Malumunuz ceza yargılamasında usul esastan önce gelir. Biz önce usule ilişkin itirazlarımızı, beyanlarımızı ve bazı görüşlerimizi sunacağız. Tutuklamaya ilişkin itirazlarla alakalı konuşmamızda 15 dakikalık kısa bir görüş bildirimi yapmıştık tutukluluğa itirazla ilgili. Burada da bahsetmiştim. Önümüzde düşman ceza hukukunun uygulamasının olduğu bir iddianameyle karşı karşıyayız. Nedir düşman ceza hukuku? 1980'li yılların başında Alman hukukçu Günther Jakobs kaleme aldığı bir makalede 1970'li hatta 40'lı yıllardaki İkinci Dünya Savaşı'ndaki uygulamalara yönelik hukuki uygulamaları, bunun daha sonra somut hale getirmeye çalıştığı bir ceza hukuku normu. Daha sonra bu düşman ceza hukuku normu ilk defa 2001 yılında 11 Eylül olaylarından sonra ama kendi topraklarında değil, başka topraklarda uygulanmak üzere Amerika'da Küba'dan kiralanan Guantanamo Adası'nda Afganistan'dan ve Orta Doğu'dan getirilen teröristlere uygulandı.
Volkan Ateş Müdafi Oğuz Can Bahar Savunması
Maalesef ki bundan sonra ilk uygulaması vatandaşa karşı, kendi vatandaşına karşı ilk uygulaması ülkemizde gerçekleşti. 2007 yılından itibaren hepimizin de malumu olduğu kumpas davaları sürecinde, düşman ceza hukukunun yansımalarını Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Şike gibi davalarda somut olarak gördük. Bunun nasıl bir şey olduğunu düşman ceza hukukunun nasıl bir şey olduğunu anlamak için oradaki somut bir örneği verelim. Bu yargılamaların hepsi neredeyse finallenmişti, yani hüküm oluşmuştu. Balyoz davasında Yargıtay da onamıştı, diğerlerinde Yargıtay onama aşamasındaydı. Hatta bazılarında onamıştı. Ancak daha sonra mevcut yapının ne olduğu ortaya çıkınca aynı olay, aynı kanun, aynı delil, her şey aynıydı fakat heyet değişti, hüküm alan bütün sanıklar yeniden yargılama sonucu beraat ettiler. İşte düşman ceza hukuku bu. Şu anda da farklı bir normun olduğunu maalesef ki düşünüyoruz. Zira 2007 yılında, o yıllarda Cumhuriyet'e karşı, Cumhuriyet'in en büyük koruyucusu olan orduya karşı ve Cumhuriyetçi bazı kanaat önderlerine karşı bir saha açma çabası vardı. Bu çabanın hukuki zeminde yargılanabilmesi adına bu insanları saha dışına çıkartabilmek adına bu davalar açılmıştı.
Bugün ise baktığımızda benzer şekilde o günkü kumpas davalarına benzer şekilde bugün de gerek ana muhalefet partisi gerekse ana muhalefet partisinin Cumhurbaşkanı adayı Sayın İmamoğlu özelinde yine siyasi saha açma çabası niteliği taşıyan davalarla kamuoyu yoğun bir şekilde dolup taşıyor. Bu yoğunlaşma baktığımızda 19 Mart ayıydı Sayın İmamoğlu Mart ayında başlamıştı geçen sene, bir yıl önce. Önce diploma iptal davasıyla düğmeye basıldı, peşinden de mevcut davalar peşi sıra geldi. Bu davalara baktığımızda bu davalardan birkaç tanesinde vekil olarak bulunuyoruz. En basiti diploma iptal davasında bizim de müvekkillerimiz var. Aynı konu, aynı eylem. 27 tane orada diploması iptal edilen o dönem yatay geçiş yapmış olan kişi var. Bunların içinde henüz kararı çıkmış bir kişi var, Sayın İmamoğlu. Bizlerle ilgili henüz daha karar çıkmadı çünkü o kararı bekliyor. İstinafa gitti, Bölge İdare'ye gitti. Biz daha ilk derece mahkemesinde daha delil toplama aşamasındayız. Ya da benzer şekilde aynı olayın infaz zamanaşımı dahi bitmiş ceza davası açılmış Sayın İmamoğlu ile ilgili fakat benim müvekkilimle ilgili henüz açılmış bir ceza davası yok.
Bu uygulamalara baktığımızda, mevcut bu davada bu düşman ceza hukuku yansıması niteliğindeki davalar gibi geliyor önümüze. Biz o davalarda daha önce de belirtmiştik mücadelemiz delillerin üretilmesi ya da hukuka aykırı şekilde elde edildiğine yönelik savunmalar yapmak. Deliller üzerinden hareket ediyorduk. Orada o dosyada gizli tanıklar vardı ve isimsiz ihbar mektupları. "Sayın savcım ben vatanını milletini seven bir Türk vatandaşı olarak" diye başlayan onlarca mektup gibi her biri neredeyse tutuklu. Bugün ise baktığımızda önce bir yakalama yapılıyor, genelde ağırlıklı şoförler üzerinden ya da belediye ile çalışan müteahhitler üzerinden yakalamalar yapıldıktan sonra bunlar etkin pişmanlıktan itirafçı haline getiriliyor ve akabinde de tutukluluk gerçekleşiyor. O gün delillerle mücadele ederken bugün maalesef ki olmayan iddialarla sanal ya da üretilmiş kanaatlerle mücadele edeceğiz gibi bir durum var.
Biz dilerdik ki bu 4000 sayfalık iddianame 15 gün içerisinde incelenip iddianameyle ilgili iddianamenin kabulü ya da reddi yönünde bir karar verilsin. Ancak dosyada yanlış görmediysek bu karar yok, yani kabul edilmiş sayılmış bir iddianame. Biz merak ediyoruz acaba bu 4000 sayfalık iddianame CMK 170 ve devamı maddeleri çerçevesinde olması gereken hususları taşıyor mu? Bizce taşımıyor, zira olmazsa olmazı bir iddianamenin; hareket, netice, netice arasındaki illiyet bağı, hareket ve netice arasındaki illiyet bağı, bunların somut bir şekilde ortaya konmasıdır. Benim müvekkilim özelinde baktığımızda hangi eylemi kendisine atılı 59. eylem adı altında hangi eylemi, ne şekilde, nasıl yapmış, hangi sonuca ulaşılmış, hangi zararı ne kadar ne zaman vermiş, hiçbir şey yok. 59. eylem kapsamında diğer sanıklarla ilgili de baktığımızda aynı şekilde. Benzer şekilde Ergenekon dosyasında, bizim 22 tane dosya iddianameyle birleşmişti. Yavaş yavaş burada da birleşmeye başladı. Sanırım burası bir çatı dosyası olacak gibi duruyor, böyle devam ederse. Orada gizli tanıklar vardı. O gizli tanıklar daha sonra ortaya çıktı. İşte hepinizin bildiği bir "Osmanım" vardı. Bu Osmanım hem malumunuz, biliyorsunuz kürsüde Danıştay saldırısını yapan meczup avukat Alparslan Arslan'ın azmettiricisiydi. Kendisi hem tanık hem gizli tanık hem de sanıktı. Bizim eylemimiz özelinde maalesef bizde de gizli tanık var. Aynı zamanda bakıyoruz sanık sıfatı da almış; öyle zannediyoruz ki aynı zamanda itirafçı. Yani bir benzer şekilde Osmanım var, devam edecek gibi duruyor.
Evet, mahkemenin ilk çerçevesinde diğer sanık avukatların usule ilişkin itirazları olmuştu. Bunların haklı olduğu yönünde beyanları olmuştu. Bize söz maalesef gelemediği için biz şu anda sözümüz geldi ki bu anlamda o günkü yapılan usulü itirazlara katılıyoruz. Mahkemenin oluşumu, yani iddianamenin kabul edilmiş sayılması tarihinden bir gün sonra; yani 26 Kasım'da iddianame kabul edilmiş sayıldı. 27 Kasım 2025 tarihinde de işte HSK'nın 2029 ve 2030 sayılı bir yetki kararı içinde heyet oluştu. Heyetin iddianamenin kabul edilmesinden hemen sonra oluşması, tabii anayasaya konulan, anayasanın 37. maddesiyle düzenlenen "Tabii Hakim İlkesi"ni bertaraf etti, ortadan kaldırdı. Haklı olarak bizler bu anlamda mahkemeyi reddediyoruz. Bu müesseseyi talep ettik. Biz sizden beklerdik ki siz bunu kabul edin, bir üst mahkeme bunu incelesin, size meşruiyet versin, daha sonra devam edelim. Ama siz bunu davayı uzatmaya yönelik bir eylem olarak geçirdiniz.
Şimdi davayı uzatmaya yönelik eylem mi olabilir veya bir talep mi olabilir? Öbür tarafta mahkemenin, duruşmaların 4.600 gün gibi sürede biteceğini söylüyorsunuz. Yani şimdi mahkemeyi biz mi uzatıyoruz, yoksa hedef süre olarak 12.000 gün olarak belirlenen sizler mi? 12.000 gün içerisinde, yani 4 yıl içerisinde bu tür beyanların, bu tür taleplerin incelenmesi toplasanız 1 ay almayacaktır. Dolayısıyla avukatların bu anlamda duruşma başında veya duruşma salonunda söz alıp 10 dakika, 15 dakika kendi müvekkilleri açısından veya genel anlamda konuşmalarına izin vermelisiniz. Mahkemenin meşruiyeti anlamında, biz sizin adaletinize güveniyoruz ve inanıyoruz; inanmak zorundayız. Çünkü hakimlerimiz var, peygamber postunda oturuyorlar. Ben bir adım daha ileri gideceğim; çünkü yeryüzünde sizden başka kimsenin bir kişinin özgürlüğünü elinden alma yetkisi yok. Aslında hakimler biraz tanrı pozisyonundadır; yani o makamdasınız. Yeryüzünde sizden başka kimsenin bunu talep etme ya da hatırlatma zorluğu şeklinde uygulatma hakkı yok. Yeri geliyor eğer idam cezası olsa insanların hayatını alma yetkisi, dairesinde yasal olarak başka hiç kimsenin elinde değil, sadece sizin elinizde. O yüzden sizin adaletiniz bizim için önemli. Biz hem Türk adaletine hem de Türk adaletinin temsilcisi olan Sayın Heyete sonsuz güveniyoruz. Sizden bu anlamda hem bizlerin hem de sanıkların duruşma esnasında sadece 5 dakika ya da 10 dakikalık konuşma talep etmelerinin, 12 yıllık yargılamada bunlara izin verilmesinin duruşmayı uzatma eylemi ya da talebi olduğunu düşünmüyoruz. Bu konuda eğer bizlere daha rahat konuşma imkanı verirseniz bu duruşma daha adil bir şekilde ilerleyecektir.
İki şeyim var, bunu söylemeden geçemeyeceğim. Tekrar amacım burada başka bir şey yapmak değil ama birincisi ilk gün sizler bizlere "Hiç ceza yargılaması dosyasına dair duruşmaya çıkmadınız mı?" dediniz. Eminim ki buradaki meslektaşlarımın neredeyse tamamı ceza yargılamasına çıkmıştır. Bizler de sizler kadar, en az sizler kadar ceza hukukunu biliyoruz; hatta iyi biliyoruz. Bir ikincisi, Sayın İddia Makamı'nın had bildiren sözüdür. Bunu söz aldığım için de konuşmak istiyorum. Savcılık makamı, Türkiye'de önünde sadece "Cumhuriyet" kelimesi olan tek makamdır. Cumhuriyet Savcılığı makamı asla ve asla had bildirme yeri değildir. Sanıklar gerektiğinde hukuku bizler kadar iyi bilmediği için bazen sözleri bu anlama gelebilir ama biz onlara sadece ve sadece hukuku ve hukukun üstünlüğünü öğretmek ve bunun ne olduğunu anlatmakla mükellefiz. Dolayısıyla Savcılık Makamı'nın bu şekilde tehditvari kelimeleri sarf etmemesini temenni ediyoruz. Zira bu durum bize de tehdittir. "Bu dosyada sözde örgütün liderine had bildiren bir savcı, ha bakın bize ne yapar?" endişesiyle karşı karşıya kalmak zorunda kalıyoruz. Dolayısıyla aynı hataların bir daha tekrarlanmamasını rica ediyoruz.
Usule yönelik taleplerimiz ya da iddialarımız, beyanlarımız bunlardan ibarettir. Esasa ilişkin olarak da şimdi bir döküm sahasından bahsedildi. Görüntümüz vardı, görüntülerden şey yapabilir miyiz? Uydu görüntüsü, birkaç tane.(Görüntüler ekrana yansıtılır) Evet, döküm sahası bu. Üst taraftaki Kuzey cephe, alt taraftaki Güney cephe. Bir birkaç tane daha var, kantarların olduğu. Şimdi bu 8 milyon metrekarelik bir alan burası. 8 milyon metrekarelik alanda hesapladım, işte bir kolay anlaşılsın diye hep genelde "kaç futbol sahası" diye söylenir Türkiye'de; hesapladım 1120 futbol sahasına denk bir alandan bahsediyoruz, 1120. Şimdi böyle bir alan, burası hem maden alanı, daha sonra maden bölgesi, pardon. Bu maden bölgesi daha sonra dosyada mevcut, belgelendi; 2018 yılında maden bölgesi ilan ediliyor. Maden bölgesi ilan edildikten sonra TEİAŞ'ın talebi üzerine alınan rapor ve incelemeler neticesinde bu alanın derhal, özellikle maden sahasının kantarlarının olduğu yerde, altta bir kısmı görünüyor zannedersem o alan diye tahmin ediyorum; elektrik trafosunun olduğu alanın alt tarafında kaymalar ve çökmeler olması da dile getirilerek bu sahanın geçmişten gelen, yaklaşık dün de bahsettiler diğer sanıklar, 40 yıldır maden çıkartılıyor, 250 metre derinliğinde çukurların oluştuğu bir maden alanından bahsediyoruz.
Buranın derhal, maden çıkartılan yerlerin derhal doldurulması ve rehabilite edilmesi yönünde bir rapor. Bu rapora istinaden de 2021 yılının 12. ayında ve 2022 yılının 2. ayında iki tane saha genişletilerek Kuzey ve Güney cephede döküm izni veriliyor. Ve buna istinaden de bu izni veren makam da MAPEG. Zira MAPEG'in dışında diğer döküm sahaları, İstanbul'daki diğer döküm sahalarında olduğu gibi belediyenin ruhsatı veya belediyenin işyeri açma çalışma ruhsatıyla açılan bir alan değil burası. Burası Maden Kanunu gereği ancak ve ancak 'na bağlı MAPEG'in izniyle dökümün gerçekleşebileceği bir alan oluyor. Dolayısıyla bir çakışma söz konusu; alanda hem maden çıkartma işlemleri var, hem de hafriyat döküm işlemleri var. Bunun da o raporda açık bir şekilde bu çakışma usulüne, bu çakışmaya riayet edilerek gerek maden sahası gerekse döküm sahasının rehabilitasyonu için gerekli önlemlerin yapılması, hafriyat işlemlerinin uygun şekilde, kanuna uygun ve yönetmeliğe uygun şekilde yapılmasının gözetilmesini öngören bir yazıyla saha döküm sahası haline geliyor.
Müvekkilim de 2021 yılından itibaren bu döküm sahasında kantar sorumlusu olarak çalışmaya başlıyor. Ta ki tutuklandığı güne kadar. Şimdi bu maden sahasında kantarlar kurulmadan önce Sayın İmamoğlu'nun da dediği gibi çok ciddi bir kaos var. 8 milyon metrekarelik bir alan, 13 ya da 16 civarında maden ruhsatına sahip şirketler, buralarda kontrollü ama kontrolsüz maden çıkartılıyor. İnanılmaz bir kaosun içerisinde ne zaman ki 2018 yılında maden bölgesi ilan ediliyor, bu alana bir düzen geliyor. Bu düzenle beraber giriş çıkışlar tek bir noktada toparlanıyor ve tek bir şirket üzerinden yapılıyor. Bu şirket daha sonra diğer maden şirketlerinin ruhsatlarını da hisselerini de gerek hisselerini alarak gerek ruhsatlarını alarak tek bir yerde topluyor. Bir zapturapt altına alıyor bölgeyi aslına bakarsanız. Neyse, müvekkilim 2021 yılında göreve başladıktan 2025 yılının Eylül ayına kadar, tutuklandığı tarihe kadar görevini ifa ediyor, yükümlülüklerini yerine getiriyor. Akabinde tutuklanıyor. Üç ay sonra da iddianame kabul ediliyor. Şimdi iddianame kabul edilene kadarki geçen süreçte neyle suçlandık, neden tutuklu olduk maalesef ki işte "düşman ceza hukuku" kavramından dolayı hani gizlilik kararı alınıyor. Çünkü düşman ceza hukukunda ama şeye, harekete ceza yok, tehlikeye ceza var, tehlike suçuna ceza var diyelim, eyleme suçuna değil tehlikeye ceza var. Dolayısıyla hemen dosya üzerinden gizlilik kararı alındığı için kendi ifademizin dışında başka hiçbir ifadeye ulaşamıyoruz.
İddianame açıklandıktan sonra gördük şimdi işte 59. eylem kapsamında; kamu kurumu zararına dolandırıcılık suçu TCK 158/1, evrakta sahtecilik, Maden Kanunu'na muhalefet, suç gelirlerini aklama, Orman Kanunu'na muhalefet, çevre kirliliğine neden olma, Vergi Usul Kanunu'na muhalefet ve son olarak da klasik herkesin olduğu gibi kimsenin birbiriyle ilişkisi olmamasına rağmen örgüte üye olma suçlarından hakkında 59. eylemle ilgili dava açıldı. Şimdi buna baktığınızda, yani iddianameye baktığınızda 59. eylemle ilgili benim müvekkilim hangi eylemle, hangi hareketle, hangi neticeye ulaşmış? Yani kamu kurumu zararına dolandırıcılık; hangi eylemi yapmış bununla, hangi eylemiyle? Yani eylemle, hareketle netice arasındaki illiyet bağı dahi hiçbir şey yok ortada, burada hakkında suç duyurusu bulunulmuş. Öyle bir yetkisi var, işte sorduk, hiçbir sistemde evrak hazırlık, ne elektronik belge doküman yönetim sisteminde ne de fatura kesmeye yönelik muhasebe kayıt sisteminde müvekkilin girip evrak düzenleme yetkisi yok. Hepimiz de biliyoruz artık belli bir rakamın üzerinde ciro yapan şirketlerin tamamı e-fatura kesiyor. E-fatura kesme yetkisi olmayan bir kişinin hani burada sahte evrakta sahtecilikten anladığımız sadece fatura diye düşünüyorum. Atık dökme belgesiyse bunu düzenleme yetkisi şirkette bile değil belediyelerde. Sahanın olduğu belediye alanında. Hani böyle bir şeyi yapabilme kabiliyeti yok bu kişinin ama evrakta sahtecilik suçu var, Maden Kanunu'na muhalefet, suç gelirlerini aklama. Yani müvekkil orada bir çalışan sigortalı.
Hangi sigortalı acaba günde ya da ayda diyelim belli bir lisansı olan, işte demin anlattığım lisans o lisansı olduğunu bilmesi hiç önemli değil, lisanssız dahi olsa saha, yani buraya gelen kamyonların ruhsatlı bir şekilde döküm yapıp yapmadığını sıradan bir kantar sorumlusu araştırır. Ne yapacak, gidecek patronuna soracak, "Senin ben burada çalışacağım ama senin bu maden sahasının ruhsatı var mı, sen ilk önce bana onu ver de ben ona göre çalışayım ya da çalışmayayım" mı diyecek? Ya da "Senin lisansın bitmiş patron, burada ben döküm yapamam" mı diyecek? Yapmıyor ki zaten, kantarın başında gelen kantarların usulüne uygun ürün getirip getirmediğine, döküme uygun malzeme gelip gelmediğine, öncesine bakıyor. Kaç ton girdiğine bakıyor, barkodunu okutarak geçtiğine bakıyor ya da işte ödeme, ödeme de gene nakit para asla yok. Banka, kredi kartıyla yapılan ödemelere bakıyor, barkodunu veriyor, gönderiyor. Şimdi bu kişinin Maden Kanunu'na muhalefet ya da Orman Kanunu'na muhalefet, çevre kirliliğine neden olma ya da Vergi Kanunu'na muhalefetten işlem yapılması, böyle bir fiil ehliyeti yok arkadaşım müvekkilin. Hangi eylemi yapmış? Kantarların başında durmuş, sigortalı olarak çalışmış, parasını ay sonunda da parasını almış.
Ya 131 milyardan bahsediliyor, pardon 110 milyardan bahsediliyor. Şimdi 110 milyarlık bir rakamın elinden geçen kişi benim müvekkilim. Çekle veya şeyle çünkü kantarların başında o kaçak dökümü ondan sorumlu ya. Çünkü madenden çıkan şey de madenin çıkışının kantarları da benim müvekkilim şey yapıyor yani her madenin başında kantarlar var, o kantarlardan da müvekkilim sorumlu. Şimdi böyle bir sahada müvekkilim 110 küsur milyar liradan sorumlu. Ya 110 küsur milyar liradan sorumlu bir adam daha geçen hafta, geçen ay özür diliyorum, evine haciz geldi ya içeride yattığı için. 30 bin liralık emekli maaşını da alamıyor, ona da haciz geliyor. Üzerine bir evi yok, kayınvalidesinin evinde oturuyor. Ağzında dişi yok, geldiğimiz günden beri, cezaevine girildiği günden beri şeyle ilgili, diş muayenesiyle ilgili uğraşıyoruz, bir türlü yaptıramadık. Yani bu kadar büyük bir meblağın elinden geçen bir kişi en azından kendi çocuklarının eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. 2026-2027 eğitim öğretim döneminde gitmiş olduğu özel okuldan alıp başka bir okula yazdırmak zorunda kalıyor. Yani böyle parayla muhatap olan bir kişinin bu ekonomik koşullarda olması lazım.
Yani milyondan bahsetmiyoruz, hakim bey, milyar diyoruz. Yani aşağı yukarı 4 milyar dolardan bahsediyoruz. 4 milyar dolar için Türkiye ekonomisi, bizim bakanlığımız bir dönem gidip yurt dışından bu paraları istiyorlar. 4 milyar dolardan bahsediyoruz. Yani kısacası sahadaki alan ruhsatlıdır. 3213 sayılı Maden Kanunu 17. maddesine göre bu alan MAPEG tarafından ruhsatlandırılmıştır. Hafriyat döküm izni verilmiştir. Müvekkilin çalıştığı ilgili şirket de bu izne taahhüt olarak buraya hafriyat dökümü yapmıştır. Zaten bir an için düşünün; koca İstanbul'un, Anadolu ve Avrupa yakasının neredeyse yarısından fazlasının dökümünün yapıldığı alan olması lazım. Ve 2021 yılından beri buraya döküm yapılmış. 2021 yılından beri, bırakın 5 yılı, 1 yıl döküm yapılmasa ya Enerji Bakanlığı'nın ya Çevre Bakanlığı'nın ya da Orman Bakanlığı'nın birilerinin sorması lazım. Bu şehirde bu kadar inşaat var; kentsel dönüşümün en büyük, en fazla olduğu şehir. Her sene bir şehir kurulacak kadar inşaat ve hafriyat yapılıyor. "Bu hafriyat dökümü nereye gidiyor?" demezler mi? 2021'in içerisinde sorarlar. 2021'de yok, 22'de yok, 23'te yok, 24'te yok; 25'te biri çıkıp kuyuya taş atıyor, "Bu saha ruhsatsız" diyor. Hadi oradan canım! O zaman 5 sene boyunca burayı denetlemekle yetkili makamlar neredeydi? Komisyon kurulmuş, İstanbul Valisi komisyonun başkanı. Oraya hafriyat izni veren bakanlık, . Hafriyat izninin verildiği Genel Müdürlük, MAPEG. Peki, bunun tanımları nerede? Sürekli raporlar var, dosyada mevcut. Sabah son anda baktım, koyamadım; burada 20'ye yakın rapor var. Sürekli belli aralıklarla raporlamalar yapılmış. Bu raporların hiçbirinde eksik, hukuka aykırı ya da mevzuata aykırı bir şey tespit edilmemiş. Yani bu işin uzmanları "hiçbir şey yok" diyor ama bir kişi çıkıyor, "Hayır, olmaz, onlar bilmiyor, biz biliyoruz; burası ruhsatsız" diyor. E niye ruhsatsız? Bir de belge var. Hayır, ruhsatsız olduğunu iddia ediyorlar.
Atiye Hanım bu konularla ilgili, burada yapmış olduğu çalışmalardan dolayı ödül almış. Her raporun altında da imzası var. Burada yapılan hem maden sahası hem de döküm sahası ile ilgili raporları mevcut. Hatta döküm sahası ile ilgili burada acil döküme ilişkin, yani sahanın düzeltilmesi için önlem alınması gerektiği yönünde Atiye Hanım'ın raporu var. Atiye Hanım'ın başka bir raporunda diyor ki: "Ruhsatsız!" Biz o yüzden Sayın İmamoğlu'nun dediği gibi; dönemin İstanbul Valiliği'nin, dönemin MAPEG genel müdürünün, dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı'nın, kaymakamın, ilçe belediye başkanının ve orman bölge müdürlerinin hepsinin buraya gelip tanıklık yapmasını istiyoruz. Onlara sorma zorunluluğu var. Madem burası ruhsatsızdır, 5 yıl boyunca bu ruhsatsız alana hafriyat dökümü yapılmasına neden izin verildi? Sormak lazım. Çağıralım ve soralım bunları. Savcılık makamı, iddia makamı... Tabii savcılık makamı derken sayın savcım, size hitaben söylüyorum; böyle bir iddianameyi savunmak size düştü, o yüzden iddianameye yüklenirken size yükleniyoruz, kusura bakmayın.
İddianamede değişik verilerden, bir değerden bahsediyor. İşte 185-165 milyon metreküp bir hafriyattan bahsediyor. Kantar verileri, şirketteki veriler, belediyenin verileri deniyor. Bir de drone ile çekilmiş harita üzerinden topografik bir görüntüyle, değişik verilerle farklı rakamlara ulaşılıyor. Ama neyse ki en yüksek rakam olan 165 milyon ton esas alınıyor. Bu 165 milyon ton esas alınırken de 2021'de döküm başlamış olmasına rağmen 2021'deki döküm rakamı dikkate alınmıyor, 22'deki dikkate alınmıyor. Bunları bilmesi de kolay; biz nasıl biliyorsak onlar da biliyor aslında. Nedense 2025 yılındaki en yüksek döküm fiyatı olan 140 lira dikkate alınarak bir hesaplama yapılıyor ve "Şu kadar milyar TL zarara uğrandı" deniyor. Öbür tarafta madenle ilgili bir zarardan bahsediliyor. Dün öğrendik; 1987 yılından beri burada maden çıkartılıyor ve raporun kısmında, rezervin neredeyse %85'inin çıkartıldığı, %15'lik bir rezerv kaldığı yazıyor. Yani ciddi bir rezerv çıkartılmış. Ama maden konusuyla ilgili —sanırım EPDK'nın raporuydu— zarar olarak sahanın 1985 yılındaki maden değeri üzerinden hesaplanan rakamı esas alıyor. Oysa bu maden zaten çıkartılmış, içeride kalan sadece %15-20'lik bir miktar.
Peki, bu devlet kamu zararı maden değeri üzerinden mi hesaplanır, yoksa kamu alacağı üzerinden mi hesaplanması lazım? Şimdi Maden Kanunu ve mevzuata göre geçen sene, 2025 yılında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile %5'e çıkartıldı, ondan önceki süreçte kamu payı %4. Yani eğer ortada bir zarar varsa bu değerin sadece %4'ü kamu zararı ya da %5'i kamu zararı. Yani savcılık makamı, iddia makamı şu kadar şeyi alıp devasa bir şey haline getiriyor; "Buyur size diyor bu kadar bir değer zarar görmüş". Ne orada hizmet veren şirketlerin ne de şahısların bu anlamda bir sorumluluğu doğmamış mıdır? Hukuki ve cezai sorumluluğu olmamış mıdır? Bunu doğuracak bir eylem yoktur, bunu doğuracak bir aykırılık yapılmamıştır. Yani savcılık makamı, iddia makamı gelsin desin ki; "Şu eylemle hukuka aykırı işlem yaptınız." Keşke doğal hakim ilkesinde olduğu gibi iddia makamı kendi iddianamesini burada savunuyor olsaydı da ona bu soruları sorsaydık. Evet, döküm sahasıyla ilgili bu aşamada söyleyeceklerim bunlardan ibarettir; zira çok fazla zaman almak istemiyorum. Meslektaşım bu konuda oldukça yetkindir; o hususlarla ilgili mahkemenizi ve tüm hazirunu yeterince aydınlatacaktır. Ben o detaya girmiyorum ama o detaya ilişkin bütün bilgilerimiz elimizde mevcuttur.
Fudaş'la ilgili kısa bir açıklama yapacağım. Müvekkile ait Fudaş diye bir şirketimiz var. Müvekkilim, sanıklardan bir tanesinin —artık iftiracı mı diyelim, etkin pişmanlıktan yararlanan mı diyelim— ifadesiyle aslında burada tutuluyor. Bu şoför öyle ki; 2015 yılında çalıştığı şirketin yönetim kurulu başkanı ile tanışıyor, 2016 yılında göreve başlıyor. İlk göreve başladığı tarihten 2023 yılına kadar ailenin, eşinin ve çocuklarının şoförlüğünü yapıyor. Son 2 yıl şirkete gelip çalışmaya başlıyor. Fakat müvekkilimle ilgili öyle detaylı bilgiler veriyor ki; hangi yıldan beri tanışıyorlar, nerede çalışmışlar, hangi alanda ne iş yapmışlar... Ben bile müvekkilimin işlerinin tam detayını 3 ayda öğrendim. Sonra diyor ki; "Sahadan herkesi eliyoruz." 1.200 futbol sahasına denk gelen 8 milyon metrekareden sorumlu kişinin, topografik harita okumasını bilmeyen lise mezunu olduğunu söylüyor. 'in fatura kesme yetkisi yok, bununla ilgili talimat verme yetkisi yok. Neyse. Müvekkilim, sanığın dediği gibi 2014 ya da 2013 yılından beri değil, çok daha eskiden beri 'nu tanır. Belki de en eski tanıyanıdır. Beraber geçmişte farklı sektörlerde bir şekilde karşılaşmışlar, beraber iş yapmışlar. Sonrasında bu güvenle, müvekkilimi en kritik noktaya yerleştirmişler. Dürüst, samimi ve bulunduğu yerde hata yaptırmayan bir kişiyi kantarların başına getirmişler. O günden bugüne kadar müvekkilim dürüstçe çalışmıştır.
Geçmişte birkaç defa benzer şekilde grup şirketlerinin tasfiyesi aşamasında müvekkilim hisseleri devralmış, sonra o şirketlerin tasfiyeleri gerçekleştirilmiştir. Buna ilişkin tanıklarımızı zaten dinleteceğiz. Burada da aynı şekilde Kuzey İstanbul Servis isminde bir şirket kuruldu. Bu şirketin amacı; Murat Gül İbrahimoğlu'nun hafriyat döküm sahası ve maden sahası gibi bölgelerdeki şirketlerinin satın alma, yemek, servis ve bu tür destek hizmetlerini tek bir elde toplamak gayesidir. Bu şirket kurulduktan sonra, zararda olan ve yemek-servis hizmeti veren Fudaş'ı kapatma kararı almışlardır. Niye kapatma kararı almışlar? Çünkü Fudaş zarardadır. Zarar etmesinin sebebini yazılı olarak size sunacağız. Bankalar nezdinde kredi kredibilitesi kaybolmasın diye şirket el değiştirmiş, asıl sahipleri kendilerini dışarı almıştır. Şirket Volkan Bey'in üzerine verilmiştir ama yine şirketin muhasebecileri burayı yönetmektedir. Giren faturaları işliyorlar, faturaları onlar kesiyorlar.
Ne zaman ki Kuzey Servis'in yemek yapmaya ilişkin ruhsatları çıkıyor —ki bu 2024 yılının 10. ayındadır— bu tarihten sonra son işlem olarak mevcut şirketteki demirbaşların ve içerideki yemekle ilgili bazı hammaddelerin faturası Kuzey Servis İstanbul Şirketi'ne kesiliyor. Ondan sonra hiç fatura kesilmiyor. Şimdi burada deniyor ki; "Murat Gül İbrahimoğlu, kendi kurduğu şirketler üzerinden naylon fatura düzenledi, sahte fatura düzenledi." Neye dayanarak sahte fatura düzenledi? Fudaş yemek faturası düzenledi. Alın oradan bir tane yemek faturasını, bir uzmana gönderin ve deyin ki; "Bu yemek faturası sahte mi değil mi?" Yemeklerin birim fiyatını hesaplamak kolaydır; üretim maliyet hesabı yapılır, piyasadaki değerlere bakılır. Piyasadan ucuz mu satmış, pahalı mı satmış? Eğer 10 liralık şeyi 100-200 liraya satmışsa, burada vergi usulsüzlüğü tartışılabilir ama bu sahte fatura değildir. Ancak 10 kişilik yemeği 1.000 kişilik diye fatura etmişse veya yemeği hiç vermeyip fatura kesmişse o zaman gerçeği yansıtmıyor demektir. Ama böyle bir durum yok; zaten şirket zarar ediyor. Personel için, orada çalışanlar için, kamyoncular için, hatta oraya gelen kamu personeli için —ki günde yaklaşık %10 civarında kamu personeli geliyor— tüm ihtiyaçlar ilgili firma tarafından karşılanıyor.
Ortada sahte fatura düzenleme durumu söz konusu değildir, olması da imkansızdır. Savcılık makamı, iddianamesini yazarken çok basit bir 10-15 günlük bilirkişi incelemesiyle bunu ortaya çıkarabilme yetkisi varken bu yetkisini kullanmamış; sadece taşı kuyuya atmıştır, çıkartmak bize kalıyor. Şimdi gelelim; sahte belge düzenleme veya kullanma suçunun Vergi Usul Kanunu açısından nasıl değerlendirilmesi gerektiğine. Şimdi uygulama basit, açık ve nettir. Savcımız bu konuda maalesef eksik ve bilgisiz kalmıştır. Bir şirketin sahte belge kullanıp kullanmadığını incelemek ve öğrenmek için öncelikle vergi müfettişi gider ve bir "Vergi İnceleme Raporu" oluşturur. Bu rapor her evrak özelinde tek tek incelenerek hazırlanır. Vergi inceleme raporundan sonra, zorunlu bir özet olan "Vergi Tekniği Raporu" düzenlenir. Vergi tekniği raporu düzenlenirken karşı inceleme yapılır. Yani bir sahte fatura varsa; hangi şirket sahte fatura kullanmışsa ya da hangi şirkete sahte fatura kesilmişse, o faturayı düzenleyen veya kullanan şirketin evrakları da incelenir. Hatta oradan başka şirketlere de gidilir; vergi incelemesi böyle olur. Sonunda bir rapor oluşur.
Bu rapor oluştuktan sonra, eğer bir suçun varlığına dair görüş ve kanaat oluşmuşsa bu kez "Vergi Suçu Raporu" oluşturulur. Bu vergi suçu raporu, tüm evraklarla birlikte savcılığa gelir ve ondan sonra soruşturma başlar. Soruşturma esnasında savcı yine bilirkişiden görüş alır; tanıkları, sanığı ve şüpheliyi dinler. Ondan sonra iddia ortaya konur. Şimdi ise dosyada birkaç tane itirafçının —ki bize göre iftiracıdır— sadece tek bir beyanıyla "usulsüz fatura düzenliyorlar, sahte fatura kullanıyorlar" denilerek soruşturma yürütülüyor. Dosyada fatura kullanımıyla ilgili tek bir belge yokken, müvekkil ve onunla beraber yargılanan diğer sanıklar hakkında suç duyurusunda bulunulmuş.
Sanıkların arasında bir kişi var ki; bu kişi hem itirafçı —bize göre iftiracı— hem de sanık konumundadır. Bu kişi yeminli mali müşavirdir; şirketin yönetim kurulu üyesi ve şirketi denetleyen muhasebe şirketinin sahibidir. Şimdi bu kişi diyor ki: "Sahte fatura kullanılmamıştır." Bunu ondan daha iyi bilen biri olabilir mi? Ancak dosyada Semih Bey'in ya da konuyla alakası olmayan sıradan bir başka kişinin beyanı esas alınıyor. Dosyanın tanıklarından birinin beyanı temel alınıyor. Buna ilişkin bir inceleme raporu istenmeden, sadece birkaç beyanla müvekkil ve diğer sanıklar hakkında "sahte belge düzenleme veya kullanma" iddiası oluşturulmuş. Dolayısıyla burada eksik inceleme vardır; dosyanın bu anlamda tamamlanması gerekir. Kaldı ki 2021 yılı içinde inceleme yapıldığı vergi müfettişleri tarafından da belirlenmiştir. Dosyada Gelir İdaresi Başkanlığı'nın bir raporu var; raporu sizler de biliyorsunuz. O raporu bir inceleyelim; raporun konusu nedir? Üstelik inceleme sadece sistem üzerinden, kayıtlar üzerinden yapılmıştır; yani fiziki olarak gidilip bakılmamıştır. İnternet vergi dairesi üzerinden, bilgisayar başından hesaplar incelenmiştir. Neyi incelemişler? Sadece belli bir rakama kadar olanları ve bankadaki hareketleri incelemişler. "A firmasından B firmasına bu kadar, B firmasından A firmasına bu kadar para transferi gerçekleşmiş; örneğin 10 milyon liranın altındakilere bakmadık" demişler.
İkinci inceleme ise faturalar üzerinedir. Kuzey Cebeci şirketinden X firmasına bu kadar fatura kesilmiş, diğer firmadan bu kadar fatura alınmış; bunları karşılaştırıp "bu kadar alacak var, bu kadar borç var" demişler. Böyle vergi incelemesi mi olur? Bizim aklımızla mı dalga geçiliyor? Sayın Başkanım, mikrofon size değil yanlış anlamayın. Yani bu raporu vererek mahkemeyi gereksiz bir belgeyle oyalamanın veya mahkemenin ve sanıkların kafasını karıştırmanın ne gereği var? Orada Fudaş'ın, müvekkilin sigortalı olarak çalıştığı şirkete 71 milyon lira borcu olduğu yazıyor. Evet, borcu vardır; yemek almış ama ödeyememiştir. 3. kişilerden almış olduğu çeklerle de ödeme yapmıştır; bunların hepsini sunacağız. Daha işlerin başındayken Fudaş bu müşteri çeklerini ödeyemeyince, arkadaki cirosu olan Kuzey Cebeci şirketi ve Kuzey İstanbul şirketi ödemek zorunda kalmıştır. Bu yüzden işin başından itibaren hep borçlu durmuştur.
Şimdi şirketler arasında alacak-borç ilişkisinin var olması, sahte belge düzenlendiğinin nasıl ispatı veya kanıtı olabilir? Bu bir karşıt incelemeyle mi yapılmış? Hayır. "Ben dedim oldu" mantığıyla kuyuya bir taş atılmış, çıkartması bize kalıyor. Bizim üniversite 2. sınıfta ceza hukukunda öğrendiğimiz; delilden şüpheliye ulaşmaktır. Bizde ise tam tersi; şüpheliyi yakalayıp içeri atıyorlar, "sonra delilleri buluruz, delilleri mahkemeye götürürüz, sanık da bu arada suçsuzluğunu kanıtlamak için uğraşsın dursun" deniliyor. Maalesef yaptığımız şu an budur. Sahte fatura ve Fudaş konusunda diyeceklerim bunlardır. Müvekkilimizin sahte belge düzenleme yetkisi yoktur, böyle bir talimat verme yetkisi de yoktur; dolayısıyla ne kabiliyeti ne de bilgisi vardır.
Örgüt suçlamasıyla ilgili olarak; o kadar yoğun gelip gidiyoruz ki iki haftadır, her gün bir müvekkilin tahliyesi için uğraşıyoruz. Size örgütle ilgili bir kitap hediye edecektim; beraber çalıştığımız ve sonra akademisyenliğe yönelen bir arkadaşımın doktora teziydi. Örgütün ne olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Manası yok. Emin olun ki sanıkların tamamı, örgüt suçunun ne olduğunu buradan çıkınca en az hukukçular kadar öğrenecektir. Ortada bir örgüt olduğunu iddia eden iddia makamının iddialarından başka hiçbir şey yoktur. Bu iddiaların hiçbiri somut veriye dayanmıyor. TCK 220. maddenin tamamını, hatta "örgüt kurma" iddiasını da ekleyelim; nasıl bir örgüt kurulmuş? Burada sormayı unuttuk, şimdi soralım: Volkan Bey, siz "sistem" diye bir şeyden haberdar mısınız? Sanıkların hiçbirinin haberi yoktur. Daha önce başka isimler koyuyorlardı. Örgüt suçuyla ilgili çok fazla detaya girmeden şunu söyleyeyim: Ne müvekkilin örgüt kurma kastı vardır ne de ortada bir örgüt vardır. Müvekkilin, ortada olmayan bir örgüte üye olması söz konusu değildir. Müvekkilimin sadece ve sadece çalıştığı şirketle bir sigortalılık ve işveren ilişkisi vardır; başka da bir ilişkisi yoktur.
Evet, ceza hukukunun genel ilkesi "şüpheden sanık yararlanır" kuralıdır. Mevzuat gereği makul şüphe ile iddianame oluşturulabilir; ama makul şüphe ile kovuşturma başladıktan sonra tutukluluk devam etmez. Kovuşturma başladıktan sonra makul şüphe yerine artık "kuvvetli suç şüphesinin" varlığı gerekir. Müvekkilim özelinde söylüyorum; dosyadaki mevcut delillerle müvekkilimin atılı eylemleri işlediğine yönelik kuvvetli suç şüphesi yoktur. Dolayısıyla müvekkilimin atılı eylemleri gerçekleştirmediği açık olduğundan ve kuvvetli suç şüphesi bulunmadığından tutukluluk halinin sonlandırılması gerekmektedir. Bu konuda gerek İnsan Hakları Mahkemesi gerek Anayasa Mahkemesi yerleşik içtihatları, gerekse Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararları mevcuttur; dilekçemizde hepsini tek tek saydık. Burada sayıp zaman almak istemiyorum çünkü meslektaşım kesintisiz bir savunma yapacak. Mevcut hali ile müvekkilin bu eylemleri işlemediği sabittir. Dolayısıyla bihakkın tahliyesini; eğer tahliyeye ilişkin farklı görüşleriniz varsa —çünkü tutuklama bir tedbirdir— diğer adli kontrol tedbirleri uygulanarak müvekkilin tutukluluk halinin sonlandırılmasını talep ediyoruz.
Sizin ayda bir vermiş olduğunuz tutukluluğun devamı kararlarından dönmenizi rica ediyoruz. Bakın, müvekkilimle ilgili bugün heyetiniz tahliye yönünde karar vermiş olsa —veya pazartesi gününden itibaren ifade veren diğer sanıklar için de geçerli— bu insanlar 20-21 gün bekleyecekler. Neden bekliyorlar? Tahliye olması gereken bir kişinin bir saat bile cezaevinde kalması hukuk adına bir katliamdır. Evet, her gün karar verilmeyebilir ama bu tutukluluk durumları daha sık gözden geçirilmelidir. Haftada bir, hatta son celse cuma günleri bile karar verebilirsiniz, fark etmez. Dolayısıyla sanıkların boşu boşuna içeride, cezaevi koşullarında kalmasına gerek yoktur. Birçok adli kontrol tedbiri mevcuttur. Müvekkilimin kaçma şüphesi yoktur; çünkü kendisi yürüyerek gitmiş, ifadesini vermiştir. Tekrar söylüyorum; bihakkn veya adli kontrolle müvekkilin tahliyesine karar verilmesini talep ediyorum.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.