Müvekkilim, Eylem 140’a konu edilen ihale sürecini tüm teknik detaylarıyla, samimi ve açık bir şekilde zaten anlattı. Kendisine isnat edilen fiil; iptal edilen ihale ve akabinde aynı iş için gerçekleştirilen sonraki ihaleye fesat karıştırmaktan ibarettir. İddianameye baktığımızda varsayımlar, niyet okumalar ve mevzuatla bağdaşmayan durumlar görüyoruz; ancak tek bir somut delil dahi göremiyoruz. Somut hiçbir delil bulunmadığı hususu, aynı iki ihaleye ve aynı iddialara ilişkin daha önce verilmiş kesin nitelikteki kararlarla sabittir. Müvekkilin sorgusu sırasında sunduğumuz savunma dosyasında da mevcuttur: Bir firma, Kasım 2024 tarihinde ihalenin pazarlık usulüyle yapılmasının kanuna aykırı olduğu, ihaleye fesat karıştırıldığı, komisyonun görevi kötüye kullandığı ve kamu zararı oluştuğu iddiasıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulunmuştur. Dosya, Memur Suçları Soruşturma Bürosu’na gönderilmiş; Savcı Emine Dönmez Gündüz yetkisizlik kararıyla dosyayı Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.
Av. Senay Melisa Erçetin Kazcı Savunması (Ceyhun Avşar Müdafii) – Gün 12
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Valiliği’nden soruşturma izni talep etmiştir. İstanbul Valiliği; iptal edilen ikinci ihale ile üçüncü ihale arasında kamu lehine fark oluştuğunu, ihaleye fesat karıştırma suçu kapsamında somut bilgi ve belge bulunmadığını, görevi kötüye kullanma temelinde hiçbir hukuka aykırılık yahut suç teşkil edecek unsur tespit edilemediğini açıkça belirterek soruşturma izni vermemiştir. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı da 10 Temmuz 2025 tarihinde hem izin verilmemesi hem de ortada başkaca bir suç unsuru bulunmaması gerekçesiyle ihale komisyon üyeleri hakkında 'soruşturmaya yer olmadığına', diğer sanıklar ve ihaleyi alan firma yetkilileri yönünden ise 'delil yetersizliğinden kovuşturmaya yer olmadığına' karar vermiştir. Yine huzurdaki dosya kapsamında savcılık tarafından soruşturma izni talep edilmiş; İstanbul Valiliği bu kez Avukat Ogün Kuzu’nun ihbar dilekçesini incelemiştir. Kararda; yaklaşık maliyetin sızdırıldığına dair somut bir veri bulunmadığı, ihaleye girebilecek firma sayısı ve şartname dikkate alındığında firmaların maliyeti yaklaşık olarak öngörebilmesinin olağan olduğu tespit edilmiştir. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi de, ilgililer hakkında ceza soruşturması yapılmasına yeterli somut bilgi ve belge bulunmadığı gerekçesiyle itirazı kesin olarak reddetmiştir.
Sayın Başkan, bu dosyada hiçbir somut delil yoktur! Bunu sadece biz söylemiyoruz; Valilik söylüyor, Bölge İdare Mahkemesi söylüyor, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı söylüyor. Üstelik aynı ihaleler ve tamamen aynı iddialar için söylüyorlar. Buna rağmen bugün huzurunuzda, ceza yargılamasının en temel ilkeleriyle bağdaşmayacak şekilde varsayımlara dayalı bir suç isnadı ve 10 aydır devam eden bir tutukluluk bulunmaktadır. İddianamedeki iddialara bakacak olursak; yaklaşık maliyetin sızdırıldığı iddiası iki varsayıma dayandırılmış. İlki, tekliflerin yaklaşık maliyete yakın olmasıdır. Valilik kararında bu durumun ne kadar normal olduğuna değindi; çünkü bu bir pazarlık ihalesidir. Davet edilen firmalar alanlarında yetkindir. İstekliler kendi metraj çalışmalarını yapabilir, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yayınlanan birim fiyatlarla yaklaşık maliyet tahmininde bulunabilirler.
İkinci varsayım; ihalenin tanık Ogün Kuzu’nun dilekçesiyle uyumlu sonuçlanmasıdır. Ogün Kuzu’nun ihbar dilekçesinin ihaleden bir gün önce verildiği söyleniyor ancak burada ciddi tutarsızlıklar var. Kuzu, dilekçesinde maliyet bilgisini müvekkilinden edindiğini belirtiyor ama bu müvekkil kimdir, bilgiye nasıl ulaşmıştır, bilmiyoruz. İlk dilekçesinde 'müvekkilim şehir dışındadır, gerekirse ifade verecektir' demiş; sonra nedense savcılıkta 'Avukatlık Kanunu gereği müvekkilimin adını açıklayamam' diyerek çelişkiye düşmüştür. Fikrinin tam olarak hangi tarihte değiştiğini de bilmiyoruz zira ifade tutanağında tarih yok. Ayrıca, yaklaşık maliyetin sızdırılmasının 'açık ispatı' olarak gösterilen icmal cetvelinin 11 ve 12 numaralı kalemlerine ilişkin tutarların aynı olması meselesi var. Bu bir varsayım değil, savcılık bunu 'açık ispat' olarak sunuyor. Ancak bu durum çok daha vahimdir; zira savcılığın gerekli incelemeyi yapmadığını gösterir. İhale dokümanları incelenseydi; Birim Fiyat Tarifleri’nin 5.13 ve 5.14 maddelerinde, 'diğer kurum ve kuruluşlarla ilgili işler' ve 'faturalı giderler' kalemlerine ilişkin tutarların isteklilere aynen verildiği ve isteklilerden de bu tutarlara uygun teklif sunmalarının beklendiği açıkça görülecektir.
Dolayısıyla bu tutarların aynı olması yaklaşık maliyetin sızdırıldığını değil, ihale dokümanına uygun teklif sunulduğunu gösterir. Bunlar dışında; yaklaşık maliyeti kim, kime, ne zaman, nerede ve nasıl sızdırmış? Bu soruların hiçbirinin cevabı iddianamede yok. Son olarak; ihaleye katılım yeterliliği bulunmayanların ihaleye katılımının sağlanması yoluyla fesat karıştırıldığı iddiasına değineceğim. Bir firmanın yurt dışı iş bitirme belgesi olmasına rağmen, ortaklıktaki hissesi oranında geçici teminat sunmadığı, bu yüzden elenmesi gerekirken elenmediği iddia ediliyor. Savcılığın yazısında iş deneyim belgesinin olmadığı söylenmiş ve tekrar incelenmiş; ancak firma zaten elenmiştir! Firmaya ilişkin bu eksiklik bizzat müvekkil tarafından fark edilmiş ve ihale kararında gerekçesiyle birlikte belirtilmiştir.
İhale kararını savunma evraklarımızda, Ek-11’de görebilirsiniz; müvekkilim de detaylıca bahsetti. Öncelikle şuna dikkat çekmek istiyorum: Türk Ceza Kanunu’nun 235. maddesinin 2-a fıkrasında sayılan 'ihaleye katılım yeterliliği olmayanların ihaleye katılmasının sağlanması' fiili, ancak ve ancak hile ile işlenebilir. Yani tedbirsizlikle, bilgisizlikle veya ihmalle ihaleye fesat karıştırmak hukuken mümkün değildir; suç oluşmaz. Geçici teminat eksikliğinin ihale komisyonunca fark edilmemesi, sehven gerçekleştirilmiş bir hatadır. Hatadan dönülerek düzeltilen, gerekçesi açıkça belirtilen bir ihale kararında hileden söz edilebilir mi? Uygulamada hiçbir kurum hatadan ari değildir. Örneğin; savcılığın sevk yazısında bir firmanın iş deneyim belgesinin bulunmadığını iddia etmesi de bir hatadır. Biz bunun bilerek yapıldığını tabii ki söylemiyoruz; ancak bu hatanın sonuçları çok ağır olmuş, müvekkilimin 10 aylık özgürlüğüne mal olmuştur. Savcılık en başta yapılmaması gereken bu hatayı iddianameyle düzeltmeye çalışmış, ancak bu sefer de kanunu hatalı uygulamıştır. İhale komisyonu ise gözden kaçan bu hususu, yani geçici teminat eksikliğini düzeltmiş ve kararda gerekçesini belirtmiştir. Burada suçun maddi unsurları oluşmamıştır.
Duygu Taahhüt firması için ise 'teknik yeterliliği karşılamadığı' iddia ediliyor. İdari şartnamede A-VI grup demiryolu işleri benzer iş olarak kabul edilmiştir. Firmanın TCDD tarafından düzenlenmiş resmi iş deneyim belgesi mevcuttur ve bu belgede demiryolu yapı sistemini oluşturan iş gruplarının tamamı vardır. İhale komisyonu önüne konulan bu resmi belgeyi incelemiştir. Burada en fazla teknik bir yorum tartışmasından söz edilebilir; bir belgenin yorumlanması hatası, ihaleye fesat karıştırma başlığı altında tartışılamaz. Hile unsuru burada da yoktur. Peki, ihaleye katılımı sağlandığı iddia edilen bu firmalar ihaleyi kazanmış mıdır? Hayır. Ne Duygu Taahhüt ne de diğer firma ihaleyi kazandı. İcra makamının, müvekkil ve komisyon üyelerinin hangi saikle bu firmaların katılımını sağladığını, yani aradaki illiyet bağını ortaya koyması gerekir. Biz somut delil beklerken, iddia makamı yine varsayımla yetiniyor ve diyor ki: 'Bu firmaların ihaleye girmesi, kazanacak firmanın suç örgütü tarafından önceden belirlenmiş olmasından kaynaklıdır; zira sonuç değişmeyecektir.' Biz iddianamede delil göremiyoruz ama en azından varsayımların mantık çerçevesinde olmasını beklerdik. Savcılığın Kamu İhale Kanunu’nun 21/b maddesini bile okumadığını buradan anlıyoruz. Pazarlık usulü ihalelerde 3 isteklinin davet edilmesi ve sadece birinden teklif gelmesi yeterlidir. Müvekkilin ifade ettiği gibi; bu firmalar hiç davet edilmeseydi dahi ihale hukuken geçerli şekilde gerçekleşecekti.
Yapı Merkezi konusuna gelirsek; SGK borcu olduğu iddiasıyla ihaleye katılım yeterliliği bulunmadığı ileri sürülüyor. Mevzuat çok açıktır: Kamu İhale Kanunu Madde 10, Yapım İşleri Uygulama Yönetmeliği Madde 52 ve Kamu İhale Genel Tebliği aynı şeyi düzenler. İhalede isteklilerden yalnızca 'SGK borcu yoktur' taahhüdü alınır. Bu taahhüdün doğruluğu ise sözleşme imzalanmadan önce denetlenir. Yani idarenin, sözleşme aşamasından önce borç sorgulama yükümlülüğü yoktur. Dosyadaki son bilirkişi raporu da artık bu açık mevzuat karşısında direnememiş ve bizi doğrulamak zorunda kalmıştır. Bilirkişi diyor ki: 'İdari düzenlemelerle girişte taahhütname alınmakta, doğruluk denetimi sözleşmeden önceye bırakılmaktadır. Bu durum isteklilere bürokratik kolaylık sağlamaktadır.' Ancak bilirkişi burada kanun koyucunun iradesini sorgulayarak 'bilişim sistemlerinden sorgulayabilirlerdi' şeklinde 'dahiyane' bir çıkarım yapıyor. Savcılık da bu zorlama yoruma iddianamede yer veriyor.
Somut olayda Yapı Merkezi taahhüdünü sunmuş, ihale bu firma üzerinde kalmış ancak rekabet sağlanamadığı için iptal edilmiştir. İptal kararıyla birlikte doğal olarak sözleşme aşamasına geçilmemiş ve firmadan belge istenmemiştir. Müvekkilim mevzuata uygun olarak borç durumunu sorgulamamıştır ve bilemez. Savcılık ise kanunu değil, bilirkişiyi dikkate alarak 'şüphelenip araştırması gerekirdi' diyor. Peki, komisyon neden şüphelenecekti? Ortada bir ihbar yok. Hayatın olağan akışını da göz ardı edemeyiz. Karşımızdaki şirket Avrasya Tüneli’ni, Çanakkale Köprüsü’nü yapmış; Cumhurbaşkanlığı’ndan ödül almış bir devdir. Bu ölçekte bir şirketin 74 milyon TL borç için 697 milyon TL’lik teminatını yakacağını ve 2 yıl yasaklanmayı göze alacağını kim düşünebilirdi? Kanun koyucu da tam bu mantıkla taahhüdü yeterli görmüştür. Mevzuat gereği yükümlü olmayan ve şüphe uyandıracak bir durumun bulunmadığı bu tabloda müvekkilimin kusurundan bahsedilemez.
Efendim, isteklilerin borç durumunu SGK bilişim sistemleri üzerinden sorgulamak ihale tarihinde mümkün müydü? Hayır, değildi. Yeni bir düzenlemeyle EKAP üzerinden sorgulama imkanı getirilmiştir ancak meslektaşımın da belirttiği üzere bu düzenlemenin yürürlük tarihi 1 Ağustos 2025’tir. Bizim ihale tarihimiz ise 26 Eylül 2024’tür. Yani ihale tarihinde böyle bir teknolojik imkan hukuken ve fiilen mevcut değildir. Bilirkişi raporunda 2020/5 sayılı SGK Genelgesi’ne atıfla 'idareler borç sorgulama ekranından bakabilirdi' denilmektedir. Oysa aynı genelgenin 4. bölüm 3. maddesi, bu ekrandan yapılacak sorgulama sonuçlarının ihalede yeterlilik değerlendirmesinde kullanılamayacağını açıkça düzenlemektedir. Kaldı ki, idarelerin SGK entegrasyonunun bugün dahi sağlıklı işlemediği, güncel durumu yansıtmadığı Danıştay 13. Dairesi’nin 19 Ocak 2026 tarihli yürütmeyi durdurma kararıyla da tescillenmiştir. Yani komisyonun elinde güvenilir bir sorgulama mekanizması da yoktur.
Somut durumu toparlarsak: Yapı Merkezi’nin 'borcum yoktur' taahhüdü vardır. Komisyonun bu taahhüdün aksine bir şüphe duymasını gerektirecek hiçbir olgu yoktur. Komisyonun bu taahhüdü sözleşme aşamasına kadar denetleme yükümlülüğü yoktur. Bilişim sistemleri üzerinden sorgulama yapması ise zaten mümkün değildir. Dosyada müvekkilin bu borcu bildiğine dair tek bir delil de yoktur. Aksine, Yapı Merkezi 20 Eylül 2024’te yapılandırma başvurusunda bulunmuş ve taksitini ödemiştir. SGK’nın ihale tarihi itibarıyla 'borcu yoktur' yazısı dosyada mevcuttur. İddianamede bu kısımların görülmemesi, kurulan varsayımlar zincirini desteklememesinden kaynaklanmaktadır. Savcılık, 'SGK borcunu öğrendiler ve bu sebeple ihaleyi iptal edip teminatın yanmasını engellediler, böylece 697.000.000 TL kamu zararı oluştu' şeklinde akıl almaz bir varsayımda bulunuyor. Müvekkilin lekelenmeme hakkı, gizlilik kararına rağmen yapılan haberlerle defalarca ihlal edilmiştir. Bu iddia ne hukukla ne de mantıkla örtüşür. Biz bugün burada olmayan delillere karşı 'yoku' ispatlamaya çalışıyoruz. İhale, tamamen rekabetin sağlanamaması sebebiyle iptal edilmiştir. Savcılık 'Neden rekabet sağlanamadı?' diye soruyor. Komisyon 3 firma yeterliyken 6 firma davet ederek üzerine düşeni yapmıştır. Ancak firmaların bir kısmı teklif vermemiş, bir kısmı ortak girmiş, bir kısmı da elenmiştir. Sonuçta en düşük teklif yaklaşık maliyetin sadece %0,47 altında kalınca, komisyon kamu yararını gözeterek ihaleyi iptal etmiştir. Bu durum komisyonun öngörebileceği bir şey değildir.
Şunu da vurgulamak gerekir: TCK Madde 235/2-a uyarınca bu suçun oluşması için öncelikle firmanın katılım yeterliliğinin bulunmaması, yani SGK borcunun olması gerekir. Oysa SGK borcu olmadığını söylüyor. İkinci olarak müvekkilin hile yoluyla firmanın ihaleye katılmasını sağlaması gerekir. Müvekkilin hangi hareketinin hile teşkil ettiği iddianamede açıklanmamıştır. Ayrıca ihaleye fesat karıştırma suçu kasten işlenebilir; müvekkilin firmanın borcunu bilmesi ve bunu isteyerek yapması şarttır. Borç olsa bile müvekkil bunu bilmediği sürece bu suç oluşamaz. İddianame, komisyonun bu borcu ne zaman öğrendiği konusunda bile çelişki içindedir. Önce 'bilerek ihaleye soktular' diyor; sonra 'ihale onayı ile ihale arasındaki bir zamanda öğrendiler' diyor. Neden böyle diyor? Çünkü ihalenin iptali için bir suç kurgusu yaratması gerekiyor. 'Rekabet oluşmadı' gerekçesini kurguya uyduramadıkları için, 'Borcu öğrendiler, teminat yanmasın diye ihaleyi iptal ettiler' varsayımına sığınıyorlar. Eğer iptal etmeselerdi sözleşme aşamasında Yapı Merkezi borçsuzluk yazısını getiremeyecek ve teminatı gelir kaydedilecekti diyorlar. Bu tamamen bir niyet okumadır. İhaleye katılmasını sağlamak fiili üzerinden bir suç vücut bulamaz; çünkü ne hile vardır ne de kasıt.
Efendim, iddia edilen kamu zararının ihalenin iptali sonucunda oluştuğu söyleniyor; ancak bunlar arasında hiçbir nedensellik bağı bulunmamaktadır. Bir kere, 'ihaleye katılımı sağlama' fiilini bu denklemden çıkardığınızda, ihaleye fesat karıştırma suçu zaten oluşmaz. Çünkü bu suç, kanunda sayılan seçimlik hareketlerden birinin gerçekleşmesine bağlıdır. Peki, ihalenin iptal edilmesi bu hareketlerden biri midir? Hayır, değildir. İhalenin iptaliyle bir suç ihdas edilmesi hukuken mümkün değildir. Müvekkilimin de belirttiği üzere; rekabet sağlanamadığı için ihaleyi iptal etmek riskli ve zor bir karardır. Eğer ikinci ihalede fiyat daha yüksek çıksaydı, o zaman gerçek bir zarardan söz edebilirdik. Ancak tam tersi olmuş; ikinci ihalede beklenen rekabet sağlanmış ve güncellenmiş tutarıyla 640.000.000 TL kamu lehine fiyat farkı oluşmuştur. Yani bu süreçten çıkan tek somut sonuç, varsayıma dayanmayan net bir kamu yararıdır.
Daha da vahimi şudur: İddianamenin temel aldığı bilirkişi raporunun 11. sayfasında, başka bir ihale için 'İhale iptal edildiyse hükümsüz sayılır, bu sebeple TCK anlamında fesat suçu oluşamaz' denilmektedir. Şimdi soruyorum; madem iptal edilen ihale hükümsüzdür, o halde birinci pazarlık ihalesi de iptal edilip kararı kesinleştiğine göre neden hala bu ihale üzerinden fesat suçunu tartışıyoruz? Bilirkişi kendi içinde bu kadar büyük bir çelişki içindedir. İkinci pazarlık ihalesi yönünden de Yapı Merkezi’nin geçici teminat eksikliği üzerinden bir suç kurgulanıyor. Ortak girişim olarak girilen bu ihalede, yurt dışı iş bitirme belgesi sebebiyle sunulması gereken ek teminatın gözden kaçması sehven yapılmış bir hatadır ve içinde hile barındırmaz. Kaldı ki, bu iş ortaklığı zaten teminat eksikliği sebebiyle elenmiş ve değerlendirme dışı bırakılmıştır. İddianamede elendiği kabul ediliyor ama bu kararın firmaya tebliğ edilmesi 'dikkat çekici' bulunuyor. Sayın Başkan, Kamu İhale Kanunu’nun 41. maddesi açıktır; ihale sonucu, teklifi uygun bulunmama gerekçeleriyle birlikte bütün isteklilere bildirilir. Kanuni bir zorunluluğu 'dikkat çekici' bularak suç şüphesi yaratmaya çalışmak, ihale mevzuatından bihaber olmaktır.
Yapı Merkezi’nin SGK borcu meselesine gelirsek; dosyada SGK’nın borcun yapılandırıldığına ve ihale tarihi itibarıyla borç bulunmadığına dair resmi cevabı vardır. Ancak bilirkişi İbrahim Süren, resmi kuruma inanmayıp 'Ama hacizler var, daha fazla borç olabilir' diyerek olasılıklar üzerinden hüküm kuruyor. Kendisi hukukçu olmadığı için şunu bilmiyor: Borç ödense dahi, talep edilmedikçe tapudaki haciz şerhi kendiliğinden kalkmaz. Haczin varlığı, borcun devam ettiği anlamına gelmez. Savcılığa 'Tapuya sorun' diye yol gösteriyor; oysa tapu sadece haczin varlığını söyler, borcun miktarını ve durumunu bilecek olan makam Kadıköy SGK’dır. Kadıköy SGK da 'Borç yok' demiştir. Biz kime güveneceğiz? Resmi devlet kurumuna mı, yoksa varsayımlarla rapor yazan bilirkişiye mi? Kesin bir belge varken bunun bir kenara itilip varsayımla suç isnat edilmesi kabul edilemez. Ayrıca, ikinci ihale için TCK 235/2-b maddesinden (gizli bilgilerin sızdırılması) işlem yapıldığını görüyoruz ancak iddianamede buna ilişkin tek bir iddia veya delil yoktur. Sevk maddelerinde açık bir hata vardır. Tıpkı kısıtlama kararına rağmen, bizlerin dahi görmediği evrakların ve mesaj içeriklerinin basında çarşaf çarşaf yer alması gibi... ’ın telefonundaki yazışmaların ile ilgili olmadığı, bahsi geçen 'Fatih Abi'nin Metro A.Ş.'den Fatih Gültekin olduğu en başından beri söylenmiştir; ancak bu gerçekler de görmezden gelinmektedir.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.