Sayın Başkan, Sayın Heyet; öncelikle ailem başta olmak üzere sürecin başından beri bizi yalnız bırakmayan herkese çok teşekkür ederiz. 23 Mart 2025 tarihinde amcam Fatih Keleş, daha sonra 20 Mayıs 2025 tarihinde babam Zafer Keleş, sonrasında da 19-20 Haziran'da kuzenim Mustafa Keleş ve ben tutuklandık. Şu an karşınızda bu sıralarda aynı aileden 4 kişi ve 4 erkek tutuklu bulunduğumuzu belirterek; ailemizin kadınları olan eşim, kızım, annem, yengem ve yengemin kızı Zeynep'in yalnız kalmış ve yalnız bırakılmış olmalarının vicdanları yaraladığını düşünmekteyim. 9 aylık SEGBİS sürecinde, aylık tutuk incelemelerinde her ne kadar SEGBİS'le hakimliklere bağlanmış olsak da doğru düzgün söz hakkı verilmemesi ve dosya üzerinden bir inceleme yapılmaması nedeniyle ilk defa gerçek söz hakkının verildiği gerçek bir mahkeme ve hakim görüyorum.19 Haziran 2025 tarihinde ifade vermek için telefon ile aranarak İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’ne davet edildim. Vakit kaybetmeden hızlı bir şekilde Vatan Caddesi'ndeki İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Mali Şube'ye ulaştım. Burada kısa bir süre bekledikten sonra, kuzenim Mustafa'nın da gelmesiyle büyük bir şaşkınlık yaşadım. Yine onu da telefonla aramışlar ve ifadeye çağırdıklarını öğrendim. Burada bir süre bekletildikten sonra polis arkadaşlar savcılığın talimatını değiştirdiği bilgisini vererek gözaltına alındığımızı ve ertesi gün Savcı Bey'in doğrudan kendisinin ifademizi alacağını söyleyerek gözaltına alındık. Tabii gözaltına alındıktan sonra nezarete indirildik. Kuzenim benden 10 yaş küçük; haliyle Vatan Emniyet ve biliyorsunuz meşhur korkunç bir ortam. Karanlık, tuhaf tuhaf kişiler. Kuzenim Mustafa'nın yanında olmak istedim, ona moral vermeye çalışıyorum. Polis arkadaşlar burada da talimat olduğunu söyleyerek onu ayrı bir hücreye, nezarette yine arka tarafta ayrı bir hücreye koydular. Burada 2 kişinin yatabileceği bir alanda yanında yabancı bir vatandaş, Türkçe bilmeyen, cinayetten gözaltına alınmış yabancı bir vatandaşla geceyi geçirdim.Ertesi gün savcılığa götürüldük. Savcılık aşamasında ifade boyunca soruların odağında özellikle amcam Fatih Keleş vardı. Savcılığa çağrılma nedenim sanki yalnızca onun hakkında konuşmak için çağrılmışım gibiydi. Şunu belirtmek isterim ki ben bugüne kadar hiçbir mahkemeye çıkmadım, savcı hakim görmedim. Hatta emniyete bile gidip sokakta biriyle tartışıp birinden şikayetçi olmuşluğum ya da birinin benden şikayetçi olmuşluğu yok. Dolayısıyla ortamlara biraz yabancıyız, o yüzden heyecanımı da mazur görün. Dediğim gibi ifadem sırasında şahsımla ilgili somut hiçbir suçlama yöneltilmediği gibi sanki amcam aleyhine tanıklık yapayım diye çağrılmış biriydim. Savcı Bey ifadenin sonlarına doğru "Senin bir suçun yok, belli ki bir şeyden haberin yok" demesi üzerine; gözaltına alınma ve tutuklanma sebebimin amcam hakkında bir şeyler söylemem istenmesi olduğunu düşünüyorum. Dışarıda söylenenler yeterli görülmemiş gibi aile içinden birinin de amcam hakkında olumsuz ifadeler vermesinin beklendiğini düşündüm.Daha sonra savcılıktan tutuklanma talebiyle hakimliğe sevk edildik ve tutuklandık. Burada ilginç olan şudur ki bizi tutuklayan hakimin tutuklanma kararında yazdığı "kaçma ve delil karartma şüphesi"ne oldukça şaşırdım. İtiraz da ettim edebildiğim kadar; çünkü amcam 19 Mart'ta gözaltına alındı, ben 19 Mart'ta İBB'de işe gittim. 23 Mart'ta tutuklandı, ben 24 Mart'ta yine işe gittim. Daha sonra 20 Mayıs'ta babam tutuklandı, ben yine ertesi gün işe gittim. Yani hiçbir şeyden tedirgin olmadığım için, yaptığım bir şey de olmadığı için ben işe gidip gelmeye devam ettim. Ama oraya kaçma ve delil karartma şüphesi yazıldı. Amcam ya da babam tutuklandıktan sonra da ne bir çaba sarf ettim biriyle görüşmek için, ne de herhangi bir çabam oldu. Dediğim gibi yasa dışı hiçbir eyleme karışmadım. Amcam Fatih Keleş, babam Zafer Keleş ya da kuzenim Mustafa Keleş'in de yasa dışı bir eylem içinde bulunduklarına hiç şahit olmadım. Kendilerini yakından tanıyan biri olarak da iddia edildiği gibi suçların içinde olduklarına inanmıyorum.
Murat Keleş Esas Hakkındaki Savunması
Sayın Başkan, Sayın Heyet; lisans eğitimimi İngilizce İşletme Bölümü'nde tamamladım. Eğitim hayatım sonrasında inşaat ve otomotiv sektörü gibi pek çok alanda çalıştım. Bu alanlarda devletin önemli birimleri olan Cumhurbaşkanlığı motorize birimleri, Ankara Jandarma Genel Komutanlığı ve bakanlıklara yakın motorize ekipleriyle birebir çalışmışlığım vardır. 2020 yılı itibariyle kızımın doğması ve yoğun mesai programım nedeniyle yeni bir iş arayışına giriştim. Bu süreçte birçok yere başvuru yaptım. Bu iş başvurularından biri de Kariyer İBB üzerinden yaptığım başvuruydu. Katıldığım mülakatlar sonrası 2020 yılından beri İBB nezdinde tercüman olarak çalışmaktayım. Hizmet sürem boyunca kardeş şehirler ve belediye etkinliklerinde tercüme işleri yaptık. İşe başladığım zamanın pandemiye denk gelmesi sebebiyle kamu kurumlarında alınan önlemler kapsamında pandemi boyunca çoğunlukla uzaktan çalıştım. Bazı zamanlarda ise Bakırköy'ün ek hizmet binasında bulunan toplu ofislerin olduğu alanlarda çalıştık. Bu ofisler tek bir kişiye tahsisli olmayıp birden fazla kişinin çalışması için oluşturulan ortak kullanıma dayalı, kurumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlanmış çalışma alanlarıdır.Amcam Fatih Keleş ile Bakırköy ek hizmet binası veya belediyeye bağlı farklı binalarda karşılaşıyoruz. Bazen de aynı binada ya da aynı yerde olduğumuzu biliyorsak kendisini ziyaret amaçlı yanına giderdim. Ancak bu görevi yerine getirirken maçlar, kulüp toplantıları, kamuya açık etkinlikler ve olimpiyatlara katıldığında masa başında pek vakit geçirmezdi. Amcamın İBB Spor Kulübü Başkanı olması nedeniyle; uluslararası spor müsabakaları, olimpiyat organizasyonları, yabancı dilde yapılan temaslar, yurt dışına gerçekleştirilecek etkinlikler kapsamında hazırlanan metinlerin tercümesi konusunda, yabancı dilde yapılan yazışmaların hazırlanmasıyla ilgili iletişim süreçlerinde, kendi işimi aksatmayacak şekilde zaman zaman amcama yardımcı oldum. Neticede kendisi amcamdı, yeğeni olarak kendisine belediyenin resmi işleri bağlamında destek oldum.Savcılık ifademde de "Dönem dönem amcamın yanındaydım, asistanlık yaptım" beyanımdaki kastım da budur. Ancak ifademde detaylandırılmamış ve özet olarak yazılmış. Resmi başvuru ve resmi mülakatlar sonrası işe alındığım İBB’deki resmiyetle yapılması gereken iş ve görüşmeler yapıldığı için örgüt üyeliğinden cezalandırılmam isteniyor. Bırakalım suç örgütünü, hayatımda hiçbir siyasi partiye ya da derneğe üyeliğim dahi olmamıştır. Bir futbol takımı bile tutmuyorum Sayın Başkanım. Bir de iddianamede örgüt üyesi olduğu iddia edilen kısım yazılırken, sanki suçmuş gibi amcamın Fatih Keleş olduğu, babamın Zafer Keleş olduğu yazılmış. Aile bağlarımız sanki örgütsel bir bağ gibi gösterilmiş. Hatta benimle ilgili kısmı yazmaya başlarken "Fatih’in yeğeni, Zafer’in oğlu" diye başlamışlar. Yine babam ve amcamla telefonla konuşmuş olmayı örgütsel faaliyetler kapsamında haberleşiyormuşuz gibi bir algı yaratılmaya çalışılmış. Babamın babam olması, amcamın amcam olması suça delil yapılmış. Ben Fatih Keleş’in yeğeni, Zafer Keleş’in oğlu olduğum için tutuklanmışım diye anlıyorum bu iddianamede. Bunu kabul etmek mümkün değil.
Bırakalım böyle bir ilişkiyi, amcamla normal bir aile ilişkisine göre görüşmelerim sınırlıdır. Ben amcamı her zaman takip eden, takip etmesi gereken, sürekli onunla olan biri değilim. Belediyenin resmi dairelerinde zaman zaman denk geldiğimde, mesleğim dahilinde yardımcı olabildiğim kadar kendisine yardımcı olan biriyim. Amcamla benim öyle dışarıda kafede, restoranda, pastanede buluşmuşluğum bile yoktur Sayın Başkanım. Hiçbir belediye bürokratıyla ya da hiçbir iş adamıyla İBB’nin işleri ya da bu işlerin kanundan kaynaklanan hak ve yükümlülükleri bağlamı dışında buluşmadım, görüşmedim, konuşmadım. Kişisel olarak da bir yakınlığım yoktur. İddianamenin 6. bölümünde amcam ve babamla beraber bazı kişilerle telefon irtibatım olduğu söylenmişti. Sayılmış isimlerin bir kısmını bırakın hatırlayıp hatırlamamayı, fiziken görsem dahi tanımazdım. İsmine de bakınca "Bu kimdi?" diye hatırlayamadığım kişiler bile var. Listede belediye başkanı özel kalem çalışanları ve belediye çalışanları var. Ancak iddia edilen telefon irtibatlarının HTS mi, baz mı olduğu, yakınlığım ya da bu irtibatların sayısı ve saati dahi belirtilmemiş. Bu kişilerle yaptığım görüşmeleri hatırlamamakla birlikte, varsa dahi mesai saatleri içerisinde olan bu görüşmelerin 1-2 dakika olduğuna eminim. Savcılıktaki beyanımda bile çoğu ismi hatırlamadım.Savcı Bey’den rica ettim; daha iyi yardımcı olabilmek için "Fotoğraflarını gösterirseniz daha iyi teşhis ederim, görüp görmediğimi söylerim" diye bir ricada bulundum. Dediğim gibi bu isimlerin içinde babam Zafer Keleş ve amcam Fatih Keleş de var. Bir insanın ailevi görüşmeleri, kendi babasını, amcasını araması örgütsel olarak gösterilmesini anlamakta güçlük çekiyorum. Yine görüşmelerimin az insanla olmasına başka bir bahane daha bulunmuş; "Az kişiyle görüşüyor çünkü örgüt gizliliğine önem veriyor" deniyormuş. Burada örgüt olmadığı gibi ben de bir örgüt üyesi değilim. Olmayan bir örgütün gizlilik kaygısı da yok. Ben motosikletiyle işe gidip gelen, saklayacak hiçbir şeyi olmayan, sadece çalışan biriyim. Bu sadelikte yaşadığım için de hiçbir şey bulunamamış. Hiçbir şey bulunamıyorsa da bu sefer "Çok gizli çalışıyor" diye yazılmış iddianameye. Böyle bir mantıkla 10 aydır tutukluyum.Ayrıca iddianamede benimle ilgili "Kendini Fatih Keleş’in danışmanı olarak tanıtan" diye yazılmış; doğru değildir. Ben işine motosikletiyle gidip gelen, kendi aracını bile kendisi yıkayan sıradan bir çalışanım. Hiçbir danışman işe motosikletle gelmez, gelse de kendi aracını kendisi yıkamaz. Ben asla "danışmanım" gibi bir ifade kullanmadım. Kaldı ki desem bile bana kim inanır? Benim gibi her şeyi kendi gören bir danışman mı olur? Belediyede çalışan sıradan personellerden biriyim. Beni tanıyan herkes de bunu teyit edebilir. Yine örgüt üyesi olduğumu ispatlamak için belediyenin binalarına girmiş olmamı delil olarak göstermişlerdi. Ben belediyenin çalışanı olarak buralara gitmemeli, işimi yapmamalı mıydım? Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Ben yalnızca iş akdim kapsamında yükümlülüğüm olan görevleri yerine getirdim. Akrabalık ilişkilerimin ve sigortalı olarak çalıştığım işin gereklerini yerine getirmiş olmanın dışında hiçbir hareketliliğimden bahsedilmediği gibi, bunlar dışında da yaptığım herhangi bir şey yoktur. Herhangi bir örgüt üyesi değilim ve suçlamaları kabul etmiyorum. Hakkımda örgüt üyeliği isnadı yöneltilmesinin dayanağı, etkin pişmanlık kapsamında verilen beyanlardır. Bunun dışında tek bir somut delil dahi bulunmamaktadır. Üstelik bu isnadın temelinde somut bir fiil değil, taşıdığım soyadı ve akrabalık bağı vardır. Zafer Keleş’in oğlu, Fatih Keleş’in yeğeni olmam beni otomatikman bir suçun parçası haline getirmez, getirmemelidir.
Sayın Başkan, Sayın Heyet; iddianamede örgüt üyeliği suçlaması dışında benim yalnızca tek bir eylem sebebiyle cezalandırılmam istenmiş. Bu da 138 numaralı eylemdir. Bu eylemden cezalandırılmamın istenmesinin tek sebebi Ahmet Sarı adlı kişinin "Rüşvet paralarını bazen Fatih’in yeğeni olarak bildiğim Murat adlı kişiye teslim ederdim" şeklindeki beyanıdır. Bu ifade gerçeğe aykırıdır. Bunun dışında dosya kapsamında bu iddiayı destekleyen herhangi bir somut delil, maddi bulgu, teknik takip kaydı, para transfer tespiti, tanık beyanı ya da fiziki takip tutanağı bulunmamaktadır. Başka bir anlatımla isnat yalnızca tek bir soyut beyana dayandırılmıştır; başka hiçbir somut ve objektif delille desteklenmemiştir. Ben Ahmet Sarı’nın bu iddiasını kabul etmiyorum. Kaldı ki Ahmet Sarı 21 Mayıs 2025 tarihinde verdiği ilk ifadesinde ne rüşvete dair bir beyanda bulunmuş ne de şahsımdan söz etmiştir. Ancak bu kişi cezaevine girdikten sanıyorum 3 ya da 5 gün sonra, 27 Mayıs 2025 tarihinde verdiği etkin pişmanlık ifadesinde birçok olay ve kişiden bahsettiği gibi benden de "Fatih’in yeğeni olarak bildiğim Murat adlı şahıs" diye bahsetmiştir. İlk ifadesinde böyle bir beyanı bulunmayan bir kişinin tutuklandıktan hemen sonra etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanma amacıyla üçüncü kişileri suçlayan bir anlatım ortaya koyması, tahliye olma ihtimalini de düşündüğümüzde kuvvetli şüphe yaratmaktadır.Bu kişinin bu beyanları bir an önce tahliye olma veya daha lehine hukuki bir durum elde etme amacıyla vermiş olabileceğini düşünüyorum. Öncelikle bir şeyi belirtmek isterim: Bu iddialar gerçek olmadığı için, ortaya atıldığı andan itibaren hiç tedirginlik yaşamadım. Savcılık tarafından ifadeye çağrılmadan 17 gün önce Ahmet Sarı'nın ifadesi çoktan sosyal medyaya düşmüştü. İfadesinde öyle yalan iddialar ortaya atıldığını gördüğümde şaşırdım. Avukata dahi sordum; karakola gidip "Fatih'in yeğeni Murat benim, buyurun" demek istedim. Ancak tek kelimesinin gerçek olmadığını bildiğim için ciddiye almadım ve korkacak bir şeyim de olmadığı için işime gidip gelmeye devam ettim. Bahsedilen eylemde "Fatih'in yeğeni olarak bildiği Murat adlı şahıs" beyanı dışında bambaşka hiçbir şey yok. Benimle ilgili hiçbir şey olmadığı için de aslında açıklayacak pek bir şey de yok burada. Benimle ilgili atfedilen eylemde ne herhangi bir rapor var ne de bir kayıt var. Bu kişi tam olarak kim olduğumu bile bilmiyor; soyadımı dahi söyleyememiş. Nerede çalıştığımı, görevimi bilmiyor; sadece "Fatih'in yeğeni Murat adlı şahıs" diye benden bahsediyor.Yahu Sayın Başkan, ben oturduğum sitede aidat ödeyeceğim zaman bile, 1.500 liralık aidatı yönetici yoksa yerine yönlendirdiği kişiye verirken makbuzunu soruyorum. Ahmet Sarı gibi toplamda 169.000.000 lira gibi devasa bir parayı hangi tarihte, ne miktarda verdiğini söyleyen birisi, kime nerede verdiğini söylemiyor; o kısımları savcılık kendi tahminleriyle dolduruyor. Bu kişi ifadesinde "hatırladığı kadarıyla iletilmek üzere para verdiği"ni iddia ettiği için benim rüşvete aracılık ettiğim ileri sürülüyor. Hem "hatırladığım kadarıyla" diyor hem de "şuna ya da buna teslim ederdim" diyor. Maalesef karşı tarafın hatırlayamadığı detaylar sebebiyle aylardır tutukluyum. Dosya kapsamında bana yöneltilen başka bir suçlama da yok. Bu suçlamayı katiyen kabul etmiyorum.Ahmet Sarı ile hiç telefonda görüşmedim, numarasını bilmem, özel hayatını bilmem. Ne iş yaptığını bilmem; restoranda, dışarıda herhangi bir yerde hiçbir görüşmem olmadı. Kendisi amcama 17 kere para götürdüğünü iddia etmiş ve Florya veya Bakırköy'deki belediye binalarında babam veya benim tarafımdan teslim alındığını öne sürmüş. Yalandır. Yalnızca ifadenin başında belirttiğim sebeplerden amcamın yanında bulunduğum zamanlarda kendisiyle karşılaşmışlığım ve kısa süreli görmüşlüğüm vardır. Kaldı ki burası başka bir alan değil; kamuya açık belediye kurumlarıdır. Kendisinden hiçbir şekilde para almadım, amcam da dahil hiç kimseye para götürmedim.
Buradan Ahmet Sarı'ya mahkeme huzurunda şunu sormalıyım Sayın Başkan: Kendisinden bırakın parayı; herhangi bir hediye, bir çikolata, bir kalem, bir iğne dahi almışlığım var mıdır? Bunu Ahmet Sarı'ya sormak isterim çünkü ben buna net bir şekilde cevap verebilirim: Kendisinden hiçbir şey almadım. Belki tek temasım tokalaşmak olmuştur. Bırakın Ahmet Sarı'dan para alıp birilerine teslim etmeyi, bu miktarlarda parayı hayatımda hiç görmedim, görmem de mümkün değil. Hayatını bu ülkedeki milyonlarca insanın ortalamasında yaşayan, kendisi ve eşi maaşıyla çalışan, evine ortalama gelir giren biriyim. Belirttiğim gibi rüşvete aracılık ettiğime ilişkin iddiaları kabul etmiyorum. Burada bir şey daha belirtmek isteriz Sayın Başkanım. Rüşvet alındığı iddia edilen yer olarak "Başkanlık Konutu" denen bir yerden bahsediliyor; anladığım kadarıyla İstanbul Planlama Ajansı'ndan bahsediliyor. Burası vatandaşlar ve özellikle öğrenciler tarafından içeriye kolayca girilebilen; içeride kafeterya, sergi alanları, kütüphane, yürüyüş alanları, hatta yanında Atatürk Ormanı yürüyüş parkının da olduğu kamuya açık bir alandır zaten. Yani vatandaşa hizmet veren bir belediye etkinlik alanı olarak düşünülebilir. Bahsedilen yerler gizli saklı yerler değil. Her ne kadar bahsedilen eylemi ben gerçekleştirmemiş olsam da iddianameye baktığımda "Başkanlık Konutu" diyerek gizemli, izinli, karanlık, mahrem büyük işlerin yapıldığı bir yerden bahsediliyor gibi bir algı yaratılmaya çalışılmış. Dolayısıyla bahsedilen yerin fiziki durumuna dair bu açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim. Peki Sayın Başkan, somut olarak ne var? Bir görüntü kaydı mı var? Yok. Teknik takip kaydı mı var? Yok. Para transfer kaydı mı var? Yok. Maddi bir bulgu mu var? Yok. Fiziki takip tutanağı mı var? Yok. Peki ne var? Yalnızca etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak isteyen kişi ya da kişilerin tutukluluk baskısı altında verdiği ve başka hiçbir delille desteklenmeyen soyut beyanları var. Bunları kabul etmem mümkün değil, suçlamaları kabul etmiyorum.
İfadenin son kısmında biraz da kişisel durumumdan ve tutuklandıktan sonra neler yaşadığımdan bahsetmek isterim. Cezaevinde zor şartlar altında kalıyoruz. Tutuklandığımdan beri kapasitesinin üzerinde 15-20 kişinin kaldığı bir koğuşta kalıyorum. Orada gündelik yaşamı idame ettirmek kolay olmuyor. Birçok kişinin ranzada yeri dahi yok; yerlere atılmış yataklarda uyuyoruz. Ben dahil koğuşta hiç kimsenin kendine ait bir dolabı bile yok; 3 kişi bir boy dolabını ortak kullanıyoruz. Kaldığımız bölmeden bahsedeyim; 2.5 metreye 5 metrelik bir alanda kalıyorum Sayın Başkan. Normal şartlarda tek kişi kalması için tasarlanmış. Önce tek yatak varmış bu bölmede. Daha sonra yanına bir yatak koyulmuş, üç kişilik olmuş. Daha sonra bir yatak koyulmuş beş kişilik olmuş. Daha sonra o tekli yatağın üstüne bir kaynak yapılmış. Üç tane ranza var bu ufacık ölçüsünü verdiğim odada. Bu bölmede şu an 3 tane ranza var ve 6 yatak kapasitesi mevcut. Ama biz 6 kişi kalmıyoruz, 9 kişi kalıyoruz. Diğer 3 kişi ranzanın altında, gövdesi yukarı bakacak şekilde hava alabildiği kadar yatıyor. Bu kadar dar bir alanda kalabalık nedeniyle hava almak ne kadar mümkün olursa öyle bir bölmede kalıyorum. Dolayısıyla koğuşta bir kişi hasta olsa çok hızlı yayılıyor, çok sık hasta oluyoruz. Aile hekimliği kontenjan problemi nedeniyle de muayene olmak, ilaç yazdırmak hiç kolay olmuyor. Bazen haftalarca, bazen aylarca beklemek zorunda kalıyoruz Başkanım. İlaç yazdırıyorsunuz gelmiyor; sevk işlemleri veya aramalar nedeniyle sürekli erteleniyor. Kalabalık koğuşlarda bu gibi problemleri çok yaşıyoruz.Koğuştaki hükümlüler haftada 6 gün, 60 dakika telefonla görüntülü olarak konuşurken; ben, bir kere, 10 dakika konuşuyorum. Bu konuyla ilgili de bir şey söylemek istiyorum Başkanım. Şimdi benim kaldığım koğuşta hükümlülük oluştu. Ben hükümlülerin kaldığı, uzun süreli yani 100 sene, 200 sene cezası olan kişilerle aynı koğuşta kalıyorum. Koğuşta diyebilirsiniz ki "Sen örgütten yargılanıyorsun, o yüzden 10 dakika konuşuyorsun." Ama burada şöyle bir durum var; koğuşumuzda örgütten gelmiş, şu an yargılanan, ceza almış ve cezası şu an istinafta olan kişiler var; hepsi 60 dakika konuşuyor. Hatta Covid döneminde yatan mahkumlar 90 dakika konuşuyor. Geçen bayramda da bir 30 dakika daha hak verdiler, 12 kere 120 dakika telefonla görüştüler. Şimdi örgüt üyeliği konusunda şöyle; mesela şu an 5 yıldır hırsızlıktan yatan birisi 1 yıldır örgütten yargılanıyor ama 60 dakika konuşmaya devam ediyor. Bir kişi örgütten ceza aldı, şu an cezası istinafta, hala 60 dakika konuşuyor. Bundan 2 ay önce de birisinin örgüt cezası kesinleşti; kesinleştiği halde konuştu. Ne zaman ki müddetnameye işlendi örgüt cezası, o zaman hakkı 10 dakikaya düştü.Ben bu konuyla ilgili avukatıma da sordum. Kendisi de bir araştırmalarda bulundu; bu durumun cezaevlerindeki İdare ve Gözlem Kurulu'ndaki bir yetki olduğunu söyledi. "İşte iyi halli olabilirse bu değişir" dedi. Ben bununla ilgili her yere dilekçe yazdım; telefon birimine yazdım, Cezaevi Müdürlüğü'ne yazdım. İdare ve Gözlem telefon biriminden gelen arkadaş şunu söyledi: "Abi" dedi, "Sizinle ilgili Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatı var, o yüzden 10 dakika konuşuyorsunuz. Biz buradan açamıyoruz, kısamıyoruz; oranın yapması gerekiyor işlemi." Bunu da burada belirtmiş olayım. Bununla ilgili gerçek kural nedir bilmiyorum ama böyle bir şey varsa da bunu da belirtmiş olayım. Dediğim gibi biz 10 dakika konuşuyoruz. Telefon hattımız çok sınırlı; cezaevi ortamı ve koşulları elimizde doğal olarak sağlıklı iletişim kurmayı çok engelliyor.
Sağlığım ise her geçen gün kötüleşiyor. Çocukluğumdan beri maalesef çok fazla hastalıkla mücadele ediyorum; hayatımın büyük bir kısmı maalesef hastanelerde yatarak geçti. 156 gün yaptığım vatani görevimi, askerlikte bile yanlış hatırlamıyorsam 30-40 günü Sarıkamış'ta askeri hastanede yatarak geçirdim. Yani bayağı bildiğiniz karantinada tek başıma 30-40 gün geçirdim. Ayrıca yine tutuklanmadan önce hiçbir şikayetim olmamasına rağmen, cezaevinde 40-45 gün geçirdikten sonra büyük ağrılarla, sedye ve sandalyeyle hastaneye kaldırıldım. Bu süreci biraz anlatmak istiyorum Sayın Başkan. Şimdi bizim kalabalık koğuşlarda bu süre biraz daha uzuyor. Koğuşta birinin karnı ağrıyor, başı ağrıyor neyse; tabii bu durum çok suistimal edildiği için kalabalık cezaevlerinde memurlar geliyor, "Ağrısı var" deyince mazgalı kapatıyor gidiyor adam. Bir daha gelmiyor, diyor ki "Ciddiyse bir daha basarlar." Bir daha basıyorlar.Bir gün avukat görüşündeydim, karnıma çok ciddi bir ağrı girdi. Avukat görüşünü kestim, üşüttüğümü falan düşündüm başta. Koşuşa gittim, akşam sayımına doğru çok ciddi bir ağrı girdi karnıma, yerimden kalkamıyorum. Butona basıyorlar, memur geliyor, "Arkadaşın karnı ağrıyor" diyorlar. Memur "Yerinden kalksın" diyor, "Tamam" diyor, kapatıyor gidiyor. Bir 30-40 dakika sonra tekrar basıyorlar, tekrar geliyor. "Arkadaşın karnı ağrıyor, çok kötü kalkamıyor" diyorlar, yine gidiyor. Sonra eski tecrübeli bir mahkum basıyor, mazgal açılıyor. Bana anlatıyorlar, ben üst bölmede yatıyorum; demiş ki: "Ya abi bu İBB'ci, başımıza bela olacak, bunu alın; adam yatıyor kalkamıyor." Öyle deyince memurlar gelmiş, tekerlekli sandalyeye beni aldılar, koydular sandalyeye. Mahkum kabul biriminin oraya götürdüler, bir bölmeye koydular.Yahu 30 dakika mı bekledim, 40 dakika mı hatırlamıyorum; artık çok ağrım oldu ve yere uzandım çünkü oturamıyorum. Artık gözümden yaş geliyor acıdan, inanılmaz acıyor. Kapıyı yumrukladığımı hatırlıyorum. Ne kadar yumrukladım bilmiyorum; "Allah rızası için kapıyı açın" diye. Memurlar falan çok şey yapmıyorlar; çünkü kim olduğun orada bilinmiyor, herkese aynı muamele yapılıyor. Hükümlü müsün, tutuklu musun çok bakmıyorlar. Gözümü açtığımda ambulans doktoru tarafından muayene edildiğimi gördüm. Sonra işte ambulansa alındım, Kampüs Hastanesi'ne götürüldüm. Orada yine bağırıyorum; belki buradaki jandarma arkadaşlardan da o gün denk gelen vardır. Gözümü açamıyorum, sadece şunu söylüyorum: "Allah rızası için bir ağrı kesici vurun, benim çok ağrım var." Bir de öyle bir ağrı ki, hani birisi böyle içinizde bir şeyi sıkıyormuş gibi.
Neyse, doktorun odasına girdim; doktor da bir şey yapamadı, "Ağrı kesici veremem, ne olduğunu bilmiyorum" diyor. "Ne yapacağız?" dedim. Dedi ki: "Seni Silivri Devlet Hastanesi'ne yollayacağız." Oradan çıktık, Silivri Devlet Hastanesi'ne gittik. Tomografi çekildi. Bir de kelepçeli gidiyorum Sayın Başkan; o şekilde yerde yatıyorum, kalkıyorum arabaya biniyorum, kelepçe taşıyorum. Neyse, Silivri Devlet'te tomografi çekildi, tekrar Kampüs Hastanesi'ne geldik. "He" dedi, "Tamam" dedi; kuvvetli bir ağrı kesici yaptı. Zaten o günün ağrısı ve yorgunluğuyla tekerlekli sandalyede uyuyakalmışım. Yine gözümü açtığımda cezaevindeki o mahkum kabul biriminin oradaki hücredeydim. Neyse ağrım geçti tabii, koğuşa gittim ama ne olduğunu bilmiyorum; doktor bir şey söylemedi. Tomografi çekildi, ağrı kesici yapıp bir 10-15 gün sonra tekrar Kampüs Hastanesi'ne çağırıldım. Kan alındı; doktoru görmüyorsunuz zaten. Önce röntgen çekildi, kan alındı, tekrar geri gittim cezaevine. Sonra bir 15 gün sonra tekrar Kampüs Hastanesi'ne gittim; doktor dedi ki: "Ameliyat olman lazım, böbreklerinle alakalı bir problem, seni Silivri Devlet Hastanesi'ne sevk ediyorum." Tamam dedik, tekrar koğuşa döndüm. Bir 15-20 gün sonra Silivri Devlet Hastanesi'ne gittim ama doktoru görmüyorsunuz; orada asker organize ediyor, kan alınıyor geri yollanıyorsunuz, röntgen çekiliyor. Böyle birkaç kere hastaneye gidip geldim. En son Temmuz ayındaydı bu söylediğim olay. Muhtemelen 2 ay sonra tekrar Silivri'de nihayet doktorun karşısına çıktım; ameliyat edecek doktorun karşısına. Doktor böyle baktı, dedi: "Murat, dün gelseydin ameliyatı yapabilecektik ama cihaz bozuldu." "E ne yapacağız?" dedim. "Biz seni tekrar Kampüs Hastanesi'ne sevk ediyoruz" dedi. Tekrar cezaevine döndüm, bir 15-20 gün sonra Kampüs Hastanesi'ne gittim; bu sefer orada doktoru görebildim. Dedi ki: "Bu sefer seni Çam ve Sakura'ya sevk ediyorum ama Çam ve Sakura'da ameliyat süresi falan çok uzun, geç gelebiliyor."Burası biraz uzadı Sayın Başkanım ama anlatmak durumundayım. Çam ve Sakura'ya sevk etti beni. Tabii ben o sırada sıra bana gelene kadar zaman zaman yine koğuşta yerden kalkamayacak kadar ağrılarım oluyor; gidiyorum Kampüs Hastanesi'nde bana çok kuvvetli bir ağrı kesici yapılıyor, geri gönderiliyorum. Gidiyorum geri geliyorum, böyle birkaç kere yaşandı. Nihayet 2. haftaydı sanırım, mazgal açıldı gece saat 1'de: "Murat Keleş, Çam ve Sakura'ya." "İyi" dedim, "Oh, sıra geldi herhalde." Çam ve Sakura'ya bir gittim; yine doktor falan görmüyorsunuz. Yine kan alındı, gittim. 15 gün sonra geldim, film çekildi, gittim. Yani böyle... Neyse Başkanım, burası böyle. Dediğim gibi basit bir ameliyat için bile sırf tutuklu olduğum için çok uzun süre ameliyat sırası bekledim. Verdiğiniz itiraz dilekçelerinden ve e-Nabız'dan görüleceği gibi belki 30-40 kere doktor kontrolüne gitmişimdir. Çok fazla test yapıldı. Dışarıda olsaydım belki 1 günde çözülebilecek basit bir ameliyat; cezaevindeki hastaneye sevk sorunları ve hastaneden tutuklu biri olarak randevu almanın zor olması sebebiyle bir türlü gelmedi. Bu süreç maalesef işkenceye dönüştü.Yanında da mide fıtığı ve astımla ilgili rahatsızlıklarım ve ataklarım, tutuklu olduğum için daha da arttı. Dosyada yer alan sağlık raporlarından da göreceğiniz gibi astım hastasıyım. Gündelik hayatımda pek fazla atak geçirdiğim olmamıştı. Ne var ki kapasitenin çok üstünde kalabalık bir koğuşta, 20 insanla, rutubetli, kirli ve dar bir alanda olmam nedeniyle öksürük krizlerim ve nefes darlığım arttı. Bu rahatsızlıklarımla ilgili de düzenli ilaçlar kullanmaya başlamak zorunda kaldım cezaevinde.
Okul çağına gelen kızımın yanında maalesef olamadım. Okula başlarken yanında olamadım. Kızım doğduğundan beri ben ona sürekli masal okuyarak, her daim yanında olmaya çalışan bir baba olmaya gayret gösterdim. Bu süreçte psikolojisi çok bozuktu. Beni yüksek güvenlikli bir inşaat alanında çalışıyor olarak biliyor. Burada Sırrı arkadaşım dedi ya, bir yalan söyledik kızımıza; "polis okulu" dedi. Biz de böyle bir yalan söyledik; bir inşaat alanı olarak biliyor burayı. Ziyaretime geldiğinde tuhaf tuhaf sorular soruyor. 5 yaşında ama işte "Babasız çocuk olur mu?", "Bizi artık sevmiyor musun?" gibi duygusal olarak cevaplaması zor sorular soruyor. Cevap vermek sizlere kolay gelebilir ama Sayın Heyet, haksız sebeple kızından ve ailesinden ayrı kalan bir baba için zor. Neyse ki bu cezaevinin yanındaki inşaat başladı da oraya bakarak gün sayıyor. Bizim de yalanımız tabii daha inandırıcı bir hale geldi. Görüşüme geldiğinde kepçe görüyor, "İnşaat bitiyor mu?" diyor. İşte o duruşma salonunun duvarları kapanıyor, "Baba inşaat bitti mi?" diyor. Çatısı kapanmış geçen; "Baba geliyor musun? İnşaat bitti." diyor. Yani dediğim gibi kızım o inşaata bakarak gün sayıyor.Tutuklu olduğum için eşime ve kızıma destek olamıyorum. Tutuklu olduğum için herhangi bir gelirim de yok; şirketim tarafından maaşım kesildi bu sebepten. 9-10 ay boyunca, size az önce izah ettiğim gibi somut bir tek delil olmamasına rağmen; kendisinin söylediğinden bile emin olmayan, etkin pişmanlık hükümleri kapsamında ifade vererek tahliye olmuş ve benim hakkımda ancak 5 kelime —5 kelime ya— "Murat olarak bildiğim, Fatih'in yeğeni olarak bildiğim Murat adlı kişi, şahıs" diyen bu kişi sebebiyle aylardır tutukluyum. Bu süreç hem maddi hem fiziksel hem de psikolojik sağlığım açısından zor bir hal almıştır. Bu sürecin sona ermesini, çocukların babalarına, annelerine kavuşmasını istiyorum. Kızım bana, ben babama kavuşayım istiyorum ve tahliyemi talep ediyorum. Teşekkür ederim.
Kaynak: İşte İBB Davası'ndaki savunmaların tamamı
İlgili Eylemler
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.