Bugün savunmalarımıza başlarken tabii biraz hayal kırıklığıyla başladığımızı belirtmek isteriz. Çünkü geçen perşembe tahliyeler yapıldı, 'in elbette tahliye edilmesini isterdik ve tutuksuz sanıklar arasında kendisine ifade etmesini isterdik. Savcılık tabii her ne kadar müvekkilimizin tahliyesini talep etmemiş olsa da siz değerli heyetten umudumuz vardı. Ama olsun, biz inanıyoruz ki esasa ilişkin savunmalarımızı tamamladığımızda siz de müvekkilimizin masum olduğunu anlayacaksınız diye düşünüyoruz. O yüzden de hani en sonda söyleyeceğimi de en başta söylemek istiyorum: Müvekkilimiz masumdur. Kendisine isnat edilen eylemleri hiçbir zaman işlememiştir ve kendisinin tahliye edilmesi gerekmektedir ve elbette en sonunda beraat etmesi gerekmektedir diyorum.
Seyfullah Demirel Müdafii Av. Yeşim Gül Savunması
Sayın heyet, kendisi zaten bahsetti geçmişinden, yaptığı projelerden, kim olduğunu size anlattı. Kendisi İstanbul Teknik Üniversitesi'nden mezun bir mühendis, jeofizik mühendisi ve 30 yılı aşkın tecrübesiyle İstanbul'da, İBB aracılığıyla aslında başta İstanbullular olmak üzere milletine hizmet eden bir devlet memuru. Şimdi baktığımız zaman tabii hangi büyük projelerde yer aldığını kendisi izah etmeye çalıştı; ama bunların içinden sadece 99 depreminden sonra Avcılar'da hangi yerlerin yerleşim yerine açılmalı ya da açılmamalı konusundaki çalışmaları bile aslında milletine ve İstanbullulara ne kadar hizmet ettiğini ortaya koymuştur diyoruz. Kendisiyle yaptığım görüşmelerde de,bir yıla aşkın süredir neredeyse bir yıla yakındır kendisiyle görüşüyoruz; kendisinin gerçekten Türkiye'de liyakatle işinin başına gelmiş biri olduğunu ve teknik anlamda çok derin bir bilgisinin ve birikiminin olduğunu anlamış bulunuyoruz. Bunu söylemek istedik.
Kendisi isnat edilen eylemler döneminde İBB Yol Bakım Altyapı Koordinasyon Daire Başkanı, daha sonra Fen İşleri'nde mühendis olarak ayrılmış bulunuyor, bunu söyledik zaten; bunun tekrar altını çizelim. Biz şimdi tahliye talebinde de bulunurken biraz izah etmeye çalıştık ama kısaca soruşturma aşamasından yine biraz değinmek istiyorum, usulsüzlüklerden değinmek istiyorum. Dediğiniz gibi gözaltına alınarak bir süreç geçirdik, daha sonrasında Vatan Emniyet'te ve Çağlayan'da savcılık aşamasında bütün sorulan sorulara gerçekten teknik bilgisiyle ayrıntılı bir şekilde kendisi cevap verdi. Bu süreçte zaten Sulh Ceza Hâkimi'nin savunma hakkımıza açıkça müdahalesinden biz bahsettik. Yine aslında kendisinin iddianame geldiğinde iddianameyi basından öğrendiğimizi ve bu iddianamede bir eylemde kendisinin görevde dahi olmadığını öğrendiğimizi ve bunu tespit ve tahliye talebinde de sizlere bildirmiştik. Ama ısrarla masum olduğumuzu ve her sorulan soruya soruşturma aşamasında da cevap versek de maalesef bütün savunmalarımız adeta bir nevi duvara çarpıp bizlere geri döndü.
Şimdi bu usulsüzlükler içerisinde tabii en sıkıntılı olan şey; kendisi de zaten bahsetti. Bizim soruşturma aşamamızda iki tane farklı ihaleden bize sürekli sorular soruldu ve soruşturma aşaması o şekilde tamamlandı. Biz o ihaledeki beyanlarımıza göre hem tutuklanmış olduk, öncesinde de gözaltına alınmıştık. Ama şimdi iddianamede biz iki tane farklı —üç tane ama bir tanesini dediğimiz gibi saymıyoruz— iki tane farklı ihale ile karşı karşıya kaldık. Dolayısıyla bu da şu demek: Bizim aslında şu an kendimizi açıklıyoruz ama kovuşturma aşamasına geçtik ama soruşturma aşamamız gerçekten maalesef çöpe atıldı. Belki de orada kendisini izah etseydi bu teknik bilgisiyle, bugün bir yıla yaklaşık bir süredir içeride cezaevinde kalmazdı, yazıktır diyoruz. Şimdi savcılık aşamasında çok kısa bir bahsedeyim bilginiz olsun; 220'ye 218.883 kayıt numaralı bir ihale, İstanbul geneli asfalt kaplama yapılması ihalesiydi. Diğeri de 2022'ye 425.385 kayıt numaralı, o da yine Avrupa Yakası 1., 3. ve 4. bölge genelindeki kısacası yine asfalt kaplama işine ilişkin ihalelerdi.
Burada bize ne soruldu? Denildi ki: 'Neden her iki yakada asfalt üretim tesisi istiyorsunuz?' Biz bunun geçmişten bugüne kadar izahlarını yaptık. 'Mahal listesi yok' dendi mesela bize, biz mahal listesinin olduğunu söyledik ve sunduk. 'İmalat kalemleri belli değil' denildi, hepsine tek tek aslında cevaplarımızı ifade ettik ve belgelerimizi sunduk. Ve gelinen noktada dediğim gibi bu iki ihale tamamen rafa kaldırıldı ve bugünkü iddianamede de tek bir satır bile yok! Sayın heyet, yine soruyorum; bizim müvekkilimizin soruşturma aşaması nerede? Şimdi hukuk devletinde daha önce de söyledik; olması gereken sizler de biliyorsunuz, savcımız da bilirler; basit şüpheyle bir soruşturma aşaması başlanır ama yeterli bir şüpheye ulaşamazsanız, sorduğunuz sorulardan tatmin edici cevaplar alıyorsanız yapılması gereken şey nedir? Müvekkil hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair bir karar verilir, serbest bırakılır. En kötü ihtimalle de kendisi diğer arkadaşları gibi adli kontrolle bugün yargılanabilir diyoruz.
Gelelim varsayımsal iddianamemize. Daha önce de vurguladığımız gibi kendisi söyledi, tekrar edelim; 18 Temmuz 2022 tarihinde zaten görevden ayrıldı. 137 numaralıya ilişkin müvekkilim de yapmadı, bizler de savunma yapmayacağımızı bildiriyoruz. Şimdi diyoruz ki, böyle olunca —yani hem ihalelerin değişmesi hem de 137 numaralıda kendisinin görevde olmasının bile tespit edilip edilememesi karşısında— diyoruz ki çok özensiz, çok ciddiyetsiz bir iddianame hazırlanmış. Ve böyle olunca da insan şöyle düşünüyor: Sanki hani normalde bir şüphe vardır, sonra işte suç tespit edilir ve cezalandırılır. Ama okuduğunuz zaman özellikle bizim eylemlerde ister istemez şuna kapılıyorsunuz; sanki adeta bir suç yaratılmaya çalışılıyor. Hani 'kılı kırk yararcasına' derler ya; çabalanıyor, oradan bir şeyler alınıyor, bir yerden bir şeyler kırpılmaya çalışılıyor ve sanki bir suç yaratılmaya çalışılıyormuş gibi ister istemez biz böyle hissediyoruz. Şimdi 133 ve 134'e ilişkin esasa ilişkin savunmalarımıza izninizle geçmek istiyoruz. 133 ve 134 numaralı eylemlerdeki ihalelere ilişkin benzer iddialar mevcuttur. Aslında birini açıkladığımızda, otomatikman diğerini de açıklamış olacağız. Özetle; ihalelerin neden kısmi teklife kapalı yapıldığı, bunun mevzuata ve hukuka aykırı olduğu iddia edilmiştir. İhaleye benzer iş tanımları getirilerek hacmin çok genişletildiği, böylece rekabetin sınırlandırıldığı ve bir nevi diğer şirketlerin devre dışı bırakılmaya çalışıldığı söylenmiştir. Özellikle 133 numaralı eylemde, katılan şirketin devre dışı bırakılmaya çalışıldığı ve böylelikle kamu zararına sebebiyet verildiğinden bahsedilmiştir.
Şimdi 133 numaralı esasa ilişkin savunmaya başlamak istiyorum. Öncelikle kısaca bilgi verelim: Bu ihalemiz, 2019 yılında 461906 kayıt numarası ile İBB Makine İkmal Müdürlüğü tarafından açılan, kış şartlarıyla mücadeleye ilişkin bir hizmet alımı ihalesidir. 26 firma ihale dokümanını indirmiş olup ihale 31 kalemden oluşmaktadır. Birinci iddia şöyledir: İdari şartnamenin 7.5. maddesinde, iş deneyim belgesi tutarının yönetmelikteki üst sınır olan 'teklif edilen bedelin en az %50'si' olarak belirlenmesinin rekabeti kısıtladığı ve diğer firmaların teklif vermesinin engellendiği iddia edilmiştir. Sayın Heyet, iddianameye başlarken bile 'yönetmelikteki üst sınır' denilmektedir. Burada mevzuata aykırı bir durum var mıdır? Yoktur. İdare, mevzuatın kendisine verdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmiştir. Burada %60'ı veya %70'i konuşmuyoruz. Bahsedilen 'Hizmet Alımı İhaleleri Uygulama Yönetmeliği'nin 39/A maddesi özetle; iş deneyim oranının, teklif edilen bedelin %25'i ile %50'si aralığında idarece belirlenecek bir orandan az olmamak üzere saptanacağını söyler. Skalanın %25 ile %50 arasında ne kadar dar olduğuna dikkati çekmek isterim. Sanki mevzuatta %1'den başlayıp %50'ye giden geniş bir müsaade varmış da idare en üst sınırı seçmiş gibi gösteriliyor. Genelde bir yıl ve altındaki ihalelerde yüksek sınırlar; iki-üç yıllık uzun süreli ihalelerde ise rekabeti sağlamak adına daha düşük oranlar kullanılır.
Ayrıca müvekkilim de bahsetti; eğer bu mevzuat %50 oranını belirleme yetkisini idareye vermişse, biz bunu İstanbul gibi bir metropol için kullanmayacağız da hangi şehrimiz için kullanacağız? 16 milyonu aşan nüfusuyla İstanbul, trafik yoğunluğunda dünyada birinci sıradadır. Böylesine büyük bir organizasyon için mutlaka deneyimli bir firmanın seçilmesi gerekir. Geçmişte olduğu gibi %40-%50 gibi oranların kullanılması, ihale mevzuatının bizden istediği 'ihalelerin fonksiyonel olması' ilkesiyle tamamen örtüşmektedir. Savcılığın bunu neden bir rekabet sınırlaması olarak izah ettiğini anlamış değiliz. Erzurum'da, Kars'ta kar bir metre yağar; çocuklar yine okula gider. Ancak İstanbul'da iki santim kar yağma ihtimali olduğunda, Valilik bir gece önceden okulları tatil ediyor. Çünkü burada yaşanacak bir aksama tüm trafiği kilitler, can ve mal kaybına sebebiyet verir. Böyle bir şehirde ihale yapıyorsanız daha dikkatli olmak zorundasınız.
Şirketin devre dışı bırakılması iddiasına gelince; eğer iş deneyim oranı %40 olsaydı dahi (ki 2013-2015 gibi CHP'nin yönetimde olmadığı yıllarda hep %40 istenmiştir), matematiksel olarak bu şirket yine ihaleye giremiyordu. Dolayısıyla bu maddenin o şirketi engellemek için konulmadığı sayısal olarak ortadadır. Eğer biz bir şirket girsin diye iş deneyim oranını olması gerekenden düşük tutsaydık, asıl o zaman ihaleye fesat karıştırmış olurduk. Danıştay 13. Dairesi'nin bir kararı vardır. Özetle der ki: 'İhale sürecinde tek geçerli teklif kalmış olması, tek başına rekabet ilkesinin ihlal edildiği anlamına gelmez.' Tıpkı bizim ihalemizde olduğu gibi; tek geçerli teklif İSFALT tarafından verilmiştir ancak bu durum hukuksuzluk teşkil etmez. 2019 öncesindeki ihaleler incelenseydi, oranların zaten yüksek olduğu görülecekti. Sadece 2016 ihalesinde %20 oranı görülür; o da ihalenin üç yıllık olmasından kaynaklanır. Üç yıllık ihalede yaklaşık maliyet çok yüksek çıkacağı için, %50 oranını isterseniz Türkiye'de neredeyse hiçbir firma katılamaz. Dolayısıyla bizde oranların belirlenmesi tam tersine rekabeti artırmak içindir.
134 nolu eylemde de idare iş deneyim oranını %25 olarak belirlemiştir. Birincisinde %50, ikincisinde %25 istenmesine rağmen teklif veren firma sayısı yine sınırlı kalmıştır. Savcılık, arka arkaya iki ihaledeki farklı oranları yazarak aslında kendi 'oranlar yükseltilerek rekabet kısıtlanıyor' iddiasını çürütmüştür. Özetle; idari bir takdir yetkisi mevcuttur. İhale mevzuatının amacı sadece 'en ucuz' firmayı bulmak değil, 'en avantajlı ve uygun' teklifi veren, İstanbul gibi bir şehrin altyapı hizmetini layıkıyla yapabilecek firmayı bulmaktır. İdarenin görevi budur. Teşbihte hata olmaz; idarenin takdir yetkisi kanuni çerçeve dışına çıkmıyorsa, iddia makamının nezdinde makul bir zemine oturmak zorunda değildir. Asıl soru şudur: En ucuz teklifi verip işi yarım bırakacak bir firma mı, yoksa nispeten yüksek ama işi layıkıyla yapabilecek avantajlı bir firma mı tercih edilmelidir?
Teklifi geçersiz sayılan bir şirket var. Eğer ihaleyi alsaydı varsayımı üzerine hep senaryolar oluşturulmuş. O zaman kamu zararı oluştuğunu iddia etmek de hukuka aykırıdır. Yani varsayımsal bir hikaye üzerinden "6 aylık kamu zararınız oluşmayacaktı" gibi bir varsayım üzerine bunu oturtamayız. Düşük teklif teknik yeterlilikten elenmişse ki bizim ihalemizde böyle olmuş, o zaman bu teklifin muhtemel kazanan sayılması gerçekçi değildir diyoruz. Şimdi ikinci iddiamız şu: İhalenin idari şartnamesine 19. ve 20. maddeler ile eklenen maddeler ile kısmi teklife kapalı tutulmuş deniliyor. Biraz önce bahsettik; Kamu İhale Genel Tebliği ile alakalı bir madde: 17.7.1.1.4 maddesi. Şimdi maddeyi uzun uzun okumayalım ama başında "işin niteliği dikkate alınarak" diyor. Burası çok önemli. Bunu iddianamenin başında bir kere görüyoruz, tam alıntı şeklinde. Özetle; iştiraklerin de idarenin ihalelerine katılabileceğini, buna ilişkin bir yasak olmadığını söylüyor. Ama katılıyorsa "kısmi teklife açılsın ama niteliğine göre ve rekabet zorunlu husustur" yani rekabet artırılmak durumundadır diyor.
Şimdi bakıyoruz; 133 ve 134 numaralı eylemin hukuki değerlendirme kısmına gelindiğinde, bu maddeden ne hikmetse "işin niteliği dikkate alınarak" kısmı çıkarılmış. Bu neden önemli? Çünkü zaten idari takdir yetkisini veren ve bu maddenin lafzından bize bunu çıkartan kelimeler bunlar: "İşin niteliği dikkate alınarak." Burada bir idarenin takdir yetkisi olduğunu söylemek lazım. Yine bakıyoruz; 2013, 2014, 2015 yılları, hepsi İSFALT'ın kendi çıktığı ve kazandığı ihalelerdir ve hepsi kısmi teklife kapalı olarak yapılmış. Müvekkil görevden ayrıldıktan sonra da hepsi kısmi teklife kapalı yapılmış. Koskoca bir iddianame nasıl olur da "Bir bakalım bu ihaleler nasıl yapılıyor?" demez de bu maddeyi koyup "Bakın işte kısmi teklife kapalı yapmışsınız, ihaleye fesat karıştırmışsınız" diyebilir? Dediğimiz gibi; tebliğ, idare hukukunda uygulama birliği sağlayan düzenleyici bir metindir ve idare hukukuna ilişkindir. Biz burada Türk Ceza Kanunu 235. maddesi anlamında bir "ihaleye fesat" suçuna mı gitmeye çalışıyoruz? Şunu söylemek lazım: Bu seçimlik hareketler TCK'da sayılmış zaten. Bunlarda kast ve nedensellikle birlikte somut olayın gerçekleşmesi gerekiyor. Yani tebliğe aykırılık iddiası varsa eğer, iddia makamının bir hileyi, bir engellemeyi veya bir anlaşmayı ortaya çıkarması gerekiyor ki o zaman bu tebliğe aykırılık cezai bir anlam kazansın ve biz ihaleye fesat suçlamasını konuşabilelim. Aksi takdirde bu bir tebliğdir; burada yazan şeyler de normal şartlarda idari yaptırım, iptal ve denetim gibi idari yargının konusunu oluşturmalıdır.
Bunu da söyleyelim. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı Satın Alma Dairesinde bir hizmet alımı ihalesi yapılmış ve KİK'e gidiyor. Orada da kısmi teklife ilişkin bir itiraz var. KİK'in 2020 hizmet alımına ilişkin 671 sayılı kararının sadece bir cümlesini okuyayım: Verilen kararda, ihalelerin parçalara bölünmek zorunda olmadığı ve bunun idarenin takdir yetkisinde olduğu söyleniyor. Fakat zaten İstanbul'da da Türkiye'de de birçok idari kurum, kendi iştiraklerinin katıldığı ihaleleri bu şekilde, yani kısmi teklife kapalı şekilde yapıyor. Üçüncü iddiamız şuydu: İdari şartnamenin 7.6. maddesine göre "farklı hizmet sunucuları tarafından yerine getirilebilecek işleri bir araya getirdiniz, ihale hacmini çok geniş tuttunuz ve rekabeti engellediniz" deniliyor. Aynen iddianamede geçtiği gibi okuyayım, burası biraz vahim: "Kış şartlarıyla mücadele işleri, katı atık toplama işleri, araç gereçli ekip çalıştırma işleri veya araçların bakım ve onarım işlerinden herhangi biri benzer iş olarak kabul edilebilecektir" diyor. Şimdi Sayın Heyet, yanlış anlamazsanız şunu söylemek istiyorum: Mesela ben size desem ki; "Sayın Heyet, bir elma veya armut veya portakal verir misiniz?", ne dersiniz? Herhangi birini verdiğiniz zaman benim talebimi yerine getirmiş olursunuz. Ama ben size "elma ve armut ve portakal verin" desem, o zaman tek bir seçenek vardır; bu üçünü de bana vermek zorundasınızdır.
Burada rapor hazırlayan kişiler bunu anlayamamışlar. Zannediyorlar ki; ihaleye katılacak olan şirketlerden biz bunların hepsini bir arada yapabilecek bir kabiliyet istiyoruz ve böylelikle rekabeti zorlaştırıyoruz. Öyle değil. Bunların her birinin arasında virgül var veya "veya" bağlacı var. Yani burada açıkçası bir okuduğunu anlayama problemi var. Daha da kötüsü, tüm iddianamede sanki doğru anlaşılmış gibi bu duruma yer verilmiş. Bağlantı olmadığı iddiasında bulunmuşlar ama "teknik bağlantı yok" deyip geçmekle olmuyor. İşin teknik özelliklerine, organizasyon yapısına ve ekipmanına bakılması lazım. Burada sayılan işler arasında bir bağlantı olduğu da takdir edersiniz ki aşikardır. Yine müvekkilimin de bahsettiği Elazığ'da bir Danıştay kararı var. Elazığ Bölge Müdürlüğü; Malatya, Arapgir ve Adıyaman şube şefliği yollarında rutin yol bakım-onarımı ile kar ve buzla mücadele işlerinin yapılmasına ilişkin bir ihaleye çıkmış.
Şimdi buradaki iddiaları yine çürütelim. Danıştay 13. Dairesi'nin 2022 tarihli bir kararıdır, aynen okuyacağım: "Ancak idarelerin hizmet alımı ihalelerini kısmi teklife açmalarının zorunlu olduğu veya hangi durumlarda açması gerektiğine ilişkin herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla ihalelerde kısmi teklif verilmesine izin verilip verilmeyeceği konusunda idarenin takdir yetkisi olup, söz konusu yetkinin anılan kanunun 5. maddesinde düzenlenen temel ilkelere uygun olarak kullanılması gerekir." Aynı kararda yine buradaki iddialara cevap veren bir cümle bulduk. Diyor ki; "İhale konusu rutin yol bakım, yapım ve onarımı ile kar ve buzla mücadele işleri arasında kabul edilebilir, doğal bir bağlantı olduğu..." Gördüğünüz üzere hem İstanbul'da hem Türkiye'nin dört bir yanında hizmet alımı ihaleleri gayet de kısmi teklife kapalı bir şekilde çıkıyor. Bu da mevzuata ve kanuna aykırı değildir; Yargıtay kararları da bu yöndedir. Çok uzağa gitmeye de gerek yok; zaten 2019 öncesindeki ihalelere de baksanız kısmi teklife kapalı yapıldığını ve hiçbir Danıştay denetimine ya da KİK itirazına takılmadığını görebilirdiniz.
Dördüncü iddia ise gerçekten anlam veremediğimiz bir husus. Diyor ki: "İstanbul ilinin nüfusu ve niteliği gereğince ticaret hacmi çok yüksek bir şehirdir; buna rağmen ihaleye sadece 2 tane şirketin teklif vermesi, ihaleye katılımın engellendiğini gösteriyor." İhale dokümanını indiren 26 tane firma varken nasıl oluyor da 2 tane firma teklif veriyor diyorlar. Sayın Heyet, savcılığın burada büyük bir mantık hatası yaptığını söylemek gerekiyor. Şu tespit elbette doğru: İstanbul nüfus yoğunluğu ve ticaret hacmi çok yüksek bir şehrimizdir. Ama düşünün ki böyle bir şehirle ilgili bir ihaleye çıkıyorsunuz; bunun organizasyonu kolay mı olur, zor mu olur? Elbette zordur. Gelecek firmanın ekipmanının, personel sayısının ve deneyiminin çok yüksek olması lazım. Savcılık diyor ki; "Nüfusumuz çok fazla, ticaret hacmi çok yüksek, o zaman bir sürü şirket bu ihaleye girsin." Bu mantık tam tersi değil midir? Böyle bir ihaleye her önüne gelen şirket giremez.
Biraz eskiye gidelim. 2013 yılında kış şartlarına ilişkin yapılan ihaleler: İhale dokümanını indiren 7, teklif veren firma sayısı 1. Şimdi 2014'e bakalım; ihale dokümanı sayısı 3, 2 firma teklif vermiş. 2015'e bakalım; ihale dokümanı indiren sayısı 4, 3 firma teklif vermiş. 2016'da yine 2 firma teklif vermiş. Bizim ihalelerimizde de 2019'da 26 tane firma ihale dokümanı indiriyor, 2 tane firma teklif veriyor. 2020'de de 27 tane firma indiriyor, 2 tane firma teklif veriyor. Yani görüyor muyuz? Teklif veren sayısı 1, 2 veya 3'ü geçmiyor. "İlk yıllarda neden bu kadar az ihale dokümanı indiren sayısı var da (6-7 gibi) sonra 20'lere çıkmış?" diyebilirsiniz. Bu şundan kaynaklı: EKAP denilen bir sistem getirilmiş; Elektronik Kamu Alımları Platformu diye. Buradan sağlanan teknolojik bir kolaylık var; şirketler dokümanları kolaylıkla indirebiliyorlar. Öncesinde ise idareye gidip fiziki dosya alınması gerekiyordu. Bu prosedür zor olduğu için sistem sonrası bir çoğalma var. Şimdi buradan nasıl bir doğal orantı ya da ters orantı çıkarabiliriz ki? Bunun çok mantıksız bir iddia olduğunu söylemek zorundayız. Dediğiniz gibi, iş deneyim oranını %25'e indirmişiz (bir sonraki 134 numaralı eylemdekinden bahsediyorum). İhale dokümanını indiren sayısına bakalım; 26'dan 27'ye çıkmış. Niye artmamış? Teklif veren firma sayısı yine 2. Bir sonrakinde de oran %25'e inmiş ama teklif veren yine 2. Savcının böyle mantık dışı iddialarla bir iddianame hazırlamasına anlam veremiyoruz. İş deneyim oranı ile teklif veren firma sayısı arasında dediğimiz gibi bir bağlantı yok; yine 2 tane firmanın teklif verdiğini görüyoruz.
Şimdi 'ın ifadelerinden bahsetmek istiyoruz. , İSFALT'ın eski genel müdürüdür. Kendisi 2022 yılının Mart ayında göreve gelmiş ve kendisi geldikten 1-1,5 yıl sonra çıkan ihalelerden bahsediyor. Burada müvekkilimizin o tarihte görevde olmadığının lütfen altını çizmek istiyorum. Ama bizi ilgilendiren farklı bir husustan bahsetmek istiyorum. Orada diyor ki; "Biz ihalelere çıkarken ihalelerin bölünmesi kamu menfaatine değildi." Yani aslında tek ihaleye çıksak daha kamu menfaatine olurdu diyor. Bu doğrudur; bunu kendileri cevaplayacaktır ama şu mantık hatasını söylemek istiyorum: Burada bir kötü niyet var. Bu ifadelerde ihalelerin bölünmesi sanki kamu menfaatine aykırıymış gibi gösterilmiş. Ama bize gelince; "Siz iş hacmini birleştirmişsiniz, bir araya getirmişsiniz" diyerek yine ihaleye fesat suçlaması yapılıyor. Yani bölseniz bir dert, bölmeseniz bir dert. Ben bu ifadelere yer verilmesini, savcılığın kendi içerisindeki bir çelişkisi olarak yorumluyorum.
İddianın başına gelelim; Sayın Savcımız da merak etmişti, meraklarını birazcık giderelim ve bu konuya değinelim. İhalenin yapılış tarihiyle ilgili bir hileli hareket oluşturulduğunu iddia etmişler. Özetle; ihalelere geç çıkıldığı ve bunun bilerek yapıldığı, dolayısıyla hileli bir durum olduğu söyleniyor. Şunu hatırlatmakta fayda görüyoruz: İdarenin ihale dokümanındaki tercihleri otomatikman bir hile olarak değerlendirilemez. Ama madem söz açıldı, hangi tarihlerde ihalelere çıkıldığına dair başka kurumları da sayayım. 2015 yılında çıkılan bir ihale var; yine karlanma, buzlanma, sel baskını ve göllenmeyle mücadeleye ilişkin ve 3 Kasım'da çıkılmış. Bizim ihalelerimize ilişkin ise "ana ihale 1 Kasım 2019 ile 8 Kasım arasında çıktı, burada bir hile var çünkü bilerek geç çıkıldı" deniliyor.
Buyurun bakın; 2015 yılında da 3 Kasım'da ihaleye çıktığını görebiliyoruz. Yine Karayolları Genel Müdürlüğü 1. Bölge Müdürlüğü'nün sorumluluk sahasında, karla mücadele amacıyla kamyon temini ve çalıştırılmasıyla ilgili çıkılan ihale tarihi 16 Kasım'dır. Yine Karayolları Bölge Müdürlüğü sorumluluk sahasında kar ve buzla mücadeleye ilişkin bir ihalenin çıkış tarihine bakalım; hizmet alımı işi 9 Şubat. Bakın, kasımı bırakın 9 Şubat. Yine kışla mücadele için Arnavutköy Belediye Başkanlığı Fen İşleri Müdürlüğü, kışla ilgili ekipmanların kiralanmasına ilişkin 29 Aralık'ta ihaleye çıkmış. Bakın biz Kasım'da çıktık, yine söylüyorum. Yine baktığımız zaman; Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın mal alım ihalesine çıktığı tarih 5 Aralık'tır. Son olarak yeterli olacaktır diye düşünüyorum; Malatya Büyükşehir Belediye Başkanlığı, karla mücadelede kullanılmak üzere iş makinesi ve araç kiralanmasına ilişkin 11 Aralık'ta ihaleye çıkıyor.
Şimdi savcılık Türkiye'nin dört bir yanında yapılan ihalelerin süreçlerine bakmıyor; geliyor bize "Siz bunu bilerek yapıyorsunuz" diyor. Bu bir teamüldür bir nevi. Bunlar hep böyle çıktıysa, şimdi bize gelince bunu bir hile olarak nitelendirmek iyi niyetli değildir. Somut bir delilin aslında olmadığını çokça kez izah etmeye çalıştık. Ama olmadığının bir itirafı aslında adeta iddianamede var. Şimdi biz soruşturma aşamasındayken Sayın Bey kendisi gözaltına alındı, sonra da tutuklandı. Ama ne güzel; kendi çalışma arkadaşlarından bazıları adli kontrol aldılar. Onlar olması gerektiği gibi ifadelerini özgür bir şekilde verecekler. Fakat Seyfullah Bey'e ilişkin biz dedik ki: Neden? Çünkü dosyada aleyhimize ekstra bir delil, aslında hiçbir delil yok. "Neden acaba kendisi tutuklandı?" diye düşündüğümüz zaman; herhalde kendisi Daire Başkanı olduğu için yol bakımla ilgili bir kurban seçilmek istendi, en azından biri içeride tutuklu mu kalsın diye düşünüldü diye düşündük.
Gerçekten iddianame geldi ve bizim bu iddiamızı doğrular mahiyette çıktı. Aynen okuyorum, diyor ki: "İhale komisyonunda yer alan şüphelilerle alakalı olarak henüz dijital incelemeleri de dahil olmak üzere bir kısım delillerin dosya arasına yansımamış olması nedeniyle (yani diyor ki hiçbir şey bulamadık daha) soruşturma süreci devam etmektedir. Dolayısıyla bu şüphelilere iddianamede yer verilmemiştir. Ancak 'in Yol Bakım Altyapı Koordinasyon Başkanı olması sebebiyle iddianamede sorumluluk atfedilmiştir." Yani bizim tahminimiz tamamen doğru çıktı. Ne bir delil var ne bir şey var; sadece Daire Başkanı olduğu için kurban seçilip maalesef 1 yıla yakın süredir tutuklu bulunuyor. Şunu söylemek lazım: Seyfullah Bey'in pozisyonu imza ve onay düzeyindedir. Yani "adeta pozisyonu gereği bilmeliydi" tarzı bir yaklaşım doğru değil. Çünkü Türk Ceza Kanunu, ihaleye fesat suçunun seçimlik hareketlerini zaten saymıştır. Failin bu anlamda somut hareketini ve kastını gerektiren bir suçtan bahsediyoruz. Dolayısıyla kendisinin sadece iş hiyerarşisinde üstte bulunduğu için suçun maddi unsuru oluşmuş gibi lanse edilmesinin gerçekten hukuka aykırı olduğunu izah etmek isteriz.
134 numaralı eyleme ilişkin de dediğim gibi; bu ihale 2020/495054 kayıt numaralı, uzun bir ihaledir. "İBB sorumluluğundaki ana arter ve meydanlarda yağmur suyu hatları, açık kanalların temizlenmesi" diye giden bir hizmet alımına ilişkindir. Süresi 3 yıllık. Bebek Mal Müdürlüğü tarafından çıkılmış; yine 2 tane firma katılmış. PİKA katılmış, İSPARK katılmış. Tabii düşük teklif verdiği için yaklaşık 20 milyon kadar farkla İSFALT bu ihaleyi alıyor. Şimdi dediğimiz gibi; ihale dokümanı indiren sayısı da çok artmamış, bir tane ihale artmış. İlkinde %50 vurgusunu iddianamede çok görüyoruz. Niye %50? %50 oranı, ihaleye fesat karıştırıldığının delili gibi gösterilmiş. Ama ne hikmetse burada oran %25 olduğu için ve bu durum savcılığın iddiasını kendisinin çürütmesi anlamına geleceği için buna pek yer verilmemiş. Çünkü oran %25 olduğunda hiçbir şey değişmiyor; yine 2 firma geliyor, ihale doküman sayısı değişmiyor. Öncelikle bunu söylemek istiyoruz.
Burada aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum; çünkü yine 134 nolu eylemde "farklı nitelikteki işleri bir araya getirdiniz" deniliyor. Bu, bahsettiğimiz "elma-armut" olayı; yani bir okuduğunu anlayamama durumu aslında. Yine Elazığ'ın Danıştay kararına burada yer verdik. Üçüncü iddiaya baktığınız zaman "kısmi teklife neden kapalı yaptınız?" deniliyor; bunu zaten yeterince izah ettiğimi düşünüyorum. O yüzden tekrar tekrar girmeye gerek yok. Sadece şöyle farklı bir durum var: 134'te "İSFALT ihaleyi aldıktan sonra kış şartlarıyla mücadele ve yağmur suyu hatlarına ilişkin işleri ayrı ayrı ihale etmiştir" deniliyor. Bu aslında bizimle ilgili bir şey değil, aksine güzel bir durum. Ama şunu söylemek istedik; böyle büyük çaplı ihaleler alındığı zaman bunlar zaten taşeron firmalar eliyle yaptırılır. Yani İstanbul gibi bir metropolün işlerini alan firmalar genelde bunları alt firmalara devrederler. Kaldı ki bu bir tercihtir ve müvekkilin bu konuda zaten sorumluluğu yoktur. Bazı sorular sorulmaya çalışıldı ama bu konuya da değinmek istedik; buna ilişkin savunma yapmayacağız.
Genel olarak şunu söylemek istiyorum: Türk Ceza Kanunu 235. maddesinde anlatılan ihaleye fesat suçu, sizlerin de söylediği gibi seçimlik hareketli bir suçtur. Yani hangi eylemlerle bu suçun oluşabileceği kanunda tek tek sayılmıştır. İhaledeki daha çok idari yargıyı ilgilendirecek konulardaki bu ihale dokümanı incelemeleri ya da şartnamedeki eksiklikler, tek başına Türk Ceza Kanunu'nun konusunu oluşturmamalıdır. Bize isnat edilen eylemlerde mutlaka hilenin varlığının savcılıkça ortaya konulması lazımdır. Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2020 tarihli kararında; ihaleye fesat karıştırma hallerinin yasa koyucu tarafından tahdidi olarak sayıldığı, maddede sayılan seçimlik hareketlerin ya da faillik durumunun genişletilmesinin TCK'nın en temel ilkelerinden biri olan 2. maddesindeki "Kanunilik İlkesi"ne aykırılık teşkil edeceği belirtilmiştir. Kararda; ihale sürecinde hatalı bir işlem yapılmış olsa bile, bu eylemlerin tek başına ihaleye fesat karıştırma suçunu teşkil etmeyeceği ifade edilmiştir.
Daha güncel bir Yargıtay kararımız daha var; yine 5. Ceza Dairesi 2023 tarihinde; ihaleye fesat karıştırma hallerinin yasada sınırlı olarak sayıldığını ve bunun genişletilmesinin kanunilik ilkesine aykırı olduğunu yinelemiştir. Kararda aynen şöyle denilmektedir: "Dolayısıyla sırf yaklaşık maliyetin yüksek belirlenmesi, şartnamelerde rekabeti engelleyici mahiyette hükümlere yer verilmesi (ki bize iddia edilen şeyler bunlar), ihalenin gerçekleştirilmesi gerekenden farklı bir usulle yapılması gibi fiiller; başlı başına ihaleye fesat karıştırma suçunun oluşumu için yeterli değildir." Sonuç olarak; idarenin bu anlamdaki takdirinde olan hususların, hatalı birer tercihmiş gibi sunulmaması gerektiğini düşünüyoruz.
Bunun dışında, bildiğiniz üzere Seyfullah Bey TCK 235/1-a dışında 2-b maddesinden de sorumlu tutulmuş; gizli bilginin dışarıya verilmesiyle alakalı olarak. İddianamede buna ilişkin hiçbir şey göremedik; yani varsa lütfen söyleyin. Baktığımız zaman, gizli bilginin ne olduğunun ve bu bilginin nasıl verildiğinin açıklanması lazım; bu konuda Yargıtay kararları da mevcuttur. Şimdi Seyfullah Bey, farz edelim ki vermemesi gereken gizli bir bilgiyi dışarıdan birine verdi; Allah aşkına ne zaman vermiş, nerede vermiş? Posta yoluyla mı vermiş, başka bir şekilde mi vermiş? İddianamede hiçbir şey geçmiyor; sadece "gizli bilginin dışarıya verilmesi" maddesinden de sorumlu tutulmuşuz. Biz diyoruz ki; burada ne maddi unsur ne de manevi unsur vardır. Dolayısıyla müvekkilin zorla bir suça dahil edilmesini kınıyoruz.
Ceza Dairesi diyor ki; "Eldeki delillerin değerlendirilmesiyle eğer sanığın mahkum olma ihtimali kuvvetli bir ihtimal ise o zaman kuvvetli bir şüphenin varlığından söz edilecektir." Biz diyoruz ki; somut şüpheyi geçtik, delil yok. Delil yok ve müvekkil 1 yıla yakın süredir tutuklu. İSFALT A.Ş. tarafından yapılan alt ihalelere müvekkilimin somut bir müdahalesi de yoktur. İddianamedeki tüm isnatlar, savcılığın hatalı bir şekilde niyet okumasından ibarettir. Siz de biliyorsunuz, biz de biliyoruz; kaçma şüphesi de yoktur. Kendisi burada, eşi yanımda, oğlu ve avukatlar burada; yerleşik bir düzenleri var. 2 tane torunu, 2 tane çocuğu var. Açıkçası kaçmayı gerektirecek iddialarla veya bir iddianameyle karşı karşıya değiliz; buna rağmen kendisi maalesef tutuklu.
Sayın Heyet, dünyadaki verilere ve ortalamaya göre baktığınız zaman bir insan ömrü yaklaşık 70 yıldır. 70 yıllık bir ömürde 1 yıla yakın bir sürenin tutuklu geçmesi, biz fani insanlar için geri dönüşü olmayan ve tolere edemeyeceğimiz bir süredir. Hayatının sonuna yaklaşmış yaşlardaki insanlar için bu tutuklu yargılama meselesine insani bir gözle bakmanızı rica edeceğim. Biliyorum; "lekelenmeme hakkı", "masumiyet karinesi" diyoruz, "şüpheden sanık yararlanır" diyoruz. Bu tarz ilkeler, biz avukatların beyanlarında ve dilekçelerinde sürekli zikrettiği ilkelerdir. Ancak bunlara sadece birer ilke olarak bakarsak; evrensel ceza hukukunun temel direği olduklarını göz ardı edersek ve tarih boyunca bu ilkelerin arkasında maddi-manevi bedeller ödendiğini, yeri geldiğinde kanlar akıtıldığını görmezden gelirsek, anayasasında "hukuk devleti" yazan bir ülkeye yakışır bir yargılama yapmış olmayız.
Bence bu tarihi bir dava; tarih sizi de yazacak, bizi de yazacak, müvekkili de yazacak; istemesek de yazacak. Biz isteriz ki tarih bizi güzel bir şekilde yazsın; karar hukuka ve hakkaniyete uygun olsun. En başta söylemiştik; müvekkilimiz masumdur. Bu yüzden kendisinin öncelikle tahliyesini ve elbette beraatini talep ederiz. Teşekkür ederim.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.