Sayın Başkan, kıymetli heyet; öncelikle müvekkilimin tüm beyanlarına katılıyoruz. Kendisi hem hazırlık safhasında hem de burada, yüce mahkeme huzurundaki sorgusunda samimiyetle verdiği beyanlarla; aslında kendisinin haksız yere, hiçbir somut hukuki delile dayanmaksızın 11 aydır tutuklu bulundurulduğunu izah etmiştir. 2 hafta önce yapmış olduğumuz tutukluluk gözden geçirilmesine ilişkin bizlerden aldığınız tahliye taleplerinde de belirtmiştim; müvekkil , yaklaşık 11 aydır hakkındaki somut gerçeklikten uzak ve delillerle ispatlanamayan suçlamalardan ötürü Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda tek kişilik bir hücrede tutukludur.
Mustafa Akın Müdafi Rabia Berfin İstek Savunması
Müvekkilimin tutukluluğuna karar verilen Sulh Ceza sorgusunda; müvekkilin üzerine atılı suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme suçlarını işlediğine dair hakkında kuvvetli suç şüphesi var olduğu gerekçe gösterilmiştir. Tabii burada 1,5 aydır duruşmalara gidip geliyoruz. Meslektaşlarım kuvvetli suç şüphesinin ne olduğunu defaten açıkladılar. O yüzden ben de bu kuvvetli suç şüphesi nedir, basit şüphe nedir, makul şüphe nedir, yeterli şüphe nedir diye burada tekrardan size bir izahat yapmayacağım. Çünkü bunlar zaten kanunlarımızda yeri olan, sizlerin de bildiği gibi çok net bir şekilde ortada duran kavramlardır. Ancak ben bugün meslektaşımla birlikte yapacağım savunmayla; müvekkilime isnat edilen suçları işlediğine dair değil kuvvetli suç şüphesinin, basit suç şüphesinin bile bulunmadığını, müvekkilin yalnızca Sayın 'na olan yakınlığı sebebiyle tutuklu olduğunu ortaya koyacağım. Siz değerli mahkemenin de bizimle aynı kanaate varıp müvekkilin ivedilikle tahliyesine yönelik karar vereceğinize inanıyorum; daha doğrusu buna inanmak istiyorum.
Müvekkil hakkındaki suçlamalara ilişkin savunmaları, meslektaşımla sırasıyla yapacağız ama ilk önce şunu belirtmek gerekir: Müvekkil dün de burada sorgusunda detaylıca aktardı; kendisi 23 yıl aktif olarak emniyet teşkilatı içerisinde görev almıştır. Gerek özel harekat yıllarında hain terör örgütleriyle karşı karşıya gelmiş gerek üst düzey devlet yöneticilerimizin korunması ve kollanması görevinde bulunmuş gerekse de yurt dışında Türkiye Cumhuriyeti Berlin Başkonsolosluğu'nda güvenlik ataşesi olarak görev yapmıştır. Meslek hayatını yadsınamayacak bir başarıyla sürdürmüş ve mesleğinin zirvesinde, 2012 yılında gördüğü lüzum üzerine emekli olmuştur.
2012 yılında emekli olduktan sonra kısa bir süre ismi bilinen bir iş insanının yakın korumalığını yapmış; 2014 yılında ise Beylikdüzü Belediye Başkanı olarak seçildiğinde, kendisine bir dostu tarafından; belediyede koruma ve kollanma görevlerini bilen, oradaki koruma ekibine bilgi ve tecrübelerini aktaracak bir çalışma arkadaşına ihtiyaç duydukları belirtilerek bu konudaki fikri sorulmuştur. O da ailesiyle yaptığı istişareler sonucunda görevi seve seve kabul etmiştir. 2014 yılından beri de Sayın Ekrem Başkan ile birlikte çalışmakta, onun yakın koruma ekibinde yer almaktadır. Yakın koruma ekibindeki diğer arkadaşlarına da bilgi ve deneyimlerini aktararak onlara bir nevi abilik yapmaktadır. Müvekkil yıllardır Sayın 'nun yakın koruma ekibindedir ve bu durum hayatın olağan akışında gelişen yakın bağları ortaya koymaktadır.
Müvekkil zaten bunları uzun uzadıya anlatmışken ben bu konuyu neden size tekrar anlattım? Çünkü müvekkil, yaptığı iş ve bulunduğu konum dolayısıyla Sayın 'nun en yakınında bulunan -ki dün burada detaylıca anlattı- ve görevi icabı aslında bulunmak zorunda olan biridir. Sayın da "Bir gölge gibi hep yanımdaydınız," diyerek bunu belirtmiştir. Zaten müvekkilimin onun yanında bulunması, hayatın olağan akışında zorunlu olan bir görevi ifa etmesinden kaynaklanmaktadır. Benim müvekkilim işte bu yüzden 11 aydır tutukludur. Siz, daha doğrusu Sayın Başkanım; müvekkilim savunma yaparken, koruma ve kollama görevlerini anlattıktan sonra "Bizimle ilgili değil" gibi bir ifadede bulundunuz. Eğer yanlışsam beni düzeltin; ancak müvekkilim bunları anlatmak zorunda. Çünkü tam olarak bu sebeple, yani Sayın Başkan'ın korunması ve kollanması görevini üstlendiği için müvekkilim tutukludur. Bu salonda bu görevleri anlatacak kendisinden daha yetkin biri de yoktur. O yüzden bunları açıklaması, keza aralarda yaşadıkları örnekleri anlatması, kendisini ifade edebilmesi açısından son derece önemlidir. Tabii ki anlatacak; anlatacak ki sizler de iddianamede iddia edildiği gibi bu mesleki faaliyetlerin suç teşkil etmediğini anlayın.
Bugün müvekkilimin burada bulunmasının sebebi, ne yazık ki delilden şüpheliye giden o ideali temsil eden bir soruşturma faaliyeti değildir. Soruşturma süresince 'na olan çeşitli yakınlıklar başlı başına karine olarak kullanılmış ve bir cezalandırma hırsının konusu yapılmıştır. İddia makamınca hukuk dışı olarak ihdas edilen "özel vasıflı üyelik" modellemesi, tam olarak bu durumu temsil etmektedir. Sayın Başkan, müvekkilim Sayın 'nun güvenlik sorumluluğunu üstlendiği için şüpheli olarak belirlenmiştir. Savcılık makamı, ile birebir iletişimde olmayı, özel vasıflı üyelikle eş değer görmektedir. Yani 'nun birinci dereceden güvenlik sorumluluğunu üstlenmiş bir kişi, başka nereyle iletişim kuracak? Biz bunu anlayamıyoruz tabii ki. Aynı şekilde meslektaşım, avukat da Sayın Başkan'ın hukuki sorumluluğunu üstlendiği için iki defa bu soruşturma sürecinin hedefi haline gelmiştir. İkincisinde, davete icabetle gitmesine rağmen hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Görüldüğü üzere, muhtelif yakınlıklarla delilsiz kriminalize edilen kişiler hakkında sonrasında "delil imalatı" motivasyonu ortaya konulmuştur. Bu soruşturma sürecinde bizlerin bunu göremeyeceği düşünülüyor; yani Sayın Başkan, ayan beyan ortada bulunan bir durumu görüyoruz. Gördük ve herkes görsün diye de tüm süreci burada şeffaflığıyla anlatıyoruz.
Müvekkilim noktasındaki bu delil imalatı motivasyonunu şöyle görüyoruz: Bu dosyanın sanıklarından biri savcılığa gitmişken konu nedense bir anda Sayın 'nun başkanlık konutundaki kamera kayıt cihazına geliyor. Sonra , buna ilişkin bir beyan veriyor. Bu beyanlara, müvekkilime kolluk ifadesinde soru olarak yöneltilecek kadar değer atfediliyor, kıymet veriliyor. Naim Erol'dan başlayan konu, "şüpheliden delile gitme" biçareliğinin aslında basit bir örneğidir. Onlarca benzer çabadan oluşan bu soruşturma faaliyetine karşı biz avukatların tepkisiz kalması mümkün değildir. Zaten dün burada sorgu sırasında siz, Sulh Ceza sorgusuyla ilgili soru sorduğunuzda arka sıralarda oturan meslektaşlar da Sulh Ceza sorgularına ilişkin isyanlarını gösterdiler; bu da o tepkinin bir örneğiydi. O kadar hukuksuzluk yaşandı ki bu süreçte insanlar artık derdini anlatmak için bulduğu her fırsatta bunları dile getirmek istiyorlar. Ne yazık ki böyle bir duruma getirildik.
Ben size sadece müvekkilimde yer alan örneğiyle başlamak istedim. Bugün müvekkilimin burada olma sebebi, savcılık elinden çıkmış siyasi bir davadır. Mahkemenizce kabul kararı verilen, adına maalesef ki iddianame diyemeyeceğimiz evrak yığınının bir kule misali üst üste dizilerek oluşturulmasına "soruşturma faaliyeti" denildi. Peki, bu soruşturma faaliyeti nasıl yapıldı? Birçok meslektaş beyanlar üzerine beyanlar verdi. İddia makamı istediği ifadeyi ciddiye aldı, istemediğini almadı. Sanıklar burada kendileri nasıl ifade verdiklerini bizzat anlattılar zaten; bizim bunu tekraren söylememize gerek yok ama kayıtlara geçsin diye söylüyoruz. Hatta 'in avukatı da burada; "Tahliye olursa söylediğimizi inkar etmeyeceğiz," dedi. Bakın Sayın Başkan, pazarlık yapma girişimi hâlâ devam ediyor aslında. Herkesin bunu gördüğünü düşünüyoruz. İddia makamı, kendi kelimeleriyle yazdırdığı metinleri doğru kabul ederek bir diğerine soruyor; sırf tutuklama gerekçesi yapabilmek adına. Bu cevaplar, oluşturma amacı güttükleri suçu yaratıyorlar. Sayın mahkemece kabul edilen iddianameyle de bunu gördük. Onlarca eylemin ve sanığın kurgusuna "Bu bir iddianame, bunu da biz yazdık," diyorlar. Soruşturma faaliyeti dahi denilemeyecek olan bu süreç, ne yazık ki bu dosyanın evveliyatıdır Sayın Heyet. Mahkemenizden talebimiz, bu dosyayı çöken beyanlar ışığında değerlendirmeniz, iddia makamının bu hasmane kurgusunu reddetmeniz ve adaleti vicdanlarda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde tecelli ettirmenizdir.
Müvekkil hakkında beyan veren , dediğim gibi bu dosyanın da sanığıdır. Peki neler dedi? Bunlar müvekkilime nasıl soru olarak soruldu ve Naim'in beyanı neden doğru kabul edildi? Ben söyleyeyim neden doğru kabul edildiğini: Çünkü tahliye vaadiyle bir beyan verebildiği için doğru kabul edildi. Savcılık ne yaptı? Önce tutukladı, sonra iftiracı yaptı. Sayın Başkan, biz bunu reddediyoruz. Peşi sıra gelen soruşturma safhasındaki dalgalarda da bunu gördük; aldılar, tutukladılar, beyanlar yazıldı, altına imzalar atıldı. Bu kişiler etkin pişmanlıktan yararlandırıldı ve bu etkin pişmanlık ifadeleri başkalarını tutuklamak için gerekçe yapıldı. Oysa 'e ne kolluk ne de savcılık ifadesinde müvekkilim hakkında, ne başkanlık konutundaki kamera kayıt cihazı ne de başkanlık konutuyla ilgili tek bir soru sorulmamıştır. Sonra bir anda ne hikmetse " beni aradı, kamera kayıt cihazını nereye bırakalım dedi," diye yalan bir beyan veriyor. Sanki kendisine gökten bir vahiy iniyor ve bir anda Mustafa'nın onu aradığını, ortada olmayan bir şeyi ona sorduğunu hatırlıyor. Sonra gidip savcılığa "Böyle bir şey olmuştu, bunu da söyleyeyim, kayıtlara geçsin," diyor. Böyle bir şey olabilir mi? Buna kim inanır Allah aşkına?
Aslında açık; geçen oturumlarda sanıklar ve meslektaşlar da ispatladı, bu kişinin tahliye pazarlığıyla yalan beyanlar verdiğini. Bu örnek aslında tüm dosyadaki etkin pişmanlık beyanlarının da bir örneği. Bu doğrultuda da bir ara çok konuşuldu, sonra unutulur gibi oldu. , savcılığa etkin pişmanlık ifadesi vermeye avukatıyla gitti. Kimdi bu avukat? Avukat Mehmet Yıldırım'dı. Peki bu kişi ismini zikredecek kadar neden önemli? Çünkü kendisi hakkında bazı iddialar vardı; kendisinin yurt dışına kaçmak için Antalya'ya gitmesi gibi iddialar vardı. Ne oldu bu adama biz bilmiyoruz, açıkçası sayın mahkemenizin şahsın dosyasında takip etmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü bu ifadeleri tek başına vermedi. Bu dosyada savcılık makamının ifade kurgusu yaratmak için kullandığı önemli parçalardan olan bu avukat, 'in iftira beyanlarının eşlikçisidir. Bu kişi aynı zamanda üzerinden dosya sanığı 'e de kumpas kurarken yakalandı, bu da bu salonda ispatlandı. Bu yüzden takipçisi olmanızı istiyoruz sayın başkan.
Dosya kapsamında bir dediği bir dediğini tutmayan Naim Erol'un iftiralarıyla eylem 17, taşıyıcı zincir halkasının Pinokyo'su 'ın iftiralarıyla eylem 18, İstanbul Adliyesi'nin yedinci katını buradaki herkesten daha iyi bilen, hatta daha fazla suçlanmamak için pazarlık yaptık diyerek ikrarı bulunan 'in beyanlarıyla da eylem 30 tanzim edilmiştir. Bunlar da müvekkilimin de konu edildiği geniş çaplı iftiracılık komplosunun temel taşlarıdır aslında. Hatta hala pazarlık içinde bu süreç az önce de ifade ettim, şöyle deniyor: "Ben etkin pişmanlık yaptım, neden hala dışarıda değilim?" Bunu da burada beyan ediyorlar, ikrar ediyorlar defaatle sayın heyet. Yani üzerinden yapılmak istenenler bunlarla da sınırlı değil tabii ki. Daha sürecin ilk gününde müvekkil gözaltına alındı, evinden alınıp bindirildiği araçla sağlık kontrolüne götürülürken araçtaki kolluk görevlisi telefonla bir konuşma yapıyor. Çok önemli: "Kişiyi aldık, getiriyoruz. Nereden görüntü alacaksınız? Sağdan mı alacaksınız, soldan mı alacaksınız? Görüntü alırken eline kelepçe takalım mı takmayalım mı?" Benim müvekkilim araçta bunları duyuyor, bunlara şahit oluyor. Yani bu da aslında ortaya koyuyor ki bir algı yaratılmak isteniyor ve bunu da insanlara eziyet şeklinde; gözaltı sürecinde, soruşturma evresinde, burada tutuklu geçirdikleri bir yıl sürecinde bunlar hep yapılıyor.
Bu durum aslında şunu da ortaya koyuyor; iddia makamı da düzgün insanları, bu memlekete hizmet eden insanları, itibarlı, onurlu, şerefi haysiyeti için yaşayan müvekkilim gibi insanları soruşturmaya konu ettiğinin farkında. Çünkü ortada akla uygun delillendirme de olmadığı için biçimlere, şekillere odaklanıldı ve kendi isteğiyle ifade vermeye giden, davete icabet eden insanların dahi itibarına delillerle zarar verilemediği için, sanki azılı suçlular algısı yaratılarak zarar verilmeye çalışıldı. O gün, 23 Mayıs 2025 günü, müvekkilimle birlikte gözaltına alınan diğer herkesin sağ koluna bir polis memuru, sol koluna bir polis memuru sokularak Vatan Emniyet'in önünde üç kere yürütmüşler görüntü alınması için. Ya bu insanlar ne yaptı? Bu insanlar hizmet etmek dışında ne yaptı? Liyakatli insanlar vatana hizmet etmek dışında ne yaptı? Ben soruyorum Sayın Başkan. Bu yaşatılanlar çok üzücü, çok yazık. Bu da zaten halka karşı yapılmak istenilen bir manipülasyonun bir parçasıydı. Biz bunları görüyoruz, tabii bunları da açıklamak istiyoruz ki herkes de bunu böyle bilsin, işin doğrusunu bizden öğrensinler. Burada da müvekkil ve diğer sanıkların hepsi için söylüyorum, onların lekelenmeme hakkının ihlali değil de nedir bu? Yani sanki adam öldürmüşler, sanki terör örgütü üyesi oldukları iddia ediliyor ama defaatle görüntü almalar, onları tekrar tekrar kamuoyunda, basında, medyada yayınlamalar... Bunlar çok çirkin şeyler, böyle olduğunu düşünüyoruz. Yani bir emekli polis memurunun, ömrünü terörün ve örgütlerin karşısında geçirmiş birini olmayan bir örgütün özel vasıflı üyesi olarak göstermek bu kadar kolay mı? Ben soruyorum.
Sonra ifadeye geçildi tabii uzun bekleyişler sonucu. Müvekkilin Giresun'da da babasından kalan bir yayla evi var. Orada da İstanbul'daki ifadeyle eş zamanlı olarak bir arama yapılıyor İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı talimatıyla. Biz o videoyu dün size sunduk, siz de incelediniz herhalde diye düşünüyorum, gördünüz. Polis memurlarının yüzü gözüktüğü için burada ekrana yansıtamayacağız dediniz. Ben o yüzden açıklayacağım videonun içeriğini. Şimdi, bu Giresun'daki yayla evinde yapılan aramada bir çelik kasa bulunuyor. Tabii orası yayla evi, doğaldır; çelik kasa bulunabilir. Ama herkes bizim gibi iyi niyetli düşüncelere sahip değil. Çünkü "Bu kasadan büyük büyük paralar çıkar" düşüncesi var; bunu da hemen bir rüşvet eylemine delil diye yediririz isteği var ortada. Sonra kasanın şifresi henüz daha İstanbul'a haber gelmeden, müvekkile sorulmadan, bir anda yandaş medyada en afillisinden manşetler atılıyor, son dakikalar veriliyor: "İmamoğlu'nun yakın koruması 'ın yayla evinde sır dolu kasa ortaya çıktı." Şimdi orası bir ev değil mi? Orada kasa bulunamaz mı? Niçin kasa bulunduğunda hemen bir sır havası yaratılmaya çalışılıyor? Ne bekleniyordu? Oradan deste deste paralar çıkması bekleniyordu. 'ın da 'nun yakın koruması olduğu için bir rüşvet eylemine aracılık yaptığı iddia edilecekti; bu bekleniyordu, bu isteniyordu.
Haberlerde şöyle deniliyor: Güya jandarma tarafından ele geçirilen bu kasa açılmak üzere İstanbul'a gönderilmiş. Bu da yalan. Ben az sonra size orada savcılığın yürüttüğü soruşturmanın nihayetini söyleyeceğim zaten. Yani aslında bu yalan haberin altındaki metin şu: "'ın yayla evinde içi milyon dolarlar dolu sır kasa bulundu." Peki kasadan ne çıktı biliyor musunuz Sayın Başkan? Hemen size söyleyeyim: 150 adet mermi. Yani bu kasadan çıkan mermiler ve evin içerisinde haricen çıkan mermilerle ilgili tabii Görele Cumhuriyet Başsavcılığı da bir soruşturma başlattı müvekkil hakkında. Mermilerle birlikte şu an antika değerinde olan babadan kalma yivsiz bir av tüfeği, kütüklük, hepsi emanete alındı o süreçte. Sonra müvekkilin burada tutukluyken SEGBİS ile sorgusu alındı. Müvekkil de emekli polis olduğunu, kendi üzerine ruhsatlı silahlarının bulunduğunu, her yıl belirli sayıda mermi alma hakkının olduğuna ilişkin ifade verdi. Sonuç ne peki? Bu yaratılmak istenilen o büyük algının sonucu ne? Takipsizlik kararı. Bunu da sunarız haricen dosyaya. Çünkü soruşturma safhasındaki talimatla Görele'de açıldı bu dosya.
Evet, kasadan 48 adet, ev içerisindeki diğer mermilerle birlikte toplam 150 adet mermi ve aynen öyle; 4 tane de vida!!! Başka da bir şey yok.
Savcı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdi, tüm mermilerin iadesine karar verdi. Biz zaten aksini beklemiyorduk çünkü müvekkilin sakladığı bir şey yoktu, hukuka aykırı bir şey yoktu. Ama tabii yapılmak istenen algı bambaşkaydı, farklıydı. Soruyorum size Sayın Başkan; yani bu insanlara bu eziyeti yaşatmaya değer miydi? İnsanların onurunu, itibarını alaşağı etmek bu kadar kolay değil. Müvekkil ve ailesi Giresun'da da saygın, tanınır, köklü bir aile. Oradaki eşe dosta karşı bunların yaşanması gerekli miydi? Yani niçin bu yapılanlar? Belki ucundan kenarından bir delil yaratırız çabası... Ama öyle olmadı işte, öyle olmadı. Müvekkile İstanbul'da sorulduğu an kendisi kasanın şifresini söyledi meslektaşlarına. Yani öyle hayallerdeki gibi değil. O size verdiğimiz görüntüdeki gibi arka fonda gerilim müziği eşliğinde "Sır dolu kasa ortaya çıktı, 'ın yayla evinde kasa bulundu, içerisinde rüşvete konu paralar olduğu düşünülüyor" gibi. Müvekkil de söylüyor, ben de söylüyorum; takipsizlik kararı da var, içinden çıkan mermiler belli, her şey yasal. Gerçekten çok yazık bu yaşatılanlar. Bir de sabah müvekkil geldi buraya sıcağı sıcağına olan olay üstüne şunları söyledi. Kahramanmaraş ve Urfa'da herkesin bildiği gibi maalesef çok elim olaylar yaşıyoruz son birkaç gündür. Dün de Kahramanmaraş'ta o hain saldırıyı gerçekleştiren failin babası bir emniyet mensubuymuş; emekli ya da aktif bilmiyorum, emniyet müdürü olduğunu biliyoruz. Yani Mustafa Bey de zaten emekli emniyet mensubu; o kasanın bulunmasının ne kadar elzem olduğu aslında ortaya konuyor bir kez daha. Yani tamamen güvenlik sebebiyle.
Müvekkilimin emniyet ifadesinde de belirttiğim üzere; kendisi, 'nun tutukluluğu halinde 'nun da korunması ve kollanması görevini ifa etme zorunluluğundaydı. Ancak bu durum zaten asla gözetilmiyor. Şöyle bir motivasyon var: "Yeter ki biz baskıyı uygulayalım; gerekirse bile güvenlik zafiyeti yaşayabilir." Ki Dilek Hanım'ın o dönemde aldığı aleni tehditler hat safhaya ulaşmıştı; bu zaten sabittir ve kamuoyuna da yansımıştır. Bu tehditler bu kadar artmışken, tam o aşamada benim müvekkilim gözaltına alınıyor. Yapılan bu uygulama; Sayın Başkan'ın ve ailesinin daha fazla korumasız bırakma çabası değildir de nedir? Burada herkesin huzurunda soruyorum. Sonrasında zaten Dilek Hanım için güvenlik tedbiri alınması amacıyla izinler zorlukla alınabilmiştir. Sırf Sayın Ekrem Bey'in ve ailesinin en yakınında bulunan biri diye, "Basmakalıp gerekçelerle biz bu adamı tutuklayalım, sonra zaten dosyasını doldururuz" zihniyeti yüzünden müvekkilim 11 aydır özgürlüğünden mahrumdur. Yüce Türk milleti adına yargılama yapan sayın mahkemeniz; kirli iddiaların konusu olan Mehmet Yıldırımlara mı itibar edecek, yoksa şeref ve haysiyetiyle milletine ve devletine hizmet etmiş Mustafa Akınlara mı? Aslında bu davanın temel tartışma konularından birisi de budur.
Eylemlere ve isnatlara geçiyorum. İlk olarak, tahliyeye ilişkin beyanımda da dile getirdiğim üzere müvekkile yönelik bir "özel vasfa haiz üyelik" iddiası var. Burada günlerdir meslektaşlarım kanunu anlatıyorlar; Yargıtay'da böyle bir karar olmadığını da izah ediyorlar ancak zapta geçmesi ve müvekkilimin savunma bütünlüğü açısından ben de anlatacağım. Türk Ceza Kanunu'nun 220. maddesinde tanımlanmış olan suç işlemek amacıyla örgütlenme suçları; temel olarak suç işlemek amacıyla bir örgütün kurulması, yönetilmesi, üye olunması, örgüte yardım edilmesi ve örgütün propagandasının yapılması suçlarını sistematize etmektedir. Bu maddede, herhangi bir "özel vasfı haiz üyelik" ile ilgili bir düzenleme gördüğümüz kadarıyla yoktur. Bu maddenin öngördüğü suç örgütü yalnızca bir birliktelik değil; suç işleme kapasitesi olan, süreklilik arz eden ve örgütsel yapısıyla işlenecek suçları kolaylaştırma potansiyeli taşıyan bir topluluktur. Yargıtay, bir suç örgütünden söz edebilmek için asgari 3 kişinin bir aradalığını aramakta; bu kişilerin belirli suçları işlemek amacıyla elverişli bir yapı içerisinde, sürekli ve devamlı olarak bir araya gelmesini gerekli görmektedir. Bu durum zaten içtihatlarla sabittir.
İddianamede ise teşekkül ettiği iddia edilen bu suç örgütündeki kişilerin çoğu, yalnızca mesleki faaliyetleri dolayısıyla zorunlu birliktelik içerisinde olan insanlardır; üstelik belediye içerisinde farklı alanlarda çalışan kişilerdir. Bu kişilerin bir araya gelmesinin ne ortak bir suç işleme amacı doğrultusunda olduğu ne de bu bir aradalığın aynı amaç etrafında süreklilik ve devamlılık arz ettiği hiçbir somut delille ispatlanamamıştır. Hal böyleyken, yalnızca adına bitki isimleri verilen gizli tanık beyanlarına dayanarak, gerçek dışı bir örgütün hukuki zeminde varlığının ispat edilebileceğinin kabul görmesi beklenemez. Müvekkilim bana şunları anlatıyor: "Bugün duruşmada, aşağıda nezarethanede beklerken yanıma biri geldi, 'Mustafa abi nasılsın?' dedi. Ben de 'Sen kimsin? Ben seni tanımıyorum,' dedim. Sonra ismini söyledi, öyle öğrendim kim olduğunu." Sayın Heyet, böyle bir örgüt mü olur? Burada sanıklar da bunu dile getiriyor; buradaki çoğu insan birbirini tanımıyor. Birbirini tanımayan ama ne hikmetse tüm suçları birlikte işlemiş bir örgüt iddia ediliyor. Müvekkilim sözde örgüt kurucusu ve liderinin "gölgesi" ve işi gereği sürekli onun yanında; dün kendisi de bunu anlattı. Ancak ne hikmetse, sürekli Sayın Ekrem Başkan'ın yanında olmasına rağmen örgüt üyelerini tanımıyor. Bu durumu hangi mantık kabul eder? Gerçekten anlamıyorum. İddianame yazıldığından beri sorguluyoruz ama bu durumu bir türlü anlayamıyoruz. Bu nasıl bir örgüttür? İş ortamlarında kurulan yakın ilişkiler, toplumsal hayatın doğasından kaynaklanan birlikteliklerdir.
Az önce de ifade ettim; tekrar belirtmem gerekir ki hayatın olağan akışında meydana gelen bu birlikteliklerde hiyerarşik yapılanma, aslık-üstlük ilişkisinin kabulü ve suç örgütünün varlığından bahsedilmesi yerinde olmayacaktır. Keza Yargıtay 6. Ceza Dairesi'nin 20.03.2017 tarihli bir kararında da suç örgütünün, organik gelişen ilişkilerden başka bir yapıyı temsil ettiği açıkça ortaya koyulmaktadır. İddiaya konu örgütte, üyelikten farklı olarak "özel vasfa haiz üyelik" türünde bir örgüt üyeliği ihdas edilmiştir. Müvekkilim de iddianamede "özel vasfa haiz üye" olarak addedilmektedir. İddia makamı; bu tip üyeliği örgüt üyesi sıfatının üzerinde konumlandırmış ve yerleşik Yargıtay içtihatları uyarınca özel vasıflı üye olarak nitelendirilebilecek şüphelilerin (iddianamede isimleri yazılı olanların), belediye içerisinde herhangi bir görevleri olmamasına rağmen belediye görevlilerine veya diğer örgüt üyelerine talimat verdiklerini iddia etmiştir. Ayrıca bu kişilerin, örgüt lideri olduğu iddia edilen şüpheli ile bir şekilde diyalog içerisinde oldukları ve diğer örgüt üyelerinden daha aktif konumda bulundukları tespitiyle, müvekkil 'ın da aralarında bulunduğu birtakım kişileri "özel vasfa haiz üye" olarak sınıflandırmışlardır.
İddia makamından sadır olan bu "özel vasıflı üye" tanımının yerleşik içtihatlardan geldiği iddia edilse de mahkeme huzurunda bir kez daha dile getirmek istiyorum: Özel vasfa haiz üyelik veya benzeri bir tanımlamayı kullanan hiçbir Yargıtay içtihadı bulunmamaktadır. Biz aylardır meslektaşlarımla Yargıtay içtihadı tarıyoruz; açıkladığım üzere böyle bir model zaten hukukumuzda yoktur. Ayrıca ile "bir şekilde diyalog içinde bulunulması" şartı, objektif nitelikli değerlendirme yapılmasına imkan tanıyacak somut olgulardan yoksundur. Benim müvekkilim, Sayın Ekrem Bey'in yakın koruma ekibinde bulunmasından mütevellit, kendisiyle birebir iletişim halinde olması zaten görevinin gerekliliğidir; aksi düşünülemez Sayın Heyet. Ayrıca müvekkilim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi içerisinde Özel Kalem Müdürlüğü'ne bağlı bir daire başkanıdır. Dün size sunduğum dosyalardan 3 nolu dosyada buna ilişkin resmi evrakı bulabilirsiniz. Yani kendisinin belediye içerisinde resmi bir görevi mevcutken, 2014 döneminden beri de Sayın 'nun yakın koruma ekibinde olmasından dolayı, mevcut koruma ekibiyle birlikte bilgi ve tecrübesiyle bu görevi üstlenmeye devam etmektedir.
Burada bilinen bir yanlışı da huzurunuzda düzeltmek isterim. Mustafa Bey için kamuoyunda sürekli "koruma müdürü" deniliyor; ancak müdürlük gibi bir durum yoktur. Kendisi de dün sorgusunda bunu zaten belirtti. Maalesef böyle bir algı oluşturulmak istendi ki Mustafa Bey, iddianamedeki o "özel vasfa haiz üyelik" nitelendirmesine, yani diğer üyelerden daha üst bir pozisyonda olduğu iddiasına uygun görünsün. Mustafa Bey'i o pozisyonla eşleştirmek için "koruma müdürü" algısı yaratıldı. Ne müdürü ya? Müvekkilim özel kalem müdürlüğünde daire başkanı mıdır, müdür müdür? Yani insanlar Mustafa Bey'i çok seviyor olabilir; ekip arkadaşları, onu tanıyan insanlar ne kadar kıymetli ve liyakatli bir insan olduğunu biliyor olabilirler. Bundan dolayı da kendisine saygıdan ötürü "müdür, müdürüm, Mustafa müdürüm" diye hitap ediyor olabilirler ama bu işin gerçeği bu değildir. Bu, yaratılmak istenen bir algıdır. Huzurunuzda bunu da düzeltmek istiyorum Sayın Başkan; bunu bu şekilde bilgilendirmek istiyorum. Bu yanlış bir kullanım şeklidir. Mustafa Bey, Sayın 'nun protokol korumasıdır, yakın korumasıdır. Koruma ekibinde çalışan herkes zaten İBB'ye ya da İBB iştiraklerine doğrudan bağlıdır. Müvekkil uzun yıllardır Sayın Ekrem Bey'in korumalığını yaptığı için kendisine saygıdan ötürü bu şekilde hitap edildiğini zaten söyledim.
İddianamede "özel vasıflı üye" olarak nitelendirilen müvekkil 'ın, pozisyonu gereği Sayın 'na yakın olmak zorunda olan kişilerden olduğu görülüyor ve bu somut bir şekilde ortada duruyor. Yani biz burada anlatıyoruz ama arama butonuna "" ya da "" yazdığımızda, Ekrem Bey'in hemen arkasında, sağında veya solunda Mustafa Bey'i görebiliyoruz. Güvenlik zorunluluğu gereği sürekli kendisiyle yan yana olması gereken müvekkilin bu yakınlığı, salt bir suç işleme amacıyla bir aradalığı işaret edemez. Yıllarca emniyet teşkilatı içerisinde görev yapmış, Özel Harekat Şube Müdürlüklerine bağlı çalışmış, tüm örgütlerinin karşısında durmuş, vatanına ve milletine zarar verme potansiyeli taşıyan bu örgütlerle savaş halinde olmuş bir müvekkilin varlığının; somut hukuki delillerle bile ispatlanamayan bir "sözde örgüte" üye olarak nitelendirilmesi akla ve vicdana aykırıdır. Hayatın olağan akışına ters ve hukuki gerçeklikten uzaktır. Bu suçlama müvekkile son derece elem vermektedir. Görüldüğü üzere "özel vasıflı üyelik" kurgusu, belirlilik ilkesi doğrultusunda somut olgulara dayalı olarak ortaya konulamamıştır. İddia makamının, normatif dünyanın gerekliliklerini aşacak mahiyette inşa etmeye çalıştığı bu kavram temellendirilememiş; yalnızca Sayın 'na yakınlıklar kümesi olarak sınıflandırılmıştır. Sayın Başkan, müvekkil hayatı boyunca devletimizin bütünlüğüne zarar vermek isteyen tüm örgütlerin karşısında durmuştur. Varlığı ispat edilemeyen böyle bir sözde örgütte "özel vasıf haiz üyelik" iddiasını kabul etmiyoruz. Böyle bir örgüt olmadığı için böyle bir üyelik de yoktur.
Şimdi örgütle ilgili savunmalarımı tamamladım ve eylem 15'e geçiyorum. Herkesin bildiği gibi eylem 15, bir kamera bantlama konusudur. Burada isnat edilen suç; "suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme" ve "haberleşmenin engellenmesi"dir. Bu eylem kapsamında iddia makamı, somut gerçekliklerden ve hukuki delillerden yoksun olarak ortaya koyduğu bu mezkur iddianame aracılığıyla diyor ki: "Bir sözde örgüt var, sen de bu sözde örgütün kurucu ve yöneticisisin." Şunu da belirtmek gerekir; bu isnat yapılırken Sayın Ekrem Bey'in seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu ve bulunduğu konum itibarıyla görevinin gereklilikleri ile hayatın olağan akışında gerçekleştirdiği fiiller bir kenara bırakılıyor. Ya da bırakılmak isteniyor, öyle söyleyelim; bu daha doğru olur. İddiaya göre , Le Meridien Otel'de sözde örgütün üyeleriyle gizli toplantılar yapıyor. Müvekkilime de iddianamede; "Sen de kameraların kapatılması ve bantlanması için talimat verdin, senin talimatın doğrultusunda da koruma ekibindeki kişiler bu eylemleri gerçekleştirdi," diyorlar. İddia bundan ibarettir, herkesin anlaması için özetledim.
Şimdi iddianamede yer aldığı şekliyle aynen okuyacağım size: "Otel'in kamera kayıtlarının incelemesi neticesinde; 08.10.2024 ve 12.10.2025 tarihlerinde şüpheli talimatıyla hareket eden örgüt üyelerinin kameraları bantladıkları ve sinyal kesici (jammer) cihazları toplantı yapılacak alana getirdikleri tespit edilmiştir," deniliyor. Peki, kamera görüntülerinden müvekkilin sözde talimatı verdiği nasıl anlaşılıyor? Ben soruyorum size: Talimat verildiğine ilişkin ne bir tanık beyanı var ne dosyadaki diğer sanıkların ne de koruma ekibinde bulunanların buna ilişkin bir beyanı var. Ne bir şikâyet var ne de duyulan bir talimat var. Burada talimat verildiği nasıl tespit ediliyor? Bu talimat nereden geliyor? Sadece kamera görüntüsü izleyerek bu kanıya nasıl varılıyor?
Dosyaya bakıyoruz, diyoruz ki bu talimat olgusu nasıl vücut buldu, bir inceleyelim. Buna ilişkin ifadeleri tarıyoruz. Bakıyoruz hiçbir somut delil yok. Bir Allah'ın kulu ' bana talimat verdi de ben bunu yaptım' demiyor. Ama işte özel vasıflı üye olacak ya benim müvekkilim hani bir noktada o talimatı verecek ya... Ne bir yazışma var talimatla ilgili, ne birinin işitme ya da görme gibi somutluğunu ortaya koyabilecek şekliyle bir görgüsü var. Yani müvekkilimin ilgili suçları işlemek gayesiyle hareket ettiği ve talimat verdiği neye dayanarak isnat ediliyor? Biz zaten bunun cevabını da bulamadık. Sayın Başkan, sayın heyet; biz buradan şunu anlıyoruz ki iddianamenin genelinde olduğu gibi bu eylem kapsamında da altı boş iddialarla olmayan suçlar yaratılmaya çalışılıyor. Gel gelelim asıl suça konu eylem şu: İddia ediliyor ki söz konusu toplantılar suç teşkil ediyor. Şimdi da bunu biliyormuş ve bu yüzden kameraların bantlanması ve jammer cihazlarının kullanılması yönünde talimat vermiş.
Sayın Başkan, sayın heyet; eğer eylemi detaylıca incelediğiniz zaten görürsünüz ki sanıklar olan ve bir kısmı da belirttiğim gibi müvekkilim Mustafa Bey'in koruma ekibindeki çalışma arkadaşları olan kişilerin ifadelerini dile getirmek istiyorum. şöyle diyor: 'Kameraları bantlamamı bana kimse söylemedi. Bu işleri 'nun gittiği yerlerde koruma ekibinin almış olduğu karar nedeniyle rutin olarak yapmaktayım. Rutin olarak yaptığımız bir uygulama olduğu için o tarihte kameraları ben bantladım. O tarihte toplantıya kimin katıldığına ilişkin herhangi bir bilgim yoktur.' Kendi ifadesi. diyor ki: 'Kamera bantlamamın sebebi çalıştığım süreç boyunca Başkan Bey'in daha önce medyaya özel görüntülerinin servis edilmesinden ötürü koruma ekibi ve protokol ekibinin almayı gerekli gördüğü önlemler doğrultusunda daha önce şahit olduğum için bahse konu otelde söz konusu salonun ve o katın o gün Başkan Bey'e tahsis edildiğini, görüntüdeki kameranın ise Başkan Bey'in istirahat edeceği, kıyafetlerini değiştireceği ve yemek yiyeceği alanın kapısını direkt görmesi sebebiyle önceden alınan uygulamalardaki gibi bu sebeple kamerayı kapattım.' diyor. Yani otelin, devam ediyorum ifadesine, otelin diğer kameralarından görüleceği üzere Başkan Bey'e kıyafetlerin ve yemeğin getirildiği görülebilir. Başkan Bey'in görüntülerdeki tahsis edilen alanda tuvalet ihtiyacını giderebileceği alanı görmekteydi. Bu sebeple de herhangi bir olumsuz görüntü verilmemesi için kamera açıları kapatıldı. Kameraya bant çekme talimatı gibi bir şey söz konusu değildir. Biz bunu Başkan Bey'in gittiği her yerde Başkan Bey'in mahremiyeti için yapmaktayız.' Bunu söylüyor. Kendisinin ifadesini bizzat hiçbir değişikliğe uğratmadan aktardım.
de şöyle diyor: 'Ben 2018 yılından beri İBB'de güvenlik görevlisi olarak çalışıyordum. 2024 yılında Başkan'ın öncü koruma ekibine girdiğimden itibaren çalışanlardan gördüğümü uygulamaktayım. Herhangi bir şekilde birinden talimat almadım. O güne özel bir kamera kapatma talimatı verilmemişti. Yukarıda da belirtmiş olduğum üzere bu önceden beri süregelen bir uygulama olduğu için o gün ekstra talimat almaksızın kamera görüntülerini kapatmıştım. Kamera görüntülerini kapatmamdaki amaç ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ile alakalı basına herhangi bir şekilde yanlış görüntü servis edilmesine karşı önlem almaktır.' Yani burada nasıl bir çelişki var? Birbirleriyle çelişmeyen bu kadar ifade varken, hele ki bu ifadelerin sahipleri bizzat Sayın 'nun koruma ekibinde yer alan ve olayı bizzat yaşayan kişilerken... Ki Çağlar Bey söylüyor 'Ben kapattım kamerayı' diyor. Bunu itibar koruması için güvenlik tedbiri olarak aldık diyorlar. Yani bu kadar ifade varken, müvekkil 'ın talimat vermediği ve koruma ekibinin aldıkları koruma ve kollama tedbirlerini uyguladığı bu kadar açıkken nasıl oluyor da iddia makamı müvekkilin talimat verdiğinden bu kadar emin oluyor?
Sayın Başkan, burada bir itibar korunması mevcuttur. Dün müvekkilim size 10 madde halinde VIP koruma ve kollamanın görevlerini detaylıca açıkladı; bu açıklamalar bu yüzden kıymetliydi. Müvekkilim, kendisine isnat edilen bu eylemin niçin suç teşkil etmediğini, ne amaçla yapıldığını ve neye hizmet ettiğini tüm detaylarıyla izah etmiştir. Bu uygulama açıkça bir itibar korumasıdır. 2022 yılında kamuoyuna yansıyan "Balıkçı Kahraman" olayı herkesin malumudur. Dün müvekkilim de bahsetti; bu salondaki herkesin bu olayı bildiğini ve hatırladığını düşünüyorum. Ancak yine de kısaca değineceğim: Bu olayda Sayın , İngiltere Büyükelçisi ile yaklaşık 1 ay önceden organize edilen bir yemekte bulunduğu esnada, İstanbul'da aniden olumsuz hava koşulları meydana gelmiştir. Sonrasında Sayın Başkan, kriz anını yönetmek adına afet koordinasyonu için sahaya inmiştir. Bahsettiğim restoranın bulunduğu Rumeli Kavağı mevkiindeki MOBESE görüntülerinden bu yemeğe ait kesitler, yandaş medyaya ve onların sosyal medya kanallarına servis edilmiştir. Kendilerine "basın mensubu" demekten imtina edeceğimiz sözde haberciler, bu görüntüleri çarpıtarak kamuoyuna aksettirmiş; bu da geniş çaplı bir siyasi tartışma başlatmıştır.
Olayın gerçeği çok farklıyken, kamuoyuna çarpıtılarak yansıtılan bu MOBESE görüntülerinden sonra; koruma ekibi, Sayın Ekrem Bey'in bir daha böyle bir itibar suikastının hedefi haline getirilmemesi için eyleme konu olan "kamera bantlama" işlemini bir koruma-kollama ve itibar koruma tedbiri olarak hayata geçirmeye başlamıştır. Keza bu olaydan sonra Sayın Ekrem Bey'in terör örgütlerinden aldığı tehditler de malumdur; dün zaten burada büyük ekranlara yansıtarak bunları gösterdik. Kendisi, İstanbul Valiliği tarafından tanzim edilmiş "Özel Güvenlik Belgesi" ile korunmaktadır. Sayın Heyet, Sayın Başkan'ın korunması için İstanbul Valiliği'nden verilen bu belgeyi size sunacağım. Zaten burada bantlanan kameranın yalnızca Sayın 'nun üzerini değiştirdiği alanı ya da üzerini değiştirip toplantı alanına geçtiği ara alanı gören kamera olduğu ifadelerde defaten belirtilmiştir. Görüntüleri detaylıca incelerseniz; koruma ekibinden bir kişinin elinde takım elbise ve kıyafetlerle o alandan geçtiği görülmektedir. Bu sırada toplantı alanındaki kameralar ise açıktır.
Şöyle bir durum var: Ben de henüz dosyada gizlilik kararı mevcutken, haber bültenlerinde tekrar tekrar tartışılan ve kamuoyuna servis edilen bir haber kanalından bu görüntüleri izledim. Hangi haber kanalı olduğunu herkesin tahmin edebileceğini düşünüyorum; bu zor değil. Toplantı odasına girişler açık bir şekilde gözükmektedir. Hatta 04.03.2025 tarihli, saat 20:43 olan bir görüntü mevcuttur. O görüntüde önde, Özel Kalem Müdürü Sayın Kadriye Hanım arkasındadır. Yanlarında Mustafa Bey ve görüntülerden tam seçemediğimiz ama onlarla birlikte çalışan resmi koruma polisleri olduğunu tahmin ettiğimiz kişiler vardır. Ekrem Bey ve Kadriye Hanım'a toplantı odasına kadar eşlik edip orada bırakıyorlar. Ancak bu görüntüler iddianamede yoktur. Neden yoktur? Çünkü iddianamede bir "gizlilik havası" yaratılmak isteniyor; "Siz gizli işler yapıyordunuz, kimin geldiği kimin gittiği gözükmüyordu," deniliyor. Ama o görüntüler var, biz onları izledik; maalesef iddianameye konulmamış. Çünkü eğer bahsettiğim görüntü kesitleri iddianameye koyulsaydı, "Eylem 15"in bir tutarlılığı kalmazdı ve yaratılmak istenen o gizlilik algısı kendi kendine çökerdi. Ben Sayın Savcıdan bir cevap bekleyemem, çünkü iddianameyi kendisinin tanzim etmediğini çok iyi biliyorum. O yüzden bunun cevabını kendi kendimize veriyoruz: Eylem 15 çökeceği için bu görüntüler iddianamede yoktur. Çünkü ne müvekkilin ne de bu eylemdeki diğer tanıkların gizlediği veya sakladığı bir şey yoktur.
Yani gizli bir toplantı olsaydı, bahsi geçen Meridyen Otel'in tüm giriş çıkışlarını gösteren kameralar bantlatılmaz mıydı Sayın Başkan, Sayın Heyet? Bir düşünün; ortada iddia edildiği gibi bir örgüt var ama bu örgüt otelin 4. katında yer alan VIP giriş çıkışını kullanmıyor. Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi otelin ana giriş kapısını kullanıyorlar ve bir kamera hariç —ki o kameranın niçin kapatıldığını burada defaten anlattık— başka hiçbir kamera kapanmıyor. Otele gidip gelirken, konvoyun en önünde polis memurlarının bulunduğu, çakarlı öncü ekip araçlarıyla gidiyorlar. Çakarlar yanıyor, bazen sirenler çalıyor; peki, bu örgüt gizli öyle mi? Ben, bu kadar açık edilen bir sürecin gizlilik kavramıyla tamamen tezat olduğunu düşünüyorum. Bu nasıl gizli bir örgüt? Anlayamıyoruz maalesef.
Ki şunu da belirtmek isterim, müvekkilim ifadesinde de söyledi: Sayın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı , özel koruma kararıyla korunuyor. Kendisine devletimiz tarafından tahsis edilen 4 koruma polisi var. Bu polisler asla Başkan'ın ve koruma ekibinin yanından ayrılmıyorlar. Nereye gitseler onlar da orada. Yani toplantı yapılıyor, toplantı esnasında katta bekliyorlar, toplantı salonu kapısında bekliyorlar. Sayın Başkan'ın -müvekkilim anlattığı için biliyorum bunları, çünkü kendisi de hep onlarla birlikte olduğu için- Sayın Başkan'ın sürekli odasının kapısında bekliyorlar. Devletin şanlı polisinin olduğu bir yerde suç örgütünün bulunması mümkün mü? Bu insanlar iddia edildiği gibi bir suç örgütü olsa bu kapsamda, bu faaliyetlerini yanlarından bir dakika bile ayrılmayan polis memurlarının önünde yapabilirler mi? Ki dün burada meslektaşım da Mustafa Bey'e bir soru yöneltti, çok güzel bir soruydu; 'Bu polis memurları burada bir suçun varlığını görseler ne yaparlar Mustafa Bey?' dedi. Mustafa Bey de cevap verdi; 'Üstlerine bildirmekle yükümlüler' dedi."
Peki var mı bu polis memurlarının bildirdiği bir suç teşkil eden bir eylem, bir olay? Ki Mustafa Bey'in bahsettiği üzere, birkaç polis memuru yaklaşık 10 yıldır onlarla birlikte çalışıyor. Bakılabilir kayıtlara. Var mı bu polis memurlarının bir raporlaması? Hani bu örgütün çok uzun yıllardır teşekkül ettiği iddia ediliyor ya, bakılabilir. Polis memurları da mı bu örgütü saklayacak? Böyle bir şey var mı, böyle bir şey mümkün mü? Şanlı Türk polisi bir hukuksuzluk görecek ve bunu bildirmeyecek mi? Şimdi iddia edildiği gibi gizlilik içeren bir durum olsa, tüm devlet erkanının sıklıkla tercih ettiği bu otel mi tercih edilir? Yani ben size soruyorum; hani bu insanlar çok gizli bir örgüt ya, ama bu otele sık sık milletvekillerinin, çeşitli parti sözcülerinin gelip gittiğini biliyorlar çünkü karşılaşıyorlar. Çok gizliyse bu insanların gözünün içine baka baka mı yapar bu insanlar eylemlerini? Yani çünkü Mustafa Bey de anlattığı için ben bu kadar detaylarıyla biliyorum. Tabii yani kaç kere işte bakanlarla, milletvekilleriyle, parti sözcüleriyle otele giriş çıkışlarda karşılaşmışlar, MİT mensuplarıyla... Ya bu insanların olduğu yerde, bu insanlar bir örgüt ve bu bahsettiğim kişilerin gözünün içine bakarak suç işleyecekler; bu iddia ediliyor. Evet yani dördüncü katta belirttiğim gibi VIP girişi var ki o giriş çıkışta herhangi bir görüntü vesaire durumu da yok çünkü özel karşılanıyorlar, içeri özel bir ekiple birlikte alınıyorlar. Bu insanlar gizliyse niye o girişi kullanmıyorlar?
Ben burada müvekkilimin bana söylediği, bize verdiği nesnel, somut ve gerçek bilgiler doğrultusunda bu oteli neden tercih ettiklerini de hemen söyleyeyim size: Çünkü Sayın Başkanın eviyle Le Meridyen Otel arası araçla 3,5 dakika. Hatta şöyle söyleyeceğim, müvekkil bunu söyledi; Başkanın evine dönerken Le Meridyen Otel yol üstünde kalıyor. Keza müvekkilin eviyle otel arasında da 300 metre var; o da takriben araçla 2 dakika falan. Oteli kullanma sebepleri oldukça net; yani ulaşım kolaylığı açısından burayı tercih ediyorlar. Zaten Mustafa Bey'in de defaten söylediği bir şey var; diyor ki: 'Oradaki otel müdürünü vesaire tanırdık, bazen geçerken eve giderken dinlenmek için, çay-kahve içmek için bile uğradığımız olurdu' diyor. Çay kahve içerken üstünü değiştirmeyeceği için herhalde o yüzden kapatmamışlar kamerayı. Ama niye kapattıklarını burada izah ettiler bin kere. Yani uzun toplantılardan geliyor, üstünü değiştirmesi gerekiyor ya da oradaki toplantıdan sonra farklı bir yere geçmesi gerekiyor program doğrultusunda, o yüzden üzerini başını değiştirmesi gerekiyor. Yani orası bir otel ve o görüntüler alınıp yanlış şekilde lanse edilebilir. O yüzden bunu yaptıklarını defaten belirttiler zaten."
Şimdi bir de şunu atlamayayım; müvekkilimin verdiği iddia edilen talimatla 'toplantı içeriği olan suçu gizleme amacı güttüğü' söyleniyor iddianamede. Müvekkil hangi suçu gizlediğini bilmiyor. Çünkü iddia makamı gizlenilen suçun ne olduğunu söylemiyor. Çünkü ortada bir suç yok. Bir ihbar yok, bir şikayet yok, bir tanık beyanı yok o toplantının içeriğinin gayriresmi olduğuna dair. Ya müvekkil zaten yapmış olduğu görev gereği toplantı içeriğini bilmesinin imkanı yok, bu özel kalemin işi. Şimdi benim müvekkilim yakın koruma, gidip de şey mi diyecek: 'Bugün de nasıl bir toplantı düzenlediniz acaba? Neye ilişkin?' İşi değil bu, niye bilsin ki? Ki burada Mustafa Bey kendini izah etti; nasıl devlet terbiyesi aldığını da söyledi. Kendi görev alanı dışarısında hiçbir şeye karışmaz. Kendi görev yükümlülüklerini yerine getirir, sorumluluklarını yerine getirir...Onun haricinde hiçbir şeye karışmaz.
Dolayısıyla, neyi gizlediğini bilmediği için müvekkil, bu toplantıda güya gerçekleştirilen suçu gizlemek için "kameraları bantlayın" talimatı verdiği iddia ediliyor. Bu hangi akla ve mantığa sığar Sayın Başkan? Yani toplantının içeriğini bilmiyor, ortada bir suç yok; neyi gizliyor? Ortada gizlenen bir suç yokken müvekkile nasıl "sen bu suçları gizledin" gibi bir suç isnadı yapılıyor? Biz bu konuda uzman görüşü aldık ve dün eylem 15 ile eylem 17 kapsamında size sunduk. Müvekkilim de Sayın Hanefi Avcı'nın kim olduğunu detaylıca açıkladı. Türkiye'de bu alanda faaliyet göstermiş, devletimize hizmet etmiş daha yetkin biri yoktur diye düşünüyoruz. Eğer varsa üstatlardan şimdiden özür diliyorum ama Hanefi Bey'in bu konudaki yetkinliği ve öz geçmişi herkesin malumudur. 2 numaralı Dosyada da görüyorsunuz; kendisi aynı zamanda bir hukukçudur. Bu yüzden eylemleri hem emekli emniyet müdürü hem bir hukukçu gözüyle, hem de bu salonda içinde bulunduğumuz siyasi dava gibi Türkiye'nin en önemli davalarından birinde yargılanıp alnının akıyla beraat etmiş, tecrübeli biri olarak değerlendirdiği açıktır.
Dün sordunuz; müdafilere soruyorum, "Hanefi Bey bu uzman görüşünde eylemleri neye göre değerlendirdi?" diye. Biz de elimizdeki verileri verdik Sayın Başkan. İddianameyi verdik, ifadeleri verdik. Zaten iddianamede başka bir şey yok ki. Hanefi Bey, olmayan bir şeyle uzman görüşü tesis edemeyeceği için, size sunulan iddianamedeki verilerle bir değerlendirme yaptı. Zaten bakarsanız çok spesifik değil; genel anlamda bir girizğâh yaparak jammer cihazlarını, koruma ve kollama tedbirlerini anlatıyor vs. Uzman görüşünün 7. sayfasında Sayın Hanefi Avcı şu değerlendirmeyi yapıyor: "Kameraların kapatılması veya bantlanması olayı asıl olarak değil, otel yönetimiyle toplantı yapan kişiler arasındaki ilişki olup; otel yöneticilerinin bundan şikâyetçi olmadıkları, hatta zımnen müsaade ettikleri anlaşılmaktadır. Ayrıca söz konusu toplantıların o gün ne amaçla yapıldığı, nelerin plandığı, bunların suç olup olmadığı bilinmediği gibi; koruma görevi yapan kişilerin içeride ne olup bittiğini bilmesi mümkün olmayacağına göre, bundan dolayı ne müvekkilimize ne de diğer koruma ekibine bir kusur izafe edilemeyeceği kanaatindeyim." Bu değerlendirme çok açık diye düşünüyorum. Zaten ben size niçin kameraların bantlanmasını koruma tedbiri olarak uyguladıklarını anlattım. Uzman görüşünün ilgili kısmına da yer verdim; sizde de var, inceleyebilirsiniz. Bu konuda başka bir soru işareti kaldığını düşünmüyorum.
Jammer konusuna geçiyorum. Eylem 15'e konu güvenlik kamerası görüntülerinde yer alan valizlerin içerisinde "balya balya paralar olduğu" iddiası vardı ilk başta. Tıpkı müvekkilin evindeki kasada yapılmak istenen algı gibi bir durum yaratılmaya çalışıldı. Günlerce o valizlerin içeri sokulduğu görüntüler, "valizlerle para taşınıyor" diye medyaya servis edildi. Kamuoyunda bir algı yaratılmaya çalışıldı ama başarılı olamadı. Çünkü müvekkilimin de dahil olduğu koruma ekibi görevlileri, ifadelerinde valizlerin içerisinde —yerine göre önleyici, caydırıcı veya koruyucu tedbir olarak— jammer taşındığını belirtti. İfadelerle birlikte o algı da çöktü; valizlerin içinden tonlarca para çıkacağı kurgusu boşa çıktı. Tabii burada istenilen algı elde edilemedi ama bu sefer de "haberleşmeyi engellediği" iddiasıyla "haberleşmenin engellenmesi" suçunun işlendiği öne sürüldü. Ancak Sayın Heyet, dosya içerisinde bu isnatları tek başına çürüten bir ifade yer alıyor: Otel müdürü Sinan Udil'in ifadesi. Haberleşmenin engellenmesi iddiasını çürütmek için başka hiçbir şeye gerek yok.
Sinan Udil şöyle diyor: "Kasım 2023 - Mart sonu 2025 tarihleri arasında otelde müdürlük yaptım. Bu süre zarfında ve kalabalık bir grup toplantı için otele gelirdi. Ortalama 1-2 saat otelde dururlardı. Gelmeden evvel polis korumaları gelir, toplantı yapılacak salonları kontrol ederlerdi. Jammer cihazlarını da yanlarında getirirlerdi. Polis oldukları için biz müdahale edemiyorduk." Ayrıca haberleşmenin engellenmesi hususunda şunları ekliyor: "Jammer kullanılmasından dolayı otel sisteminde herhangi bir aksaklık yaşanmadı." Yani otel müdürü kendisi iletişimin kesilmediğini söylüyor. Hâlâ nasıl oluyor da haberleşmenin engellendiğine dair tek bir beyan veya şikâyet yokken böyle bir şey iddianameye konu ediliyor, gerçekten anlayamıyoruz. Ortada bir suç olmadığı için bu noktada hukuki bir savunma yapmakta da güçlük çekiyoruz.
Keza, otelin çatısında bir baz istasyonu var; şöyle göstereceğim. Ben bunu e-Devlet üzerinden aldım, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sorgulayabilir. "En yakın baz istasyonu" diye sorgulayınca zaten çıkıyor. Ben de bu otel için sorguladım; otelin tam tepesinde, çatısında bir baz istasyonu var. En yakın baz istasyonu bile otelin çatısında ve bilindiği üzere bu jammer cihazları telefonların baz istasyonuna bağlanmasını engelleyici sinyaller üretir mahiyetleri gereği. Haberleşmenin engellenmediği otel müdürünün de beyanlarıyla açık olduğu gibi bahsedilen cihazların kullanıldığına dair bir delil yok. Kullanılmak istense bile daha otelin tepesindeki baz istasyonunu engelleyemiyor sayın heyet. Yani bu çok açık. Tabii ben ya da müvekkilim teknik olarak bu jammer cihazlarının mahiyetini size çok iyi izah edemeyebiliriz çünkü o teknik konudur. İBB'den bu cihazlara ve mahiyetlerine ilişkin bir bilgilendirme yazısı talep etmenizi rica ediyoruz. Bu yazı gelince siz de göreceksiniz zaten bu cihazlar çok eski tarihli olduğu için çok dar bir alanı etkileyebildiğini düşünüyoruz.
Zaten yazı gelince bunları görürüz. Bu jammer cihazları zaten 2019 döneminden evvel İBB eski başkanlarından rahmetli Sayın Kadir Topbaş döneminde İBB bünyesine kazandırıldığı bilinen ve koruma kollama faaliyetleri kapsamında kullanılan cihazlar. Müvekkilim dün görselleriyle de burada izah etti niçin bu cihazları yanlarında getirip götürdüklerini. Neden yanlarında bulundurulduğu çünkü kendisinin korunması görevini üstlendiği İstanbul gibi bir şehrin, 16 milyon resmi gayriresmi 20 milyon belki daha fazla insanın yaşadığı bir şehrin seçilmiş belediye başkanı Sayın 'nun aldığı tehditler ortada. Terör örgütlerinden tehditler alıyor ve bu zaten kanıtlanmış, soruşturması açılmış. Yani bu jammer cihazları uzaktan kumanda ile yapılması olası patlama ya da varsa bir başkaca terörsel eylem ihtimallerine karşı önleyici ve koruyucu tedbir olarak bulunduruluyor, bir caydırıcı tedbir olarak bulunduruluyor. Dün müvekkilim anlattı; Rus blog yazarı Tatarsky'nin ona hediye verilen biblonun uzaktan patlatılarak onun ölmesine sebebiyet verdiğini. Şimdi elde var imkan, belediyenin envanterine kayıtlı cihazlar var. Bunları niçin caydırıcı tedbir olarak kullanmasınlar terör örgütlerinden tehdit alan bir belediye başkanının korunmasında?
Yine Sayın Hanefi Avcı'nın uzman görüşünün üçüncü sayfasında 4.3 numaralı kısımda yapmış olduğu görevi açıklıyor. Kendisi cezaevlerinde bulunan örgüt mensuplarının gizlice içeri sokup farklı frekanslarda çalışan telefonlarla dışarıyla haberleşmenin engellenmesi için jammerlarla kurulan teknik sistemin projelendirilip uygulamaya konması olayında yöneticilik görevi yapıyor. Şimdi mütalaayı biz Hanefi Bey'den aldık. Jammerlar konusunda daha yetkin biri var mı? Yani uzmanlığı konusunda başka bir şey söylemeyeceğim, artık gerek kalmadı diye düşünüyorum. Mütalaanın yedinci sayfasında eylem 15 ile eylem 15'te yer alan jammerlarla haberleşmenin gizlendiği iddiasına ilişkin Sayın Hanefi Avcı şöyle bir değerlendirme yapıyor, diyor ki: Jammer'ın çalıştırılıp çalıştırılmadığı yazılmadığı gibi, çalıştırılmış ise bile Le Méridien otel müdürü Sinan Udil'in ifadesine göre muhabere aksadığına dair şikayet gelmediğini belirtmesi, ayrıca jammer cihazları yapılış özelliklerine göre bazı marka ve modellerin radyo, polis ve diğer güvenlik kuvvetlerinin kullandığı telsiz frekansları, TV bantları, GSM frekansları gibi kamu ve özel sektöre tahsisli ve onların kullandığı frekans bant aralıklarına girmeden diğer boş frekans bantlarında yayın yaptıkları, böylece muhabereyi etkilemedikleri gibi bazı modellerde ise çok düşük güçlerde yayın yaptığından sadece bir oda içerisinde etkisi olup dış ortamda etkileri olmadığından muhabereyi etkileme güç ve özelliğinin olup olmadığı eldeki jammer'ın bu özellikleri konusunda yetkili firmadan bilgi alma veya uzman bir kuruluşta inceleme yapılmadan muhaberenin aksadığına dair şikayet, ihbar, bilgi olmadan etkilendiği iddiasının anlamsız kalması karşısında müvekkilinize veya diğer koruma ekibine izafe edilebilecek bir kusur olmadığı kanaatindeyim diyor.
Biz de aynı kanaatteyiz çünkü söyledim defaten. Yani kim haberleşmenin engellendiğini söylüyor? Kimse. Otel müdürü bile bunu yalanlıyor ifadesiyle. Hani suç? Haberleşmenin gizlenmesi ne zaman engellenmiş? Hani? Yok. Olmayan bir suçtan bu adam 11 aydır tutuklu. Biz daha ne diyelim Sayın Başkan, Sayın Heyet. Yani bu uzman görüşünü okuduktan sonra sizin eylem 15 ve 17 kapsamında tutuklu bulunan herkesin tahliye edilmesi yönünde bir karar vereceğinizi düşünüyorum açıkçası ve böyle olması gerektiğini düşünüyorum, buna inanmak istiyorum. Yani daha belirleyici ve daha açıklayıcı olan bu uzman görüşünün dikkate alınmasını istirham ediyorum. Müvekkile burada isnat edilen tüm suçlamalar koruma ve kollama faaliyeti kapsamındaki fiiller. Zaten ortada bir suç yok.
Eylem 30'a geçmek istiyorum. Bu eylem, müvekkilimden önce savunma yapan 'un da belirttiği gibi, "iddianame" adı verilen o sayfa yığınının belki de en komik kurmacasıdır. Neden mi? Çünkü burada yine karşımıza etkin pişmanlıkçı 'in uydurma beyanlarıyla kurgulanan bir eylem çıkıyor. ve müdafilerinin bu eylem kapsamındaki savunmalarına aynen iştirak ediyoruz; kendilerinin bu eylemi nezdinizde detaylıca açıkladığını düşünüyoruz. Ancak biz de şu noktada bir açıklama yapma gereği duyuyoruz: İddianamenin eylem kısmında, müvekkilin eniştesi olan Ali Akın'ın KİPTAŞ Pendik Arkatlı evlerinden konut satın aldığı yazıyor. Oysa Ali Akın, müvekkilin eniştesi değil, kayınbiraderidir. Sayın Heyet, bu kadar basit bir konuda bile doğru düzgün bir araştırma yapılmamış olması, aslında bu soruşturma faaliyetinin ciddiyetini özetliyor. Sırf soy isimleri aynı diye "Ali Akın" ismini yakalayınca, hemen " bu evi kendisi için alıyor" diyerek üzerine atlamışlar; ötesine berisine hiç bakmamışlar. Bu adam nedir, necidir; kimse araştırmamış. Adamın, konunun iddianameye dahil edildiğinden haberi bile yok; kendisi yurt dışında yaşıyor. Soruyorum: Ali Akın, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil mi? Kendisi ile akraba diye, İBB iştiraki olan KİPTAŞ'tan ev alamaz mı? Üstelik Ali Bey ve müdafiileri burada açıkladılar; evi normal satış bedelinin, ekspertiz değerinin üzerinde bir bedel ödeyerek, yurt dışında yaşadığı için yatırım amacıyla alıyor. Nasıl oluyor da , kayınbiraderi Ali Akın'ın piyasa değerinin üzerinde bir bedelle satın aldığı bu taşınmazdan kendisi için bir menfaat elde etmiş oluyor?
Bu projenin lansmanı ve temel atma töreni kamuoyuna açık şekilde gerçekleştirilmiştir. Medyada haberleri yapılmış, sosyal medyada törene ilişkin videolar hâlâ durmaktadır; herkes açıp bakabilir. Hatta temel atma töreninde Sayın Ekrem Bey, Mustafa Bey, hep yan yanalar. Kamuoyuna sunulan bir projeden 'ın akrabası niçin ev alamaz? Bu projeden ev almak suç mudur? Eğer halkın bilgisine sunulan bu projeden ev almak suçsa, burada suçlu müvekkilin kayınbiraderi Ali Akın'dır; çünkü müvekkilin bu eylemle hiçbir illiyet bağı yoktur. Ne adına düzenlenmiş bir tapu ne de kendisine yapılan bir tapu devri vardır. Müvekkil ile Ali Akın arasında bu satışın müvekkil namına yapıldığını düşündürebilecek bir para alışverişi de kesinlikle yoktur. Birisi böyle bir şeyi duymuş olsa ona da "tamam" diyeceğiz. İddianameye "birisi duymuş, bu evi Ali Akın üzerinden kendine aldırıyormuş" diye bir beyan bile yazmamışlar; çünkü böyle bir şey yok. Zaten iddianamenin geneli gibi bu eylemdeki suçlama için de hiçbir delil yoktur. Dediğim gibi bu, "etkin pişmanlık" kurgusuyla karşımıza çıkarılan bir eylemdir. Eylem 30. Müvekkil, almadığı bir evle ilgili "kamu kurum ve kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık" ile suçlanıyor. Oysa bu kişi ömrünü devletine adamış biridir.
Bu iddianameyi kurgulayanların müvekkili tanımadıkları o kadar belli ki... Müvekkilin üzerine kayıtlı sadece bir adet ev vardır, onu da 2012 yılında emekli olduğu zaman almıştır. İki tane de tarlası vardır; biri üç ortaklı bir tarla, diğeri ise kendisine aittir. Müvekkilin kendi üzerine kayıtlı bir aracı bile yoktur Sayın Heyet. Varını yoğunu devletine adamış, "yeter ki vatan sağ olsun" demiş bu adam için böyle bir suçlama son derece elem vericidir. Bu suçlamayı tümüyle reddediyoruz; ortada bir illiyet bağı olmadığı için bunun karşımıza bu şekilde çıkarılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Eylemlerle ilgili beyanlarımı bitirdim, tahliyeye ilişkin taleplerimi sunacağım.
Son olarak müvekkilin sağlık durumundan bahsetmek istiyorum. Kendisi bundan bahsedilmesini istemeyecektir, eminim; hatta oradan bana "bahsetmeyelim" diyor ama ben bahsedeceğim. Çünkü sizlerin, sorgusunu alırken sergilediği duruştan bu analizi yapabileceğinizi çok iyi biliyorum. Sizler burada yüce bir makamı temsil eden önemli insanlarsınız. Müvekkilim o kadar dik duruşlu bir insan ki asla bir şeyin arkasına sığınmak istemeyecek türden biridir. Ama ben yine de bahsedeceğim çünkü bize göre sağlık ve özgürlük her şeyin önünde gelir. Sayın mahkemeye sunmuş olduğum dosyalardan 1 numaralı olan sayın başkan, kapsamlı bir şekilde müvekkilin hastalık öyküsünü, geçirdiği ciddi rahatsızlıklarını ve şu an kendisine düzenli bir fizik tedavinin önerildiği durum bildirir hekim raporunu içeriyor. Müvekkilimin bacağında protez var, dizinden menüsküs ameliyatı olmuş, omuzunda 2,5 santimlik tendon kopması ve iki büyük yırtıktan ameliyat geçirmiş, belinde de son aşama bir kanal daralması var. Şimdi bu hastalıklar ne zaman oldu sizce? Tabii ki de bu vatan için özel harekâtta mücadele ederken oldu. Bu vücut bu yüzden deforme oldu ama bu insan 11 aydır tutuklu.
Kendisi tutuklanmadan önce de zaten bu belindeki kanal daralmasına ilişkin bir ameliyat planlaması varmış tabii ama bu koşullarda yapılması mümkün olmadı ve bundan dolayı müvekkil şiddetli kronik ağrılar geçiriyor içeride. Bu rahatsızlıklarına ilişkin tabii kendisinin yıllardır doktoru olan kıymetli bir hocamız bizim talebimiz üzerine size sunduğumuz sağlık dosyasını ve raporu tanzim etti. Burada Mustafa Bey'in sağlık raporunu hazırlarken de bu planlanan ameliyatın sebebine yönelik de bir durum bildirir hekim raporu tesis etti. Sayın başkan raporun tarihine bakarsanız eğer göreceksiniz, rapor ilk celsenin başlamasından önce düzenlendi ama biz hiç bunu sunmadık. Ne mahkemeye sunduk ne infaz kurumuna sunduk bizi fizik tedaviye götürün diye. Neden sunmadık onu da söyleyeyim çünkü müvekkil istemedi. Müvekkilim dedi ki; 'Beni fizik tedaviye götürürken kurumdan çıkarıyorlar ve elime kelepçe vurmak zorundalar.' Eline kelepçe vurdurmamak için fizik tedaviye gitmiyor. Böyle bir adamdan bahsediyoruz Sayın Başkan. Bakın bu adam burada örgüt suçlamasıyla 11 aydır tutuklu. Yani müvekkil eline kelepçe vurulmasındansa acılar içinde hücresinde o ağrının geçmesi için ilaç alıp dua ediyor. Buna biz şahidiz, avukatları olarak biz şahidiz, ailesi şahit ki o kadar onurlu ve o kadar iyi duruşlu bir insan ki ailesine bile söylemiyor çektiği sıkıntıları. Ve böyle gururlu, böyle onurlu bir insanın iddia edildiği gibi akla mantığa sığmayan, ispatı olmayan bu suçları işlediğine kim inanır? Biz inanmıyoruz ki gerçek de bu Sayın Başkan, sayın heyet. Maalesef ki adına iddianame dediğimiz bu evrak bütünündeki kurmaca eylemlerle inanmamanızı, somut gerçeklik ışığında vicdanınızın ve adaletin sesine kulak vererek karar vermenizi içten temenni ediyorum.
Ha bir de şunu eklemek istiyorum, müvekkil eğer tutuklanmasaydı 28 Ağustos 2025 gününde oğlunun düğünü olacaktı ki oğlu yurt dışında yaşıyor büyük oğlu. Ki bu düğün töreni için gerekli mekanlar organize edilmiş, kaporalar ödenmiş. Ne oldu? Tabii babaları tutuklandığı için bu düğün gerçekleşmedi çünkü babaları düğünden üç ay önce haksız hukuksuz yere tutuklandı. Sırf Sayın 'na yakınlığı sebebiyle tutuklandı ve onlar da babaları burada tutsakken, burada bir sürü izleyici kısmında aileler var, yakınlar var, onlar gibi Mustafa Bey'in kıymetli ailesi de belki de hayatlarının en kötü bir yılını geçiriyor bu aile de. Bu insanlar hayatlarının en kötü bir yılını geçirirken bu düğünün tabii ki yapılması mümkün değildi o yüzden gerçekleşmedi. Sayın Başkan, düğünü yapmak için babalarının evine dönmesini bekliyor bu insanlar. Müvekkilimi tahliye edin, müvekkil evine ailesine evlatlarına kavuşsunlar ki bu insanlara bu zulmü yaşatmayın, en mutlu günlerinde yan yana olsunlar.
Müvekkilin tutukluluk halinin devamına ilişkin herhangi geçerli bir neden bulunmadığı, yaklaşık 11 aydır tek kişilik bir hücrede tutuklu bulunduğu, özgeçmişi ve sabit ikametgah sahibi olması dikkate alındığında kaçma şüphesinin bulunmadığı, müvekkilin ciddi sağlık problemlerinin mevcudiyeti, adli sicil kaydının bulunmaması ve tutuklama tedbirinin müvekkil için orantısız ve ölçüsüz olduğu göz önünde bulundurulduğunda müvekkilin tutukluluk halinin kaldırılmasını ve ivedilikle tahliyesini talep ediyorum. Çok teşekkürler.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.