Mahkeme heyetini, iddia makamını, meslektaşlarımı ama asıl dinleyicilerden sonra tutuklu sanıklarımızın, müvekkillerimizin eşlerini selamlıyorum. İnsan yaşlandıkça dejenere oluyor. Ben ise ağlama moduna giriyorum bu ara. Öyle bir şey yaparsam ayıplamayın ama ağlamamak için elimden geleni yapacağım. Çünkü bu dosyanın insani yükü bizleri biraz yordu. Belediyecilere, belediye çalışanlarına selam vermek istiyorum özel olarak ve onlarla birlikte İstanbul'daki tüm çalışan herkese tabi ki. Şehrimizi güzelleştirmek, çocuklarımızın daha temiz bir çevrede doğayı tanıyarak büyümesi, okulda aç kalmaması, kadınlarımızın ev işlerine ve çocuk bakımına mahkum olmaması, -muhtaç geri alıyorum- kimsenin yoksulluğa, çaresizliğe düşmemesi, apartmanlarda hapsedilip yalnızlığa mahkum olmaması, gençlerimizin kütüphaneden; kültürel, sanatsal, sportif etkinliklerden; alternatif beceri geliştirme olanaklarından ve benzeri faaliyetlerden yararlanmasına, bu olanaklara ulaşabilmesine, engellilerimizin topluma eşit katılması, eşit bireyler olarak katılması için şehirde birey olarak var olabilmesi için kısaca tüm hemşehrimizin onurlu bir birliktelik içinde, farklılıklarıyla ortak bir dayanışma duygusu içinde birbiriyle iletişim kurarak var olabilmesi için çalışan tüm belediye personeline ve buradaki tutuklu arkadaşlarımıza saygılarımı sunuyorum. Hepsinin özgür günlerde en kısa zamanda kardeşçe birbirleriyle kucaklaşacağına olan inancımı gündeme getiriyorum, dile getiriyorum. Niye bunu söyledim? Ajitasyon yapmak için değil, görevimin dışına çıkmak için değil. Dün vekilim önemli bir söz söyledi, Buğra Gökçe. "Bu davalar benim suyumu bulandıramaz" dedi. Hazırlık yaparken de bu çok cümleyi duyduğumda çok etkilenmiştim. Bence savunmasının altın cümlelerinden biri bu. Bir belediyeciye de bir şehir planlaması uzmanına da çok yakışan bir söz. Çünkü belediye ne yapıyor, şehir plancısı ne yapıyor diye baktığımızda ve niye buradalar diye anlamaya çalıştığımızda aslında mesele yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Kim suyu bulandırıyor, bulanıklık ne? Biz bunu nasıl berraklaştırabileceğiz, nasıl bir yola ulaştırabileceğiz onu anlamamız gerekiyor. Ulaşım, çevre, temizlik, bakım, onarım... Bu işleri yapıyor belediyeciler ve canla başla uğraşıyorlar. Müvekkilimiz su deyince baktım, Dünya Su Günü ne zaman diye. 22 Mart'mış. Çok ilginç değil mi? Sizleri 23 Mart'ta tutukladılar. 22 Mart'ta da siz Su Günü'nün kutlanmasından 1 gün sonra, o gün gözaltındaymışsınız, tutuklanmışsınız. Su niye önemli? Su oksijen gibi insan vücudunun temel yapı taşlarından biri ve belediyeciler o suyu korumak, kaynakları kurutmamak ve temiz halde bizlere evlerimizde ulaştırmak için çalışıyorlar. Hepsine minnettarız ama şu an Silivri'deler.
Buğra Gökce Müdafii Av. Aynur Tuncel Yazgan Savunması
Şimdi elimde bir kitap var. İhaleye Fesat Karıştırma Suçu ile ilgili son zamanlarda yapılan bir doktora tezi, Sayın Ramazan Arıtürk'e ait. Orada baktım, bu ihaleye fesat karıştırma suçunun tarihi nedir diye arkadaşlar. 1858 yılında ikinci kez bir ceza hukuku düzenleme sürecine geliyor, Ceza Kanunname-i Hümayun adı altında ve bunun 83. maddesinde ihaleye fesat suçu düzenleniyor. Burada da satın alma, satımlara ve benzeri işlere fesat karıştırma memurlara özgü bir suç, suç olarak düzenlenmiş 83. maddesinde, özür dilerim. Yaptırımına şöyle bir bakayım dedim. 5 yıl kalebentlik ve ömür boyu rütbe ve memuriyetten yasaklanma. Şimdi ben 2007-2012 arasında Balyoz'da, Ergenekon'da müdafi olarak görev almadım çok yakından izlemekle beraber. Ama hepimiz Silivri'nin artık bir kale haline getirildiğini, insanların yalıtıldığı, sürgün edildiği bir kale haline getirildiğini ve burada aslında müebbet hapis etkisi yaratacak ve şok edici, yoğunlaştırılmış bir takım özel muamelelere tabi tutulduğunu biliyoruz. Bizler de hakimler, savcılar da içinde yer alacak şekilde bütün hukukçular, bu süreçlerde tutuklularla beraber özgürlüğümüzü kullanamadan onların acılarını paylaşarak var oluyoruz. Şimdi az önce suyun bulanıklığına niye takıldığımı söyledim, söyledim. Bir bulanıklık var, siz de bu bulanık suyun içine atılmış durumdasınız, yargılanıyorsunuz ama bu bulanıklığı sağlayan Cumhuriyet Savcılığı. Cumhuriyet Savcılığı epey bulandırmış ortalığı çünkü hem soruşturma evresinde bize yapılanlara baktığımızda hem de iddianamenin yazılma biçimine baktığımızda ceza hukukunun ve insan hakları hukukunun ve anayasa hukukunun pek çok temel ilkesinin yerle yeksan edildiğini görüyoruz. Kanunilik yok, cezaların şahsiliği yok, haksızlık ve kusurluluk ayrımı yok. Eğer bir haksızlık varsa bununla ilgili tipikliğe ilişkin unsurlar yok, hukuka aykırılıklar, uygunluklar yok. Suçun özel görünüşleri olan içtima, teselsül, iştirak kuralları hiçbiri uygulanmadan, yok sayılarak bir iddianame düzenlenmiş.
Çok konuşulduğu için ben de dilekçelerimde, 1 yıl 3 aydır, 15 aydır, ben 1 yıldır görevliyim, haziran ayında göreve başlamıştım tam 1 yıl oldu, 1 yıldır yazdığım 1.000 sayfayı geçen pek çok dilekçede bunları son derece ayrıntılı bir şekilde dile getirdim. Ve meslektaşlarım da dinlediğim kadarıyla, okuduğum kadarıyla savunmalarında muhakeme hukukuna aykırılıkları gündeme getirdiler. Ben bunun teknik açıklamasını artık yapmaktan yoruldum, bu saatte gereksiz de görüyorum ama birkaç şeyi söylemek zorundayım. Bu bulanıklık bu birkaç şeyle ilgili… Birincisi; soruşturmada gereksiz bir gizlilik uygulandı. Biliyorsunuz soruşturmalar gizlidir. Yani özel olarak bir Sulh Ceza Hakimi'nin kısıtlama kararı vermesine gerek yoktur; gizlidir bütün soruşturmalar. Ama gizli olmasının nedeni delillerin karartılmamasıdır. Yani deliller eğer, hangi olası delillerin toplanacağı bilinirse, bu suçtan dolayı ceza alma korkusu içinde olanlar bu gizliliği bozmak isterler ve delilleri bozmak, yok etmek isterler. Deliller yok edilemesin, bozulmasın diye gizlilik vardır. Bir de niye gizlilik vardır? İnsanların özel yaşamlarını, kişilik haklarını, lekelenmeme haklarını korumak için. Bundan ne çıkıyor sevgili arkadaşlar? Aslında soruşturma ilgisiz kişilere gizli. Yani soruşturmanın tarafı olanlara gizli değil. Hatırlarsanız bu duruşmanın ilk gününde çelişmeden bahsetmiştim ve Nurullah Kunter'e bir atıf yapmıştım. Bizim ceza muhakemesi hocamız, hocaların hocası. Nurullah Kunter diyalektik bir muhakemeden bahseder, hükmün kolektifliği ilkesinden bahseder. Ve onun açtığı bu yolda Avukatlık Kanunu'nda düzenlenmiştir. Avukatlık Kanunu'na göre savunma, yargının, yargılama işinin kurucu makamıdır, kurucu unsurudur. Bu ne demek? Tek başına mahkeme yargılama yapmıyor davada ya da davayı hazırlayan, soruşturmayı savcılık tek başına yürütmüyor. Aslında hükmün kolektifliği soruşturmanın en başından beri var ve taraflara göre bir gizlilik yok. Yani ben şüpheli isem, şüpheli müdafi isem ya da suçtan zarar gören isem ya da müşteki, mağdur isem, onun vekili olan avukat isem bana karşı bir gizlilik yok. Ben her türlü bilgiyi ve belgeyi, dosyanın içindekini okuyabilir, bunları örnek olarak edinebilir, savcıya verebilirim. Savcıyla bu anlamda denk bir yetkiye sahibim. Eşit değil, tabii ki soruşturmayı yürüttüğü için kral o olduğu için, Ömer Emin Soylu'nun deyimiyle. Tabii ki o benden bir kat daha yukarıda çünkü bu işi o yapıyor. Ben onun yanında şüphelinin ya da suçtan zarar görenin hukukunu himaye ediyorum ama yetkilerim denk.
Peki öyle mi oldu? Öyle olmadı. Bir kısıtlama kararı verildi. Bakın bu kısıtlama kararı sadece bilgi ve belgelere erişimimizi engellemek için verilen bir kısıtlama kararı. Aslında belgelere erişimi engelliyor, dolayısıyla bilgilere erişimi de engelliyor. Belgeyi okuyamayınca bilgiye de erişememiş oluyorsunuz. Örneğin size bir gizli tanıkla ilgili soru soruluyor. Müvekkilim hakkındaki tutuklama kararının gerekçesine bakın; "Gizli tanık beyanı" diyor. Hemen şunu hatırlatayım; hakim önünde söylenmemiş şey beyan değildir. Şu ana kadar herhangi bir tanık beyanı bu davada yok. Savcının dinlemesi ifade almadır. Savcının nasıl dinlediğini gördük. Herkes için bunu yapmıştır diyemem, öyle bir hadsizlikte bulunamam ama örneklerini gördük, kötü örnekler de var. Yönlendirme, hak hatırlatmama, baskı yapma... Değil mi? Bunlara tanık olduk. Birkaç tane kötü örnek söylendi ki bunun birkaç tane olmadığında da hepimiz, soruşturmada bizzat görev alan hukukçular olarak tanırız. Şimdi kısıtlama kararı verildi. Kısıtlama kararı verildiğinde şu deniliyor; aslında biz bunu Feyzi Özgenç'le de çok tartışıyoruz. Geçen gün şeye geldi, baroya geldi. "Avukatlar" dedi, "okuduklarını şüpheliye söylemesinler. Hani iyi olur, onlara da veririz ama söylüyorlar" dedi. "Ay, ben zaten şüpheliye söylemek için okuyorum." Niye? Çünkü şüpheli nesne değil ki, şüpheli özne! Soruşturmanın tarafı. Hakkında bir yaptırım uygulanması ihtimaline binaen; yakalama, tutuklama, mal varlığına el koyma, arama, el koyma gibi temel hak ve özgürlüklerini çok doğrudan etkileyecek delil toplama yöntemleri, koruma tedbirlerine müdahale edilecek bir insan tabii ki özne olduğu için ve hakkında bir gizleme kararı verilemeyeceği için, avukatı da savcıyla denk etkiyle kullanacağı için, bir kişinin çelişebilmesi için, yani hükmün kolektif olabilmesi için, savcının iddiasına karşı savunmanın iddiasını, savcının tezine karşı savunmanın tezini ileri sürebilmek için bizim zaten ne yapmamak gerekiyor? Şüphenin hangi delile dayandığını, ne tür bir delil olduğunu (belirtim mi, beyan mı, belge mi?), bunun hukuka uygun yollarla elde edilip edilmediğini denetlememiz lazım.
Abdülsamet Tutar kararı, Hizbullahçılar için verilmiş bir karar. 4 gün DGM'de hak hatırlatılmadan kişiler dinlenmişler, ikrarları var. Evlerinde de bir arada silah bulunmuş, hatırlayın Beykoz olaylarını, neler neler bulundu. Onlarla ilgili Anayasa Mahkemesi ihlal kararı verdi çünkü bu kişiler tutuklandıktan hemen sonra, DGM'lerden hemen sonra dediler ki: "Bize avukat yardımından yararlanacağımız ve susma hakkımız hatırlatılmamıştı. Biz haklarımızı öğrenmeden ikrara yönlendirildik." Ve Anayasa Mahkemesi orada ne yaptı? Avukatın, yani soruşturma evresinde şüpheliye hukuki yardım sunan avukatın yetkilerini tartıştı ve orada sadece şüpheliye hukuki yardım sunan, yanında duran, ifade ve sorgu sırasında ona eşlik eden, neredeyse bir psikolojik destek sunan ya da işte tanıklık yapan ama pasif bir tanıklık yapan bir özne olmadığını söyledi. Dedi ki: "Hukuki denetim yapmaktadır. Hem müvekkilini aydınlatmaktadır hem dosyadaki belgeleri inceleyerek müvekkiline, müvekkilini de dinleyerek delil değerlendirmesi yapmaktadır. Riskleri anlatmaktadır, ölçmektedir, olası lehe delilleri tartmakta ve öneride bulunmakta, akıl öğretmektedir; uzman, ehil eldir." Ve yine Anayasa Mahkemesi başka bir kararında eğer insanlara, şüphe altındaki insanlara ya da hakkı ihlal edilen ya da hak arayan bir insana bir yardımda bulunulacaksa bu yardımın ehil kişiler tarafından, uzman kişiler tarafından verilmesini ister. O da Avukatlık Kanunu'ndaki tekele göre münhasıran avukatlara tanınmıştır. Yani dolayısıyla özneyse şüpheli, suçtan zarar görenle denk muamele görmesi gerekiyorsa, iki tarafın avukatı ve denk yetkileri kullanmalıysa, bizim şüpheye neden olan, dayanak olan delilleri görmemiz ve hukuka uygunluğunu denetlememiz gerekirdi ama bu bize sağlanmadı, engellendi. Haksız bir şekilde, katı, abartılı, ölçüsüz bir şekilde uygulandı. Niye ölçüsüz diyorum? Burada MASAK raporu çok tartışıldı biliyorsunuz. "MASAK raporu delil midir, bilirkişi raporu mudur, değil midir?" diye. Niye tartışılıyor? Çünkü adil yargılanma hakkı, soruşturma evresinin en başından beri bu çelişmeliliği ve denkliği uygun görüyor ve çelişebilmesi için de avukatın dosyanın içindeki belgeleri görmesi gerekiyor. Ve dürüst olmanın da bir zorunluluğu olarak her şey şüpheliden saklanamıyor, bazı şeyler saklanabiliyor. Yani demin niye söylemiştim? Kural; gizlilik dışarıya karşıydı, taraflara karşı değildi, şüpheliye karşı değildi. Şüpheli, savcının bildiği her şeyi bilmek, onun argümanlarını, onun dayanaklarını bilmek, karşı argüman geliştirmek, savunmasını oluşturabilmek için dosyadaki her şeyi bilmeliydi.
İşte 153. maddemizin 2. fıkrasında bir istisna var, diyor ki: "Soruşturmanın selameti halel görecekse..." Yani o zaman ne yapılabilir? Şüpheli müdafine, hatta katılan olacaklar için de müşteki vekiline de kısıtlama getirilebilir diyor. Bu kısıtlama bazı belgelerin okunması ve örneğinin alınmasıyla ilgili ama "bazı" kelimesine dikkat ediniz, "her" değil. Niye her değil? Çünkü gerçeği ne pahasına olursa olsun bulmak diye Türkiye Cumhuriyeti'nin bir derdi yok. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ve Anayasa 12'ye bakın; hepimizin temel hak ve özgürlükleri var, doğuştan devredilmez. Diyor ki: "Ben seni birey olarak kabul ettim. Sen silahı bıraktın, evinde, kapın açık yatıyorsun çünkü güvenliği varsayımsal sözleşmeye göre ben sağlıyorum. Dolayısıyla senin güvenliğini sağlarken senin vazgeçilmez haklarına da saygı duyacağım ve koruyacağım." İşte savunma hakkı da bunlardan biri ve devlet dürüst olmak zorunda, adil yargılanma hakkını sağlamak zorunda. Ben yıllarca baroda Adil Yargılanma Takip Merkezi'nin başkanlığını yaptım. Hiçbir şey öğretemediysek şunu öğrettik arkadaşlarımıza: Adil yargılanma hakkı kendi kendine kullanılabilen bir hak değildir arkadaşlar. Canınız sıkılıyorsa gidip intihar edebilirsiniz, yaşam hakkınıza son verebilirsiniz. Canınız sıkılırsa mülkünüzü satıp bağışlayabilirsiniz, mülkiyet hakkınızdan kafanıza göre vazgeçebilirsiniz. Ama adil yargılanma hakkınızdan isteseniz de vazgeçemiyorsunuz ya da isteseniz de kullanamıyorsunuz. Çünkü adil yargılanma hakkı, bireyle devlet arasında bir mekanizma, personel, mevzuat yapılmasını gerektiriyor. Yani eğer siz hukuk devletiyseniz, adil yargılanma hakkına uyacağınıza söz verdiyseniz; mevzuat geliştirmek, personel yetiştirmek, merciler, makamlar oluşturmak (yani sadece lüks cezaevleri değil) tarafsız, bağımsız çalışacak mahkemeler kurmanız, mahkeme personeli oluşturmanız lazım. Ve insanların bu mevzuatın içinde, personelin içinde, mekanizmaları kullanarak var olabilme, uğradığı haksızlığı dile getirebilme, kendisi bir haksızlık iddiası altındaysa savunmasını etkili bir şekilde kullanabilme mekanizmalarını kurma görevi veriyor.
Gerçek bir sosyal devlet ise bu mekanizmaları kurmadığı zaman sorun çıkıyor. Ama dürüst olmak zorunda ve dürüst olmanın da alfabesi şu, A'sı şu: Sizin bildiğiniz bir şeyi devlet sizden saklayamıyor arkadaşlar. Eğer arama sizin evinizde, huzurunuzda yapıldıysa, eğer ifadeyi siz kendiniz veriyorsanız, eğer yer göstermeyi, ruhunuzu bir yerde bırakıp bedeninizi götürmüyorlarsa, yer gösteren kişi sizseniz, irade açıklamasını siz yapıyorsanız, bu işlemlerin sizin bedeniniz inceleniyorsa, katıldığınız yani fiziken ve ruhen katıldığınız bütün işlemlerde dürüstlük kuralı gereği sizin bildiğiniz varsayılır, kabul edilir. Biliyorsunuz çünkü; belki işte hani şuur tahkiki ile ilgili, akıl hastalığı ile ilgili bir takım sıkıntılı durumlar varsa bilemeyecek, anlayamayacak durumda olduğunuzu düşünün. O zaman zaten avukat zorunlu olur. Avukat zaten vazgeçilmez olur. Yani ister akıl hastası olalım, şuurumuzu tetkik etme gereği duysunlar ister duymasınlar; bizi etkili savcıyla denk yetkilere sahip birey olarak kabul ettikleri zaman ve dürüst olacaklar ise bizim bildiğimiz hiçbir şeyi bizden saklayamazlar. Birincisi, bildiğimiz her şeyin bizden saklanmaması. Bu ne demek? 153. madde söylüyor zaten. "Şüphelinin katıldığı ve katılabileceği bütün işlemler" diyor. Şimdi siz kendiniz düşünün, hangi işlemlere katıldınız soruşturmada? Hangilerine katılmadınız? Hangileri size tutanak olarak verildi? Hangileri verilir miydi? Daha burada bir ölçüsüzlük olduğunu, bir haksız gizlilik olduğunu görüyorsunuz. İkincisi, bilirkişi raporları. Şimdi MASAK bilirkişi raporu mudur, değil midir? Efendim, bu bilirkişiler tarafsız mıdır, değil midir? Biraz sonra konuşacağız. MASAK tabii ki Hazine Bakanlığı'na, Maliye Bakanlığı'na bağlı bir uzman kuruluş. Aslında baktığınız zaman tarafsız değil. Ama kanunen kendisine kara para aklanması —ben eski adı kullanmaya alışığım— ve bir birkaç suçla ilgili, işte terörün finansmanıyla ilgili sağlanan, verilen birtakım ödevler var ki bu ödevleri uzman olduğu için yapıyor, aynı Adalet Kurulu gibi. Yani bu çok tartışmalıdır. Bir kişi nasıl tarafsız olur? Bir bakanlığın kurduğu bir kişi taraf olabilir mi? MASAK Maliye Bakanlığı'na bağlı, Adalet Bakanlığı'na bağlı; acaba tarafsız mı? İşte hukuk devleti olmanın kaçınılmazlığı gereği devlet kendi uzmanlarını kuruyor ama bu uzmanlar tabii ki meslek içinde çalıştıkları için tarafsız olmak zorundalar.
Bağımsızlıkları tartışmalı olsa bile aynı iddia makamı gibi, savcılık gibi tarafsız olmak zorundalar ve tarafsızlığın içinde dürüst olmak zorundalar. Peki ne zaman bilirkişiye gidiyor mahkemelerde, savcılarda? Eskiden sadece mahkemeler bilirkişi atayabilirdi. 2005'te devrim diye savcılara da bu yetki verildi. Şimdi savcılar ve mahkemeler bilirkişi ataması yapıyorlar. Fiilen kolluk da yapıyor ama ciddiye almayın. Bu hukuk kaygıdır ama işe giriyor Türkiye'de maalesef. Çünkü pek çok şehirde savcılardan daha iyi yapan uzman kolluklarımız var. Bu gerçeği de bilmek gerekiyor. Şimdi bilirkişiye ne zaman gidiliyor? Bilirkişiye bir hâkimin mesleki deneyimiyle ya da insan olarak yaşam deneyimiyle çözemediği teknik bir sorun var ise bilirkişiye o zaman gidiliyor. Bilirkişi teknik bilgisiyle olguya bakıyor, maddi duruma bakıyor; iz, eser, emareyi verilen yetki sınırları, görev sınırlarında inceliyor ve bir mesleki değerlendirme, teknik değerlendirme yapıyor. İşte MASAK raporu da bilirkişi raporu da, bizim hakkımızda kullanılan ya da kanımızı, idrarımızı, tükürüğümüzü alıyorlarsa onlarla ilgili yapılan tıbbi incelemelerin hepsi bilirkişi raporu. İşte dürüstlüğün devamı olarak bu bilirkişi raporunun da bizden saklanmaması gerekiyor. Niye saklanmaması gerekiyor arkadaşlar? Çünkü sizin denk argüman geliştirebilmeniz için, savcıya karşı savunma hakkınızı layıkıyla kullanabilmeniz için bilmeniz gerekiyor. Yani raporun içeriğini bileceksiniz ki raporun içindeki bilgiye göre kendinizi savunasınız. Şimdi bu dürüstlüğü de aşan bir zorunluluk aslında. Niye? Çünkü bilirkişi raporunda yapılan teknik inceleme aslında suyun akışını değiştiriyor, bir yeni deyimle. Bu ne demek suyun akışının değişmesi? Şüphe derecesini değiştiriyor. Yani basit şüpheyle, makul nitelikteki ama basit şüpheyle soruşturma başlıyor. Ama hakkınızda iddianame yazılması için yeterli dereceye erişmesi gerekiyor bu şüphenin. Tutuklanmak içinse kuvvetli dereceye erişmesi gerekiyor. Hüküm kurulması, mahkumiyet olması içinse şüphenin yenilmesi yani %100 suçlu olduğumuza ilişkin bir delil elde edilmesi gerekiyor. İşte bilirkişi raporu tam da hakime bu anlamda yardımcı oluyor. Örneğin bıçaktaki parmak izinin, değil mi, cinsel suçlarda elde edilen vücut artıklarının, örneklerinin, burada hesaplarda bir hata var mı, hile var mı, rehberlerin incelenmesinin, bankacılık hareketlerinin değerlendirmesinin hepsinin teknik incelemeler olduğunu görüyoruz. Ve bu incelemeler nasıl ki hakime yön veriyorsa savunmaya da yön vermeli. Dolayısıyla sizin bunu bilmemeniz mümkün değil.
Ama bir de gizli tanık hikayesi var. Aslında gizli tanıdık kim diyorduk? İşte 1 yıl önce, sonra, bir sonra gizli tanıdık. Gizli tanık aslında gizli tanıdık. Biz çoğunu tahmin edebiliyoruz ama tabii söylememiz suç şu an, söylersek yargılanırım. Ama ben tahmin ediyorum yani buradakiler gizli tanık olmuş ya da olmaya mecbur bırakılmış. Hiç de şaşırtıcı değil. Dosyayı geç de olsa okuduk, geç de olsa aydınlanmaya başladık. Gizli tanık meselesi var. Şimdi bizim CMK'nın yani Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 58. maddesine baktığınız zaman öyle kolay kolay gizli tanıklık kabul edilmemiş. Açık tanıklıktır asıl olan. Yani tanıklık çünkü bir kamu görevi. Kendinizi bağlayıp gitmezseniz sizi zorla götürürler. Konuşmak zorundasınız. Yani bir şey gördüyseniz, tanıklıktan çekilme hakkınız yoksa konuşmak zorundasınız. Sizi zorla götürürler. "Niye götürdün, ben tanığım" diyemezsiniz. Çünkü kamu görevidir. Katlanmak zorundasınız. Bildiğinizi, gördüğünü açıklamak zorundasınız. Ama mafyayla mücadele ederken sapma gündeme geliyor. Sapma ihtiyacı gündeme geliyor. Mafya ile ve terörle mücadele ederken yani örgütlü suçta, eğer tanıklar kimliklerinin bu örgütsel yapı tarafından öğrenilmesinden korkarlarsa iradeleri fesat olur ve özgür iradeleriyle konuşamazlar. Onların iradesini özgür tutmak için, içinde bulundukları somut tehlikeye bağlı olarak biz onların kimliğini saklıyoruz. Duruşma salonuna getirmiyoruz, vizüel iletişim kuruyoruz, ses seviyemizi değiştiriyoruz. Her türlü sorunun sorulmasına, kimliğini belli edecek soruların sorulmasına ilişkin birtakım kısıtlamalar getiriliyor. Ama sonra bu 2005'te geldi Türkiye'ye. Sonra 2007'de bir özel kanun yapıldı; 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu. Biraz abarttı; sadece örgütlü değil, örgütlü olmayan suçlar bakımından da gizli tanıklığın kurallarını getirdi. Ama temel kural şu: Bir gizli tanığın tek başına delil olabilecek beyanıyla, ifadesiyle, mahkeme önünde dile getirilmişse beyanıyla hiç kimse hakkında mahkumiyet kurulamaz.
Şimdi bu genel bilgiden sonra özür dilerim, o yüzden bu tarafa doğru konuşuyorum. Sayın başkanım, yani bunlar sizin zaten çok iyi bildiğiniz işler ama tutukluların kendilerini düşünmesi için, niye bunları söylediğimi açıklayabilmek için bunları söyledim. , kendisiyle beraber 7 kişi tutuklandı. MASAK raporundan dolayı, gizli tanık ifadesinden, beyanından dolayı, hatta verdiği uzmanlık inceleme raporlarından dolayı bir de açık herhalde tanık beyanlarından dolayı tutuklandı. Biz de başından beri dedik ki: "MASAK raporu bilirkişi raporudur, çelişmeyi sağlar. Lütfen bizim hakkımızda MASAK raporu neyse verin." Çünkü bizim malımız, mülkümüz ortada. İstediğiniz kadar araştırın. Dün söyledi: Bir tanesi 2016'da, bir tanesi 2020'de alınmış 2 tane küçük ölçekli apartman dairesi var. Ve bunlar 2022'de İstanbul'a gelmeden önce alınmış. Hatta söyledi, 2025'te tutukluyken ben yeni tanıştığımda "Yeni kurtuldum" dedi bana, "Son taksidimi yeni ödedim, tutukluyken ödedim" dedi. Dolayısıyla İBB içindeki bir hani kara paraydı, sahtecilikti, naylon faturaydı, örgüt adına dolandırıcılık yapmaktı gibi bir suç işlenmiş olsa ve hepsine katılmış olsa gene ne olmayacaktı? Kendisinin bu mal varlığı ile ilgili bir değerlendirme yapılamayacaktı. Alnımız aktı, rüşvet kalmadığını biliyorduk. MASAK raporunu bekledik ama her gün 38. madde incelemesinde tartıştık Sulh Ceza Hakimlikleri'yle. Ben Haziran ayında göreve başladım. 11 Haziran tarihli dilekçeyle istedim kısıtlama kararını ve kısıtlanamayacak belgeleri, vermediler. Temmuz ayını buldu bana kısıtlama kararının verilmesi, 3 Temmuz'u. 7 Temmuz'da itiraz ettim, hala itirazımın sonucunu görmedim. İtiraz dilekçelerimizi alan cumhuriyet başsavcılığındaki bazı savcılar, itiraz hakkımızı gasp etme ve dilekçelerimizi işleme koymama hakkına sahip değiller. Onların böyle bir hakkı yok arkadaşlar. Ben bir avukatım; dokunulmazlığım ve mesleki yetkilerim var. Dilekçemi almak zorundalar. Siz şüpheli, sanık veya tutuklu olsanız dahi itiraz hakkınız vardır. Bunlar asla vazgeçilemeyecek, devredilemeyecek ve birilerinin keyfine göre kullanıp kullanmamaya karar veremeyeceği haklardır. İtiraz ettik ama beyefendi itiraz dilekçelerimizi itiraz makamına göndermedi. Gönderdiyse de bizim haberimiz olmadı; kararlar bize tebliğ edilmedi. Böylelikle kısıtlanamayacak olan MASAK raporu kısıtlandı ve bize verilmedi.
Şimdi gizli tanık... Ay nasıl merak ettik, nasıl merak ettik! Bu gizli tanıklar hani kim olduğundan boş verin, kimse kim, biliyorsunuz ölü de çıkabiliyor. Şüpheli de olabilir, müşteki de olabilir. Yani özneleri karıştırabiliyorlar. Halbuki özneler ayrıdır; şüpheli ayrıdır, suçtan zarar gören ayrıdır, mağdur ayrıdır, şüpheli ve sanık ayrıdır, tanık ayrıdır, bilirkişi ayrıdır, hakim, savcı, avukat ayrı ayrıdır. Bir avukat hem gizli tanık hem şüpheli, bir şüpheli hem şüpheli hem gizli tanık, bir müşteki hem müşteki hem gizli tanık olmamalı. Bu abes, abes! Hile, sapma! Ama zaten gizli tanıklığın kendisi sapma. Neyse, ben onlardan vazgeçtim. "Kim bu gizli tanık?" merak ediyorum. Gördük, birkaç tane gizli tanık var, bazıları meşhurdu. Bize merak içindeyiz yani, "Kim acaba ile ilgili bir şey söyledi de tutuklanmış?" Yine görebildiğim kadarıyla —göremediysem yine herkesten özür diliyorum— okuduğum gizli tanık ifadelerinin özetini çıkarttım, ekibe dağıttım. Bir tanesi bile 'nin gözünün üzerinde kaşı var demiyor. Bir tanesi bile "Şöyle zimmet, şöyle rüşvet, şöyle irtikap, şöyle görevi kötüye kullanma yaptı; mal yedi, içti" demiyor yani, böyle bir şey söylemiyor. Sadece 2 tane tanık şunu söylüyor... Özür dilerim. Müvekkilimiz, İPA (İstanbul Planlama Ajansı) başkanlığını Şahan Bey bırakınca Buğra Bey'in oraya geçtiğini söylüyor. Ee? Yani bunu biz bilmiyor muyuz? Bunun için gizli tanık dinlemeye gerek var mı? Rapor yazmış birkaç tane. Resmen atanmış, değil mi efendim? 2024 yılının mayıs ayında başkanımız tarafından görevlendirilmiş. Bu gizli bir şey mi? Bunu öğrenmek için birinin gizli tanık olmasına mı gerek var? Ya da bu söylendi diye, Buğra Bey İPA başkanı oldu diye, Şahan Bey'in —ismini kısa söylüyorum kusura bakmasın lütfen— yerine geçti diye şey mi oluyor? Ya da Şahan Bey ne yapmış, ne söylenmiş ki bu gizli tanık, işte "Birilerini doldurdu" diyor, "Kadrolaşma yaptı" diyor. Ee? Yani bunun içinden sen nasıl bir mala karşı suç, kamu idaresine karşı bir suç çıkarıyorsun? Ne Şahan Bey için bir şey söylüyor ne dönüyor Buğra Bey için bir şey söylüyor. Ama biz bu nedenle tutuklanıyoruz. Durum facia! Hala tutukluyuz. Hala Silivri'deyiz, kalender. Hala 1850'li yıllarda yazılan kanunun, ihaleye fesat suçu için öngörülen cezasını biz fiilen çekiyoruz.
Onun dışında başka şeyler de oldu soruşturmada ama daha fazla soruşturmayla ilgili bir şey söylemek istemiyorum. Ben asıl muhakeme hukuku çalıştığım için, arkadaşların da muhakeme hukukuyla ilgili bir şeyler söylememi beklediği için böyle bir genel giriş yaptım. Bunları zaten daha önce yazmıştık, söylemiştik, dile getirmiştik ama şunu söylemek istiyorum: Eğer Anayasa'nın 12. maddesi varsa, Anayasa'nın 19. maddesi varsa... Yani hepiniz özgür, eşit, temel hak ve özgürlüklere sahip bireylerseniz, bu devlet size bu sözü verdiyse ve bu devlet size özgürlük ve güvenlik hakkınızı da güvence altına alma sözü verdiyse o zaman niye tutuklusunuz? Bunu konuşmamın sonunda dile getireceğim. Tutuklu olmamanız gerekiyor çünkü özgürlük karinesi var. Özgürlük ve güvenlik, gördüğünüz gibi iki tane hak var 19. maddede. Efendim, hani bu yeni liberal, neoliberal sistemde "Özgürlük mü, güvenlik mi? Güvenliğimizi sağlamak için özgürlüğümüzden feragat ederiz" hikayesi yalandır. İkisi farklı şeylerdir, yarışmazlar. Bu hak hem özgürlüğü hem de güvenliği garanti altına alır arkadaşlar. Güvenlik mutlak bir haktır. Güvenliğinizi, gözaltına alınsanız bile, tutuklansanız bile, hükümlü olsanız bile devlet tekeffül eder. Asla sizin güvenliğinizi ihlal edemez; çıplak arama da yapamaz, hakaret de edemez, iradenizi fesada uğratacak bir hileye, hurdaya da tenezzül edemez. Maddi ve manevi varlığınızın tekeffülüdür Anayasa'nın 17. maddesi. Peki özgürlük? Ha, özgürlük kısıtlanabiliyor, mutlak bir hak değil. Ama geçici olarak kısıtlanabiliyor. Gözaltı süresi belli ki 1 saat bile sürebilir, bunlar üst sınırlardır. 24 saat, 4 gün gözaltına bile gerek yoktur. Tutuklama süresi de belli. Aylık denetleniyorsunuz; hataları gidermek için, delil durumu değişebilir. Bir rapor gelir, bir bilirkişi raporu gelir; olay yerinde olmanıza rağmen parmak izinin size ait olmadığı, kanın size ait olmadığı, cesedin daha önce başka bir nedenle öldüğü ortaya çıkar. Siz etkili eylem yapmış olsanız bile, isteseniz bile öldürme sonucuna neden olamamış olabilirsiniz. Derhal tahliye edilmeniz lazım. Şimdi durumlar böyle. Tutuklamada da aylık denetimin dışında bir üst sınır getirilmiş. Müvekkilim için konuşacağım; asliye cezalık 3 suçtan yargılanıyor. Asliye cezalık suçlarda 102. madde diyor ki, soruşturma ve kovuşturma ayırt edilmeksizin, yani iddianame yazıldı diye kesilmiyor süre, toplam tutukluluk süresinin 1 yılı geçmemesi gerekiyor. Ama zorunluluk varsa en fazla %50 uzayabiliyor. Biz bu "en fazla" sürenin 3 ayını zaten tükettik. 452. gündeyiz hocam, yani 451 gün tutukluluk, 2 gün daha gözaltı, 453. güne geldik. Sizler eğer 19'unda alındıysanız 455. güne gelmiş durumdasınız.
Şimdi, demek ki 15 aydır süren bir kapatılma durumu var ve mahkeme değişik bir duruşma tutanağı düzenleme yöntemi uyguladığı için bir sene suç tutanağı görmedik; biz sadece ara kararları gördük. Duruşmayı uzatma kararı var mı, bilmiyorum. Defalarca istedim. O mikrofonumun kesildiği zaman da dile getirmiştim kavga dövüş, bir yerlerde hatırlıyorum. Mahkemenin ayrık bir uzatma kararı vermesi lazım. Çünkü asliye cezalık suçlar bakımından asla bir hakimin, 1 yılın üzerinde insanları tutuklama yetkisi yok. Eğer tutukluyorsa özgürlüğü gasp ediyor. Özgürlüğü gasp eden durumuna düşmemesi için dosyadan kaynaklanan zorunluluğu açıklaması lazım. Tabii ki bu dosyada zorunluluklar var, çok sayıda insan var. Çok sayıda insan olmasının ama nedeni sizler değilsiniz, ne mahkeme bunun nedeni. Mahkemeyi suçlamıyorum o anlamda, "Kalabalık, ne yapayım?" dediğinde anlıyorum ama anlamam hak verdiğim anlamına gelmiyor. Biz müvekkillerimizi anlarız ama her zaman hak vermeyiz. Siz de aynı şekilde bunu yaparsınız. Hakim de anlar ama eğer haklı bulmuyorsa ceza verecektir. Bunlar farklı şeyler. Birbirimizi anlıyoruz ama hak vermiyoruz. Biz henüz uzatma kararını görmedik ve mahkemenin, çok merak ediyorum uzatma kararındaki gerekçesini. Mesela celseyi kendi tarzında değerlendiren sayın mahkeme üyelerimizin, uzatma kararını bize ne zaman tebliğ edeceklerini ve gerekçelerinin ne olduğunu merak ettiğimi bir kez daha dile getiriyorum. Biz burada, özgürlüğümüzden —kalenderlik misali— mahkum olarak sanıklık yapmaya ve savunma yapmaya çalışıyoruz. Bu genel girişten sonra; yani haksızlık oldu, biz nesne durumuna düştük, savunma yargının kurucu unsuru olamadı. Bize, şüphelilere nasıl davranılıyorsa avukatlara da öyle davranıldı. İşte Mehmet Bey’ciğim bunun şahit kılınmıştır örnek örneği olarak. Eğer bir avukat belgeleri öğrenirse kesin şüpheliye söyler, şüpheliye söylerse kesin delil yok edilir; bir avukat taktik ve strateji geliştirme toplantısı yaparsa, tutukluları gidip ziyaret edip ihtiyaçlarını öğrenmek isterse, avukatsız insanların avukatlarla buluşmasını sağlarsa bu kesin örgütsel faaliyettir, insani değildir, hukuki değildir yaklaşımlarıyla avukatlara ayrıksı o tür muamelesi yapıldı. Ben, “düşman ceza hukuku” lafını sevmiyorum ama kullanıyorum ve bu dosyada şahane açıklama yapan arkadaşlar oldu; "Sizi siz olduğunuz için yargılıyorlar" dedi. Buradaki insanlar; Cumhurbaşkanlığına aday oldukları için, CHP'li oldukları için, iktidarı hukuk yoluyla devirmek, değiştirmek istedikleri için, iktidara muhalif oldukları için düşman haline, hedef haline getirilmişlerdir ve bu dava da maalesef proje bazlı yürütülen bir davadır.
Şimdi, proje bazlı deyince alınıyor savcılarımız. Lütfen alınmasınlar, dürüst olalım. Ben 1983'ten beri çalışıyorum ve Tuluğ Dönmezer'le de pek çok çalışmalarda, ihtisas seminerlerinde birlikte olduk. 4422 sayılı, 1999 yılında çıkmış Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu'nu hepimiz biliyoruz. Ondan önce Türkiye'de fiilen telefonlar dinlenirdi ama yasal dayanağı yoktu. Arama tedbirlerine kıyasen bu tedbirlere başvurulurdu, özellikle Ankara DGM tarafından. "Hiç olmazsa kanuni olsun" dedik, ilk kez Türkiye'ye 1999 yılında telefon dinleme kararı geldi. Bir şey daha yapıldı; organize polis, gözbebeğiydi o zaman Türkiye'nin. Bir yönetmelik düzenlendi arkadaşlar ve bu yönetmelikte organize polisle çalışan savcının proje bazlı çalışması öngörüldü. Yani merak eden internete girip bakar, avukatlara söylüyorum, merak eden tutuklu arkadaşlara da iletebilirler. Denildi ki: "Organize suç çok büyük bir örgüt, mafya. Tanığı korkutuyor, insanları zorla haraca bağlıyor, öldürüyor. Bizim bunlarla mücadele edebilmemiz için daha bilgili, bilimsel çalışmamız lazım ve profiller oluşturmamız lazım. Suçlu profilleri, suçla ilgili inter-krim istediğimiz, krim istediğimiz o suç yoluyla ilgili hangi hareketleri yaparlar, hangi suçu nasıl işlerler, nerede nasıl örgütlenirler, bizim bunları öğrenmemiz lazım. O yüzden biz soruşturmaları projeli yapalım" dediler. Buradaki amaç şuydu: Delilleri bilimsel yöntemlerle toplamaktı ama hile yapmak değildi, sapma yapmak değildi. Çünkü siz proje bazlı çalışsanız bile bu bir çalışma yöntemidir. Ama ana kural nedir yeni kanun bakımından? Yani "yeni" dediğim, 21 yıldır yürürlükte olan kanuna göre, CMK 160'a göre, sizin ne yapmanız lazım? Önce bir suç şüphesi oluşturan delil elde etmeniz lazım. Bundan sonra, "Bu delil acaba araştırma yaparsam güçleniyor mu?" diye araştırmanız lazım. Eğer güçleniyorsa, suç şüphesine ve dava açma derecesini gerektiren bir suç şüphesine erişiyorsanız işlem yapmanız lazım.
Oysa proje bazlı uygulamalar, özellikle FETÖ'cü olduğu söylenip de meslekten atılan birtakım hakim, savcıların ve polisin yaptığı uygulamaları hatırlarsanız; Ergenekon gibi, Balyoz gibi, Şike gibi, adını söyleyin KCK gibi bir araba nokta nokta nokta... Ayrıntıyı anlatmaya gerek yok, buralarda bu proje bazlı çalışmanın nasıl kullanıldığını biliyoruz. Bir proje yazılıyor, o projenin içinde olası hüküm bile yazılıyor. Bu iddianamenin ne zaman tamamlanacağı, soruşturmanın kaç ay süreceği bile yazılıyor. Kimlerin asli suçlu, kimlerin yardımcı suçlu olduğu; yani kimlerin kurucu, lider ve yönetici, kimlerin üye olduğu bile belirleniyor. Operasyonun ne zaman patlatılacağı, kimin, ikinci sonraki operasyonların nasıl yapılacağı, kimlerin nasıl suç istnadı altında alınacağı ve kimlerin tutuklanacağı olası olarak, tabii ki aslında yapılabilirdi, olasılık, tahmin yani. Oyun, oyunu kurallarına göre, taktik ve stratejisini ona göre belirleyecek. Ama bunu yaparken gerçekten korkmaması ve ön yargıya ulaşmaması gerekiyor. Ve hükmün ne zaman yazılacağı, hatta olası hükmün hangi gerekçeyle yazılacağı bile belli bu proje bazlı çalışmada. Ve örneğin Şike'den örnek vereyim, siyasi olmasın. Şike, 2010 yılında başlatılan bir soruşturma. Bizim polis samimi —şimdi gayri samimi olmayı daha profesyonellik, oldukça öğrendi— 2010'a 10 sayılı proje diye projenin numarasını bile yazmıştı fezlekelerinde. E dedik, "Siz proje bazlı çalışıyorsunuz ama 2011 yılındayız, yani 2005'te yürürlükten kalktı, ne yapıyorsunuz?" Hatta isim vereceğim, kızarsa kızsın, Mehmet Ekinci bana dedi ki: "Aynur Hanım, çok güzel savunma yapıyorsunuz, beni çok zorluyorsunuz." "E zorluyorsam tahliye edin" dedim. "Olur mu?" dedi, "Senin müvekkilin mayıs ayında tahliye olacak, daha şubat ayındayız" dedi. Yargıtay Ceza Mahkemesi'nin başkanı söyledi, inkar etsin! Etmeyecektir. "Niye” dedim, “Neden mayıs?” “E proje öyle yazıyor" dedi. Durum bu. Yalancıysam, iftiracıysam tanıklarım var, dava açsın. Sonradan şikede kumpasa da girdik biz. Bu sefer şikede kumpasa giren hakimler, "Yok ya yanılıyorsun, öyle değil" diye sistemi korumaya çalıştılar. İnşallah bu soruşturma da bir mevzuat artığı ve kötü uygulamalarının örneği olan bir proje değildir. İnanmak istiyorum, canı gönülden buna inanmak istiyorum.
Şimdi 45 dakikayı devirmişimdir daha ben konuma yeni gireceğim. Çok özür diliyorum hepinizden, sevgili arkadaşlar. Şimdi, Sayın Başkanım; benden önceki iki, bir kere müvekkilin çok savunmasını çok iyi hazırladı, bir akademisyen olmasının da verdiği rahatlıkla. Olanakları da kendimizce, elimizden geldiği kadar ailesi ve bizler kendisini desteklemeye, yardımcı olmaya çalıştık. En akılcı şekilde kullanmaya çalıştık. Çok güzel bir savunma yaptı. Şimdi, CMK 147'ye göre aslında bizim bundan sonra yapacağımız her şey çok anlamlı değil hukuken. Niye? Çünkü CMK 147, sanığın konuşmasıdır. Yani ister konuşur, ister konuşmaz. 147. maddeye baktığınızda dinleme işi yaptığını görüyorsunuz mahkemenin. Yani mahkeme hak hatırlatıyor. Gerçi burada tam bir hak hatırlatma olmuyor işte ama biz birbirimizi biliyoruz artık. Müvekkiller sular seller gibi ezberlediler iddianameyi. Hatırlatmasanız da olur, bizim müvekkillerimiz hatırladı. Susma hakkını kullanmadıklarını da biliyorsunuz. Konuşmak için can atıyorlar, "Sıra bize gelse de bir an önce konuşalım" diye. İşte sevgili arkadaşlar, sorgu; susmayan, susma hakkını kullanmayan, konuşma hakkını kullanmayı tercih eden sanığın iddianame ve eki olan, dayanağı olan delillere karşı söyleyeceği şeylerdir ve lehe olan hususları ileri sürmesidir, toplanmasını istediği delilleri göstermesidir. Bizim müvekkilimiz de iddianameye karşı değerlendirmesini yaptı. Uygulamaya, hukuka, ahlaka, akla, vicdana aykırı olan hususları dile getirdi. Benden önceki iki sayın meslektaşım da bence dosyaya yenilik getirici katkılar sundular. Sayıştay'a gittiğini gördük bilirkişilerden birinin. Bizden önceki belediyecilere aynı yolları işlemden uyguladıkları halde dava açılmadığını, takipsizlik verildiğini gördük. Bu davada da bunu görüyoruz, müvekkilim dün ayrıntısıyla açıkladı. Ben çok uzun uzun üzerinde durmayacağım; savcı insan seçmiş. Şimdi, savcı, yine Sayıştay raporunu sundu Sayın Engin Bey. Sayın eski Sayıştaycı olan, emekli uzmanların sunduğu raporu. Ve "bilirkişi" diye tanımlanan kişilerin yaptığı değerlendirmelerin pek öyle Sayıştay uygulamasına denk düşmediğini, eksik incelemeyle yapıldığını söyledi. Dolayısıyla yenilik getiriciydi. Ben yenilik getirmeyeceğim, başınızı da ağrıtmak istemiyorum ama üç dört önemli konu var, onları dile getirmek zorundayım.
Şimdi birincisi; savcı tarafsız olabilir mi? Bunu yine daha önce dile getirmiştim. Aslında herkes savcılığın taraflı olduğunu düşünüyor, insan seçtiğini, ayrımcılık yaptığını düşünüyor ve iddianameyi okuduğunuz zaman zaten bunu kendi de ikrar ediyor. "Ayrımcı davrandım çünkü şu nedenle" diyor. Dün müvekkilim söyledi, "Şu kişiler hakkında dava açtım çünkü onların eylemi sübuta erdi" diyor, mahkeme zannediyor kendini herhalde. "Şu kişiler hakkında ise" diyor, "Henüz daha şüphelerim devam ediyor, daha yeterli şüpheye erişemedim ya da araştırmam sürüyor, belki de daha başka bir iddianame yazabilirim" demeye getiriyor. Onlar hakkında daha açmadı davayı. Şimdi onlar kim, bilemiyoruz. Ama tahmin ettiklerimiz var. Nedir onlar? Muhammen bedeli hesap edenlerle şartnameyi yazanlar belli ki şüpheliler. Daha doğrusu olması gerekiyor aklen, vicdanen. Niye? Çünkü benim müvekkilim niye tutuklu? "Muhammen bedel düşük hesaplanmış efendim, şartname daraltıcıymış, Kültür A.Ş.'yi, Medya A.Ş.'yi tarif ediyormuş, katılımı azaltıyormuş, orta ve küçük ölçekliler katılamıyormuş". Sanki işin kapasitesi orta ve küçüklere uygunmuş gibi. Böyle birtakım varsayımsal değerlendirmeler. Benden önce çok yapıldığı için bu açıklamalar, dile getirmeyeceğim. Tekrar ediyor, aynen katılıyorum. Ama eğer siz tarafsızsanız, dürüstseniz, yazdığınız iddianamede "Bu ihaleyle ilgili sen muhammen bedeli düşük göstermişsin, sen şartnamede daraltıcılık olduğunu gördüğün halde ihale kararına onay vermişsin" diyorsanız o zaman yapmanız gereken nedir arkadaşlar? Muhammen bedeli yapanlarla şartnameyi hazırlayanları da tartışmanız lazım. Ben demiyorum ki dava açın, tartışmanız lazım. Demeniz lazım ki: "Sen de şüphelinin şu şu nedenlerle eksik hesap etmişsin, hataya düşmüşsün. Şartnameyi daraltmışsın, yazmışsın". Ya da şunu sormanız lazım onlara: "Kim sana etki etti? Madem örgüt var, hangi örgüt üyesi başı başında durdu da muhammen bedeli sana yanlış ölçtürdü ya da şartnameyi daralttırdı?" Bunu söylemeniz lazım. Ama Sayın Savcılar diyorlar ki: "Efendim biz onlarla ilgili soruşturmayı sürdürüyoruz". Peki, demek ki onlarla ilgili muhtemelen soruşturma sürüyor. Ama bilirkişi raporu bir şey yapıyor, ipucu veriyor. Bilirkişi raporu diyor ki: "Benden usulsüzlükleri saptamam istendi". Bakın burada bir yönlendirme var, dün Engin Bey söyledi. Bir savcı, "Burada usulsüzlükleri saptayın" diye yollayamaz. "Burada usulsüzlük var mı, burada teknik bir hata yapılmış mı?" diye soru sorması lazım. Daha görevlendirmesinde yönlendirme var. Ama ikinci bir yönlendirme yapıyor; her belgeyi göndermiyor.
Bakın, 2005'e 1, 2 ve 6. Bizim hakkımızda uygulanan, yani haziran ayında, 19 Haziran'da, 18 Temmuz'da ve 12 Eylül'de 2005 yılında düzenlenen üç tane bilirkişi raporu bizim müvekkilimiz hakkında uygulanıyor. Yani delilmiş gibi —delil değil aslında biliyorsunuz, çok konuştuk, delil değerlendirme aracı onlar— dayanak yapılıyor iddianameye. Ama onların üçünün de birinci sayfasında aynı açıklama var; şunu söylüyor şeyler, bilirkişiler: "Bize her şeyi yollamadı Cumhuriyet Başsavcılığı" diyorlar. "Bize şartnameleri yolladılar, ilan metinlerini yolladılar, muhammen bedelle ilgili dokümanları yolladılar ama bize şartnameleri kimlerin hazırladığına ilişkin kadronun bilgisini vermediler" diyorlar. "Dolayısıyla biz incelememizi eksik yaptık" diyorlar. "Biz sadece muhammen bedelcileri inceledik" diyorlar. Bu çok önemli. Şimdi benim müvekkilimin 61, 62'den 75'e kadar olan 8 eylem bakımından zaten 2 tanesi kendi zamanında değil. Diğer 6 tanesinde de hepsinde ihaleye fesattan yardım almıyor. 5 tanesinde ihaleye fesat iddiası var. Bakın arkadaşlar, 75'e kadar, 61 ile 75 arasındaki eylemlerin anlatımına bakınız. Şartnameleri kimin yazdığı bilinmiyor. Sadece muhammen bedelcilerle ilgili bir değerlendirme var. Ama nerede var? Bilirkişi raporunda var. Ama iddianamede onlar da yok. Yani muhammen bedelini hesap edenler suçlandıkları halde, iddianamenin içinde eylemleri bakımından bunlar belirsiz ama onlar süpürülmüyor, bilmiyoruz. Ama asıl bilmediğimiz bir şey var; müvekkilim defalarca dile getirdi: AKP'li encümen üyeleri. Şimdi encümen nasıl seçilir? Belediye mevzuatı ortada. Encümen kim? Encümen, ihale kararını veren komisyon. Şimdi encümeni benim müvekkilim mi görevlendiriyor? Bazı idarelerde 2886 sayılı kanuna bakın. Bu kanun diyor ki: "İhaleyi hangi idare yapıyorsa ihale komisyonunu da o idare belirler." diyor. Yani idare konumundaki işte kimse; genel sekreter yardımcısı, daire başkanı o belirleyecek. Ama bu, belediye için söz konusu değil. Belediye için çok açık. 2886'nın 13. maddesinin 3. fıkrası diyor ki: "Bu, belediye encümenidir." Ve encümen nasıl hazırlanıyor? Encümen zaten belediye başkanının başkanlığında. O katılmazsa genel sekreterin katılımıyla zorunlu olarak ve mali işler koordinatörünün zorunlu olarak katıldığı, yani 5'ini belediye başkanı, seçilmiş belediye başkanı kendi seçiyor. 5'ini de yine seçilerek gelen meclis üyeleri kendi içlerinden seçiyorlar. Yani seçilmişler var. Siyasi irade var.
Seçilmiş kişilerin yaptığı işler encümen işi. Şimdi bunların içinde bizim müvekkilimizin yargılandığı ihaleler 2'ye ayrılıyorlar: Oy birliği ile verilenler, oy çokluğuyla verilenler. 62. madde bizimle ilgili değil ama 62. maddede lütfen dikkat ediniz buna; çıkma kararı da oy birliğiyle. Yani ihale kararından önce ihale işleminin başlanma işlemi de oy birliğiyle. Bakarsanız 62. eylemde AKP'liler de oy vermişler. Oy birliğiyle çıkma kararı alınmış. Ondan sonra imkanlar filan yapılmış. Sonralarına baktığımızda ise müvekkilim söyledi; 110, 113, 115'te oy birliği var. Diğerlerinde AKP'liler muhalefet etmişler. Ve muhalefetleri yazılı, gerekçeli, belli. Şimdi hiçbir AKP'li bu dosyada sanık olarak yargılanmıyor. 1 tane bile belediye encümeni bu dosyada şüpheli olarak iddianamede gösterilmedi. Şimdi Sayın İddia Makamı dedi ki: "Ben onları ayırdım. Onlarla ilgili soruşturma yürütüyorum. Acaba AKP'liler bunun içinde mi, dışında mı? Ben henüz bilemiyorum." Ne zaman bileceğimizi de Allah bilir, hep beraber göreceğiz. Böyle bir sıkıntılı durum var. Şimdi bunu niye söyledim? Benim müvekkilim 2 tane hareketinden dolayı yargılanıyor. Nedir bu 2 hareket? Bir tanesi 2886 sayılı kanunun 11. maddesine göre dairesinden gelen ihale dokümanını karar mercii olan ihale komisyonuna sevk etmek. Havale memuru gibi aslında. Niye havale memuru gibi diyorum? Küçümsemiyorum yaptığı şeyi. Bir genel sekreter yardımcısı, üst düzey bürokrat ve neyi denetliyor aslında? İhale dokümanı içinde bir hukuka aykırılık var mı? Ona bakıyor. Ama buradaki pusulası ne? Kafasına göre mi yapıyor? Hayır. Bakın, 2886 sayılı kanunu açın. Zaten belediyeciler çok iyi biliyorlar, bilmeyenler için söylüyorum. Madde madde, adım adım ihale sürecini tanımlıyor. İlan nasıl yazılır? İhaleye ilk çıkma hareketleri nasıl? Bir ihale dosyası niye hazırlanır? Hangi karara dayanarak hazırlanır? İçinde neler olur? Şartname nasıl belirlenir? Mesela şartnamenin nasıl belirleneceği belli değil.
Sayın Başkanım, bunu da dikkate almanızı istirham ediyorum. 2886 sayılı yasanın 8. maddesi 2018'de Cumhurbaşkanlığı sistemine geçince değiştirilmiş ve bir tip şartname koşulu getirilmiş. Şimdi tip şartname koşuluna göre bunu Cumhurbaşkanlığı'nın yapması lazım. Ben sordum. Lütfen eksiğim varsa ayıp değil yani ben sizler gibi ihalenin uzmanı değilim. Ayıbımı tamamlayın lütfen, düzelteyim. Tip şartname göremedim ben. Yani AKP döneminde hazırlanmış, tip gibi kabul edilen şartnameler var. Bu şartnameler bu ihalelerde CHP zamanında da kullanılmış. Doğruyu söylüyorum değil mi Sayın Hocam? Şimdi dolayısıyla bir kere devlet görevini yapmamış. Yani eğer yanlış söylemiyorsam yine aynı fıkradan söyleyeyim; tip şartnameler yok. Ama piyasada gezen, uygulanan, fiilen itibar edilen, işin tipine göre idarenin takdir hakkı içinde belirlediği, kullandığı şartnameler var. Soruyorum Sayın Başkanım, kim düzenlemiş bu şartnameleri? Çünkü benim müvekkilim ondan tutuklu 15 aydır. Bu insanların yani başka bir görev veriyorlar. Niye konuyorlar? Daha fazla isnatta bulunmayayım. Yani insanın aklına garip şeyler geliyor. Yani bir kumpas varsa bunun içinde mi yer aldılar? Yoksa devlete çok uzun zamanlardan beri görev yapıyorlardı da kıyılamadı mı onlara? E peki benim müvekkilim de 30 yıl belediyeci, ona niye kıyıldı? Yani nerede bir hata etti de sırf 'nun yanında durdu, İstanbul'a geldi, Cumhurbaşkanlığı adaylığı açıklandığı dönemde orada İPA başkanlığını sürdürdü diye mi burada potansiyel tehlike, düşman haline geldi? Aslında farklı bir şey var. Söyleyeceğim aslında, biraz müfettişin başının altından çıkıyor bunlar. Niye hedef haline geldiğini anlıyorum yani 117. eylemi okuduğum zaman aydınlanıyorum. Zor aydınlandım ama son defa bakınca bu kadar aydınlandım, Buğra Bey'in bu hedef haline getirilmesinin Ekrem Bey'in yanında durmasının dışında da bir nedeni olduğuna dair. Onu günü geldiğinde söyleyeceğim ama 2886'ya gelirsek; 2886 bir kere işlemleri adım adım düzenliyor. Yani şartnamenin şöyle yapılışı sadece içeriğini tam belirlemiyor. Ama onu nerede görüyorsunuz? 4734'te görüyorsunuz. Yani orada şartnamenin nasıl olacağı daha ayrıntılı şekilde var. Ha burada da var ama tip şartname şeklinde yok. Muhammen bedel nasıl hesap edilir? İlanın içinde neler olmalı? Bunların hepsi belirleniyor ve dairesi tarafından ihale dokümanı hazırlanıyor. Şimdi dairesi kim? Bizim müvekkilimiz sadece... Ben aslında soru soracaktım da yorulduğu için söylemedim. Yani bir genel sekreter yardımcısı olarak bizim müvekkilimiz belediyede sırf bu işleri mi yapmış? Sadece Emlak Dairesi'nin yönetimiyle mi ilgilenmiş? Açıkladı kendisi tabii burada. Bir yığın iş yapmış, hem de çok riskli işler, ciddi işler. Hiçbirinden kimse Buğra Gökçe'ye "senin gözünün üzerinde kaşın var" dememiş. Ama müfettiş 112. maddedeki eylemle ilgili yaptığı bu safi efor sunumunda biraz siyasi olmanın dışında, o nedenle de bu encümen hikayelerinden dolayı birilerine hedef haline getirildiği için bakmışlar; o dönemde, 2022 yılında Buğra Gökçe de genel sekreter ve Ekrem Bey'in işlerine bakıyor diyor. "Ha o da herhalde şununla bağlantılıdır" böyle diye bir varsayımla yola çıkıp işlem yapmışlar.
11. maddedeyiz. Siz Genel Sekreter Yardımcısısınız. 2886 sayılı kanunun 3. maddesine göre itia amirisiniz ve itia amirliği de aslında bitmiş. Yani 4734 sayılı kanun yürürlüğe girdiğinde itia amirliği kavramı bitmiş. Zaten niye? Çünkü 5018 sayılı kanunla itia amirliği bitirilmiş yani, yok öyle bir kavram. Ama kanunun içinde geçtiği için "itia amiri" kelimesi kullanılıyor. Aslında "ihale yetkilisi" diye 4734'e göre geçiyor ama 4734 ile ilgili bir tane ihalesi yok. Yani dolayısıyla, biraz sonra söyleyeceğim, iki kanun birbirinden farklı. Ortak yanları var ama farklılıkları da var. Dün müvekkilim defalarca dile getirdi. Benim müvekkilimin itia amiri olarak imza attığı onay işlemlerinin hiçbirinde 4734 sayılı kanuna ilişkin hazırlanmış bir ihale ya da ihale benzeri işlem yapılmıyor. Dolayısıyla adı ihale yetkilisi ama niye ihale yetkilisi? Çünkü 5018 sayılı kanun diyor ki: "İtia amirleri de harcama yetkilisi olmasalar bile ihale yetkilisi olarak kabul edilirler." Yani ben şimdi yuvarlak söylüyorum, bu anlama gelen bir şey var. Çünkü itia amirinin 4734'ten farklı olarak, ihale yetkilisinden farklı olarak harcama yetkisi var. Bakın bu da çok önemli. Harcama yetkisi, benim müvekkilimin onay verdiği işlemler bakımından dairesine ait. Yani harcama yapmıyor benim müvekkilim, dairesi yapıyor ama daha da esprili bir yan var; hiçbir işlem harcama işlemi değil. Yani bizim müvekkilimizin imza attığı, onay verdiği bütün ihaleler gelir getirici ihaleler, kiralama. İki tür kiralama yapıyor: Bir, belediyeye terk edilmiş reklam mecralarının kiraya verilmesi; iki, belediyenin kendi tesislerinin kiraya verilmesi. Şimdi, 2886 sayılı kanunla 4734 sayılı kanun arasındaki farka biraz sonra geleceğim ama ne yapıyor 11. madde uyarınca kendisine geldiğinde itia amiri? Bakıyor, dokümanın içine bakıyor. Tek tek, 9. maddeye göre muhammen bedel nasıl belirlenir o belli; işte 16'ya göre şartname... Maddeleri yanlış söylemeyeyim, hepsine bakıyor. Şartname geleneksel, işin niteliğine uygun şekilde hazırlanmış mı? Kıymet takdiri doğru, uzman kişiler tarafından hesap edilmiş mı? Raporun ekinde hesap fişleri var mı? İlanın metni teorik olarak, hukuksal olarak hazırlanmış mı? Olması... İşin türü, işin yapılma koşulları şartnamede ayrıntılı olarak belirlenmiş mi? Bunlara bakıyor. Geleneksel işlemler, rutin işlemler bunlar. Bunlara bakınca açık bir hukuki hata görmeyince bir havale memuru gibi adeta bunu ne yapıyor? Karar merciine gönderiyor. Karar mercii kim? İhale komisyonu, encümen. Şimdi bir genelge var 2002 yılında düzenlenmiş. Bu genelgeye baktığınız zaman zaten ihale komisyonunun görevi, kanuna uygun bir şekilde ayrıntılı olarak belirlenmiş.
Baktığımız zaman komisyonun 19. maddeye göre serbest olduğunu görüyoruz. Yani bir ihale komisyonu, yani encümen, itia amirinin gönderdiği dosyayı işleme almak zorunda ama ihaleyi yapmak zorunda değil. Yani çıkma kararı vermeyebilir, dokümanda eksiklik bulabilir, muhammen bedele baktığında hata görebilir, şartnameyi işin tipine, türüne uygun bulmayabilir, şartname içindeki koşulları işin ehliyetine uygun bulmayabilir. Dolayısıyla geri gönderebilir ya da ne yaptı? Kabul etti, çıkma kararı verdi, ilan çıkardı. İlan üzerine kapalı teklif... Kapalı teklifler geldi, teklifleri aldı, ihale günü geldi, karar aldı. Karar almak zorunda mı? Hayır, değil. 41. madde düzenliyor, diyor ki: "Ya usulüne uygun bir teklif gelir de muhammen bedelin..." Hani gizli olmayan... İlanda zaten, şartnamede açık zaten. "Muhammen bedelin üzerine çıkılmışsa ve şirket yani istekli ehilse, uygunsa ya kabul ediyor..." O zaman ne yapıyor? Kabul ettiği bu kararı onaylaması için itia amirine yolluyor. 31. maddeye geleceğim sonra, itia amiri ya onaylayacak ya iptal edecek. Ya da şunu yapabilir: Erteleyebilir ihaleyi. Der ki "Şu şu şu nedenlerle olmuyor." der. Bakın bunun birden fazla nedeni vardır, tekniktir bunlar. Girmeyeceğim çünkü hukuka gelemedim daha. Üçüncüsü de yapmaz. Mesela hiç bilirkişinin dikkate almadığı bir 83. madde var. Şimdi buradaki bütün belediyeci arkadaşlar, değil mi, 2886 sayılı kanunun 83. maddesini ezbere bilirler. 83. madde ihaleye katılan isteklilerin, yani işleme katılan, ihaleye katılıp kazanmak isteyen müşterilerin, şirketlerin, asıllarının ve temsilcilerinin işleyebileceği birtakım hukuka aykırılıkları, kabahatleri düzenliyor. Fesat var içinde, hile var, diğer katılımcıları tehdit etme var, sahte belge kullanma var, açık ihalede diğerlerinin katılımını engellemek, midelerini bulandırmak var. A, B, C diye 83. maddeye lütfen bakınız, 3 tane önemli, tehlikeli hareket belirlenmiş.
İhale öncesinde ya da ihale sırasında 83. maddeye göre istekliler bu eylemleri yaparlarsa bunlar yasak eylem. O zaman encümenin ihaleyi yapmama, iptal etme hakkı var. Eğer böyle bir usulsüzlük, böyle bir kabadayılık, böyle bir hukuka aykırılık, hile, bozuculuk, sahtekarlık saptanmışsa ihalenin öncesinde ya da içinde, zaten ihale orada bitiriliyor encümen tarafından, iptal ediliyor. Ve çok önemli bir şey, müvekkilimle ilgili doğrudan ilgili; bu iptal kararı kesin. Yani "Vay, sen niye iptal ettin?" diye kimse kafa tutamıyor. İsteyen gider idari davada koşulu varsa dener, gereğini yapar ama 83. maddenin getirdiği bir diğer sonuç; bu yaramazlıkları yapan istekliler hakkında yasaklama kararı getiriliyor. Hemen tutanak tutulması lazım, bir olay tutanağı. Bu tutanağın bakanlığa gönderilmesi lazım, ilgili bakanlığın da yasak kararı vermesi lazım ve o şirketlerin ve temsilcilerinin yasaklı kişiler olarak, tüzel ve gerçek, sonraki ihalelere girememesi gerekir. Asıl karar mercii encümendir. Ve encümen yetkilidir; erteleyebilir, karar verebilir, iptal edebilir. Peki iptal etmedi, muhammen bedelin üzerinde çıkan bir istekliyi ehil buldu ve karar verdi, ihale kararı verdi. Biraz sonra ihaleye fesattan bahsedeceğiz, bu ihaleye bir fesat karıştırılmışsa arkadaşlar, bu karardan önce karıştırılmıştır. Yani ya 83. maddeye göre birileri yaramazlık yapmıştır; ihale öncesinde birileri kendi arasında anlaşmıştır. İşte numaradan kapalı teklifler veriliyordur aslında kimin kazanması planlanmıştır vesaire. Yani 235. maddenin 2. fıkrasında, A bendinde sayılan bu 4 tane hareket yapılmıştır. Bu ihale öncesinde ya da ihale içinde yapılmış olabilir. Böyle bir şey varsa ve buna rağmen encümen karar vermişse, ihaleye fesat suçunun neticesi harekete bitişik bir suçtur. O zaman ihaleye fesat suçu oluşuyor. Şimdi siz, bu oluşmuş suçtan haberi olmayan, sadece dosyadaki belgeleri hukuka uygun olarak düzenleyen ve 83. maddeyle ilgili de bir düzenleme yok... Yani bu ihalelerin hiç bakın, bu ihalelerin bir temel özelliği var Sayın Başkan: Ne Kültür A.Ş. ne de Medya A.Ş. yasaklanmış şirketler. İkisi hakkında da bir yasaklama yok. İkisi de ehil, güvenilir, kapasitesi yüksek ve işe uygun şirketler ve özel sektör de tercih etmiyor şu veya bu nedenle girmeyi. Şimdi bir ihaleye az sayıda kişinin girmesi suç mudur? İhaleye fesat suçunu oluşturur mu? Hayır, oluşturmaz. Danıştay 13. Dairesi iptal kararları vermiş bazı ihalelerle ilgili "tek katılımcı üzerinden ihale karara bağlandı" diye ama bunun somut nedeni var. Yani o olayda fesat karıştırıldığı için, fesat karıştırılarak bir kişi katıldığı için, fesatı saptadıkları için iptal edilmiş. Yoksa Danıştay'ın hiçbir kararında "bir kişinin katılması şeyi engellemiştir, rekabeti engellemiştir" diye bir karar yok. Ben okudum yani, idare hukukçusu falan değilim, bulamadım.
Dolayısıyla Sayıştay'a bakalım. Dün sayın meslektaşım Sayıştay'ı anlattı, her iki meslektaşım da... Sayıştay bir yüksek mahkeme. Anayasa Mahkemesi ne diyor arkadaşlar? "Sayıştay bir mahkemedir." diyor. Dış denetim yapıyor belediyelerin, 2886 sayılı kanun uyarınca düzenlediği ihaleleri de denetliyor ama yaptığı şey bir dış denetim ve asla yerindelik denetimi değil. Sadece ilkelere uygun olup olmadığını denetliyor. Kanunlara, sıraya gelince o ilkelerden de bahsedeceğim, ilkeler uyuşuyor. Ve az önce... Dün Tekin Bey de söyledi, Avşin Bey de söyledi. Sayıştay kararları bu konularla ilgili, reklam alanlarının kiraya verilmesiyle ilgili Sayıştay kararlarında suç duyurusu yok. Bulgular var, tenkitler var ama "soruşturma açılmalı, suç duyurusunda bulunulmalı" diye bir karar yok. Dolayısıyla sadece şunu söylemiş Sayıştay: "Ya evet yani bu şekilde olmasa, başka şeyler de yapsanız daha iyi olur." Değil mi? 2886'nın hem 4734 sayılı kanunun getirdiği ilkeler var. Nedir o ilkeler? Açıklık, şeffaflık, yani rekabetin sağlanması, gerçek bir oyun oynanması, gerçek bir ehil ehliyetler arasındaki bir mücadeleyle belediyenin çıkarlarına en uygun, ihalenin amacına en uygun bir kararın alınması. Diğeri de işin gerektirdiği şekilde yapılması, belediyenin ihtiyaçlarını giderecek şekilde, yani ihtiyaç... Gereklilik orada ihtiyaç, belediyenin bu ihaleyi yapmaktaki ihtiyacına göre işlem yapılması. Şimdi öyle yapılmış mı, yapılmamış mı? Bu sadece idari makamlar tarafından hukuka uygunluk ölçüleriyle, hukuka uygunluk denetimiyle sınırlı olarak ele alınabilir. Çünkü biraz sonra sözünü edeceğim; kimsenin idarelerin yerindeliğini denetleme hakkı yok. Şimdi bizim encümenimiz bir karar verdi, ihale Kültür A.Ş. üzerinde bırakıldı. On gün içinde onaylasın diye, kesinleştirsin diye itia amirine geldi bu belge. Şimdi itia amiri neye bakacak? Itia amiri bir idari vesayet makamı mıdır? Yani köprüden önceki son çıkış. Sözleşme yapılabilsin diye evet, bir kesinleştirme vermesi gerekiyor, doğru. Ama acaba bu kesinleştirme bir üst makamın... Yani örneğin belediyenin idari vesayet makamı kim? Belediyenin üzerindeki bir idari vesayet makamının yaptığı bir denetim gibi midir? Ya da bir suç duyurusu var da, bir şikayet var da, çok aleni bir dedikodular dönüyor, şikayetler yapılıyor ama buna rağmen encümen karar vermiş de bizim müvekkilimiz kulağını mı tıkamıştır? Yani bir teftiş kurulu gibi müfettişlik mi yapması gerekir? Hayır.
Şimdi ben örnek vermek istiyorum: Siz ne zaman kuruldu mahkeme bilmiyorum. Yeni kurulmayan, eski bir mahkeme olduğunuzu düşünün. Sizden önceki heyetlerin verdiği bir kararın Bölge Adliye Mahkemesi tarafından ya da Yargıtay tarafından onandığını düşünün. Şimdi bu hükmün, onama hükmünün içinde bir infaza kabil adli para cezası ya da hapis cezası varsa mahkeme ne yapmak zorunda? Onu İnfaz Savcılığına göndermek vermek zorunda. Herhalde "İtibar etmesin" diye ceza veriliyor, yoksa niye uğraşıyoruz yani? İnfaz edilmesi gerekiyor cezanın işte. İnfaz edilebilmesi için bu cezanın, mahkemenin, yani hangi ürünün... Hangi makamın ürünü ise o mahkemenin bu karara kesinleştirme vermesi lazım. Eğer mahkeme kesinleştirme şerhini düşmezse, bir ceza fişi kesmezse, İnfaz Savcılığına göndermezse İnfaz Savcısı ne yapamayacaktır? Hapsi uygulayamayacaktır, para cezasının tahsili işini işlem yapamayacaktır. Şimdi lütfen kendinizi kesinleştirme şerhi verirken düşünün ve itia amiri olan Buğra Gökçe'nin, bir karar mercii olan ve isterse iptal edebileceği, erteleyebileceği, muhammen bedeli ve şartnameyi didik didik didik edip hem yerindelik denetimi hem de hukuku uygunluk denetimi yapabileceği bir encümenin ürünü olan kararı iptal edip etmeyeceğini düşünün. İptal edebilmesi için hangi neden var? Siz Yargıtay'ın onama kararını hangi halde kesinleştirmezseniz benzer şekilde... Asla denk değil ama benzer; örnek olsun diye, örneklerde de biliyorsunuz hata yapılabilir, teşbihte hata olmaz, 'nin durumu da sizin kesinleştirme şerhi vermemenizle denk bir durumdur. Ya da size nöbetçi ağır cezasınız, tevzi etmeniz için iddianame geliyor. Şimdi siz bu iddianamenin içini ne kadar incelersiniz? Ya da onu da boş verin, size gelen iddianameyi kabul etmeniz... Örneğin siz bu iddianameyi kabul ettiniz. Bu iddianamenin içinde çok kötü kelime kullanmak istemiyorum, hukukçuluk kimliğimle... Hukuka aykırı, kabul edilemez, tipikliği tanımlamayan, cezaların şahsiliği ilkesini tanımayan, iştiraki bilmeyen, herkese müşterek fail deyip böyle bol keseden dağıtan bir ekibin eseri bu.
Şimdi biz bu ekibin geçmişte yaptığı işlemleri da gördük. Bakın bu ekibin şöyle bir anlayışı var, diyor ki: "Bir işlem yapıldığı sırada suç olmayabilir" diyor. Bakın, darbeye zemin hazırlamakla, bu amaca uygun yazı yazmakla yargılanan gazetecilerin avukatlığını da yaptık. Şunu söyledi bu ekipteki savcı arkadaşlarımız, dediler ki: "Ya bakıyorum, bu gazetecinin döneminde yazdığı yazıyla ilgili savcılık hiç soruşturma başlatmamış. Kimse 'Benim kişilik haklarım ihlal oldu' ya da 'Devlete hakaret edildi' ya da işte 'Milleti halkı kin ve düşmanlığa sevk etti' ya da 'Örgüte propaganda yaptı' diye bir şikayette bulunmamış. Zamanında bu yazılarla ilgili hiçbir şey yapılmamış. Yani zamanında bu yazıların hepsi hukuka uygun. Ama sonradan biz bir darbe girişimi yaşadık ve geriye doğru bir baktım, haaa... Sen yıllardır aynı yönde yazı yazmışsın, demek ki sen aslında 15 sene sonra yapılacak darbe girişimini 10 sene önceki yazında biliyormuşsun. Sen anayasayı ilga etmeye teşebbüs ettin." dediler ve gazetecilerin hakkında, hatırlayınız, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi ve bir kısmı hakkında bu ceza verildi, bir kısmı hakkında örgüt üyeliği verildi. Benim müvekkilim de mesela örgüt üyeliğinden ceza aldı, sonra 3. Daire bu kararı verdi... Değildi, o zaman 16. Daireydi. "Biraz serin olun, kendinize gelin. Burada elverişli hareket yok, burada vehamet yok. Eylemi zamanında icra edildiği koşullara göre değerlendirmeniz lazım." dedi ve "Failde kasıt var mı, ona bakacaksınız" şimdi. Aynı uygulamanın ben bu soruşturmada da geçerli olduğunu, aynı zihniyetle yazıldığını görüyorum. Yani 2022 yılında ihaleye kimse 83. madde anlamında bir fesat karıştırmamış. Birden fazla istekli girip de birbirinin gözünü oymamış, birbiri hakkında dedikodu yapmamış, sahte belge sunmamış. Hile, fesat yok. 83. madde ile ilgili bir tutanak yok. Bir şikayet yok, dedikodu yok. Bakıyor, açık bir hata yok. Açık hata nedir? Gözle de baktığında ilk yani üstünden baktığında göremediği bir hata, açık hata değildir. Aksi halde, yani "Hayır, sen ita amirisin ama köprüden önceki son çıkış sensin." O zaman ne yapacaksın? Eline kağıdı, kalemi alacaksın, muhammen bedel komisyonunun yerine geçeceksin, muhammen bedeli sen hesap edeceksin. Sen çünkü bir emlak komisyoncusu gibi, gayrimenkul uzmanı gibi, tapucu gibi, harfiyatçı gibi uzman olacaksın. Bunu mu bekleyeceğiz biz ita amirinden? Şehir plancısı, öyle bir yeteneği yok. O zaman öyle birini ita amiri yapsaydınız. Ya da şartnameyi o zaman oturacak o mu yazacak?
Zaten bariz bir hata görseydi bu denetimi yapardı. Yapmadığı için encümene gönderdi, encümen de görmedi. Encümen ehil buldu, yeterli buldu. O da baktı, hukuka uygunluk denetimi... Hukuka uygunluk denetimi nasıl yapılır? Biliyoruz, idare hukukuna geçeceğim şimdi, mecburen kaçışımız yok. İstediğiniz zaman ara verebilirim. İdare hukukunda da temel kurallar var biliyorsunuz. Nedir o temel kurallar? Şimdi, birincisi 5 tane unsur var biliyorsunuz arkadaşlar. Bu 5 unsur idari usul kanunumuzun 2. maddesinde düzenleniyor. Artık ezbere konuşuyorum, bakın vakit çekemeyeceğim. Nedir onlar? Yetki unsuru, amaç unsuru, şekil unsuru, sebep unsuru, konu unsuru. Şimdi idari amir olarak hukuka uygunluk denetimi yapıyorsa buna bakacak. Yetki unsuru; yetkili mi? Evet, yetkili. Encümen yetkili. Peki bunu kafasına göre mi yapmış, sebepsiz mi? Yo, sebepli yapmış. Meclis kararı var. 3 yılın altındaki kiralamalarla ilgili meclis karar vermiş. Demiş ki, "3 yılın üzerindeki kiralamaları..." Ben, "Kanun öyle söylüyor çünkü." biliyorsunuz, "Ben karara bağladım." demiş. Reklam şubesinin görevi ne? Bunların ihalesini düzenlemek. Çünkü meclis karar vermiş. Dolayısıyla sebebi de var yani, kafasına göre ihale açmamış. E, konusu belli ihale. Çünkü 2886 öyle diyor. "Sen belediye olarak gelir elde etmek için" diyor, "2886'nın kuralları gereği ihale yapmak zorundasın." diyor. İhale yapmış. E şekle mi uymamış? Muhammen bedel mi tespit etmemiş? Şartname mi yapmamış? İlana mı çıkmamış? İlana biri itiraz etmiş de dikkate mi alınmamış? Biri ihaleye fesat karıştırıldığından ya da hukuka aykırılıktan dolayı iptal davası açmış da başka bir şey mi olmuş? Hayır, bu ihale, bir tanesi hariç, o da bizimle ilgili değil, bu ihalelerle ilgili idari makamlara yönelik olarak yapılmış bir başvuru yok, yani iptal davası açılmamış. Dolayısıyla ne olmamış? Hiçbir idare mahkemesi ya da işin kapasitesine göre Danıştay burada hukuka uygunluk denetimi yapmamış. Şimdi peki hukuka uygunluk denetimi yapabilir mi? Hayır, Anayasa 125 çok açık. Diyor ki, idari makamlar sadece hukuka uygunluk denetimi yapabilir. Demin saydığı 5 unsur var mı, yok mu? Bu unsurlara uygun bir işlem yapılmış mı, kamu yararı var mı, yok mu? "Ona bakarım." diyor. Şimdi 5 unsur bakımından iptal kararı verebiliyor Danıştay ya da idare mahkemeleri ama bu tam da böyle değil. Öğretide de 1 yıl farklı görüş var.
Kuvvetler ayrılığı var biliyorsunuz Anayasa'nın başlangıç ilkelerinde. Yasama, yürütme, yargı bir iş bölümü kuralları gereği dayanışma içinde, birbirinin iş bölümü kurallarına saygı göstererek çalışacaklar. Yürütme erki burada özgür bırakılmış. Tabii Anayasa ile sınırları belirlenmiş temel insan hak ve özgürlüklerini ihlal etmeden özgür bırakılmış. Özgür bırakılması şu: Takdir hakkı var. Ama bu takdir hakkı keyfi değil. Bariz bir hata içerecek şekilde, çok geniş kullanılacak şekilde değil, kamu yararı gözetmek zorunda. O yüzden öğretide diyor ki, "Evet, takdir hakkı var ama öyle bir kere yetkiye, şekle ve konuya uymak zorunda" diyor. "Orada bir takdir hakkı falan yok, kafadan iptal ederim bunu." diyor. "Ben sadece sebep ve amaç yönünden takdir hakkı var mı, ona bakarım. Eğer orada bir takdir hakkı varsa, takdir hakkının kullanılmasına bakarım. Eğer bu takdir hakkının içinde bir yerindelik denetimi yapmışsa" diyor, "ben yerindelik denetimini denetlemem" diyor. Çünkü yürütme o. Yerindelik denetimini yapmak münhasıran yürütmeye ait. Nedir o yerindelik denetimi? Yerindelik denetimi teknik bir şey, fiili bir şey. Yani belirli koşullar içinde acaba hangi aracı seçse, hangi yolu seçse, hangi yöntemi seçse, şuradan mı gitse, buradan mı gitse, şu yöntemi mi kullansa... Bunlar mevcut koşullara göre işi yapan, kamu hizmetinin sürekliliği içinde iş yapması beklenen idareye verilmiş, değerlendirme dışı bırakılan; ancak hukuka aykırılık içeriyorsa idari makamların, mahkemelerin ya da idari vesayet makamlarının denetleyebileceği bir şey. Şimdi burada böyle bir şey yok. Çünkü iptal yönünde bir işlemi yok müvekkilin. Ben Danıştay 13. Dairesi'nin kararlarına baktım, Sayıştay kararlarına baktım. Çok da iyi oldu, bir şey öğrendim. İşime yarar mı bilmiyorum ama en azından başınıza ne geldiğine dair anladım. Şöyle bir karar yok: 2886 sayılı Yasa'nın 11. maddesi uyarınca ihale dokümanının emlak dairesinden gönderilmesi üzerine bunu encümene gönderen olurla ilgili iptal kararı bulamadım. Bu oluru kimse dava konusu etmemiş. Niye? Edilemeyeceği için! Bu kadar net. Şimdi müvekkilimiz zincir işlemi anlattı. Dedi ki, "Burada bir kül halinde çalışıyoruz. Burada kül halinde çalışıyoruz ama hepimizin de iş bölümü var." dedi. "Kimin ne yaptığı belli. Burada zincir işlem var. Ben bu zincir işlemde 2 halkadayım; ya 11'de ve 31'de. Bir gönderirim, iki karar çıkmışsa bana geldiğinde kesinleştiririm."
Şimdi kesinleştirmeyle ilgili Danıştay 13. Dairesi'nin kararlarını okudum. Hepsi iptal kararlarıyla ilgili. Yani çünkü 31. madde bir takdir hakkı tanıyor ita amirine. Diyor ki, "Bak" diyor, "encümen vermiş ama sen yine de aynı mahkemenin kesinleşme şartı vermesi gibi, yani sözleşme yapılabilsin diye..." Nasıl ki kamulaştırma kararının infaz safhası, infazı için mahkeme kesinleşme vermek zorundaysa ita amiri de dairesi sözleşme yapabilsin diye, harcama yetkilisi görevinin başına geçsin diye bir kesinleştirme veriyor. Yani idare hukuku anlamında süreci kesinleştiriyor. Ama kesinleştirmeyebilir, 2 tane yetkisi var: Ya onar, onama verir, onaylar ya da iptal eder. Hiçbir onay kararı ile ilgili de iptal kararı Danıştay'ın bulamadım. O da yok. Sadece ita amiri, ihale yetkilisi encümen kararına rağmen iptal etmişse dava konusu olmuş. Orada da hani "Siz kullanmayın, yanlış anlaşılır mı?" Hayır, çok doğru anlaşılır. Fatih Aydın kararını herkes okusun Anayasa Mahkemesi'nin. Orada da kaymakam orada şey, ita amiri. Bir köyde yapılan bir hikaye, mera ile ilgili bir ihale. Millet birbirini yemiş köylüler. Kaymakam da demiş ki, "Ben bu ihaleyi onaylarsam köyde kan gövdeyi götürecek, ben bunu iptal edeyim" demiş. Yani kamu güvenliği açısından ihaleyi kesinleştirmek istememiş. Kazananlar, usulün dava yoluna gitmişler. O zaman işte bu iptal kararının gerekçesini tartışmış idare. Çünkü –niye şimdi söylüyorum onu?– 4734'ten 2886'nın bir farkı var Sayın Başkanım, Sayın Üyeler, Sayın İddia Makamı: Gerekçe göstermek zorunda değil 2886'nın ita amiri. Gerekçe ne zaman gösterilir? O iptal kararına biri dava açarsa... Kendisinin de değil, idarenin avukatları ya da idari makamlar ne yapacaklardır? Gerekçeyi göstereceklerdir. Fatih Aydın kararında Anayasa Mahkemesi diyor ki: "Burada kaymakam iptal etmiş, iptal etmesi de davaya konu olmuş bu işlemler. Nedenini açıklamış idare; kan gövdeyi götürmüş. Kamu güvenliğinin bozulacağını anladığı için iptal vermiş. Burada takdir hakkını yerinde kullanıp kullanmadığını denetleyemem" diyor. "Ben burada kamu yararı olduğunu görüyorum. Hukuka aykırı bir onaylama yok. Çünkü idarenin geniş bir takdir hakkı var, içinde yerindelik denetimi var, ben ona giremem" diyor. Yani dolayısıyla şunu söylemek istiyorum: Benim müvekkilim harcama yetkilisi de değil. Gelir getirici bir işlem; her şey şekli olarak meclis kararlarına dayalı olarak şubenin kanuna uygun, şekle uyarak hazırladığı dokümanlara olur vermek, sonra da asıl karar merci olanın kararını –sözleşme yapılabilsin diye idare hukuku anlamında kesinleştirmek için– onayladığı için, iptal etmediği için yargılanıyor. Ama çok üzülüyorum; ne bilirkişi raporlarında ne tebliğ raporunda ne de iddianamede şöyle bir şey söyleniyor: " bunu iptal etmeliydi." Kimse böyle bir şey söylemiyor.
Yani sen eğer uzmansan, yerindelik denetimi de yapamayacak bir uzmansan, sadece hukuka uygunluk denetimi yapacaksan, sadece muhammen bedel öyle mi hesap edilir, böyle mi hesap edilir diye teknik bir inceleme yapıyorsan ve bunun düşük olduğunu iddia ediyorsan, sonra 2886 sayılı Kanun'un 86. maddesi uyarınca " sorumlu" diyorsan, o zaman şunu da söylemen gerekiyor: " şundan dolayı bu ihaleyi iptal etmeliydi." demen gerekiyor. Yok, diyemezler; çünkü öyle bir neden yok. Çünkü demin söylediğim gibi, zamanında kimse bu ihalelerle ilgili bir hukuka aykırılık şüphesine girmemiş. de girmemiş. Yani zamanın ruhuyla, zamanın verili somut koşullarıyla meseleye bakmış ve bir suç dedikodusu ve uyarısı gelmediği için ve bir müfettiş olmadığı için, bir üst idari vesayet makamı olmadığı için de dağıtmamış, iptal etme gereği duymamış. Şimdi "İptal etme gereği duymadı" diye biz kalkıyoruz, onun buradaki şeyini, yetkisini değerlendiriyoruz. Şimdi bilirkişiler ne yapmışlar? Bilirkişiler tabii terbiyeli insanlar; yani hakimin yerine geçip de "Burada ihaleye fesat suçu var." dememişler. Müfettiş görevi gereği suç isimleri saymış tabii ki; çünkü o, suçla ilgili sonuç doğuracak bir inceleme de yapıyor. Geleceğim tebliğ raporuna ama bilirkişiler ne yapmışlar? Bilirkişiler görevlerinin sınırını biliyorlar. Aslında sorumlulukla ilgili bir şey söylememeleri gerektiğini de biliyorlar ama kendilerine yönlendirilmiş bir soru sorulmuş; deniyor ki: "Buradaki usulsüzlükleri saptan." Bu şu demek: "Bunlar sorumlu, sorumlulukları göster." demek. Onlar da sorumlu göstermişler ama şunu dememişler: " şunu yaptığı için, encümen bunu yaptığı için ihaleye fesat karıştırmıştır." dememişler. Suç adından bahsetmemişler, yalnızca hadlerini bilerek 2886 sayılı Yasa'nın sınırları içindeki sorumluluk değerlendirmesini yapmışlar. Ve 86. madde... Okuyorum çünkü bu çok teknik bir şey. Diyor ki: "İhale, muayene ve kabul komisyonu veya heyetlerinin başkan ve üyeleri ile diğer ilgililer..." Bakın, kimlerin sorumlu olabileceğini "diğer ilgililer" diye de geliştiriyor ama önden belirliyor. "...ne yaparlarsa? Görevlerini kanuni gereklerine aykırı olarak, tarafsızlıkla yapmadıkları zaman ve taraflardan birine zarar verici bir ihmal ya da kusurlu hareketleri var ise öncelikle haklarında disiplin soruşturması başlatılır ama fiil ve davranışlarının özelliğine göre ceza soruşturması da yapılır." diyor. Yani "Şu suç oluşur." demiyor. Bu yeni bir kanun da değil, eski bir kanun.
Ben baktım; 1984 mezunuyum ben mesela. 1984 yılında bizim Sayıştay, eski Sayıştay emeklisi olan iki uzmanımızın imzası var uzman mütalaamızda; onların 1984 yılındaki –yani düşünün, ben daha öğrenciyken yazdığı– kitapta belirtiliyor ne olduğu. Bu 86. madde aslında 83. madde ile bağlantılı ve 86. madde burada aslında hem medeni hukuk sorumluluğunu hem de ceza hukuku sorumluluğunu içeriyor ve idari hukuk sorumluluğunu içeriyor. Yani siz bir memura sadece disiplin muhakemesi uygulayabilirsiniz ya da zarardan ne yapabilirsiniz? Medeni hukuk anlamında bir tazminata yönelik rücuda bulunabilirsiniz. Yani "İlla hakkında her sorumlu tutulanın ceza davası açılacak." diye bir şey yok. Çünkü ne yapamaz 2886 sayılı Kanun? Türk Ceza Kanunu'nun temel ilkelerini ortadan kaldıramaz. Suç teorisi var; suç teorisine aykırı bir şey yapamaz. Yapmamıştır da zaten; ne lafzında ne gerekçesinde böyle bir şey yoktur. O yüzden çok sıkışmış bilirkişiler ve "Sorumlu değil." de var demişler, sorumlu olduklarını söylemişler ama "Niye sorumlu?" ben anlayamıyorum. Yani "Tamam, muhammen bedel düşük diye sorumlu. Tamam, şartnameyi daraltıcı diye yorumlamışlar, sorumlu." ama bu sadece işlemdeki hukuka aykırılığı ortaya koyuyor. Yani bakın, bu 86. madde öyle değil; kişilerin sorumluluğu ile ilgili bir madde 86. madde. Diyor ki: "Komisyonlarda görev almak ya da diğer ilgililer kusurlu hareket ederlerse, zarara yol açarlarsa, tarafsız davranmamışlarsa..." diyor. Yani ne bekliyorsunuz aslında siz bilirkişilerden? Kişisel hususta; kimler bu zincir işlem içindeki halkanın neresinde yer almışlarsa, bu halkanın içindeki hangi teknik işlemi yapması gerekirken yapmadı, yapmaması gerekirken yaptı da fesada, aldatmaya, kandırmaya yönelik bir şey doğurup hakimin anlayacağı şekilde bir olgusal teknik değerlendirme yapması lazım ki siz onun sorumluluğu medeni hukuk sorumluluğu mu, disiplin sorumluluğu mu, ceza sorumluluğu mu anlayabilesiniz. Böyle bir sıkıntılı durum var. Sadece "Sorumlu" demiş, savcıya vermiş. Savcı da bu genel çerçeveyi almış; istediklerini şüpheli diye kendi yanında tutmuş, "Kıyamam" demiş, istediklerini de mahkemenin önüne tutuklu olarak, şüpheli olarak atmış. Ama yok bir şey.
İddianamede var mı? Yani bu olabilir. Bu nazik bilirkişilerin dikkatle yazdıkları –kişisel sorumluluğu belirtmekte, isim zikretmekle beraber– süreçte imza atan herkesi sorumlu göstermekle beraber, ayrıntıya girmeden yazdığı rapor üzerine savcı işin içine geçtiğinde, başına geçtiğinde artık ne yapacak? Ceza hukukçusu gibi davranacak ve ne yapacak? İki tane ayrım var. Şimdi ceza hukuku değişti. Çok farklı bir hale geldi ama 2005 oldu, artık kabul etmemiz lazım. Kusurla ilgili farklı değerlendirmeler yaptı, suçun tipikliği ile ilgili unsurlarla ilgili farklı değerlendirme yaptı. Yeni, finalist –neoklasik finalist yaklaşıma göre, İzzet Özgenç ve arkadaşlarının geliştirdiği, kabul ettiği, yansıttığı anlayışa göre– bir suçtan bahsedebilmek için iki tane ayrım yapmak lazım. Birincisinde bir haksızlık olmalı. Yani öncelikle bir eylem olmalı tabii ki. Yani ceza hukuku bir eylem. Şimdi müvekkilimin eylemi ne imza atmak! Allah Allah! Yani imza atmak acaba neyin tipikliği? Siz imza atarak hangi suçu işlemiş olabilirsiniz? "Sadece imza attığı için" diyor. Yani sorumlu gösterilmesinin nedeni onayda imzasının bulunması. İyi de siz savcı olarak bu imzayı o zaman bir tipiklik kuralına uygun halde haksızlığını ortaya koymanız lazım. Haksızlık nedir? Haksızlık üç tane unsuru oluşturur. Ya tipikliği içerir, ya tipikliği vardır. Tipiklik de kendi içinde ayrılır; maddi tipiklik, manevi tipiklik diye. Yani ya hareket, netice, hareketle netice arasında bir nedensellik bağı vardır ve kanunilik ilkesi gereği de bunlar sayılmıştır kanunda, tanımlanmıştır suç olarak gösterilmiştir. Bir de manevi unsuru vardır; hangi suçun taksirle, kasıtla, olası kasıtla işleneceğini düzenler. Bir de hukuka uygunluk nedenleri vardır. Yani birini öldürebilirsiniz ama meşru müdafaa sınırları içinde kalmışsa cezasızlık hali vardır. Ya da hakkınızı kullanıyorsanız bu, bir hukuka uygunluk nedenidir. Ya da 24. maddeye göre kanunun verdiği yetkiyi kullanıyorsanız, amirinizin hukuka uygun emrine uyuyorsanız bunlar hukuka uygunluk nedenleridir. Yani kanunda suç olarak tanımlansa bile tipikliğe uygun hareketi icra ettiğiniz, hatta bilerek ve isteyerek yaptığınız olsa bile ne yapılması lazım? Sizin hukuka aykırı davrandığınızın ortaya konması lazım. Bu ortaya konulmamıştır.
Aslında arada 'den de bahsediyorum. Hani 'den bahset diye uyarı geldi, söyledim; çünkü beni uyarıp benden çok uzatır diye. Ama ile ilgili imza atmasının dışında bu imza atma hareketi hangi suçun tipikliğine –kanundaki tanımına– uyuyor? Hangi harekete denk düşüyor, hangi neticeye yol açıyor, hangi neticeyle nedensellik ilişkisi içinde, hangi fail ya da yardım edenle iştirak ilişkisi içinde bunu açıklamadığını görüyoruz iddianamenin. O yüzden de hukuka aykırı bir iddianame olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla aslında hukuka uygun olan işlemlerin, idare hukuku sınırlarını aşmayan ya da idari ceza hukuku –yani idari cezadan kastım idare hukukundan ceza hukukuna geçiş, yani 4483 ve 3628 ile ilgili alana gelmek istiyorum. Yani kamu idaresine karşı suçlardan bahsediyoruz çünkü. Rahmetli hocalarımız Sulhi Dönmezer ve Çetin Özek'in bir kahverengi kitabı var, özel olarak bunları tek tek zamanında, 90'lı yılların başında incelemişler, 92 ve 94'te hazırlanan bir kitap. Diyor ki: "Kamu idaresi; dürüstlük, tarafsızlık, disiplin, sadakat, süreklilik, hürriyet ve dirlik, sükunet ve itibarın –yani devletin ve kamu görevlisinin, kamunun itibarının– korunması ile temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasıdır. Bu ikisini korumanız lazım." Ve kamu görevlileri ne iş yaparlar? Kamu hizmeti görürler. Kamu hizmeti görürken de dirliği, sağlığı, düzeni, güvenliği korurlar ve bu kamu hizmetinin hiç aksamaması gerekiyor, süreklilik arz etmesi gerekiyor. İşte bu süreklilik içinde görevin ifası sırasında, görevin ifasından dolayı ya da bu görevden kaynaklanan birtakım yetkilerin kötüye kullanılmasıyla işlenebilecek birtakım suçlar var. İşte kamu idaresine karşı suçlar bunu düzenliyor ve zimmet, irtikap, rüşvet gibi müvekkilimize yüklenen ihaleye fesat karıştırma suçu da bu tür bir suç. Bu tür bir suç için soruşturma yapılması doğrudan doğruya Cumhuriyet Savcılığına tanınmış ama dün dile getirildi, daha önceden çok dile getirildi. Ben temmuz ayından beri, yani 11 aydır sunduğum tutukluluğa itiraz dilekçelerimde sürekli atıf yapıyorum. 8 Ağustos tarihli 108/1 incelemesine katılan bir avukat olarak –müvekkilimi tutuklayan hakim de 11. Sulh Ceza Hakimi, onun huzurunda 108 incelemesi yapmıştık– Danıştay 1. Dairesinin verdiği soruşturma iznini iptal eden kararı tartıştım. "Bakın" dedim, "Anayasa 125/9'a göre yerindelik denetimi yapılamıyor. Bu ihalelerle ilgili idare mahkemelerine giden herhangi bir işlem yok. Ve bu ihalelerle ilgili Vedat Kapıdağlı diye bir adam var. 'Bana görev vermiyorlar, ben reklamlarımı izinsiz kullanamıyorum ama başkaları izinsiz kullanıyor' diye sürekli şikayetlerde bulunmuş. 2019 ve 2021 yıllarından beri hem valiliğe hem belediyeye hem savcılığa dilekçeler vermiş." Ama ne olmuş? Savcı bakmış bakmış, burada 3628 kapsamında giren bir suç görmemiş; yani burada rüşvet görmemiş, zimmet görmemiş, ihaleye fesat karıştırma da görmemiş. Görseydi ne yapacaktı? Doğrudan soruşturma yapacaktı.
Mesela Buğra Bey'le ilgili böyle bir şikayet olsaydı bunu bildirecekti Belediye Başkanına, Valiye. "Savcı değil mi? Savcı olarak ben soruşturuyorum." diyecekti, "Siz de bunu bilin." diyecekti, ilgili dosyaları... Ama öyle yapmamış, durmuş. Valiliğe demiş ki: "Ya burada bir şikayet var ama bu, görevi kötüye kullanma sınırları içinde kalan bir suç. Bir bak bakalım." demiş, "Soruşturma izni verecek misiniz?" Muhakkik atanmış. Bu Mehmet Demiralp isimli müfettiş, ön incelemeci olarak inceleme yapmış ve incelemesinin sonucunda 1 Şubat 2022'de 2166/1 sayılı merciin raporunu hazırlamış, inceleme raporunu ve demiş ki... –Zaten Buğra Bey yok zaten o zaman, 2022 yılının şubat ayındayız, o haziran ayında geldi.– 2020 yılında yapılan işler ve sonrasındaki uygulamalarla ilgili soruşturma izni verilsin demiş. Bu ne demek? Mehmet Demiral ne yapıyor, "soruşturma izni verilsin" derken? Burada 3628 yok diyor. Burada rüşvet yok, burada zimmet yok, irtikap yok, ihaleye fesat yok diyor. Görseydi ne yapması lazımdı? Sayın Bakanım, Sayın Müdürüm, ben niye inceleme yapıyorum ki? Doğrudan yürüyün. Ne zaman "doğrudan yürüyün" dedi? 16 Ağustos 2024'te, 3 sene sonra. Çünkü eylemler 2020-2021'de. İkincisi 5 Ocak 2022'de görevlendirilmiş. 5 Ocak 2022'de görevlendirilen bir müfettiş, 16 Ağustos 2024'te "Aaa, 3628 var, o yüzden doğrudan yürüyün" diyor. Peki ondan önce neredeydi? Niye sen o zaman 1 Şubat 2022'de Süleyman Soylu'ya "soruşturma izni ver" diye rapor yazdın? Niye o zaman Süleyman Soylu savcılığın yetkisini gasp etti de soruşturma izni verdi? Yapması gereken, doğrudan savcılığa göndermekti. Demek ki 257 var, demek ki 235 yok. Bu çok net. Öyle olsaydı böyle... Şimdi kendisinin bile bilmediği, 2022 yılında bilmediği, şüphe duymadığı bir şeyi "Vay, niye onayladın itaat amiri olarak?" diye Buğra Gökçe'yi suçlama hakkını kendinde gören bir müfettiş. Ama sadece o kadar olsa... Şimdi hepimiz biliyoruz, bu izin arkadaşlarımız tarafından... Muzaffer Müjdat, Ön Bilgi Genel Sekreter Yardımcısı, ... Yok, pardon, yani zamanlar değişiyor, başka isim saymayayım. O dönemin hakkında izin verilen belediye görevlileri tarafından itiraz ediliyor. İtiraza bakan Danıştay 1. Dairesi, 29 Aralık 2022'de diyor ki —dün söyledi arkadaşımız— hem esasa hem usule ilişkin değerlendirme yapıyor; "Burada muhammen bedelin değerlendirmesi, verili bilimsel koşullara, gerçek somut koşullara uygundur." diyor ve bundan dolayı kendilerinin, itaat amiri durumunda olan Genel Sekreter Yardımcılarının görevli ve yetkili, daha doğrusu sorumlu olamayacağını söylüyor.
Şimdi, peki sonra ne oluyor? Aynı gün bu Mehmet Demiral isimli müfettiş bir daha görevlendiriliyor. Zaten başka bir beyanda bulunuyor. Bir daha görevlendiriliyor ve bu sefer bir daha görevlendirilmesi üzerine 2 yıl daha çalışma yapıyor. Bu çalışmanın içinde, 31 Aralık 2022'de bir bilirkişi heyeti kurmuş. Bir de 25 Mart 2024'te bir bilirkişi heyeti daha kurmuş. Bunlardan aldığı raporlarla, 16 Ağustos 2024'te diyor ki: "Buldum! Burada ihaleye fesat var." Biliyor musunuz, aslında edimin ifasına fesat var diyor. Çünkü neyin farkındasınız okuyanlar, 117 sayılı eylemi okuyanlar ve teftiş raporunu döne döne okuyanlar? İhaleye fesat falan yok aslında. Çünkü ana ihale, ihale kararıyla beraber tamamlanıyor. İhaleye fesat varsa onun öncesinde olması lazım. Yani ihale tamamlandığı anda fesat olmuş olmalı. Sonraki sözleşme dönemindeki bir fesat, ihaleye fesat mı olur? Olsa olsa sözleşmenin, edimin ifasına fesat olur. Benim müvekkilim ne harcama yetkilisi ne daire başkanı ne sözleşme imzalamış ne ulaşıma ya da İAŞE'nin yerine geçip o şirketleri yönetmiş ne de onun alt ihalesini ya da sözleşmenin uygulanmasını yönetmiş. Edimin ifasına fesat karıştırılabilir mi? Böyle bir şey olabilir mi? Yok. Ama müfettiş yaptığının farkında, onu beceremeyeceğinin farkında; diyor ki: "Aman ya, bak Ceza Dairesinin kararları var, ihaleye fesatın yanında vallahi edimin ifası da 3628'e giriyor, oradan gidin." diyor. Ve asıl niye düzenlemiş bu teftiş raporunu 117 sayılı eylemle ilgili? Çünkü atlatıldığını düşünmüş müfettiş. Yani dahil, alanında çalışmış, kollukla birlikte çalışmış, reklam işlerini, Kentsel Tasarım Şube Müdürünün yetkisini gasp ettiğini düşünüyor. O konuşulduğu için geçiyorum buraları. Özel yerlerdeki ecrimisillere de bulaştığını iddia ediyor. İzni verdiğini, izin vermekte ihmali olduğunu, ecrimisillerin ne olduğunu anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor... Ben okurken çok zorlandım; neresi kamusal ecrimisil, neresi özel alanın ecrimisili, vallahi zor çıktım içinden. Ama ikisini de söylemiş, karıştırmış. Ve o dönemlerin, 2022 yılına kadar görevli olduğu için, 2023 Kasım ayına kadar görevli olduğu için de bakıyor, oradan itaat amiri olarak Buğra Gökçe'yi görüyor, onu da yazıyor. Hatta daha hesaplar gelmediği dönemlere ilişkin... Niye kızmış? Çünkü zabıta müdürlerinin tutuklanmasının nedeni o. Zabıtaya soru soruyor, cevap alamıyor. Reklam işlerine soru sorduğunda cevap alamadığını iddia ediyor. Halbuki reklam işleri diyor ki: "Bize geldiği tarih belli, biz itaat amirimize gönderdik, verilen yanıt da belli." Ben bakıyorum, benim müvekkilim 2023 yılının Ağustos ayında ifade vermiş. Yani ondan önce müfettişin benim müvekkilime sorduğu bir soru da yok.
Yani dolayısıyla baktığınız zaman, müfettişin süreci yönlendirdiğini görüyorsunuz. Geç ayıldığını, zamanında kendisi de normal koşullarda —kimya deneyleri hani normal koşullarda yapılıyor ya— normal koşullarda, kendi somut koşullarında kendisinin de sadece TCK 235. maddeyle sınırlı bir değerlendirme yaptığını, ne dolandırıcılıktan ne de ihaleye fesattan bahsettiğini görüyoruz. Dolandırıcılığı sadece ecrimisiller için söyleyebilmiş, onu de karıştırıyor. Nasıl karıştırıyor? Ana ihale ile alt ihaleyi birbirine karıştırıyor. Ana ihalede olanların sadece alt ihalede görevli olduklarını varsayıyor ya da belediye şirketlerini yönetiyorlarmış gibi işlere karıştıklarını ileri sürüyor ama bir şey de yapmıyor. "Sen verileri topla." diyor, "Verileri topla, bak bakalım." diyor. Yani "HTS kaydı varsa" diyor, "Size gizli tanık bulursa, ooo ne güzel, bunları ispat edebilirsin." diye yol gösteriyor. Yani teftiş raporu dediğinizde "voice_17-06-2026_12-50-31.OGG" dosyasındaki bu. Aylardır meraktan çatlayıp, uzay böceği peşinde koştuğumuz rapor çıka çıka bu çıktı. Ve fiilin yani aslında nasıl yönlendirildiğini ortaya koyan bir şey. Şimdi ben bu idare hukuku ile ilgili bölümü kesiyorum, ceza hukukuna geçeceğim. Ara verelim, devam edeyim. Devam edeyim mi? Teşekkür ederim Sayın Başkan. Şimdi müvekkilimin soruşturmada yaşadıklarımız ve iddianamede gördüğümüz hukuka aykırılıklarla ilgili eleştirilerimizi, tahmin ettiklerinizi, hukuki değerlendirmelerinizi mahkemenizle paylaştık. Biraz da hoşgörüye sığınarak yüklenen suçların unsurlarıyla ilgili bir şeyler söyleyeceğim ve bunların ile ilgisizliğini dile getireceğim. Aslında biliyorsunuz, CMK 147'de siz dinleme yaparsınız, biz de sanığın arkasından destek, yardım, tamamlama görevi icra ederiz. Ama bu davada daha değişik bir, çoktan çok sayıda insan olmaktan kaynaklanan bir durum gelişti. Benden önceki meslektaşlarım bu konuya girmişler, biraz ben de girmek zorunda kendimi hissediyorum. Süreyi uzattığım için de özür diliyorum herkesten. Şimdi asıl olarak 235. maddede düzenlenen ihaleye fesat karıştırma suçundan dolayı müvekkilimiz suçlanıyor ve bunu örgütsel kapsamda bu suçu işlediği söyleniyor. Benim anladığım kadarıyla amaç suç İBB'nin kasasını boşaltmak, dolandırıcılık; araç suç da ihaleye fesat karıştırma gibi. Ben öyle anladım yani. Yani İBB'yi dolandırmak için ihaleye fesat suçu silsilesi halinde zincirleme işlemişler gibi yazılmış, o mantıkla yazılmış.
Şimdi örgütle ilgili sözlerimi en son söyleyeceğim. Örgüt biliyorsunuz çok failli bir suç. Çok failli bir suç ama değişik konumda insanlar var. İşte kurucu olan var, yönetici olan var, üye olan var ve bunların cezaları da farklı. Aslında örgüt suçu bir hazırlık suçu. Amaç suçu işlemek için araç suç olarak örgüt suçu işleniyor ve araç suç işlendiği anda da bağımsız bir suç olarak cezalandırılabilir hale geliyor. Ama özelliği şu: Örgüt suçuna katılan herkes fail. Yani örgütün içindeki tüm suçları işlemesi gerekmiyor üyelikten yargılananın ama herhangi bir suçu işlediği zaman kurucuya ya da yöneticiye yardım eden olarak değerlendirilmiyor. Çok failli olmanın beraberinde getirdiği bir şey. Ancak birden fazla kişinin bir araya gelmesiyle işlendiği için bu suçlar, herkes fail. Şimdi bunu niye söyledim? İhaleye fesatta da dolandırıcılıkta da yüklenen suçlarla ilgili uygulanması istenen yaptırımlara baktığımızda kimisinde sırf 37, kimisinde 37/1 herhalde iddianamenin değişik kalemlerden çıkmasının getirdiği ya da aradaki o son dakikada imzalanmasından gelen bir sonuç bu. Sonuç olarak 37. maddenin 1. fıkrasındaki doğrudan failliğin yanı sıra aslında müşterek faillikten söz ediliyor. Ben onu anlıyorum. Deniyor ki: "Siz bir zincirleme sorumluluğunuzun sınırları belli olmadan katılıyorsunuz imza atarak. Biz sorumluluğunuzun nerede başladığını anlayamıyoruz ama o yüzden siz bütün sürece doğrudan katılan ya da neticeye, yani suçun tipikliğinde netice olarak belirlenen ya da hareket olarak belirlenen işleme katıldığınız noktada bir fail sorumluluğunda sizi görüyoruz." diyorlar. Bunu anlıyorum. Ama baktığınız zaman bununla ilgili bireysel düzeyde bir açıklama yapılmıyor. Bu hem dolandırıcılık suçu için söz konusu hem de ihaleye fesat karıştırma suçu için söz konusu ve çok yanlış. Çünkü bir insanın, diyelim ki örgüt üyeliğinden ceza alacak, ceza vereceksiniz, üyeliğinin faillik olarak değerlendirilmesi başka bir şey, kanundan ve suçun yapısından kaynaklanan bir şey. Ama örgütsel kapsamda işlenen suçlarda herkesi doğrudan ve müşterek fail kabul etmek başka bir şey. Pekala bir örgüt üyesi içinde bulunduğu örgütün işlediği bazı eylemlere azmettiren olarak ya da yardım eden olarak katılabilir. Bunun önünde bir engel yok. Her somut olayın ayrıca değerlendirilmesi lazım.
Ben bunu şuna bağlıyorum: Örgüt iddiası kurgusal olduğu için İBB'de çalışan herkesi örgütün içinde, yani bu dosyaya şüpheli yaptıkları kişilerin büyük bir kısmını, 99 kişi sanırım, üye olarak değerlendirdikleri için onların ancak müşterek fail olarak bu suçu işleyebilecekleri kanaatine varmışlar. Niye o kanaate varmışlar? Aslında kişilerin süreçlere katıldığı noktalara baktığınızda tam da suçun tipikliğine denk düşen bir hareket icra ettiği ispat edilemediği için, "Madem ispat edemiyorum, o zaman müşterek fail diyeyim, bütün süreçten hepsi topyekün sorumlu olsun" anlayışı var. Bu hiç kabul edilemez bir şey. Ayrıca Türk Ceza Kanunu'nu kabul eden Meclisin iradesine da aykırı. Çünkü hepimiz biliyoruz iştirak suçu ile ilgili sistemler var. Şart sistemi, şart teorisi var, uygun sebep teorisi var, objektif isnadiyet teorisi var ve yeni gelinen noktada Yargıtay'ın içtihatlarıyla açtığı bir yolun getirdiği bir nokta olarak yeni yasa koyucu şart teorisini değil, objektif isnadiyet teorisini kabul etti. Yani evet, şart teorisinden kaynaklanan bir teori bu ama nedensellik bağı olmalı tabii ki. Yani o hareketin suçun tipikliği ile bir ilgisinin olması lazım. Kişinin bir icra hareketi sergilemesi lazım ama kanundaki tipikliğe denk düşme noktasına gelip gelmediğini ya da neticenin ya da neticesizse tam tipiklikteki şeklin oluşup oluşmadığını anlamak için tek tek bakmak gerekiyor, her şüphelinin durumuna ayrı ayrı bakmak gerekiyor. Bütün ihale süreçlerinde imza atan, görev alan herkesin fail olarak kabul edilmesi demek, sadece şart teorisinin kabul edilmesi demek. Bu eylemler içinden hangisi netice, tehlike ya da zarar olarak yasa koyucunun seçtiği, belirlediği harekete ya da neticeye uygundur, elverişlidir, bununla ilgili bir değerlendirme yapılmadığı anlamına geliyor. Aynı şey dolandırıcılık için geçerli.
Şimdi ihaleye fesatla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum öncelikle. Bunun doğru olmadığını düşünüyoruz. Çok eşitlikçi bir iddianame yazarlığı ile karşı karşıyayız. Eşitliği reddediyor bizim yasa koyucumuz. Diyor ki: "Ben failli ve şeriki ayırıyorum. Fail olmanın kriterleri bellidir, doğrudan fail olmanın kriterleri şunlardır. Bunların içinde müşterek fail olmanın kriterleri de bunlardır. Bunun dışında bir de suçun işlenmesini kolaylaştırdığı için, tipik eylemin işlenmesine destek sunduğu için, ben şerikleri de ayrıca yargılıyorum ama daha az cezayla yargılıyorum. Ama azmettirense tabii ki farklı değerlendiriyorum." diyor. Şimdi biz bunu hepimiz biliyoruz, bunlar hukukun ABC'si. Ama iddianame yazıldığında herkesin doğrudan veya müşterek fail olarak kabul edildiğini görmek şaşırtıcı. Bunun nedeni de bilirkişilerin 86. madde ile ilgili sorumluluk sonucuna varırken imzasını gördükleri herkesi sorumlu olarak göstermelerinden kaynaklanıyor. Savcılık sadece kendi anlayışına göre ihalenin nerede başladığını, nerede bittiğini değerlendirmiş. Bir kısım, demin de söylediğim gibi, ihale süreçlerinde ihale dokümanını hazırlayanları ayrı tutmuş. Acaba şöyle mi düşünüyor diye değerlendirdim kendi içimde: Acaba bizim Cumhuriyet savcılarımız dokümanı hazırlayanları fail olarak ya da yardım eden olarak görmediler mi? Onların kafasında ihale acaba ihale dokümanının karar verme organı olarak encümene yollanmasıyla, ondan sonra mı işlenebilen bir suç? Yani öyleyse o zaman şunu anlıyoruz: Dairesinden ita amirinin oluruyla encümene giden bir dosya ancak bundan sonra ihaleye fesat karıştırma suçunun konusu olabilir gibi yaklaşılmış. Dolayısıyla hazırlayanlar, eğer suç kastı yoksa, rutin işlemi yapmışlarsa onları sorumluluğun dışında tutalım demişler. İyi de, soru suçlamaya geldiğinde tam da bu dışında tuttuğunuz kişilerin katıldığı, hazırladığı işlemlerle ilgili suçlama yapıyorsunuz. Ve bu suçlamayı yaparken de kimi asıl olarak suçluyorsunuz? Bir kısım encümen üyesiyle ita amirini.
Ama daha da hızlandırmak için alt ihaleye katılanları da suçluyorsunuz. Fail olarak suçlanıyor ki mahkemeniz 39'dan ek savunma verdi. Hiç olmazsa yardım eden olup olmadıklarına ilişkin bir fiili durum değerlendirmesi yapılacak. Ama herkese müşterek fail dediğinizde de o zaman ya da doğrudan fail dediğinizde, hareketi kişisel düzeyde belirlemediğiniz için kimin hangi hareketiyle yasak denen eylemi icra ettiğini ortaya koyamamış oluyorsunuz. Böyle bir objektif sorumluluğa giden durum var; oysa objektif sorumluluk reddedildi. Doğrudan fail olmak için fesat denen hareketi bizzat yapmak, bilerek ve isteyerek yapmak gerekiyor. Müşterek fail olmak için de birden fazla failin suç işlenmeden önce anlaşma yapması ve suçun icrası sırasında da fiili bir hakimiyet sağlaması lazım. Hakimiyet teorisi esas alınmıştır bizde. Şimdi bunlarla ilgili hiçbir değerlendirme yapmadan seçmece birtakım isimlerin varlığı ve yokluğu üzerinden yapılan değerlendirme biraz şaşırtıcı. Şimdi ihaleye fesat zaten zor bir suç. Biliyorsunuz, 765 sayılı Yasada hükümet namına, devlet namına diye bir adım vardı, bir de suç kanunun bir tarafında diğer örgüt tarafında düzenleniyordu. Onun getirdiği birtakım hani sorunlar vardı ama yeni kanun hepsini birleştirdi. Şimdi kamu görevlisine duyulan güven ihlal ediliyor, suçun konusu da ihale. Yani ihale benzeri işlemler söz konusuysa, işte doğrudan ihaleye ilişkin sorular soruluyor. Zaten ihale benzeri işlemse, ihale yapılmamışsa en fazla 235. madde ile ilgili bir suç var mı yok mu, değil mi? Tipikliğine uygun tartışma yapmamız gerekebilir. Bunu tümüyle devre dışı bırakmış, doğrudan 235 üzerinden değerlendirme yapmış ama bunların bir kısmı ihale değil. Ha müvekkilimiz bakımından 2886 ile ilgili ihale işlemlerinin yapıldığını kabul ediyoruz ama bu ihale işlemlerine fesat karıştırılması lazım. Bu fesadın ne olduğunu da demin de söylediğim gibi kişisel bazda, somut olarak gösterilmesi lazım. Şimdi bizim müvekkilimizin bir fesada denk düşen hareketi olmadığı için, kimseyi hileye düşürdüğü ortaya konulamadığı için biz müvekkilimizin bu suçun faili olamayacağını düşünüyoruz. Bizim müvekkilimiz mesela kimi fesada uğratmış? Encümeni mi kandırmış? Ya da encümen üyeleri birbirini mi kandırmış? Encümen üyelerinin içinde bazıları anlaşmış birbirleriyle de bizim müvekkilimizi mi kandırmışlar; müdür olmadan, bunu bilmeden onay vermiş, olur vermiş? Bunların hepsinin açıklanması gerekiyordu, hiçbir açıklanmadığı için burada bir objektif sorumluluk, yani aslında cezasızlık hali var; ceza hukukuna ters bir durum var.
Mağdur bakımından, mağdur kim? Tabii biliyorsunuz ihaleye fesat suçunda gayrimuayyenlik söz konusu, bütün toplum mağdur, topluma karşı işlenen bir suç. Yargıtay kesin ayrımlar yapıyor. Biraz sonra dolandırıcılıkta da söyleyeceğim; öğretide egemen görüşe göre de bütün ceza hukuku suç teorisi için bu geçerli, ancak gerçek kişiler suçun mağduru olabilirler. Mağdursuz suç olmaz ve sadece gerçek kişiler suçun mağduru olabilir. Eğer tüzel kişilerin aracı kılınması, değerlerinin kullanılması söz konusuysa o zaman onların suçtan zarar görmesi söz konusu. Ancak o tüzel kişinin çalışanı, onun yanında bulunanı, onu temsil eden gerçek kişisi kim ise o gerçek kişiye yönelik bir fesatın ortaya konulması lazım. Şimdi bizim müvekkilimiz ita amiri olarak olur verirken ya da onay verirken hangi tüzel kişinin temsilcisine yönelik olarak fesat suçunu icra ediyor? Yani Kültür AŞ kazanmış ihaleyi ya da Medya AŞ kazanmış, onların yöneticilerini mi iğfal ediyor? Bununla ilgili bir açıklama da yok. Tam tersi iddialar var; önceden hazırlanmışlardı zaten, önceden anlaşmışlardı, biliyorlardı diye. Peki, gerçek kişiler hiç mi mağdur olamaz ihaleye fesatta? Yargıtay'ın uygulaması çok net; sadece cebir, şiddet, tehdit kullanılarak, cebir ve tehdit kullanılarak bir kişi ihaleye katılmaktan önleniyorsa, engelleniyorsa o zaman onun uğradığı bir kişisel mağduriyet olabileceğini, onun dışındaki mağduriyetlerin söz konusu olamayacağını, suçtan zarar gören olabileceklerini ileri sürüyorlar. Şimdi bunun için yani iğfal edilmiş, aldatılmış olmak gerekiyor. Hemen somut söyleyeyim, unutuyorum müvekkillerimin durumunu. Şimdi bizim müvekkilimizle ilgili bu suçlamaların yapılması 61, 62'den sonra 63 ve devamı eylemler bakımından bu soruşturmanın başlatılmasının nedeni, isimli kişinin 2019'dan itibaren demin sözünü ettiğim makamlara defalarca dilekçe vermesi. İlk gün hepimizi konuşturmuştunuz, o zaman 'ın avukatı gelip tefrik istemişti sanırım ya da dilekçesinde okudum, yani tefriki söylemişti. Mağduriyeti yok, dolayısıyla biz sizin duruşma tutanağını görmediğimiz için herhalde bize sormadan da 'ın katılma talebini karara bağlamayacaksınız diye düşünüyoruz. Biz şimdiden söyleyelim tedbirli olarak, 'ın kişisel olarak aldatılması, kandırılması söz konusu değildir; bir fesata uğraması, uğratılması söz konusu değildir, bu suçun mağduru olamaz. Dolayısıyla katılma talebi var ise, ki var diye okumuştum, reddine karar verilmesini istirham ediyoruz. Bizim görüşümüz bu yöndedir.
Nedir ihaleye fesat karıştırma? Öğretide bir yığın örnek verilmiş. İşte şartname alınmasını engelliyorsa belediye çalışanları, somut konuşursak. Bir kimsenin teklifin geçerliğini etkilemeyen önemsiz bilgi ve belgeleri eksik, eksik getirdiğinden bahisle istekli olarak ihaleye katılması, alınması önleniyorsa, sahte belge kullanılıyorsa, bilirkişilerin dediği gibi çok aşırı gerçekten rekabeti önleyici bir şartname yazılması gibi örnekler var. Özellikle şu kitabı söylemek şunu göstermek istiyorum heyetinize de. Arif Naci Sucuoğlu bir yetkinden çıkan bu konuda son zamanların eserini çıkardı. Baktığınız zaman Arif Naci Bey bu geleneksel olarak uygulamada gördüğümüz hani kapının önünde durmak ya da ihale öncesinde ya da ihale sırasında engelleyici olmak diye bilinen hareketleri genişletiyor. Diyor ki şartnamede birtakım gereksiz, zorlaştırıcı yeterlilik koşulları getirilirse ya da dün hocamız uyardı, Anayasa Mahkemesi kararında bile takdir hakkı dendiği için takdir yetkisini geniş bir şekilde kötüye kullanmışsa idare o zaman belki söz konusu olur ama dediğim gibi benim müvekkilim şartnameyi hazırlamadığı için, muhammen bedelle ilanı hazırlamadığı için sadece hukuka uygunluk denetimini yaptığı için zaten bu daralma, genişleme ile ilgili iddiaların da faili olmaması gerekiyor. Şimdi ben şöyle düşünüyorum avukatı olarak: Eğer iddia makamı ihaleyi dokümanların hazırlanması süreci ile ilgili görmüyorsa demek ki o zaman 11. maddedeki yetkisini kullandı diye yani daireden gelen ihale dokümanını encümene gönderdi diye, olur verdiği için yargılanıyorsa olmaması gerekir. Yani onun da yargılanmaması gerekir çünkü daha ihale süreci idare makamına göre başlamadı iddia makamına göre. İddia makamı eğer ihaleye çıkma kararı verilmiş, ilan verilmiş, teklifler alınmış, gününde ihale yapılmış, açılmış, bir karar verilmiş diye düşünüyorsa, e karar verilmişse zaten fesat hareketi de o arada işlenmiş olabileceği için iddia makamına göre suç oluşuyor ve o zaman kesinleştirme verince siz bu suça nasıl katılıyorsunuz? Bunun da ayrıca tartışılması lazım. Yani 31. maddedeki yetkiden dolayı da bence konumundaki bir insanın bu suçun faili olmaması gerekiyor. Onun dışında çok uzatmak istemiyorum. Zarar meselesi var. İşte Yargıtay'ın kararları var 5. Ceza Dairesi'nin. 237 ve 238 sayılı Ceza Kanunu'nun 71. maddesine göre yapılacak zararın gerçekten somut olması, nesnel olması, hesaplanabilir olması, aritmetik, ekonomik olması ile ilgili kriterler var ama biz burada zararın varlığını ya da yokluğunu tartışacak konumda değiliz. Bilirkişilerin yaptığı hesaplamanın da sunduğumuz uzman mütalaası ile güvenilir, inandırıcı, bilimselliğe, yerleşik uygulamaya uygun olmadığını ortaya koyduğumuzu düşünüyoruz.
Dolayısıyla bizim müvekkilimiz hem hukuken hem fiilen bu suçun faili olamaz çünkü bizim müvekkilimizin daha doğrusu iddia şöyle aslında, onları tek tek söylemedim ben, söylemek de istemiyorum zaman darlığından. Dün çünkü siz iddiaları tek tek saydınız. Özetlersek muhammen bedelin düşük gösterilmesi, şartnamenin daraltıcı ya da adres gösterircesine düzenlenmesi. Şimdi bunlarla ilgili demin söyledim müvekkilimizin fail olamayacağını ama tabii bu suçun niye işlenmiş olduğunu unutmamak gerekiyor iddianameye göre. İddianame diyor ki asıl yani benim anladığım amaç suç dolandırıcılık, sen dolandırıcılık için ihaleye fesat suçu işliyorsun. Ana ihalede görev alırken de aslında ihaleyi kazanacak özel hukuk tüzel kişisinin ileride açacağı ihaledeki kazanacak alt ihaleyi kimin kazandığı daha başından beri bu kurgu, bu bir mizansen. Sen bunu başından beri biliyorsun ve buna göre fesat suçunu işliyorsun yani fesatta bulunarak, hile katarak sürece suç işliyorsun. Bunu da içtima kurallarına aykırı olduğunu söyleyeceğim. Biraz sonra dolandırıcılıkta 1 cümleyle söyleyeceğim, şimdi söyleyeyim. İhaleye fesat suçu ile dolandırıcılık suçunun ortak özelliği hile kullanılması, fesat kullanılması. Nedir o? Bozukluktur, aldatmadır, kandırmadır. Bir 94 yılındaki eserinde Sahir Erman ve Çetin Özek hocalar farklı düşünüyorlar. Mesela Behiye Kazancı hocamız bu konuda çok çalışmış ve eleştiriyor. Bir onlar var başka kimse yok diyor. Ben de gerçekten kalp rengi kitaptan demin de söyledim çok yararlanırım. Evet ben de buldum. 59. ve 61. sayfalarına bakarsanız hocalar o zamanın ruhuyla bunu söylemişler. Ama gelinen noktada bir de Kayahan İçel var değil mi, suçların içtimaının kralı yani. Hocamız yazdı ilk eseri suçların içtimai ile ilgili. Amaç suç, araç suç, tüketilen norm, tükenen norm, özel norm, genel norm diye baktığınız zaman meseleye ihaleye fesat ham yutuyor dolandırıcılığı. Yani dolandırıcılık amaç suç gibi gösteriliyor ama ihaleye fesatın kapasitesi, alanı daha geniş olduğu için tüketen norm olarak ihaleye fesat karıştırma suçu dolandırıcılık suçunun cezasızlığını gerektiriyor. Yani burada bir görünüşte içtima var, gerçek içtima yok. Dolayısıyla hem ondan hem ondan cezalandırma hukuken istenemez. Fiilen de şu nedenle istenemez, benim müvekkilim sadece ana ihale ile ilgili olur verme ve onay vermede görevli. Yani alt ihale ile ilgili yok, başından beri, gözaltına alındığından beri söylüyor: "Ben Kültür A.Ş.'yi yönetmedim, Medya A.Ş.'yi yönetmedim zaten bir kısmında burada değildim. Ben sadece İBB'de belli sınırlar içinde görev yaptım. Bu kişileri tanımam bile, yöneticisi değilim, teftişçisi değilim." Fiilen de bir ilişkisi yok, olduğuna ilişkin de zaten bana bir şey söyleyemiyorsunuz diyor. Dolayısıyla ben ihaleye fesatla ilgili Sayın Başkanım daha fazla bir şey söyleyip de başınızı bu saatte ağrıtmak istemiyorum.
Biliyorsunuz dolandırıcılık aslında bir hırsızlık suçu. 19. yüzyılda “aldatarak hırsızlık” deniyor dolandırıcılık suçuna. Sami Selçuk Hocamız zaten son derece ayrıntılı tarihî değerlendirmeler yapmış. Her avukatın da başında dolandırıcılık suçuyla ilgili eline dosya gelmiştir. Her avukatın çok iyi bildiği ya da biraz bildiği bir suçtur dolandırıcılık. Tipik hareket aldatmadır. Eskiden işte nitelikli hırsızlık, aldatarak hırsızlık deniyormuş. Ama hırsızlıktan farklı; siz birini hırsızladığınız zaman onun iradesinin dışında onun bir malını alırsınız. Haberi olmadan kendi cebinizden alırsınız. Ama dolandırıcılıkta kişiyi aldatmanız, kandırmanız, iradesini fesada uğratmanız ve o fesata uğratılan iradenin sonucu olarak fesata uğramış rızası ile mal varlığını size geçirmesini sağlamanız lazım. Bu suçun özelliği, tipliği; ama tabii aldatılanın da yine demin söylediğim gibi bir gerçek kişi olması gerekiyor. Bu dosyada gerçek kişi yok. Şimdi ne yapabilirdi iddia makamı? 158/1D’de diyebilirdi ki “belediyeyi ihalede bu suçta araç olarak kullandınız” diyebilirdi. Ya da diyebilirdi ki özel kültürü, medyayı, başka bir şirket yok çünkü, bu şirketleri araç olarak kullandınız diyebilirdi. Peki siz demiştiniz, diyemiyor. Niye diyemiyor? Çünkü İBB'nin suçtan zarar gördüğünü iddia ediyor. Öğreti ve kanun koyucu da diyor ki: "Eğer siz bir kamu kurumunun dolandırıcılık suçundan zarar gördüğünü iddia ediyorsanız D de diyemezsiniz, E de diyemezsiniz. E demek zorundasınız." Peki E var mı? Ama E olması için de suçun genel kurallarından, suç teorisinden ayrılmaya gerek yok. Bir gerçek kişi mağdur olması lazım. Yani biz eğer İBB'nin kasasını boşaltıyorsak, İBB'nin mal varlığını kandırarak birilerini boşaltıyorsak, azaltıyorsak o zaman benim vekilime "Sen 'nu mu kandırdın? Kimi kandırdı benim vekilim? ’ı mı kandırdı? Encümen içindeki birini mi kandırdı? Nurten Hanım'ı mı kandırdı? Tuğba Hanım'ı mı kandırdı?" Yani encümende bulunması gereken zorunlu 2 kişi var. Biri genel sekreter, öbürü mali işler koordinatörü. AKP'lileri kandıramamış belli. Kimi kandırdı yani? Bu somut 2 kişiyi mi kandırdı? Ya da diğer ismi sayılmayan ya da ’ü mü kandırdınız; kimi kandırdınız? Yani gösterilmiyor. Encümen içinden kimi kandırdığını benim vekilimin göstermiyor iddianame. Yine dönüyor, müvekkilimi kimin kandırdığını da göstermiyor.
Yani eğer siz ya da şunu da göstermiyor; yani ya da başka bir sanık eğer şartname ve muhammen bedel üzerinden bir suç işlenmişse, oralarda görev yapan birilerini mi aldatmış, onların iradesini fesada uğratmış, onu da ortaya koymuyor. Dolayısıyla burada dolandırıcılık suçunun hem fail bakımından hem de mağdur bakımından tipiklik unsurlarının oluşmadığını düşünüyoruz. Zaten o yüzden de 4483 sayılı yasayla aslında önü kesilen yol müfettiş tarafından açılmıştır. Yani sadece idari vesayet makamlarına, teftiş kuruluna ait olan yerindelik denetimi, özür dilerim, bu yolla ceza hukukuna, ceza hukuku makamlarına sanki bir suç şüphesi varmış gibi taşınmıştır. Şimdi aldatmanın olması için birinin hataya düşürülmesi gerekiyor. Birinin saflığından, iyi niyetinden yararlanmak gerekiyor. Hırsızlığından, vesveselerden geçtik. Bizim Yargıtay’ımız çok net. Diyor ki “Siz eğer aldatmadan bahsediyorsanız, hileden bahsediyorsanız, sıradan bir oyun, sıradan bir yalan zaten dolandırıcılık suçuna giriş teşkil etmez. Bu suçun mutlaka nitelikli hile ile işlenmesi lazım.” Burada hile ispat edilmiyor ki nitelikli mi değil mi tartışılabilsin. Sayın Başkanım, şimdi size bir takipsizlik kararı bulursam göndereceğim, buldum. Mübaşir arkadaşımız yardımcı olursa sevinirim. Biz bir suç duyurusunda bulunduk eylül ayında bu Bölgeçe avukatları olarak. Şöyle, Murat Bey mart ayında tutuklandı. Mayıs ayında Takvim’de, Sabah’ta, birtakım gazetelerde çıkan haberlerden bir adam var ortalıkta dolanıyor. Bir Washington diyor, bir New York diyor. Amerika'nın büyükelçisiymiş bu adam. Ortalıkta dolanıyor ve kamu kurumlarına nüfuz kullanarak kendisini gerçeğe aykırı olarak böyle bir büyükelçi ya da üst makamdan biri olarak göstererek yakınlarına birtakım menfaatler sağlanmasını istiyor. Şimdi benim müvekkilim de genel sekreter yardımcısı olarak çalışırken Kevser Hanım'ı da tanıyordur Özel Kalem Müdürlüğü'nde. Kevser Hanım kendisine bir bilgi notu gönderiyor. Diyor ki: "Sizi bir büyükelçi aradı Amerika'dan." İsmini de veriyor, değil mi yani söylemeyeyim, dosyada var görürsünüz. "Sizi aradı ve bir iş varmış Bakırköy'de, onunla ilgili yakınlarına destek olmanızı, yani torpil geçmenizi istedi" demiş. Şaşırmış hoca, "Allah Allah, bu nasıl oluyor, bir büyükelçi niye böyle bir şey istiyor?" falan diye. Ama bakılmış gerçekten Amerikan telefonu, Amerika telefonu kullanılmış ve ısrarla Buğra Bey'in özel hattı istenmiş.
Sonra devam gelmemiş, unutulmuş gitmiş bu hadise. Maalesef tutuklanıp içeri konduktan sonra nasıl dolandırıcı oldukları, neler neler yaptıkları konuşulduğu için, bu adamın ifadesi alınıyor. İsmi orada var, ben söylemeyeceğim. Bu kişinin büyükelçi olarak belediyelerde birtakım dolaplar çevirdiği söyleniyor. Bu haberi okuyunca Buğra Bey, "Emniyet, benim adım benimle ilgili olmayan bir şeylere karıştırılıyor" diye merak ediyor. Hem de "Aaa" diyor, "hatırlıyorum. Beni bir büyükelçi olduğunu söyleyen kişi aramıştı, acaba bu olabilir mi?" diyor. Sonra eylülde de yine bir haber çıkınca, bana dedi ki: "Bir suç duyurusunda bulunur musunuz? Birileri beni kandırmak istiyor ya da birileri bana bir kumpas kuruyor herhalde" dedi. Ben de hem ihtiraza yani artık yazdım öyle, çünkü sonu nereye gidecek, kısıtlayacak bilemedim ama asıl olarak dolandırıcılıktan şikayette bulundum. Bakın şubat ayında, bu şubat ayında, yani bizim iddianamemizin kasım ayında yazıldı, bu şubat ayında iddianamesini bilen bir savcı, bilmesi gereken Cumhuriyet Savcılığı tarafından verilen bir takipsizlik kararı var. Diyor ki: "Sen, seni kandırmak isteyen kişinin hareketlerini, mizansenlerini denetleyebilecek olanağa sahipsin. Başvurduğu hile nitelikli bir hile değil, sen bunu denetleyebilirdin, aldatıcı boyutta değil". Demek ki biz şikayet edince, bizi kandırmak isteyenlerin aldatıcılığının, hilesinin nitelikli olması gerekiyor. Ama biz suçlandığımız zaman hile ispat edilmeye bile gerek görülmüyor ya da nitelikli olup olmadığı tartışılmıyor. Böyle bir abuk durum var. Ben dolayısıyla buna da dikkatinizi çekip daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Bizim müvekkilimiz ve buradaki hiç kimse dolandırıcılık suçunun bu anlamda, ihaleler üzerinden dolandırıcılık suçunun faili de olamaz. Zaten Sayıştay raporu da kararı da, değil mi, tırnak arası kararı 30 Eylül 2022 tarihli karar, hangi suçu uygulamak istiyorsanız uygulayın, hem 4734 sayılı Kanun'unun hem de 2886 sayılı Kanun'un dayattığı, ihalelerde olması gerektiğini söylediği ilkelere aykırılık halinde ana ihalenin ayrı, alt ihale denen uygulamanın —ihale midir değil midir ayrı tartışma— ayrı değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. En başından beri bir fesat varsa sonrakini yutacak, yoksa yok. Zaten fiili yok, dolandırıcılıktan da bahsedilemez diye düşünüyorum. Unuttuğum bir şey varsa Engin Bey tamamlayacaktır. Uzatmak istemiyorum ben bu konuyu. Şimdi dolayısıyla, ben bu dosyada dolandırıcılık suçunun işlenmesinin artık bu saatten sonra daha fazla gündeme getirilmemesini, dolandırıcılıktan dolayı var kaldı mı bilmiyorum tutukluluğu devam eden bir kimse, artık onun tutukluluğunun da sona ermesi gerektiğini tekrar dikkatlerinize sunmak istiyorum.
Bana karşı ne söyleniyor benim müvekkilime? Örgüt, evet, örgüt üyesi olduğu söyleniyor. Nasılmış örgüt üyesi olduğu, örgüt üyesi notumu bulmam lazım hocam, notumu bulmam lazım. Örgüt üyesi olduğunu nereden anlıyoruz? Yarım sayfalık bir açıklama var. Yani benim vekilim için sağ olsun iddia makamı demiş ki: "Sana yarım sayfa açıklama yeter. Sen bu yarım sayfada zaten tutuklanmayı hak ettin demiş, tutuklusun hala." Biliyorsunuz, özel vasfa haiz diye Türkçe kurallarına aykırı ve yürürlükte olmayan eski TCK'nın 168. maddesinde düzenlenmiş, uygulanabilirliği de çok olmamış bir düzenlemeyi, bir değerlendirmeyi de kullanmış gerekçe olarak; öğretiye bakarak, kanuna bakarak iddianame yazanlar. Bir kurucular var, liderler var, kasa üzerinden kasayı tutanlar var, bunların sayısı değişiyor zaman zaman. Özel vasfa haiz olanlar var onların deyimiyle. Yöneticiler var, bir kısmı ortada yok, bir de üyeler var. Şimdi sayılı üyeler içinde müvekkilimin adı da zikrediliyor ama beni üzen ve gerçekten yani sinirlerimi bozan, dayanılmaz kılan, bir hukukçu olarak beni talihsizliğe sevk eden şey; vekilimizin niye örgüt üyesi olduğunu açıklamaya, ispata yönelik bir çabası yok iddia makamının. Diyor ki: "Ben şu 3-4 kişinin şu şu hareketlerinden dolayı örgüt üyesi olduğunu anladım" diyor, bunu iddia ediyorum. "Diğerlerine de siz bakın" diyorlar mahkemeye. "Delilleri de değerlendirip bakın bakalım, üye mi değil mi?" Ben hayatımda böyle bir iddianame görmedim. Siz zaten bakacaksınız, siz zaten iddia ile istemle bağlı değilsiniz. Bakacaksınız ama istemle şöyle bağlısınız; yani CMK 225 diyor ki: "Fiil ve faili belirtmeli." Fiili zaten hemen belirtmiyor, faili belirtiyor. Fiille ilgili sadece niteleme yapıyor ama fiilin nasıl icra edildiğini de ispata gerek görmüyor. Şimdi bu, dünya çapında tartışılan bir konu. Hani hükmün kolektifliği diyoruz ya; siz hem iddiayı dinliyorsunuz hem savunmayı dinliyorsunuz, toplum adına bir karar veriyorsunuz. Karşı tarafın hükmüyle bizim hükmümüz çarpışıyor; diyalektik bir mücadele ile değil, birlikte çalışmak ve birlikte akıl yürütme sonunda, tartışmalar sonunda toplum adına bir karar kuruluyor. O yüzden bundan yola çıkarak öğretide şey de deniliyor: "Efendim ispat yükü yoktur ceza muhakemesinde" deniyor ama hem İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı hem de egemen uygulamaların öğretisi bal gibi iddia makamının ispat yükü olduğunu gösteriyor. Çünkü masumiyet karinesini başka türlü koruyamazsınız, o zaman herkesi yargılarsınız. Masumiyet karinesinin yenilmesi gerekiyor mahkemenin, dolayısıyla iddiayı iddia makamı ispat etmekle yükümlü. Ben masum olduğunu, müvekkilimin masum olduğunu ispat etmekle yükümlü değilim. Özel muhakemelerde tersine ilişkin uygulamalar var, alıştık ama bu kabul edilebilir bir şey değil.
Şimdi bizim müvekkilimizle ilgili bir 3326. sayfada, 42. sırada yapılan bir açıklama var. Bir de iddianamenin başında 72. maddede bir açıklama var, bunları esas alıyoruz. 72. maddedeki, sayfadaki 2 3 4 1 başlıklı Medya A.Ş., Kültür A.Ş., Reklam ve Yönetim Müdürlüğü başlığı altında deniyor ki: "Bir sistem kurmuş bu örgüt, iş adamlarından para topluyor, bu amaçla çeşitli suçlar işliyor, haksız çıkar elde ediyor. İşte , , gibi de bu işin içinde. ve 'la da ilişkisi var, bu kişilerle gizli toplantı yapıyor." Dün gizli toplantı, gizlilikle ilgili Haşim Bey konuştu. Kapalılık başka bir şey, özel yaşam başka bir şey, kamu görevinin gerektirdiği ciddiyet, ketumiyet başka bir şey, gizlilik başka bir şey. Her kapalı toplantı, her kapalı kapı bize gizliliği gündeme getiremez. O yüzden gerçekten hukuki olarak açıklanabilir bir yaklaşım yok burada. 'la ilgili sadece HTS kayıtları var. Biraz sonra bağlarken belirtilerin örgüt gibi bir suçun ispatına yetip yetmeyeceğini söyleyeceğim. Bu kadar kesiyorum. 'un bizim müvekkilimize talimat verdiği, müvekkilimizin talimat aldığıyla ilgili bir tanık ifadesi dahi yok. Birkaç tane HTS kaydının olması da kendilerinin aynı dönemde Büyükşehir Belediyesi içinde çalışmasından kaynaklanıyor. Şimdi burada kalkıp müdafaa kararını mı anlatayım, yoksa Yargıtay'ın 60 nolu kararını mı anlatayım, yoksa başka benzer kararları mı anlatayım? Hiçbirini bu saatte anlatmayı uygun bulmuyorum. HTS kayıtlarının içeriği belli olmadığı için ne sinyal verileriyle ne iletişimin tespitleriyle ne birtakım kamera kayıtlarıyla siz "Şuradaymışsın, şu kişiyle iletişimin varmış" diyerek içeriği açıklayamadan bir insanın örgüt üyesi olduğunu ispat edemezsiniz. İddia makamı bir şeyi ispat edememiştir, ispat edecek bir delil de sunamamıştır. 'la ilgili müvekkil açıkladı zaten. Biz iddianame 10 Kasım tarihliydi, aynı gün basına düştü. O gün bir açıklama yapmıştık, biz de merakla okuduk. Sonra şeye de düştü, internete imzasız olarak da düştü, o zaman da okuduk. Şok geçirdik gerçekten. Akmerkez'in orada sinyal verdiği için, Akmerkez'e giriş kaydı olduğu için 'la toplantı yaptığı varsayılıyor. Müvekkil zaten 'ı tanıyor, tanımıyorum demiyor ki. Ama önemli olan bu baz kayıtlarının tarihi. Bakın; 9 Eylül 2024 33 dakika, özür dilerim, 16 Eylül 2024 30 dakika, 11 Ekim 2024 29 dakika, 23 Ekim 2024 2 dakika, 6 Mart 2025 18 dakika.
Yani Akmerkez'in çevresinde mi dolanmış, içine girip tuvalet ihtiyacını mı gidermiş? İhtiyaçlarımızı gideririz, giderdik de. O zamanki nişanlısı olan Filiz Hanım'la buluştuğunda oradaki bir firmaya gidip bir giysi ya da Migros'a gidip bir besin ihtiyacını mı gidermiş, alışveriş mi yapmış? Dostlarına orada yemek mi ısmarlamış, orada bir sinemaya mı gitmiş? Bunlar belli değil. Yani her Akmerkez'e giriş 'a çıkış anlamına gelmiyor. Kaldı ki benim müvekkilim zaten 'la tanışıyor ama dikkat ediniz; 2024'ün sonu, 2025'in ilk ayından bir tane, toplam 5 tane HTS okudum size. Benim müvekkilim şey değil ki o zaman, genel sekreter yardımcısı değil ki. Sayın Başkanım, defalarca söyledi müvekkilim, fark edilmek istiyor. 2022 yılının Haziran ayında İzmir'den gelmiş, 2023 yılının Kasım ayının sonunda da aday adayı olmak için istifa etmiş. Yani 2024 yılının Kasım, Aralık, Ekim ya da 2025 yılının Ocak aylarında kendisi genel sekreter yardımcısı değil, İPA'nın genel başkanı. Pardon, özür dilerim, yönetim kurulu başkanı. Ne zaman seçilmiş? 2024 yılının Mayıs ayında seçilmiş. Şimdi dolayısıyla bakıyoruz, iddianame içinde 'ye "İPA yönetim kurulu başkanı olarak sen örgüt adına şu suçu işlemişsin" diye bir açıklama yok. Bakınız 3326 mıydı, o yarım sayfalık açıklamada diyor ki: "Sen 'dan talimat alarak reklam işleriyle ilgili birtakım ihalelere, hatta şöyle diyor, hukuka aykırı ihalelere katılmaktan ibarettir" diyor. Demek ki müvekkilimizin örgüt üyesi olduğunu ispatta ihaleye fesat araç suçu kullanılmak istenmiş. Yani araç suç olarak müvekkilimizin ihaleye fesat suçunu işlediği ileri sürülüyor ama baz kayıtları 'la ilgili ve 2024'ün sonuyla ve İPA ile ilgili. Şunu mu demek istiyorlar? Yani bir kere örgüte girdin, bir daha da çıkmadın. İPA'da başkanken de örgütün üyesiydin. Böyle demek olur mu? Yani niye o zaman istifa ile üyelik bitiyor desek üye değil ama üye istifa edince niye üyeliği bitmiyor da tekrar geri İPA'ya yönetici olunca tekrar üyeliğe terfi ettiriliyor? Bunun böyle bir açıklaması yapılmamış. Biz şimdi öyle mi böyle mi diye varsayımlar üzerinden vekilimizin örgüt üyesi olup olmadığını anlatmaya çalışıyoruz.
Bugün için dilekçe vermeyeceğim ama yarın toparlarsam, notlarımdaki hataları düzeltirsem sunmak isterim. Yargıtay'ın geleneksel, yerleşik uygulaması var; katılmanız gerekiyor, fiilen katılmanız gerekiyor. Bir örgüt olduğunu bilmeniz gerekiyor. Bu örgüte bilerek, isteyerek katılmanız gerekiyor. Katıldığınızın fiilen ortaya konması lazım. Bunun en kolay yolu da örgüt adına bir suç işlemiş olmanız. Eğer suç işlendiği de ispat edilemiyorsa, sadece katılmayı gösteren başkaca durum Kamu kurumlarının suçta kullanılabileceğini de söyleyen İzzet Özgeç, sonra öz eleştirel bir, herhalde eleştiri aldık, yaklaşımda da bulunuyor. Kitabının 17. sayfasına bakın; bu sanırım 8. baskıdan yaptığım bir sayfa atfı. Diyor ki: "Eğer örgüt dediğimiz yapı bir kamu kurumuysa ya da bir özel hukuk tüzel kişisiyse; yani bu yapının içindeki birileri, özellikle kamu kurumlarının orayı ele geçirdiğini ve suç işlediğini, örgütsel suç işlediğini ortaya koyarsak çok dikkatli olmamız lazım" diyor. "Böyle bir iddiamız varsa bu atipik bir iddiadır. O kamu kurumu içindeki kamu görevlilerinin Anayasa'yla ya da kuruluş kanunuyla ya da uyguladığı kanunla ilgili kendilerine verilen yetkileri bilerek ve isteyerek örgütün menfaatine kullandığına ilişkin çok net deliller, somut olgular olması gerekir" diyor ve hiyerarşiyi bozacak şekilde kamu görevliliği yaptığını ortaya koyman gerekir diyor. Mesela ne yapmış? 'dan talimat almıştı. İspat edebiliyor musunuz? Bu sadece uyduruk, varsayımsal bir şey. Mesela hatırlayınız; Fetullahçı olduğu için meslekten atılan hakim ve savcıların, zabıt katiplerinden ve polislerden talimat aldığını, çünkü onların örgütsel yapıda diğerlerinin, yani hakim ve savcıların üstünde olduğunu iddia ediyordu. Biz gerçekten de demin verdiğim örnek olarak saydığım soruşturmalarda, soruşturmaların nasıl başladığını, nasıl hemen 135. ve 140. maddeye göre tedbir kararları alındığını biliyorduk ve inandırıcıydı. Gerçekten böyle bir süreç vardı. Aslında aslının dediğine hiç itiraz etmeyen, hatta aslı emri aldığına ilişkin şeyi de, belgeyi de ortaya koymuştu. Mesela zabıt katipleri konuştular, dediler ki: "Ali Fuat Yılmazer'den Yurt Atayün'e gelen soruşturma açılması ile ilgili ihbar, Yurt Atayün tarafından soruşturma açılması istemine bağlanıyor, İstanbul Başsavcılığı'na gönderiliyor. İstanbul Başsavcılığı bu talebi hemen kabul ediyor ve ilk işlem olarak CMK 135 ve 140'taki tedbirlere başvuruyor ama polis ağırlığı olduğu için hakim ve savcıların bir şey daha yapıyor; 135 ve 140'la ilgili kararları da yazıyor. Soruşturma başlatılması işlemlerini ve talimatlarını da yazıyor" diye açıklamışlardı. Melekçiler ile ilgili, Karaçöl değil, Süleyman Bey'le ilgili bu tür zabıt katibi ifadeleri de var.
Şimdi böyle bir ters hiyerarşik uygulama da yok. Uzatmayacağım, kesiyorum. Bunun olmadığı noktada siz artık adı geçenin örgüt üyesi olduğuna ilişkin bir delilin de dosyada olmadığını kabul etmek durumundasınız diye düşünüyorum savunma makamı olarak. İstirham ediyorum, bu konuya özellikle dikkat etmenizi diliyorum Sayın Başkan. Şimdi bakın, farkındaysanız sinyal verileri, HTS kayıtları delil olarak kullanılıyor. Bir de ben baktım; özellikle dolandırıcılıkla ilgili, alt ihalelerle ilgili iddianamede ne yazılmış, ona dikkat ettim. Şunu söylüyor savcı, diyor ki: "Aa ben böyle tanık dinledim." Bu tanıkların bir kısmı kamu görevlisiydiler, İBB'de çalışıyorlardı. Bir kısmı da alt ihaleyi kazanan şirketlerde çalışıyorlardı. Her iki taraftan dinlediğim tanıkların da yani ihaleyi alan isteklilerle, onların içinden birtakım tanıklarla ihale yapanlar ya da alt ihaleyi veren şirketlerin yöneticilerinin açıklamalarını dinledim; hepsinin aynı yönde olduğunu gördüm. Ama böyle bir şey tesadüf olabilir mi? Bu, hayatın olağan akışına aykırı. Dolayısıyla burada bir uyumluluk var. Demek ki burada bir, bir yöne doğru giden, hani yakınsama suçu ya, aynı amaca doğru birlikte yürüyorlar örgüt üyeleri. Bir örgütsel yapı var ve bu haksız menfaat edinme örgütü zenginleştirmek için el birliği ile müşteri paydaşları olarak işlenen bir suç var deniliyor. Evet, burada bir tesadüf var ama bu tesadüf aslında tanıkların dinlenmesi sürecine yapılan yönlendirmeden kaynaklanan, tesadüf olmayan bir zorunluluk diye düşünüyoruz biz. Tesadüf diye bir şey yok burada. Varsa kasıt var ama bu kasıt, iddia makamının delillerini, daha doğrusu tanık ifadelerini yönlendirmesi ve yanlış yorumlaması ile ilgili olsa gerek. İddia makamının bu konuda dürüst olmadığını düşünüyoruz, samimi olmadığını düşünüyoruz. Bunu bir kenara bırakıyorum, şunu tartışmak istiyorum: Belirti deliliyle biz örgüt kurmak, örgüte üye olmak, örgüt yönetmek gibi çok ağır bir suçu, çok tehlikeli bir suçu acaba ispat edebilir miyiz? Cevabım hayır. Barış Erman'ın sanırım Yeditepe Üniversitesi'nin dergisinde çıkan belirti delilliği ile ilgili çok güzel bir makalesi var. Kunter Hocamıza da atıfta bulunmak gerekiyor bu noktada. Bizim hocamız; dolaylı deliller, doğrudan deliller, yapay deliller, tarihi deliller diye ayrımlar yapıyor. Bu delillerin içinde de delilleri; beyan delilleri, belirti delilleri ve belge delilleri olarak ayırıyor. Belirtinin de delil olup olmadığını tartışıyor. Şimdi biraz, hani hiç olmayanları rahatsız ediyorum belki ama çok önemli. Bizim yasa koyucumuzun arı olmayan, karmaşık bir dili var. CMK'ya baktığınızda delil deniyor, PVSK'ya baktığınızda iz, eser, emare deniyor. Şimdi bu iz, eser, emare, belirti aslında. Ama belirtinin tarihi değeri de var. Mesela olay yerindeki kan belirti ya da bir tanığın ifadesinde istisnasız getirdiği, ayrıntı içeren bilgi belki de Yani birincisinden önünden çıkan bir belirti.
Ama siz sadece belirtilere bakarak, hiçbir belge olmadan, hiçbir beyan olmadan, suçun tipikliğine denk düşen icra hareketinin ya da neticenin ortaya konulduğunu ispat edemeden nasıl amaç suçu ve araç suçu ispat edebiliyorsunuz? Şimdi biz ihaleye fesatta 235 2A1 için, yani ihaleye katılanları engellemekle yargılanıyoruz. Ama engellemeye yönelik demin anlattığım hiçbir olanak yok. Bir de B'den yargılanıyor benim vekilim. Nedir o B? Gizli bilgilerin işlenmesi. Kendisi dün çok uzun sunum yaptı ve ayrıntıyla açıkladı. Dedi ki: "2886 başka bir şey, 4734 başka bir şey. Ortak ilkeleri var ama farklı hassasiyetleri var. Yaklaşık maliyet gizlidir." Yani 4734'e ilişkin bir ihale yapılıyorsa yaklaşık maliyet hesap edilir idare tarafından ve bu gizlidir, saklanır. Belirtilmez müşteriye, yani istekli bunu bilmez. Ve 61. maddesi kanununun buradaki gizliliği ayrıca düzenlemiştir. Ama 2886'ya geldiğimizde muhammen bedel için böyle bir şey yok. 9. maddenin nasıl düzenleneceğini, hesaplanacağını belirliyor. 11. madde ita amirine gönderileceğini düzenliyor. 17. madde de ilan edileceğini düzenliyor. Yani ilan edilen bir muhammen bedeli benim vekilim nasıl saklasın, niye saklasın diyelim; istese de saklayamaz, kanuna aykırı. Ha nerede saklayabilir? Nerede hile yapabilir? Nerede gizli hileyi ihlal etmiş olabilir burayı da ya da başka bir belediye çalışanı? 36. madde diyor ki: "2886 sayılı kanunun ana usulü kapalı ihale" diyor. Siz kapalı zarf içinde verilmiş bir teklifi açarsanız, bunu diğer kişilere gönderirseniz, ha burada bunu iddia etmiş olabilirsiniz. Ama böyle bir iddia da yok. Zaten bu fiillerde imkansız, katılan yok. Tek şirket katılmış. Kimden saklanacak teklif? Yani fiili imkansızlık var. Dolayısıyla bizimle 235 2B'nin hiçbir ilgisi zaten olamaz. A'nın ilgisizliği ile hürriyetsizliğini de söylemiştim.
Barış Hoca ile bitiriyorum, Barış hoca diyor ki… Almanlar üretmiş bunu da biliyorsunuz. Hep Almanların başının altından çıkıyor bu atipiklik saptamalar. Eğer ki beyan yoksa, belge yoksa, tipikliğe denk düşen neticeyi ve hareketi ortaya koyamıyorsak, ama örgütün varlığından da çok eminsek ve illa ispat etmek istiyorsak birtakım şeyler yaparız diyor. Yani elimizde birtakım belirti delilleri varsa, birden fazla belirti, tek belirti varsa bir şey yapamıyoruz, havlu atıyoruz ama birden fazla belirti varsa bunlar birbirinden bağımsızsa bunları dizi haline getirebiliyor muyuz ona bakarız. Birbiriyle bağlantılıysa da bunları zincir haline getirebiliyor muyuz ona bakarız. Yani aslında hiçbir delil yokken, birbiriyle ilgisiz şeyler varken gibi ya da asli delil tek başına olamayacakken birtakım belirtileri yan yana getirip zincirler, diziler oluşturup aa burada meğer siz örgütsel bağlantı kurmuşsunuz, meğer gizli toplantı yapmışsınız derim ve hayır efendim diyemezsiniz. Ne Türkiye'deki öğretide, varsa sapmadır reddediyorum, ne de yürürlükteki kanunlarda buna olanak sağlayan bir delil değerlendirmesi var. Beraat istiyoruz çünkü konuşmamın başında söyledim bugün 453. gündür kapatılmışız, 451 gündür de tutukluluk sürmüş durumda Ağır Ceza Mahkemesindeki suçlardan dolayı 15 aydan fazladır tutulmamız gerçekten bizden kaynaklanan bir zorunlulukla ilgili olmalı, bununla açıklanabilmeli, açıklanamıyor, ölçüsüz. Ben uzun uzun konuşmak istemiyorum ama şöyle bağlamak istiyorum örgüt suçu topluma karşı suç, bağlayamadım bir türlü bağlıyorum, topluma karşı suç kamu güvenliğini ihlal ediyor. Yani kamu düzenini, kamu barışını, kamu sağlığını, dirliğini, esenliğini, güvenliğini bozmanız gerekiyor. Niye düzenlenmiş? Kişisel örgüt özgürlükleri korumak için, yani kamu bireysel özgürlükleri koruyabilsin ve yürütme gerçekten takdir yetkisini hukuka uygun kullanabilsin diye haksız suç örgütleri kurulup da gelecekte suç işlemesinler diye. Ama belediyede çalışmak tehlikelilik değildir, şehir plancısı olmak suç değildir, ne zarar ne de tehlikeye yol açar tam tersi su hakkımızı kullananlar suç örgütünden, su hakkımızı kullanmamızı sağlayanlar, bize temiz su, temiz çevre sağlayanlar bugün suç örgütü olmakla haksız şekilde yargılanıyorlar. Ne muhalif olmak suçtur ne de muhalif olmak düşman olmayı hak eder. Örgüt suçunun hiçbir inandırıcılığı yoktur. Birtakım belirtileri sıraya dizerek bu suçu ispat edemeyiz. Müvekkilim hakkında bihakkın tahliye kararı verilmesini talep ediyorum. Teşekkür ederim.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.