün yeni bir Anayasa Mahkemesi önüne giden bir ihlalle uğraşmak istemiyoruz. Hani böyle bir, ben devlet geleneğinden gelen bir kişiyim. Böyle bir tasarrufla da uğraşmak istemiyoruz ama ben, gecikmeksizin, 18 günü beklemeksizin bir tutukluluk incelemesi yapılması gerektiği fikrindeyim. Yani bu usul sadece bu dosyada geldi. Bir tutukluluk durumunun incelenmesi belli bir güne bırakılması, evet, yargılama devam ederken mümkün olabilir ama delillerin toplandığı, ifadesinin alındığı bir ortamda beklenmeyi gerektirir bir konu yok.
Bu vesileyle bu konuların heyetçe dikkate alınmasını ve müvekkilimin nihayet tahliyesini, kendi talebinde de zikrettiği banka hesaplarındaki blokenin de kaldırılmasını talep ederim. Saygılar sunarım.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.