Şimdi sizin de malumunuz, yargılamadaki kişilerin de malumu olduğu üzere iki tane var. Bunun da kalemini siz fark etmişsiniz ki ifade alma sırasında yanına 1959 yazılmış. Ama bunu ne polis ne savcılık fark etmemiş. Şimdi biz tabii ki işte iddianame 15 günü geçti, kabul olmuş sayıldı vesaire, geldik kaleminize. Biz bu dosyayı aldık. Şimdi biz 133 ve 134. eylemlerden sorumluyuz. Bakıyoruz; yani bir örgüte bir kişinin sokulabilmesi için bir HTS, bir buluşma, bazı bulgular olması lazım. Şimdi biz bir HTS kaydı gördük bu 133 ve 134'te, başlıklı. Birçok kişinin; burada sanık olan veya olmayan birçok kişiyle görüşme trafiği olduğu, görüşme tarihleri yok ama kişilerin isimleri ve numaraları yer alıyor. Burada bir numara var Başkanım, meslektaşımın da sorduğu gibi. sırada: 0532 249 81 01. HTS Kaydı Başkanı. Zaten dosya arasında da bu araştırma raporunun içinde bulunuyor. Bu numara Başkanım bize ait değil. Bizimle ilgili bir HTS tespiti bile yok.
Mehmet Karataş Müdafii Av. Canberk Uygur Savunması
Şimdi biz buradan geliyoruz; yani bizi diğer ile karıştırmışlar. Bunu nereden bu kadar eminiz? Sadece HTS kaydıyla değil, yine 133 ve 134'ün içinde yer alan ifade tutanaklarına baktığımızda , Kırkağaç'taki yargılamada bir kere ifade verdi. Onu da 18 Eylül'de cezaevinden şafak operasyonuyla alınır gibi alındı, Çağlayan'a getirildi, ifadesini verdi ve tutuklandı. Bu kadar. Yani kollukta ifade vermedi, savcılıkta tekraren bir ifade vermedi, sonrasında iddianameyle tanık oldu. Ama ifadeler arasında iki tane daha 'ın ifadesi var bizim ifadelerimiz arasında. O da 1962 doğumlu olan 'ın ifadeleri. Yani hem karışmış, yani karışmış değil, bizim de olması lazım ama 'ın ifadesi bize gelmiş, onun ifadeleri bize gelmiş. Biz örgüt üyesi olmuşuz. Ağustos'ta öbür dosyadan tutuklanmışız, Eylül'de bu dosyadan tutuklanmışız; gelmişiz Nisan ayına, biz hala tutukluyuz. Örgüt üyesiyiz ama ne HTS var ne başka bir şey var. Öncelikle bu hususla ilgili bir talebim var Başkanım. Şimdi dosyadan çıkarma olmaz, çünkü o belgeler de bu dosyadaki diğer bir sanığa ait belgeler ama diğer ile ilgili olan belgelerin Eylem 133 ve 134 arasında bulunan evraklar arasından çıkartılmasını talep ediyoruz. Öncelikli talebimiz ve beyanımız bu şekildedir Başkanım.
Şimdi eylemlere, ihalelere gelecek olursak burada biraz bilirkişi raporuyla iddianameyle karşılaştırmalı gitmek kanaatindeyiz. Ama ondan önce, şimdi Başkanım siz de fark ettiniz, Eylem 133'te tek bir isnat vardı, o da 158 nitelikli dolandırıcılıktan dolayı bizim sorumluluğumuza gidiliyordu. 235'i bize isnat etmeyi unutmuşlar. Adımızı yazmışlar ama "cezalar 235'ten cezalandırılsın" denmemiş. Şimdi siz ve heyetiniz bunu fark etti ve ek savunma verdiniz. Ben burada bu 133. eylemde, yani 2019 yılında yapılan kış ihaleleri, "birinci kış" diyoruz; birinci kış dosyasındaki zarar nerede Başkanım? Ben burada bir zarar tespiti de yok Eylem 133'ün içerisinde. İddianame anlatımında "şu şu şu oldu, şu kadar zarara uğratılmıştır" yok. Vekile 235. madde, 235/3-b uyarınca da bir ek savunma verilmesini talep ediyoruz. Bunu iddianamede hiç yapmamışlar. Zarar tespiti de yapmıyorlar ama ceza maddesi olarak 235/3-b. Ne demek 235/3-b? Bir ihale yapıldı, kamu zararı yoksa, bu ihalenin yapılışında ihaleye diğer firmaların katılmasını cebren veya tehdit ederek engellemiyorsa 235/3-b yazılması gerekiyor. Yani bu kanunun amir hükmü. Burada yapılmamış. Bunu sizin yapmanızı talep ediyoruz, bu maddeden bir ek savunma verilmesini talep ediyoruz.
Şimdi Eylem 133'te Başkanım, yani birinci kış dosyası dediğimiz; her iki eylemle de ilgili bir bilirkişi raporu alınıyor, 6 Ekim 2025 tarihli. Eylem 133'te bilirkişiler -bunlar da 'nın görevlendirdiği yüksek bürokrat olduğunu düşündüğüm kişiler- Eylem 133'te yer alan tüm ana ihale ve alt ihalelerle ilgili, yani orada 10-11 kadar ihale var, tüm ihalelerle ilgili, özellikle de alt ihalelerle ilgili tespitlerini yapıyorlar. 133. eylemde yer alan vekilimizin bulunduğu alt ihalelerle ilgili eleştiri de yapmıyorlar. Yani eleştiri yok, tenkit yok. Yani 134'te mesela bir eleştiri var ama 133. eylemin içerisindeki alt ihalelerde veya İSFALT'ta çalışan işte ihale komisyonu diğer üyelerine, doküman hazırlama üyelerine, yaklaşık maliyeti belirleme konusuna ilişkin hiçbir eleştiri yok. Ama biz 133. eylemle ilgili olarak geliyoruz, iddianamede şunu görüyoruz: Bir kere ihaleyi zaten yazmayı unutmuşlar, bunu konuştuk söyledik. Ama dolandırıcılığı nasıl yazılabiliyor? Şimdi ihale işte istendi, o kişiye bıraktırıldı, kazanması sağlandı vesaire; bunlar ayrı. Nitelikli dolandırıcılık olabilmesi için bu ihalelerin hiç yapılmaması, yani ihalenin o firma tarafından kazanılması ama üstlenilen işin hiç yapılmaması lazım. Burada savcı da bu şekilde gidiyor, iddianameden naklen okuyorum Başkanım: "Nitelikli dolandırıcılığın bize isnat edilmesi kısmı ve kamu zararı kısmı; dolayısıyla bu istisnai alımların esas amacının örgüte gelir sağlama gayesini taşımasından, alt ihale bedelleri tutarında kamu zararının oluşacağı anlaşılmıştır. Bu nedenle bu 6 adet istisnai alım kapsamında yapılan iş için 48.542.593,20 TL tutarında kamu zararı oluşmuştur."
Şimdi bu işler yapıldı mı yapılmadı mı? Savcı burada "yapılmadı" demiyor ama yapıldığına dair tespitler var yani; hakedişler, ihale dosyaları, ispattan istenmiş görülmüş bir sürü evrak var. Bunu sormuyorlar, ifadesinde de sorun diyor. Yani bu suçun oluşabilmesi için bir kere bu ihaleyi kazandıktan sonra işin yapılmaması gerekir. Bunu tartışmaya bile açıkçası gerek görmemek lazım ama maalesef böyle bir isnat geldiği için biz en temel düzeyde nitelikli dolandırıcılığın neden oluşmayacağını açıklamak durumunda kalıyoruz. 133. eylem bu şekilde. Raporda hiçbir eleştiri yok ama ihaleleri o firma kazandı diye, belirtilen firmalar kazandı diye "dolandırılmıştır" deniyor. İhale bedelleri toplanıyor, alt alta yazılıyor; bu da kamu zararıdır deniliyor. Yapılan bu.
133. eylem bakımından bu şekilde oluyor Başkanım. 134 biraz daha detaylı, raporda da birkaç tenkit ve eleştiri yer alıyor. Şimdi 134'te hem nitelikli dolandırıcılık isnadı var hem ihaleye fesat var. Orada ihaleye fesatı unutmamış savcı, onu isnat etmiş bize. Ama şöyle bir ayrıma gidiyor 134. eylem bakımından sayın savcılarımız: İhaleleri ayırıyorlar. Yani 134. eylemde de yine 6 ihale var, bunlar nitelikli dolandırıcılığa yazılıyor; ihaleye fesatta ise 1 ihale var, onu 235'e yazıyor. Şimdi ihaleye fesat yani İBB'den Makine İkmal'den ihale yapıldıktan sonra 2019/664406 sayılı ihale alınıyor. Bu daha sonra alt ihalelere bölünüyor, devam ediyor. Ama bu ihalenin kazanıldığı kısımla ilgili olarak şöyle söyleniyor; bu ihaleyle ilgili 235'i isnat ettiler ve diğer alt ihaleler ve bizden 'ın işten çıkarmasından sonraki dönemle ilgili bir ihale daha var, onlara girmiyorum. Aynen şöyle: "Alt ihalelerin ilgili kanunda yer alan hükümlere riayet edilerek katılımın arttırılıp rekabetin sağlandığı bir şekilde yapılması halinde ihalelere çok daha fazla şirketin katılım sağlayabileceği ve dolayısıyla işlerin çok daha uygun bedeller üzerinden yapılabileceği kuvvetle muhtemeldir.
Bir kere bu iddia tamamen varsayıma dayalı bir şeydir. Ama devamında daha da önemlisi şudur: Dolayısıyla her ne kadar bu aşamada açık ihale usulüyle yapılan ana ihaleden bahsediyor olsa da, sonrasında pazarlık usulü ile yapılan ve bizim sorumlu bulunduğumuz ihaleden, yani 2020/664406 İKN numaralı alt ihale ve yine açık ihale usulüyle yapılan ama bizim sorumlu olmadığımız başka bir ihale nedeniyle net bir zarar tespiti yapılamamış ise de, ihaleye fesat karıştırılması sonucu kamu zararına sebep olunmuştur denilmektedir. Yani resmen "hiçbir şey olmadıysa da bir şey olmuştur" diyorlar. TCK madde 235/3-b yazmamak için o kadar direnmişler ki, adeta hukuku güçmüşler. Yani bu şu anki beyanım belki çok hukuki olmayabilir ama burada yazan şey de kesinlikle hukuki değildir. Yani biz burada hukuki bir isnatla karşı karşıya değiliz. Savcı zararın olmadığını söylüyor, "tehdit edemiyorum" diyor ama sonuçta "kamu zararı yoksa da yine de kamu zararına sebep olunmuştur" diyerek bitiriyor. Bakın sonucunda aynen böyle diyor. Bunun başka bir açıklaması yok; bu isnatlar hukuki değildir. Yazılan iddianamenin metin olarak bir kısmı da zaten polis fezlekesinden kopyala-yapıştır yapıldığı için karşımızda çok kötü bir iddianame vardır. Ancak biz ihaleye fesattan bu şekilde sorumlu tutuluyoruz.
Peki, nasıl tutuluyoruz? Orada da şöyle diyor: "Bu alt ihalelerin yapım sürecinde genellikle şüpheli 'ın komisyon başkanı olarak yer aldığı, dolayısıyla örgüt liderinin, yani 'nun bizzat..." -ki bu bence çok önemli bir tespittir- "...bizzat talimatıyla hareket eden şüpheli 'ın da İmamoğlu suç örgütünün üyelerinden birisi olduğu hususunda şüphe bulunmamaktadır." Başkanım, elinizde bir kayıt bile yokken bu kişi "bizzat" nerede talimat aldı? "Bizzat" kelimesi çok önemli bir belirlemedir. Neden? Eğer "bizzat" diyorsanız; hani bir örgüt şeması vardı, orada Ertan ve gibi isimler de atlanıyor ve doğrudan talimat veriyor demektir. Güya "Mehmet, bu ihaleleri böyle böyle yapacaksın" demiş. Şimdi bu "bizzat" tespitini bu şekilde yapıyorlar ama ne HTS kaydım var, ne baz çakışmam var. Ne 'ın ne de 'nun bir yerde buluşmuşluğu vardır. Herhangi bir yer; açık arazi, kapalı AVM, orası burası, hiçbir yerde tespit yok ama ben bizzat 'ndan talimat alıyor oluyorum. Yani burada açıkçası dosyanız var; bu iddianamede 6 kişilik savcı heyetinin de bu dosyayı iyi okumadığını düşünüyorum Başkanım. Yani bu detay hususlar hep atlanmış; fezleke alınmış, kopyalanmış ve yapıştırılmış.
Şimdi bir zarar tespiti vesaire deniyordu. Bu ihaleler, yani 134. eylem içerisinde yer alan bu ihaleler, "ikinci kış" olarak adlandırdığımız dosyanın alt ihaleleridir. Şimdi ben bu ihaleleri, yani bu ihaleleri belirtilen firmalara kazandırdıysa nasıl ilerlenir Başkanım? Bilgi verdi, "yaklaşık maliyet bu olacak" dedi, "10.000.000 olacak" dedi diyelim. Karşı taraf ne yapar? Şüphe uyandırmamak için çok da yaklaşmaz ama yakın bir teklif verir. "Çok belli olmasın, kör göze parmak olmasın ama çok da altını vermeyeyim, ortada bir yerde buluşalım" der. Burada bilirkişi de bu hususlara değiniyor; yaklaşık maliyet ne kadar, teklif edilen yani ihalenin kazanıldığı bedel ne kadar diye bakıyor. Bu inceleme hem 133 hem de 134. eylemlerin ihale süreçlerinde yapılıyor. Başkanım burada ortalama fark %10’dur. Yani yaklaşık maliyeti belirliyor, "10.000.000" diyor; adam orada ihaleye katılan, kazanan her kimse 8.000.000, 8.500.000 gibi yani yaklaşık maliyete hiç de yakın olmayan tekliflerle kazanıyor. Teklifler yakın değil. Hani madem sızdırdı, o zaman bir nebze daha yakın olmaz mıydı? %5 bir fark olmasını, %4, %3 olmasını tartışabilirdik, konuşabilirdik. Ancak %10 var, %13 var, %14 var, %9 var. Yani ortalaması %9, %10, %11'lerde gidip gelen ihale süreçleri var.
Ve burada ne ispat ediliyordu? ile yakınlık. Ya şimdi burada bir sürü ihale var, bütün ortalamalar aynı, bütün yüzdelik farklar aynı. Nuhoğlu'nun ortak olduğu iddia edilen firmalarda da fark %10, olmayanlarda da %10. Yani burada savcılık " tamam, sızdırmış olabilir" diyor. Ama bu iddiayı destekleyecek hiçbir teknik veri sunamıyor. “Sonrasında gitmiş firmasında çalışmış" diyor. Ama bu adam bu işi yaparken acaba kurumun aleyhine mi hareket etmiş, işini gereği gibi yapmış mı diye bir araştırma yapılmış mı? Buraya baktığımızda bununla ilgili hiçbir tespit olmadığını görüyoruz. Yani zaten hani "delilden şüpheliye" gidilmesi gerekirken burada "şüpheliden delile" gidiliyor; bu bambaşka bir hadise. Peki ya bu , 3 yıllık çalışma hayatı boyunca ne yapmış? Bu ihalelerle ilgili sorduğumuz sorularda da vardı; işi nasıl takip ediyorsunuz? Bunlar kış dosyası; işte tuz atılıyor, yağmur kanalları görüntüleniyor vesaire. Bunların takibi nasıl yapılıyor? Şartnamelerde yer alan araç maddesi var; ihale süresi boyunca, iş süresi boyunca bir araç verilecektir deniyor. Bazı ihalelerde 1 veya 2 motorlu araç isteniyor; 2 yaşını geçmemiş Clio, Egea tarzı bir araç ya da 2.000-2.500 motor, 4x4, otomatik vites bir arazi aracı. Bu da işte Amarok, Ranger veya Isuzu'nun başka bir modeli vesaire oluyor. Ama bilirkişiler burada Sayın Başkanım ne diyor? Eleştiri konusu yaptıkları hususlardan birisi bu. Diyorlar ki: "Bu araçların yazılması belirsizliktir ve rekabeti engelleyicidir."
Şimdi rekabeti burada nasıl engelliyor? Belirsiz olduğu noktası zaten apayrı bir konu ama rekabeti nasıl engelliyor? Adam ihale şartnamesini zaten yazıyor. Yazan değil, ihale doküman şartnamesini hazırlayan ekiptir. İstenen aracın özelliklerini yazıyorlar. "Bu araba Ford Ranger olacak, 2.000 motor olacak, şu özellikte olacak ve mutlaka o şirketin uhdesinde (mülkiyetinde) olacak" demiyorlar. İstiyorsa alsın getirsin, istiyorsa kiralayarak getirsin. 4 aylık iş süresi var, bunu mülkiyet şartı olarak koşmuyor. Rekabeti burada kısıtlamış olmuyor. Ama burada bilirkişilerin yaptığı eleştirilerde bizim tek katılmadığımız nokta budur Sayın Başkanım: "Araçlar rekabeti engelliyor" iddiası. Girecek adam zaten arabanın istendiğini önceden biliyor; hani ihaleden sonra "araç getireceksin" denmiyor ki, rekabet nereden kısıtlanıyor? Bir de "adrese teslim" gibi bir ibare var. Şimdi adrese teslim olabilmesi için az önce söylediğim gibi; dersiniz ki "Ford Ranger olacak, beyaz olacak, şu özellikte olacak ve mutlaka firmanın üzerinde (demirbaşında) olacak." Bu tam adrese teslimdir; çünkü X firmasında tam böyle bir araç vardır, diğerleri ihaleye katılma yeterliliğini sağlayamaz ve o kazanır. Adrese teslim budur. Ama ben bu işin devamı, yani kamu hizmetinin devamlılığı ilkesi gereğince, bu iş yapılıyor mu yapılmıyor mu denetlemekle yükümlüyüm. Yapılmadığında ne oluyor; 2020-2021 yıllarında yanlış hatırlamıyorsam İstanbul'da en ufak bir şey olduğunda "Vay İstanbul yandı, bitti" deniliyordu zaten, iş oraya gidiyordu. Biz bu değerlendirmeleri yaparken o tarihlerde neler yaşandığını da düşünmek zorundayız.
Belediye bir işi iyi yapmadığında İstanbul'da ne oluyordu? Bunu düşünmek lazım. Bunu düşündüğümüzde; bu ihaleyi yapan adamlar, işin yapılıp yapılmadığını denetlemek için böyle bir maddeyi şartnameye koyduğunda "Vay efendim rekabet kısıtlandı, belirsizlik içeren ibare eklendi, katılım engellendi, daha düşük maliyetle yapılabilecekken daha yüksek maliyetle yapıldı" deniliyor. Sayın Başkanım, kamu hizmeti mi daha öncelikli yoksa bu bahsedilen diğer hususlar mı? Biz dışarı çıksak, kar yağsa ve şu kadar insan evine gidemese, 3 saat 5 saat yollarda kalsa neler söyleriz? İstanbul halkının hizmet alabilmesi, ailesine kavuşabilmesi mi daha önemli yoksa bu eleştiri konusu olan noktalar mı? Neyi üstün tutuyoruz? Ben iddianameden şunu anlıyorum; savcımız burada hizmeti değil öbürünü üstün tutuyor. Burada bir hizmet sağlanıyor; hizmeti sağlayan ve hizmeti alan kuruluş kamu kurumudur. Ben bu iş yapılıyor mu yapılmıyor mu denetleyeceğim kardeşim, sen de bana o aracı getireceksin diyor. Çünkü idare aslında orada firmaya ekstra bir yük de yüklemiyor. Yaklaşık maliyet vesaire belli; adam teklifini yapacaksa zaten ona göre yapıyor. Araç mı isteniyor 4 aylık? Kiralar alır getirir, isterse yatırım yapar satın alır getirir. Nasıl olsa enflasyon var, aracın fiyatı kullanılmış olsa bile artıyor. Hem işi denetlenmiş olur hem de bir kamu hizmetinde aksama durumu varsa anında tespit yapılır.
Tıpkı sorduğumuz sorularda olduğu gibi; bir aksama oldu, "Sen iş yapmadın ya da zamanında müdahale etmedin" denilir. Şartnamelerde bu da var; zamanında müdahale yoksa ceza kesiliyor. Mesela bu lehe olan şeyler iddianameye hiç yazılmıyor. Bunların tespiti yapılıyor ve ya ceza kesiliyor ya da firmanın alacağı hak edişlerden bu bedeller düşülüyor. Şimdi hak edişler kısmına tekrar dönecek olursak; savcılarımız burada hakedişleri topluyor. Şöyle toplanıyor Sayın Başkanım, Sayın Heyet: "İhaleleri sızdırdı, sonra iş nasıl yapıldı belli değil" deniliyor. Oysa bu ihale dosyaları içerisinde hak edişler var. Bu ihaleleri kazanan firmalar, ihaleleri tam, eksiksiz, uygun ve kusursuz yapmış mıdır? Elbette aksamalar olur vesaire; ama bununla ilgili ne yapmış, bir ihmali var mı diye hiç araştırılmamış.
Dosyalar bir açılıp araştırıldığında, bu hususların hakedişlerin içerisinde yer aldığı açıkça görülecektir. Yani hakedişler gönderildi de, ceza ve kesintilerle ilgili kısımlar gönderilmedi gibi bir durum teknik olarak mümkün değildir. Ancak yine de bu evrakların mahkemenizce celp edilmesini; sizin ve heyetinizin de bunları bizzat görmesinin yargılamanın selameti açısından yararlı olacağı kanaatindeyiz. Burada Sayın Başkanım, Eylem 134 kapsamında deniyor ki: "Yine iş artışı istiyorlar, imzayı atıyor, gönderiyor. Ne gelirse 'tamam' diyor. Tuz alacağız deniyor, 'tamam' deyip gönderiyor. İşçilerin maaşları, araçlar; hepsine 'tamam' deyip gönderiyor." Ancak bu hak ediş dosyalarına bakıldığında; "Bu adamlar bu 3 yıl boyunca ne yapmış?" diye bir sorulduğunda, müvekkilimin görevini nasıl titizlikle yaptığına dair sayısız yazışma ve belge görüyoruz.
Örneğin; Neoray adlı firma defalarca "ek fiyat farkı" talep ediyor. Dosya tamamen bu tür taleplerle dolu. "Tarafımıza ek fiyat farkı verilmesi uygundur" diyerek geliyorlar; ben burada size bu şekilde reddedilmiş 10 tane örnek sayabilirim, okuyabilirim. Herkesin vaktini almamak için detaylara girmiyorum ama ek fiyat istendiği ve bu taleplerin reddedildiğine ilişkin onlarca resmi evrak mevcuttur. Ek fiyat istenmesi ayrı bir hukuki süreçtir, ancak bir de sahada iş yapılıyor ve bir eksiklik tespit ediliyor. Saha ekipleri bunu silsile yoluyla yukarıya bildiriyor. Sahadaki formen kendi amirine, şefine gönderiyor; Avrupa veya Anadolu yakasında görevli uygulama müdürüne gidiyor ve oradan da müvekkilime geliyor. Bu süreç sonunda gerekli işlem neyse; ceza veya hak ediş kesintisi olarak aynen uygulanıyor. Mesela yine Neoray adlı firmaya denilmiş ki: "İSFALT araçlarında bir arıza meydana gelmiştir. Kış şartları, kar temizleme, kar küreme ve tuz atma araçlarının anlaşmalı serviste yaptırılan onarım bedeli olan 275.912,03 TL (KDV dahil), firmanın teminatından kesilecektir."
Sayın Başkanım; eğer ve diğer kişiler, bu firmalara haksız kazanç sağlatma derdinde olsaydı, dolaylı yoldan, sözde İmamoğlu suç örgütüne para kazandırma gayesi taşısaydı, burada yaklaşık 30.000.000 TL tutarındaki ceza ve hak ediş kesintilerini yapmazlardı. Eylem 133'te ne deniliyordu? "Bu ihaleleri alt alta toplayıp 8.000.000 TL'den sorumlusun" deniliyor. Oysa burada zaten müvekkilimin kestiği 30.000.000 TL'lik ceza ve kesinti var. Madem böyle bir organizasyonun içinde, o parayı da kazandırırdı o zaman müvekkilimin mesleğinde bu kadar iyi olmasının ve bizim ona güvenmemizin sebebi de budur. Bakın, şu kalınlıkta dosya, sadece müvekkilimin yaptığı hak ediş kesintileri ve cezalardan oluşuyor. Eğer bu belgeler olmasaydı, savunabilecek bir şeyim de kalmazdı. Ancak burada bu kadarlık bir evrak dağı varken, savcılık makamı bunları araştırmıyor, hatta merak bile etmiyor; bunu anlamlandırmakta güçlük çekiyoruz.
Eylem 134 içerisinde bilirkişinin eleştiri konusu yaptığı bir husus daha vardı. İstanbul'da kar yağarken tuz bitiyor; Avrupa ya da Anadolu yakasında tuzun acilen temin edilmesi ve silsile yoluyla kullanılması lazım ki insanların evine ulaşımı aksamasın. Bilirkişi ihale dosyalarını tek tek inceliyor ve raporda aynen şu ifadeyi kullanıyor: "Tuz teslimleri yapıldı ise herhangi bir sorumluluk bulunmamaktadır. Tuz teslimleri yapılmadıysa sorumluluk; yeni iş pozu hizmet alımı kapsamına dahil eden belgede ve iş artışı kararında imzaları bulunan yukarıda belirtilen görevlilere aittir." Bu görevlilerin içinde müvekkilimiz de var. Deniyor ki: "Eğer firma tuzu teslim ettiyse sıkıntı yok, etmediyse ama parası ödendiyse problem var." Peki, bilirkişi bunu niye söylüyor? Çünkü dosyada tuzun alınıp alınmadığını göremiyor. Bu noktada savcılığın dönüp ne yapması lazım Başkanım? Normal mantık yürütebilen her insanın, hukuk mezunu olmaya bile gerek duymadan, "Bu tuz gerçekten alınmış mı?" diye sorgulaması ve araştırması gerekirdi. Ancak bunu araştırmaya bile değer görmemişler. Biz hâlâ bu tuzların alınıp alınmadığı noktasındayız. Yargılama süreci başlayalı bir ay olmuş, hangi aşamalara gelmişiz ama dosyada hâlâ tuzun teslim edildiğine dair tek bir belge yok. Savcılık bunu araştırmıyor; bilirkişi raporundaki o eksik ifadeyi olduğu gibi alıp iddianameye koyuyor. Oradan da "kamu zararı oluşmuştur" hükmüne varıyor.
Biz bu yüzden, bilirkişinin göremediği bu eksikliklerin giderilmesi ve maddi gerçeğin ortaya çıkması için 133 ve 134. eylem dosyalarındaki ihale evraklarının asıllarının celp edilmesini talep ediyoruz. Sayın Başkanım, durum biraz karmaşık görünebilir ama özetle; 134. eylem bakımından müvekkilim tek bir alt ihalede "ihaleye fesat" ile suçlanırken, geri kalan tüm alt ihalelerden -tıpkı 133'te olduğu gibi- "nitelikli dolandırıcılık" ile sorumlu tutuluyor. İddianamede "diğer hileli eylemler" denilerek tuz alımları işaret ediliyor ve deniliyor ki: "Bu istisnai alımların amacı örgüte gelir sağlamaktır, bu nedenle ihale bedeli olan 95.102.904 TL tutarında kamu zararı oluşmuştur." Buradaki hukuki mantıksızlığa dikkati çekmek isterim: Savcı, nitelikli dolandırıcılığın oluşması için ihaleyi kazanan firmanın işi hiç yapmaması gerektiğini biliyor. Bir yandan "iş hiç yapılmadı" mantığıyla tüm ihale bedelini zarar yazıyor, diğer yandan "tuz almadın" diyerek beni suçluyor. Eğer tuz almadıysam, demek ki bir iş var, işe başlanmış ama malzeme eksik kalmış demektir. Hangisi doğru? Ortada devasa bir hukuki nitelendirme hatası var. 133 ve 134. eylemlerde nitelikli dolandırıcılık suçunun unsurları asla oluşmamıştır. Usul yönünden bu kadar sakat bir mantık silsilesi olamaz. Savcı; işçi sayısından, araç şartnamesinden, tuz miktarından suç üretmeye çalışıyor ama bir suçun tanımı diğerini çürütüyor. Bir hukukçunun böyle bir metni kaleme almış olması, açıkçası biz meslektaşları adına üzücüdür. Polis fezlekesini denetlemeden kopyalayıp yapıştırmak yerine, keşke dosyaya biraz daha hakim olunsaydı.
Başkanım, tüm bu iddialar " şöyle dedi, böyle duydu" gibi duyumlara ve varsayımlara dayanıyor. Neymiş? Müvekkilim sayesinde Genel Müdür Yardımcısı atanmış. Bakıyoruz; aralarında tek bir HTS kaydı yok, tek bir temas yok. Hep bir "mış"lı geçmiş zaman üzerinden gidiyoruz. Sonuç olarak taleplerimiz şunlardır: Dosyadaki HTS kayıtlarından müvekkilimle ilgisi olmayan bölümlerin ve 1962 doğumlu diğer ’a ait ifade tutanaklarının dosyamızdan tefrik edilmesini/çıkartılmasını talep ediyoruz. Müvekkilimin mal varlığına dair hiçbir şüpheli tespit yoktur; milletimiz krediyle ev alırken, müvekkilimin de durumu ortadadır. Milyonların döndüğü iddia edilen bir yapıda, müvekkilimin üzerinde tek bir haksız kazanç emaresi bulunamamıştır. İddianamenin 133 ve 134. eylemler üzerindeki o zorlama "omurgası" çökmüştür; çünkü müvekkilimi konumlandırmaya çalıştıkları yerin altı tamamen boştur. Tüm bu hususlar ışığında, müvekkilimin üzerine atılı suç vasfının değişme ihtimali ve tutuklulukta geçen süre de göz önüne alınarak tahliyesini talep ediyoruz.
Zaten bu ihalelerin kendisi de söylediği üzere; Sayıştay, Kamu İhale Kurumu ve Valilik gibi makamların denetimlerinden geçilmiştir. Bilirkişi raporlarındaki tespitlerde de suç teşkil edecek hiçbir somut bulgu yoktur; sadece birtakım eleştiriler mevcuttur ancak bu eleştiriler evrilip çevrilerek suç gibi sunulmaktadır. Bununla ilgili beyanlarımızı zaten sunduk. Bir diğer husus ise Sayın Başkanım, müvekkilin ifade tutanağının sıhhatiyle ilgilidir. Müvekkilimiz Türk Ceza Kanunu 158, 235 ve 220. maddelerinden yargılanmaktadır. Bu suçların alt ve üst sınırları dikkate alındığında, CMK uyarınca zorunlu müdafi eşliğinde ifadesinin alınması gerekip gerekmediği hukuken ciddi bir tartışma konusudur. Ancak bu usul tartışmasının ötesinde, bu ifadenin içeriğinde de çok büyük bir sorun vardır. Soruşturma savcısının sorduğu soru ile alınan cevap arasındaki farklılık algılanamamış, müvekkilimiz de sorulan soruyu tam olarak kavrayamadığı için cevabın tutanağa nasıl geçtiğini denetleyememiştir.
Neden böyle diyorum? İfadeden anlaşıldığı üzere müvekkilimiz, belediyeden ayrıldıktan sonra bir sene bir firmada çalıştığını söylemektedir ancak bu durum tutanağa sanki Trend isimli firmada çalışmış gibi geçirilmiştir. Müvekkil Trend isimli firmada bir sene falan çalışmamıştır. Müvekkil, Neoray adi ortaklığında, yanlış hatırlamıyorsam 2024 ve 2025 dönemlerinde Büyükçekmece sahilinin düzenlenme projesinde çalışmıştır. Orada ile karşılaşmışlar, "Böyle bir ihtiyacımız var, gel bizimle çalış" denilmesi üzerine işe başlamıştır. Müvekkilimiz bu süreci anlatırken, tutanağa sanki müvekkil Trend firmasında çalıştığı dönemi anlatıyormuş gibi yazılmıştır. Yani burada ifadeyi alan makam ile ifadeyi veren müvekkil arasındaki iletişimsizlik ve tutanağa yanlış aktarım, HTS kayıtları ve ifade metni karşılaştırıldığında çok net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Maddi gerçeğe aykırı bu ifade tutanağının hükme esas alınması hukuken mümkün değildir. Müvekkilin mal varlığına ilişkin hiçbir şüpheli artışın bulunmaması, teknik ve fiziki takiplerde iddia edilen örgüt hiyerarşisine dair hiçbir temasın saptanamaması ve ifade sürecindeki bu bariz maddi hatalar göz önüne alındığında, müvekkilimin tahliyesine karar verilmesini talep ederiz. Celse arasında varsa ihaleye dair tüm evrakların taranmasını talep ediyoruz. Zira bu kadar belge aldık, inceledik ancak ihale dosyalarını dosya kapsamında göremiyoruz; bunlara sadece bilirkişi raporunda rastlıyoruz.
Diğer yandan, müvekkilimizin sağlık durumuyla ilgili de hayati bir tablo söz konusudur. Müvekkilimiz bu içeride bulunduğu dönemde ciddi bir tansiyon rahatsızlığı yaşamaya başlamıştır. Kendisi 67 yaşındadır ve bu süreçte bir aspirasyon hastalığı da geçirmiştir. Açıkçası Ağustos veya Temmuz ayında cezaevine gönderdiğimiz adamla şu anki hali aynı değildir; aşırı kilo vermiş, çökmüş ve süzülmüştür. Bu durum sağlığını da onurunu da kötü etkilemektedir. Geçtiğimiz hafta yaşanan bir olay ise insan onuruna aykırıdır: Müvekkilimizin 25 miligramlık tansiyon ilacı kalmadığı için 100 miligramlık ilacı makasla dörde bölüp o şekilde vermişler Sayın Başkanım. Oradaki görevli arkadaşlara bir şey demiyorum, imkan meselesidir belki ama bu durum bir insanın gururuna, onuruna dokunuyor. Şu an bu şartlar altında, ilaç desteğiyle ayakta durmaya çalışan 67 yaşında bir insandan bahsediyoruz. Müvekkilimizin geçmişi bellidir, mal varlığı araştırmalarında aleyhine hiçbir tespit yoktur. Önü arkası olmayan, hiçbir belgeyle desteklenemeyen bu beyanlar yüzünden müvekkilim 8-9 aydır tutukludur. Mevcut infaz düzenlemeleri ve isnat edilen suçların bu kapsamdaki durumu da dikkate alınarak, en azından bu aşamada adli kontrol hükümleri uygulanarak dahi olsa, müvekkilimizin ailesinin, çocuklarının ve torunlarının yanına dönmesi; sağlığıyla ve hastalıklarıyla ilgilenilmesi için tahliyesini talep ediyoruz.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.