Sayın Başkan, değerli üyeler, Sayın ; müvekkilim hakkında ve diğer sanıklar hakkında başlatılan bu yargılanma ve soruşturma işlemleri olağan dışı gözükse de maalesef artık ülkemiz için çok olağanlaşan bir durum haline geldi. İnşallah olmaz; burada da diğer benzer davalardaki gibi hemen yargılama bitirilip apar topar yağmur gibi cezalar verilip birkaç zaman sonra "pardon yanlış anlaşıldı, kandırıldı" misali olağanüstü kanun yollarıyla tekrar beraat kararına dönüştürülmesi... Bunları o kadar çok gördük ki maalesef işte hafızayı aşan isyan ile varidir. Savcı Bey'i bekleyecek misiniz? Söyleyin ben... Sayın Başkan, önceki beyanımda da belirttiğim gibi bir tekrar olacak ama bu bölüm aslında yazılanın biraz da temennini oluşturmakta.
Murat Kapki Müdafi Av. Fikret Araz Savunması
4000 sayfalık bir iddianame hazırlanmış. Dediğim gibi o kadar basit ki kamuoyunda çok şey, imaj algısı yaratmak, mahkeme heyeti üzerinde etki yaparak bir teşebbüs karışıklığına yol açma amacıyla yapılmıştır. Maalesef bunda da başarılı olunmuştur. Çünkü bu 4000 sayfalık iddianamedeki suç tipleri, tamamen spesifik suçlardır. Hani bırakın sıradan insanların, bu işin uzmanı olmayan hukukçuların bile yorumlayabileceği suç tipleri değildir. Ama televizyonlara bakıyoruz; sosyal medyada, yazılı, işte görsel basında o kadar çok tartışılıyor ki artık herkesin bu dosya ile ilgili bir bilgisi var. Halbuki iddianame hani çok basit; fiil, fail belirtilir. Kim, hangi eylemi, ne şekilde yapmış? Hatta bu karışıklığı öyle anlatayım ki Savcı Bey'in sorduğu bazı soruların tamamı iddianamede var. Konu anlatılmış, işte Şehmus şunu demiş, (isim anlaşılmıyor) şunu söylemiş ama bunların dosyadaki suç türleri ile ilgisi bile yok. Hani yazılmış iddianame işte 4000 sayfayı tamamlamak için. "İşte evini şuna devretti, tablosunu şuna verdi" yazılmış ama dediğim gibi tam bir karışıklık amacıyla.
Biz savunmalarımızı 2 başlık altında yapmayı düşünüyoruz. Önce esasa ilişkin, daha sonra usule ilişkin bir açıklamada bulunacağız. Esasa ilişkin olarak şöyle diyebilirim: Müvekkilin azınlık hissesine sahip olduğu —hani şunu önemli belirteyim— bahsedilen BVA isimli şirketin %20 hissesi müvekkilime aittir. Müvekkilim sadece bilgi ve sektörel birikimi, satış ve pazarlamadaki deneyimi sebebiyle bu firmadaki gösterdiği faaliyetlere ilişkin, tüm sanıklar gibi örgüt üyeliği, 61, 62, 63. eylem ihaleye fesat karıştırma ve kamu kurumlarına karşı dolandırıcılık, 117. eylem yine kamu kurumlarına karşı dolandırıcılık, 118. eylem rüşvet ve suçtan kaynaklanan mal varlığını aklama... Buna şöyle bir parantez açayım: Biz burada iddianamede ismimiz yazılı ama sonuç bölümünde bizle ilgili cezalandırılma istenmemiş. Dosya içerisindeki ıslak imzalı iddianamede de aklama suçundan dolayı cezalandırılma istenmiş ama biz rüşvetten tutukluyuz. Siz bile ilk iddiayı belirtirken 118'i belirtmediniz. Daha sonra müvekkilim söyleyince hani sizde bile bir karışıklığa yol açmış. Biz hani bugün siz yargılıyorsunuz, yarın inşallah olmaz bir heyet değişikliği olur, yeni hâkimler kurulu gelirse belki bizi buradan yargılamayacaklar bile. 119, 120. eylem aklamadan dolayı yargılanmaktayız. Sayın Başkanım, buna ilişkin dediğim gibi ben sizlere okumanız için de verdim. Müsait bir zamanınızda okursanız sevinirim.
Müvekkilim, iddianamenin girişi aynen şöyle, oradan okuyorum: Müvekkilimin örgüt mensubu olarak değerlendirilmesi nedeniyle örgütsel konumuna uyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 220, 221'e 4, 2. cümle maddeleri gereğince cezalandırılması istenmiş. Öncelikle şunu belirtmek isterim: Örgüt üyeliği ve örgüt yöneticiliği ismi çok basittir ama ispatı ve cezalandırılması çok zor suçlardandır. Nitekim hani bunu ben söylemiyorum, Adalet Bakanlığı İstatistik Genel Müdürlüğü'nün sayfasına girdiğimizde 2025 verilerinde —hani benim matematiğim çok iyi değildir ama böyle kendimce bir hesaplama yaptım— %1,5 oranında; ama dedim ki bu halbuki o matematik bilgimle ilgili bir olay, ha kendim de uygulamadan biliyorum, mahkûmiyet çıkma oranı çok düşük suçlardır. Yani Adalet Bakanlığı resmi belgelerine göre örgüt suçundan dolayı bir insanın ceza alması hani dünyaya gök taşı, yıldız çarpması gibi bir şey Türkiye'de.
Sayın Başkanım, müvekkilim, ve gibi isimlerle örgütsel bir bağ içinde iddiasıyla suçlanmaktadır. Biz böyle bir örgütün varlığını kabul etmiyoruz zaten, böyle bir örgüt hiçbir şekilde yoktur. Sadece sanıklardan birinin İBB Başkanı, diğerlerinin İBB'de üst düzey yönetici olması ve bir kısım sanıkların bir şekilde İBB ile iş ilişkisine giren şahıslar olmasıdır. Yani bir nevi aslında biz burada İBB teşkilat şeması üzerinden bir yargılama yürütüyoruz. Müvekkilim örgütte 'a bağlı gösterilmektedir. Zaten dosya içerisinde de var, yargılama evraklarında da var; iki taraf da birbirlerinden hiçbir şekilde hazzetmezler, araları kötüdür. Hatta sanık veya tanık —onu da tam bilmiyorum— 'ın beyanlarına göre kendisi aynen şöyle diyor: " veya Murat Bağdatlı ile otururken , 'a 'Artık şu Kapki'yi gönderme zamanı geldi' şeklinde bir söylemde bulunmuş." Hani bunlar aynı örgütlenmede birbirine bağlıysa niye böyle bir şey söylüyor? Hani bu dediğim gibi, Servet bunu söylüyor. Kendi iddianameye bizle ilgili konulmayıp başka bir yerde konulan, bir dönem AK Parti'nin il başkanlığını yapan bir şahsın oğluyla ilgili yaptığı görüşmede yine ve müvekkilim arasında hoş bir ilişki olmadığı... Bu bahsedilen hiyerarşik bağ iddiası bir kurgudan ibarettir Sayın Başkanım.
Suç örgütünün varlığından bahsedebilmek için üyeler arasında bir uyum gerekir. Birbirlerine husumet besleyen —hatta ikisi de kendi aralarında söylediler— 'dan müvekkilim randevu dahi alamamaktadır. Hatta müvekkilim ve aile şirketlerinin işletmiş olduğu Karaköy ve Kadıköy rıhtım ihaleleri, işte üst geçit ihalelerinin bunların reklam işleri yine müvekkilin elinden alınmıştır. Yani örgüt... Halbuki örgüt mantığı bellidir; müvekkil örgüt teorisine göre örgüt üyeleri birbirlerinin ekonomik varlığını takip eder. Burada bırakın takip etmeyi, müvekkilimizin hazır kazanmış haklarının elinden alınması dahi söz konusudur.
Bir suç örgütünün kendi üyesinin para kazandığı ve yasal olarak elinde bulundurduğu bir ticari işi iptal etmesi hayatın olağan akışına aykırıdır. Örgüt mantığında, örgüt üyelerini korur, onlara alan açar. Oysa mevcut yönetim müvekkilimizin ticari alanını dağıtmış bulunmaktadır. Hani bu yönetim gelmeden önce müvekkilin daha çok işi var.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin 2022/22785 ve Ceza Genel Kurulu'nydu herhalde, Ceza Dairesi'nin 2016/99-17 esas sayılı kararlarında örgüt üyeleri arasındaki organik bağın; canlı, geçişken, etkin ve emir talimat almaya açık tutan hiyerarşik bir konumda olması gerektiği belirtilmiştir. Müvekkilimizin durumunda bırakın bu bağın canlı ve etkin olmasını, tarafların birbirlerinin ticari alanlarını daraltan bir husumet yapısı vardır. Bahsettiğim kararlarda hiyerarşik yapılanmanın... Ben baktığım kararlar aynı bu tip. Hiyerarşik yapılanmanın; amaç suçların işlemesinde devamlılığı gösteren somut deliller, emir komuta zincirini ortaya koyan temel yapılanma, buna ilişkin şüpheli, sanık ve tanık beyanları ve net bulgulara ulaşılması gerektiği belirtilmiş. Kararda, birkaç kişinin telefon konuşmalarında lakap, üstü kapalı veya yüz yüze konuşma veya buluşma konuşmaları tek başına örgüt yapısını oluşturmaz. Bu, Yargıtay'ın işte bahsettiğim 2 kararından alıntıdır.
Müvekkil böyle bir emir komuta zinciri için... Dediğim gibi böyle bir örgütün varlığını da kabul etmiyoruz. Sadece 20 yıllık bir sektörel birikimimizin sonucu burayla, İBB ile ve diğer bir kısım firmalarla iş birliği içerisindedir. Biz az önce de... Bu bölümü uzatmak istemiyorum, dediğim gibi notlarda var. Az önce de belirttiğimiz gibi biz böyle bir örgütün varlığını kabul etmiyoruz. Olmayan bir örgüt üzerinden de hani çok savunma yapmanın bir mantığı yoktur. Ceza hukukunun temel ilkelerinden; müddei iddiasını ispatla mükelleftir. Biz de Sayın Savcılık makamının böyle bir ispatı nasıl yapacağını merakla beklemekteyiz.
İkinci olarak; 61, 62, 63. eylem ihaleye fesat karıştırma ve kamu kurumuna karşı dolandırıcılıkla müvekkilimiz suçlanmaktadır. İddianame anlatımını aynen okuyorum: "BVA Reklam ve Danışmanlık isimli firma yetkilileri şüpheliler , ve 'ın da daha ana ihale yapılmadan suça konu alt kiralama ihalesinin sahibi oldukları şirketler üzerinde kalması için örgüt yöneticileri ve ihale alanında görevli diğer şahıslarla birlikte organize ederek bu şahısların eylemlerine iştirak ettikleri ihaleye fesat karıştırma suçundan Türk Ceza Yasası'nın 37. madde delaletiyle 235/1, 235/2-a-1, b maddeleri uyarınca 3 defa cezalandırılması gerek; tarafından yapılan ana ihalenin gerekse Kültür A.Ş. tarafından yapılan alt ihalenin aslında bir kurgunun ürünü olduğu ve işi yapacak firmanın daha en başından belirlendiği, dolayısıyla ana ihale ile bağlantılı yapılan alt kiralama ihalesine muvazaalı bir şekilde teklif veren ve alt ihaleyi kazanan şirket yetkilileri olan şüpheliler , , 'ın bu şekilde hileli hareketleri iddiasıyla kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık TCK 158/1-e maddesi uyarınca 3 defa cezalandırılması..." istemiyle bir talepte bulunulmuş.
Müvekkilim, ihaleleri nasıl aldığını zaten az önce kendisi izah etti. Bu süreci anlatmanın bir gerekliliğini düşünmüyorum şu aşamada. Ancak söz konusu ihaleler, yasal prosedür içerisinde yapılmış ve hâlen de yürürlükte olan ihalelerdir. Bugüne kadar ihalelerle ilgili en ufak bir iptal kararı, en ufak bir Sayıştay kararı veya Danıştay kararı bulunmamakta. Hatta şöyle bir şey söyleyeyim: "İhaleye girilmesi engelleniyor" deniyor ya; davet usulü ihalelerde böyle bir ihale yapıldığını öğrenen bir firma, kendisi gelip doğrudan ihaleye teklif de verebilir, kurum bunu değerlendirir. Yani isteseniz de teklif usulü, davet usulü olmasına rağmen başkaları da ihaleye girebilir. Şu ana kadar, bugüne kadar yaptığımız yargılamada herhangi bir kimse gelip de "Ben bir ihaleye girecektim, bana engel oldular" demedi ya da ben hatırlamıyorum. Bir de müvekkilimizin almış olduğu 4 ihale var; işte 3 tanesi malum yargılanan. Bir tanesi de bu tam da söyleyemiyorum, City Port ihalesi denen bir ihale. Ama bu 2019 öncesi alındığı için yargılama konusu yapılmamış. İddianamenin mantığıyla herhalde şöyle: Bir babanın 4 çocuğu doğuyor aynı anda, dördü birden; birini kabul ediyor, öbür üçünü kabul etmiyor gibi bir anlam çıkıyor buradan.
Sayın Başkanım, iddianamede müvekkilimizin eylemleri parçalanarak ayrı ayrı bir şekilde, doktrin ve Yargıtay içtihatlarına aykırı bir şekilde Türk Ceza Yasası'nın 37 ve 44. maddelerinde yer alan iştirak ve içtima hükümlerinin açıkça göz ardı edildiği ya da şöyle diyelim —iddianameyi düzenleyenlerin bunu bildiğini düşünürsek, çünkü 117. eylemde bizzat müteselsil suç kavramına yer verilmiş— muhtemelen eylemler sayıca vahim gösterilmek için böyle bir yola gidilmiş olabilir. Bakın Ceza Yasası'nın 42. maddesi açıktır: Bir suç diğerinin unsuru olduğu hallerde tek ceza verilir. 43. madde: Bir suç işleme kararının icrası kapsamında kanunun ahkamının birkaç defa ihlal edilmesi halinde tek suç sayılır; zincirleme suç, eski adıyla müteselsil suç. Yine Türk Ceza Yasası'nın 44. maddesi fikri içtima işlevi: Bir fiil ile kanunun muhtelif ahkamını ihlal eden, bu suçlardan en şiddetli ceza ile cezalandırılır hükmü bulunmaktadır. Bunlar hani maalesef hukuk fakültesi ceza hukuku genel derslerinde ilk öğretilen eylemlerdir ama bizim iddianamemizde hani bunlara çok fazla değinilmemiş. Hani sizden de bu konuda belki bir ek savunma verirsiniz diye bekliyoruz. Söz konusu ihalelerle ilgili olarak tabii hiçbir şekilde, dediğim gibi, bu ihaleler legal prosedürde yapılmış ve halen de mevcut, yürürlükteki ihalelerdir.
Şimdi müvekkilimiz hep aynı eylemlerle ilgili hem ihaleye fesat karıştırma hem kamu kurum ve kuruluşları aleyhine dolandırıcılık suçundan yargılmaktadır. Halbuki yine temel ceza prensiplerinden; “non bis in idem”, aynı fiilden dolayı iki kez yargılama yapılmaz. Hani bir kesinlikle, dediğim gibi, kabul anlamına gelmemek üzere; hem ihaleye fesat karıştırma hem de dolandırıcılık Türk Ceza Yasası 44. maddedeki fikri içtima hükümlerinin açık bir ihlalidir. Fikri içtima kuralları, dediğimiz gibi, bir kimsenin aynı eylemden dolayı birden fazla ceza almasının önündeki bir set görevini görmektedir. Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin güncel olan 2022/6465 Esas, 2023/151923 Karar sayılı ilamında; sanıklara isnat edilen dolandırıcılık suçuna dair kamu zararı iddiasının, aslında ihaleye fesat karıştırma suçunun bir unsuru olduğu belirtilmiştir. Bu kararlarda, eylemlerin kül halinde ihaleye fesat karıştırma suçunu oluşturduğu, dolandırıcılık suçunun bu suç tipi içinde eriyeceği ve ayrı bir cezalandırma yapılamayacağı vurgulanmıştır. Hani bizim eylemlerimiz yönünden; her birisinden üçer defa, yani 3 defa ihaleye fesat karıştırma, 3 defa dolandırıcılık denmektedir ya, aslında Yargıtay çok net bir şekilde bütün bunların hepsinin aynı ticari faaliyet içinde, aynı kurumun ihaleleri kapsamında tek bir eylemle cezalandırılması gerektiğini belirtmektedir.
Hatta 6459 sayılı yasayla Türk Ceza Kanunu'nun 235. maddesinde yapılan değişiklikle kamu zararı, zaten ihaleye fesat karıştırma suçunun ağırlatıcı bir unsurudur. Bu bahsedilen, iddia edilen eylemler ve bundan sonraki işte 117, 118, 119, 120'deki aklama, 118'deki dolandırıcılık... Bunların müteselsil suç ve fikri içtima hükümleri yönünden de göz önünde bulundurulmasını talep ediyoruz. Ama dediğimiz gibi, bizim ihalelerimiz legaldir ve hiçbir usulsüzlük olmamıştır. Bakın Sayın Başkanım, iddianamede bize atfedilen maddeler kanunda şöyle yazıyor: A fıkrası: "Hileli davranışlarla; ihaleye katılma yeterliliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye veya ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek," B fıkrası: "Tekliflerle ilgili olup da ihale mevzuatına ve şartnamelere göre gizli tutulması gereken bilgilerin başkalarına ulaşmasını sağlamaktır."
Şimdi bizim yargılandığımız bu iki eylem, ancak kamu görevlileri tarafından işlenebilen eylemlerdir. Hatta bırakın kanunu, bir kısım kamu görevlileri hakkındaki soruşturmalar bile sonuçlanmamıştır. Yine Yargıtay 5. Ceza Dairesi ve 15. Ceza Dairesi'nin yerleşik yüzlerce, binlerce içtihadı vardır; buradaki eylemler tahdidi olarak sayılmıştır. Müvekkilimiz 'nin ne ihale sürecinde karar verici bir kamu görevlisi sıfatı vardır ne de ihaleyi kazanan BVA Reklam ve Danışmanlık Hizmetleri firmasının üzerinde yönetimsel bir hakimiyeti vardır. Dediğim gibi, buradaki fiiller ancak ve ancak kamu görevlileri tarafından işlenebilir. Yine Yargıtay 5. Ceza Dairesi aynen şöyle diyor: "İhale sürecinde görev alan kamu görevlisi tarafından işlenebilen ihaleye fesat karıştırma suçuna iştirak eden diğer kişiler, ancak ve ancak azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulabilirler."
Yargıtay kararları somut olaydaki hukuki durumu net bir şekilde aydınlatmakta. İhaleyi kazanan şirketin ortağı olmak, kişiyi otomatikman ihaleye fesat karıştırma suçunun asli faili yapmaz. Dediğim gibi, yasal mevzuat ve Yargıtay içtihatları uyarınca, TCK'nın 40/2. maddesi gereğince zaten iddianamedeki maddelerden isteseniz de asli fail olamazsınız. Hani "Ben bu ihaleye fesat karıştırma suçunu işledim" deseniz de olmuyor. Ancak ve ancak azmettiren ya da yardım eden sıfatıyla sorumlu tutulabilirsiniz. Müvekkilimiz 'nin ihale sürecine doğrudan bir müdahalesi, kamu görevlilerini yönlendirmesi veya gizli bilgilere erişerek avantaj sağladığına dair dosyada tek bir soru, anlatım veya delil bulunmamaktadır. Hatta savcının böyle bir yorumu dahi yok iddianamede. İddianamede müvekkilin asli fail olarak gösterilmesi; Türk Ceza Yasası'nın 40/2. maddesindeki iştirak kurallarına, kanunililik ilkesine ve cezaların şahsiliği ilkesine açıkça aykırılık anlamını taşımaktadır. Sayın Başkanım, mevcut durumda biz kabul etmesek de hani "İsteseniz de burada bu eylemler oluşmuştur" deseniz bile dolandırıcılık suçu oluşmuyor. Bahsettiğim gibi hem içtima kuralları hem zincirleme suç hükümleri zaten buna engel. Ha, diyelim ki bu tip durumlarda Yargıtay'ın bu işe bakışı nedir? Yargıtay bu tür durumlarda, yine 5. Ceza Dairesi, gerçek bir ihale süreci aramaktadır. Olayumızda gerçek bir ihale olmuş mu? Olmuş.
Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin yine 2021/1506 ve 2016/3075 sayılı kararlarında, böyle bir durumda dolandırıcılık oluşması için sahte belge düzenlenerek kurumun mükemmel denetiminin yanıltılması veya iş yapılmadığı halde yapılmış gibi gösterilmesi kriteri aranır. Ancak bu şekilde olabilir diyor. Fakat dediğim gibi, bizim olayumızda zaten biz oraya para ödediğimiz için bir iş yapıp da para almış değiliz. Bunun aksine, kamu kurumunun mal varlığında bir kamu zararından bahsedilmektedir. Yargıtay 15. Ceza Dairesi, kamunun somut zararının oluşması için hileli davranışlarla kuruma girecek, girmiş veya girmesinin kesin olduğu bir maddi bedelin engellenmesi kriterini arar. Ama burada dediğim gibi, hani müvekkil zaten kasaya para veren birisidir.
Sayın Başkanım, dediğim gibi ben çok uzun tutmuyorum, orada zaten yazılı. 117. eylem; kamu kurumu zararına dolandırıcılık. İddianamede 'nun talimatı ve suç örgütü yöneticisi 'un organizasyonuyla, fikir ve eylem birliği içerisinde reklam yerlerinin gayriresmî olarak verilmesi amacının gizlendiği; muvazaalı ecrimisil bedeli tahsil ettirilerek ucuz maliyetli reklam yerlerinden fahiş miktarda kârlar elde edildiği iddia edilmektedir. Ecrimisil bedeli tahsil edilmesine rağmen zabtıya görevlilerince ilgili reklamın kaldırılmadığı gibi kesilmesi gereken idari para cezalarının da kesilmeyerek kamu zararına sebep olunmadığı algısı yaratıldığı, hileli olarak ecrimisil bedeli tahsil etmek suretiyle haksız kazanç sağlandığı ve elde edilen haksız gelirin bir kısmının örgüte aktarıldığı ileri sürülmektedir. Bu iddialar nedeniyle, zincirleme olarak kamu kurum ve kuruluşlarının zararına nitelikli dolandırıcılık suçuna iştirakten müvekkilimin cezalandırılması istenmektedir.
Müvekkilimizin olayında kamu kurumunun, yani belediyenin kontrolünde bulunan ecrimisil müssesesi idari bir tasarruf ve aynı zamanda yasal bir zorunluluktur. Bunun bir hile unsuruna dönüştürülmesi oldukça manidardır. Zira Türk Ceza Kanunu'nun 158. maddesinde dolandırıcılık suçunun yapısı bellidir: Önce hileli hareketi yapırsınız, sonra bu hileyle hataya düşürdügünüz kişiden menfaat temin edersiniz. Ağır ceza mahkemelerinde dolandırıcılıkla ilgili pek çok davaya çıkmış tecrübeli hukukçular olarak gayet iyi biliriz ki, Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarında da belirtildiği üzere; önce menfaat temin edilip sonra bir aldatma olgusu ortaya çıkmışsa, bu durum olsa olsa bir "hukuki ilişki" veya borç ilişkisi doğurur, dolandırıcılık suçunu oluşturmaz. Menfaat temin edilmiş olduktan sonra, geçmişe yönelik olarak ecrimisil ihbarnamelerinin düzenlenmesini hile kabul ederseniz, dolandırıcılık suçunun yasal unsurlarını tamamen ters yüz etmiş olursunuz ve suç oluşmaz.
İddianamede müvekkilimiz açısından MFK isimli bir firmadan bahsedilmektedir. Oysa müvekkilimin MFK firması ile hiçbir bağı yoktur; bu firma zaten Ankara'da yer alan bir firmadır ve iddia edildiği gibi Şehmus Sarıoğlu'nun ortak olduğu bir firma da değildir. Müvekkilin kısa bir dönem (Ağustos 2022 - Ağustos 2023 dönemi arasında) yöneticisi olduğu Sim Medya firması ile ilgili olarak da 1.385.000 TL ecrimisil ödemesinden bahsedilmektedir. Ancak bu ödemelerin müvekkilimizin görevde olduğu döneme ilişkin olup olmadığı zaten muallakta bırakılmıştır. Müvekkilim kesinlikle —ki kendi beyanında da açıkça ifade etmiştir— yöneticisi olduğu hiçbir firmada ecrimisile ilişkin şahsi bir usulsüz ödeme yapmamıştır. Zaten bahsedilen tek şey, Sim Medya'daki yaklaşık 10 aylık yöneticilik/ortaklık sürecidir.
Burada iddianamedeki iddialar diğer suçlarla birlikte şahsileştirilmemiştir. Belki bu durum bugün basit bir usul eksikliği gibi görünebilir ama —inşallah gerek kalmaz ve olmaz— ileride infaz aşamasında, bahsedilen suç tiplerinde o tarihleri kapsayacak şekilde Türkiye'de üç farklı infaz rejimi uygulanmaktadır. Mahkemenizin önünde de, inşallah olmaz ama muhtemelen pek çok dosyada tecrübe ettiğiniz üzere, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 98. maddesi uyarınca "infazda tereddüt" gerekçesiyle pek çok uyarlama ve mahsup talebi gelecektir. İddianamenin bu haliyle, suç tarihleri ve eylemler yönünden şahsileştirilmeye ciddi şekilde muhtaç olduğu açıktır.
Sayın Başkan, Sayın Heyet; ecrimisil müssesesi, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun 75. maddesinde düzenlenen resmi ve hukuki bir uygulamadır. Bu, devletin bizzat yürürlükte tuttuğu yasal bir mekanizmadır. Hatta size kanundan ve yasal süreçten somut bir örnek vereyim: 25.02.2009 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüke giren 5841 sayılı Kanun —ki o dönem kamuoyunda turizmcilerin plajlara şezlong koyamaması krizini çözmek için çıkarıldığı gerekçesiyle "Şezlong Yasası" olarak adlandırılmıştı— ile Türk Ceza Kanunu'nun 154. maddesinde (Hakkı olmayan yere tecavüz suçu) çok önemli bir değişiklik yapıldı. TCK 154/1. maddesindeki "Bir hakka dayanmaksızın kamuya veya özel kişilere ait taşınmaz mal veya eklentilerini..." ifadesindeki "kamuya" kelimesi bu kanunla metinden çıkarıldı. Kanunun gerekçesini incelediğinizde açıkça şu yazar: "Zaten 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun 75. maddesinde kamu mallarının korunması ve işgal durumunda ecrimisil tahsil edilmesi ile tahliye müssesesi düzenlenmektedir; dolayısıyla kamu mallarının ayrıca ceza hukuku anlamında bu tür bir korumaya ihtiyacı yoktur." Kanunun aynen gerekçesi budur.
İşte tam da bu yasal değişiklikten dolayıdır ki, bugün kamu mallarına (köy tüzel kişiliği malları hariç) tecavüzün ceza kanununda doğrudan bir suç karşılığı kalmadığı için meralarımız, yaylaılarımız, kışlaklarımız veya plajlarımız ecrimisil karşılığı idari uygulamalara konu olmaktadır. Sırf oteller, işletmeler şezlong koyabilsin diye ceza kanunundan "kamu" kelimesi kaldırılmış ve bu iş tamamen 2886 sayılı Kanun kapsamındaki idari hiyerarşiye bırakılmıştır. Dolayısıyla Devlet İhale Kanunu'ndaki ecrimisil, tamamen yasal ve resmî bir müssesedir. İhbarnameleri idare kendisi düzenler, takdir komisyonları marifetiyle cezaları kendisi belirler ve muhatapları da bunu hukuken öder. Burada bir gizleme veya gizli kapaklı yürütülen bir eylem kesinlikle yoktur. Herkesin gözü önünde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi gibi devasa bir yapının zabtıyalarıyla, memurlarıyla, denetim kadrolarıyla 7/24 sahada olduğu bir ortamda, hileli bir hareketle koca reklam panolarını gizlemek veya bu yolla dolandırıcılık yapmak fiziken ve eşyanın tabiatı gereği imkânsızdır. Kaldı ki belediye dilediği an, geriye dönük olarak eksik ecrimisil bedellerini tahakkuk ettirip tahsil etme yetkisine sahiptir. Dahası, Valilik ve diğer kamu kurumları da sahada böyle bir durum fark ettiklerinde, 7/24 görev yapan kolluk kuvvetleri vasıtasıyla idareye bildirimde bulunabilir veya yasal işlem yapılmasını talep edebilirler.
Yargıtay 15. Ceza Dairesi'nin yerleşik kararlarında, bu tip nitelikli dolandırıcılık iddialarında kamu kurumunun kesin, somut ve maddi zararının net bir şekilde tespit edilmesi şart koşulmasıdır. "Daha yüksek bedelle ihale edilebilirdi", "Daha çok para kazanilabilirdi" ya da "Mahrum kalınan kâr" gibi soyut potansiyeller veya gelir artışı ihtimalleri, ceza yargılamasında ecrimisil uygulamasindan kaynaklanan bir kamu zararı olarak nitelendirilemez. Son olarak şunu belirtmek gerekir: Müvekkilim zaten böyle bir usulsüzlük yapmamıştır, ancak ecrimisil ödemesi yapan firmalar bu durumu hiç bildirmeseydi, idareyle bu resmî temas kurulmasaydı bugün burada bu konuya ilişkin bir yargılama dahi olmayacaktı. Bu şahislar, belediyenin kendi takdiri ve tespitiyle önlerine koyduğu resmî ecrimisil ihbarnamelerini ödemişlerdir; belediyenin tespitine karşı vatandaşların veya ilgililerin dava açma, itiraz etme hakkı da saklıdır. Hani bu şahislar belediyeye ödedikleri resmî... Bunun bir hilesi, bir kendi tespitleri yok. Belediye, 'Sizin şu kadar ecrimisil ödemeniz gerekiyor' diyor. Ki buna vatandaşlar da itiraz edebilir, 'Az verilmiştir' diyebilir. Dediğim gibi Valilik ve diğer kamu kurumları da müdahale edebilir. Biz şu anda bunu bildirmeseydik, böyle bir suçtan dolayı yargılama da olmayacaktı. Ama kamuya yapılan ödemelerimiz maalesef bugün suç olarak adlandırılmaktadır.
TCK 154. maddedeki değişiklik bile ecrimisil yüzünden yapılmıştır. Hani ecrimisil ile bir yeri kullanmak bir nevi gayriresmî kiracılıktır.
Sayın Başkanım, 118. eylem rüşvet. İddianamedeki anlatımı yine okuyorum: "Reklam izni almak isteyen şirket yetkililerinin İBB Kentsel Tasarım Müdürlüğü tarafından belediyenin iştirak şirketlerine yönlendirildiği, burada reklam izni karşılığında rüşvet istendiğii, rüşveti yasal zemine oturtmak amacıyla grafik tasarım bedeli, drone hizmeti ve benzeri isimler adı altında muvazaalı sözleşmeler imza edilerek fatura karşılığı sözleşme bedellerinin tahsil edildiği; bu sözleşmelerin imzalanmasıyla rüşvet alan ve veren arasında açıkça rüşvet anlaşması yapıldığı, sözleşme bedellerini veren şirketlere reklam izni verildiği, iştirak şirket hesaplarında biriken rüşvet paralarının nakde çevrilerek suç örgütnüe aktarıldığı iddiasıyla rüşvet verme suçundan sevk maddesi gösterilmeden cezalandırılması... B fıkrasında; öncül suç olan rüşvet paralarının İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştirak şirketleri hesaplarında biriktikten sonra kaynağını gizlemek amacıyla Genç Popülist ve Panoflex isimli şirketlere aktarılması ve sonrasında paranın nakde çevrilerek suç örgütu yöneticisi ve suç örgütu üyesi 'a, suç örgütu üyesi şüpheli tarafından teslim edilmesi ve sahte fatura yöntemi ile nakde çevrilerek suç örgütüne aktarıldığı iddiasıyla suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçundan yine sevk maddeleri gösterilmeden cezalandırılması..." istemiyle bir talepte bulunulmuş. Ama bu sevk maddelerinin gösterilmemesi, muhtemelen ya bilgisayara aktarılırken ya da teknik bir hatadan dolayı olduğunu düşünüyoruz.
Sayın Başkanım, çünkü burada anlatılan şey şu: Biz rüşvet vermek istiyoruz, götürüp Kültür A.Ş.'ye parayı yatırıyoruz; Kültür A.Ş. bu paraları biriktiriyor, işte 'nın şirketlerine aktarıyor, da götürüp 'le 'a veriyor. Ya bizim böyle bir amacımız olsa, hani parayı 'na vermek için niye Kültür A.Ş.'ye verelim ki? Zaten bankadan elden para çekmişiz, götürür direkt 'na veririz. Hani Engin Civan'la Selim Edes arasındaki rüşvetin belgesi mi olur? "Rüşvetin belgesi mi olur ulan?" diye meşhur bir söz vardı. Şimdi buradaki gibi biz bunu niye sisteme sokalım ki? Eğer müvekkilim bunu sisteme sokuyorsa, hani TCK 32. madde açısından akıl sağlığını kontrol etmek lazım. Rüşvet veriyorum ama sisteme sokuyorum, götürüp direkt 'na vermiyorum...
Sayın Başkanım, müvekkilim Kültür A.Ş. ile ilgili bölümü zaten kendisi anlattı. Oradaki paranın nasıl ödendiğini, ne kadar miktar olduğunu kendisi zaten savunmasında izah ettiği için biz tekrara düşmek istemiyoruz. Rüşvet suçunda esas olan, bir kamu görevlisinin kişisel menfaati için, kişisel ihtiyaçları ve menfaati için bir maddi beklenti içine girmesidir. Yani iki tarafın da gayrı yasal bir zeminde olması gerekiyor. Şimdi bizim olayumızda tabii para... Hani bunu çok uzatmaya aslında gerek yok, çok basit bir şekilde; ben gerçi notlarda uzun yazmışım, size de uzun verdim ama kamu kurumuna yapılan ödeme rüşvet olmaz. Bir para kamu kurumuna ödendikten sonra sorumluluk sadece kuruma aittir, müvekkilimi ilgilendiren bir durum yoktur. Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2024/559, yine 2023/4375 sayılı yeni tarihli iki tane kararını Başkanım, size direkt buradan okuyorum: "Belediye görevlilerinin yapı ruhsı verilmesi veya taşınmazların birleştirilmesi işlemleri karşılığında mağdurları Belediye Spor Kulübü'ne veya belediyeye bağış yapmaya zorladıkları iddiasıyla; Daire, sanıkların kendilerine veya bir başkasına değil, kamu kurumu niteliğindeki belediye lehine veya spor kulübü gibi yapılar lehine menfaat temin etmeye çalışmaları durumunda eylemin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceğini, rüşvet ve irtikap benzeri suçların oluşmayacağını beyan ediyor."
Müvekkilimiz de zaten kamu görevlisi olmadığı için hani görevi kötüye kullanma suçunun faili olamaz. Zaten Yargıtay'ın özü şu: Ya diyor ki belediye böyle bir para almışsa da görevli memur yetkisini aşmıştır. Hani olmaz ya, kuş taşa çarpar bundan ceza aldık, e burada zaten ecrimisil hükümleri var. Biz böyle bir para verdiğimizi, bu konuyla ilgili bize karşı bir soruşturma... Hani genel bir rüşvet soruşurmamız var ama bu konuyu biz ilk defa söyledik. Dediğim gibi oradaki miktar da 7 milyonu falan geçiyor.
Sayın Başkanım, 119 ve 120. maddelerde aklamadan bahsedilmiş. Hani bunları da yine okuyup fazla vaktinizi almak istemiyorum. Müvekkilimin reklam işinden kazanmış olduğu kazanç zaten meşru bir kazançtır. Buradaki ödemeyi kamuya müvekkilimiz yapmaktadır. Müvekkilimizin para kazançı da zaten müşterilerine yapmış olduğu satıştır. Sayın Başkanım, buradaki hani bahsedilen ihale süreçleri ve ecrimisil müssesesi süreçlerini zaten biz size izah ettik. Bu aklama suçu —hani bizim adliyelerdeki konuşulan diliyle kara para suçu— aksesuar ve bağımlı bir suçtur. Yani önce bir öncül suç olacak ki, sonra bu olsun. Şimdi bizim zaten ihaleye fesat karıştırma, dolandırıcılık... Bunlara ilişkin bir suç kastımız ve suç işleme irademiz zaten bulunmamaktadır. Bunlar için bahsedilen öncül suç hiçbir şekilde oluşmamıştır. Fakat burada şöyle bir durum var Sayın Başkanım: Bir hani sahte fatura, işte paraların elden çekilmesi... Bu, iddianamede "suç geliri" olarak yaftalanmakta ama burada iddianamede vergiden kaçınma, kayıt dışı para ve suçtan elde edilen gelir kavramları birbirlerine karıştırılmaktadır.
Müvekkilin hani faturasal ilişkileri ancak olsa olsa vergi hukukunun konusu olabilir. Çünkü kayıt dışı para veya müvekkilin vergiden kaçınma gibi bir fiili asla aklama fiilini zaten kesinlikle oluşturmamaktadır. Sayın Başkanım, iddianame metninde aynen şöyle söyleniyor: "Şüpheli 'nin iş bu soruşturmanın başlarında gözaltına alınmadan önceki süreçte mal varlıklarını başka şahislar üzerine devrettiği, ihalelerden elde ettiği geliri sahte fatura yöntemiyle nakde çevirerek şahsi hesabına yatırdığı, buradan da yurt dışında bulunan hesaplarına aktararak kaçırdığı net olarak tespit edilmiştir" ibaresi, maalesef bir suç vafsıfı içermez, sadece iddianameyi hazırlayanların bir yorumudur. Biz bunu kabul etmesek bile bu eylemler aklama fiili değil, el koyma ve müsadereyi etkisizleştirme yönünden değerlendirilmesi gerekir. Zaten hani şimdi zamaninda belki bunları kaçırabiliyorsa şu anda bu kadar ciddi ekonomik sıkıntıları da çekmezdi. Hani her kaçınılmak istenen, suç geliri değildir Sayın Başkanım.
Bunları bir yana bırakacak olursak Başkanım; müvekkilim hani 118. eylem muallak dediğim gibi, yani kişiye göre ve yargılama yapacak duruma göre değişebilir, 3 adet aklama fiilinden cezalandırılması isteniyor. Az önce de zincirleme suç hükümlerini biz izah ettik. Bakın Yargıtay 6. Ceza Dairesi'nin 2016/5600 sayılı kararında ne diyor: "Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçunda korunan hukuki yarın devletin kamusal, ekonomik ve siyasi hatası olduğu vurgulanmış, bu nedenle suçun birden fazla işlenmesi halinde sanık hakkında ayrı ayrı mahkûmiyet hükümleri kurulması yerine 5237 sayılı yasasının 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiği belirtilerek 3 adet mahkûmiyet kararı bozulmuştur." Yani şöyle; Sayın Savcılarımız 3 defa aklama suçundan cezalandırılma istemisler ama işte hani Yargıtay diyor ki en fazla, istesen kabul etsen de bir defa cezalandırılır.
Sayın Başkan, Sayın Heyet; esasa ilişkin açıklamalarımız bu minvalde. Usule ilişkin olarak... Bunu son sıraya, daha normalde önce söylemek gerekirdi fakat Mecelle'de bir hüküm vardır: "Usul esasa mukaddemdir." Yani işin usulü esasından önce gelir. Hatta aksi beyan ise şöyledir: yanlış yolla iyi murada varılmaz. Onun için usule ilişkin hataları hani biraz sonra bırakmak, bu yüzden bırakmak istedim. Şimdi Sayın Başkanım, Anayasa'nın 38. maddesi açık: "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar herkes masumdur." Ama başta müvekkilim olmak üzere buradaki bütün sanıklar hakkında bu ilke tersine işletilmektedir; sanki suçsuzluğu ispat oluncaya kadar herkes mahkûmdur. Maalesef artık biz onu da kabul ettik ki, suçsuz olduğumuzu ispatlamaya çalışıyoruz. Bizim hakkımızda ve diğer sanıklar hakkında yaklaşık 15 aydır televizyonlarda, basında, Meclis'te, her yerde herkes her şeyi söylüyor. Ancak biz 15. ayın sonunda kendimizi izah etmenin ancak fırsatını bulduk.
Sayın Başkanım, girişte izah ettim; müvekkilim ilk ifadesinden sonra beyanda bulunmak için savcılığa gitti, bir görüşme yaptılar, daha sonra ifade alındı. Şimdi şöyle bir şey vardır Sayın Başkanım; bir veya aynı şey hâkim için de geçerlidir, sanıkla görüşmesi usule uygun değildir.
Nitekim burada benden eski, yıllarca DGM Başkanlığı, Ağır Ceza Başkanlığı yapmış müdafi arkadaşlarım var, onlar da yıllarca bu konuyu irdelediler. Böyle pek çok Yargıtay kararı da vardır. Bir ... Hatta şimdi aklıma geldi, şöyle bir durum var; bir tane yanlış hatırlamıyorsam, yani düeltin, ... Biz her savcılığa gittiğimizde savcılıkta yemek söyleniyordu. Hani biz bunun hiç olmadığını düşünüyoruz, inşallah değildir; çünkü kendisi böyle bir beyanda bulundu. Ben buna hayatımda ilk defa şahit oluyorum. Hani buradaki herkes emin olabilir, Sayın Başkanım, buradaki herkes şundan emin olabilir: Bir veya bir hâkim, ifade almadan önce müdafi ve kâtip olmadan hiçbir sanıkla görüşemez. Bu zaten yasak sorgu usulü kapsamındadır. Bu, Budapeşte Savcılar İlkeleri'ndeki etik değerleri belirleyen ilkelere de aykırıdır. Zira bizim sistemimizde savcı tarafsız bir kamu görevlisidir; yani müştekiye ne kadar yakınsa şüpheliye de o kadar yakın olmak zorundadır. Bununla ilgili sadece numaralarını veriyorum; Ceza Genel Kurulu'nun 2018/1087, 12. Ceza Dairesi'nin 2025/1834 sayılı kararlarında bu tür sohbet ortamlarından sonra alınan beyanların veya bu tür sohbete dayalı beyanların delil olmadığını, bunların yasal delil niteliğinde olmadığını belirtmiştir.
Şimdi burada herkes işte hani şu mantık üzerine kurmaya çalışıyor: Müvekkilimiz cezadan kurtulmak için işte bir kısım ifadeler verdi. Tamam mı? Bunun bir payı var, savcılarla görüştükten sonra. Fakat burada eşi... Ailesinden sonra, en son dediğim gibi, hani kendisi Diyarbakırlı; bölgede ana olan kadın çok kutsaldır. Başörtüsünü atması, yüzyıllarca süren kan davalarının bitmesine sebep olur. Şimdi Peygamberimizin Veda Hutbesi vardır; der ki: "Kimse başkasının eylemlerinden suçlanamaz." Babanın hesabı oğluna, oğlunun hesabı babaya sorulamaz. Bu ilkeye aykırı olarak eşi de gözaltına alınmıştır. Dediğim gibi bunları defalarca bahsettik. Bu, adil yargılanma ve silahların eşitliği ilkesine de aykırıdır. Bu ifadelerin tamamı yani yokluk ile batıldır ve dosyadan çıkarılmasını talep ediyoruz. Çünkü bu ifadeler, tamamen sadece ilk gün müvekkilimin savcılığa gittiğinde görevli savcı veya savcıların baş başa görüşmesi akabinde meydana gelmiştir. Aralarındaki konuşmaları kendileri sağlayabilir. Müvekkilim de bir daha... Anayasa'nın 38. maddesi açıktır: Kanuna aykırı olarak elde edilen deliller kabul edilmez. 5271 sayılı CMK'nın 148. maddesi uyarınca yasak usullerle elde edilen ifadeler, rızayla verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilmez. CMK'nın 206/2-a maddesi, müvekkilin etkin pişmanlık adı altında alınan ifadelerine itibar edilmemesini gerektirir.
Sayın Başkanım, bu etkin pişmanlık soruşturmanın başından bu yana şöyle kamuoyunda; sanki etkin pişmanlıktan faydalandığınızda siz beraat alacaksınız, takipsizlik alacaksınız, bunun bir ödülü var mantığıyla yürütüldü. Ve böyle de talihler olunca herkes bir şekilde böyle bir yarışın içine girmek zorunda hissetti kendini. Ama bu, adil yargılanma ilkesinin açık bir ihlalidir. Zaten bizim etkin pişmanlık dediğimiz şey, sadece TCK'nın 221. maddesi uyarınca kısmi bir indirim sağlamaktadır. E şimdi biz etkin pişmanlıktan faydalandı diye örgüt yöneticilerini salıveriyoruz ama ona bağlı aldığı cezanın kendisine teşvik edileceği örgüt üyeleri tutuklanır; bunun kendi içerisinde bir tezatı var. E o zaman şöyle yapalım: Ya onları tutuklayın ya da bizimkileri de bırakın. Çünkü örgütün yöneticisinin altında, yaptığı her eylemden sorumlu olan kişi dışarıda ama bir eylemden dolayı içeride olan içeride... Bunu ben sizin takdirinize bırakıyorum.
Sayın Başkanım, iddialar büyük ölçüde etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan veya bir şekilde tanık olarak ifade veren şahisların beyanı üzerine kurulmuştur. Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2020/328 sayılı kararına göre; etkin pişmanlıkla verilen ifadelerin somut, makul ve özgül bir suç şüpheye elverili olması gerekir. Sadece isim vermenin veya başkalarını suçlayan soyut beyanların yeterli olmadığı belirtilmiştir. Zaten bizim tanık beyanlarımızın hani bırakın bunları, kendi içerisinde bile bir tutarlılığı yok. Bakın, diyor ki işte: "Ötelde sırtında para dolu çanta..." Diğeri de şöyle diyor, diyor ki: "Biz önceden kendi aramızdaki ilişkilerden ben onun para olduğunu tahmin edebiliyorum." Sadece tahmin edebiliyor! E bir de zaten bahsettiği kişi müvekkilim... Dediği ismi söylemedi, ben şimdi hatırlamıyorum, Mehmet Ali Çalışkan denen bir vatandaş. işte burada sahte fatura olaylarından bahsediyor. Hadi kabul edelim sahte fatura var; ya sahte faturanın varlığı aklama suçu değildir ki! Bu bir vergiden kaçınmadır, vergi hukukunu ilgilendiren bir konudur. Nitekim müvekkilimiz legal ihale ile aldığı parayı ne diye sahte faturaya versin, verip oradan örgüte versin? Hani böyle bir şey var kabul etseniz bile bu ancak vergi hukukunun konusudur.
, müvekkilimin yeğenidir. Zaten hani her seferinde de söylüyorum, yani aslında bu bütün açıklamanın da biraz temelini, belki oradaki ifadelerin nasıl oluştuğunu, nasıl anlatıldığını, aslında onun bir nevi izahıdır. Zeynep Taecan, kötü niyetlidir. Müvekkilim diyor ki: "Ben mal kaçırmak için işte İsmail isimli vatandaşa devrettim." Berat diyor ki: "Yok, Murat yani yanlış biliyor, İsmail iyi niyetlidir, parasını vermiştir." Yani bunu kendisi zaten izah etti. Müsadereye engel olmak, el koymaya engel olabilmek için bu malları devrediyor. Fakat şimdi şöyle bir şey var; sanık, Serkan Balbal sanık... Yani İsmail Kaan'ın hani sanıklığı geçtim, sanık yapmayabilirsiniz ama bu kadar mimari üzerinde —yani sizi tenzih ediyorum, çünkü çağırırsınız umarım— ama savcılık aşamasında biri çağırsın, "Ya kardeşim, sen bu adamdan bu kadar mal almışsın, niye alıyorsun?" desin. Ha, takipsizlikler... Biz buna da bir şey demeyiz ama hiç yokmuş gibi davranılması... Yani bana bir muamma geliyor, hani özelliği nedir onu da bilmiyorum.
Eğer bu mallar İsmail Kaan'a değil de buradaki herhangi bir yakının üzerine devredilmiş olsaydı, muhtemelen şu anda o da tutuklu olacaktı. Müvekkilin gayrimenkullerini devretmesi, hakkında haksız soruşturma ve mal varlığına el koyma çabaları karşısında mülkiyet hakkını koruma güdüsüyle yapılmış tasarruflardır bunlar. Nitekim müvekkilin taşınmazlarını devrettiği İsmail gibi şahısların müvekkilin tutuklu olduğunu fark ederek bu malları sahiplenmeye çalışması, müvekkilin bir suç örgütü üyesi değil, çevresi tarafından dahi istismar edilmeye çalışılan bir mağdur olduğunu gösterir. Dediğim gibi, müvekkilin mallarını devretmesi bir suç eylemi değildir; müsadere veya el koyma kurulunun konusunu teşkil eder. Zaten bu mallara ulaştınız ulaştınız, ulaşmadınız TCK'nın 54. ve 55. maddeleri açıktır; kaim değerinin müsaderesine karar verirsiniz.
Anayasa'nın 38. maddesinde bir yasak daha vardır: Genel müsadere cezası. Burada muhtemelen başka herhalde birçoğu için de aynı süreç işletilmiştir. Müvekkilimin emekli aylığı dahil bütün mallarına el konulmuştur. Hatta orada size verdiğim kâğıtlarda ona ilişkin pek çok Yargıtay kararı vardır. Suç tarihinden önce; 2014'te, 2018'de ve o arada aldığı mallara değer konulmuştur. Hani bunlar için de bir kural vardır; suça tahsis edilecek, suçtan elde edilecek. Müvekkilim demek ki 2014'te, 2019'daki bir örgütün altyapısını oluşturmak için herhalde böyle bir yola gitmiş... Müvekkilimizin ticaret geçmişi, reklamcılığın başarısı dikkate alındığında bütün kazançı zaten meşrutur. Hani bırakın bu ölçülülük ilkesine aykırı el koymayı, müvekkilimin geçimini sağladığı ailesi için de çok ciddi bir yıkım olmuştur. Anayasa'nın 38. maddesine, genel müsadere yasağına tamamen aykırı davranılmıştır. Biz hani belki de inanmayacaksınız ama bu el koyma, tutuklama kadar önemli. Müvekkilimin bütün malları üzerindeki tedbirin kaldırılmasını çok acil bir şekilde istemekteyiz; yoksa müvekkilin ailesi çok ciddi bir ekonomik mahvoluşa sürüklenecektir. Şimdi bu el koyma öyle bir amaca dönüştürüldü ki; ön infaz, mülkiyet sizleştirme ve fakirleştirme aracına yol açtı. Muhtemelen buradaki pek çok sanık için de öyledir. Yani bu, tutukluĞtan da daha elzem diye düşünüyorum.
Sayın Başkanım, bakın bu elimde gördügünüz 5237 sayılı yasasının orijinal, 2005 yılında çıkan metnidir; Adalet Bakanlığı'ın yayınıdır. Eski 765 sayılı yasaya göre iyi midir, kötü müdür; orada yönleri vardır, yoktur... Onun tartışmasına girmeden, bu eylemlerin hiçbiri burada suç olarak düzenlenmemiştir. Ama müvekkilim maalesef burada yargılanmakta. Sayın Başkanım, şimdiye kadar benim anlattığım savunmalar hani bir şekil hukuki ve usule yönelik savunmalar. Şöyle bir duruma gelelim; müvekkilim zaten ağır sağlık sorunları yaşamakta. Başka sanıkların da tabii ki benzer sorunları var, onlara da saygı duyuyorum; kendisi izah etti, siz de bir kısmını kendiniz burada dediniz. Tutuklular ve hükümlüler devlete emanet insanlardır. Bunların sağlığından, gözetilmesinden devlet birinci derece sorumludur. İnfaz hukukunda şöyle bir temel prensip vardır; sanıklara babamızın oğlu gibi davranacağız, bir gün fazla yatmalarındansa aylarca erken çıkabilirler, devlet bunu telafi eder. Bakın, biz 5275 sayılı yasasının 16/4. maddesi uyarınca sağlığı sebebiyle tahliyelerde, tahliye ettiğiniz insanların durumuyla ilgili müzekkere yazıldığında; birinci veya ikinci müzekkeremde defin ruhsatı ile birlikte bize gelmektedir. Ha, kamuoyunda olumsuz örnekler de vardır, yoktur demiyorum ama hani genel kural; ikinci, üçüncü müzekkeremde defin ruhsatı içinde gelmektedir.
Sayın Heyet, bir önceki incelemede önemli, hani vereceğiniz kararların yargılamayı rahatlatacağından bahsettim. Nitekim hani bunun için de teşekkür ediyoruz, savcılık makamının talebinden daha fazla tahiyeler gerçekleşti. Bunun objektif, adil olarak da artmasını istiyoruz. Yine bir önceki beyanımızda dediğimiz gibi sizden beklentimiz, kamuoyunun beklentisi, hatta ülkedeki herkesin beklentisi; gerçekten ama gerçekten maddi gerçeği yansıtan, vicdani ve hukuki bir kararın çıkmasıdır.
Bakın, bizim ülkemiz Yassıada'dan bu yana cezaevinde olan pek çok yargılama gördü. Bunların hiçbiri hukuki olarak maalesef iyi anılmazlar. Ama biz öyle bir yargılama yapmanızı sizden bekliyoruz ki, ileride de "Silivri'de hâkimler vardı" diyelim; hani "Berlin'de hâkimler vardı" değil de "Silivri'de de hâkimler vardı" diyebileyim. Aksi takdirde Sayın Başkan, vicdanları kanatan, rahatsız edici, kamuoyunu tatmin etmeyen bir karar çıktığında; bakın Antik Yunan'da yargılanan, işte Meletos ve diğerlerinin kısaca düzeni değiştirmekle itham ettiği savunmasında Atinalılara "Artık ayrılma vakti geldi; ben ölmeye gidiyorum, sizler yaşamaya. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece Tanrı bilir" diyen Sokrat'ın yargılamasını yapan senato üyeleri... "Dünya dönüyor" dediği için yargılanan Galileo'yu yargılayan hâkimleri... "Önen dönsün ben dönmersem hak yolundan, adalet yolundan" diyen Pir Sultan'ı ve Abdal'ı yargılayan Hızır Paşa gibi... Sanıkların yüzyıllarca hatırlanacağı; ancak yargıçların hiçbir şekilde hatırlanmadığı, hatta isminin bilinmediği, hukukun adalet için değil, güç sahiplerinin birilerini tasfiye etmek için silah olarak kullanılması ile anılacaktır. Bu şekilde olmasın Sayın Başkanım, adil bir karar bekliyoruz sizden.
Bizim bu minvalde talebimiz hemen kısaca; deliller büyük ölçüde toplanmıştır, zaten kimsenin artık müdahale edebileceği bir delil de müvekkilim yönünden veya diğerleri yönünden de yoktur. Tahliyesine, belki de daha önemlisi tutukluluk incelemesi ile birlikte değlendirirseniz tüm malların üzerindeki tedbirin kaldırılmasına, atılı suçları işlemediğinden dolayı beraaıtine ve yargılama yapılırken Türk Ceza Kanunu'nun 37. ve 44. maddesindeki iştirak ve içtima kurallarının göz önüne alınmasını saygıyla sayın mahkeme heyetinden arz ve talep ederim.
Sayın Başkan, değerli üyeler, Sayın ; müvekkilim hakkında ve diğer sanıklar hakkında başlatılan bu yargılanma ve soruşturma işlemleri olağan dışı gözükse de maalesef artık ülkemiz için çok olağanlaşan bir durum haline geldi. İnşallah olmaz; burada da diğer benzer davalardaki gibi hemen yargılama bitirilip apar topar yağmur gibi cezalar verilip birkaç zaman sonra "pardon yanlış anlaşıldı, kandırıldı" misali olağanüstü kanun yollarıyla tekrar beraat kararına dönüştürülmesi... Bunları o kadar çok gördük ki maalesef işte hafızayı aşan isyan ile varidir. Savcı Bey'i bekleyecek misiniz? Söyleyin ben... Sayın Başkan, önceki beyanımda da belirttiğim gibi bir tekrar olacak ama bu bölüm aslında yazılanın biraz da temennini oluşturmakta. 4000 sayfalık bir iddianame hazırlanmış. Dediğim gibi o kadar basit ki kamuoyunda çok şey, imaj algısı yaratmak, mahkeme heyeti üzerinde etki yaparak bir teşebbüs karışıklığına yol açma amacıyla yapılmıştır. Maalesef bunda da başarılı olunmuştur. Çünkü bu 4000 sayfalık iddianamedeki suç tipleri, tamamen spesifik suçlardır. Hani bırakın sıradan insanların, bu işin uzmanı olmayan hukukçuların bile yorumlayabileceği suç tipleri değildir. Ama televizyonlara bakıyoruz; sosyal medyada, yazılı, işte görsel basında o kadar çok tartışılıyor ki artık herkesin bu dosya ile ilgili bir bilgisi var. Halbuki iddianame hani çok basit; fiil, fail belirtilir. Kim, hangi eylemi, ne şekilde yapmış? Hatta bu karışıklığı öyle anlatayım ki Savcı Bey'in sorduğu bazı soruların tamamı iddianamede var. Konu anlatılmış, işte Şehmus şunu demiş, (isim anlaşılmıyor) şunu söylemiş ama bunların dosyadaki suç türleri ile ilgisi bile yok. Hani yazılmış iddianame işte 4000 sayfayı tamamlamak için. "İşte evini şuna devretti, tablosunu şuna verdi" yazılmış ama dediğim gibi tam bir karışıklık amacıyla. Biz savunmalarımızı 2 başlık altında yapmayı düşünüyoruz. Önce esasa ilişkin, daha sonra usule ilişkin bir açıklamada bulunacağız. Esasa ilişkin olarak şöyle diyebilirim: Müvekkilin azınlık hissesine sahip olduğu —hani şunu önemli belirteyim— bahsedilen BVA isimli şirketin %20 hissesi müvekkilime aittir. Müvekkilim sadece bilgi ve sektörel birikimi, satış ve pazarlamadaki deneyimi sebebiyle bu firmadaki gösterdiği faaliyetlere ilişkin, tüm sanıklar gibi örgüt üyeliği, 61, 62, 63. eylem ihaleye fesat karıştırma ve kamu kurumlarına karşı dolandırıcılık, 117. eylem yine kamu kurumlarına karşı dolandırıcılık, 118. eylem rüşvet ve suçtan kaynaklanan mal varlığını aklama... Buna şöyle bir parantez açayım: Biz burada iddianamede ismimiz yazılı ama sonuç bölümünde bizle ilgili cezalandırılma istenmemiş. Dosya içerisindeki ıslak imzalı iddianamede de aklama suçundan dolayı cezalandırılma istenmiş ama biz rüşvetten tutukluyuz. Siz bile ilk iddiayı belirtirken 118'i belirtmediniz. Daha sonra müvekkilim söyleyince hani sizde bile bir karışıklığa yol açmış. Biz hani bugün siz yargılıyorsunuz, yarın inşallah olmaz bir heyet değişikliği olur, yeni hâkimler kurulu gelirse belki bizi buradan yargılamayacaklar bile. 119, 120. eylem aklamadan dolayı yargılanmaktayız. Sayın Başkanım, buna ilişkin dediğim gibi ben sizlere okumanız için de verdim. Müsait bir zamanınızda okursanız sevinirim.
Müvekkilim, iddianamenin girişi aynen şöyle, oradan okuyorum: Müvekkilimin örgüt mensubu olarak değerlendirilmesi nedeniyle örgütsel konumuna uyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 220, 221'e 4, 2. cümle maddeleri gereğince cezalandırılması istenmiş. Öncelikle şunu belirtmek isterim: Örgüt üyeliği ve örgüt yöneticiliği ismi çok basittir ama ispatı ve cezalandırılması çok zor suçlardandır. Nitekim hani bunu ben söylemiyorum, Adalet Bakanlığı İstatistik Genel Müdürlüğü'nün sayfasına girdiğimizde 2025 verilerinde —hani benim matematiğim çok iyi değildir ama böyle kendimce bir hesaplama yaptım— %1,5 oranında; ama dedim ki bu halbuki o matematik bilgimle ilgili bir olay, ha kendim de uygulamadan biliyorum, mahkûmiyet çıkma oranı çok düşük suçlardır. Yani Adalet Bakanlığı resmi belgelerine göre örgüt suçundan dolayı bir insanın ceza alması hani dünyaya gök taşı, yıldız çarpması gibi bir şey Türkiye'de. Sayın Başkanım, müvekkilim, ve gibi isimlerle örgütsel bir bağ içinde iddiasıyla suçlanmaktadır. Biz böyle bir örgütün varlığını kabul etmiyoruz zaten, böyle bir örgüt hiçbir şekilde yoktur. Sadece sanıklardan birinin İBB Başkanı, diğerlerinin İBB'de üst düzey yönetici olması ve bir kısım sanıkların bir şekilde İBB ile iş ilişkisine giren şahıslar olmasıdır. Yani bir nevi aslında biz burada İBB teşkilat şeması üzerinden bir yargılama yürütüyoruz. Müvekkilim örgütte 'a bağlı gösterilmektedir. Zaten dosya içerisinde de var, yargılama evraklarında da var; iki taraf da birbirlerinden hiçbir şekilde hazzetmezler, araları kötüdür. Hatta sanık veya tanık —onu da tam bilmiyorum— 'ın beyanlarına göre kendisi aynen şöyle diyor: " veya Murat Bağdatlı ile otururken , 'a 'Artık şu Kapki'yi gönderme zamanı geldi' şeklinde bir söylemde bulunmuş." Hani bunlar aynı örgütlenmede birbirine bağlıysa niye böyle bir şey söylüyor? Hani bu dediğim gibi, Servet bunu söylüyor. Kendi iddianameye bizle ilgili konulmayıp başka bir yerde konulan, bir dönem AK Parti'nin il başkanlığını yapan bir şahsın oğluyla ilgili yaptığı görüşmede yine ve müvekkilim arasında hoş bir ilişki olmadığı... Bu bahsedilen hiyerarşik bağ iddiası bir kurgudan ibarettir Sayın Başkanım.
Suç örgütünün varlığından bahsedebilmek için üyeler arasında bir uyum gerekir. Birbirlerine husumet besleyen —hatta ikisi de kendi aralarında söylediler— 'dan müvekkilim randevu dahi alamamaktadır. Hatta müvekkilim ve aile şirketlerinin işletmiş olduğu Karaköy ve Kadıköy rıhtım ihaleleri, işte üst geçit ihalelerinin bunların reklam işleri yine müvekkilin elinden alınmıştır. Yani örgüt... Halbuki örgüt mantığı bellidir; müvekkil örgüt teorisine göre örgüt üyeleri birbirlerinin ekonomik varlığını takip eder. Burada bırakın takip etmeyi, müvekkilimizin hazır kazanmış haklarının elinden alınması dahi söz konusudur. Bir suç örgütünün kendi üyesinin para kazandığı ve yasal olarak elinde bulundurduğu bir ticari işi iptal etmesi hayatın olağan akışına aykırıdır. Örgüt mantığında, örgüt üyelerini korur, onlara alan açar. Oysa mevcut yönetim müvekkilimizin ticari alanını dağıtmış bulunmaktadır. Hani bu yönetim gelmeden önce müvekkilin daha çok işi var. Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin 2022/22785 ve Ceza Genel Kurulu'nydu herhalde, Ceza Dairesi'nin 2016/99-17 esas sayılı kararlarında örgüt üyeleri arasındaki organik bağın; canlı, geçişken, etkin ve emir talimat almaya açık tutan hiyerarşik bir konumda olması gerektiği belirtilmiştir. Müvekkilimizin durumunda bırakın bu bağın canlı ve etkin olmasını, tarafların birbirlerinin ticari alanlarını daraltan bir husumet yapısı vardır. Bahsettiğim kararlarda hiyerarşik yapılanmanın... Ben baktığım kararlar aynı bu tip. Hiyerarşik yapılanmanın; amaç suçların işlemesinde devamlılığı gösteren somut deliller, emir komuta zincirini ortaya koyan temel yapılanma, buna ilişkin şüpheli, sanık ve tanık beyanları ve net bulgulara ulaşılması gerektiği belirtilmiş. Kararda, birkaç kişinin telefon konuşmalarında lakap, üstü kapalı veya yüz yüze konuşma veya buluşma konuşmaları tek başına örgüt yapısını oluşturmaz. Bu, Yargıtay'ın işte bahsettiğim 2 kararından alıntıdır. Müvekkil böyle bir emir komuta zinciri için... Dediğim gibi böyle bir örgütün varlığını da kabul etmiyoruz. Sadece 20 yıllık bir sektörel birikimimizin sonucu burayla, İBB ile ve diğer bir kısım firmalarla iş birliği içerisindedir. Biz az önce de... Bu bölümü uzatmak istemiyorum, dediğim gibi notlarda var. Az önce de belirttiğimiz gibi biz böyle bir örgütün varlığını kabul etmiyoruz. Olmayan bir örgüt üzerinden de hani çok savunma yapmanın bir mantığı yoktur. Ceza hukukunun temel ilkelerinden; müddei iddiasını ispatla mükelleftir. Biz de Sayın Savcılık makamının böyle bir ispatı nasıl yapacağını merakla beklemekteyiz.
İkinci olarak; 61, 62, 63. eylem ihaleye fesat karıştırma ve kamu kurumuna karşı dolandırıcılıkla müvekkilimiz suçlanmaktadır. İddianame anlatımını aynen okuyorum: "BVA Reklam ve Danışmanlık isimli firma yetkilileri şüpheliler , ve 'ın da daha ana ihale yapılmadan suça konu alt kiralama ihalesinin sahibi oldukları şirketler üzerinde kalması için örgüt yöneticileri ve ihale alanında görevli diğer şahıslarla birlikte organize ederek bu şahısların eylemlerine iştirak ettikleri ihaleye fesat karıştırma suçundan Türk Ceza Yasası'nın 37. madde delaletiyle 235/1, 235/2-a-1, b maddeleri uyarınca 3 defa cezalandırılması gerek; tarafından yapılan ana ihalenin gerekse Kültür A.Ş. tarafından yapılan alt ihalenin aslında bir kurgunun ürünü olduğu ve işi yapacak firmanın daha en başından belirlendiği, dolayısıyla ana ihale ile bağlantılı yapılan alt kiralama ihalesine muvazaalı bir şekilde teklif veren ve alt ihaleyi kazanan şirket yetkilileri olan şüpheliler , , 'ın bu şekilde hileli hareketleri iddiasıyla kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık TCK 158/1-e maddesi uyarınca 3 defa cezalandırılması..." istemiyle bir talepte bulunulmuş. Müvekkilim, ihaleleri nasıl aldığını zaten az önce kendisi izah etti. Bu süreci anlatmanın bir gerekliliğini düşünmüyorum şu aşamada. Ancak söz konusu ihaleler, yasal prosedür içerisinde yapılmış ve hâlen de yürürlükte olan ihalelerdir. Bugüne kadar ihalelerle ilgili en ufak bir iptal kararı, en ufak bir Sayıştay kararı veya Danıştay kararı bulunmamakta. Hatta şöyle bir şey söyleyeyim: "İhaleye girilmesi engelleniyor" deniyor ya; davet usulü ihalelerde böyle bir ihale yapıldığını öğrenen bir firma, kendisi gelip doğrudan ihaleye teklif de verebilir, kurum bunu değerlendirir. Yani isteseniz de teklif usulü, davet usulü olmasına rağmen başkaları da ihaleye girebilir. Şu ana kadar, bugüne kadar yaptığımız yargılamada herhangi bir kimse gelip de "Ben bir ihaleye girecektim, bana engel oldular" demedi ya da ben hatırlamıyorum. Bir de müvekkilimizin almış olduğu 4 ihale var; işte 3 tanesi malum yargılanan. Bir tanesi de bu tam da söyleyemiyorum, City Port ihalesi denen bir ihale. Ama bu 2019 öncesi alındığı için yargılama konusu yapılmamış. İddianamenin mantığıyla herhalde şöyle: Bir babanın 4 çocuğu doğuyor aynı anda, dördü birden; birini kabul ediyor, öbür üçünü kabul etmiyor gibi bir anlam çıkıyor buradan.
Sayın Başkanım, iddianamede müvekkilimizin eylemleri parçalanarak ayrı ayrı bir şekilde, doktrin ve Yargıtay içtihatlarına aykırı bir şekilde Türk Ceza Yasası'nın 37 ve 44. maddelerinde yer alan iştirak ve içtima hükümlerinin açıkça göz ardı edildiği ya da şöyle diyelim —iddianameyi düzenleyenlerin bunu bildiğini düşünürsek, çünkü 117. eylemde bizzat müteselsil suç kavramına yer verilmiş— muhtemelen eylemler sayıca vahim gösterilmek için böyle bir yola gidilmiş olabilir. Bakın Ceza Yasası'nın 42. maddesi açıktır: Bir suç diğerinin unsuru olduğu hallerde tek ceza verilir. 43. madde: Bir suç işleme kararının icrası kapsamında kanunun ahkamının birkaç defa ihlal edilmesi halinde tek suç sayılır; zincirleme suç, eski adıyla müteselsil suç. Yine Türk Ceza Yasası'nın 44. maddesi fikri içtima işlevi: Bir fiil ile kanunun muhtelif ahkamını ihlal eden, bu suçlardan en şiddetli ceza ile cezalandırılır hükmü bulunmaktadır. Bunlar hani maalesef hukuk fakültesi ceza hukuku genel derslerinde ilk öğretilen eylemlerdir ama bizim iddianamemizde hani bunlara çok fazla değinilmemiş. Hani sizden de bu konuda belki bir ek savunma verirsiniz diye bekliyoruz. Söz konusu ihalelerle ilgili olarak tabii hiçbir şekilde, dediğim gibi, bu ihaleler legal prosedürde yapılmış ve halen de mevcut, yürürlükteki ihalelerdir. Şimdi müvekkilimiz hep aynı eylemlerle ilgili hem ihaleye fesat karıştırma hem kamu kurum ve kuruluşları aleyhine dolandırıcılık suçundan yargılmaktadır. Halbuki yine temel ceza prensiplerinden; "non bis in idem", aynı fiilden dolayı iki kez yargılama yapılmaz. Hani bir kesinlikle, dediğim gibi, kabul anlamına gelmemek üzere; hem ihaleye fesat karıştırma hem de dolandırıcılık Türk Ceza Yasası 44. maddedeki fikri içtima hükümlerinin açık bir ihlalidir. Fikri içtima kuralları, dediğimiz gibi, bir kimsenin aynı eylemden dolayı birden fazla ceza almasının önündeki bir set görevini görmektedir. Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin güncel olan 2022/6465 Esas, 2023/151923 Karar sayılı ilamında; sanıklara isnat edilen dolandırıcılık suçuna dair kamu zararı iddiasının, aslında ihaleye fesat karıştırma suçunun bir unsuru olduğu belirtilmiştir. Bu kararlarda, eylemlerin kül halinde ihaleye fesat karıştırma suçunu oluşturduğu, dolandırıcılık suçunun bu suç tipi içinde eriyeceği ve ayrı bir cezalandırma yapılamayacağı vurgulanmıştır. Hani bizim eylemlerimiz yönünden; her birisinden üçer defa, yani 3 defa ihaleye fesat karıştırma, 3 defa dolandırıcılık denmektedir ya, aslında Yargıtay çok net bir şekilde bütün bunların hepsinin aynı ticari faaliyet içinde, aynı kurumun ihaleleri kapsamında tek bir eylemle cezalandırılması gerektiğini belirtmektedir.
Hatta 6459 sayılı yasayla Türk Ceza Kanunu'nun 235. maddesinde yapılan değişiklikle kamu zararı, zaten ihaleye fesat karıştırma suçunun ağırlatıcı bir unsurudur. Bu bahsedilen, iddia edilen eylemler ve bundan sonraki işte 117, 118, 119, 120'deki aklama, 118'deki dolandırıcılık... Bunların müteselsil suç ve fikri içtima hükümleri yönünden de göz önünde bulundurulmasını talep ediyoruz. Ama dediğimiz gibi, bizim ihalelerimiz legaldir ve hiçbir usulsüzlük olmamıştır. Bakın Sayın Başkanım, iddianamede bize atfedilen maddeler kanunda şöyle yazıyor: A fıkrası: "Hileli davranışlarla; ihaleye katılma yeterliliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye veya ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek," B fıkrası: "Tekliflerle ilgili olup da ihale mevzuatına ve şartnamelere göre gizli tutulması gereken bilgilerin başkalarına ulaşmasını sağlamaktır." Şimdi bizim yargılandığımız bu iki eylem, ancak kamu görevlileri tarafından işlenebilen eylemlerdir. Hatta bırakın kanunu, bir kısım kamu görevlileri hakkındaki soruşturmalar bile sonuçlanmamıştır. Yine Yargıtay 5. Ceza Dairesi ve 15. Ceza Dairesi'nin yerleşik yüzlerce, binlerce içtihadı vardır; buradaki eylemler tahdidi olarak sayılmıştır. Müvekkilimiz 'nin ne ihale sürecinde karar verici bir kamu görevlisi sıfatı vardır ne de ihaleyi kazanan BVA Reklam ve Danışmanlık Hizmetleri firmasının üzerinde yönetimsel bir hakimiyeti vardır. Dediğim gibi, buradaki fiiller ancak ve ancak kamu görevlileri tarafından işlenebilir. Yine Yargıtay 5. Ceza Dairesi aynen şöyle diyor: "İhale sürecinde görev alan kamu görevlisi tarafından işlenebilen ihaleye fesat karıştırma suçuna iştirak eden diğer kişiler, ancak ve ancak azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulabilirler." Yargıtay kararları somut olaydaki hukuki durumu net bir şekilde aydınlatmakta. İhaleyi kazanan şirketin ortağı olmak, kişiyi otomatikman ihaleye fesat karıştırma suçunun asli faili yapmaz. Dediğim gibi, yasal mevzuat ve Yargıtay içtihatları uyarınca, TCK'nın 40/2. maddesi gereğince zaten iddianamedeki maddelerden isteseniz de asli fail olamıyorsunuz. Hani "Ben bu ihaleye fesat karıştırma suçunu işledim" deseniz de olmuyor. Ancak ve ancak azmettiren ya da yardım eden sıfatıyla sorumlu tutulabilirsiniz. Müvekkilimiz 'nin ihale sürecine doğrudan bir müdahalesi, kamu görevlilerini yönlendirmesi veya gizli bilgilere erişerek avantaj sağladığına dair dosyada tek bir soru, anlatım veya delil bulunmamaktadır. Hatta savcının böyle bir yorumu dahi yok iddianamede. İddianamede müvekkilin asli fail olarak gösterilmesi; Türk Ceza Yasası'nın 40/2. maddesindeki iştirak kurallarına, kanunilik ilkesine ve cezaların şahsiliği ilkesine açıkça aykırılık anlamını taşımaktadır. Sayın Başkanım, mevcut durumda biz kabul etmesek de hani "İsteseniz de burada bu eylemler oluşmuştur" deseniz bile dolandırıcılık suçu oluşmuyor. Bahsettiğim gibi hem içtima kuralları hem zincirleme suç hükümleri zaten buna engel. Ha, diyelim ki bu tip durumlarda Yargıtay'ın bu işe bakışı nedir? Yargıtay bu tür durumlarda, yine 5. Ceza Dairesi, gerçek bir ihale süreci aramaktadır. Olayımızda gerçek bir ihale olmuş mu? Olmuş.
Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin yine 2021/1506 ve 2016/3075 sayılı kararlarında, böyle bir durumda dolandırıcılık oluşması için sahte belge düzenlenerek kurumun mükemmel denetiminin yanıltılması veya iş yapılmadığı halde yapılmış gibi gösterilmesi kriteri aranır. Ancak bu şekilde olabilir diyor. Fakat dediğim gibi, bizim olayımızda zaten biz oraya para ödediğimiz için bir iş yapıp da para almış değiliz. Bunun aksine, kamu kurumunun mal varlığında bir kamu zararından bahsedilmektedir. Yargıtay 15. Ceza Dairesi, kamunun somut zararının oluşması için hileli davranışlarla kuruma girecek, girmiş veya girmesinin kesin olduğu bir maddi bedelin engellenmesi kriterini arar. Ama burada dediğim gibi, hani müvekkil zaten kasaya para veren birisidir. Sayın Başkanım, dediğim gibi ben çok uzun tutmuyorum, orada zaten yazılı. 117. eylem; kamu kurumu zararına dolandırıcılık. İddianamede 'nun talimatı ve suç örgütü yöneticisi 'un organizasyonuyla, fikir ve eylem birliği içerisinde reklam yerlerinin gayriresmî olarak verilmesi amacının gizlendiği; muvazaalı ecrimisil bedeli tahsil ettirilerek ucuz maliyetli reklam yerlerinden fahiş miktarda kârlar elde edildiği iddia edilmektedir. Ecrimisil bedeli tahsil edilmesine rağmen zabıta görevlilerince ilgili reklamların kaldırılmadığı gibi kesilmesi gereken idari para cezalarının da kesilmeyerek kamu zararına sebep olunmadığı algısı yaratıldığı, hileli olarak ecrimisil bedeli tahsil etmek suretiyle haksız kazanç sağlandığı ve elde edilen haksız gelirin bir kısmının örgüte aktarıldığı ileri sürülmektedir. Bu iddialar nedeniyle, zincirleme olarak kamu kurum ve kuruluşlarının zararına nitelikli dolandırıcılık suçuna iştirakten müvekkilimin cezalandırılması istenmektedir. Müvekkilimizin olayında kamu kurumunun, yani belediyenin kontrolünde bulunan ecrimisil müessesesi idari bir tasarruf ve aynı zamanda yasal bir zorunluluktur. Bunun bir hile unsuruna dönüştürülmesi oldukça manidardır. Zira Türk Ceza Kanunu'nun 158. maddesinde dolandırıcılık suçunun yapısı bellidir: Önce hileli hareketi yaparsınız, sonra bu hileyle hataya düşürdüğünüz kişiden menfaat temin edersiniz. Ağır ceza mahkemelerinde dolandırıcılıkla ilgili pek çok davaya çıkmış tecrübeli hukukçular olarak gayet iyi biliriz ki, Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarında da belirtildiği üzere; önce menfaat temin edilip sonra bir aldatma olgusu ortaya çıkmışsa, bu durum olsa olsa bir "hukuki ilişki" veya borç ilişkisi doğurur, dolandırıcılık suçunu oluşturmaz. Menfaat temin edilmiş olduktan sonra, geçmişe yönelik olarak ecrimisil ihbarnamelerinin düzenlenmesini hile kabul ederseniz, dolandırıcılık suçunun yasal unsurlarını tamamen tersyüz etmiş olursunuz ve suç oluşmaz.
İddianamede müvekkilimiz açısından MFK isimli bir firmadan bahsedilmektedir. Oysa müvekkilimin MFK firması ile hiçbir bağı yoktur; bu firma zaten Ankara'da yer alan bir firmadır ve iddia edildiği gibi Şehmus Sarıoğlu'nun ortak olduğu bir firma da değildir. Müvekkilin kısa bir dönem (Ağustos 2022 - Ağustos 2023 dönemi arasında) yöneticisi olduğu Sim Medya firması ile ilgili olarak da 1.385.000 TL ecrimisil ödemesinden bahsedilmektedir. Ancak bu ödemelerin müvekkilimizin görevde olduğu döneme ilişkin olup olmadığı zaten muallakta bırakılmıştır. Müvekkilim kesinlikle —ki kendi beyanında da açıkça ifade etmiştir— yöneticisi olduğu hiçbir firmada ecrimisile ilişkin şahsi bir usulsüz ödeme yapmamıştır. Zaten bahsedilen tek şey, Sim Medya'daki yaklaşık 10 aylık yöneticilik/ortaklık sürecidir. Burada iddianamedeki iddialar diğer suçlarla birlikte şahsileştirilmemiştir. Belki bu durum bugün basit bir usul eksikliği gibi görünebilir ama —inşallah gerek kalmaz ve olmaz— ileride infaz aşamasında, bahsedilen suç tiplerinde o tarihleri kapsayacak şekilde Türkiye'de üç farklı infaz rejimi uygulanmaktadır. Mahkemenizin önünde de, inşallah olmaz ama muhtemelen pek çok dosyada tecrübe ettiğiniz üzere, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 98. maddesi uyarınca "infazda tereddüt" gerekçesiyle pek çok uyarlama ve mahsup talebi gelecektir. İddianamenin bu haliyle, suç tarihleri ve eylemler yönünden şahsileştirilmeye ciddi şekilde muhtaç olduğu açıktır. Sayın Başkan, Sayın Heyet; ecrimisil müessesesi, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun 75. maddesinde düzenlenen resmi ve hukuki bir uygulamadır. Bu, devletin bizzat yürürlükte tuttuğu yasal bir mekanizmadır. Hatta size kanundan ve yasal süreçten somut bir örnek vereyim: 25.02.2009 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5841 sayılı Kanun —ki o dönem kamuoyunda turizmcilerin plajlara şezlong koyamaması krizini çözmek için çıkarıldığı gerekçesiyle "Şezlong Yasası" olarak adlandırılmıştı— ile Türk Ceza Kanunu'nun 154. maddesinde (Hakkı olmayan yere tecavüz suçu) çok önemli bir değişiklik yapıldı. TCK 154/1. maddesindeki "Bir hakka dayanmaksızın kamuya veya özel kişilere ait taşınmaz mal veya eklentilerini..." ifadesindeki "kamuya" kelimesi bu kanunla metinden çıkarıldı. Kanunun gerekçesini incelediğinizde açıkça şu yazar: "Zaten 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun 75. maddesinde kamu mallarının korunması ve işgal durumunda ecrimisil tahsil edilmesi ile tahliye müessesesi düzenlenmiştir; dolayısıyla kamu mallarının ayrıca ceza hukuku anlamında bu tür bir korumaya ihtiyacı yoktur." Kanunun aynen gerekçesi budur.
İşte tam da bu yasal değişiklikten dolayıdır ki, bugün kamu mallarına (köy tüzel kişiliği malları hariç) tecavüzün ceza kanununda doğrudan bir suç karşılığı kalmadığı için meralarımız, yaylalarımız, kışlaklarımız veya plajlarımız ecrimisil karşılığı idari uygulamalara konu olmaktadır. Sırf oteller, işletmeler şezlong koyabilsin diye ceza kanunundan "kamu" kelimesi kaldırılmış ve bu iş tamamen 2886 sayılı Kanun kapsamındaki idari hiyerarşiye bırakılmıştır. Dolayısıyla Devlet İhale Kanunu'ndaki ecrimisil, tamamen yasal ve resmi bir müessesedir. İhbarnameleri idare kendisi düzenler, takdir komisyonları marifetiyle cezaları kendisi belirler ve muhatapları da bunu hukuken öder. Burada bir gizleme veya gizli kapaklı yürütülen bir eylem kesinlikle yoktur. Herkesin gözü önünde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi gibi devasa bir yapının zabıtalarıyla, memurlarıyla, denetim kadrolarıyla 7/24 sahada olduğu bir ortamda, hileli bir hareketle koca reklam panolarını gizlemek veya bu yolla dolandırıcılık yapmak fiziken ve eşyanın tabiatı gereği imkânsızdır. Kaldı ki belediye dilediği an, geriye dönük olarak eksik ecrimisil bedellerini tahakkuk ettirip tahsil etme yetkisine sahiptir. Dahası, Valilik ve diğer kamu kurumları da sahada böyle bir durum fark ettiklerinde, 7/24 görev yapan kolluk kuvvetleri vasıtasıyla idareye bildirimde bulunabilir veya yasal işlem yapılmasını talep edebilirler. Yargıtay 15. Ceza Dairesi'nin yerleşik kararlarında, bu tip nitelikli dolandırıcılık iddialarında kamu kurumunun kesin, somut ve maddi zararının net bir şekilde tespit edilmesi şart koşulmaktadır. "Daha yüksek bedelle ihale edilebilirdi", "Daha çok para kazanılabilirdi" ya da "Mahrum kalınan kâr" gibi soyut potansiyeller veya gelir artışı ihtimalleri, ceza yargılamasında ecrimisil uygulamasından kaynaklanan bir kamu zararı olarak nitelendirilemez. Son olarak şunu belirtmek gerekir: Müvekkilim zaten böyle bir usulsüzlük yapmamıştır, ancak ecrimisil ödemesi yapan firmalar bu durumu hiç bildirmeseydi, idareyle bu resmi temas kurulmasaydı bugün burada bu konuya ilişkin bir yargılama dahi olmayacaktı. Bu şahıslar, belediyenin kendi takdiri ve tespitiyle önlerine koyduğu resmi ecrimisil ihbarnamelerini ödemişlerdir; belediyenin tespitine karşı vatandaşların veya ilgililerin dava açma, itiraz etme hakkı da saklıdır. Hani bu şahıslar belediyeye ödedikleri resmi... Bunun bir hilesi, bir kendi tespitleri yok. Belediye, 'Sizin şu kadar ecrimisil ödemeniz gerekiyor' diyor. Ki buna vatandaşlar da itiraz edebilir, 'Az verilmiştir' diyebilir. Dediğim gibi Valilik ve diğer kamu kurumları da müdahale edebilir. Biz şu anda bunu bildirmeseydik, böyle bir suçtan dolayı yargılama da olmayacaktı. Ama kamuya yapılan ödemelerimiz maalesef bugün suç olarak adlandırılmaktadır.
TCK 154. maddedeki değişiklik bile ecrimisil yüzyünden yapılmıştır. Hani ecrimisil ile bir yeri kullanmak bir nevi gayriresmî kiracılıktır. Sayın Başkanım, 118. eylem rüşvet. İddianamedeki anlatımı yine okuyorum: "Reklam izni almak isteyen şirket yetkililerinin İBB Kentsel Tasarım Müdürlüğü tarafından belediyenin iştirak şirketlerine yönlendirildiği, burada reklam izni karşılığında rüşvet istenildiği, rüşveti yasal zemine oturtmak amacıyla grafik tasarım bedeli, drone hizmeti ve benzeri isimler adı altında muvazaalı sözleşmeler imza edilerek fatura karşılığı sözleşme bedellerinin tahsil edildiği; bu sözleşmelerin imzalanmasıyla rüşvet alan ve veren arasında açıkça rüşvet anlaşması yapıldığı, sözleşme bedellerini veren şirketlere reklam izni verildiği, iştirak şirket hesaplarında biriken rüşvet paralarının nakde çevrilerek suç örgütüne aktarıldığı iddiasıyla rüşvet verme suçundan sevk maddesi gösterilmeden cezalandırılması... B fıkrasında; öncül suç olan rüşvet paralarının İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştirak şirketleri hesaplarında biriktikten sonra kaynağını gizlemek amacıyla Genç Popülist ve Panofleks isimli şirketlere aktarılması ve sonrasında paranın nakde çevrilerek suç örgütü yöneticisi ve suç örgütü üyesi 'a, suç örgütü üyesi şüpheli tarafından teslim edilmesi ve sahte fatura yöntemi ile nakde çevrilerek suç örgütüne aktarıldığı iddiasıyla suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçundan yine sevk maddeleri gösterilmeden cezalandırılması..." istemiyle bir talepte bulunulmuş. Ama bu sevk maddelerinin gösterilmemesi, muhtemelen ya bilgisayara aktarılırken ya da teknik bir hatadan dolayı olduğunu düşünüyoruz. Sayın Başkanım, çünkü burada anlatılan şey şu: Biz rüşvet vermek istiyoruz, götürüp Kültür A.Ş.'ye parayı yatırıyoruz; Kültür A.Ş. bu paraları biriktiriyor, işte 'ın şirketlerine aktarıyor, da götürüp 'le 'a veriyor. Ya bizim böyle bir amacımız olsa, hani parayı 'na vermek için niye Kültür A.Ş.'ye verelim ki? Zaten bankadan elden para çekmişiz, götürür direkt 'na veririz. Hani Engin Civan'la Selim Edes arasındaki rüşvetin belgesi mi olur? "Rüşvetin belgesi mi olur ulan?" diye meşhur bir söz vardı. Şimdi buradaki gibi biz bunu niye sisteme sokalim ki? Eğer müvekkilim bunu sisteme sokuyorsa, hani TCK 32. madde açısından akıl sağlığını kontrol etmek lazım. Rüşvet veriyorum ama sisteme sokuyorum, götürüp direkt 'na vermiyorum...
Sayın Başkanım, müvekkilim Kültür A.Ş. ile ilgili bölümü zaten kendisi anlattı. Oradaki paranın nasıl ödendiğini, ne kadar miktar olduğunu kendisi zaten savunmasında izah ettiği için biz tekrara düşmek istemiyoruz. Rüşvet suçunda esas olan, bir kamu görevlisinin kişisel menfaati için, kişisel ihtiyaçları ve menfaati için bir maddi beklenti içine girmesidir. Yani iki tarafın da gayri yasal bir zeminde olması gerekiyor. Şimdi bizim olayımızda tabii para... Hani bunu çok uzatmaya aslında gerek yok, çok basit bir şekilde; ben gerçi notlarda uzun yazmışım, size de uzun verdim ama kamu kurumuna yapılan ödeme rüşvet olmaz. Bir para kamu kurumuna ödendikten sonra sorumluluk sadece kuruma aittir, müvekkilimi ilgilendiren bir durum yoktur. Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2024/559, yine 2023/4375 sayılı yeni tarihli iki tane kararını Başkanım, size direkt buradan okuyorum: "Belediye görevlilerinin yapı ruhsatı verilmesi veya taşınmazların birleştirilmesi işlemleri karşılığında mağdurları Belediye Spor Kulübüne veya belediyeye bağış yapmaya zorladıkları iddiasıları karşısında; Daire, sanıkların kendilerine veya bir başkasına değil, kamu kurumu niteliğindeki belediye lehine veya spor kulübü gibi yapılar lehine menfaat temin etmeye çalışmaları durumunda eylemin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceğini, rüşvet ve irtikap benzeri suçların oluşmayacağını beyan ediyor." Müvekkilimiz de zaten kamu görevlisi olmadığı için hani görevi kötüye kullanma suçunun faili olamaz. Zaten Yargıtay'ın özü şu: Ya diyor ki belediye böyle bir para almışsa da görevli memur yetkisini aşmıştır. Hani olmaz ya, kuş taşa çarpar bundan ceza aldık, e burada zaten ecrimisil hükümleri var. Biz böyle bir para verdiğimizi, bu konuyla ilgili bize karşı bir soruşturma... Hani genel bir rüşvet soruşturmamız var ama bu konuyu biz ilk defa söyledik. Dediğim gibi oradaki miktar da 7 milyonu falan geçiyor. Sayın Başkanım, 119 ve 120. maddelerde aklamadan bahsedilmiş. Hani bunları da yine okuyup fazla vaktinizi almak istemiyorum. Müvekkilimin reklam işinden kazanmış olduğu kazanç zaten meşru bir kazançtır. Buradaki ödemeyi kamuya müvekkilimiz yapmaktadır. Müvekkilimizin para kazançı da zaten müşterilerine yapmış olduğu satıştır. Sayın Başkanım, buradaki hani bahsedilen ihale süreçleri ve ecrimisil müessesesi süreçlerini zaten biz size izah ettik. Bu aklama suçu —hani bizim adliyelerdeki konuşulan diliyle kara para suçu— aksesuar ve bağımlı bir suçtur. Yani önce bir öncül suç olacak ki, sonra bu olsun. Şimdi bizim zaten ihaleye fesat karıştırma, dolandırıcılık... Bunlara ilişkin bir suç kastımız ve suç işleme irademiz zaten bulunmamaktadır. Bunlar için bahsedilen öncül suç hiçbir şekilde oluşmamıştır. Fakat burada şöyle bir durum var Sayın Başkanım: Bir hani sahte fatura, işte paraların elden çekilmesi... Bu, iddianamede "suç geliri" olarak yaftalanmakta ama burada iddianamede vergiden kaçınma, kayıt dışı para ve suçtan elde edilen gelir kavramları birbirlerine karıştırılmaktadır.
Müvekkilin hani faturasal ilişkileri ancak olsa olsa vergi hukukunun konusu olabilir. Çünkü kayıt dışı para veya müvekkilin vergiden kaçınma gibi bir fiili asla aklama fiilini zaten kesinlikle oluşturmamaktadır. Sayın Başkanım, iddianame metninde aynen şöyle söyleniyor: "Şüpheli 'nin iş bu soruşturmanın başlarında gözaltına alınmadan önceki süreçte mal varlıklarını başka şahıslar üzerine devrettiği, ihalelerden elde ettiği geliri sahte fatura yöntemiyle nakde çevirerek şahsi hesabına yatırdığı, buradan da yurt dışında bulunan hesaplarına aktararak kaçırdığı net olarak tespit edilmiştir" ibaresi, maalesef bir suç vasfı içermez, sadece iddianameyi hazırlayanların bir yorumudur. Biz bunu kabul etmesek bile bu eylemler aklama fiili değil, el koyma ve müsadereyi etkisizleştirme yönünden değerlendirilmesi gerekir. Zaten hani şimdi zamanında belki bunları kaçırabiliyorsa şu anda bu kadar ciddi ekonomik sıkıntıları da çekmezdi. Hani her kaçınılmak istenen, suç geliri değildir Sayın Başkanım. Bunları bir yana bırakacak olursak Başkanım; müvekkilim hani 118. eylem muallak dediğim gibi, yani kişiye göre ve yargılama yapacak duruma göre değişebilir, 3 adet aklama fiilinden cezalandırılması isteniyor. Az önce de zincirleme suç hükümlerini biz izah ettik. Bakın Yargıtay 6. Ceza Dairesi'nin 2016/5600 sayılı kararında ne diyor: "Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçunda korunan hukuki yararın devletin kamusal, ekonomik ve siyasi hatası olduğu vurgulanmış, bu nedenle suçun birden fazla işlenmesi halinde sanık hakkında ayrı ayrı mahkûmiyet hükümleri kurulması yerine 5237 sayılı yasasının 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiği belirtilerek 3 adet mahkûmiyet kararı bozulmuştur." Yani şöyle; Sayın Savcılarımız 3 defa aklama suçundan cezalandırılma istemisler ama işte hani Yargıtay diyor ki en fazla, istesen kabul etsen de bir defa cezalandırılır. Sayın Başkan, Sayın Heyet; esasa ilişkin açıklamalarımız bu minvalde. Usule ilişkin olarak... Bunu son sıraya, daha normalde önce söylemek gerekirdi fakat Mecelle'de bir hüküm vardır: "Usul esasa mukaddemdir." Yani işin usulü esasından önce gelir. Hatta aksi beyan ise şöyledir: Yanlış yolla iyi murada varılmaz. Onun için usule ilişkin hataları hani biraz sonra bırakmak, bu yüzden bırakmak istedim. Şimdi Sayın Başkanım, Anayasa'ın 38. maddesi açık: "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar herkes masumdur." Ama başta müvekkilim olmak üzere buradaki bütün sanıklar hakkında bu ilke tersine işletilmektedir; sanki suçsuzluğu ispat oluncaya kadar herkes mahkûmdur. Maalesef artık biz onu da kabul ettik ki, suçsuz olduğumuzu ispatlamaya çalışıyoruz. Bizim hakkımızda ve diğer sanıklar hakkında yaklaşık 15 aydır televizyonlarda, basında, Meclis'te, her yerde herkes her şeyi söylüyor. Ancak biz 15. ayın sonunda kendimizi izah etmenin ancak fırsatını bulduk.
Sayın Başkanım, girişte izah ettim; müvekkilim ilk ifadesinden sonra beyanda bulunmak için savcılığa gitti, bir görüşme yaptılar, daha sonra ifade alındı. Şimdi şöyle bir şey vardır Sayın Başkanım; bir veya aynı şey hâkim için de geçerlidir, sanıkla görüşmesi usule uygun değildir. Nitekim burada benden eski, yıllarca DGM Başkanlığı, Ağır Ceza Başkanlığı yapan máfi arkadaşlarım var, onlar da yıllarca bu konuyu irdelediler. Böyle pek çok Yargıtay kararı da vardır. Bir ... Hatta şimdi aklıma geldi, şöyle bir durum var; bir tane yanlış hatırlamıyorsam, yani düeltin, ... Biz her savcılığa gittiğimizde savcılıkta yemek söyleniyordu. Hani biz bunun hiç olmadığını düşünüyoruz, inşallah değildir; çünkü kendisi böyle bir beyanda bulundu. Ben buna hayatımda ilk defa şahit oluyorum. Hani buradaki herkes emin olabilir, Sayın Başkanım, buradaki herkes şundan emin olabilir: Bir veya bir hâkim, ifade almadan önce müdaòfi ve kâtip olmadan hiçbir sanıkla görüşemez. Bu zaten yasak sorgu usulü kapsamındadır. Bu, Budapeşte Savcılar İlkeleri'ndeki etik değerleri belirleyen ilkelere de aykırıdır. Zira bizim sistemimizde savcı tarafsız bir kamu görevlisidir; yani müştekiye ne kadar yakınsa şüpheliye de o kadar yakın olmak zorundadır. Bununla ilgili sadece numaralarını veriyorum; Ceza Genel Kurulu'nun 2018/1087, 12. Ceza Dairesi'nin 2025/1834 sayılı kararlarında bu tür sohbet ortamlarından sonra alınan beyanların veya bu tür sohbete dayalı beyanların delil olmadığını, bunların yasal delil niteliğinde olmadığını belirtmiştir. Şimdi burada herkes işte hani şu mantık üzerine kurmaya çalışıyor: Müvekkilimiz cezadan kurtulmak için işte bir kısım ifadeler verdi. Tamam mı? Bunun bir payı var, savcılarla görüştükten sonra. Fakat burada eşi... Ailesinden sonra, en son dediğim gibi, hani kendisi Diyarbakırlı; bölgede ana olan kadın çok kutsaldır. Başörtüsünü atması, yüzyıllarca süren kan davalarının bitmesine sebep olur. Şimdi Peygamberimizin Veda Hutbesi vardır; der ki: "Kimse başkasının eylemlerinden suçlanamaz." Babanın hesabı oğluna, oğlunun hesabı babaya sorulamaz. Bu ilkeye aykırı olarak eşi de gözaltına alınmıştır. Dediğim gibi bunları defalarca bahsettik. Bu, adil yargılanma ve silahların eşitliği ilkesine de aykırıdır. Bu ifadelerin tamamı yani yokluk ile batıldır ve dosyadan çıkarılmasını talep ediyoruz. Çünkü bu ifadeler, tamamen sadece ilk gün müvekkilimin savcılığa gittiğinde görevli savcı veya savcıların baş başa görüşmesi akabinde meydana gelmiştir. Aralarındaki konuşmaları kendileri sağlayabilir. Müvekkilim de bir daha... Anayasa'ın 38. maddesi açıktır: Kanuna aykırı olarak elde edilen deliller kabul edilmez. 5271 sayılı CMK'nın 148. maddesi uyarınca yasak usullerle elde edilen ifadeler, rızayla verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilmez. CMK'nın 206/2-a maddesi, müvekkilin etkin pişmanlık adı altında alınan ifadelerine itibar edilmemesini gerektirir.
Sayın Başkanım, bu etkin pişmanlık soruşturmanın başından bu yana şöyle kamuoyunda; sanki etkin pişmanlıktan faydalandığınızda siz beraat alacaksınız, takipsizlik alacaksınız, bunun bir ödülü var mantığıyla yürütüldü. Ve böyle de talihler olunca herkes bir şekilde böyle bir yarışın içine girmek zorunda hissetti kendini. Ama bu, adil yargılanma ilkesinin açık bir ihlalidir. Zaten bizim etkin pişmanlık dediğimiz şey, sadece TCK'nın 221. maddesi uyarınca kısmi bir indirim sağlamaktadır. E şimdi biz etkin pişmanlıktan faydalandı diye örgüt yöneticilerini salıveriyoruz ama ona bağlı aldığı cezanın kendisine teşvik edileceği örgüt üyeleri tutuklanır; bunun kendi içerisinde bir tezadı var. E o zaman şöyle yapalım: Ya onları tutuklayın ya da bizimkileri de bırakın. Çünkü örgütün yöneticisinin altında, yaptığı her eylemden sorumlu olan kişi dışarıda ama bir eylemden dolayı içeride olan içeride... Bunu ben sizin takdirinize bırakıyorum. Sayın Başkanım, iddialar büyük ölçüde etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan veya bir şekilde tanık olarak ifade veren şahısların beyanı üzerine kurulmuştur. Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2020/328 sayılı kararına göre; etkin pişmanlıkla verilen ifadelerin somut, makul ve özgül bir suç şüpheleeştirmeye elverisli olması gerekir. Sadece isim vermenin veya başkalarını suçlayan soyut beyanların yeterli olmadığı belirtilmiştir. Zaten bizim tanık beyanlarımızın hani bırakın bunları, kendi içerisinde bile bir tutarlılığı yok. Bakın, diyor ki işte: "Otelde sırtında para dolu çanta..." Diğeri de şöyle diyor, diyor ki: "Biz önceden kendi aramızdaki ilişkilerden ben onun para olduğunu tahmin edebiliyorum." Sadece tahmin edebiliyor! E bir de zaten bahsettiği kişi müvekkilim... Dediği ismi söylemedi, ben şimdi hatırlamıyorum, Mehmet Ali Çalışkan denen bir vatandaş. işte burada sahte fatura olaylarından bahsediyor. Hadi kabul edelim sahte fatura var; ya sahte faturanın varlığı aklama suçu değildir ki! Bu bir vergiden kaçınmadır, vergi hukukunu ilgilendiren bir konudur. Nitekim müvekkilimiz legal ihale ile aldığı parayı ne diye sahte faturaya versin, verip oradan örgüte versin? Hani böyle bir şey var kabul etseniz bile bu ancak vergi hukukunun konusudur.
, müvekkilimin yeğenidir. Zaten hani her seferinde de söylüyorum, yani aslında bu bütün açıklamanın da biraz temelini, belki oradaki ifadelerin nasıl oluştuğunu, nasıl anlatıldığını, aslında onun bir nevi izahıdır. Zeynep Taecan, kötü niyetlidir. Müvekkilim diyor ki: "Ben mal kaçırmak için işte İsmail isimli vatandaşa devrettim." Berat diyor ki: "Yok, Murat yani yanlış biliyor, İsmail iyi niyetlidir, parasını vermiştir." Yani bunu kendisi zaten izah etti. Müsadereye engel olmak, el koymaya engel olabilmek için bu malları devrediyor. Fakat şimdi şöyle bir şey var; sanık, Serkan Balbal sanık... Yani İsmail Kaan'ın hani sanıklığı geçtim, sanık yapmayabilirsiniz ama bu kadar mimari üzerindı —yani sizi tenzih ediyorum, çünkü çağırırsınız umarım— ama savcılık aşamasında biri çağırsın, "Ya kardeşim, sen bu adamdan bu kadar mal almışsın, niye alıyorsun?" desin. Ha, takipsizlikler... Biz buna da bir şey demeyiz ama hiç yokmuş gibi davranılması... Yani bana bir muamma geliyor, hani özelliği nedir onu da bilmiyorum. Eğer bu mallar İsmail Kaan'a değil de buradaki herhangi bir yakının üzerine devredilmiş olsaydı, muhtemelen şu anda o da tutuklu olacaktı. Müvekkilin gayrimenkullerini devretmesi, hakkında haksız soruşturma ve mal varlığına el koyma çabaları karşısında mülkiyet hakkını koruma güdüsüyle yapılmış tasarruflardır bunlar. Nitekim müvekkilin taşınmazlarını devrettiği İsmail gibi şahısların müvekkilin tutukluluğundan faydalanarak bu malları sahiplenmeye çalışması, müvekkilin bir suç örgütü üyesi değil, çevresi tarafından dahi istismar edilmeye çalışılan bir mağdur olduğunu gösterir. Dediğim gibi, müvekkilin mallarını devretmesi bir suç eylemi değildir; müsadere veya el koyma kurulunun konusunu teşkil eder. Zaten bu mallara ulaştınız ulaştınız, ulaşmadınız TCK'nın 54. ve 55. maddeleri açıktır; kaim değerinin müsaderesine karar verirsiniz. Anayasa'ın 38. maddesinde bir yasak daha vardır: Genel müsadere cezası. Burada muhtemelen başka herhalde birçoğu için de aynı süreç işletilmiştir. Müvekkilimin emekli aylığı dahil bütün mallarına el konulmuştur. Hatta orada size verdiğim kâğıtlarda ona ilişkin pek çok Yargıtay kararı vardır. Suç tarihinden önce; 2014'te, 2018'de ve o arada aldığı mallara değer konulmuştur. Hani bunlar için de bir kural vardır; suça tahsis edilecek, suçtan elde edilecek. Müvekkilim demek ki 2014'te, 2019'daki bir örgütün altyapısını oluşturmak için herhalde böyle bir yola gitmiş... Müvekkilimizin ticaret geçmişi, reklamcılığın başarısı dikkate alındığında bütün kazançı zaten meşrudur. Hani bırakın bu ölçülülük ilkesine aykırı el koymayı, müvekkilimin geçimini sağladığı ailesi için de çok ciddi bir yıkım olmuştur. Anayasa'ın 38. maddesine, genel müsadere yasağına tamamen aykırı davranılmıştır. Biz hani belki de inanmayacaksınız ama bu el koyma, tutuklama kadar önemli. Müvekkilimin bütün malları üzerindeki tedbirin kaldırılmasını çok acil bir şekilde istemekteyiz; yoksa müvekkilin ailesi çok ciddi bir ekonomik mahvoluşa sürüklenecektir. Şimdi bu el koyma öyle bir amaca dönüştürüldü ki; ön infaz, mülkiyetsizleştirme ve fakirleşme aracına yol açtı. Muhtemelen buradaki pek çok sanık için de öyledir. Yani bu, tutukluluktan da daha elzem diye düşünüyorum.
Sayın Başkanım, bakın bu elimde gördüğünüz 5237 sayılı yasanın orijinal, 2005 yılında çıkan metnidir; Adalet Bakanlığı'ın yayınıdır. Eski 765 sayılı yasaya göre iyi midir, kötü müdür; orada yönleri vardır, yoktur... Onun tartışmasına girmeden, bu eylemlerin hiçbiri burada suç olarak düzenlenmiş değildir. Ama müvekkilim maalesef burada yargılanmakta. Sayın Başkanım, şimdiye kadar benim anlattığım savunmalar hani bir şekil hukuki ve usule yönelik savunmalar. Şöyle bir duruma gelelim; müvekkilim zaten ağır sağlık sorunları yaşamakta. Başka sanıkların da tabii ki benzer sorunları var, onlara da saygı duyuyorum; kendisi izah etti, siz de bir kısmını kendiniz burada dediniz. Tutuklular ve hükmlüler devlete emanet insanlardır. Bunların sağlığından, gözetilmesinden devlet birinci derece sorumludur. İnfaz hukukunda şöyle bir temel prensip vardır; sanıklara babamızın oğlu gibi davranacağız, bir gün fazla yatmalarındansa aylarca erken çıkabilirler, devlet bunu telafi eder. Bakın, biz 5275 sayılı yasanın 16/4. maddesi uyarınca sağlığı sebebiyle tahliyelerde, tahliye ettiğiniz insanların durumuyla ilgili müzekkere yazıldığında; birinci veya ikinci müzekkerede defin ruhsatı ile birlikte bize gelmektedir. Ha, kamuoyunda olumsuz örnekler de vardır, yoktur demiyorum ama hani genel kural; ikinci, üçüncü müzekkerede defin ruhsatı içinde gelmektedir. Sayın Heyet, bir önceki incelemede önemli, hani vereceğiniz kararların yargılamayı rahatlatacağından bahsetmiştim. Nitekim hani bunun için de teşekkür ediyoruz, savcılık makamının talebinden daha fazla tahliyeler gerçekleşti. Bunun objektif, adil olarak da artmasını istiyoruz. Yine bir önceki beyanımızda dediğimiz gibi sizden beklentimiz, kamuoyunun beklentisi, hatta ülkedeki herkesin beklentisi; gerçekten ama gerçekten maddi gerçeği yansıtan, vicdani ve hukuki bir kararın çıkmasıdır. Bakın, bizim ülkemiz Yassıada'dan bu yana cezaevinde olan pek çok yargılama gördü. Bunların hiçbiri hukuki olarak maalesef iyi anılmazlar. Ama biz öyle bir yargılama yapmanızı sizden bekliyoruz ki, ileride de "Silivri'de hâkimler vardı" diyelim; hani "Berlin'de hâkimler vardı" değil de "Silivri'de de hâkimler vardı" diyebileyim. Aksi takdirde Sayın Başkan, vicdanları kanatan, rahatsız edici, kamuoyunu tatmin etmeyen bir karar çıktığında; bakın Antik Yunan'da yargılanan, işte Meletos ve diğerlerinin kısaca düzeni değiştirmekle itham ettiği savunmasında Atinalılara "Artık ayrılma vakti geldi; ben ölmeye gidiyorum, sizler yaşamaya. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece Tanrı bilir" diyen Sokrat'ın yargılamasını yapan senato üyeleri... "Dünya dönüyor" dediği için yargılanan Galileo'yu yargılayan hâkimleri... "Dönen dönsün ben dönmezsem hak yolundan, adalet yolundan" diyen Pir Sultan'ı ve Abdal'ı yargılayan Hızır Paşa gibi... Sanıkların yüzyıllarca hatırlanacağı; ancak yargıçların hiçbir şekilde hatırlanmadığı, hatta isminin bilinmediği, hukukun adalet için değil, güç sahiplerinin birilerini tasfiye etmek için silah olarak kullanılması ile anılacaktır. Bu şekilde olmasın Sayın Başkanım, adil bir karar bekliyoruz sizden.
Bizim bu minvalde talebimiz hemen kısaca; deliller büyük ölçüde toplanmıştır, zaten kimsenin artık müdahale edebileceği bir delil de müvekkilim yönünden veya diğerleri yönünden de yoktur. Tahliyesine, belki de daha önemlisi tutukluluk incelemesi ile birlikte değerlendirirseniz tüm malların üzerindeki tedbirin kaldırılmasına, atılı suçları işlemediğinden dolayı beratına ve yargılama yapılırken Türk Ceza Kanunu'nun 37. ve 44. maddesindeki iştirak ve içtima kurallarının göz önüne alınmasını saygıyla sayın mahkeme heyetinden arz ve talep ederim.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.