61, 62, 78, 79 CMK kapsamında kayda geçsin diye belirtti. 235/1, 235/2-A, 1-B, 43/1, 39 ek savunma verdik. 235/1, 235, 235/1, 235/2-A, 1-B, yok 61, 62, 78, 79 kapsamında 43/1, 39 ek savunmamız var. Ek süre talebi var.
Serdal Taşkın Müdafii Av. Alirıza Dizdar Savunması — Gün 40 (20 Mayıs 2026)
Ek savunmaya bir şey diyeceğiniz yok, zaten mevcut. 39 cezanın aşağı inmesi, tek bir ceza kabul edilmesi anlamına geliyor. Onu izah etmek zorundayım çünkü.
Sayın Başkan, sayın üyeler… Ben savunmaya başlamadan evvel geçenlerde İsmail Saymaz bana bir laf etti. Dedi ki, İsmail Saymaz bana dedi ki; "Rıza Abi, galiba bu senin son savunman" dedi. Yani İsmail Saymaz dedi ki "Son savunman mı?" deyince ben de fiziksel olarak kendimi iyi hissettiğim için "Son değil, benim daha savunmam var, daha devam edeceğim." dedim. Halbuki düşündüğüm şu: Elbette bu sabah saat 05.00'te kalktım. Bu sabah 05.00'te kalktıktan sonra bu dokümanları çıkardım. Bu dokümanlar, şahsiyetli bir not niteliğindeki dokümanlardır. Sayın Başkan, beni dinlerseniz sevinirim.
Dinliyorum, dinliyorum. Ben karşıya...
Hayır, dinleyin de dinleyin yani. Kanun maddelerine girmiyorum. Bu, bu, bu sabahın 05.00'inde kalktığım bir iş... Şimdi, bu davayı niçin siyasi görüyorum? Neden siyasi görüyorum? İsmail Saymaz da "Hayır, son duruşma mı?" dedi. Şunun için dedi, değildir dedim. Kabul etmiyorum dedim ama ben son duruşma olmasını istiyorum. Çünkü şundan dolayı: Yani bir yerden insanlar tahliye oluyor, diğer yerden tekrar insanlar geliyor. Yani bir döner dolap şeklini alıyor. Ama George Orwell'in dediği bir laf var, "Ya siz cahil misiniz? Ha bire veriyorsunuz oy, patlıyor ortalık." George Orwell'in dediği gibi de şimdi ben bunu şimdi niçin gösteriyorum biliyor musunuz? Sayın Savcım, sizin de isminiz burada geçecek. Sizin ya da yargıç arkadaşların sizin de isminiz burada geçecek.
Benim girdiğim davalardaki “Sıkıyönetim Mahkemeleri İddia ve Gerekçeli Kararlar Arşivi” bunu yayınlamış. Ben bunu görmemiştim. Burada öyle savcılar vardı ki, sadece benim rahmetli eniştem Ömer Kemal Şimşek, ya da Mehmet Bey gibi değil. Onun dışında da nefis savcılar vardı Sıkıyönetim Mahkemelerinde, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde. Hatta Osman Şirin vardı, Osman Şen vardı. Ki Osman Şen bana bir gün dedi ki: "Trabzon lehçesi, 'Abi ula sen beni koruma, bakma bana yukarıdan baskı yapıyorlar, takmayız yani kariyeri.' dedi. Kenan Evren'den baskı yapıyormuş. O avukat niye konuşuyor? Yani konuşur. Hukuk, adaleti savunuyorsa konuşur. Bunları teker teker anlatacağım size.
Onun için ben de kalktım, "Siyasi savunma yapacağım" dediğim için arkadaşların da hiçbir zaman tutuk incelemelerinin yapılacağı anlamına gelmez ki, açarsın ağzını söylersin tutuk incelemesini. Her zaman bir tutuk incelemesi yapılır. Ben sunumla başlayacağım. Sunumun birinci sayfasını gösterir misiniz? Okumaya başlayacağım. Hayatımda ilk defa okuyacağım. Yani yazdım bunları, vereceğim. Ama tabii Doğu Anadolu tarihini de getireceğiz, 1943'te. Rize ve Trabzon ne yapıyor? Onu getirdim. E Trabzonluların ünlü simalarını getirdim. Yani bu örgüt üyelerinin paraya ihtiyacı yok ya. Hayatları para ile. Bir tarafta gemicilik var Rize'de, öbür tarafta ise belediyecilik var, başka hizmetler var, o kadar çok hizmetler var ki paraya ihtiyacı yok. yok mu listede? Daha sonra oldu. Ama kimin ne olduğunu bilmek lazım. Buraya niçin dava açılmış? Açılan davanın konusu ne? Çıkar amaçlı örgüt! Ya nasıl bir örgüt? Çıkar amaçlı örgüt, örgüt nedeniyle cukkaya para indirmek demektir. Bakınız, sunuma başlıyorum. Sayın Başkan, Sayın Heyet, Sayın ; bugün huzurunuzda müvekkilimin savunmasını yapacağım. Mümkün mertebe bu savunmanın dikkate alınmasını talep etmekteyim. Bir şey daha söyleyeceğim Sayın Başkan. Ben, yani fiziksel rahatsızlıklar geçirsem dahi ara vermeyeceksiniz. Ben bitene kadar devam edeceğim. Yani "5 dakika ara verelim, gidelim 2 saat sonra gelelim" yok. Ben bitireceğim savunmamı. Ben savunmamı bitireceğim, ne kadar sürerse sürsün.
Bilindiği gibi bu iddianame ve tutuklama kararları, 2014'ten beri kurulduğu iddia edilen çıkar amaçlı suç örgütünü ve onun liderliğinde kurulduğu iddiasıyla kişiler tutuklanmış, 2014'ten günümüze kadar muhalefette bulunan, siyasi muhalefette bulunan Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerinin üstüne, partisinin belediyelerinin üstüne Mahşerin Dört Atlısı filmiyle saldırılmaktadır. Mahşerin Dört Atlısı gibi. Bu bir filmdir. Yani saldırıyorlar, dört taraftan saldırıyorlar ama halk gerilemiyor. Bu sefer işin doğası halk gerilemiyor. Halk saldırıldıkça çıkıyor, halk saldırıldıkça çıkıyor. Topraktan insanlar doğuyor. Dünya tarihinde olduğu gibi kırılacağı yok. Olacağı tarihsel gelişimleri anlatılmaktadır. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki yapacağım savunmayı bölümlere ayırdım. İlk iki bölüm yazılı metin olup arada da bazı görselleri, fotoğrafları ekrana yansıtarak 6-9 dakikalık konuşmaları dinleteceğim size. Geldiğimdeki ilk ilke teknolojiden ben de öğrendim, WhatsApp'a indirdim, vereceğim mikrofonu, mikrofonda konuşacak, o orada resim gözükecek, mikrofondan ses gelecek, ne yapayım? Onu yapacağım.
Bütün bu yazılı savunmanın akabinde sizden geniş kapsamlı sanki doçentlik tezi, sanki profesörlük tezini savunur gibi sözlü bir savunma yapacağım. Çünkü bu sözlü savunmaya ihtiyacımız var. Belediye nedir? Kamu hizmeti nedir? Denetlemesi nasıl olur? Anonim şirket nedir? Ve kamu yönetiminde Türkiye'deki belediyeler üzerindeki harika bir incelemeyi takdim edeceğim. Gerçekten şu ana kadar okuduğum makalelerin arasında bir bayanın makalesi var; Siyaset Bilimi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü'nün, Bilim Kamu Yönetimi'nden Ayşegül Demirtaş. Onun makalesini size vereceğim. Her şeyi ama her fıkıhı, yani hangi yasaya tabidirler, hangi yasaya tabi değiller, denetimi nasıl oluyorlar, denetimi... Ve aklıma gelmişken fıkıhtan bir şey söyleyeceğim. Sayın Heyet, seçildi Cumhuriyet Halk Partisi'nden. Peki yani 2014'ten beri söylediklerinden beri Cumhuriyet Halk Partisi, Hazineden seçilmesi için yardım almıyor mu? Para alıyor. Seçim masraflarını almıyor mu? Alıyor. Peki o zaman onlar nerede, niye bunlar yargılanmıyor? Para verenler de var. Seçim masrafı, Sayın Savcım, size soruyorum, para verenler niye burada yargılanmıyor? Yani belli bir oy oranında yardımlar alıyorlar. E o yardımlar varsa, "çete" diyorsanız o zaman o çeteye yardım edenler niye yargılanmıyor? İlerleyen tarihte konuşulması lazım.
Burada bir şeyi de açıklamak zorundayım. Cumhuriyetin savcısı, sadece makamda ceza vermek için oturmaz. Cumhuriyetin savcısı, hakikatin ortaya çıkarılmasında, yeri geldiğinde ceza verilmesi süresi gerektiğinde mahkemeden ister. Yeri geldiği zaman kesinleşmiş bir kararı Ceza Genel Kurulu'nda re'sen bozulmasını ister. , bu ismi Mahmut Esat Bozkurt'tan almıştır. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının kurucusu olduğu Cumhuriyet'ten ismini almıştır. Onun için sadece Sayın Başkan, Sayın Üyeler, sizi ikna etmekle kalmayacağım, Cumhuriyet savcısını da ikna etmek zorundayım. Ve şunu bilmekteyim: Ortada çıkar amaçlı örgüt yoksa ihaleye fesat, rüşvet, irtikap gibi suçlar mevcut olmayıp 765 sayılı yasanın 211. maddesindeki kim değiştirdi biliyor musunuz? AK Parti hükümeti. Çok geniş bir 765 sayılı yasada hükümler vardır. 2011'de değişti. 2011'de değişti. Ya niçin o zaman bu kanunu değiştirdin de şimdi de kanun 211'in yerine getirdiği kanunla insanların yargılanmasını istiyorsun? Bunları bilmek lazım. Karar, dolandırıcılık ve iftiracı. İftiracıyı tanıyorum. Asla ben şu için de tanıyorum. Yani falan kişinin ismini söylemek istemiyordum ama söylerim. Kendisini hapishanedeyken ziyaret ettiğim benim kulübümün içinde bir üye, seçilebilmek için biliyorum birilerinden de rica etmişti, ben Beşiktaşlıyım. Ya olur da duyarım. Ama o üye yalancı tanıklık yaptı, çıktı. Bu tanıyor mu? İsmini ben unuttum, anmak istemiyorum.
Örgütün varlığına bakacaksın. Eğer suç örgütü yoksa yargılama olur mu? Belediye şirketlerinde yapılanlar suç ise suç duyurusunda kim bulunabilir? Sorusunu önünüze sunup bir cevabını düşünebildiniz mi? Halihazırda sayın, belki de tekzip edilebilir, bazılarında gelir. Halihazırda köy hizmetleri belediyelere geçti. Peki bu davalar devam ediyor, bu davalar devam ediyor. Niçin davalar devam ediyor? Yok işte bir tane şirket, yok o şirket falan da iş yapan, kamyon dahil olmak üzere şeyden hak edişlerden fazla paralar almışlar diye köy hizmetlerinin yerine şimdi belediyeler müdahil kısmına geçti, sanıklar ise fazla ödeme yaptıklarından dolayı yargılanmalar ve hatta paraları geri alınmak isteniyor. Yani burada böyle bir şey var. Şu soruyu soracağım: Hakikaten bir şey varsa, belediyelere bağlı şirketlerde burada dikkat edeceğimiz bir kısım var ki kamu zararı anonim şirketlerden nasıl oluşuyor?
Sayın başkan, sayın üyeler, bunu sona saklamıştım ama şimdi okumak zorundayım. Maalesef okumak zorundayım. Nevzat Kırgı, benim arkadaşımdı. Çocuğu da staj yaptı benim yanımda, savcıydı. Hatta yarın da ilk stajyerim de hukuktan bir stajyerim de o da, hukuk biliyorum. O stajyerim de ilk defa kaymakam olduğu ilçedeki döneminde -Ermenidir- şimdi kaymakam oldu. Şimdi Nevzat bunu kendisi Haliç'teki toplantılara gitmemiş. Haliç'i de anlatacağım. Orada da benim görev yaptığımı. Şimdi Nurol Akkutel'in kitabında şöyle bir cümle var. Bütün savcılar bu kitaptaki bu cümleyi ezbere bilmeleri lazım. Ben 6. baskıyı okuyorum ama Nevzat, dün akşam bana telefonda dedi ki, “Abi” dedi “İtalyancasını da okuyayım mı” dedi. Aynen. İsim meselesi bir zamanlar ben de bana öğretildiği gibi önemsiz derdim. Kelimelerin değerini şimdi her gün biraz daha fazla anlıyorum. Francisco Caroretti, kendisi ceza muhakemeleri döneminde Toriniamo Argizotti adlı, emekliliğe ayrıldıktan sonra söylediği bir söz. Ben 64 senesinde fakülteye girdiğimde Feridun Yenisey, Durmuş Tezcan, Füsun Sokullu da aynı sınıftaydık. Bize Nurol Akkutel bunu okuttu.
Bakınız, söz arasında geçti, Serdal da çok güzel cevap verdi. Sayın savcıya da teşekkür ederim, güzel bir soru sordu. “Kârda zarar ne demek?” Ya affedersiniz kârda zarar olur mu? Kâr yahu, para kazanmışsın. Böyle bir müfettiş raporu veren müfettiş aslında diploması yırtılmalı. Böyle bir şey olur mu? İsim meselesi önemsizdir diyorduk, al işte sana isim. Kâr yahu kâr. Kamu zararı olur mu? Şimdi ben “şu eylem, bu eylem” demeyeceğim. MASAK raporunda ne diyor? “Kârdan zarar etti!” Allah aşkına, Jens Ajans vardı, kimse bilmez benim zamanımda Jens Ajans. Cem Reklam vardı, onu da kimse bilmez. Ya panolara, ilanları yapıştırıp da oradan para kazanılıyorsa bu paraların zararı olur mu ya? Kardan zarar olur mu? Benim girdiğim şu anda 3 numaralı isim vermek istemiyorum, 3 numaralı cezaevinde ihalede yolsuzluğundan dolayı yargılananlar, müdürler, müdür yardımcıları, gardiyanlar var. Bir ondan da kimsenin haberi yok. Ben biraz sonra anlatacağım, kararlarda göstereceğim. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararına getirdim. Kültür A.Ş. değil, kültür sektöründen emekli olan bir kişinin kullandığı arabasından sonra ya “sen emeklilikten sonra bu arabayı niye kullandın” diye beraat kararını getirdim. Çanakkale kültür müdür, o da üstelik de Trabzonlu oluyor. Tuhaf, gerçekten de Trabzonlular bana çatıyor nedense.
Şimdi böyle bir durumlar var. Nereden bu kamu zararı? Bu kamu zararının varlığını yahut yokluğunu, bakımda söylediğim gibi 3. savunma bölümünde teferruatla söz olarak sizleri, sayın cumhuriyet savcısını da ve dinleyenleri de ikna edebilme bazından anlatacağım. Ortada mevcut bir itham var. Bu itham ceza hukukunda şahıslara karşı yapılmaktadır. Bu itham karşısında savunma ortaya çıkar çünkü suçlu olduğu iddia olunan kişiye sanık diyoruz. Sanık ise yükümlülüğü bir noktada birbirinden ayırmak gerekir. Sanık, suçu sabit olmamış kimsedir. Şüpheli sıfatına haizdir. Bu şüphenin ortadan kaldırılması, yenilmesi, bir yargıcın bir karar vermesi şüphelinin savunması ile gerçekleşecektir. Şüpheli, aktif veya pasif savunma yapma olanağına sahiptir. İlk bakışta hakkında suç istinat edilen şüphelinin ithamları çürütmesi isteniyor gibi görünse de bunun çağımızdaki ceza hukukunda geçerliliği kalmamıştır. Bilhassa sayın na söylüyorum, orada sanıkları ispata çağırıyor. Hayır. Sen iddia ettiğin konuyu ispat edeceksin. Sanık susma hakkını da kullanabilir çünkü 170, hiç kimse bahsetmedi, 170 taksim 3 C C'ye göre hakkını kullanarak gerçekleştirebilir. Ortaya kanıt olunmamışsa yargıç kendi vicdani kanaatine göre şüpheliye ceza veremez. Ben susuyorum. İttikafta bulundu mu, sen ispat edeceksin. Ben değil. Bana soruyor. Onu niye bana soruyorsunuz?
İspat konusu… Hüküm vermeye elverişli bir parçası olan, hakkın hükmü vermektir. Delillere dayanarak şüphenin yenebilen kimse, olayın nasıl olduğunu da bir hüküm verir. Kunter Mahkeme Hukuklarında, Ceza Mahkemesi Hukukunda bunu uzun uzun anlatmıştı. Kunter'e göre hakim, muhakeme sonunda maddi meseleyi çözmek için bir tarihçi gibidir. Eski olayı yeniden yaşayacak, geçmişin bulutları arasında dikkati görmeye çalışacaktır. Gerçekten hakim, geçmişte ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmeye mecburdur. Geçmişte halk İstanbul Belediyesi'nde bütün ilçelerde olduğu gibi seçimleri kazandırdı. Halk kazandırdı. Hala halk kazandırmaya devam ediyor. İftiracı ve böyle parti değiştirilenlerden zaten, döneklerden bir şey olmaz. Onların, şeyleri çıkar işte, kirlilikleri ortaya çıkar ki daha iyi olur. Onun için elindeki imkan bugündür. Bugünden maksat, bugün var olan, varlığını duygularımızla öğrendiğimiz şeylerdir. İşte delil budur. Her ne kadar hocamız bu konuda vicdani delil sisteminin kanuni delil sisteminden teknik olarak farklı olduğu görüşünü savunsa da, ben iki kavramın da aynı olduğu kanaatindeyim. Hakim önüne getirilen delilleri tartışır. İtham delillere dayanmıyorsa hakimin vicdanının mahkemesi yeterli olmaz. O da hakim delil listesine girmeden kimse hakkında öne sürülmemiş bir ceza kararı veremez. Fakat haksız, mesnetsiz, yapılandırılmış ithamdan dolayı yargılama yapmadan derhal karar, beraat kararı verilmek zorundadır. Öyle durumda sizin derhal beraat kararı vermeniz gerekir. Öyle delillerden yoksun, desinlerle, olsunlarla…
Yani huzurunuzdaki tutsak olan, ben savcıdan beklerdim ki Mado’larda da bir check yapsaydı keşke iddianameyi yapmadan evvel. Gitseydi Mado’lara baksaydı. Huzurunuzdaki tutsak olan insanların durumu da bugün tarihin sayfalarında geçecek, gelecekte onların savunmaları okunacak. Ülkemizde bir daha bugünler yaşanmayacağı umuduyla savunmama başlayacağım. Ekte sizlere Sıkıyönetim Mahkemeleri İddianame ve Gerekçeli Kararlar Arşivi'nin listesini takdim edeceğim. Onu takdim edeceğim size. Çünkü siz eninde sonunda tarihe gireceksiniz. Sokrates'in yargıçları da girdi. Ama siz de gireceksiniz tarihe. Ben karşı salonlarda duruşmalara girdim çıktım. DGM'lerde duruşmalara girdim çıktım. Bugünün bir üst katındaki kişilerin küfrettiği hakimin avukatlığını aldım da o Balık Pazarı'na kaçıp gitmişti. Sonra tutuklandı. Yani onu da söyleyebilirim. Sıkıyönetim Mahkemesi İddia ve Gerekçeli Kararlar Arşivi'nin listesini takdim edeceğim. Yazılı savunma yaparken bazı kesitlerde gerek Sıkıyönetim Mahkemelerinden gerek Devlet Güvenlik Mahkemelerinden bazı örnekler anlatacağım. Saygılarımla diye sunumumu bitirdim.
Şimdi ben size bölüm bölüm 1 numaralı savunmamı, sonra 2 numaralı bunu veriyorum size. Bir imzaladım. İmzasız hiçbir şey vermem. İmzaladım. Ve Sayın Savcım, size de bir savunma verildi. Kusura bakmayın ya, yani onu karıştırmak istedim de o da karıştı. Şimdi 1 numaralı savunmama geçiyorum. Onu tekrar tekrar okuyacağım. Arada sözler söyleyeceğim. Arada bir şeyler anlatmaya çalışacağım. Sayın Başkan, sayın üyeler, sayın , müsaadenizle savunmama başlamadan önce kendimi kısaca ifade etmek istiyorum. Çünkü burada yalnızca bir yargılama değil, aynı zamanda tarihe düşülen bir not var. Ben Anadolu'nun içinden gelen, bu ülkenin acılarını, kırılmalarını ve mücadelelerini yaşamış bir insanım. 1960 darbesini, 6-7 Eylül olaylarını, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü, 15 Temmuz'u yaşamış bir birey olarak tarihin nasıl yazıldığını, nasıl eksik bırakıldığını bilirim. Burada bir tezim var, yani onu da söyleyeyim söylemeyeyim ama benim tezim, benim 68'li arkadaşlardan da faydalandığım gibi bir tezdir. Ben 1961'deki, 60 darbesini kabul etmiyorum. Çünkü 60'ta Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının 1923 sonradan düzelttikleri 1924 senesindeki anayasayı ortadan kaldırdılar. Sanki hürriyet varmış gibi tabii senatörlük dahil olmak üzere, 61 anayasasında bazı haklar verildi gibi oldu ama Sıddık Sami Onar ve o zamanki rahmetli hocalarımız Milli Birlik Komitesi'ne sundukları yazının altındaki cümle beni son derece rahatsız etti. Arz ettiler. Komiteye anayasayı arz etti.
Bu, Amerikan emperyalizminin bir oyunuydu. Çünkü 61'de hürriyet verdiler, daha sonra 6-7 Eylül olayları yaşadık, arkasından 71 anayasasında bazı başka hükümler geldi. Mesela 71 anayasasına gittiğimiz zaman o darbelerde grev hakkının karşısına lokavt kondu. Bakınız ondan sonra 82 anayasasına geldiğimiz zaman da gene bir plan içinde başka bir şey gitti, Kanun Hükmünde Kararnameler kondu. Sıkıyönetimler kondu. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kondu. Yani bu bir Amerikan oyunudur. Sayın Cumhurbaşkanı evet, Recep Tayyip Erdoğan Trump'a gitti. En son işler. Yani gitgide o Amerikan emperyalizmi böyle gidiyor. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu bu cumhuriyet bir türlü yıkılamıyor. Bu cumhuriyetteki Mustafa Kemal'i kimse yenemiyor. Ve yenemeyecek. Bu bir kesin.
Büyüdüğümüz yerlerde hayat kolay değildir. Ben Tarlabaşı'nda büyüdüm. Ama biz zorlukların içinde yürürken saygıyı, dayanışmayı ve dik durmayı öğrendik. Haksızlık karşısında boyun eğmedik. Hukuk fakültesi yıllarım bugünün 68 kuşağı denilen yıllara denk düştü. Tarık Zafer Tunaya, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Ragıp Sarıca, Murat Sarıca, Öztekin Tosun, kitabını getirdim, Nurullah Kunter, Çetin Özek, Bülent Tanör, Yücel Sayman, Ümit Doğanay, Aytekin Atay, Server Tanilli, Cavit Orhan Tütengil, İdris Küçükömer gibi akademik kariyerlerinin yanında kişilikleriyle örnek hocaların öğrencisiydim. Bugün burada yargılanan yalnız kişiler değil, bir anlayış, bir bakış açısıdır. Onlar yalnız dersi öğretmez, yaşam tarzlarıyla da toplumsal sorumluluk alanlarına ilişkin görüşleriyle de örnek insanlardır. Derslerinde amfiler dolar taşar, yalnızca kendi öğrencileri değil, diğer fakülteden de öğrenciler gelirdi izlerdi. Onlar yalnız yasaların kuru mantığını değil, hukukun üstünlüğünü, insan yaşamı üzerinde hukukun bağını, tarihsel mücadeleleriyle kazanılan demokratik hakların gereğini, yerini anlatırlardı.
Derslerinden damıtarak geldiği deneme ve makalelerinden oluşan burayı dikkatle anlatmak istiyorum: İnsan derisiyle kaplı Anayasa kitabı, insanın tarih boyunca verdiği hukuk, siyasal ve özgürlük mücadelesi üzerine yazılmış denemeler içerir. Bu salonda yargılanan tutsaklar da bu insan derisiyle yargılanan Anayasayı yeni baştan yazıyor. Acıyla yazıyorlar ama üzüntüyle yazıyorlar. Hoca, 1789 Fransız İhtilali üzerine belgeleri incelerken 1791 Fransız Anayasasının insan derisiyle kaplandığını görmüş; özgürlüğün kolay kazanılmadığını vurgulamak için kitabına bu adı vermiştir. Özgürlüğün ve insan haklarının; yatılan zindanlar, dökülen kanlar, büyük bedellerle kazanıldığını sembolize eden çarpıcı bir başlıktır. İşte bizim kuşağımız, bu birikimin üzerine mücadeleye başlamış gençlerdir. İşte ben, 12 Mart sürecinde 1972 yılında avukatlık görevine başlayan bir insanım. 1960'lı yıllarda mücadele ettiğim, eylemler yaptığımız, Amerikalıları Dolmabahçe'de denize döktüğümüz sevgili yoldaşım Deniz Gezmiş ve diğer yoldaşlarımızı savunarak bu kutsal mesleğe başladık.
Yukarıda da belirttiğim gibi biz, yasaların kuru mantığına göre değil, hak ve hukuk mücadelesinin kutsallığına inanarak yola çıktık. 68 kuşağının mensubuyuz. Bütün 12 Eylül'e giden süreçte 68 kuşağının olduğu gibi 78 kuşağını da savunarak mesleki deneyim kazandım. 12 Eylül'de ise avukatlığını sürdüren nice arkadaşlarımızla birlikte, İzmir'de ardı ardına işkencelerde çektiklerimizin tanığı oldum. Ve benim bugün bile hala üzerimde çok etkileyici izleri olan iki müvekkilim, asılmak üzere Paşakapısı Cezaevine tutuklanıp sevk edilmek zorunda kaldı. Benim iki müvekkilim asıldı. Paşakapısı Cezaevi Üsküdar Adliyesinin yanındadır. Paşakapısı Cezaevinin içinde benim iki müvekkilim asıldı. Onlar sehpaya giderken, işte ilk savunmamda da anlatmıştım, bir ayeti de okumuştum size ama şunu söylemiştim: İp boyunlarına geldiği zaman, bir gün inanıyorum ki, hani şairin söylediği gibi, bir gün inanıyorum ki Türkiye'de emekçilerden, devrimcilerden, demokratlardan, işçilerden yana anayasalar olacak dediler. Hiç korkusuzca kendi taburesine tekmeyi kendisi vurdu. Diğeri de geldi, öyle yaptı. Niye korkuyorsun, niye üzülüyorsun? Çekmeye çalışıyor cellat, çekemiyor. "Ya dedi, hatalı yerini bulamadım hala" dedi. Müvekkilim, "Bu senin hakkın" dedi, "Çek bakalım" dedi. Yani korkusuz insanlar orada asılırken, hiçbir şekilde zindanlarda korkmadılar. Hatta bir gece evvel sabaha karşı ziyarete gittiğimde, "Bugün tren, bugün mü kalkıyor?" dedi. "Evet" dedim. "Gittiğin yerde arkadaşlara selam söyle, dik kalsınlar" dedi. Görünce başka bir şey oldu.
Ben bunları yaşadım. Ama ben bunları yaşarken Karayolları'nda beton ve asfalt işinde de çalıştım; ister istemez işi öğrendim. Tarabya Oteli'nin ek binasında da çimento taşıdım, kum taşıdım. Ve şu anda Kasımpaşa'dan rahmetli bir arkadaşım Necdet Ozal vardı, onunla beraber. Recep Tayyip Erdoğan'ı da gayet iyi tanıyorum. Necdet Ozal ile sabaha kadar beraber ozalit çektiler. İşte benim gözlerimin bozulması o ozalit makinelerinden ötürüdür. Ama o zamanlar yağ çekiyorduk. "Bir girdiniz mi hiç çıkmazdınız" diyordunuz ya, hayır öyle yoktu. Kadıköy'deki yol inşaatında çalıştım, Bağdat Caddesi'nde. Hepsine gittim geldim, hepsini gördüm. Şimdi bütün bunları bilmek lazım. Bilmeden hareket etmemek lazım. Hareket ettiğiniz zaman, bilen insana çamur atıyorsunuz ama o çamur tutmuyor, kalmıyor. Ya belediye, bir sefer belediyenin ne olduğunu burada okudum ve tamamen anlattım, o kısmı şimdi tekrarlamayacağım. Gelelim bugüne: Dün diktatör güçlerin yarattığı örgüt fetişi, bugün de bir başka boyutta burada devam etmektedir. Dün tankların ve paletlerin altında mazlum insanları ezerek, yıllarca zindanlarda yatırıp bazılarını da asıp yarattıkları intikam duygusu, çökmüş hukuk sistemimize teslim edilmiştir. Bugün açılan bu dosyalar; uydurma belgeler, tuhaf tanıklık beyanları ve mesnetsiz iddialarla doludur. İktidar eliyle yaratılan yapay örgütlerle, yapay zeka eliyle oluşturulan gizli örgüt senaryolarıyla bir suç yaratılmaya çalışılmaktadır.
Oysa benim anladığım o yapı, suç işleyen bir yapı değil; bu halkın içinde olan, doğayı koruyan, kadınları, hayvanları koruyan, tarihi mirasına sahip çıkan, sokaklarda kalan insanlara destek olan, eğitimi, dayanışmayı ve çağdaşlığı savunan bir anlayıştır. Bu anlayış çocukları korur, kadınları korur, doğayı ve tarihi korur. İhtiyaç sahiplerine destek olur, cehaletle bilgiyle mücadele eder. Çağdaş sanat ve kültürü genişletir. Bu nedenle bu yapıyı suç örgütü olarak nitelendirmek, gerçeği tersyüz etmektir. Evet, ortada bir örgüt var; ama bu örgüt ne suç işlemek için kurulmuş bir silahlı örgüttür ne de çıkar amacıyla ceplerini parayla dolduran kurucu üyeleri ve mensupları olan bir örgüttür. Onun için öncelikle nasıl bir örgüt var burada, onu konuşmamız ve bunu dillendirmemiz lazım.
Evet, ortada bir örgüt var. Örgütün çerçevesi yeşillikleri koruyor, çocukları koruyor, kadınları koruyor. Engellileri, otistik çocukları koruyor. Fakirleri koruyor. Bu örgüt camileri, kiliseleri, sinagogları, cemevlerini koruyor; onların restorasyonlarını yapıyor. Dünden bugüne kadar tarihi yapılarımızı koruyor. Bizden evvelki dönemlerden, Bizans'tan bugüne kadar gelen, Osmanlı'dan ve Cumhuriyet'ten itibaren her türlü yapıyı yapıp koruyor. Meydanları, yolları tarihine yakışır bir şekilde yeniden kuruyor, düzenliyor. Bu örgüt, evsiz barksız sokaklarda kalan insanlara yer veriyor. Onları karlar altında hayatlarını kaybetmekten koruyarak onlara mekan sağlıyor, barınaklarda ısınmalarını sağlıyor. Sağlıkları için, pandemide gördük, belediyelerin nasıl çalıştığını gösteriyor. İnkar edemezsiniz, hiçbiriniz inkar edemezsiniz; çarpılırsınız. Açarak söylüyorum: Fakirlere yardım ediyoruz. Ya bugün insanlar lokantalarda karınlarını doyuramaz hale geldi, esnaf dükkan açamıyor, bu kadar da olmaz. Bu yapı geleceğin Atatürk çocuklarını okutmak için burs sağlıyor. Okuma yazma bilmeyen kadınlara okuma yazma öğreterek çağdaş Türkiye nin en üst seviyeye çıkması için çaba sarf eden bir örgüttür bu. Evet, bu örgüt yeşili koruyor, yeşili talan etmek isteyenleri engelliyor. Birilerinin bir zamanlar yaptığı gibi planlar yapıp, hukuka uydurup Kanal İstanbul gibi rant projeleriyle binalar dikmek, kendi müteahhitlerini zengin etmek amacını taşımıyor. Bu örgüt hep halkı için mücadele etmiş, halkın mutluluğu için mücadeleler örgütlemiş bir yapıdır. Bu örgüte giren, bu örgütte çalışırken rahmete kavuşan insanlarımızla ülkemize hizmet etmekte, halkımız için hiçbir ayrım gözetmeksizin, bu ülkenin gelişmesi için aşk ile çalışan bir örgüttür.
Bu örgütün elbette bir önderi vardır. Bu örgütün önderi dünya çapında bir önderdir. Bu örgütün önderi hiç yenilmez ve yenilemez. Bu örgütün üyeleri, o önderin vermiş olduğu emir ve talimatlar doğrultusunda zeki, çalışkan, çevik ve bağımsız olmayı tercih etmişlerdir. Yenilmez bir Türk önderin, Mustafa Kemal Atatürk ün açtığı yolda yürümektedir bu örgüt. Bu örgütün gericilikle değil ilericilikle yürüdüğünü, insanlarımızın inançla Mustafa Kemal Atatürk ün gösterdiği yolda ilerlediğini, yobazlık için değil çağdaşlık için yürüdüğünü belirtmek isterim. İşte bizim örgütümüz budur. Bu suçlamaları yapanlar da örgütün önderini dünya alem biliyor, bilmek istemeyenlerin de artık bilmesi gerek. Şimdi burada müsaade ederseniz Uğur Mumcu nun o konuşmasını kayda geçirmek istiyorum, yaklaşık 9 dakikalık o meşhur tespiti yansıtmak isterim. Türkiye de birbiriyle çelişen kurumları, hukuk kuralları ile kesinlikle ortaya koyan Sayın Uğur Mumcu nun o sesini dinleyelim:
Sayın dinleyenler, biliyorsunuz; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yasaların resepsiyon yoluyla yani ithal edilmesiyle kurulmuş bir hukuk sistemine sahiptir. İsviçre den medeni hukuku aldık, İtalya dan ceza yasasını aldık, Almanya dan ceza mahkemeleri usulü kanununu aldık, Fransa dan idare hukukunu aldık. Bir mizah dergisindeki o meşhur tutarlı tespiti getirecek olursak, bu durum Türk vatandaşını aynen şöyle tanımlıyor: Türk vatandaşı; İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza mahkemeleri usulü yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve nihayetinde İslam hukukuna göre gömülen kişidir. O dönemde bu yasaların bu şekilde alınması zorunluydu. Çünkü toplum bir yol ağzındaydı; ya Batılı laik sistem seçilecekti ya da şer i hukuk. Mustafa Kemal ve düşünce arkadaşları Batılı ve laik sistemi benimsedi. 1928 yılında anayasadan devletin dininin İslam olduğunu belirten madde kaldırıldı. 1930 yılında okullardan din dersleri, 1939 yılında da köy okullarından din dersleri kaldırıldı. Bunlar niçin yapıldı? Laiklik için yapıldı. Çünkü dünyada olaylara ya teokratik açıdan bakacaksınız ya da laik açıdan bakacaksınız. Karma ekonomi gibi hem laik olup hem de laik olmayan bir eğitim anlayışı bir arada yürümez. Ya laikliktir ya teokrasidir.
Mustafa Kemal ve düşünce arkadaşları rasyonalizmi benimsediler. Köy Enstitüleri olayını da bu tarihsel süreç içinde değerlendirmek gerekir. Köy Enstitüleri 1940’lı yılların başında çıktı, 1940’lı yılların ortalarından sonlarına doğru ise kapatıldı, yıkıldı. Niçin? Çünkü Türkiye 1940’larda yine bir yol ayrımındaydı. Dünyada büyük bir savaş yaşanmaktaydı. Asya da sosyalist rejimlerle, Marksist rejimlerle burjuva demokrasileri arasında, bunların orduları tarafında sıcak bir savaş yaşanıyordu. Türkiye bu sıcak savaşta tarafsız kalma, savaşa katılmama siyaseti izlemekteydi. Ve bir çeşit duyarlı siyasetle iki tarafın gelişimini izliyor, bir denge politikası yürütüyordu. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü döneminde, bugün önemi çok daha iyi anlaşılan Tonguç Baba’nın çalışmalarıyla, düşüncesiyle ve ideolojisiyle Köy Enstitüleri ortaya çıkmıştır. Saffet Arıkan’ın bakanlığı görevinde genel müdürlüğe getirilen İsmail Hakkı Tonguç, daha sonra Hasan Ali Yücel ile birlikte çalıştı. Hasan Ali Yücel’e bugün yeniden bakıyoruz, onu bugün yeniden değerlendiriyoruz. Oğlu Can Yücel’in şiirinde yazdığı gibi, çağın en güzel gözlü maarif müfettişi, gerçekten bu toplumun özlediği hümanist, ilerici bir aydındı.
Tarih göstermiştir ki, hangi iktidar din sömürüsüne dayanmışsa mutlaka yıkılmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı 1949 yılında din derslerini müfredata kabul etti ama bu ödün bile onu yıkılmaktan kurtaramadı. Demokrat Parti 1957 de Said i Nursi’nin cüppesini seçim meydanlarında bayrak yaptı, ne oldu? Yıkıldı. Süleyman Demirel 1960’ların ortasında Nurcuların, tarikatların, Süleymancıların hareketlerini okşadı, ne oldu? Yıkıldı. Hac seferleri düzenleyen Anavatan Partisi ne oldu? Yüzde 20’lere geriledi ve eridi. Her zaman halka güvenmek gerekiyor. Her kim ki din sömürüsünü kullanır, belki bir süre bundan yarar sağlar ama sonunda mutlaka seçim sandığında yenilgiye uğrar. Halk affetmiyor, din sömürüsünü affetmiyor. Bu çok önemli bir olgudur, çok önemli bir sonuçtur, çok tarihi bir gerçektir. Üretim içinde eğitim, eğitim içinde üretim ilkesini benimsemişlerdi. Ve köy çocukları, Atatürk devrimlerinin ve Kemalizm'in toplumsal yapısını kurmakla görevlendirilmişlerdi. Ancak şimdi ne oluyor? Şimdi aynı köy çocukları, kapatılan Köy Enstitüleri yerine İmam-Hatip okullarına gidiyorlar.
Gidiyorlar da ne oluyor? 1983 rakamlarına göre bünyesinde 46.000 personel var. Bu personelin 23.000'e yakını bu okulların mezunu. Peki o zaman bu ilahiyat fakülteleri ne işe yarıyor? Bu İslam enstitüleri ne işe yarıyor? Bu İmam-Hatip okulları ne işe yarıyor? Bunlar imam veya hatip olmuyorlar. Hukuk fakültelerine gidip yargıç ve savcı oluyorlar. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne gidip kaymakam oluyorlar. Yapılan bir araştırma, kaymakam yetiştiren bölümlerin öğrencilerinin yüzde 41'inin imam-hatip kökenli olduğunu kanıtlıyor. Hukuk Fakültesi'nde okuyup da daha önce İmam-Hatip mezunu olanlara özel burslar veriyorlar. Burs verilen bu öğrenciler, sınavsız veya kayırmacı mülakatlarla yargıç ve savcı yapılıyorlar. 2000 yılına doğru baktığımızda; valisi İlahiyat Fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam Enstitüsü mezunu, kaymakamı İmam-Hatip mezunu bir devlet yapısı karşımıza çıkacak. Bunu tersine çevirmenin tek yolu, yurttaşın oyuyla bu iktidarı değiştirmek ve devleti tepeden tırnağa ilerici düşüncelerle donatmaktır. Ancak o koşulla yeniden Köy Enstitüleri de kurulabilir.
Bugün dünyada çeşitli siyasal rejimler büyük depremler yaşıyor. Bu depremler düşünceleri, inançları yeniden şekillendiriyor. Ama biz 21. yüzyıla girerken şunu net bir şekilde görüyoruz ki: Türkiye'de bugüne kadar sonuç almış en güçlü örgütlenme, Kuva-yi Milliye örgütlenmesidir; Mustafa Kemal ve arkadaşlarıdır. Kuva-yi Milliye, toplumun en önemli sivil örgütlenme modelidir. İkincisi ise 40'lı yıllara damgasını vuran Köy Enstitüleri'dir. İkisi de bu toplumun vazgeçilmez kurumlarıdır. İdeolojide Kuva-yi Milliye'nin tam bağımsızlık ilkesi, eğitimde ise Köy Enstitüleri modeli. Hedefimiz bu iki temel dayanaktır. Biz sandıktan çıkacağız ve bu ülkeyi aydınlığa kavuşturacağız. Teşekkür ederim. Yani bizim yapmak istediğimiz devrim budur. Bizler bu devrimin neferleri olarak yürüyoruz. Başta da belirttiğim gibi, bizler çağdaş Türkiye'yi kuran kadroların mirasçılarıyız. Karanlık güçlere karşı, "hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır" diyerek Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in savunucuları ve onun askerleriyiz.
Sayın heyet, sizler bilhassa Nazi Almanya'sının savcı ve yargıçları değilsiniz; ben bunu asla kabul etmiyorum. Biraz sonra size Bertolt Brecht'in bir şiirini okuyacağım ama lütfen üzerinize alınmayınız. Bertolt Brecht'in çok nefis, evrensel şiirleri vardır. Kendimi şiir okumaktan alıkoyamıyorum. Sizlerin öyle olmadığını bildiğim halde, bu evrensel bir hukuk eleştirisi olduğu için o dizeleri aktaracağım. Sizler hukuk adına yargılama yaptığını sanan Nürnberg Mahkemesi'nin yargıçları da değilsiniz. Sizler Mustafa Kemal Atatürk'ü idama mahkum eden o işbirlikçi saray rejiminin, Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi'nin yargıçları da değilsiniz. İnancım vardır. Hiçbir şekilde çünkü hukuk bir yerde bulaşmıştır. Yani un bulaştı diye bir laf vardır. Un bulaştı ile ilgili şimdi ben de dinlemek için okurken araya girerek bir fıkrayı anlatayım.
Un bulaştı hikayesi şu: Bizim bir zamanlar bir baro başkanımız vardı, Allah rahmet eylesin, Talat Asal. Talat Bey, bir gün Karaköy Meydanı'ndan geçerken bir olay oluyor, onu önce anlatayım. Onun hikayesi şöyle: Bab-ı Ali'nin kitapları ile ilgili Karaköy hikayesini sonra anlatıyor. Atatürk'ün, Taksim'de Atatürk'ün elinde Rotasyon toplantısı var. Kimler var orada? Yaşar Kemal, Orhan Bey, Fazıl Hüsnü Dağlarca filan var. "Orhan Bey, Orhan Bey" diye sesleniyorlar. Orhan Bey, Orhan Bey diye seslendikleri zaman polisler Orhan Bey'i alıyor. Orhan Bey son derece saygın bir baro başkanı, hukukçu. Tabii Sultanahmet Adliyesi'nin önüne gittiği zaman, aslında orası kaçak bir binadır, onu bilir misiniz bilmem ama altında Bizans'ın tarihi kalıntıları vardır, yer yok artık. Yani eğer belediye orayı yıkmış olsaydı geçmişten beri rıza veremezler, yapılamazdı. Yani orası altında tarihi eser vardır, sarnıç marnıç oradadır yani, ben indim aşağıya gördüm, gidiyorum oraya.
Şimdi mahkeme başkanı şaşırıyor, "Orhan Bey" siz... Herkes diyor ki: "Efendim suçumuz yok." Orhan Bey de diyor ki: "Benim suçum var." "Ya efendim, Orhan Beyciğim ne söylüyorsun?" "Bakın bir anlatayım size" diyor: "Efendim" diyor, "Karaköy'de" diyor, "bir gün fırına un indiriliyormuş. Hırsızın biri de bir çuval unu çalmış. Karaköy Köprüsü'nden kaçarken önüne gelenlere çarpmış. Önüne gelene çarpınca zabitler de o un bulaşanların hepsini almış. Bana da un bulaştı" diyor. Yani size de hukuk bulaşmıştır. Onun için hepimize bir hukuk bulaşmıştır. Nereden mezun olursak olalım, ne yaparsak yapalım, o kürsüye çıktığımız zaman öyle C görmek çok önemli, bence çok önemli. O kürsüye çıktığınızda, işte baktığımız geçen gün benim de hayat hikayem yayınlanıyor, eksikliğiyle yayınlamışlar ama Uğur'un sonu da şöyle söylüyor: "Marlon Kemal adaleti" diyor. Çünkü gündüz başka, gece başka diyor. Ama gündüz kimse ona tesir edemezdi haliyle, kararı verdi. Yani ben de size de un bulaştığı inancındayım. Ben bunun için sanıyorum. Ha sizle mücadele etmem mi? Edeceğim tabii. Sizle kavga etmem mi? Tabii edeceğim, niye etmeyeceğim? Bu kürsüde her şeyi edebilirim. Ama haksız karar verdiğiniz zaman isyan etmeyeceğim mi? Elbette edeceğim.
Bakınız oraya yeni bina yapmışlar. O yeni binaya iki gelene çok marifetmiş gibi avukat girişi koymuşlar. Ya ben sıkıyönetim mahkemelerinde Ankara'da bir gün Mamak'tan aşağı doğru iniyorum. Mamak'tan orayı okumayı kestim biraz dinleneyim diye yapıyorum. Mamak'tan aşağı doğru iniyorum, böyle korkunç bir sıcak var, ama böyle bir sıcaklık yok. Herkes düdükleri öttürmeye başladı, nereye yürümek yasak. Aşağıda ben de o gün rahmetli Recep Kalkavan'ın duruşması var, ona gitmiştim. Düdükler böyle aşağı doğru çalıyor, indim aşağıya. İnerken bir tente, tentenin içinde havalandırmaya çıkmış insanlar. Siz de havalandırmayı bilirsiniz. Havalandırmaya çıkmış insanlar ama güneş başlarını yakıyor, güneş başlarını yakıyor. Allah Allah! Oradaki insanlar da böyle terliyor, son derece rahatsızlar. Ben gayriihtiyari, "Kim bunlar?" dedim. Rahmetli Yaşar Okuyan, Muhsin Yazıcıoğlu... Döndüm yanındaki arkadaşlara dedim ki: "Ulan biz niye bunlarla dövüştük? Aynı işkenceyi onlar da görüyormuş, biz de görüyoruz." Biz de işkence görüyoruz. Bizi de kurt köpekleriyle böyle kapının önünde tutuyorlar. Rahmetli Medet Serhat tahliye olmuştu Mamak'tan. Medet'i böyle kapıya koymuşlar, duvara bakıyor. "Ya Ali Rıza" dedi, "bizi o duvara tahliye ederken 6 saat geri baktırdılar" dedi. Ya şimdi onları da yaşadık biz.
Ama biz bunları yaşamamak için Cumhuriyet'in savcısı ve sizlerin önünüze gelen şeyleri dikkatli okumanız, dikkatli görmeniz, dikkatli görürken bir karara varmanız lazım. Biliyorum, kimseniz size tesir etmemesi lazım. Sıkıyönetimden ben size bir isim vereceğim: Faik Tarımcıoğlu. Faik Tarımcıoğlu sonra gitti bakan oldu ama bu Faik Tarımcıoğlu ilk, herkes duysun, ilk itirafçıyı yarattı. Şemsettin Özkan'ı bu çıkardı. MERSAM davasında Şemsettin Özkan'ı çıkardı. Ben de tesadüf o ya, Şemsettin Özkan'la karısını orada yakaladım. Yani savcıya sorarsan onu orada yakaladım. Ne oluyor savcı bey? Ondan sonra bu Faik Tarımcıoğlu fakat çok güzel bir şey yaptı. Daha sonra hayat bu, gerçi o da vefat etti. Her karşı olan ilk kişiyi çıkaran Faik Tarımcıoğlu olduğu halde, bu Faik Tarımcıoğlu öyle bir şey yaptı ki Merter'de bir fotoğraf evi baskını vardı. Fotoğraf evi baskınında insanlar öldürülmüştü. Anadol marka bir arabaya binmişlerdi. Sonradan öldürülen Kamer Altınok'un kız kardeşini benzetmişlerdi. Faik Tarımcıoğlu'na gittim dedim ki, kızın babası bana bir şey söyledi, kızı tutuklamışlar, Güzin'i. Güzin oradaki kız, bütün şahitler gelmiş diyor ki: "Evet bu vardı, bu vardı, bu vardı." Ama babası geldi dedi ki: "Rahmetli avukat bey, Güzin kan göremez." Nasıl? "Güzin kana bakamaz, kan tutar" dedi.
Sonra dedi ki: "Ulan Anadol markalı arabayla saat 11'de Merter baskını oluyor, saat 12'de de Güzin otobüsle dolmuşta görülmüş." Ya bir saatte oraya gidemezsin. Çünkü İncirli'de oturduğum için, Merter'i de bildiğim için o zaman nerede böyle otobüsler filan? Taşlıtarla, yani yollar bozuk. Ve oraya gitmek için 3 saat harcamanız lazım. 3 saat araba süreceksiniz o günkü şartlarda. Faik Tarımcıoğlu'yla, kulakları çınlasın Nebi Barlas'la gittik. Zaten bazı arkadaşlarımız vefat etti, bazı arkadaşlarımız hasta. Biz duruşmalara girdik, bunları aslında saygıyla selamlamak istiyorum. Yaşayan arkadaşlarımızı da selamlamak isterim ama ölenlere de rahmet okumak istiyorum. Gittik dedik ki: "Faik Bey, Sayın Savcı, bu Güzin kan göremezmiş." Yani bunu belirttik. Yani şimdi çıkıyor ya yalancı tanıklar, iftiracılar savcıya gidiyorlar. Şimdi o savcılar Beşiktaş'taymış ona canım sıkıldı. Yani o dönemin savcıları da öyle adamlardı, ona da canım sıkıldı. Faik Tarımcıoğlu, Selimiye'nin altından Güzin'i çağırıyor. Güzin de çıkıyor hemen. Tarımcıoğlu'nun odası orada arkada. Güzin giriyor içeriye. "Gel kızım sana bir şey soracağım" diyor. Cebinden pat diye kanlı bir mendil çıkarıyor. Kanlı mendili önüne atıyor. Pat diye kız bayılıp düşüyor. Pat diye yere düşüyor. O zaman biliyorsunuz cep telefonları falan yok. Aradı annesi, "Ya avukat bey bilir misin?" "Ne bilirdim?" Güzin çıktı geldi be! Tahliye etmiş, savcı tahliye etmiş. Size de un bulaştı. Siz bu tutsağı serbest bırakacaksınız elinizdeki hukuka dayanarak. Evet, arkadan geliyor ama halk çoğalıyor. Arkadan geliyor, halk çoğalıyor. Halk işte onları götürecek sonra.
Devam ediyorum. Adil yargılama yapacağınıza, adil kararlar vereceğinize inanıyorum. Sokrates'in yargıçları gibi, yukarıda saydığım davaların yargıçları gibi tarihte kötü birer örnek olmayacağınıza inanıyorum. Bu davanın, başta da belirttiğim gibi önemi büyüktür. Çünkü bu davalar yalnızca hukuk metinleriyle değil, hukuk felsefesi ve vicdan perspektifi ile değerlendirilmesi gereken davalardır. Şimdi Sayın Yargıcım, sayın savcılar; bir takım korkak, haysiyetsiz gizli tanıklar... Benim de dilim sürçtü, şey oldu. Siz orada rahat olun, heyetiniz o adamları gayet iyi biliyor, anlıyor. Ya hocam, biz arada bir çay içelim. Başkanım, siz içeceksiniz tabii. Kanıtsız, belgesiz, kendilerini zindandan kurtarmak için çaba sarf eden bu iftiracılara mı inanacaksınız? Onların iftiraları nedeniyle insanların zindanlarda kalmalarına imkan mı vereceksiniz? En son kısımda şifahi olarak bunu detaylıca işleyeceğim.
Şunu anlatmakta büyük yarar görüyorum: İstanbul, İstanbul olalı rahmetli Haşim İşcan'dan sonra gelen o ilerici... Bunu ilk defa duyacak herkes, burada ilk defa açıklıyorum. Haşim İşcan'dan sonra gelen, kendisini tanımaktan ve yanında feyz almaktan büyük mutluluk duyduğum rahmetli; fakat avukatlık yapmayıp İstanbul'u tarihi yapıları ve parklarıyla güzelleştirmeye çalışan, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumunun hatırı sayılır kimliği Çelik Gülersoy'dur. Çelik Bey'in yanında, evet Başkan, Çelik Bey gibi bir insanın yanında yetişmiş, İstanbul'u seven güzel insanlardır bunlar. Mesela kimse bilmez ama Murat Belge de İstanbul'un tarihi yapılarını çok iyi bilir. İşte Çelik Gülersoy ve o demokrat, Atatürkçü belediyelerle bu hizmetler daha üst düzeye çıkmıştır. Bütün bunların, bu örgütün yapısını kavramayı bile beceremeden iddianame yazan Sayın Cumhuriyet Savcılarının hukuk bilgisinden sizleri tenzih ediyorum. Ha Sayın Savcı, sakın alınmıyorsunuz değil mi? Alınıyorsanız bir işaret verin, ona göre konuşayım duruşmada. Yani şöyle bir işaret verin ki benim için de net olsun.
Onların hukuk fakültesi literatüründen yoksun olduklarını zaten kabul ettik. Savcılığın bir emir komuta zinciri içinde hareket ettiğini hiçbir zaman kabul edemeyeceğimiz için, Mahmut Esat Bozkurt'un ismini koyduğu "Cumhuriyet Savcılarımızın" böyle bir yapılanma içinde olduğunu kabul etmemiz mümkün değildir. Bugün dünyada ve bölgemizde yaşananlara baktığımızda, halkların nasıl ayrıştırıldığını, nasıl karşı karşıya getirildiğini ibretle görüyoruz. Oysa bizler, geçmişte olduğu gibi bugün de birlikte durmayı başardığımızda güçlüyüz. Bir ara verebiliriz. Bir dönem şey yapabiliriz; 5 dakika ama uzun olmamak kaydıyla ara verirsiniz, 15 dakikalık araya da razıyım. Devam edeyim, tamam. Bir dönem birlikte aynı idealler uğruna yola çıkan insanlar, bugün yapay bir şekilde birbirlerine karşı konumlandırılmıştır. Bu sıradan bir görüş ayrılığı değil, derin bir kırılmadır. Ancak gerçek şudur: Hakikat değişmez. Bugün zindanlarda olanlar da yarın özgür olabilir, özgür de olacaklar. Bugün güçlü görünenler de yarın hesap verebilir. Bakınız, ben bunu dosyalardan çıkarıyorum şimdi. Ben bu davalarda bizzat bulundum.
Ve şimdi şunu göstereceğim, ayağa kalkıp göstermek zorundayım. Çünkü bu davalarda bulunduğum zaman "Adalet istiyoruz, hemen şimdi!" diyenler Deniz Kuvvetleri'ndeki insanlardı. 1988 döneminin insanları... Arkadaki listeyi okuyorum: Albay Çakırhan, Bülent Olcay, Engin Kılıç, Ercan İsteştepe, Levent Emirgül, Murat Ünlü, Utku Arslan... Bunlar hukuk mücadelesini kazandılar, özgürlüklerini aldılar ve amiral oldular. Ne oldu peki onları yargılayanlar? İş birliği yaptıkları kişiler ne oldu? Tarihe karıştılar. Ama o dönem iş birliği yaptıkları karanlık odaklar yüzünden bu vatanseverler içerideydi. Şimdi ise asıl o kumpasları kuranlar, iş birliği yapanlar içeriye girecekler; ben buna yürekten inanıyorum. Tarih bunu hep göstermiştir. Ben hata yapmadım, bu yurtseverler hata yapmadı ama onlar büyük bir hata yaptı ve 15 Temmuz'u tezgahladılar.
Peki, ben geçenlerde geldim, burada dışarıda arkadaşlara sordum. Bilirsiniz, Maltepe'de General Kenan Evren Kışlası vardı, eski adıyla Baransel Kışlası. Orada Sırtlanlı Kışlası da derler, bilirsiniz. Bizim Deniz Gezmiş ve arkadaşları da zamanında oradan kaçmıştı. Deniz mahkemelerindeki o insanlar da orada yatmıştı, 15 Temmuz darbe girişimindekiler de orada yatmıştı. Şu anda o kışla ne oldu? Planı olan var mı? Söyleyeyim: Maltepe Belediyesi tarafından oraya kooperatifler aracılığıyla evler yaptırıldı, lüks konutlar dikildi. Nasıl oluyor o iş? Orada kooperatif emri var, askeri alan adeta işgal edildi. Askeri liseleri buraya taşıyamadılar, alanı ranta açtılar. Bunun hesabını vermeyecekler mi sanıyorlar? Kışlanın eski adı Kenan Evren Kışlası'ydı. Onu da ben ikaz ettim, benim gibi birkaç duyarlı arkadaş ikaz etti de o darbeci Kenan Evren'in lafını tabelalardan kaldırdılar. O tarihi kışlada şimdi özel yapılar, betonlar var.
İşte bu yüzden "Herkes bir gün hesap verebilir" dedim. Çünkü hiçbir güç, halkın vicdanının ve hakkın üstünde değildir. Borsalar, iktidarlar, kurumlar; hiçbiri halkın iradesinin önünde duramaz. Tarih bize şunu çok net öğretmiştir: Baskıyla, zulümle kurulan hiçbir düzen kalıcı olamaz. Bizler bu ülkenin evlatlarıyız; bu ülkenin aydınlık geleceğini hep birlikte kuracak olan yine bizleriz. Benim durduğum yer son derece nettir: Adaletten yanayım, insandan yanayım, gerçekten yanayım. Ve şunu da üzerine basarak söylüyorum: Adalet olmadan hiçbir şey olmaz. İnsansız adalet olmaz, adaletsiz insan olur mu? Olur ama "Olmaz olsun" demişti şair Özdemir Asaf. Bildiğiniz gibi, ilk defa tarih önünde bu kürsüde bulunduğumda ben birisine misal vermiştim. Sayın Başkan da Ekrem Bey de bunu daha sonra dile getirdi. İlk ben konuşmama başladığımda, burada Dervişoğlu'ndan bahsetmiştim. O şöyle der: "Çok net söylemeliyim, biz dış güçlerin sömürgesi değiliz." Evet, biz hiçbir gücün sömürgesi değiliz.
Şimdi müsaadenizle, sizinle tartışmaya girmeyeceğim ama şu metni kayda geçirmek adına okumak zorundayım: “Gardiyanlar ve yargıçlar ve savcılar, hepsi halka karşıdır. Kanunları, yönetmelikleri, tüm kararları, hepsi halka karşıdır.” Onu koyabilirsiniz, Bertolt Brecht'in resmini koyabilirsiniz. Oraya koydum, buraya. Ama ben şiiri bitirene kadar da orada dursun lütfen. Yazmışım: “Hepsi halka karşıdır. Kanunları, yönetmelikleri, bütün kararları, hepsi halka karşıdır. Zindanları, tutukevleri, o işkence evleri, hepsi halka karşıdır. Borsaları, şirketleri ve iktidarları, hepsi halka karşıdır. Bunların hiçbiri onları kurtaramayacak. Bunların hiçbiri onları kurtaramayacak, durduramayacaklar halkın coşkun aşan selini.” Evet, seçim gelecek, sandık gelecek. Ekrem Başkan da cumhurbaşkanı olacak, ben onu söylüyorum. Bu benim görüşüm. Evet, buradaki arkadaşlar tutuklular. Liderliğini Atatürk'ün yaptığı bu örgütün üyelerini zindanlara atan, onları tutsak eden iktidar, halkın dayanılmaz direnişi karşısında sandığa gidecek ve sandıkta kaybedecektir. Elbette kaybettiklerinin hesabını da halka verecektir. Onlar yaşamaya mahkum edilip hatalarıyla yaşayacaklardır.
Ve Gabriel Garcia Marquez'in sözleriyle savunmama devam edeceğim. Gabriel Garcia Marquez'in de şöyle bir sözü vardır: "Yoldaşlarınızı kardeşlerinizden çok sevin. Çünkü kardeşlerinizi Tanrı seçer ama yoldaşlarınızı siz seçersiniz." Bu sözlerle buradaki çocuklara saygı ve sevgilerimi iletmek isterim. Bugün burada savunma yapıyorum ama aynı zamanda bir çağrı yapıyorum: Birlik olma çağrısı, gerçeğe dönme çağrısı, adaleti yeniden hatırlatma çağrısı. Müsaadenizle savunmama biraz da felsefi ve teknik konularla devam etmek istiyorum. Burada imzalı metni veriyorum size. İkinci bölüm var, gene böyle uzun. Size bağlı; 15 dakika isterseniz ara verin. Size bakıyorum. Ben size bakıyorum. Devam et diyorsunuz, tamam devam ediyorum.
Savunma bölümü ilki. Orada var mı, "Savunma Bölümü 1" diye yazalım mı? Onu da birinci sayfadan okuyacağız. Gayesi icabı hakikati araştıran, dolayısıyla hak ve hürriyetlerle toplumun menfaatini uzlaştırmaya çalışan ceza muhakemesi hukuku, fertleri bir arada, özellikle de sanığı korumaktadır. Bu bölümlerin hepsini Sayın Savcı'ma ithaf ediyorum. Yani Sayın Savcı'm iddianameye getiremedi ama ben size sunacağım. Sanığın mahkumiyetten önce masum sayılması ilkesini, ceza mahkemesinin yegane gayesinin sanığı korumak olduğu manasını kabul etmeliyiz. Bugün tam manasıyla imkan yoksa da sanığın haklarının korunması, suça yüklenen insanların, hatta sanığın ikrarının doğru olup olmadığının mahkemece araştırılması ve önceden sanığın şüpheden faydalanması gerektiğinin hatırlatılması bakımından bile bu ilke bugün de değerini korumaktadır. İnsan hakları sözleşmelerinde olduğu gibi, ufak bir farkla anayasamızda da yer almıştır: "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılmaz." Anayasa madde 38'e 4. Bu ilke, bir kere kimsenin suçlu sayılmayacağı, cezalandırılmayacağı, masumluğunun ispatına ihtiyaç olmadığı ve şüpheden sanığın yararlanacağı anlamlarına geldiğini açıklamıştır. Ancak dosyamızda müvekkilimizin suçlu olduğu hususunda genel veya özel bir kast yoktur. Bu suçluluklarda özel kast aranır. Suçsuzluk karinesi veya alışılagelmiş adıyla masumiyet karinesi, temel hukuk kurallarından biri olmasına rağmen içeriği tam olarak belirlenmiş bir kavram değildir.
Şu ses getiren kaynaklar tarafından yapılan araştırmalarda ortaya konulduğu gibi, suçsuzluk karinesi devletler hukukunun genel bir prensibidir. Bununla birlikte, ülkenin hukuk devleti prensibinin temel ögesi kabul edilmektedir. Suçsuzluk karinesinin maddi ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku olmak üzere iki yönü vardır. Mahkeme boyunca yapılan ve suçluluk ile mahkumiyet anlamına gelmemesi gereken işlemlerde, aksinin iddia edilmesine ve hatta bazen de kabul edilmesine yol açıldığında, biz "masum sayılır" yerine "suçlu sayılmaz" denilmesinin yanlış anlamaları bir derece öngörebileceğini biliyoruz. "Suçlu sayılmaz" demesi lazım, "masum sayılır" demesi lazım. Benim de bu yönde görüşüm, hatta makalem de var burada. 2020 senesinde İstanbul Barosu Dergisi'nde yazmışım bu makaleyi, orada yayınlandı. Gerçekte, mesela mahkumiyet kararı kesinleşmeden ölen bir kişinin eşi, sanığın tutuklanmış olması nedeniyle istediği tazminatın, zaruri masrafının ödenmesini talep etmiş ve bunun ödenmemesinin masumiyet karinesine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu mahkemenin kararı kendiliğinden değil, kullandığı kelimelere baktığında iddiayı hem de oy birliği ile kabul etmiştir. Bu durum, aynı zamanda ahirde tutuklama için yeterli sebeplerin bulunmadığı kastını taşır; bu da suçlu bulma anlamına gelmez. Gerçekten tutuklama, bir suçlu bulma anlamına gelmez; daha sonra bu konuya geçeceğim. Tasfiye ile zaruri masrafların ödenmemesinin, cezaya benzer bir yaptırım sayılmayacağı gerçek bir kararla ortaya konmuştur.
İnsan haklarının gücünü belirleyen milletlerarası belgeler, davanın tam bir eşitlikle, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, hakkaniyete uygun ve aleni olarak görülmesini; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi madde 10 uyarınca, kanuni, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından makul bir süreç içinde adil olarak karar verilmesini temel insan hakları arasında saymıştır. Peki siz, bu davanın makul bir süreçte bitirileceğine inanıyor musunuz? Anayasamıza göre herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir; Anayasa madde 36. Ceza muhakemesi kanunları bu hakkı, diğer temel hakları ve hürriyetleri Anayasa'ya göre sınırlayabilir. Fakat bu sınırlayış sadece hak ve hürriyetlerin sahasını daraltmak için değil, çizilen sınırlar içinde kalan hak ve hürriyetlerin, her türlü tecavüz ve müdahaleden azade olmasını sağlamak ve sınırlandırmanın dairelerinden vahim ve tatlı olmayan sonuçlar doğmasını engellemek içindir.
Mesela, şu ve şu sebepler varsa bir kimsenin tutuklanabilir demek, bu sebepler kimliğinin dışındaki kimse tutuklanmaz demektir. Ceza Muhakemesi Hukuku fertlerin hak ve hürriyetlerini sağlamak üzere bazı şekiller ve formaliteler kabul etmiştir. Bu şekiller ve formaliteler, yürütme ve yargılama kuvvetlerinin yetkilerini sınırlandırdığı için insan hak ve hürriyetlerinin güvencesidir. Bunun içindir ki şekle bağlantı; adalet, şekil ve istikrar getirilmiştir. Şeklin hukuki ehemmiyeti sağlandığı söylenmiştir. Ceza Muhakemesi Hukuku "suçluların cezası kalmaması" şeklinde ifade edeceğimiz toplum menfaatleriyle, masumların hiçbir şekilde suçlanış ve aktif niteliğinden fazla cezalandırılmamaları, sanıkların zaruret sınırı dışındaki hak ve hürriyetlerinden mahrum edilmemeleri şeklindedir. Özetleyeceğimiz, ferdin menfaatlerini uzlaştırmakta, fakat iki menfaatinde siyasi rejimle yer değişmektedir.
Demokratik rejimlerde fertlere kıymet verildiğinde, şahsiyete saygı gösterildiğinde fertlerin hakkı daha fazla himaye edilir. Totaliter rejimlerde ise fertlere kıymet verilmediği, hem sadece toplumun menfaati göz önüne alınır, bunun içindir ki sanığın haklarına kıymet verildiği için nispet ve kirlenmeye gerek demokrasi var diyerek de mübala yoktur. Ceza hukukunda fail kişiliğinin önemi büyüktür. Klasik okul, pozitif okul, üçüncü okul, ardına yeni Siyasal Savunma Okulu meydana gelmiştir. Bu düşünce hareketi, 1948 yılında Birleşmiş Milletler Sosyal Savunma Seksiyonu'nun oluşturulmasıyla uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Toroslu, onu da getirdim, Nevzat Toroslu'nun kitabı da geldi. Öztekin Tosun'un kitabını getirdim. Eee Kunter Almani 1998. Taban kurallar, minimum program şeklinde kabul edilen ilkeler şunlardır: Suçlulukla mücadele, suç önleyicisi, suç sonrası ayrımı yapılmalıdır. Burada suç yok. Suçlulukla mücadele etmiyorsunuz. Burada demokratik hakları gasp edilen insanlar var.
Ceza hukuku insanlık işi durumundadır. Ceza hukuku bilimleştirilmelidir. Melikler, suçlunun topluma yeniden kazandırılmasını sağlayan sosyal savunma tedbirleri esasına dayanıyor. "Treatement" düşüncesine dayanan bu yeni sistemin, 60'lı yıllarda artan suçluluk karşısında tam olarak uygulanmadığı fakat buna rağmen terk edildiği bir uygulama. "Bir suç işlemekten sanık, herkes savunması için gerekli kendine bütün teçhizatın sağlamış olduğu sabit olmadıkça mahsum sayılır." Yani siz gerçekten ben inanamıyorum, savunma için her şey bittiğine inanamıyorum. Yani burada uygulama yok. İddianamelerde oradan yola çıkarak oradan yola gelme amacınız yok. "Bir suç işleyen herkes sanık, kendisi için bütün teçhizatın alınmış olduğu sabit olmadıkça mahsum sayılır." Bu, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi'nin 11. maddesi. 11. maddesi ihlal ediliyor. "Her şahıs, suçluluğu kanunen sabit oluncaya kadar masum sayılır."
5- Makul şüphe kavramı, "to proskesis" ilkesinde üretilmiş bir standarttır. Buna göre, devletin ferdi özgürlüğü kısıtlanmış bulunduğu suçtan ötürü hakkaniyete uygun, "fair", bir şekilde yargılandıktan sonra şüpheye yer bırakmayacak şekilde suçlu olduğunu, "quilty", artık her iş günü bir Türkçe, ben İngilizce tercüme edemiyorum, ispat etme mecburiyeti vardır. Yani kim ispat edecek? Sayın Savcı ispat edecek suçlu olduğunu. Eğer suçlu olduğuna inanıyorsa. Yani ben bugün, yani gerçekten mutluyum. Sorulan sorulardan hayret etme sonrasında, Sayın Savcı'nın bazen sorduğu soruları ben destekliyorum. Yani öğrenmenin yaşı yoktur ama iddia eden çok titiz davranmak zorunda. Çünkü sadece iddia eden suçlu olduğunu ispat etmez, suçlu olduğu iddia edilenin suçsuz olduğunu da ispat etmeye çalışması, için olması lazım. Benim asıl olan, söyleyeceğim Ceza Mahkemesi kararlarından... AİHM, yeni bir kararda "hakkaniyete uygun yargılamadan söz edilebilmesi için mahkemenin şüphe uyandırmamasını" da aramıştır. "Polis amirinin hukukçu da olsa belli bir süre hakimlik ile görevlendirilmesi durumunda, ilgililer şüphelenebilir" diyen Lozan şehrinde belediye suçlarına bakan idare mahkemesi, bakıyor bu. Belediye mahkemesi üstelik de Lozan'da, AİHM "hakkaniyete uygun bir yargılamadan söz edilebilmesi için mahkemede şüphe uyandırılmaması" aramış. "Polis amirinin hukukçu da olsa belli bir süre hakimlik ile görevlendirilmesi", bunu kabul etmemiş. Yani sizlerin… Ya sen orada yargılama yapamazsın diyor.
Yani bakınız, Lozan şehrinde belediye suçlarına bakan idare mahkemesinde tek bir üyenin belediye polis komiseri olmasını sözleşmeye aykırı bulmuş. Ya tek bir üye polismiş, hakimlik yapamazsın, geç oraya demiş. Ben buna çok önem veriyorum. Neden çok önem veriyorum? 1984 yılında, 15 Mayıs 1984 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanı'nın Adli Yıl Açılış konuşmasında aynen şöyle denilmiştir: "Mahkeme kararlarının yurttaşlar arasında güven ve iç rahatlığı yaratabilmesi için bunların gerçekten doğru ve adil olması yetmez; ayrıca kararların veriliş şartlarında da bu adil niteliğin dış görünüşüyle de hissedilmesi gerekir." Verilen kararların, dairenizin vereceği kararların umuyoruz ki bu şekilde dış görünüşüyle de adaleti hissettirecek nitelikte olacağını ümit ediyoruz. Cihan Yenisey... Sınıf arkadaşım rahmetli Cihan Hoca da rahmetli oldu. Ceza muhakemesi ilkelerini insan hakları açısından ele alarak tasnif etmiştir. Hukuk devleti ilkesi, insan haysiyetinin korunması, işkence yasağı, dürüst işlem ilkesi, bağımsız hakim ilkesi, meramını anlatabilme hakkı, şüpheden sanığın faydalanması ilkesi, halka açıklık, özel hayatın gizliliği ve maddi gerçeğin araştırılması ilkelerini doğrudan insan haklarıyla bağlantılı görmüştür.
Kişinin uzun süre suç isnadı altında kalmayıp, durumunu aydınlatan bir kararla davanın bitirilmesi gerekir. Bu demektir ki, suç istnadının sanığa bildirilmesinden sonra makul kararın kesinleşmesine kadar geçen sürenin makul olup olmadığı mutlaka araştırılacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bu konuda yerleşmiş içtihatlarını şöyle özetleyebiliriz: Sözleşmeci devletler, yargılama organlarını İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6'ncı maddesinin birinci fıkrasına uygun biçimde yapılandırmak yükümlülüğünü üstlenmiştir. Bu sürenin makul olmasının altı çizilmiştir. Birincisi davanın karmaşıklığı, ikincisi komisyona başvurulması, üçüncüsü yetkili makamların anlaşmalı sözleşmelerle bu sorunları çözmesidir. Mahkemelerde iş yükü bahane edilemez. Daha böyle onlarca dava birleşti. En sonunda savcılığın yazdığı bir iddia var, ona geleceğim. Dolduruyorlar, dolduruyorlar, dolduruyorlar hapishaneye; sonra bir bakıyorlar ki hapishanede yer kalmamış, dışarıda kimse kalmamış.
Yağcı ve Sargın davası kararı 1995'te, Mansur davası kararı 8 Haziran 1995'te verildi. İtalya davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İtalyan uyruklu bir parlamento üyesinin haksız iktisap ve hileli iflas suçlarından süren yargılamasının 6 sene 8 ay devam etmesinin makul süre olarak değerlendirilemeyeceğine ve İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6'ncı maddesinin birinci fıkrasının ihlal edilmiş olduğuna karar vermiştir. Siz bu davanın farkında mısınız? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde kararlar çıktı ama burada yargılamalar hala devam ediyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yunanistan davasında verdiği 26 Şubat 1998 tarihli kararda, Atina Bölge Mahkemesi'ndeki uzatma gerekçesiyle İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6'ncı maddesinin birinci fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu kararda, Atina Barosu üyelerinin yaptıkları bir grev nedeniyle ortaya çıkan gecikmeden devletin sorumlu tutulamayacağı da ayrıca belirtilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 19 Şubat 1998 tarihinde verdiği kararda, Guerra ve Diğerleri - İtalya davasında 8'inci maddenin ihlal edildiğine hükmetmiştir. O olayda 15 kişi arsenikten zehirlenmiştir. Zehirli atıklar çıkaran fabrikaların, insanların aile ve özel yaşamlarını koruyan haklar üzerinde doğrudan doğruya potansiyel bir tehlike oluşturması nedeniyle sözleşmenin 8'inci maddesi uygulanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Huber - Fransa davasında 1998 tarihinde verdiği kararda; devlet memurlarının göreve alınması, kariyerleri ve görevlerinin sonlandırılması ile ilgili uygulamaların genel kural olarak Sözleşme'nin 6'ncı maddesi kapsamında olmasının, sadece söz konusu hakkın ekonomik bir hakka ilişkin olması halinde mümkün olabileceğini, aksi durumda sözleşme maddesinin doğrudan uygulanamayacağını hüküm altına almıştır.
Mehmet Ali Ağca ile İsmail Hacısüleymanoğlu’nun İtalya'dan iade neden iade edilmediğinin bir kimse bilmez. Ben İsmail'in avukatı olduğum için oradaki mahkemelere gidip geliyordum. Şimdi Roma, İsmail'in iade edilmemesi için habire dilekçeler veriyor. Rahmetli Turan Apaydın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitmişti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de ilginç bir karar vermişti. İşte falan şahide inanmamız lazım değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi verdiği kararda evet ama o şahit karşımızda ifade verirken itirafçı şahit İsmail'in yüzüne bakarak bunu söyledi falan. Bu ara şu. Birden bire İsmail'in o kadar uğraştık o kadar mahkemelere gittik. Roma baro başkanı ile beraber dilekçeler yazıyorum. Bir türlü iade edilmiyor. E diyoruz ki karar orada kesinleşti. İnfaz İstanbul'da olsun. Allah rahmet eylesin. Çok iyi bir savcı yardımcısı vardı Feyzi. Feyzi Bey de Üsküdar Adliyesi'nde iyi bir hukukçuydu. Siyasi düşüncesi tamamen bana karşıydı ama insandı yani hukuk bilgisi vardı. Feyzi ile yazıyoruz. Onu yazdık, bunu yazdık. Olmuyor, bir türlü yok. Birdenbire İsmail, Mehmet Ali Ağca gönderiliverdi. Ben de gittim dedim ki ya niye gönderdiler? İnfaz 2 sene sonra tamamlanıyor. 2 sene sonra tamamlandığında İtalyan vatandaşı. İtalyan vatandaşı olmasını istemediğimiz için gönderdik.
Devam ediyorum. Sanık korunma safhası hukuki vesayet diye adlandırılan sanık korunma safhası 18. yüzyılın ikinci yarısında tamamen felsefi ve liberal geleneklerin etkisi ile devlet kuvvetinin kötüye kullanmasını önleyen, kendini koruyan bir mahkeme sistemi olarak ortaya çıktı. Sanık suçlu olduğu henüz sabit olmadığı için masum sayılmış ve korunmuş. Böylece ceza mahkemesinin gayesi sanığın korunması olmuştur. Beccaria şöyle söyler. Beccaria, devletin kuvvetinin kötüye kullanılması vasıtası haline gelmiş ve iyi getirilmesini ilk isteyenlerden biridir. Yani Beccaria ters görüştedir. Suçlar ve Cezalar kitabında 1950'de sanığın korunması fikrini şöyle iddia eder: Eğer sanık suçlu ise mahkemeye lüzum yoktur, mahkeme ettiğimize göre sanık suçlu değildir. Daha da ileri gidip eğer sanık suçlu ise mahkemeye ne gerek var, infaz edin gitsin. Öyle demiştir Beccaria. Mahkeme durumları daha ziyade dürüst insanlar için kurulmuştur. Klasik ceza veren kararda da, kararlarla da ceza mahkemesinin gayesinin dürüst insanları korumak olduğunu belirtmiştir. Pozitifler de bu konuyu ele almıştır.
10 - Hakikatin araştırılması safhası. Ceza mahkemesi hukuku, hukukun bir dalı olduğuna göre hukukun gayesi ceza mahkemesi hukukunun da gayesidir. Hukukun gayesi ise toplum hayatının en iyi bir şekilde düzenlenmesidir. İnsanlar barış içinde, korkutulmadan ve insanca yaşamaya ve daha iyi bir hayat sağlamak için haklarından ve hürriyetlerinden bazı fedakarlıklar pahasına da olsa toplum haline katılmışlardır. Toplum hayatında düzen olmadıkça ne fertlerin hakları sağlanabilir ne de toplumun menfaati korunabilir. Ceza mahkemesi hukuku bir hukuk dalı olarak sanığın hak ve menfaatlerini elbette koruyacaktır. Fakat bu koruma ceza mahkemesinin yegane gayesi olmaz. Suçluyu cezalandırırken suçsuz insanların haklarını ayaklar altında çiğnememek yine toplumun menfaati icabıdır.
11 - Ceza sisteminin etkin bir şekilde çalışmaması, hak kayıplarına, gecikmelere sebep olabilmektedir. Sorun sadece Türk hukukuna ait olmayıp bütün dünya hukuk sistemlerini ilgilendiriyor. Mesela adli sistemlerin, hizmetlerin kalitesi belli bir standarda bağlanmalı, yükseltilmelidir. Yağcı ve Sargon kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine, tutukluluğun makul süreyi aştığına karar vermiştir. Ceza Adalet Reformu konusunda çalışmalar yapan Yurtcan, benim hocamdır. Kendisini son derece severim. 1696 numaralı kanunla yaptığı değişikliklerle 3206 sayılı kanunla yapılan değişiklikler görülmektedir. İlk soruşturmaların kaldırılması bu dönemin en önemli değişikliğidir. Yurtcan, 1992 değişikliğini ayrı bir dönem olarak nitelendirmektedir. İyi bir ceza adalet sistemi için önerdiği yenilikler şöyle özetlenebilir: Suçların yeniden düzenlenmesi, savcı kolluk ilişkilerinin yeniden yapılandırılması, savcıya bağlı adli kolluk kurulması, müdafi konum ve yetkilerin güçlendirilmesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kaldırılarak ki şimdi başkanı da malum, 1961 Anayasası'nın Hakimler Yüksek Kurulu sistemine dönülmesi ve ayrıca Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kaldırılması, memurların kanununun kaldırılması. Ya burada bir nokta koyuyorum, şu içimden. Bazen arkadaşlar soruyor: Devlet Güvenlik Mahkemeleri vardı. Sıkıyönetimler vardı. Yani avukat arkadaşlardan da söyleyeyim. Vallahi adil kararlar çıkardı. Baskı altında değillerdi. Ben Belçika'ya gittiğimde Feryal Erdal davası avukatı olarak benimle oradaki Adalet Bakanlığı yetkilileri konuşma yaptılar. Konuşma yaparken parmağıyla bir şey işaret etti çünkü 10 numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne yetkilileri için gitmişti ve Feryal Erdal'ın şey için iadesi cinayet davası için iadesi, diğerinde ise ismini de iadesi Belçikalılar birini kabul etmiyorlardı, birini kabul ediyorlardı, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kabul ediyorlardı. Böyle yaptı. "Asker ağa ne işi var sivil mahkemede?" Arkasından şey döndü, "Bu ne istiyor?" dedi. Aynı fikirdeymişiz askeri mahkemeyle.
Orada da dedim, "Bülent davasında (anlaşılmıyor) ama bir madde var orada." dedim. Maddeye baktım, 450. 450 idam demek. İdam kalktı. İdam kalktı. Hayır. Göndermediler. Yani ben göstermelik olarak gittim. Çağdaş Hukukçular Derneği başkanıydım. "Ne oluyor?" dedim. Vedat Çay, Allah rahmet eylesin, Vedat'ı da aynı biçimde Belçika'da şu şu maddeler var, Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne göndermiyorlar mı dedi? Yani şimdi ama şuradaki arkadaşlardan bir tanesi kalksın dese ki, "Orada mı yapılıyor bu?" Allah rahmet eylesin, o hakimleri hatırlıyorum. Öyle savcılar da var ama Zekeriya Öz falan ayrı iş. Onları yerleştiren kimlerdi? Onların ortaklarıydı. Ortakları kaçtı. Onları yerleştiren diğer ortakları iktidarda. Onu da halk devirecek.
"Hakim hükümleri dağıtan otomatik bir makine değil." Evet. Ne kadar gelişmiş olursa olsun elektronik beyin hakimlik yapamaz. Zira insan gibi duymaz, insan gibi anlamaz, insan gibi hüküm veremez demektir. Ben geçmişten beri toplantılara giriyorum. Bazı toplantılara çağırıyorlar da paye vermek istiyorlar falan. Ben de bir fıkra değil de kendi dersimde öğrendiğim bir şeyi anlatayım. Ya bir memlekete düşmüş bir memlekette bir yapay zeka terminatör diyormuş, asker, masket, füze müze parayı... padişah, kral neyse işte. "3 tane soru soran bana gelsin, o 3 soru soranın cevabı yanlışsa hem onları öldürürüm, 3. soruyu da bilmezlerse senin kızını da öldüreceğim." Birisi geliyor, "Ben soru soracağım." diyor. Yapay zekaya 2 soru soruyor. Öyle bir soru ki o soruyu bilmesi mümkün değil. Bırrık yapıyor, 1 saniyenin içinde yapay zeka buluyor. Onu öldürüyor. İkincisi gelsin şimdi. İkincisi de iddiacı. O da bir soru soruyor, bırrr onu da biliyor. O da ölüyor. Üçüncüsü gelsin deyince, şıkşık tık tık içmiş, "Ben sorabilir miyim?" diyor. Şey diyor ki, hakim diyor ki, kral ya da padişah, "Sen ne soracaksın?" "Ben bir sorayım." diyor. "Ya bilsek de bilsek kurtulacağız yani bilemezsek kurtulacağız, bilirse zaten kurtulacağız, kimi döndürse döndürsün." Padişahım ya da başkanım. Çıkıyor, yapay zeka falan bırrr şöyle bakıyor. "Ya sen ne soracaksın?" diyor çoban. Sen ne bildiğin var? "Ya bana ağlamanın, sevinmenin, çocuk doğduğu zaman sevinmenin, yakının öldüğü zaman hislerini anlatır mısınız?" Anlatamıyor, parçalıyor kendini.
Şimdi hakim sizsiniz. Buradaki vicdan kelimesi başka. Bu vicdan kelimesini tartacaksınız. Yani siz, siz de bir duygu, bir vicdan olacak tabii ki. Yargıç yine yargıç kalacak, yargılama gerçekliğinde yazı makinesi görevini iyi yapabilmesi için o ortamda. Tarafların hüküm vermesine katılması, hakimin verdiği hükme tarafların ışık tutmak, verdiklerinden sonra kontrol etmek suretiyle katılması gerekmektedir. Muhakemenin taraflar arasında bir mücadele değil, fakat bir iş birliği olduğunu söyleyenler olmuşsa da bu hükmün de muhakemenin kolektif oluşunu ortaya koyan Carnelutti... Demin okumuştum Carnelutti'yi. Şöyle böyle birkaç, biraz daha sayfalarım var, bitirebileceğim. Bu bölümü bitireyim ben. Bitireyim, ondan sonra sözlü bölüme geçeceğim. Orada ara vermenizi rica edeceğim. Gerçekten Carnelutti hüküm veren yani muhakeme yapan daha hakim olmadı. Hakimin yanında savcının ve müdafinin hükmü verilmiş, yani muhakeme makamının teşkil edeceği ileri sürülmüştür. Nihai hükmün, işin sonunda hakimin kendi mantık süzgecinden geçirilerek en büyük muvaffakiyetini belirtmesi bundandır. Nitekim genel mahkeme de bu hususta son derece titiz davranmıştır. İddia makamı itham etmektedir, bunun tezini ileri sürmesidir. Müdafaa makamı da kendi hükmünün antitezi olarak hakime arz eder. Hakim ise...
Şimdi burada da bir şey anlatmak zorundayım. Yargıtay'ın bir kararı var. Yargıtay geçenlerde bir karar verdi. Ben de hasbelkader bu işi yaptığım için, işin içinde olduğum için, dosyayı bu kadar incelediğim için... Mesela hasbelkader ben de narin, özel nitelikli bir raporun hazırlanması sürecinin içinde bulundum. Yani orada teknik olaylar var. O teknik olayları sizin önünüzde sır gibi saklamakla siz karar veremezsiniz. Yani mesele bir sentez meselesidir. Bu konu için iddia makamı, iddia oradan gidiyor. Sentez yapmak lazım. Şüpheyi gideren, hakikati ifade eden hüküm; çelişmezlik, yani adem-i tenakuz prensibinin bir ifadesidir. Adem-i tenakuzun ifadesidir. Yani hakikatin çelişmezlik prensibinin ifadesidir. Diğer bir deyişle kabul edelim ki, kabul edilenin zıddının olmadığının kabul edilmesi demektir. Aksi takdirde şüphenin ortadan kalktığı söylenemez. Aksi halde hüküm; farklı ve çelişkili düşüncelerin tek bir düşüncede birleşmesidir. Bunun için bir tek insan, tek başına hüküm verirken dahi müspet ve menfi iki çelişik ihtimali hesaba katmak zorundadır. Bunun için bir hüküm vermek; şüpheyi dinlemek isteyen kimsenin karşısında hasım varmış gibi hareket etmesi, çelişmeyi bizzat yaşayarak sonunda bir hükme varmasıdır. Kolektif bir faaliyet olan mahkemede taraflar, hakimin işini kolaylaştırır. Ceza mahkemesinde tarafların kabulünün seviyesi budur. Yine bunun içindir ki muhakemede taraf yoksa dahi yaratılması gerekir. Çelişme şekli olmayan bir muhakeme, muhakeme olmadığı gibi; verilen hüküm de ona iştirak edenler arasında bir hakikati ifade etmez. Zira sentezi teşkil eden hüküm; tez ve antitez ile çelişmeyecek, onları mantıken cevaplandıracak ve tarafları tatmin edecektir.
Şüphede en az iki taraf vardır. Ama sizler de yoruldunuz. Şüphe en az iki taraftadır, hakikat ise tektir. Başta söylediğimiz gibi, suçsuz olduğumuz bir hakikattir. Hüküm şüpheyi giderir. Gerçeğe uygunluk demek olan hakikati ifade edeceğine göre, birden fazla düşünceyi tek bir düşünce haline getirecektir. Görülüyor ki hüküm, bütün realiteyi birleştirir; hükümlerin bir sentezini teşkil etmektedir. Katolik Kilisesi'nin azizlik payesiyle bir kişiyi kutsallaştırmak üzere yaptığı soruşturmada; adayın en kötü tarafını da araştırıp ortaya çıkarsın diye görevlendirdiği ve bu nedenle uygulamada "şeytanın avukatı" diye adlandırılan bir soruşturmacıya başvurması tam da bunun içindir. Eski usul kanunumuzda, Mecelle'de bu çok önemlidir. Madde 191: Gelmeyen davalı yerine mahkemenin tayin ettiği bir vekilin, müsaşirin bulundurulması ve onun inkar yoluyla müdafaada bulunması bunun içindir.
Bir karar çeşidini kabul etmek gerekirse; mahkeme hukukunda karar niteliğindeki hükümlerin büyük bir kısmı mantığa dayanır. Mantığa hiç dayanmayan, yani fevkalade olan kararların mahkeme hukukunda yeri yoktur. Buna karşılık mahkeme hukuku bazı hallerde mantık kadar inanca, vicdani kanaatlere de yer vermiştir. Zira serbest delil dönemine geçilince, hakimlere serbest değerlendirme yetkisi tanınınca, bu durum mantıklı bir inanışa dayanak olmuştur. Yargıtay'ın, mesela bir hukuk normunun bu kararı verirken vicdani kanaatin belirmesini arayıp aramadığı, hukukun doğru yorumlanıp yorumlanmadığı gibi hukuki noktalarda kanaati denetleyebildiği şüphesizdir. Hatta varılan sonucun yasaya aykırı olup olmadığının, diğer bir deyişle haksızlık ve adaletsizlik yapılıp yapılmadığının denetlenmesi bu sayede mümkün olmaktadır. Nitekim dairenizin de bu konudaki kararları mevcuttur. Hatta pişmanlıktan yana olan bir sanığın cezasında yapılan ikinci indirimi az bulan kararlarınız dahi mevcuttur. Amaç adaleti göstermektir. Takdir hakkının, daha doğrusu serbest denetim yetkisinin sadece hukuki denetim manasında olmak üzere isabetli kullanımı önemlidir. "Söz düzeltmesi" yanlış anlamalara yol açabilecek şekilde sakıncalı ise de yanlıştır. Hâkimin, gerekçesini göstermek mecburiyetinin dışına çıkıldığında 'Bu netice çıkmaz' denilebilmesi gerekir. Gerekçe göstermek mecburiyetinin olduğu kabul edilecek. Gerekçenin önemine dair Prof. Dr. Sulhi Dönmezer'in 'Ceza Davasında Sanığın Kişiliği' adlı kitabından zaten bir örnekleme vereceğim. Çok ciddi bir örnekleme vereceğim, onu daha sonra sunacağım.
17. Mahkeme kararlarının, gerekçesiyle herkesi inandıracak ve Yargıtay denetimine imkân verecek bir şekilde olması gerekir. Yargıtay'ın özellikle tutarlılık denetimi yapması; bu açılardan gerekçelerde disiplin ve mantık kurallarının yerine getirilmesi, kararın dayandığı tüm verilerin, bu verilerin konusunun, mahkemenin ulaştığı sonuçların; iddia, müdafaa ve tanık beyanlarına ilişkin değerlendirmelerin gerekçeye yansıtılmasını gerektirir. Bu husus yoksa Anayasa'nın 141. maddesi ile CMK'nın 230. ve 289. maddelerine aykırılık oluşur. Sayın yargıçlar, geldim sonuna. Sayın yargıçlar, Sayın iddia makamı; bu hususa değinmekte yarar görüyorum. Şifahi savunmalarımda, kusura bakmayın uzun anlatacağım bölümlerde anlattığım hususlar dışında; Kültür ile ilgili Cumhuriyet tarihinden beri İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde neler oldu, neler yapıldı. Tahmin ederim ki sizler de benim gibi birer tiyatro aşığı olabilirsiniz.
Seyrettiğim bir oyunu Muhsin Ertuğrul sergilemişti. Bunu seyretmedinizse seyretmenizi isterim ama ismini söylediğim zaman bileceksiniz: "12 Öfkeli Adam". Bu oyun, 12 Öfkeli Adam'ın oyunu şöyledir: Birisi bir cinayet işlemekle iddiayla yargılanıyor. "Ben trenden gördüm" diyor şahitler, "İşte gördüm" diyor falancası. Bu jüride de çok katı düşünen insanlar var. O dönem, tiyatronun ve büyümenin avantajıyla, Genco Erkal'ın çantasıyla ben okula gittim geldim. Yani benim de bir şansım; Tarlabaşı, Kurtuluş, Kasımpaşa, Yenişehir benim geçtiğim yerler. Oralarda şimdi de gittim, Piyalepaşa'da büro açtılar, orada oturuyorum. Şimdi, 12 Öfkeli Adam'da herkes içeriye giriyor, "Suçlu!" diyor. Bir tanesi kalktı orada, "Hayır" diyor. "Haydi, ya ne diyorsun sen?" diyorlar. "Ya yok, o suçlu değil" diyor. Başlıyorlar tartışmaya. Millet bekliyor ki hüküm açıklanacak, girişte oradan gidecekler, onu bekliyorlar. Bir gün geçiyor, iki gün geçiyor; o "Hayır" demeye devam ediyor. Sonra o adam fiziksel kurallarla, o trendeki şahitlerin o cinayeti görmediğini ispat ediyor ve cinayetten yargılanan sanık beraat ediyor.
Şimdi ben de oradan gelerek... Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ndeki 12 Öfkeli Adam oyununda, son derece önemli bir cinayet davasıyla ilgili 11 jüri üyesi 'suçlu' derken, bir kişi 'hayır' dedi ve günlerce süren tartışmanın neticesinde sanığın suç işlemediği kanıtlandı. İstanbul Belediyesi'nin Şehir Tiyatroları'nda o kadar çok oyun seyrettim ki, o kadar çok insan tanıdım ki... Bedia Muvahhit'ten Vasfi Rıza Zobu'ya, Feridun Karakaya'dan Nejat Uygur’a, Kamuran Yüce'den Bilge Zobu'ya kadar... İşte o sahnelerin gelişmesi, yapıların kurulması, belediyelere tanınan imkânlarla kaynak sağlıyor, yani belediyelerden sağlanıyor. Kültür, kendi kendine bunu sağlamıyor. Kim sağlıyor bunları? Belediyeler sağlıyor. Ve günümüzde Şehir Tiyatroları’nda oyunların sergilenmesi için, sanatçıların yetiştirilmesi için zamanında birbirlerinin reklam havuzlarından paralar kazanması, yasal olarak, hak olarak belirli bir imkân sağlamışsa; bunları karalamak, bunları yok etmek, sanatın engellenmesi için bu tür davaların açılmasına sebep olmaktır. Bunun, çağdaş Türk kültürünü baltalayanlar ve sömürü sistemini savunanların eseri olduğunu söylemek isterim.
Şimdi tek tek hukuki eylemlerle ilgili bence tartışılacak bir yön yok. Size ceza hukuku tekniği açısından... Çünkü onu çok iyi açıkladınız Serdal Bey. Ceza hukukunda çıkar amaçlı suç örgütü nedir? Hatta biraz önce "TCK 43 nedir?" onu da siz sordunuz, benim burada mat ettiniz. 43'e 39... Ya sayenizde Türkiye Büyük Millet Meclisi bile bu konuda bir görse… Bertolt Brecht'in şiirini okumuştum, şimdi müsaade ederseniz onu okuyayım. “Eylül” romanında şöyle bir cümle geçer: “Nedir bu insanın içten içe çürüyüşü? Eğer bir toplumda adalet zedelenmiş, samimiyet kaybolmuş, vicdan susmuşsa orada birey de zamanla içten içe çökmeye başlar. Bireyin bu çöküşü bir salgın gibi yayıldığında, zamanla toplumun kendisi de çöker, çürümeye başlar. Bu çürümenin temelinde, bireylerin temiz bilincinden uzaklaşarak yalnızca kendi çıkarlarını gözettiği bir bencillik yatar. Liyakatin yerini kayırmacılık, dürüstlüğün yerini aldatma, ortak faydanın yerini kişisel menfaat aldığında toplumun temelleri sarsılır. Kurumlar varoluş amaçlarından saparak içi boşaltılmış birer kabuğa döner. Adalet dağıtması gereken hukuk, güçlünün sopası haline gelir. Çürüme nasıl ki bireyde başlayıp yayılıyorsa, yeniden doğuş da adaleti ve dürüstlüğü hayatının merkezine koyanların iradesiyle başlayacaktır. Unutulmamalıdır ki en karanlık gecenin ardından söken şafak, o karanlığa inatla direnenlerin eseridir.”
Bu dönem de böyle; bu dönem de geçip gidecek. Birinci ve ikinci bölümü bitirdim. Şimdilik bu kadar.
Şimdi Sayın Başkan, öncelikle bir şeyi benim müvekkilim anlamamış, onun için bir daha tekrar etmekte fayda var. Şimdi CMK 235'e göre ek savunma mı dinlicez. Yani ihaleye fesat mı, TCK 235 mi? Yoksa dolandırıcılıktan TCK 235 yeni bir sevk …
TCK 235, 1/ a -1b dedik. Tüm eylemler açısından yani, 61-62-71-79 açısından 157, 158 eylemler açısından dedik. Yani bu ek savunma şu demek: Eylemin hukuki vasfını ileride değerlendirme açısından, bu noktada suçun vasfının değişme durumuna binaen...
Vasfının değişme durumuna binaen... Tamam, tamam anlaşıldı konu. Suç vasfının değişme durumu var. Yani dolandırıcılıktan ihaleye fesat grubuna da geldi.
Aleyhine bir durum değil, aleyhine bir durum değil.
'ın beraatini ve tahliyesini istiyorum, söylemiş olayım.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler; öncelikle kısa kısa geçmek istiyorum, anlatmak istiyorum. Aslında uzun uzun konuşmayı tercih edecektim ama olmadı. Şimdi Sayın Başkanım, Sayın ; önce teşekkür ederim. Ondan sonra, şimdi dosyada ihaleye fesat var mı, yok mu? O kısımlara girmek istemiyorum, ona biraz sonra gireceğim. Beni ilgilendiren olay şu: Çıkar amaçlı suç örgütü var mı, yok mu? Çıkar amaçlı suç örgütünün olup olmaması bu dosyanın ana temelidir. Sayın Savcım bazı sorularında da bunu soruyor, kendisine şükranlarımı sunarım. Gerçekten ortada çıkar amaçlı bir suç örgütü yoksa... Bu çıkar amaçlı suç örgütü olmadığına göre, ben daha birinci savunmamda söyledim; bir örgüt varsa Mustafa Kemal Atatürk'ün örgütü vardır dedim, onu çıktım bir kenara koydum. Çıkar amaçlı suç örgütü ne demek? Para demek. Yani ben bu örgüt sayesinde, örgütün üyesi isem para kazanmam lazım.
Şimdi elimde, tabii ki Türkiye'nin en önemli yapısı... Siyasi tarihimizi iyi bilmek lazım. Eğer biz siyasi tarihimizi iyi bilmezsek hiçbir şeyi beceremeyiz. 1943 senesinde İsmail Habip Bey’in Trabzonlular iyi bilir, Karadeniz yalılarını anlatan "Yukarı Doğu Diyarı" diye bir kitabı aldım, okudum. Menderes ve Demokrat Parti gelene kadar, bu kitapta Türkiye'nin neresinde nelerin yapılması, nereden nereye gidilmesi; Mesela Trabzon'a girerken, Anabasis'e atıfla Onbinlerin Ricatını yapan meşhur Ksenofon'un kurtarabildiği 8.600 askerle "Şöyle Trabzon'a girdi" diye başlayan hikâyeyi anlatır. Ve tabii Trabzon'un o zamanki yapısını da biliyorum o zamanın görüntüsünden. Trabzon tarihinde nelerin yapılacağı, 17. yüzyılda nereye geldiği, hamsinin ne olduğu, hepsinin ne olduğunu böyle anlatır. Trabzon'u gezerken, Cumhuriyet'te 1937 senesinde transit şoselerin nerede yapıldığından bahseder. Tabii bu arada bir avukat arkadaşımızı hatırlamamak mümkün değil. Onu da bu yol inşaatından dolayı davalar açtığı için, Gültekin'i... Onu da öldürmüşlerdi, hiç unutmam. Yani Trabzon'da kalelerin, duvarların heybeti; yani kent olarak nelerin nereden nereye bağlanacağını, nereden nereye geldiğini yazdıktan sonra, Hopa'dan Yeşil Yol'a diye Rize'yi anlatırlar bu kitapta. Bunları niye anlatıyorum?
Çünkü işleri güçleri, insanların kalkınmaya giderken birdenbire demir yolları kesildi. 1950'de bildiğiniz gibi bütün şeyler, Amerika'nın taktikleri nedeniyle başka noktalara gitti. Şimdi eğer bir suç örgütünün içinde ben varsam... Ben bugün bu savunmamı çok kısa bitirmek istiyorum, yani çok da uzatmak istemiyorum. Sebebi de geleceğim. Sayın Başkanım, Sayın Üyeler, Sayın Savcı; gerçekten tutukluluğun incelenmesinde söz almak isteyen arkadaşlar var. Ben bu savunmamı saatlerce yapar, yarına da sarkıtabilirim. Ben en kısa zamanda bitirip arkadaşların da tutukluluklarla ilgili söyleyecekleri varsa onların söylenmesini elbette istiyorum. Ama demin unuttuğum bir kısım değil ama geçeceğim şimdi. Bana bir mektup geldi dün. Bu mektubun bir satırını okuyacağım, mecburen okuyacağım. Mehmet Rauf'u anlattım, Mehmet Rauf'un dönemini anlattım. Bu mektubu yazan çocuk... Bir zamanlar, Beyoğlu'nun İstiklal Caddesi'ne biz çıkamazdık Tarlabaşı'ndan. Yasaktı bize. Biz aşağıda oturuyorduk. Çünkü İstiklal Caddesi'ne çıkmak monşerlerin işiydi... Yani biz oraya çıkamazdık. Tarlabaşı'ndan yukarı. Öyle oraya çıkmak tesadüf değildi, biz aşağı mahallede oturuyorduk. Çünkü İstiklal Caddesi'ne çıkmak... Yani biz öyle kolay kolay oraya çıkamazdık.
Hemen Pera Palas'ta, hemen altındaki barda sünnet düğünüm oldu. Of, Mavi'nin Kahvesi de, rahmetli de oradadır. Şimdi bu çocuk, meşhur Nermin vardı, Nermin'in oğlu... Dün mektup elime geçince ve Mehmet Rauf'un o yazısını da okuyunca... Çünkü bu çocuk, "Rahmetli Hayrettin'in de yanındaydım" dedi. Mektubu şöyle bir satırla bitirmiş. Ben bu dönemle geçmiş dönem arasında hiçbir fark görmediğim için, bu suçlamalarla ortadaki iddiaları hiç muvafık bulmuyorum. Geçmiş dönemde Abdülhamid rejiminin yapmış olduğu suçlamalar ve yargılamalarla bugün yapılanlar arasında hiçbir fark görmüyorum. Çocuk mektubu aynen şöyle bitiriyor: "Abi, görüyorsun monarşiyle idare ediliyoruz. Çeyrek asır sonra gelen iktidarlar, Fransız Devrimi'nin yüzbaşıya yaptığı gibi, İmamoğlu ağabeyinin de itibarını iade ederler. Hukuk bunların iktidarıyla bitmiştir." Bunu yazan Nermin'in oğlu. Yani nasıl söyleyeyim? Oralarda büyümüş, hayatını öyle kazanan bir çocuk... Ama son saate kadar tüm umuduyla ağabeyini bekliyor.
Şimdi burada bir suç örgütünden bahsediyoruz. Size de bunu sundum, daha önce de arz etmiştim. Bir suç örgütünün olabilmesi için bir amaç doğrultusunda hareket edilmesi gerekir. Bu amaç doğrultusu da iddianamede anlatılana göre güya 2014 senesinde başlamış. Serdal'la ilgili suçlamalar ise 2019-2020 yıllarına dayanıyor. Öyle mi Serdal? Evet. Davayı 2014'ten başlatmışlar. Şimdi Sayın Başkanım, iddia makamına soruyorum o zaman; çok enteresan bir şey: Ortada bir suç örgütü var, bu yapı seçimlere giriyor, seçimleri kazanıyor... Peki, bu suç örgütünün varlığına inandığımız zaman, bu yapı devlet yardımı alıyor mu? Yanılıyorsam söyleyin. Banka yardımı da alıyor; yani bankaların da yardımı var, belediyelerin de var. Yok mu? Var! Hani o meşhur bankalar var ya, onlar... Şimdi o zaman siz bu mantığa göre suç örgütlerine para yardımında bulunmuş oluyorsunuz! Sayın Savcım, bu iddianameyi hazırlayanlara sadece soruyorum: Yahu bu iddianameyi hazırlarken, insanlar burada tutuklu ve tutuksuz yargılanırken, siz bunların hesap hareketlerine gerçekten baktınız mı? Benim müvekkilime gayet iyi sorular sordunuz: "Tapuyu ne zaman aldın? Parayı nasıl verdin? Ne ettin?" dediniz.
Peki, arada öyle bir şey söyleyeceğim ki, bunun cevabını ne siz verebilirsiniz ne de meslektaşlarım verebilir. Sayın Savcı buyursun versin: 2014'ten sonra bu ülkede vergi affı çıktı mı, çıkmadı mı? Kaç kere çıktı? "Nereden buldun" yasası çıkmadı mı? "Geçmişe dönük sayılmayacak, kaynağını açıklamayacaksınız" denmedi mi? Yani sen devlet olarak vergi affı getirdin, şimdi de Mehmet Şimşek yine vergi affıyla "Geleni sormayacağız" diyor. Yani paranın nereden geldiğini sormuyorsun, "Nereden kazandığını sormayacağım" diyorsun. Zamanında benim o iki tane idam edilen arkadaşım için (Ahmet Saner ile Kadir Tandoğan) cezaevine kimler basıldı? Mali müfettişler geldi, bana "Şu Ahmet Saner ile Kadir Tandoğan’dan kaç para aldın?" diye sordular. Müvekkillerim asıldı, biz bunun hesabını verdik! Peki, 2014'ten 2024'e kadar soruyorum; gerçekten vergi affı çıktı mı, çıkmadı mı? Çıktı! Nusret sen bilirsin, çıkmadı mı? Çıktı. "Menşei aranmayacak" denmedi mi? Dendi. E o zaman nasıl suç örgütü var? Sen bu suç örgütünü kurdurttun, o zaman kimler senden faydalandı? Tabii bizim avukatlık sırrımız olduğu için bazı sırları burada açıklayamıyoruz. Peki, Amerika'dan gelen fonu kim aldı, götürdü? Amerika'dan gelen bir fon var, o davanın avukatı az kalsın ben oluyordum, son anda olmadım. Şimdi o şahıslar serbest bırakıldı. O fon kaç paraydı? Hangi baron cezaevinde o arkadaşları korudu? Kim söyledi? Nasıl söyledi?
Şimdi bugünlerde bir bahis tutturdular. Habire çevreye insanları alıyorlar. Kanunu okumak çok önemli bir şey. Eğer siz kanunu okuyamazsanız, kanunu okumadan yargı organı olarak iş yaparsanız haksızlığa düşüyorsunuz. 7258 sayılı bir yasa var. Tabii karşı taraf Rusya’yı tutturunca, onlar da orada taşıt yapıyorlar, Trabzonspor... Biz Beşiktaş tarafı olarak yargılandık. Şimdi 7258 sayılı yasanın başlangıç maddesine, kanunun ilk maddesine Sayın Savcım dikkat edin, diyorum ya, farkındayım. Yasanın özü; futbol ve diğer spor müsabakalarında yasa dışı bahis oynatmaktır. Bakın, dikkat edin: Futbol ve diğer müsabakalarda yasa dışı bahis. Ama birinci maddesi çok değişik. Birinci maddesi diyor ki: "At yarışı hariç." At yarışını hariç tutmuşlar çünkü o kumar, onu ayrı koymuşlar. Şimdi at yarışı hariç, 7258 sayılı kanunun 5. maddesi "futbol ve spor müsabakalarında yasa dışı bahis oynatmak" dediği zaman; eğer ortada bir spor müsabakası yoksa, ne bileyim tasaların yarışması varsa, kaplumbağa yarışması varsa ya da toplulukların kavgası varsa, o zaman bu "yasa dışı bahis" suçuna girmez. Peki, niye çıkarıyorlar bunu bugünlerde? Gündem değiştirmek için çıkarıyorlar!
"Kara para" diyorlar. Kara para diyebilmeniz için de ortada bir öncül suçun olması ve bundan dava açılması lazım. Öncül suçtan dava da açmıyorlar. Öncül suçtan dava açılmadığına göre... Şimdi bu dosyaların satışı var; sizin heyete de gelebilir, diğer heyete de gelebilir bu dosyalar. Ama ortada yasanın tarif ettiği gibi bir şey yok. Şimdi mesela farkında değiller belki, ya da farkındalar: Spor Toto’nun bu davaya müdahil olarak katılma talebi reddedildi. Bir kadın hâkime hanım var Büyükçekmece’de, nefis bir dosya idare etti. Gaziosmanpaşa’da gene bir hâkime hanım var –hâlâ orada duruyor mu bilmiyorum, kapalı bir bayan– o da küçücük bir duruşma salonunda çok iyi dosya idare etti. Ya futbol ve diğer müsabakalar diyorsunuz; eğer eylem futbol ve diğer spor müsabakalarına girmezse, siz yasa dışı bahisten bahsedemezsiniz! O zaman bilmem ne kom, falan kom, filan kom diye giden langırtlar var, onlar gibi olur. "Kumarı kapattık" diyorsunuz ama kumarı teşvik ediyorsunuz. Oysa Kabahatler Kanunu’nda kumar var. Kumar yasasında parayı masaya koyarsanız, kumar masasındaki o para devletin olur, el konulur. Onun üstüne gitmiyorsunuz. Günün birinde bu iş yine devletin zararına gidecek.
Şimdi Sayın Başkan, Sayın Üyeler; dediğim gibi, öncelikle biz bu suça teşebbüs var mı, bu suça iştirak nasıl oluyor, ağırlaştırılmış sebebi, hafif ceza sebebi, etkin pişmanlık sebebi nedir, bunlara bakmalıyız. Eğer ortada çıkar amaçlı bir suç örgütünün olup olmadığını tartışacaksak nereye bakacağız? İçtihatlara bakacağız. Nereye bakacağız? Okuduğumuza bakacağız. Okuduğumuz hukukta bu var mı, yok mu? Benim müvekkilim son derece hassas, müthiş titiz bir adamdır. Ortada zaten çıkar amaçlı bir suç örgütü falan yok. Nerede parasının olduğunu, ne zaman kazandığını, ne ettiğini, ne olduğunu, ne bittiğini, nerede çalıştığını her şeyi açık açık ortaya koydu. İddia makamı davayı açarken bunları zaten araştıracaktı. Bir şey daha söyleyeyim, belki kimse duymamıştır: Benim müvekkilimin mal varlığına hiçbir zaman tedbir konulmadı ki! Hadi buradan yazın bakalım... Hani kara para aklıyordu? Hani suç örgütünden para kazanmıştı? Mal varlığına hiç tedbir konulmadı. Hatta biz benim kulübümün başkanına, Serdal Adalı’ya sipariş verdik; at satın almak istiyoruz, Erzincan’a götüreceğiz. Yani ben bunlarla uğraşıyorum; sanatla, kültürle uğraşıyorum. Dağlarda mücadele etmişim barış için. Barış için dağlara çıkmış adamım. Şimdi barış için bir şey söyleyeceğim: Ben de Erzincan kökenli olduğum için, Başbağlar’da insanlar öldürüldüğünde Açıkhava Tiyatrosu’ndaki bir etkinliğe katılacaktım. O sırada bir polis memuru geldi, "Siz Erzincan’dan mısınız?" dedi, "Evet" dedim. "Ben de sizin Kemaliye’ye (Eğin) yakınım. Bize silah el aldıramazlar" dedi. Gerçekten bize silah aldıramazlar, biz barışçıyız. Yani biz böyleyiz. Öyle birisinin malına, birisinin mülküne, birisinin arabasına karşı zerre kıskançlığımız yok. Buradaki insanların da zaten öyle bir derdi yok. Dediğim gibi, belediyecilik başka bir şeydir.
Sayın Başkanım, Sayın Üyeler; dediğim gibi ben konuşmamı uzun tutmak istemiyorum. Çünkü benden sonra, tutukluluk incelemesi için savunma yapmak isteyecek diğer meslektaşlar ve arkadaşlar var; yarın da savunma yapacaklar, onların da haklarını yemeyelim. Ama Ayşenur Beydemirtaş’ın Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde yayımlanan bir makalesi var; bu makalede ihanetin ne olduğunu, ne olmadığını çok iyi açıklıyor. Şimdi, ben ilk burada Balyoz davasında yargılandım... Nedeni çok basit bir şey, ismini şimdi de söyleyebilirim: Yüksel Dilsiz. Bu dosyada sanık. Yüksel Dilsiz'in HTS kayıtlarının en çok geçtiği yer, Recep Tayyip Erdoğan’ın yeğeninin/yakınının yanı. Bu Yüksel Dilsiz, benim müvekkilim Levent Ersöz'ün –ki kendisi jandarma komutanı bir generaldir, dağlarda çarpışan, her türlü mücadeleye giren bir adamdır– Mersin'deki elemanıymış/ajanıymış. Ben dedim ki: "Paşa, nereden buldun bu adamları?" İşte bu bir...
Şimdi bu Yüksel Dilsiz'in durumunu ben tesadüfen, çok dosya okuduğum için fark ettim. Biraz da gözlerimiz o yüzden yoruldu ya... Ben çok dosya okurum ama böyle ekrandan falan okuyamam; illa basılı olacak, önümde duracak. Kitaplar, kütüphaneler dolusu evrak olacak. İşte o ara Yüksel Dilsiz'in ifadesini okudum; hatta Yalçın Küçük ve Rahmi ile de paylaştım, şaşırdık. Bursa'da –şimdi isim vermeyeyim– o firar eden savcılardan birinin baktığı bir dosyada, bir çocuk tecavüzcüsünün ifadesine denk geldim. Bakıyorum, burada Levent Ersöz'le ilgili bir şeyler söylüyor, orada da atıyorum ismini Yüksel Dilsiz değil de falan filan diye geçirmişler. Nasıl olduysa gittim, oradaki dosyadaki ifadenin fotokopisini de çektim. Bir de karşılaştırdım ki ne göreyim; buradaki ifade satır satır neyse, o dosyadaki ifade de satır satır aynı! Cezaevinden gelen adam başka adam gibi görünüyor ama kelimesi kelimesine aynı ifadeyle o gün tahliye edilmiş. Meğerse o gün Yüksel Dilsiz'i, çocuğa tecavüz suçundan yargılandığı o dosyadan sırf burada, Ergenekon davasında yaptığı o "katkılardan" ve verdiği o ifadelere karşılık tahliye etmişler! Şimdi böyle bir şey mümkün mü? İşte biz böyle bir kumpas düzenini, böyle bir tezgahı bizzat yaşadık. Sonradan öğrendim ki o adam, yine küçük çocuklara tecavüzden dolayı tutuklanmış. Canı cehenneme!
Ama bunlar yaşandı bu ülkede. Bu şekilde, bu usullerle insanlar yargılandı. O insanların cezaevine girmesine sebep olan, o gün "FETÖ" dedikleri yapının içinde, son derece saygın, 15 Temmuz darbe girişimine katıldığı iddia edilen şerefli askerler de vardı. Ben o dönem, "ByLock" dedikleri programı mahkeme salonunun önünde kendi telefonuma indirdim; gizli saklı, yasak bir şey değildi ki bu! Ama ByLock ile ilgili hâkim ve savcıların listelerini, onlar henüz görevlerinin başındayken, Adalet Bakanlığı’ndan giden geçmiş tarihli bir genelgede buldum. Genelgenin altında da bizzat bir hâkimin, savcının imzası vardı. Ankara’da duruşmaya girdiğimde o imzayı gösterip, "Bu imza sadece sizsiniz" dedim. "Evet" dedi. "Eee, peki o zaman niye işlem yapmadınız?" diye sordum. Ki o listenin içinde kimler yoktu ki? Zekeriya Öz dahil olmak üzere hepsinin ismi vardı. "Niye işlem yapmadınız?" diye sordum ama cevap yoktu. Ha, demek ki göz yumuldu! Şimdi göz yumulduğuna göre, buradaki olayların arka planı da işte tam olarak budur.
En basit bir şeyi, konuyu oradan oraya atlayarak heyetinize getirmek istiyorum. Çok basit bir örnek: Bakınız, önümdeki kitabın 69. sayfasını açıyorum. Bu 69. sayfa faslını açtığım zaman burada önüme Necati Ağaoğlu çıkıyor, onun arkasından Ahmet Ali Ağaoğlu çıkıyor, Ahmet Ağaoğlu çıkıyor... Daha ileriye gidiyorum, sayfayı çevirip okuyorum: İş adamı, Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı... 1948 yılında Akçaabat ilçesinin Cevizlik köyünde doğdu, yani benden iki sene sonra. İkinci Dünya Savaşı’nın o yokluk yıllarında ilkokul öğrenimini Akçaabat Şehir İlkokulu’nda, ardından Trabzon İskenderpaşa İlkokulu’nda, Trabzon Karma Ortaokulu’nda ve Trabzon Lisesi’nde tamamladı. Öğrencilik yıllarında ailesine yardımcı olmak maksadıyla daha o zamandan iş hayatına girdi. 1969-1970 yılları arasında babası ve amcalarının yürüttüğü kereste ticareti işlerinde, amcasının yanında çalışmaya başladı, nakliyecilik/navlun işine girdi. Yüksek tahsil yapma imkanı olmasına rağmen, ailenin diğer fertlerinin daha iyi eğitim alabilmesi için fedakarlık yaptı. Tıpkı benim rahmetli babam gibi; benim babam da emekçiydi, "Oğlum okusun" diye kapı sildi, kapıcılık yaptı, beni bu mertebelere, bu durumlara getirdi. Allah onlardan razı olsun. İşte bu okuduğum isim, Trabzon’un ana kurucuları arasında yer aldı.
Türkiye’deki siyasi yapının gerçek bir demokrasi olmadığını ileri sürerek 1987’de siyasetle bağlarını tamamen kopardı. Trabzon’un önde gelen iş yerlerinden biri oldu; inşaat, Karadağ, Uludere Gıda, Kontör Ltd. Şti. çatısı altında iş hayatına devam etti. Bugüne kadar 2000’e yakın konut yaptı, binlerce kişiye istihdam sağladı. İş yaşamının yanında bir ağaçlandırma gönüllüsü olarak çalışan bu insan, iki çocuk babası, Birgül’ün de dedesidir. Bakınız, bu kitap 2007 senesinde yazılmış. Kayalar Yönetim Kurulu Başkanı İslam Kaya’ya, Ali Bıyıklı’ya, Doğru Göz Açan’a, Sadık Çebi’ye –ki Çebi ailesinin de avukatlığını yaptım– işte bu insanlara sevgiyle verilmiş bir eserdir. Trabzon bir sevdadır komutanım, hem de deli bir sevda! Sevdanın denizi; bir sanatçının yolu memleketin taşına, toprağına, çiçeğine, böceğine, kurbağasına, kuşuna, kedisine, köpeğine sevdalanmakla başlar, unutmayın. Sonu Bedri Rahmi’yi bulur...
Peki, benim biraz evvel hayat hikayesini okuduğum bu kişi, bugün bu dosyada neyle suçlanıyor? Suç örgütüne üye olmaktan, hatta orada lider olmaktan yargılanıyor! Yahu 2007 senesinde zaten zengindi; çalışmış, çabalamış, tırnaklarıyla bir yere gelmiş bir adam. Bu adamın geçmişi niye araştırılmadı? Niye incelenmedi? Kendisi durumunu hiç inkar etmedi ki. Beni unutmayın, belki ilk duruşmada da söyledim: Ben kendisini şahsen tanımam etmem. Sayın İmamoğlu’nun ismini ilk kez belediye başkanlığına aday dedikleri zaman, "Bu adam kazanır" dedim. Ben de çünkü o sırada Büyükçekmece’de Yakup Çebi’nin avukatlığını yapıyorum, o işlerden de artık bıkmıştım, her yerde bir hadise çıkarıyordum. "Kazanır" dedim. Neden dedim? Gittiğim bir kuaförde çalışan berber kız bana dedi ki: "Ben artık Beylikdüzü'nden İstanbul’un merkezine hiç inmiyorum. Boşandım ettim, burada yaşıyorum." "Niye inmiyorsun?" dedim, "Bizim belediye başkanı buraya inmemize engel mi oluyor, yasak mı koydu?" dedim. "Yok ya, aksine" dedi, "Burada sinemamız var, fuarımız var, sokağa çıkıp gezecek alanımız var, burada öyle güzel yaşıyoruz ki aşağılara inmeye gerek kalmıyor" dedi. İşte o kuaför kızın sözü kulağımda kalmış. O yüzden "Adayım" deyince, "Bu adam kazanır" dedim. Üstelik de kazandı.
Şimdi bakınız Sayın Başkan, gerçekten burada bir suçu mu yargılıyoruz? "İhaleye fesat karıştırma" diyorsunuz; yahu bunu bir geçin, buradan bir suç çıkmaz! Vereceğim dilekçede ve kitapta da yazılı: Bir sefer, Kültür A.Ş. Kamu İhale Kanunu’na tabi değildir. Kültür A.Ş. ihale kanunu kapsamında bir kurum olmadığı için istediğine işi ihale eder, istediğine vermez; istediğine "buyur gel" der, istediğine demez. Şimdi ihale yasasına aykırılıktan bahsediyorsunuz ama kanun açık. Bakın, benim geçmişte baktığım bir dava oldu, o kararı şimdi heyetinize sunacağım. 2009 senesinde Barack Obama Türkiye’ye geldi. Barack Obama Türkiye’ye geldiği zaman ilk iş olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gitti, orada Meclis Başkanı Köksal Toptan’ı ziyaret etmek istedi. Çok önemli bir dosyadır bu, iyi dinleyin. Barack Obama Meclis’e geleceği zaman içeride müthiş bir telaş kapıyor yetkilileri: "Yahu bu adam bizim odamıza gelecek ama bizim odadaki halımız çok kötü, eski" diyorlar. Apar topar Ankara’dan İstanbul Kapalıçarşı’ya geliyorlar; ihalesiz, mihalesiz, doğrudan pazarlıkla hemen bir halı alıyorlar. Bu halı alındıktan sonra Barack Obama geliyor, odada ziyaretini gerçekleştiriyor. Tabii arkasından hemen Kamu İhale Kanunu uyarınca dava açılıyor; "Sen bunu ihaleye sokmadan, rekabet koşullarını sağlamadan nasıl alırsın?" diye.
Şimdi o davada Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı katılan/müşteki sıfatıyla dosyaya girdi. O kararı size mukayese etmeniz için sunuyorum. Dikkatimi çekti, o halı davasının ilk duruşması da Trabzon’daymış, olaylar oradan buraya kadar böyle uzanıp gidiyor... Bu dava, 2000... Suç tarihi, 2009. Bu dava, 2012 yılında bitti. Ben bu davaya gittim, geldim. Sürekli gittim, geldim. Yahu soru o: "Sen nasıl sözleşme yaparsın? Usulsuz nasıl ihale komisyonu oluşturursun? Onay belgesi nerede? Teknik değerlendirme zaptı nerede? Personel işleri nerede? İhale dokümanları nerede? Sözleşme örneği nerede? Ödeme emirleri nerede? Fatura örnekleri nerede? Teknik şartname nerede? İş iş deneticisi nerede? Firmalar arasında ihaleye giren belgeleri ibraz ettiniz mi? İhalede şu oldu mu, bu oldu mu?" diyor. Senelerce sürdü. Senelerce sürdü, sonunda beraat ettiler. Ve ondan sonra İhale Kanunu'nda değişiklik yaptılar, biliyor musunuz? İhale Kanunu'nda bir ufak değişiklik yaptılar, dediler ki: "İhaleye girmeden de alabilir."
Bu kararı veriyorum size, bu kararı veriyorum size. Şimdi, bir karar daha vereceğim, o da tesadüfen... O, tamam onu verelim, onu da koyayım. Şöyle bir tane... Heh. Şimdi, bu da çok enteresan bir karar. Bunu da size vermek zorundayım. Bunu da müvekkilim açısından vermek zorundayım. Yani şans eseri, Sayın Heyet Başkanı, yani benim şansım olmadı, bu da Trabzon'dan geldi bana. Şimdi, köy hizmetlerinden bahsetmiştim ya size, köy hizmetlerindeyken, köy hizmetlerinin müdürü, İstanbul'da müdürü var. İşte o İstanbul'daki müdür ile beraber, kulakları çınlasın, ismini söylemeyeyim, siz kararda görürsünüz. Bu müdür çok titiz. Öyle bir titiz ki amaaan, yanında çalışanları mahveden bir titiz. Köy hizmetlerindeki gidiyoruz, geliyoruz işte hala duruşmalar devam ediyor. Bunu şeye tayin ettiler: Çanakkale'ye. Çanakkale'de Kültür Müdürü oldu. Kültür Müdürü olduktan sonra orada bir müddet çalıştı. 2737 sayılı kanuna aykırılık. Yani kamu aracını kullanma. Geldi, Anayasa Mahkemesi'ne dair de gittik, bu kararların hepsi var, 19'unda. Önce buna ceza verdiler, cezayı da ertelediler. Dayanamadım ben, işte halk kütüphanesinde Halil Paşa Kent Müzesi'nde şu olmuş, bu olmuş, Bandırma, eee, feribotu taşımasını götürmüş, arabayla gitmiş, gelmiş, işte ziyarete gitmiş, gelmiş, şöyle olmuş, böyle olmuş dedikleri zaman ben bunu temyiz ettim. Temyiz mahkemesi kararı bozdu. 2014 senesinde Biga İlçe Halk Kütüphanesi'ne Halil Paşa Müzesi'ni incelemede bulunmak amacıyla görevlendirilen filan dedikten sonra ben bu kararı şey yaptım, temyiz ettim. Temyiz kararı, kararı bozdu.
Dedi ki bunun beraat etmesi lazım. Karşı oy beni ilgilendiriyor. Demiştim ya karşı oy beni ilgilendiriyor. Karşı oyu da Mahkeme Başkanı verdi. Yani iki üyeniz beraat diyor, siz hayır diyorsunuz ama gerekçesi de şu: Çanakkale İl Kültür Müdürlüğü'ne ait aracın sanığın bıraktığı, sanığın bıraktığı... Almış, götürmüş, bıraktığı Bandırma arasındaki mesafe 166 kilometredir. Gidiş dönüş mesafesi 332 kilometreye tekabül eden bir yol söz konusudur. Çanakkale'den doğrudan İstanbul'a deniz yoluyla her saatte ulaşım mümkündür. Aradaki mesafenin uzunluğu, yakıt, kamuya ait yakıt bütün göz önüne alındığında olayda nezaket çevreleri nezaket kuralları çerçevesinde suç kastını ortadan kaldıracak bir hal söz konusu olamaz. 237 sayılı kanunun 16 ilk cümlesi tamamlandığı üzere kamuya ait araç tahsis amacı dışında, tahsis amacı dışında... Bunu anlatmak zorundayım size. Dışında, sanık şahsi kullanımına kullanılmıştır.
Sayın Başkan, kendisi işten ayrılmış. Yediemin olarak kendisine teslim edilen malların gelip teslim etmesi istenmiş. Araç gitmiş. Şimdi bu, başkanın muhalefetine göre, bu aracı o kullandı. Ama dikkat et, bu başkanın muhalefeti benim lehime. Neden, biliyor musunuz? Aracın yakıtını o almış. Temyizini o yapmış. Zimmetindeki eşyalarını teslim etmek için araç istemiş, yakıtını da kendisi almış. İster ana sebepten beraat ister muhalefettense gene beraat etmesi gereken bir adam.
Şimdi, ben sözlerimi tamamlamak istiyorum. Çünkü dediğim gibi, tutuklamak, tutukluluğun kaldırılmasını başka meslektaşlarım da isteyecektir. Her şey güzel olacak. Ama dün bu kısır döngüyü devam ettirenler, bugün bu davalarla devam ettirdiklerinde de zannediyorlarsa yanılıyorlar. Bu dosyanın içinde bir örgütsel yapıyı bulamazsınız. Demokrasi mücadelesini bulursunuz. Ben bu sözlerle, önce başta müvekkilim olmak üzere tüm tutsaklara özgürlük diliyorum. Hepinize saygı sunuyorum, sizlere de saygı ve selamlarımı iletiyorum.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.