Savunma

Gürkan Akgün Müdafii Av. Arman Yılmaz Savunması

Müdafi savunması·Gürkan Akgün·29 Haziran 2026 · Kaynak

Müvekkilime isnat edilen toplam 23 adet ihaleye yönelik savunmamızı arz edeceğim efendim. Sözlerime başlarken, bundan yaklaşık 2 hafta kadar önce vefat eden İzmir Barosu eski başkanı Özkan Yücel'i ve bu hafta sonu kaybettiğimiz Türk sinemasının unutulmaz oyuncusu Kadir İnanır'ı rahmetle anıyorum ve mücadeleleri önünde saygıyla eğiliyorum. Yine bu dosyada sanık olarak yargılanan Avukat başta olmak üzere, yargılanan tüm meslektaşlarıma dayanışma duygularımı gönderiyorum. Umarım tutuklu olanlar bir an önce özgürlüklerine kavuşurlar sayın hakimler. Şimdi bugün burada yalnız bir sanığın müdafi olarak konuşmuyorum. Bugün burada, aynı zamanda ilerleyen aşamada anlatacağım ceza yargılamasının en temel sınırlarının korunup korunmayacağı da sınanmaktadır. Çünkü önümüzdeki dosya hacimli olabilir, klasörler kalın olabilir, içinde çok sayıda ihale, çok sayıda şirket, çok sayıda belge ve çok sayıda isnat bulunabilir. Ancak ceza yargılamasında hacim, hakikatin yerine geçemez. Evrak çokluğu, ispat anlamına gelmez. Ceza yargılamasında belirleyici olan husus şudur: Her sanık bakımından hangi somut fiilin, hangi tarihte, hangi kişiyle, hangi kastla ve hangi delille işlendiğinin açık, kesin, kişiselleştirilmiş ve kuşkudan uzak biçimde ortaya konulması gerekir. Bu dosyada eksik olan tam olarak budur.

Gürkan Akgün Müdafii

Müvekkile yöneltilen suçlamalar; ihaleye fesat karıştırma, irtikap, rüşvet, kamu kurumu zararına dolandırıcılık ve örgütsel yapı içerisinde hareket etmek iddialarıdır. Bunların her biri ağır suçlamalardır. Bu nedenle daha en başta yüksek sesle soruyorum: Müvekkil hangi somut fiili işlemiştir? Bunu hangi tarihte yapmıştır? Hangi kişiyle birlikte hareket etmiştir? Hangi suç tipinin hangi unsurunu oluşturmuştur? Ve en önemlisi bu ilişki dosyada hangi delille ortaya konulmuştur? Dosya bu sorulara tereddüde yer bırakmayacak açıklıkta cevap verememektedir. Çünkü müvekkil hakkındaki bu dosyada yapılan şey fiilden faile ulaşmak değildir; makamdan hareketle fiil varsaymaktır. Yapılan şey kişisel davranışı ispat etmek değildir; kurumsal görünürlüğü ceza sorumluluğunun yerine ikame etmektir. Oysa ceza hukuku makamı değil fiili, unvanı değil kişisel davranışı, imzayı değil kastı yargılar. İdari konumu suçun delili, kurumsal pozisyonu ise suç ortaklığının karinesi haline getiren bir anlayışın ne hukukta ne de ceza yargılamasında yeri vardır.

Gürkan Akgün Müdafii

Bu dosyanın ana metodolojik hatası, daha ilk andan karşımıza çıkmaktadır sayın hakimler. Şikayet dilekçeleri, teftiş raporları, bilirkişi raporları ve nihayetinde iddianame birbirini takip eden ama aynı zamanda birbirinin hatalarını büyüten bir zincir oluşturmuştur. Bu zincirin her halkasında aynı yanlış yöntem tekrar edilmiştir. Önce ekonomik veya idari bir sonuç eleştirilmiş, sonradan bu sonuçtan geriye doğru gidilerek ceza kurgusu üretilmiştir. Önce "zarar var" denmiş, sonra "o halde suç vardır" sonucuna atlanmıştır. Önce "katılım az" denmiş, sonra "o halde rekabet engellenmiştir" denilmiştir. Önce "iştirak şirketi ihaleyi almış" denilmiş, sonra "o halde baştan kurgu vardır" denilmiştir. İşte bu yöntem hukuki değildir efendim. Ceza yargılaması sonuçtan suça gidemez. Önce fiili bulur, sonra o fiilin suç olup olmadığını tartışır. Burada yapılan ise tam tersidir. Önce suç anlatısı kurulmuş, sonra fiiller ve kişiler bu anlatının içine yerleştirilmeye çalışılmıştır. Böyle bir yöntemle ceza sorumluluğu kurulamaz.

Gürkan Akgün Müdafii

Dosyanın başlangıcındaki yaklaşımın ne kadar sorunlu olduğunu soruşturmanın ilk evrelerindeki zihniyet de göstermektedir. Dosyada yer alan yazışmalar ve teftiş süreçleri, soruşturmanın yalnızca maddi gerçeği arama saikiyle değil, belirli bir sonuca ulaşma saikiyle ilerletildiği izlenimini kuvvetlendirmektedir. Sayın mahkeme, savunmamıza biz bu sözlerle başlarken dosyada bugün önümüzde bulunan ve iddianamenin ihaleler yönünden temelini oluşturan 3 temel veri seti üzerinden devam edeceğiz. Dosyada bugün karşımıza çıkan malzeme; birincisi 'dan şikayet dilekçesi, ikincisi bu şikayet üzerine düzenlenen teftiş raporları, üçüncüsü ise savcılık dosyasından alınan bilirkişi raporudur. Bizim temel tezimiz şudur: Bu 3 veri seti ile birlikte değerlendirildiğinde dahi ceza muhakemesi bakımından kişiselleştirilmiş, somut, denetlenebilir ve kuvvetli suç şüphesi oluşturan bir yapı ortaya çıkmamaktadır. Şikayet dilekçesi geniş, dağınık ve sonuç odaklı ithamlar içermekte; teftiş raporları iddia ile tespiti, tespit ile hukuki sonucu birbirine karıştırmakta; bilirkişi raporu ise daha en baştan kanunun aradığı usule uygun bir şekilde oluşturulmamış bulunmaktadır. Bu nedenle eldeki mevcut malzeme ile ne tutuklama tedbiri meşru görülebilir ne de kuvvetli suç şüphesinden söz edilebilir.

Gürkan Akgün Müdafii

Şikayet dileçesi yönünden de ayrıca vurgulamam gerekir ki 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkındaki Kanun'un 4. maddesi uyarınca; memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında yapılacak ihbar ve şikayetlerin soyut ve genel nitelikte olmaması, kişi veya olay belirtmesi ve iddiaların ciddi bulgu ve belgelere dayanması gerekir. Bu hükmün anlamı açıktır. Ceza hukuku bakımından ağır sonuçlar doğurabilecek bir şikayet yalnızca kanaat, genelleme, benzetme ve sonuç cümleleri üzerinden ilerleyemez. Oysa şikayet metninde rüşvet, irtikap, örgüt, ihaleye fesat, görevi kötüye kullanma gibi ağır ceza hukuku kavramları sıkça kullanılmakta; fakat her bir suç bakımından somut fiil, tarih, fail, menfaat akışı, icrai hareket ve illiyet bağı aynı açıklıkla ortaya konulmamaktadır. Şikayetin genişliği ile ispat kuvveti aynı şey değildir. Şikayetçi kendi bireysel uyuşmazlığını, bütün reklam sisteminin içerden çözüldüğü, bütün şirket ilişkilerinin açığa çıkarıldığı ve bütün ihalelerin gizli bir suç örgütünün ürünü olduğu şeklinde genişletmiştir. Ancak bu geniş anlatı ceza muhakemesi bakımından gerekli kişiselleştirilmiş ispat standardını karşılamamaktadır. Aynı şekilde şikayetçinin sıkça öne sürdüğü "Bana müdahale edildi, başkalarına edilmedi" yönündeki yaklaşım da ceza hukuku bakımından kendiliğinden suç doğurmaz. Reklam mecrasının hukuki statüsü, izin rejimi, sözleşme dayanağı, denetim zamanı, mecra tipi ve mülkiyet veya tasarruf ilişkisi eşitlenmeden yalnızca yüzeysel farklı uygulamadan hareketle cezai ayrımcılık yahut örgütsel suç sonucu çıkarılamaz.

Gürkan Akgün Müdafii

Sonuç olarak; şikayet dilekçesi soruşturma malzemesi olabilir fakat tek başına kişiselleştirilmiş ve kuvvetli suç şüphesi doğran bir delil seti değildir. Tam da bu noktada teftiş raporlarının geçerliliğinden ve oluşturulma biçiminden bahsetmek gerekir. 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkındaki Kanun'un 5 ve 6. maddeleri birlikte okunduğunda sistem açıktır: Yetkili merci ön inceleme yaptırır, bilgi ve belgeler toplanır, görüş içeren bir rapor hazırlanır, sonra yetkili merci soruşturma izni verip vermeyeceğine karar verir. Dolayısıyla teftiş veya ön inceleme raporunun görevi mahkumiyet dili kurmak değil, değerlendirmeye esas çerçeveyi sunmaktır. Ne var ki dosyamızdaki teftiş raporları 4483 rejimindeki bu işlev sınırını aşmakta; iddiaları ayıklayıp değerlendirmeye esas çerçeve sunmak yerine birçok noktada neredeyse hüküm kuran bir dil kullanmaktadır. Çok sayıda kişi, çok sayıda şirket, iştirak ilişkileri, ihaleler, alt işletme sözleşmeleri ve reklam mecraları aynı büyük anlatı içerisinde yerleştirilmekte; fakat her kişi bakımından ayrı fiil-fail bağı, ayrı kast, ayrı menfaat akışı ve ayrı suç unsuru aynı nitelikte gösterilememektedir. Ceza sorumluluğu görev unvanına değil, somut fiile göre belirlenir.

Gürkan Akgün Müdafii

Mülkiye Başmüfettişliği şikayet sonrasında olağanüstü genişlikte bir araştırma yapmıştır. Dosya kapsamından anlaşıldığı üzere bu araştırma yalnızca sınırlı bir bilirkişi incelemesiyle yürütülmemiş; belediyelere, zabıta birimlerine, emniyete ve ilgili görülen pek çok kuruma yazılar yazılarak reklam alanlarının sayısı, niteliği, kullanım biçimi ve ekonomik değeri hakkında kapsamlı bir veri toplanmıştır. Uygulamada her soruşturmada rastlanmayacak bu ölçüde yaygın ve çok yönlü bir araştırmaya rağmen ortaya konulan sonuç yine varsayımsal değer artışları ve alternatif ticari tercihler üzerinden okunmaktadır. Bu da bize şunu göstermektedir sayın hakimler: Dosyada tartışılan mesele somut ve kesin bir nun zararı ya da ihaleye fesat karıştırma mesele değil, sonradan kurulmuş değerlendirmelerle ceza dosyasına ekonomik anlam yüklemeye çalışarak hem müvekkilimin hem de diğer sanıkların mahkemenin huzurunda itham çokluğu ve afaki zarar hesaplarıyla boğularak daha uzun süre içeride tutulmak ve tutsak edilmek istenmeleridir. Mülkiye müfettişi maalesef bugün itibarıyla bu amacında da başarılı olmuştur.

Gürkan Akgün Müdafii

Dosyadan bir evrak açabilir miyiz? Evet. Şimdi oysa Mülkiye Başmüfettişi daha önce Danıştay 1. Dairesinin 29.12.2022 tarihli, 2022/1622 Esas ve 2022/2221 sayılı kararıyla soruşturma izni kaldırılan dosyada; 1.02.2022 tarihli ve 2022/30 sayılı ön raporu düzenleyen kişidir. Mehmet Evran'ın net şekilde görevlendirmesiyle bu rapor oluşuyor. Ve bu dosyadan aldırdığı 2.04.2021 tarihli bilirkişi raporu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve bağlı şirketlerin belirli ihale ve alım süreçlerini incelemek üzere düzenlenmiş olup yalnızca teknik ve fiyat analizi yapmakla kalmamış; sorumluluğun hangi kişiler bakımından kurulabileceği hususunda da açık değerlendirme yapmıştır. Her ne kadar raporun bütün tespitlerine katılmasak da raporun "Belediye Şirketlerinin Zarara Uğratılması Halinde Hukuki ve Cezai Sorumluluk" başlıklı 8. bölümünde belediye şirketlerinin özel hukuk hükümlerine tabi sermaye şirketleri olduğu belirtilmiş; yönetim organı üyeleri ile yöneticilerin sorumluluğunun Türk Ticaret Kanunu çerçevesinde ele alınması gerektiği ifade edilmiştir.

Gürkan Akgün Müdafii

Daha önemlisi raporun sonuç kısmında, somut olaylara ilişkin ayrı ayrı yapılan değerlendirmelerde; yönetim kurulunun 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 367 ve 371. maddeleri ile şirket esas sözleşmesi uyarınca yetki dağılımı ve sınırlı yetki kullanımına ilişkin iç yönerge düzenleyerek bunu ticaret sicilinde tescil ve ilan ettirdiğini belirtmiş, bu nedenle yönetim kurulu üyelerinin şirket zararından hukuki sorumluluğu bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Raporun bu kısmı soyut veya tali bir değerlendirme değil, doğrudan soruşturma konusunun merkezindeki sorumluluk meselesine ilişkin açık bir tespittir. Başka bir ifadeyle raporu dosyaya kazandıran inceleme süreci içerisinde yönetim kurulu üyelerinin sırf organ sıfatı nedeniyle sorumlu olmayacağı bilgisi bir önceki dosyaya açıkça girmiş ve bu bilgi mülkiye müfettişinin bilgisi dahilindedir. Bu nedenle daha sonra aynı olgusal çerçeve üzerinden yürütülen yeni soruşturmada yönetim kurulu üyeleri yönünden yeniden ve ters sorumluluk kurulması basit bir değerlendirme farkı olarak görülemez. Çünkü burada tartışma, sonradan ortaya çıkmış yeni bir maddi olguya değil; önceden bilinen ve dosyaya sunulmuş bir hukuki teknik tespitin bilinçli bir biçimde dışlanmasına dayanmaktadır. Türk Ticaret Kanunu sistematiği de bu sonucu doğrulamaktadır.

Gürkan Akgün Müdafii

Türk Ticaret Kanunu madde 371 uyarınca temsile yetkili organlar şirket adına işlem yapabilir. Sınırlı yetkili ticari vekil ve yardımcıların görev ve yetkileri iç yönergede açıkça belirlenir. İç yönergenin tescili ve ilanı zorunludur. Yine temsile yetkili kişilerin ve temsil şekillerinin ticaret siciline tescili Türk Ticaret Kanunu madde 373 kapsamında düzenlenmiştir. Bu yapı, sorumluluğun otomatik biçimde tüm yönetim kurulu üyelerine yüklenmesine değil; yetki, imza, işlem ve fiil ilişkisine göre somutlaştırılmasını gerektirir. Bu yönüyle rapor, sonradan oluşturulmuş suçlama kurgusunu bizzat kendi içinde çürüten bir iç delil niteliğindedir. Hal böyleyken soruşturmayı yürüten Mülkiye Başmüfettişinin ilk dosyasında mevcut bu raporu ve bu raporun yönetim kurulu üyeleri lehine olan açık tespitlerini bilmediği ileri sürülemez. Bilakis rapor bizzat kendi inceleme sürecinin ürünüdür ve önceki soruşturma dosyasına 2021 yılında sunulmuştur. Dolayısıyla burada söz konusu olan şey bir bilgisizlik değil, dosyadaki aleyhe ve lehe unsurlar arasında seçmeci davranılmasıdır. Ceza soruşturması yahut soruşturma izni süreci, önceden belirlenmiş bir sonuca varmak için verilerden yalnızca istenilen kısmın alınmasına izin vermez. Lehe olan teknik hukuki tespitlerin daha önce bilgi sahibi olunmasına rağmen yok sayılması, soruşturmanın objektifliğiyle bağdaşmaz. Soruşturmayı yürüten makamın görevi, suç isnadını destekleyen unsurları toplamak kadar, isnadı zayıflatan veya ortadan kaldıran verileri de değerlendirmektir.

Gürkan Akgün Müdafii

Bu çerçevede eldeki durum, müvekkilimiz 'ün ifadesinde bahsettiği mahkemece iptal edilen imar planlarına ilişkin uyuşmazlıklarda biçimsel küçük değişikliklerle önceki hukuki engelin aşılmaya çalışılması olgusuna benzer niteliktedir. Nasıl ki daha önce yargısal denetimden dönmüş bir işlemin yalnızca görünüşte bazı noktaları değiştirilerek yeniden yürürlüğe sokulması hukuken kabul edilmez ise burada da daha önce dosyaya girmiş ve yönetim kurulu üyeleri bakımından sorumluluğu dışlayan bir tespit mevcutken, aynı çekirdek olgular korunarak bu kez ters yönde bir sorumluluk kurgusu kurulması hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz efendim. Başka bir anlatımla yeni soruşturmada yapılan şey; yeni ve bağımsız bir maddi vaka değerlendirmesi değildir sayın hakimler. Önceden dosyaya girmiş lehe tespitin etkisizleştirilmesi ve aynı malzeme üzerinden farklı bir sonuç üretilmesidir. Bu yöntem, maddi gerçeği araştırma amacından çok, belirli kişilere yönelmiş suçlamaya yönelik sonuç odaklı bir yaklaşım izlenimi vermektedir. İdari ve adli süreçlerde raporların kanaatin oluşmasına etki eden hususları somut bilgi ve belgelere dayanması gerekir. Danıştay'ın yerleşik yaklaşımında da değerlemelerin somut bilgi ve belgeye dayanması ve objektiflik ilkesine uygun olması gerektiği vurgulanmaktadır. Somut bilgi ve belgeyle dosyaya girmiş bir lehe tespitin göz ardı edilmesi ise objektiflik ilkesine açık aykırılık oluşturmaktadır.

Gürkan Akgün Müdafii

Burada özellikle vurgulanması gereken husus şudur: Dosyada mevcut ve bizzat soruşturma makamının bilgisi dahilinde bulunan bu rapor, yönetim kurulu üyeleri yönünden sorumluluğa gidilemeyeceğine ilişkin güçlü ve açık teknik ve hukuki tespit içermektedir. Böyle bir tespit karşısında bunun neden benimsenmediğinin gerekçelendirilmesi gerekirken, sanki hiç yokmuş gibi hareket edilmesi de kabul edilemez. Bu yönüyle sonraki soruşturmada ortaya konulan değerlendirme, önceki dosya içeriğiyle hesaplaşmayan, lehe delili tartışmayan, çelişkiyi açıklamayan ve sonuç kısmına doğrudan geçen eksik bir değerlendirmedir. Çelişkinin gerekçesiz bırakıldığı her durumda rapor ve soruşturma işlemi kuşkulu hale gelir.

Gürkan Akgün Müdafii

Sonuç olarak 2021 yılında Mülkiye Başmüfettişinin bilgisinde olan ve yönetim kurulu başkan ve üyelerinin sorumluluğuna gidilemeyeceğini açık biçimde ortaya koyan teknik hukuki tespitin bilinmesine rağmen, daha sonraki aşamada bunun aksi yönde bir sorumluluk kurgusuna gidilmiş olması soruşturmanın tarafsız, nesnel ve hukuka uygun yürütülmediğini göstermektedir. Bu durum, sonraki rapor ve değerlendirmelerin güvenilirliğini de zayıflatmakta, en azından yönetim kurulu üyeleri yönünden yapılan istnadın ciddi bir objektiflik sorunu taşıdığını da açık şekilde ortaya koymaktadır. Diğer taraftan, kendi raporunda bazı reklam alanlarının farklı kullanım senaryolarında daha yüksek gelir elde edeceği, bazı panoların birleşik ya da farklı ticari modelle daha fazla kazanç sağlayabileceği yönünde özel değerlendirmeler yapılarak kamu zararı hesabı kurulmuştur. Oysa ceza yargılamasında kamu zararı hesabı; varsayımsal, en yüksek gelir ihtimaline göre değil, işlem tarihindeki somut veriler, hukuken geçerli kullanım biçimi ve idarenin o tarihteki takdir alanı esas alınarak değerlendirilir. Teftiş raporunun en güçlü görünmeye çalıştığı alanlardan biri, muhammen bedelin düşük belirlendiği ve bu suretle ihaleye fesat karıştırıldığı iddiasıdır.

Gürkan Akgün Müdafii

Ancak burada bu rapor, ekonomik değerlendirme ile cezai sonuç arasında zorunlu olmayan bir eşitleme yapmaktadır. 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun 9. maddesi, tahmin edilen bedelin idarece tespit edilebileceğini, gerektiğinde belediye, ticaret odası, sanayi odası, borsa veya bilirkişilerden yararlanılabileceğini düzenlemektedir. Bu hüküm tek ve zorunlu bir matematiksel metot emretmemektedir. Dolayısıyla bedel tespitinde benimsenen farklı yöntemler arasındaki tartışma ile ceza hukuku anlamında hile veya fesat aynı şey değildir sayın hakimler. Raporun yaklaşımı fiilen şuna çıkmaktadır: Bizim kullandığımız yöntem doğru, o halde farklı yöntem kullananlar cezai anlamda hileli davranmıştır. Oysa bu, hukuken kabul edilemez bir sıçramadır. Bedel tespiti yöntemine ilişkin tercihi, ceza hukuku anlamında hile olarak nitelendirmek için yalnızca başka bir yöntemin daha uygun olduğunun ileri sürülmesi yeterli değildir. Aynı sorun rekabet değerlendirmesinde da vardır. Rapor; sözde rekabetin düşük olmasını, düşük teklif verilmesini, tek geçerli teklif kalmasını ve bazı ticari bağlantıları doğrudan muvazaa ve fesat sonucuna bağlamaktadır. Oysa sözde zayıf rekabet ile rekabetin hileli biçimde ortadan kaldırılması aynı şey değildir.

Gürkan Akgün Müdafii

Ayrıca rapor, sözleşme sonrası değişiklikleri ve sonradan verilen idari onayları da otomatik olarak önceki aykırılıkların suç kastıyla yürütüldüğünün delili gibi okumaktadır. Oysa bir işlemin sonradan yazılı onaya bağlanması o işlemin her bakımdan, tartışmasız biçimde hukuka uygun olduğunu göstermeyeceği gibi onun gizli, kaçak, yetkisiz veya ceza kastıyla yapıldığını da otomatik olarak göstermez. Dosyada belediye olurları, müdürlük yazıları, yönetim kurulu kararları, sözleşmeler ve denetim yazışmaları vardır. Yani ortada gizli, kayıtsız, karanlık bir yapı değil; aksine yazışmalı, sözleşmeli ve idari denetime açık bir alan vardır. Görsel 2’yi açabilir misiniz? Şimdi sayın hakimler, ayrıca bu teftiş raporu kanun sistematiğimiz içerisinde de hukuken geçersizdir. Bunu söylememizin nedeni şudur: Bir ihale, Danıştay incelemesinden geçmiş, Danıştay 1. Dairesi 29.12.2022 tarih, 2022/1622 Esas, 2022/2221 Karar sayılı kararıyla Eylem 61 ve 62 kapsamındaki ihaleler yönünden muhammen bedelin belirlenmesi, reklam alanlarının 3. kişilere işlettirilmesi, sözleşmenin uygulanması sırasında verilen muvafakatler, işletme bedelindeki indirimler ve uygulamanın teknik yönleri dahil olmak üzere iddiaların esasını incelemiş; ceza soruşturmasına konu edilecek nitelikte somut bir hukuka aykırılık veya suç şüphesi bulunmadığını kabul ederek ’nın soruşturma iznini kaldırmıştır.

Gürkan Akgün Müdafii

Aynı karar, ihalelerin belirli kişi veya firmalara verilmesi için talimat verildiğine veya dolaylı yönlendirme yapıldığına dair delil bulunmadığını da açıkça ortaya koymuştur. Bu karar Mülkiye Müfettişine sunulmuş olmasına rağmen müfettişin o aşamada soruşturmayı bu çerçevede sonlandırması gerekirken, bağlı olduğu bu değerlendirmeyi fiilen görmezden gelmiş; hatta dosyadaki savcılık yazışmalarında adeta suç vasfı değişikliği üzerinden soruşturma izni rejiminin dışına çıkılmasına yön veren bir yaklaşım benimsendiği açık şekilde görülmektedir. Sayın heyet, bir ihaleyi Danıştay denetlemiş ve soruşturma iznini kaldırarak iddiaları esastan reddetmişse, Mülkiye Müfettişinin yapması gereken ilk şey bu soruşturmayı sonlandırmaktır. 4483 sayılı Kanun’un 9. maddesi uyarınca itiraz üzerine verilen bu karar kesindir. Bu nedenle aynı maddi vakaların yalnızca suç vasfını değiştirerek yeniden soruşturma konusu yapılması, kesin kararı etkisizleştirmeye yönelik bir dolanma niteliği taşımaktadır. Nitekim Danıştay 1. Dairesi gerekli gördüğünde 4483 dışında kalan hususları genel hükümler dahilinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na intikal ettirebilecek yetkiye sahiptir. Somut olayda bu yol işletilmemiş, aksine cezai sorumluluk bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Aynı uyuşmazlıkta ilgili bu kararın bağlamadığı tek merci siz sayın ceza mahkemesisiniz. Ancak ceza mahkemesinin dahi idari yargı tespitlerini neden doğru bulmadığını hukuken açıklaması gerekir. Bütün bu nedenlerle Danıştay’ın kararlarına aykırı değerlendirme üreten teftiş raporlarının hükme esas alınamayacağı gibi tutuklamada kuvvetli şüphe kaynağı olarak kullanılması da mümkün değildir sayın hakimler.

Gürkan Akgün Müdafii

Bunu kapatabilirsiniz. Bu teftiş raporunda ilgili kısımları göstermek için açmıştım. Şimdi bu noktada bilirkişi meselesi üzerinde ayrıca durmak zorundayım sayın hakimler. Çünkü bu dosyada bugün dahi kuvvetli suç şüphesinin ana taşıyıcı kolonlarından biri gibi sunulan bilirkişi raporu yalnızca içeriği bakımından değil, daha baştan usul bakımından da tartışmalıdır. Burada basit bir teknik eksiklikten söz etmiyorum sayın hakimler. Burada doğrudan doğruya tarafsızlık, görünür adalet ve güvenilir yargılama sorunu vardır. Görsel 3’ü açabilir misiniz? Dosya içeriğine göre İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 14.04.2025 tarihinde ihaleler üzerinden yapılan usulsüzlüklerin tespit edilmesi amacıyla toplam 20 adet uzmanı Muhasebat Genel Müdürlüğü’nden talep etmiştir. Bir aşağı iner misiniz? Hazine Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü, 14.04.2025 tarihinde ihale evrakları üzerinde detaylı araştırma yapılabilmesi için ihaleler üzerinde yapılan usulsüzlüklerin tespit edilmesi amacıyla bilirkişi incelemesi yaptırmak üzere yeterli sayıda kontrolör görevlendirilmesinin talep edildiğini bildirmiş, sonrasında da bunun incelenmesi için olura göndermiştir. Biraz daha aşağı iner misiniz? Daha sonra kendisi olur alarak kendisi, yani Maliye Bakanlığı’nın idari amiri bu kişileri bilirkişi olarak görevlendirmiştir. Kendisi görevlendirmiştir sayın hakimler. Biraz daha aşağı... Bu kişiler savcılıkta, Muhasebat Genel Müdürlüğü’nde kontrolör olarak görev yaptıklarını açıkça yemin tutanağına yazdırarak yemin etmişlerdir. Biraz daha aşağı iner misiniz? Şimdi şu imzalar gözüksün. Şimdi sayın hakimler, burada toplam kaç bilirkişi var? 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. 10 kişilik bir bilirkişi heyeti yemin etmiş ve şey yapmış. Şimdi biraz daha aşağı iner misiniz? Şimdi bu kişiler kimdi sayın hakimler? Maliye Bakanlığı’nın çalışanlarıydı, personeliydi.

Gürkan Akgün Müdafii

Peki iddianamenin 1. sırasında suçtan zarar gören olarak Maliye Bakanlığı gösteriliyor. Şimdi yani bu raporun hani tarafsızlığının tartışılabilecek bir şeyi yok, tam tersine CMK 64/3’e göre bu yasaklı iştir. Yani dosyaya rapor sunan kişiler; bağımsız, serbest bilirkişiler değildir sayın hakimler; doğrudan ilgili kamu teşkilatının personelleridir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 64. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, bilirkişiler bilirkişilik bölge kurulları tarafından hazırlanan listelerde yer alan kişiler arasından seçilir. Aynı maddenin 2. fıkrasında ise ancak listede uygun uzmanlık alanında bilirkişi bulunmaması halinde diğer bölge listelerinden veya daha sonra liste dışından görevlendirme yapılabileceği, bu durumda ise liste dışı görevlendirilen kişilerin bölge kuruluna bildirileceği düzenlenmiştir. Şimdi sayın hakimler, dosyamızda bu mekanizma hiçbir şekilde işletilmemiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Bölge Kurulu’ndan bilirkişi istememiş, doğrudan Ankara’ya ve Muhasebat Genel Müdürlüğü’ne yazı yazmıştır. Bakanlıktan kontrolör görevlendirilmesini istemiştir. Ardından belirli isimler oda amiri tarafından uygun görülerek bildirilmiştir. Yani bilirkişi seçimi, kanunun öngördüğü bağımsız liste sistemi içinden değil, kurum içi hiyerarşik belirleme yoluyla yapılmıştır. Daha açık ifadeyle, bu dosyada suçtan zarar gören olarak belirtilen Maliye Bakanlığı’nda çalışan bir amir, dosyadaki bilirkişi atamasını yapmıştır.

Gürkan Akgün Müdafii

Ayrıca dosya İstanbul’da yürütülürken keyfi olarak Ankara’dan bilirkişi ataması yapılması da başlı başına bir ağır usul sorunudur. Çünkü bilirkişi, Yargı Bakanlığınca seçilen bağımsız uzman kişi olmalıdır. İlgili kurumun kendi personelini kendi amiri eliyle belirleyip dosyaya sunması bilirkişiliği bağımsız teknik inceleme olmaktan çıkartır. Yine raporun başka bir şehirden istenmesi de yasal düzenlemeler gereği en yakın yerde uyuşmazlığa ilişkin atama yapılması gerektiğine ilişkin teamüllere ve düzenlemelere açıkça aykırıdır. Bunun da ötesinde 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 64. maddesinin 3. fıkrası açık bir yasak koymaktadır sayın hakimler. Kamu görevlileri, bağlı bulundukları kurumla ilgili davalarda bilirkişi olarak atanamazlar. Somut olayda da bilirkişi olarak görevlendirilen kişiler Hazine Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü’nde görev yapan kamu personelidir. Aynı dosya kapsamında yargısal süreçte Maliye Bakanlığı’nın suçtan zarar görenler arasında gösterildiği düşünüldüğünde, bu durumda dosyayla kurumsal bağı bulunan hatta ilgili kurumun personeli olan kişilerin bilirkişi olarak görevlendirilmesi CMK 64’e 3’teki yasağın doğrudan ihlalidir sayın hakim. Yani dosyamızdaki bilirkişi raporu yasaklı bir bilirkişi raporudur sayın hakim. Çok açık.

Gürkan Akgün Müdafii

Burada bizim ayrıca somut tarafgirlik ispatı yapmamız da gerekmez. Kanunen fiilen taraflı davranıldığını ispatlamayı kanun, fiilen taraflı davranılmayı ispatlamayı şart koşmamış; kurumsal bağlılık nedeniyle tarafsızlık güvencesi zedelenmesin diye daha başta atanmayı yasaklamıştır. Tarafsızlık yalnızca mevcut olmak zorunda değildir, görünür de olmak zorundadır sayın hakimler. Nitekim Bilirkişi Yönetmeliği’nin 8. maddesi bilirkişinin görevlendirmeyi yapan merciye, davanın taraflarına ve kendi işverenine karşı bağımsız olması gerektiği; 9. maddesi ise iş ilişkisi bulunan kurumların tarafı olduğu veya ilgili bulunduğu işlerde bilirkişiliği kabul edemeyeceklerini düzenlemektedir. Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde dosyadaki bilirkişi teşkilatının hem kanuni hem de ikinci düzenleme düzeyinde ciddi sakatlık taşıdığı açıktır. Yargıtay içtihatları da aynen bu yönde sayın hakim. Özellikle 9. Daire ve 2. Dairenin bu yönde kararları var. Kamu görevlisinin bağlı bulunduğu yahut katılan kurumla ilişkili dosyada bilirkişilik yapamayacağı yönünden yaklaşımı Yargıtay da teyit etmektedir. Buna paralel olarak dosyada mevcut bilirkişi yapısının personelinden oluşturulmuş olması, CMK 64’e 3 ve Bilirkişilik Yönetmeliği hükümleri bakımından tarafsızlık ve görünür tarafsızlık sorununu ağırlaştırmaktadır. Somut olayda bu içtihadi ilkeye aykırı bir bilirkişi teşkili söz konusudur. Dosyada bu bilirkişilerin bilirkişilik bölge kurul listesinde yer alıp almadıkları da açık değildir. Bu arada sayın hakimler, ben bunu kontrol ettim; listede yer almıyorlar. Eğer listede değillerse, bölge kuruluna bildirim yapıldığına dair kayıt da yoktur. Oysa bu yasal düzenlemedir. Bölge kuruluna bildirim yapılması, bu bilirkişilerin isimlerinin bildirilmesi yasal zorunluluktur.

Gürkan Akgün Müdafii

Yine bir diğer şey, biraz önce saydım, bilirkişi heyeti 10 kişiden yani çift sayıdan oluşturulmuş sayın hakimler. Bu ayrıca dikkat çekici. Böyle büyük ve çift sayılı bir heyetin neden seçildiği, uzmanlık dağılımının ne olduğu, olası görüş ayrılıklarının nasıl yönetileceği dosyada açıklanmamıştır. Bu da raporun bağımsız, bireysel uzman kanaatinden çok kurumsal toplu değerlendirme şeklinde üretildiğinin açık göstergesidir. Bu nedenle tarafsızlığı ciddi biçimde tartışmalı böyle bir rapor ne kuvvetli suç şüphesinin ana dayanağı yapılabilir ne de kişi hürriyetini ortadan kaldıran koruma tedbirlerinin gerekçesi haline getirilebilir. Hatta açık söylemek gerekir ki bu metin hukuken geçerli ve hükme esas alınabilir bir bilirkişi raporu olarak dahi kabul edilemez. Üstelik bu raporun içeriği de ceza hukuku standartlarını karşılamamaktadır.

Gürkan Akgün Müdafii

Raporda yapılan şey, çoğu yerde somut ve kesin bir zarar tespiti değildir. Farklı kullanım senaryolarında daha yüksek gelir elde edilebileceği, bazı alanların başka ticari modelle daha fazla kazanç sağlayabileceği, bazı reklam panolarının birleşik veya farklı şekilde kullanılması halinde daha yüksek ekonomik değer doğurabileceği yönünde öznel değerlendirmeler yapılmaktadır. Oysa ceza yargılamasında, bir kez daha söylüyorum, kamu zararı hesabı varsayımsal ve en yüksek değer ihtimaline göre değil; işlem tarihindeki somut veriler, hukuken geçerli kullanım biçimi ve idarenin o tarihteki takdir alanı esas alınarak değerlendirilebilir. "Şöyle kullanılsaydı daha fazla gelir olurdu." cümlesi olsa olsa sonradan yapılmış bir yerindelik yorumu olabilir. Ama bu yaklaşım, ceza sorumluluğuna dayanak olacak kesin ve nesnel bir zarar hesabının da yerine geçmez. Sayın hakimler, bu aşamaya kadar savunmalarım kapsamında artık dosyada bizce dayanabileceğiniz bir tevdi raporu veya bilirkişi raporu yok. Savunmam kapsamında her ikisi de çökmüş olup, iddianamede de hemen hemen bütün suçlamalarda sorumlulukları tevdi raporu veya bilirkişi raporu ile belirlenen şeklindeki atıf dikkate alındığında, iddianame de çökmüştür.

Gürkan Akgün Müdafii

Şimdi sayın hakimler, ihaleler kısmına geçmeden önce genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Yani bu dosya evet, alelade bir ceza dosyası değil. Özellikle ihaleler bakımından farklı hukuk dalları arasında 3 ayaklı bir yapının doğru biçimde kurulması gerekirdi sayın hakimler. Bunlar idare hukuku, ticaret hukuku ve ceza hukuku. Ancak dosyada bu 3 ayaklı yapının ilk ayağı olan idare hukuku ilkeleri yanlış değerlendirilmiş; diğer ayak olan ticaret hukuku, belediye iştiraklerinin özel hukuk tüzel kişisi olduğuna ilişkin düzenleme ve içtihatlara rağmen yok sayılmış; üçüncü ayağı olan ceza hukuku ve bu yargılamada, bu hatalı ve eksik veri seti ile sürdürülmeye çalışılmaktadır. Evet, idare hukuku ilkeleri yanlış değerlendirilmiştir sayın hakimler. Belediye iştiraklerinin özel hukuk tüzel kişisi olduğu gerçeği dosyada görmezden gelinmiştir. Sonra da bütün bu yanlış veriyle ceza sorumluluğu kurulmaya çalışılmıştır. Özellikle 4734 ile 2886 rejimi tamamen birbirine karıştırılmıştır. Daha önemlisi, 2886 kapsamındaki ana ihaleyle sonrasındaki özel hukuk ilişkileri aynı zincirin parçası gibi sunulmuştur. Bu karışıklık giderilmeden ne ihaleye fesat suçu doğru dürüst tartışılabilir, ne kamu zararı iddiası doğru kurulabilir, ne de dolandırıcılık yahut örgütsel yapı anlatısı sağlıklı biçimde değerlendirilebilir. 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu kapsamında yapılan belediye kiralamaları ile 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kapsamında kamu alım ihaleleri aynı hukuki rejim değildir. Bunları birbirine karıştırdığınız anda sorumluluk alanlarını da rollerin hukuki niteliğini de suç tiplerinin uygulama alanını da açık şeklide bozarsınız.

Gürkan Akgün Müdafii

Şimdi, 2886 sistematiğinde encümen, ihale yetkilisi, ihale amiri, bedel tespit komisyonu, teknik birimler ve sözleşme ifası birbirinden farklı fonksiyonlardır. Encümende imza sahibi olmak, şartnameyi hazırlamak değildir. İhale amiri olmak, muhammen bedeli bizzat tespit etmek değildir. İhale kararı üzerinde imza bulunması, sonraki sözleşme ifası veya alt ticari ilişkinin faili olmak değildir. Bu dosyada ise bunların tam tersi yapılmıştır. Roller ayrıştırılmamış, herkes her şeyden sorumluymuş gibi tek bir torba anlatı kurulmuştur. Bu yöntem hukuk dışıdır efendim. Daha da önemlisi, belediye tarafından 2886 çerçevesinde yapılan ana ihale, sonrasında belediye iştirakleri veya 3. kişiler arasında gelişen alt kiralamalar, işletme sözleşmeleri ve sair özel hukuk ilişkileri tamamen birbirine karıştırılmıştır. Özellikle "alt ihale" kavramı üzerinden yapılan suçlama bunun en açık örneğidir. Açık söylemek gerekir ki alt ihale denilen kurgu, dosyanın en zayıf ve en yapay kurgularından biridir.

Gürkan Akgün Müdafii

Çünkü burada hukukta olmayan bir kavram üzerinden ceza isnadı üretilmektedir. İBB ile ihale gereği sözleşme akdeden kişi ya da şirket bakımından ihale konusunun sonradan alt kiralama ya da kısmen işletmeye verilmesi veya başka ticari ilişkilere konu edilmesi ifa safhasına ilişkin bir özel hukuk meselesidir. 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu, idarenin hangi usulle ihale yaptığını ve şartlarını düzenler. Sonraki bütün ticari ilişkilerin tamamını yeniden kamu ihalesi gibi düzenlemez. Bu nedenle, belediye iştiraki veya başka ihale alıcısının sonradan yaptığı alt işletme hakkı vermesi ya da kısmi kira ilişkisine "alt ihale" demek, ilişkiyi daha baştan yanlış isimlendirmektir. Bu da yalnız teknik bir kavram hatası değildir sayın hakim. Bu yanlış isimlendirme doğrudan suç isnadının temelini oluşturmaktadır. Hukuken alt kiralama veya alt işletme ilişkisi niteliğindeki bir ilişki sanki yeniden kamu ihalesi yapılması zorunluymuş gibi sunulmaktadır. Sonra da "Neden alt ihalede şu şartlar aranmadı? Neden şu firmaya verilmedi?" denilerek ceza sorumluluğu kurulmaya çalışılmaktadır. Oysa tabi olunmayan bir ihale rejimine fesat karıştırmak hukuken mümkün değildir sayın hakimler. Mevzuatta karşılığı olmayan bir usule aykırılık icat ederek ceza sorumluluğu da kurulamaz. Bu, en açık şekliyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin açık ihlalidir.

Gürkan Akgün Müdafii

Şimdi müvekkilimin dosyadaki somut konumuna geçeceğim efendim. Öncelikle belirtmek gerekir ki dosyada müvekkile atfedilen eylemler tek bir torbaya atılamaz. Her biri farklı hukuki sıfatlar, farklı imza seviyeleri ve farklı hukuki sonuç iddiaları içermektedir. Bu nedenle savunmanın sağlıklı yapılabilmesi için eylemleri 1 kez değil, 2 kez gruplandırmak zorunda kaldık. Çünkü ihale rejimi, olay tarihi, müvekkilin imzası, görev sıfatı, imzanın hukuki niteliği, teknik hazırlık rolü, onay rolü ve uygulama safhası birbirinden ayrılmadan yapılacak her değerlendirme, zorunlu olarak kişiselleştirme hatasına düşürüyor. Şimdi 1. yaptığımız tasnifteki 1. grubu, müvekkilin yalnızca encümen üyesi olarak yahut ihaleye çıkılmasına ilişkin başlangıç kararında imzasının bulunduğu eylemler oluşturuyor. Bu eylemlerde müvekkilin rolü; taşınmazın veya işletme hakkının ihaleye çıkarılması yönündeki idari başlangıç iradesine katılmaktan ibarettir. Bu aşama teknik şartnameyi kuran, muhammen bedeli hesaplayan, teklifleri değerlendiren, ihaleyi sonuçlandıran veya sözleşme ifasını yöneten aşama değildir. Buna rağmen savcılık, sanki sürecin başındaki bu imza teknik mutfağın bütününe sahip çıkmak anlamına geliyormuş gibi yorum yapmaktadır. Bu doğru değildir.

Gürkan Akgün Müdafii

Nitekim bu grup bakımından belirleyici soru şudur sayın hakimler: Müvekkil hangi kişiyi, nasıl engellemiştir? Hangi gizli bilgiyi kime aktarmıştır? Hangi firmayla ne tür bir anlaşma içinde olmuştur? Hangi menfaati ne şekilde elde etmiştir? Dosyada bu sorulara da somut bir cevap yoktur sayın hakim. Kurumsal başlangıç imzasından cezai faaliyet üretilemez. Eylem 63, 73, 109, 111, 113 gibi dosya içerisinde benzer karakter taşıyan isnatlarda savunmamızın ortak noktası budur. Müvekkilin adı sürecin başındaki kurumsal imza düzeyinde görülmektedir ancak suçun maddi unsurunu kuran teknik ve icrai harekete bağlanamamaktadır. Dosyada 2. bir grup vardır ki burada müvekkil; ihale yetkilisi veya ita amiri sıfatıyla onay makamında görünmektedir. Yine bu gruptaki bazı eylemlerde aynı zamanda ihale başlangıç onayı olan eylemler de vardır. Ancak onay makamında görünmek ile teknik hazırlıkta kurucu fail olmak aynı şey değildir. İta amiri veya ihale yetkilisi önüne gelen her dosyada her teknik hesabı, her piyasa rayicini, her yeterlilik kriterini, her alt ticari ihtimali baştan sonra bizzat üretemez. İdari yapı içinde teknik birimler, komisyonlar ve hazırlayıcı ekipler bulunur. Üst makamın bunların uzmanlık raporlarına güvenerek işlem tesis etmesi, tek başına suç kastı anlamına gelmez.

Gürkan Akgün Müdafii

Eylem 64, 65, 66, 67, 68, 70, 71, 74, 108, 110, 112, 113, 115 nitelik itibarıyla büyük ölçüde bu gruba girmektedir. Bu eylemlerde müvekkilin çoğuz kez ya ihale yetkilisi ya da ita amiri sıfatıyla dosyanın belirli bir aşamasına onay verdiği ileri sürülmektedir. Fakat bu eylemlerin hiçbirinde müvekkilin şartname kriterlerini bizzat yazdığına, yaklaşık maliyeti manipüle ettiğine, gizli bilgileri dışarı aktardığına, belirli isteklilere talimat verdiğine, başka isteklileri hukuka aykırı biçimde dışladığına veya haksız menfaat temin ettiğine ilişkin doğrudan, kişiselleştirilmiş ve tartışmasız tek bir delil dahi dosyada yoktur sayın hakimler. Kararların bir kısmında aksine oy birliği vardır, muhalefet şerhi dahi bulunmamaktadır. Bu savcılık kurgusunun iddia ettiği özel kastı, kişisel yönlendirmeyi ve suç tasarımını daha da zayıflatmaktadır. Çünkü aynı süreçte yer alan birçok teknik ve idari aktör varken yalnızca makam görünürlüğü nedeniyle müvekkilin seçilip cezai fail gibi sunulması hukuki değil, şablonsal bir yaklaşımdır.

Gürkan Akgün Müdafii

Şimdi bu gruptaki 3. alt başlıkta, müvekkil hakkında Kültür A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı sıfatı öne çıkarılmaktadır. Burada da temel hata aynıdır sayın hakimler: Kurumsal unvan ile bireysel fiil birbirine karıştırılmıştır. Şirket iç yönergeleri, yetki devir kararları ve görev dağılımları birlikte değerlendirildiğinde; her ihale, her ödeme, her teslim, her kabul, her sözleşme imzası ve her alt ticari işlem bakımından müvekkilin bizzat icracı olduğu asla söylenemez. Yönetim Kurulu Başkanı olmak, şirket içindeki her teknik ve operasyonel işlemi bizzat kurmak anlamına gelmez. Özellikle eylem 61, 62, 63 ve bunların etrafındaki suçlamalar bakımından bu ayrım yaşamsaldır. Ana ihale sonrasında ileri sürülen alt ilişkiler ve 3. kişi ticari süreçleri, tek bir düz çizgi halinde müvekkile bağlanmak istenmiştir. Oysa müvekkil ne muhammen bedeli tespit eden teknik ekipte gösterilmiştir ne şartnameyi hazırlayan kişi olarak ortaya konulmuştur ne de sonradan kurulduğu iddia edilen alt ticari organizasyonun icracısı olarak somutlaştırılabilmiştir.

Gürkan Akgün Müdafii

Dijital Deneyim Müzesi sürecine ilişkin eylem 97 bakımından da geçerlidir. Üstelik burada sayın hakimler, zamansal bir kopukluk da vardır. Müvekkilimin 14.12.2023 tarihinde tarihinde görevden ayrıldığı; suçlamanın odağındaki işlemlerin ise ağırlıklı olarak 2024 yılına ait olduğu bizzat dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Görevde olmadığı dönemdeki işlemlerden, sonradan gelişen teknik ve operasyonel adımlardan müvekkili sorumlu tutmak, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesine de açıkça aykırıdır. Dosyada daha da çarpıcı bir bölüm var bu sıralamada sayın hakim. Bazı eylemlerde müvekkilin imzası yok, onayı yok, teknik dahli yok, fiili katkısı yok; buna rağmen adı sanık listesine eklenmiş durumda. Eylem 72 bunun en açık örneği. İhale onay belgesinde müvekkilin imzası yoktur. Muhammen bedel tespitinde yoktur. İhale komisyon kararında imzası yoktur. İhale yetkilisi onayında imzası yoktur. Başka bir deyişle fiil yoktur, imza yoktur, bağlantı yoktur ama isnat vardır. Böyle bir isnat maddi vakadan kopuk, özensiz ve kişiselleştirilmemiş suçlama örneğidir. Ceza yargılamasında varsayımla değil, somut fiille hareket edilir. Müvekkilin evrakta dahi görülmediği bir eylemde fail gibi sunulması, iddianamenin güvenilirliğini ciddi biçimde sarsmaktadır.

Gürkan Akgün Müdafii

Şimdi 2. tasnifte ise sayın hakimler, eylemleri bu kez müvekkilin sıfatına göre değil, isnadın konusuna göre sınıflandırdık. Şimdi bu çerçevede dosyanın eylem kümelerine baktığımızda; 1. grup, İBB tarafından 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu kapsamında yapılan reklam alanı ve kiralama ihaleleri. Eylem 61, 62, 63, 64, 68, 69, 70, 71, 72, 73 bu grupta yer almakta. Bu eylemlerde savcılık makamının ana iddiası; şartnamedeki mali yeterlilik kriterlerinin yüksek tutulduğu, muhammen bedellerin düşük belirlendiği ve bu suretle rekabetin daraltıldığı yönündedir. Ancak burada şu ayrım hayati önemdedir yine: Şartnameyi hazırlayan, tahmin edilen bedeli tespit eden ve ihale işlem dosyasını oluşturan idari içindeki teknik yapılarla müvekkilin birçok eylemde bu teknik mutfakta yer almadığı, yalnızca encümen, komisyon veya onay aşamasında bulunduğu dosya kapsamında açıktır. Kanun gereği ihaleye çıkış, şartname hazırlığı, tahmin edilen bedel tespiti ve komisyon, ita amiri aşamaları farklı görev ve sorumluluk alanlarıdır. Bu ayrım gözetilmeden bütün süreç müvekkilin şahsi fiili gibi sunulamaz.

Gürkan Akgün Müdafii

Eylem 61, 62, 63 yönünden özellikle vurgulamak gerekir ki müvekkil ya ihale komisyonunun asli belirleyicisi değildir ya da istnat edilen teknik ve mali belirlemeleri yapan ekipte değildir. Özellikle eylem 61 ve eylem 62 bakımından Danıştay 1. Dairesinin yukarıda bahsettiğim kararıyla muhammen bedelin belirlenmesi, reklam alanlarının 3. kişilere işletilmesi, sözleşmenin uygulanması sırasında verilen muvaffakatlar, işletme bedellerindeki indirimler ve uygulamanın teknik yönleri dahil olmak üzere iddialar esastan incelenmiştir. Ceza soruşturmasına konu edilebilecek nitelikte somut bir hukuka aykırılık veya suç şüphesi bulunmadığı kabul edilerek soruşturma izni de kaldırılmıştır. Ayrıca yine bu eylemlerden bazıları ile ilgili İstanbul 13. İdare Mahkemesinin 06.02.2022 tarih, 2021'e 2171 esas, 2022'ye 1110 karar sayılı kararında ihale ilanı, şartname ve eklerinin birlikte değerlendirilmesi sonucunda işlemlerde hukuka aykırılık bulunmadığı açıkça kabul edilmiştir. Bu karar Danıştay 13. Dairesinin 2022'ye 3675, 2023'e 3862 sayılı kararıyla da onanmıştır. Yine Danıştay 13. Dairesinin 10.06. daha yeni tarihli bir kararı var sayın hakim, 10.06.2024 tarihli; 2024'e 1285, 2024'e 2676 sayılı kararında da 2886 sayılı Kanun kapsamında reklam alanı ihalesinde şartname ve ödeme düzenlerine ilişkin belirsizlik iddiaları kabul edilmemiştir. İdarenin ihale dokümanındaki düzenlemeleri hukuka uygun bulunmuştur.

Gürkan Akgün Müdafii

Bu içtihatlar birlikte değerlendirildiğinde, 2886 sayılı Kanun kapsamındaki ihale dokümanlarının yorumunda idareye tanınan takdir alanının bulunduğu ve her yorum farkının ceza hukuku anlamında fesat veya hile olarak nitelendirilemeyeceği görülmektedir. Elbette ki ceza yargısı idari yargı kararıyla mutlak bağlı değildir ancak idari yargının bu kararından neden ayrıldığını ve neden bu hususta cezai hileyi bulduğunu açık şekliyle belirtmek zorunda ve delilleriyle göstermek durumundadır. Bu gösterim de yoktur sayın hakim. Şimdi katılım sayısının azlığına ilişkin eleştiri de aynı derecede sorunlu sayın hakimler. Katılımın sınırlı kalmış olması, tek başına rekabetin engellendiğini göstermez. Nitekim Danıştay 13. Dairesi, 09.04.2018 tarihli, 2018/461 Esas ve 2018/1301 Karar sayılı kararında açıkça vurgulandığı üzere, ihalede tek geçerli teklif kalmış olması, tek başına rekabetin oluşmadığı anlamına gelmez. Önemli olan, rekabeti daraltıcı düzenleme veya hileli müdahale bulunup bulunmadığıdır. Aynı şekilde Yargıtay 5. Ceza Dairesi de benzer bir kararında, ihale sürecine ilişkin soyut iddiaların ve sonuca dönük yorumların mahkumiyet için yeterli olmadığı; kesin, inandırıcı ve kişiselleştirilmiş delil bulunmadıkça beraat gerektiği kabul edilmiştir.

Gürkan Akgün Müdafii

Özellikle sayın hakimler, pandemi döneminde... Özellikle pandemi dönemi koşullarında; reklam ve yatırım sektöründeki daralma, uzun vadeli ve yüksek taahhüt içeren ihalelere ilişkin ilginin düşmesini açıklayan nesnel bir nedendir sayın hakimler. Nesnel bir nedendir. Kanun, tek isteklilerle ihaleyi kendiliğinden suç delili haline getirmemiştir. Önemli olan, ihaleye katılma yeterliliği olan kişilerin hile, cebir, tehdit veya gizli bilgi sızdırma yoluyla dışlanıp dışlanmadığıdır. Dosyada müvekkilin belirli bir firmayı dışarıda bıraktığına, kimseyi tehdit ettiğine, gizli bilgi aktardığına veya anlaşma kurgusuna dahil olduğuna ilişkin kişiselleştirilmiş, yine tek bir somut delil dahi bulunmamaktadır. Bu ayrımdaki 2. grubu, belediye iştiraki şirketlerin ana ihaleden sonra yaptıkları alt işletme hakkı vermesi ya da kısmi kira ilişkisine ilişkin olarak böldüm. Eylem 61, 62, 63, 64, 65, 67, 68 ve 69'un önemli bölümü bu eksene dayanmakta. Buradaki temel hukuki yanlış şu sayın hakimler: Belediye tarafından 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu uyarınca yapılan ana ihale ile belediye iştiraki şirketin sonradan özel hukuk alanında yaptığı alt işletme hakkı vermesi ya da kısmi kira ilişkisi, aynı ihale zincirinin parçaları değildir sayın hakimler. Müvekkil yönünden bu olgular ceza sorumluluğuna dayanak da yapılmamıştır.

Gürkan Akgün Müdafii

Belediye ile yapılan ana kiralama ihalesi sonrasında kiracının kiralananı alt kiraya vermesi veya 3. kişiler eliyle işlettirmesi, aynı kamu ihalesinin devamı olarak değil, ayrı bir özel hukuk ve ticaret ilişkisinin ilişkisi olarak değerlendirilebilir. Burada alt ihale diye ceza hukuku bakımından müstakil bir kamu ihale süreci icat edilmektedir. Oysa belediye şirketi 2886’ya tabi 2. bir kamu ihalesi yapmamaktadır. Dolayısıyla belediye iştirakinin ana ihalede aranan mali ve teknik kriterleri kendi alt işletme hakkı vermesi ya da kısmi kira ilişkisi alanlarında aynen aramamış olması, belediye görevlileri yönünden ihaleye fesat suçuna delil yapılamaz. Çünkü belediyenin muhatabı ana ihalenin tarafıdır. Sonraki ticari yapılandırma, ayrı tüzel kişilerin ve ayrı operasyonel süreçlerin konusudur. Müvekkilin İBM veya encümen sıfatıyla sonradan 3. kişiyle kurulan özel hukuk ilişkisinin faili gibi değerlendirilmesi, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesine doğrudan aykırıdır. Bu bölümdeki 3. grubu metro, tramvay ve dijital bilgi platformu ihaleleridir sayın hakimler. Eylem 65, 66, 67 bu kapsamda. Burada savcılığın iddiası yazılım, donanım, reklam yönetimi ve bakım ve işletme unsurlarının birlikte aranmasının rekabeti daralttığı yönünde. Oysa sayın hakimler, bu işlerin doğası gereği yüksek teknik bütünlük taşıdığı açık. Dijital ekran yapısı, yazılım entegrasyonu, veri akışı, reklam işletimi ve bakım yükümlülüğü tek bir teknik ekonomik paket oluşturmaktadır. İdarenin bir bütünlük içinde yeterlilik araması, ceza hukuku anlamında da bu nedenle hileli bir yönlendirme olarak sayılamaz.

Gürkan Akgün Müdafii

Birinci grupta ise sosyal tesis, kitap kafe, depo, plato ve benzeri taşınmaz işletme ihalelerini grupladım. Eylem 108, 109, 110, 111, 112, 113 ve 115 bu kapsamda öne çıkmaktadır. Bu eylemlerde ise ortak isnat yüksek maliyet, yeterlilik kriterleri ve düşük muhammen bedel iddiasıdır. Ancak bu yerlerin sayın hakimler önemli bir kısmı ticari alanlar değildir; sosyal, kültürel ve kamusal fonksiyon taşıyan tesislerdir. Belediye yalnızca en yüksek kar en yüksek kira gelirini değil, kamu yararına uygun, sürdürülebilir, erişilebilir ve nitelikli işletmeyi de gözetmek zorundadır. Sosyal tesislerde, kültürel alanlarda ve benzeri yerlerde mali güç, işletme deneyimi ve lojistik kapasite aranması suç kastını değil, kamu yararı ve hizmet kalitesinin odağını gösterir. Kaldı ki bu grupta müvekkilin çoğu eylemde yalnızca ihaleye çıkış encümen kararında imzasının bulunduğu görülmektedir. Eylem 109, 111’de müvekkil ihale yetkilisi olarak gösterilmesi, yine eylem 113’te ita amiri olarak gösterilmesi de maddi itanamenin maddi hatalarıdır sayın hakim.

Gürkan Akgün Müdafii

Şimdi suç tiplerine geçmek istiyorum ama bu tabii ihaleler yönündeki olacak sayın hakimler. İlk olarak ihaleye fesat karıştırma suçlaması üzerinde durmak isterim. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 235. maddesinde düzenlenen ihaleye fesat karıştırma suçu son derece dar ve bağlı bağlı ve seçimlik hareketli bir suç tipidir. Kanun koyucu hangi iller hallerde ihaleye fesat karıştırılmış sayılacağını tek tek yazmıştır. Bu suç tipi bize göre rekabet azalmış, bize göre şartname ağır olmuş, bize göre daha yüksek bedel olmamalıymış, bize göre daha çok teklif gelebilirdi türünden sonradan kurulmuş değerlendirmelerle asla genişletilemez. Kanunda yazılı olmayan fiiller benzerlik kurularak suç kapsamı geniş suç kapsamına sokulamaz. Yüksek sermaye şartı, yüksek ciro şartı, yüksek iş deneyimi şartı bulunması, katılımın sınırlı kalması, tek teklif çıkması, belediye iştirakinin ihaleye alması, sonrasında farklı ticari ilişkiler kurulması bunların hiçbiri ihaleye fesat suçunu oluşturmaz. Suçun oluşabilmesi için kanunda yazılı seçimlik hareketlerin hareketlerden hangisinin kim tarafından, ne zaman, hangi somut davranışla gerçekleştirildiğinin ortaya konulması gerekir. O halde sormak zorundayım tekrar sayın hakimler: Müvekkil kimi cebirle engellemiştir? Kimi kime tehdit yöneltmiştir? Hangi gizli gizli bilgiyi kime sızdırmıştır? Hangi istekliyi ne şekilde ihale dışı bırakmıştır? Hangi teklifi hangi hileli davranışla etkisiz hale getirmiştir? Hangi kişiyle fiyatı etkilemek için açık veya gizli anlaşma yapmıştır? Bu soruların hiçbirine dosya, müvekkil yönünden kişiselleştirilmiş somut bir delille cevap verememektedir.

Gürkan Akgün Müdafii

Onun yerine şöyle bir mantık kurulmuş sayın hakimler: Şartname ağırdı, öyleyse fesat vardı. Katılım azdı, öyleyse suç vardı. İştirak aldı, öyleyse baştan kurgu vardı. Müvekkilin imzası var, öyleyse faildir. Ceza hukuku bu suçlamaların hiçbirine izin vermez sayın hakimler. Üstelik şartnamelere ilişkin eleştiriler bakımından da gerçekçi ve hukuka uygun bir çerçeveyi görmek zorundayız. İstanbul gibi bir metropolde reklam alanları, dijital ekranlar, ulaşım hatları, sosyal tesisler, kültürel alanlar, uzun süreli işletme hakları ve yüksek yatırım gerektiren işler söz konusu olduğunda idarenin mali ve teknik yeterlilik araması hayatın olağan akışına uygun olandır. İdarenin işin yarım kalmaması, kamu hizmetinin aksamaması ve yüklenicinin mali olarak güçlü olması için belli eşikler belirlemesi suç kastı olarak asla yorumlanamaz. Kaldı ki dosyada eleştirilen sermaye yapısı, sermaye tutarı, ciro ve iş bitirme kriterleri bakımından kullanılan şablon, 2019 öncesi İBB ihalelerinde kullanılan şartname sistematiğinin devamından ibarettir. Yalnızca dönemsel ekonomik veriler, enflasyon ve güncel parasal eşikler dikkate alınarak belki uyarlama yapılmış. Yani ortada bu dosyaya özgü sonradan icat edilmiş, belirli bir kişiyi veya şirketi kayırmaya yönelik gizli bir mühendislik değil, önceki dönemden devralınan ve güncellenerek sürdürülen idari bir şartname pratiği vardır. Nitekim müvekkilin de ifade ettiği gibi Kayseri ve Maraş gibi belediyelerde de benzer şablonlarla halen ihaleye çıkılmaktadır.

Gürkan Akgün Müdafii

Sayın hakimim müvekkilimiz ifadesi sırasında bu şartnameleri vereceğimizi söylemişti. Nitekim müvekkilin de ifade ettiği üzere Kayseri ve Maraş gibi belediyelerde de benzer şablonlarla halen ihaleye çıkılmaktadır. Bu olgu meselenin ceza hukuku bakımından bir fesat kurgusu değil, idarenin kamu hizmetini aksatmadan yürütmek, işi üstlenecek tarafın mali teknik kapasitesini güvence altına almak amacıyla uyguladığı ve kullandığı geniş takdir yetkisinin kapsamında değerlendirilmelidir. Üstelik bu dosyada şartnamelerin ağırlaştırıldığı iddiası, olağan denetim mekanizmalarınca da hukuka aykırı bir tasarruf olarak değerlendirilmemiştir sayın hakimler. Müvekkile tebliğ edilen Sayıştay raporlarında bu yol ve yöntem herhangi bir şekilde eleştirilmemiştir. Dahası, belediye iştirak şirketleri de ayrıca Sayıştay denetimine tabi olduğu halde onların raporlarında da bu konuda herhangi bir eleştiri yer almamaktadır. Bu yönüyle Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 28.12.2023 tarih, 2023'e 3765 esas, 2023'e 12.724 sayılı kararında benimsendiği üzere yeterlilik koşullarının yüksek belirlenmesine veya ihale usulüne ilişkin tartışmalı tercihlere dayanarak kanunda gösterilen seçimlik hareketler ve kişiselleştirilmiş hileli davranışlar ortaya konulmadan ihaleye fesat karıştırma suçunun oluştuğu da kabul edilemez.

Gürkan Akgün Müdafii

Bir önceki dönemin şartname şablonunu kullanan bir kamu görevlisinin işlemin hukuka uygun olduğuna güvenmesinden daha doğru ve doğal bir şey de yoktur. Bilindiği üzere yukarıda da değindiğimiz Danıştay kararlarıyla ihalenin iptalini gerektiren bir hukuka aykırılık bulunmadığı da tespit edilmiştir. Üstelik Danıştay soruşturma iznine ilişkin incelemesi kapsamında ihalenin kendisini de değerlendirmiş, bu değerlendirme sonucunda ihalede usulsüzlük bulunmadığı ve idarenin bu alanda geniş bir takdir yetkisine sahip olduğu yönünde bir çerçeve koymuştur. Sayıştay'ın müvekkile tebliğ edilen raporlarda eleştiri getirmemiş olması, aynı şartname pratiğinin başka belediyelerde ve sonraki dönemlerde de sürmesi ve nihayet Danıştay denetiminde de açık bir hukuka aykırılığın saptanmamış bulunması birlikte değerlendirildiğinde bir kamu görevlisinin işlemin doğruluğuna güvenmesi için bundan daha kuvvetli objektif dayanak bulmak gerçekten çok güçtür sayın hakimler.

Gürkan Akgün Müdafii

Burada yerindelik denetimi ile ceza denetimi de birbirine karıştırılmaktadır. Bir şartname ağır bulunabilir, idari yargıda tartışılabilir ama bir şartnamenyi ağır bulunması başka bir şeydir, o şartnamenin ceza hukuku anlamında hileli suç kurgusunun aracı olduğunun ispat edilmesi bambaşka bir şeydir. İkincisi ispat edilmeden birincisinden ceza sorumluluğu doğmaz. Ayrıca iddianamenin bu bölümünde fiil, fail ve delil dengesi arasında kurulması gereken bağlantı yeterince somutlaştırılamamıştır da. Hangi eylemde hangi somut hareketin hangi delille müvekkile bağlandığı açıkça gösterilmeden yalnızca sonuçtan hareketle suç tipi de inşa edilemez. Ceza yargılaması genelleyenleşmiş kanaat ceza yargılamasında genelleştirilmiş kanaat yetmez sayın hakimler. Her isnadın her bir sanık bakımından ayrı ayrı ve kuşkudan uzak biçimde ortaya konulması gerekir.

Gürkan Akgün Müdafii

Şimdi kamu zararına dolandırıcılık isnadına ilişkin birkaç şey söyleyeceğim sayın hakimler. Şimdi kamu kurumu zararına dolandırıcılık suçlaması ile ilgili hani dolandırıcılık suçunda temel bir unsur vardır; hile unsuru. Ama her yanlış işlem de hile değil, her tartışmalı karar hile değil, her ekonomik farklılık da hile değil. Hile; yoğun, kandırıcı, mağdurun denetim imkanını ortadan kılan ve etkisiz kılan, sonuç doğurucu bir davranış olmak zorundadır. Eğer kamu kurumunun aldatıldığı ileri sürülüyorsa önce hangi somut hileli davranışla aldatıldığı gösterilmeli, sonra bu aldatma sonucunun hangi mal varlığı zararını doğurduğu ispat edilmeli, sonra da bu zarar ile müvekkilin davranışı arasında doğrudan illiyet bağı kurulmalıdır. Dosya ise çoğu zaman yapılan şey bambaşkadır; önce sonuca bakılmakta, sonra sonuca uygun suç aranmakta. Daha fazla gelir elde edilebilirdi demek ki zarar vardır, şu şekilde yapılsaydı daha avantajlı olurdu demek ki dolandırıcılık vardır şeklinde bir mantık yürütmesi ilerletilmelidir. Oysa ceza hukuku kamu zararı sonradan yapılmış en yüksek ticari kazanç hesabına göre değil, işlem anındaki hukuki ve fiili veriler üzerinden tartışılır. Daha karlı bir alternatifin mümkün olması, mevcut işlemi otomatik olarak suç haline getirmez.

Gürkan Akgün Müdafii

Ayrıca sayın hakimler, kamu zararı kavramı ile ticari kazanç kavramı da bilinçli olarak ayrılmalıdır. Sonradan bir iştirakin, bir yüklenicinin veya 3. kişinin farklı ticari modelle daha fazla gelir elde etmiş olması, baştaki işlemin otomatik olarak dolandırıcılık olduğu anlamına gelmez. Piyasa değişkenleri, işletme modeli, süre, yatırım maliyeti, bakım yükü, risk üstlenimi ve ticari kabiliyet gibi çok sayıda ekonomik parametre göz ardı edilerek de ceza hükmü kurulamaz. Üstelik belediye iştirakine kalan ihalelerde gelirin kamu bünyesi içerisinde kaldığı, klasik anlamda kurum dışına çıkmış haksız bir menfaat akışının da dosyada gösterilmediği açıktır. Bunun yanında dosyada müvekkilin şahsına yönelik açıklanabilir meşru geliriyle bağdaşmayan bir mal varlığı artışı, olağan dışı bir para hareketi, 3. kişiler üzerinden kurul 3. kişi kişiler üzerinden kurulan gizli bir menfaat aktarımı veya suç gelirine işaret eden somut bir mali iz ortaya konulmuş değil. Kamu zararı iddiası bir yana, müvekkilin bu iddialardan kişisel olarak nasıl bir haksız menfaat elde ettiği dahi gösterilmemektedir.

Gürkan Akgün Müdafii

Rüşvet ve aklama isnatlarına gelirsem; şimdi rüşvet isnadı rüşvet isnadı üzerinde de ayrıca durmak gerekir sayın hakimler. Çünkü rüşvet suçu doğası gereği en yoğun kişiselleştirme gereken suç tiplerinden biri. Burada bir menfaat ilişkisi bulunmalı, karşılıklı irade uyuşması olmalı, verilen, teklif edilen, vaat edilen veya kabul edilen menfaatin ne olduğu belli olmalıdır. Bunun hangi kamu işlemiyle bağlantılı olduğu da ortaya konulmalıdır. Menfaatin de izinin sürülmesi gerekir. O halde bununla ilgili de soruyorum: Müvekkilin neyi aldığı ortaya konulmuş mudur? Kimden aldığı belirlenmiş midir? Hangi işlem karşılığında aldığı gösterilmiştir? Bu menfaatin banka kaydı, para hareketi, mal varlığı artışı, 3. kişiye aktarım, iletişim kaydı veya güçlü tanık beyanıyla desteklendiği söylenebilmekte midir? Bu soruların cevabı yoksa isnat vardır ama ispat yoktur. Yasa da varsayımı hükme dönüştüremez.

Gürkan Akgün Müdafii

Eylem 118 kapsamında, reklam izinleri üzerinden rüşvet alma... Sayın Hakim, bu Eylem 118 diğerlerinden farklı olduğu için bu bölümde işledim ayrıca. Suç gelirlerini aklama ve örgüt üyeliği gibi son derece ağır suçlamalar yöneltilmektedir. Ancak müvekkilin ilgili müdürlüklerle hiyerarşik bağının bulunmadığı, muvazaalı olduğu ileri sürülen sözleşmelerde imzasının olmadığı, ifa süreçlerinde yetki ve sorumluluğunun bulunmadığı, lehine açıklanabilir olmayan bir para hareketinin saptanmadığı ve suç kurgusunu destekleyen somut bağlantılı delillerin bulunmadığı dosyada açıktır. Rüşvet suçu iki taraflı bir suçtur. Menfaat ilişkisi karşılıklılık ve somut bağlantı delilleri olmadan, yalnızca makam, ilişki ağı veya kurumsal görünürlük üzerinden rüşvet isnadı da kurulamaz. Dosyada müvekkilin banka hesapları, mal varlığı hareketleri, 3. kişilerle para transferleri veya açıklanamaz ekonomik ilişki ağı üzerinden rüşvet ya da aklama suçunu destekleyen nesnel bir veri dahi ortaya konulmuş değildir. Menfaatin kaynağı, miktarı, zamanı ve karşılığı belirlenmeden, yalnızca makam, ilişki veya varsayıma dayanarak rüşvet ve aklama isnadı da kurulamaz.

Gürkan Akgün Müdafii

Toparlamak gerekirse; dosyada bulunan şikayet dilekçesi, tevdi raporu ve bilirkişi raporu birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo; kuvvetli suç şüphesini değil, tartışmalı, yoruma açık ve önemli ölçüde idari, sözleşmesel ve teknik zeminde kalan bir uyuşmazlık görünümündedir. Şikayet dilekçesi soyut ve sonuç odaklıdır. Tevdi raporu ön değerlendirme sınırını aşmakta, tartışmalı idari ve ekonomik değerlendirmeleri doğrudan ceza hukuku sonucuna bağlayarak nitelik sıçraması yapmaktadır. Bilirkişi raporu ise daha kuruluş anından usulen sakattır ve hukuken geçerli bir bilirkişi raporu değildir. CMK gereği yasaklı bir rapordur. Bugün bizim burada sizden istediğimiz şey, dosyanın hacminden etkilenmemenizdir, iddianamenin tonuna kapılmamanızdır, suçlama başlıklarının sertliğini ispat edilmiş zannetmemenizdir. Sizden istediğimiz şey şudur: Her suç tipini kendi unsurları içerisinde değerlendirin. Her eylemi diğerinden ayırın, her sanığı diğerinden ayırın. Her imzanın hukuki niteliğini doğru belirleyin. Kurumsal pozisyon ile kişisel fiili birbirine karıştırmayın. İdari takdir ile cezai kastı birbirine karıştırmayın. Ticari sonuç ile kamu zararını birbirine karıştırmayın. Kurumsal temas ile örgütsel bağı birbirine karıştırmayın ve en önemlisi, şüpheyi ispat yerine koymayın. Çünkü bir hukuk devletinde insanlar büyük anlatılarla değil, sayın hakimler, somut fiillerle yargılanırlar. Bir kişinin özgürlüğü dosyanın kalabalığına göre değil, delil gücüne göre sınırlandırılabilir. Ceza yargılamasının varsayımı hakikat yerine koyduğu anda, adalet vasfını da kaybeder.

Gürkan Akgün Müdafii

Bu dosyada müvekkil bakımından bu sorun ortaktır. Fiil kişiselleştirilmemiş, rol somutlaştırılmamış, kast delillendirilmemiş, delil bağı kurulmamıştır. Bu nedenle mahkemenizin yapması gereken şey, suçlamaların büyüklüğüne değil, ispatın yetersizliğine bakmaktır. Ceza yargılaması devletin en sert yüzüdür. Bu yüz ancak kesin delille konuşabilir. Şüpheyle konuşmaz, ihtimalle konuşmaz. Görev unvanıyla konuşamaz. Kurumsal görünümle konuşamaz. Ancak somut fiille, açık delille ve kişisel kusurla konuşabilir. Bunlar yoksa beraat gerekir, bunlar yoksa özgürlük asıldır. Bunlar yoksa tutukluluğun devamı değil, derhal sonlandırılması gerekir.

Gürkan Akgün Müdafii

Şimdi sayın hakimler, genel olarak dosya suçlamalarına karşı iddialar yönünden beyanlarımı sundum. Son olarak hakkında, benim tanıdığım Gürkan hakkında birkaç cümle söylemek istiyorum. Şimdi sayın savcı, 'e baktığında cezalandırılmasını istediği bir sanık görebilir. Fakat ben baktığımda, bu ülke ve İstanbul için gecesini gündüzüne katan namuslu bir bürokrat görüyorum. Gürkan, benim gözümde bu çağın kahramanlarından biri sayın hakim. Bunu 2 nedenle söylüyorum: İlki, bundan sadece 2 yıl önce, resmi verilere göre 53.537 canımızı toprağa verdiğimiz, Cumhuriyet tarihinin en büyük deprem felaketini yaşadık. Binlerce yuvanın yıkıldığı, şehirlerin haritadan silindiği bu ağır yıkımın ardından toplum vicdanını en çok yaralayan şeylerden biri ne yazık ki tek bir devlet görevlisinin, tek bir yetkili bürokratın çıkıp da "Burada bizim de kusurumuz vardır. Bu organizasyonda veya denetimsizlikte payımız büyüktür" diyerek istifa etmemesi, bu tarihi sorumluluğu üstlenmemesi olmuştur. Sorumluların kurumsal sessizliğe gömüldüğü, liyakatsizliğin ve ihmalkarlığın kurumsallaştığı bu düzende Gürkan'a kahraman dememin sebebi tam olarak budur. Hayatı boyunca imza attığı her projede, yazdığı her raporun, savunduğu her kamusal alanın arkasında dimdik duran, halkçı belediyecilik anlayışıyla kamu yararını her şeyin üstünde tutan haysiyetli bir bürokrat ve bilim insanıdır Gürkan.

Gürkan Akgün Müdafii

Ayrıca bu şehri depreme hazırlayacak mikro bölgeleme çalışmalarını, kentsel dönüşüm stratejilerini ve sakınım planlarını en iyi bilen vizyoner bir şehir plancısını 15 aydır hapiste tutmak, İstanbul halkına karşı işlenen açık bir ihmal niteliğindedir; en basit ifadesiyle. Yarın olası bir İstanbul depreminde yaşanacak koordinasyonsuzluğun, plansızlığın ve bilimin dışlanmasından kaynaklanacak can kayıplarını bu toplum artık kaldıramaz. Ortaya çıkacak insani ve iktisadi enkazın altından kalkılması da mümkün değildir. İstanbul'u deprem gerçeğine karşı korumasız bırakmak istemiyorsak bilime, liyakate ve bu şehre emeği geçmiş değerlere özgürlüğünü derhal iade etmek zorundayız. Çalışma arkadaşlarına da bu arada çalışma arkadaşlarına da “kahraman” diyorum yani onları unuttum gibi olmasın. İkinci nedeni ise su havzalarını korumak için verdikleri mücadeleden dolayıdır. Tüm dünya bundan belki 10-15 yıl sonra çıkacak su krizine karşı önlemler alırken Gürkan'ın savunmasında görsellerini gösterdiği Sazlıdere su havzası üzerinde yapılmak istenen inşaatların hukuksuzluğu ve önemli olanın ve korunması gerekenin su havzası olduğu yönündeki mücadelelerin birebir şahidiyim. Sayın hakimler, emin olun ki bugün tutsak edilseler de bu emin olun ki bugün tutsak edilmiş olsalar da haklarında davalar açılıyor olsa da korurken şiddet görüyor olsalar da bundan çok kısa bir süre sonra bu ülkenin suyunu, toprağını, ağacını koruyanlar kahraman olarak anılacak. Ayrıca ben bunu sadece Gürkan için de söylemiyorum. Şu anda bu ülkede kent ve çevre mücadelesi veren tüm insanlar için de aynı şey geçerlidir.

Gürkan Akgün Müdafii

Savunmama son verirken açıklanan nedenlerle dosyada mevcut tevdi raporu ve bilirkişi raporunun ne tutukluluğa ne hükme esas esas delil değeri tanınmamasını, tevdi raporlarının kesin delil gibi kabul edilmemesini ve şikayet dilekçesinin kişiselleştirilmiş ceza isnadı yerine geçmeyeceğinin gözetilmesini talep ediyorum. Müvekkil hakkında isnat edilen ihaleye fesat karıştırma, kamu kurum zararına dolandırıcılık, rüşvet, irtikap suçundan kaynaklanan... Suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ve örgütsel suç isnatlarının her biri bakımından suçların maddi ve manevi unsurları oluşmadığından, kişiselleştirilmiş somut fiil ve kesin delil bağı kurulamadığından ayrı ayrı beraatine karar verilmesini talep ediyoruz. Ayrıca tutuklama bir koruma tedbiri değil sayın hakimler. Bir koruma tedbiri özür dilerim. Bu cümle çok sık söyleniyor ama çoğu zaman artık uygulanmıyor. O nedenle de açık konuşmam gerekiyor. Tutuklama peşin ceza değildir. Toplumsal tepkiyi yönetme aracı değildir. Dosyanın ağırlığına sembolik karşılık verme yöntemi değildir. İddianamenin sertliğini fiilen tahkim etme aracı da değildir. Bu nedenle mevcut delil durumu, geçen uzun süre, isnatların müvekkil yönünden somutlaştırılmamış olması, isnatların dayandığı tevdi raporu ve bilirkişi raporunun geçersiz olması ve tutukluluğun ölçülülük sınırını aşmış bulunması nedeniyle müvekkilin derhal tahliyesine karar verilmesini saygıyla arz ve talep ediyorum. Sabrınız için teşekkür ederim sayın hakim.

Gürkan Akgün Müdafii

Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.