Beyanlara geçmeden önce, 'ın sorgusu öncesi verdiğiniz ara karara itiraz edeceğiz Sayın Başkan. Duruşmanın akması için sıranın gelmesini bekliyorum diye ama öncelikle itiraz edebilmek için kararınızın gerekçesini eğer bizimle paylaşırsanız, ona göre daraltıp ya da genişletelim itirazımızı. Çünkü anlayamadık; yani ben bir gerekçeyi anlayamadım. Evet, 'in bir başvurusu var ama o başvuru üzerine heyet, nasıl bir karar aldınız, anlayamadım. Eğer paylaşırsanız ona göre devam edeyim sözlerime.
Mehmet Pehlivan Müdafii Av. Tora Pekin Savunması
'in sunmuş olduğu dilekçe, jandarma tarafından düzenlenmiş olan tutanak ve hususları bir arada değerlendirdik. Etkin pişmanlık hükümleri kapsamında ifade vermiştir; bu kapsamda baskıya maruz kaldığını heyetimize beyan etmiş. Biz de savunmasını öne çekme yönünde karar aldık. Daha sonra da duruşmalarda hazır edilmemesine yönelik cezaevi idaresine yazı yazacağımızı kendisine tekrar ettik.
Tamam Sayın Başkan, itiraz edebiliriz bu durumda. Gerekçeniz hiç ikna edici olmadı bizim açımızdan. Umarım şimdi sunacağımız argümanları heyetinizle birlikte değerlendirip ona göre kararınızı yeniden gözden geçirirsiniz. Şimdi duruşmanın ilk günü, bize kendi hazırladığınız bir sorgu listesi gösterdiniz. Bize sorarsanız, bizim yönümüzden bize dayattınız bu sorgu listesini. İtiraz ettik, niçin yanlış olduğunu dile getirdik ama olmadı, kabul etmediniz. "Tamam" dedik. Bunun üzerine buradaki tüm yargılananlar ve müdafiler sizin söylediğiniz listeye göre sorguya hazırlandı ve hazırlanmaya da devam ediyor. Şimdi kendi koyduğunuz kurala uymayacağınızı söylüyorsunuz, sırayı değiştiriyorsunuz. Hatırlayalım; "Kendi koyduğun kurala uy", Kemal Gözler hocamızın deyişiyle hukukun ve ahlakın ilk kuralıdır. Bu kuralı kolayca göz ardı etmemelisiniz; uymalısınız, devam etmelisiniz diye düşünüyoruz. Ama öncelikle bunu ihlal ediyorsunuz ara kararınızla, yapmayınız.
Burada defalarca dile getirildiği üzere, iddianame, tümüyle itirafçı beyanları üzerine kurulu vaziyette. İtirafçıların, bizce yasak usulle alınmış beyanlarını çıkarın, geriye iddianame diye hiçbir şey kalmıyor. Şimdi heyetiniz, itirafçı temelli iddianameye bir ek yapıyor; itirafçı temelli bir yargılama usulüne yöneliyor. Daha açık söyleyeyim: Bu salonda bir talebin ciddiye alınması için mutlaka itirafçı mı olmak gerekiyor? Dahası bizim izlenimimiz bu; yani savuna bu izlenimi aldı. Dahası bu kararı tam da 'ın, Soytekin'in beyanlarını çürüten sorgusunun ardından aldınız. Açıkçası objektif olarak baktığınızda burada dayandığınız gerekçenin ötesinde bir arayış seziyoruz. Hissediyoruz diyelim; bir şey bildiğimiz yok ama öyle hissediyoruz. Bu kararı alarak geçen çarşamba Mehmet'in sorgusu sürerken Soytekin'in burada hepimiz duyduk laf atmasını da ödüllendirmiş, ona bir değer vermiş oluyorsunuz. O laf atmaya da bir değer vermiş oluyorsunuz. Bunun da farkında olup olmadığınızı bilmiyorum, belki size ses geçmedi ama bize görünen bu.
Şimdi hakikaten demin de dile getirildi, yine objektif bir algı bizim önümüzden; son uyanan şüphe, acaba tahliye edeceksiniz ve sorgunun alınması bir engel de o eksikliği mi tamamlıyorsunuz? Bunlar bizim haklı sorularımız ve haklı endişelerimiz. Ama eğer öyleyse başka birisinin yerini almış olacak ve başka bir sorgusunu verip, bir an önce tahliye olmak isteyen bir sanığın önüne geçmiş olacak. Bu da ayrıca bir haksızlık. Sayın da çok güzel ifade etti; dosyadaki hazırlıklar buna göre yapıldığı, günlük ve haftalık programlar buna göre yapıldığı için, belki bu hafta planlarında 'e soru sormayı düşünen meslektaşlarımızın planlarında Silivri'ye gelmek yoktu belki. Şimdi onun önüne geçmiş oldunuz aldığınız bu sürpriz kararla.
Netice olarak bu kadar kapsamlı bir dosyada öyle ya da böyle iddianamede yer alan her beyana ayrıntılı olarak çalışmamız gerektiği açık. Tıpkı sizin gibi Sayın Başkan ve tıpkı Savcı Bey gibi. Müdafi olarak bizim en temel görevimiz bu. Bugün bize yaptığınız sürpriz çok açık ki bu çalışmayı imkansız kıldığı için adil yargılanma hakkına da açıkça aykırı. Bu nedenlerle kararınızı geri almanızı talep ediyoruz. Biraz önce meslektaşımız beyanda bulundu; dedi ki: "Cebeci'yi bari alın önden." Eğer bu talebimizi geri almazsanız, en azından hakikaten öncelikle Cebeci meselesindeki sorgular bölünmeden onları alırsanız bir imkan olur ama daha doğru olur diye düşünüyoruz. Bu konudaki kararınıza göre, ben, sevgili meslektaşım hakkındaki iddianameye dair beyanlarıma başlayacağım.
Ana fikrimizi çok kısa özetlemek isteriz bu iddianameye ve dosyaya ilişkin olarak, daha sonra biraz daha ayrıntılı beyanlara geçeceğiz. Siyasal iktidarın istekleri doğrultusunda böyle bir soruşturma kurgulanmış ve bu dava açılmıştır. 19 Mart siyasi bir darbenin, iktidarın muhalefete olduğu kadarıyla demokrasiye darbesinin adıdır. Hukuk dışıdır, gayrimeşrudur. Meslektaşımız 'ın dosyada sanık yapılması da bu çerçevededir. Aynı şekilde hukuk dışıdır, gayrimeşrudur. Hukuki bir delil, bir dayanak olmaksızın tutsak edilmiş ve suçlanmıştır. Hukuksuz suçlama, Pehlivan özelinde ayrıca avukatlığın suç olarak görülmesinin sonucudur. 'la ilgili söyleyeceğimiz her şey, sadece onun değil, aynı zamanda avukatlık mesleğinin savunulmasına yönelik olacaktır.
Bu temeller bağlamında iddianameye karşı diyeceklerimizi sunacağız ama buna geçmeden önce buraya kadar olan bitenin kısa bir özetini sunmamız lazım. Bu özet önemli çünkü itirafçı beyanlarına dair bazı sanıklara sorduğunuz "ne husumetiniz var ki bunları söylemiş" sorusunun cevabını burada bulabiliriz. Tekrardan olabildiğince kaçınacağım için isimleri ve yeni görevlerini anmaya gerek yok, burada söylendi tutanağa geçti. İddianameyi imzalayan yedi savcı da ödüllendirilmiştir. Onlarla birlikte başsavcı da ödüllendirilmiş, Adalet Bakanı yapılmıştır ki bizce bu son atama bu dosyanın siyasi olduğunun en önemli kanıtı niteliğindedir Normatif yasak olmaması, yani bir dosyada bir başsavcının bu şekilde Adalet Bakanı yapılmasına karşı normatif bir yasak olmaması, bu kör gözüm parmağına yapılan atamayı eleştirmemize engel olmasa gerek. Bu dosyanın hukuki değil, siyasi olduğunu gösteren somut bir olgudur. Siyasi suçlama, siyasi soruşturma bağlamında savcılık makamının dosyada kısıtlama kararı aldırıp son ve sistematik olarak soruşturmanın gizliliğini ihlal etmesi ve iktidar medyası eliyle tüm şüphelileri peşinen suçlu ilan etmesini ayrıca vurgulamak lazım. Şüpheliler ve müdafileri hiçbir belgeye ulaşamazken iktidar medyasına dosyadan akan bilgi ve belgeler çok kez çarpıtılarak bir kamuoyu oluşturulması için kullanıldı.
Savcılık, yasa ve hukuka uygun bir soruşturma yürütmek yerine görevlendirildiği meseleyi bir halkla ilişkiler faaliyeti olarak görmüş ve öyle hareket etmiştir. Halkın ikna olmamasıyla bu faaliyetin başarılı olmadığını görüyoruz ama denendiğini gördük ve hala da görmeye devam ediyoruz. Kamuoyu imalatına yönelik bu savcılık faaliyetinin bizzat gözünüzün önünde de yaşanması ise bizim için bir şans, çok çok uzun konuşmamızı gereksiz kılıyor. 31 Mart'ta sayın İmamoğlu'na yazılmış bir avukat notu size teslim edildi Sayın Başkan. Sayın İmamoğlu talep ettiği halde ona vermediniz, bu olabilir diye düşünüyorum. Bir tutanak tuttunuz, notu ve tutanağı Bakırköy Başsavcılığı'na yolladınız. Sayın Başkan, kaç saat geçti sizin notu yollamanızla, notun fotoğrafının ve tuttuğunuz tutanağın bir iktidar medyası mensubunca yayınlanması arasında? Biz sizin yollamadığınıza eminiz ama biri yolladı. Sizinle Bakırköy arasında kalması gereken tutanağı ve notu biri aldı ve tanıdık gazeteciye yolladı. Tıpkı bu soruşturma açıldığından beri soruşturma savcılarının sorumluluğundaki bilgi belgenin aynı tanıdık gazetecilere yollanması gibi. Bunların size olağan gelmediğini, tersine bize geldiği gibi size de çirkin, yakışıksız ve ahlaksızca geldiğini umuyoruz. Notun yayınlanmasıyla bir derdimiz yok yanlış anlaşılmasın o konuda da. Böylece not üzerinde, notun bir avukat müvekkil yazışması olduğu konusunda hiçbir kuşku kalmadı. Bu açıdan da iyi oldu yayınlanması.
Ama asıl neyle uğraştığımızı, burada bu salonda soruşturmanın başından beri, 19 Mart'tan bu yana neyle uğraştığımızı böyle somut biçimde göstermesi bakımından çok iyi oldu. Soruşturma savcılığının yanlış adetlerini kim sürdürdüyse teşekkür ediyoruz. Bu hukuk dışı adetler, umarız bizi olduğu kadar, heyetinizi de rahatsız ediyordur. Şu geçirdiğimiz birkaç haftaya bakınca Bakırköy Başsavcılığı'nın hemen bugün bir açıklama daha yapmasını ve bu söylediklerimizle ilgili bir yalanlamada bulunmasını bekleyebiliriz. Bugüne kadar dokuz tane basın açıklaması yaptılar. Bu salonda 27'nci günümüz, üç oturuma bir açıklama düşüyor belki bunun için de bir açıklama yaparlar. Bu açıklamalardan bir tanesi bir meslektaşımızın bu not olayından sonra yeni kameralar takılması üzerine beyanları üzerine oldu. Bakırköy Başsavcılığı dedi ki "biz onları takmayı çok önceden planlamıştık." Hesapta Bakırköy Başsavcılığı meslektaşımızı yalanlıyor ama aslında doğruluyor.
9 Mart'ta bu salonda bu davanın duruşmalarının başlayacağı aylar öncesinden belliydi. Ama nedense duruşmalar başlamadan kameralar takılmadı iki oturum arasında takıldı. İtiraz edince de "e biz çok önceden planlamıştık" dediler. Herhalde bu yaklaşımla, bu içi boş laflarla pek çok şeyi kaygısızca başınızdan savabilirsiniz. Bakırköy Başsavcılığı'nın yapmaya çalıştığı şey budur. Bu kameralardan dolayı başımıza bir iş gelecek mi onu da göreceğiz ama bilgisayar ve telefon ekranlarımızın görüldüğü ve bunun bizi rahatsız ettiği çok açık. Ayrıca şu da açık; buradan görüntü alınsa, bu görüntüler yayınlansa aynı şekilde biraz önce anlattığım yöntemlerle biz kimi kime şikayet edeceğiz mevcut düzen içerisinde? Bu örneklerle bir örüntüyü göstermeye çalışıyorum size. Soruşturma savcılığı bu hapishane adliyenin, birleşik tek kelime olarak düşünebilirsiniz hapishane adliyeyi, bağlı olduğu Bakırköy Başsavcılığı ve gelelim duruşma savcımıza.
Bizce hiç yaşanmaması gereken bir şey yaşandı ve malum sayın duruşma savcısı, 'la ortak müvekkilimiz sayın 'na "haddinizi bildiririz" dedi. Kuşkusuz bunu biz de müvekkilimiz gibi bir tehdit olarak algıladık ama ezberden konuşmamak için Yargıtay kararlarına baktık. Yargıtay da aynen bu sözü tehdit olarak algılıyor pek çok kararı var bu konuda. Ama Adalet Bakanlığı'na sorarsanız durum bambaşka. Gerçi "Adalet Bakanlığı kaynakları" diye bir lafla sunuldu açıklama ama sonra yalanlanmadı. Bakanlık diyor ki; "Duruşma savcısı tarafından ilgili sanığa yönelik bugün gerekli uyarı yapılmıştır." Bize göre tehdit, Yargıtay'a göre tehdit, Adalet Bakanlığı'na göre gerekli uyarı. Asla kabul etmiyoruz, bu salonda veya salonun dışında kimsenin kimseye haddini bildirmek hak ve yetkisi yoktur. Bu açıklamayla birlikte başladığımız yere son derece acıklı bir şekilde dönmüş olduk. Bu darbe niteliğindeki soruşturmayı başsavcı olarak başlatan kişi, aradaki savcılar, hazırlanan iddianame, başsavcılar, bunların yaptıkları yapmadıkları örneklemeye çalıştım kısaca. Döndük dolaştık duruşma esnasında açık bir tehdit ve o tehdit o başsavcının bu kez bakan yapıldığı Adalet Bakanlığı'nca gerekli uyarı olarak nitelendiriliyor. Gerçekten kimi kime şikayet edeceğiz? Bu dosyada sanıklar için bir hukuk güvenliğinden bahsetmek mümkün mü?
Başa dönüyorum, "Ne husumeti var?" diye soruyorsunuz ya sanıklara, bu sorunun muhatabı müvekkiller olamaz. Bu sorunun muhatabı bir bütün olarak bu dosyanın sahibi savcılık makamıdır. "Ne husumetiniz var?" diye onlara sormanız gerekir. Yanıt beklemenize de gerek yok. Yaşadıklarımıza bakıp bu soruyu bir kere zihninizde sorduğunuzda, bu davanın gerçek doğası üzerine sağlıklı ve sağlam bir yaklaşım geliştirmeye başlayabilirsiniz. "Ne husumetiniz var?" Çok önemli. İster içinizden ister dışınızdan mutlaka sormalısınız ama doğru muhataba. Savcılığın burada yargılananlara karşı ne husumeti var?
İddianameye dair birkaç söz söyleyebilirim nihayet ama bu geçişi gerçekten çok önemsiyoruz; çünkü yargılamanın gerçek doğasını bu husumet, bu düşmanlık temsil ediyor. Önce genel birkaç saptamada bulunmaya çalışacağım, sonra da ne mutlu ki meslektaşım olan ama ne kötü ki bu berbat iddianameyle müvekkilim yapılan ile ilgili meselelere değineceğim. Mehmet tabii benim çok saygı duyduğum bir meslektaşım ama aynı zamanda dostum, kabul ederseniz kardeşim. O yüzden belki ifade sırasında yerine Mehmet diye çıkabilir ağzımdan, sizler önünde ve salondaki tüm katılımcılar önünde Avukat demeyi aklımdan geçirdiğimi bilmenizi isterim.
Bildiğiniz gibi meslektaşım suç örgütüne üye olmakla suçlanıyor. "Özel vasfı haiz" şeklinde bir tanımla, cezada alt sınırdan uzaklaşma talep ediliyor ve ayrıca Eylem 14 ile suç delillerini gizlemekle suçlanıyor. Sayın Başkan, değinenler oldu ama öncelikle bu "özel vasfı haiz" tanımlamasını kategorik olarak devreden çıkarmamız gerekiyor. Sizin çalıştığınızı tahmin ediyorum ama bir kere daha kayıtlara geçmesi bakımından önem arz ediyor. Türk Ceza Kanunu 220. maddesinde örgüt kapsamında konumlar çok açık: Örgüt kuran veya yöneten (birinci ve ikinci fıkralar), örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen (altıncı fıkra), örgüte üye olmamakla birlikte örgüte yardım eden (yedinci fıkra) ve örgütün propagandasını yapan (sekizinci fıkra). Örgütle ilgili ancak bunlarla suçlanabilirsiniz. "Özel vasfı haiz" veya "özel vasıflı" diye bir konum yok. Yargıtay'ın da uygulamasında böyle bir tanımlama bulunmuyor. Olmayan bir kategoriyle, yasada tanımlanmayan bir fiille cezanın artırılması elbette söz konusu olamaz.
Peki, savcılık uydurmuş mu bunu? Tam değil, siz de biliyorsunuz; mevcut kanun bir şekilde kendilerine yetmediği için mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'ndan esinlenmişler. Belirtmiştim, bir halkla ilişkiler faaliyeti olarak görüyorlar tüm süreci. Yurttaşları ikna etmek için böyle bir tanıma gerek duymuşlar. Söz konusu olan 765 sayılı kanunun 168. maddesi, yürürlükteki 314. maddeye yani silahlı örgüte karşılık geliyor. 168'e 1 düzenlemesindeki (alıntılayacağım şimdi): "Silahlı cemiyet ve çete teşkil eder yahut böyle bir cemiyet ve çetede amirliği ve kumandayı ve hususi bir vazifeyi haiz olursa 15 seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis cezasına mahkûm olur." şeklindeki hükümde yer alan fiillerden "hususi bir vazifeyi haiz olmak" sanki yeni yasada da varmış gibi aynen alıntılanmış.
Sayın Çetin Özek hocamız şöyle açıklamış konuyu (çok kısa bir paragraf): "Hususi bir görev ve vazifeli olmak mefhumu, çetenin kuruluş gayesine ait suçun işlenmesi için gerekli hareketlerden biriyle yükümlü olan kimsedir. Bu kişinin cemiyetin kumandası ile yükümlü olması da şart değildir. Bu vazifenin gayeye uygun olarak önemli bir mahiyet taşıması da gereklidir; aksi halde bu durumun iştirakçiye nazaran daha ağır bir cezayla cezalandırılmasının mantiki esası kalmaz. Bu görev gayenin tahakkukuna ait bir görev olmalı; mesela çetenin idaresi ile ilgili ve fakat gayeyle ilişkisi olmayan bir görev, cezanın ağırlaştırılması için kâfi değildir." Bunun, bu maddenin en son izlerini Terörle Mücadele Kanunu ve devlete karşı suçlar kapsamındaki davalarda görüyoruz. Yargıtay 2000'lere kadar anayasal düzene karşı olduğunu tespit ettiği örgütlerin bölge sorumlularını "hususi vazifeyi haiz" diye nitelendiriyordu.
Kısaca; "özel vasfı haiz üye" istinadı bugün yürürlükteki Ceza Kanunu kapsamında hiçbir geçerliliği olmayan bir istinattır. Böyle bir şey yok bizim yasamda. Buna göre ceza isteyemezsiniz, iddianameye bunu yazamazsınız, mümkün değil. İddianame suçta ve cezada kanuni yok ilkesini sayıyor. Heyetinizin bu istinadı dikkate almamasını talep ediyorum. Ama acaba bu yanlışla savcılık aslında kalbinde yatanı da mı söylemiş diye düşünmeden edemiyor insan. Belirttim; mülga 168'in yürürlükteki karşılığı anayasal düzene karşı suçlar başlığı altındaki silahlı örgütü düzeleyen 314. madde. İddianame böyle mülga kanunda anayasal düzene karşı suçlar için örgüt kurmak suçunda yer alan kendine özgü bir seçimlik hareketi, TCK 220'den açılmış bir davada bir kısım sanığı nitelerken kullanıyorsa, aslında varmak istediği yer; kalbindeki, zihnindeki, hayalindeki yer 314. madde. Malum siyasal iktidarın mevcut konumunu korumak için seçtiği yollardan başliçası; muhaliflere anayasal düzene karşı suçlar yapıştırmak, onları yargılamak, mahkûm etmektir. Savcılık "çıkar amaçlı" diye çıktığı yolda, iktidarın en güçlü rakibini aslında anayasal düzene veya yürütmeye karşı suç işlemekle mi suçlamayı düşünüyor? İddianamenin CHP'yi kapatma talebiyle birlikte ele aldığınızda bunun yabana atılmayacak bir yorum olduğunu düşünüyorum.
Şimdi yeri gelmişken, iddianamede yasada olmayan bu eylemi bir kere de doğru yazmayı da beceremediğini de söylemek lazım. 99 kez "özel vasfa haiz" demiş iddianame. Malum ya "özel vasfı haiz" dersiniz ya "özel vasfa sahip" dersiniz ya da "özel vasıflı" der geçersiniz. Türkçemizde "özel vasfa haiz" denmez. Yasada olmadığı gibi dilimizde de yok. Yedi savcıdan, bir başsavcıdan biri bile bunu bilemez mi diye şaşırmadan edemiyor insan. Bu dava medyada yer aldığı için bu yanlışın yayılma ihtimali yüksek, o yüzden değinmeden edemedim.
Olabildiği kadar 'ın savunmasında tekrar yapmamaya çalışacağım ama bazı hususların temize geçme ve alt alta sıralanma ihtiyacı var. Bildiğim nedenlerle yasada "özel vasfa haiz" diye bir eylem olmadığı için, TCK 220'de yazılı örgüt üyeliği iddiasına ve Eylem 14'te yazılı isnatlara dair beyan sunacağım. Ki bu iki suçlama büyük oranda birbirinin tekrarı durumunda. Görüyorsunuz; Mehmet, sadece tek bir eylemle, yani Eylem 14 ile suçlanıyor. Bir de iddianamenin girişinde nedense kırmızıyla yazılmış bir bölüm var; orada Mehmet gerekli açıklamayı yaptı, tekrarlamayacağım. Ama vurgulamak istediğim şu: O kırmızıyla yazılan bölümle Eylem 14'e yazılan bölüm, neredeyse birbirinin tamamen aynısı, orada yeni bir şey yok.
Burada alıntılanan itirafçı ve tanık beyanları dışında savcılığın tek bir özgün tespiti yok. Altı kişinin beyanları art arda sıralanmış; savcılığın bu beyanların öncesindeki ve sonrasındaki yorumları, sadece bu beyanların özetlenmesinden ve güya yorumlanmasından ibaret. Başka da tek satır yok; tek bir bilgi, belge veya veri mevcut değil. Buna karşın iddianamenin suçlama içeren yorumlarına baktığınızda, peş peşe somut suçlamaların sıralandığını görüyoruz. Yani soyut, başka hiçbir delille desteklenmeyen beyanlardan somut suçlamalar üretilmiş. Deniyor ki: " sahte makbuz düzenledi." Makbuzlar nerede? Makbuz filan yok. Deniyor ki: "Avukat organizasyonu yaptı, insanlara tanımadıkları avukatlar gönderdi." Hangi avukat, hangi şüpheliye gitmiş? Bilmiyoruz; çünkü iddianamede yazmıyor.
Deniyor ki: "Operasyondan önce bir kısım örgüt üyelerinin evinde yüklü miktarda nakit bulunduğunu, bir kısım örgüt üyelerinin de belgelerin evde olduğunu ifade etmesi üzerine örgüt yöneticileri ve üyelerini suç delillerini gizlemeleri için uyarmıştır." Mehmet kimi uyarmış? Hangi belgeler, hangi para kaçırılmış? İddianamede asla cevaplanmıyor. Yine tek kişinin soyut beyanları. Deniyor ki: " yurt dışına kaçış organize etti." Kimi nasıl, hangi eylemlerle, nereye kaçırdı? Bunun cevabı yok; tek bir kişinin tamamen soyut beyanı var ve bunun gerçekliğine ilişkin zerre araştırma yapılmamış. Deniyor ki: ", operasyon öncesi bütün şüphelileri, ifadelerinde bunun siyasi operasyon olduğunu söylemeleri konusunda uyarmıştır." Bunu nasıl yapmış? Bunu demek suç mu o da ayrı bir mevzu ama o şüphelilerle ve avukatlarıyla ne zaman konuşmuş? Hangi üyeler ifadelerinde bu sözde uyarıya uymuş? Elbette belli değil. Deniyor ki: " soruşturma aşamasında tanıkların baskı altına alınmasına yönelik faaliyetler de yürütmüştür." Hangi faaliyetler bunlar? Kaç kişi, kimler baskı altına alınmış? Cevapsız. Dayanığı; tek bir kişinin resmi belge ile biraz önce aktardığım şekilde yalanlanan sözleri. Tamamıyla soyut itirafçı beyanları savcılıkça somut eylemlere dönüştürülmüş ama tek bir destekleyici delil gösterilmemiş.
Tabloyu eksik bırakmayacak şekilde aktarmaya çalışacağım. Birincisi, 'ın 2 Haziran 2025 tarihli ifadesi. Buna aslında tahliye talepleri sırasında değinmiştim, o yüzden uzatmadan kısaca geçeceğim. ifadesinde diyor ki: "Cumhuriyet Başsavcılığınızca operasyon yapılmadan yaklaşık bir hafta önce Avukat beni arayarak 'Seni ifadeye çağırabilirler, senden dik durmanı istiyorum. Bunu ailem ve çocuklarım için yapacaksın, benim için değil' şeklinde telkinvari bir konuşma gerçekleştirmiştir. Ben bugüne kadar hem ilk ifademde hem de cezaevinde bulunduğum süreç içerisinde bildiklerimi anlatmaya niyetlenmiş olsam da ceza infaz kurumunda avukatlar tarafından ciddi gözetim altında tutularak ifade vermemizin engellenmesi nedeniyle bu ana kadar ifade veremedim. Bana rızam dışında atanan avukatı değiştirmek istediğimi beyan ettiğimde de böyle bir şeyin mümkün olmadığını ilettiler."
Bu sözler, iddianamede 'ın tanıkları baskı altına aldığına dair suçlamanın tek kanıtı niteliğinde. Gözden kaçmaması için 1 Nisan'daki tahliye talebimiz sırasında heyetinize sunmuştuk; bu ifadesinden 1,5 ay önce, 15 Nisan'da yanında avukat da olmadan SEGBİS ile ifadesini vermiş, dosyanızda mevcut. Söylediği tamamen yalan ve işin kötüsü, savcılık da ifadeyi kendisi aldığına göre bunun yalan olduğunu en iyi bilen makam durumunda. Buna rağmen savcılık, bu kadar açık belgeli bir yalanla 'ın tanıkları baskı altına aldığını iddia edebiliyor. Üstelik Eylem 14 ile ilgili klasöre bu ifadeyi koyup iddianamesinde hiç bahsetmiyor; çünkü bu ifade 'ın lehine.
Ama diğer beyanlara da bakalım; bu "delil" meselesini ondan sonra bir konuşalim. İkincisi; 'in iddianamede alıntılanan beyanlarındaki manzara. Soytekin, 'ın 6 Mart'taki el koyma kararından bir gün sonra bir hukuk bürosunda toplantı organize ettiğini iddia ediyor. Yurt dışına kaçış organizasyonu yapma, avukat organizasyonu yapma, sahte makbuz düzenleme, örgüt yöneticileri ve üyelerini suç delillerini gizlemeleri için uyarma suçlamalarının dayanığı, bu toplantıda Mehmet'e atfedilen sözler. Bu iddiaın küçük bir kusuru var: Mehmet çok ayrıntılı anlattı; Mehmet böyle bir toplantı düzzenlemedi, bahsi geçen toplantıya da katılmadı. Nokta.
Tutuklamadan sonra bizzat meslektaşımız Avukat Onur Büyükatyipoğlu'nun da dosyada ifadesinin alındığını biliyorsunuz. Kendisi adı geçen hukuk bürosunda sigortalı olarak çalıştığını, bu büronun 2015'ten bu yana Soytekin ve şirketlerinin avukatlığını yaptığını, kendisinin de Aralık 2024'ten itibaren önce yetki belgesiyle, ardından Şubat 2025'te 'in kendisine verdiği vekaletnameyle avukat olarak temsil ettiğini; söz konusu toplantıyı müvekkili 'in organize ettiğini, 'ın bu toplantıya katılmadığını, kendisini veya bir başkasının atamadığını açıkladı. Belgelemek bakımından, Avukat Onur Büyükatyipoğlu, Soytekin'in şirketi Asoy'u temsil ettiği bir iş davasının duruşma tutanağını ve sözünü ettiğim Şubat 2025 tarihli vekaletnameyi tahliye talebi sırasında sunmuştu. Vekalet name zaten dosya eklerinde de var, çok açık. kendisine yönltilen suçlamaların temelinde yer alan toplantıda yok. Doğal olarak katılmadığı toplantıda bir söz söylemesi mümkün değil; katılmadığı toplantıda söylemediği sözlerle tutuklu bulunuyor. Tamamen dayanıksız, tamamen gerçek dışı isnatlarla karşı karşıyayız. Artık bu isnatlar iddianamenin iddiasıdır; biz iddianamenin bu isnatlarına karşıyız.
Haklı olarak itiraz ettiği lehe delil meselesine dair biz de bir katkı yapmak isteriz. 27. gün bugün; neredeyse herkes bu konuya değindi, dikkatinizi buraya çekmeye çalıştı. "Böyle savcılık mı olur?" demek istiyoruz. Eylem 14'ün sonuna bir de birtakım HTS baz incelemesi kayıtları eklenmiş. Burada tekrara düşüyorum çünkü sevgili Ahmet Bey değindi ona ama bir ek yaparak üzerinden geçmek istiyorum. HTS kayıtlarının delil değerinin son derece tartışmalı ve güvenilmez olduğu, henüz ilk sırada sorgu veren Sayın 'nun müdafi meslektaşlarımızın sunduğu mütalaalarla ortaya kondu, dosyada var. Hele ki 0 metre, 3 metre, 5 metre baz verdikleri iddiasının hiçbir ciddiyeti yok, külliyyen uydurma Sayın Başkan. Bu çok önemli, belki de bu yargılamanın neticesinde bu HTS bazlarının delil olmadığına ilişkin bir karar sizden çıkacak; o yüzden sunulan emsal mütalaaları dikkate almanızı talep ediyoruz her ne kadar biz sunmuş olsak da.
Şimdi, doğruluğu bilimsel olarak ortaya konmuş kayıtlarla, incelenip sık dokunmuş bir teknik inceleme ile kişilerin, aslında daha doğrusu telefonlarının, birkaç kilometreye kadar büyük bir dairesel alanda bulunduğu veya bulunmadığı söylenebilir. Bu tip teknik incelemeler doğru yapılırsa birkaç kilometre değil, birkaç on kilometre de olabilir. Ama eğer iki kişinin ortak baz kaydı yoksa ya da birbirine uzak iki bölgedeki baz istasyonlarından baz kayıtları varsa, bu kişilerin bir araya geldikleri kesinlikle iddia edilemez. Nitekim 'ın bu kişilerle ortak baz kaydı vermemesi, ancak ve ancak 'ın bu kişilerle bir araya gelmediğinin kanıtı olabilir; başka bir şeyin kanıtı olamaz. Bu bağlamda dikkatinizi Eylem 14'ün sonuna eklenen kayıtlara çekmek istiyorum. Göreceksiniz gibi 7 Mart'ta 'ın toplantıya katılan diğer kişilerle ortak bir baz kaydı yok. Yani toplantı mekanına birkaç kilometre dahi yaklaşmamış, bu durum kayıtlarda sabit.
Şöyle eğlenceli bir ayrıntı var; Soytekin diyor ki: "Toplantı başlamadan önce telefonlar toplandı, toplantı esnasında 'ın telefonu genel olarak çaldı." Sekreteri söylüyor. Mehmet toplantıda yok ama HTS kayıtlarınıza göre telefonu da toplantıda yok. Gerçek değil bunlar; gerçek olan toplantıda olmadığı. Fakat savcılık gerçeklerle o kadar ilgisiz ki bu HTS kayıtlarını koyuyor ama bunların işaret ettiği lehe durumu zinhar dikkate almıyor. Gerçek dışı iddialları suçlamaya çevirmmekte beis görmüyor. Bu kurgunun eğlenceli ayrıntıları bununla da sınırlı kalmıyor. 'in ifadesinin devamında 'ın telefon görüşmesinden dönüp 'na tedbir gelmiş dediğini iddia ediyor. Bu iddiaın çok temel bir mantık ve zaman kusuru var; hakkındaki tedbir kararı, iddia edilen Mehmet yönünden tamamen hayali bu toplantıdan neredeyse 20 gün sonra verilmiş bir karar. Mehmet'in o toplantıda zaten hiç yer almadığı gerçeğini bir an için bir kenara bırakalım; bir insan henüz verilmemiş, haftalar sonra verilecek bir tedbir kararını o gün yaşanmış gibi nasıl haber verebilir? Asıl trajikomik ve bir o kadar da vahim tarafı ise şu: 'in bu iddiıasını zapta geçen savcı ile hakkında o tedbir kararını bizzat isteyen savcı aynıymış. Yani savcı cahil veya tırnak içinde kendi talep ettiği tedbir kararının tarihinin dahi farkında olmayan veya çok daha vahimi bunu bile bile görmezden gelmeyi tercih eden bir savcılık makamı ile karşı karşıyayız. Kendisi aynı savcı diyoruz, Adalet Bakanlığı'ndan yazı yok.
İfadedeki bu apayçık zaman çelişkisi, Soytekin'in ifadesinin gerçek dışı olduğunu, savcılığın ise maddi gerçeği araştırmak gibi bir derdi olmadığını, kendi imzaladığı evrakların tarihiyle bile çelişen bu lafları sırf suçlama üretebilmek uğruna fütürsüzce iddianameye boca ettiğini ispatlıyor. Sormadan edemiyoruz: Kendi düzenlediği evrakın tarihini unutan makam, bu gerçeğe aykırı lafları ne hakla delil kabul edebilir? Bu noktada başta sorduğum soruyu yineleme zorunluluğu duyuyorum, tabii ki özne doğru muhatap: Avukat 'a ne husumetiniz var ki elinizdeki büttün delilleri yok sayarak ona böyle gerçeğe tamamen aykırı bir suçlama yönltiyorsunuz?
Bu arada Sayın Başkan yeri gelmişken en çok zorlandığım kısım bu toplantıya ilişkin beyanlar; çünkü söz konusu zihinize edilmeye çalışılan toplantı bir avukat-müvekkil toplantısı. Bu avukat-müvekkil toplantısına dair hiçbir olumsuz söz söylemediğimizi vurgulamak zorundayım. Meslektaşlarımız müvekkilleriyle buluşmuşlar, öyle anlıyoruz, dosyaya konmuş; konuşmuşlar o kadar. Buna katılmanın tek başına suç haline getirilmesinin yanlışlığı ortada. Avukat-müvekkil toplantısını suçlamak, avukatlık yapmayı imkansız hale getirecek, avukatlığı doğrudan suç gören bir anlayışın sonucudur. Asla kabul edilemez. yönünden itirazımız toplantının yapılmasından ve içeriğinden tamamen bağımsız olarak kendisinin bu toplantıya katılmamış olmasından ibarettir. Toplantının kendisiyle ilgili herhangi bir kötü düşünce aklımızın ucuna bile gelmez avukatlık faaliyeti olarak.
Şimdi Mehmet anlattı, iddianamenin çoğunluğunu itirafçı beyanları oluşturuyor; Mehmet yönünden baktığımızda ise tamamını bunlar oluşturuyor. Soruşturma savcıları bunları, deyim yerindeyse, iddianameye boca etmişler. Ama bu sayede görüyoruz ki aslında bizzat soruşturma savcıları, itirafçı beyanlarını ciddiye almamışlar. Bunları sadece hedef aldıkları kişilere suçlama yapmak için kullanmışlar. Çürütülmüş olmalarını da hiçbir şekilde dikkate almamışlar. Mehmet ile ilgili bölümden somut bir örnek vereceğim. Bu Eylem 14'te yönltilen suç delillerini gizleme suçlaması ile ilgili tamamen soyut beyanlardan ibaret olduğu için itibar edilecek bir yanı yok ama savcıların yaklaşımını belgelemek bakımından çok önemli. iddianamede alıntılanan 16 Haziran beyanında diyor ki: "Söz konusu operasyon çok öncesinden duyuldu ve başta olmak üzere Avukat tarafından sistemdeki tüm aktörler uyarıldığı için şu an ve bu operasyon esnasında nakit para bulunamamdıştır." Belli ki yüzyılın yolsuzluğu dosyasında tek kuruş bulamayan savcılık bunun nedenini gerekçelendirmek istemiş, böyle bir beyan almış, beyana eklemiş. Olmayan paranın gerçekten olmadığını da olmayan paranın 'ın uyarması üzerine kaçırılmadığını da bizim ispatlamamaz isteniyor.
Savcılığın ifadeye ekletttiği boş laflar olarak görüyoruz bunları ve şimdi niye böyle dediğimi açıklayacağım; belgeleri sizin dosyanızda mevcut. Duyuyor ama inanmıyor. İnanmıyor ama suçlamış olmak için dosyaya boca etmekten çekinmiyor. Soytekin'in beyanının devamında şöyle bir bilgi var. Diyor ki: Operasyon öncesinde 'in sistemin paralarını sakladığı güvenli evler olduğunu biliyorum. 'in kullanmış olduğu ev de bunlardan biriydi. İnsan hemen merak ediyor tabii. kendisiyle ilgili bu iddiadıya ne demiştir? Beyan dışında hiçbir dayanığı olmayan bir iddia ama düşünün var olduğunu iddia ettiğiniz suç örgütünün asla bulamadığınız parasının tutulduğu yerlerden birisi burас. İddia bu. Savcılar için bundan daha önemli bir şey olabilir mi? Yani o an için mutlaka çok heyecanlanmış olmaları ve derhal o gerçeğin peşine düşmeleri gerekir. Eğer gerçek olduğunu düşünüyorlarsa, inanıyorlarsa. O yüzden hemen acaba ne demiş diye bakmak için ifadelerine bakmak kaçınılmaz oldu. Siz de kontrol edebilirsiniz.
16 Haziran'da bu iddiaın dile getirdi getirilmesinden sonra itirafçı olmuş ve eksik görmediysem üç kez ifade vermiş. 20 Ağustos, 29 Ağustos ve 6 Ekim'de. Sayın heyet yok. Bir itirafçı savcılara asla bulamadıkları paranın tutulduğu yeri söylemiş ama savcılarımız evi kullandığı iddia edilen kişiye bu evi, bu evde saklanan suç örgütü paralarını sormamışlar. Bunun neresine inanabiliriz? Böyle bir itiraf beyanı alma işini gelen beyanlar sonrası gerçeği araştırma ile hiçbir şekilde ilgilenmeyin. Sadece bunu böyle geliş igüzel dosyaya koyan bir savcılık için biz neresine inanabiliriz ki yani? Hiçbirimiz hiçbir yerine inanamayız. Sizden de inanmamanızı talep ediyoruz, kontrol etmenizi talep ediyoruz. Savcılar ciddiye almamış bu idddayı belli ki. Merak etmemiş doğru sayıyı. Savcılık ciddiye almamış, merak etmemiş, sormamış ama iddianameyi aynen sıralyıyor bu ifadeleri ve bunlara dayanarak suçlama yapıyor. Kendisi bile inanmıyor ama bütün Türkiye'nin bunlara inanmasını bekliyor.
Olağan savcılık işleri değil bunlar. Siyasi bir suçlamaya kılıf uydurma çabasından ibaret yanlış işler var. Şimdi savcılığın bu yanlış işleri tüm iddianameye sirayet etmiş durumda. 27 gündür bu savcılığın iddianamenin yanlış işlerini dinliyorsunuz. Suçlama konusu beyanlarından birinde diyor ki. Bundan bahsetti Mehmet Bey ama kısa bir değineceğim. " ile İlhan Akbayır ile sahte makbuz düzenledi." Makbuz derdi de yok ama İlhan Akbayır ismi var. Savcılık bu kez merak etmiş. Ciddiye almış. İlhan Akbayır'ın ifadesi de Mehmet ile aynı gün alınmış. Var mı eylem 14'te? Yok, kısacık zaten dedim. Gördünüz. Yok. Niye yok? Bize verdiğiniz dosya eklerinde var mı? Orada da yok. Neden yok? Niye olmadığını tahmin etmek zor değil. Bu davanın, bu iddianamenin gerçek doğası üzerine soruşturma Bu ifadeye iddianamede yer verilmemesinin sebebini tahmin etmek hiç zor değil. İddianamede yok. Çünkü İlhan Akbayır diyor ki: "Böyle bir şey yapmadık." ifade tutanağında gösterdi. Böyle bir savcılık işlemi olabilir mi? Oluyor işte. Oluyor ve bu böyle bir savcılık işleminin altına imza atanların hepsi terfi ettiriliyor. Biz de burada sizinle başbaşa kalmış vaziyetteyiz.
Bu savcılık işlemi. Tamam anladım. CMK 160 2, 170'e 5, delili toplama ve gösterme zorunluluğu, savcılarımızı asla bağlayan kurallar değil. Ama en azından çürütülmüş beyanları somut gerçekler gibi iddianameye koymamalıları gerekiyor. Ama heyetiniz yönünden de sadece bu. Yani iddianamede lehe delillerin gösterilmemesi bile iddianamenin iadesi için bir zorunluluk diye düşünüyoruz. Maalesef kaçtı o tren. Yargılananları dinliyoruz. Neredeyse hepsi aynı durumdan şikayét ediyorlar. Diğer iddianame sözde deliline geçiyorum. Avukat Emin Erhan Karaçam adlı bir avukat da tanık olarak ifade vermiş. Niyetinizle tespit tutanağında tanık olarak çağırılmasına karar vermişsiniz. Bu avukat yanında çalışan bu olayda bir kez daha savcılık tarafından nasıl yanlış yönlendirildiğinizi aldırıldığınızı göreceksiniz kendinizde. Bu avukat yanında çalışan başka bir avukata referans vererek soruşturmadaki avukat görevlendirmelere ilişkin bir takım iddialar ileri sürüyor. Bu tanığın nasıl ulaşıldığı belli değil. İçeriye bakınca kendi görmüş tahlilinde tek bir beyanı yok. Tamamını yanında çalışan avukat Didem Kılıç'tan duyduğunu söylüyor.
Bu sefer savcılık bu söylemleri ciddiye almış ve bilgilerin kaynağı olduğu söylenen Didem Kılıç'ı ifadeye çağırmış. Tabii ki bu ifade iddianamede yok. Çünkü Didem Kılıç Emin Erhan Karaçam adlı sözde tanığın ters söylediği sözü yalanmış. Soruşturma savcıları bunu niye iddianameye koysunlar ki? Ama inanmayacaksınız bu ifade eklerden çıktı. İşte orada bulduk. Eylemler mesela ölümde yok ama üçteki tanık, gizli tanık beyanları adlı presörün içinde tanık beyanları de 3. klasör 001 adlı dosyanın 93-94. sayfalarında bunu görebilirsiniz. İnanmayacaksınız derken bu ifadeyi gerçekten de sizin görmediğinizi düşünüyorum. Nedeni basit. Emin Erhan Karaçam'ı tanık olarak çağırmışsınız önemli bulmuşsunuz. Onunla ilgili, onu yalanlayan bir tanık ifadesi olduğunu bilseydiniz, kuşkusuz onu da çağırırdınız. Orada gerçeğin ortaya çıkması için gerekli işlemi yapardınız. Bilmiyorum, belki şimdi çağırırsınız.
Netice olarak bu Karaçam'ın ifadelerinin suç delili oluşturacak hiçbir yanı olmadığı tartışmasızdır. Görgü sahibi tanık, sadece duyduğunu söyleyen tanığı yalanmıştır ve konu kapanmıştır. Bu noktada bu örnekleri de verdikten sonra etkin pişmanlığın bu dosyada kullanılışı bağlamında itirazımızı dile getirmek zorundayız. Ama meslektaşım etkin pişmanlık ve itirafçılık kurumuna ilişkin ayrıntılı açıklama yaptığı için tümünü tekrar etmeyeceğim. İddiamedeki yaklaşımın, itirafçı ifadelerinin tamamını hukuka aykırı delil haline getirdiğini vurgulamakla yetineceğim. Bunlarla varılacak bir gerçek, bunlarla varılacak adil bir karar yok Sayın Heyet. Sadece şu 27 günde anlatılan savcılık işlemleri dahil, bu sonuca varmak için yeterli. Dosyanın 3/2'sini oluşturan itirafçı beyanları hukuka aykırı delil niteliğindedir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun ifade almada ve sorguda yasak usulleri düzeleyen 148. maddesinin 5. fıkrası diyor ki: "Şüphelinin aynı olayla ilgili olarak yeniden ifadesinin alınması ihtiyacı ortaya çıktığında bu işlem ancak tarafından yapılabilir." Yani bir şüphelinin iki kere ifade alması açıklanabilir bir olay olmadığı için savcılığın devreye girmesi bir zorunluluk olarak görülr.
Peki savcılık tamamen çığırından çıktıysa ve bizzat yasak usullerin peşine düştüyse biz ne yapacağız? Bu bağlamda insanlardan iddianamenin hakla ilişkiler faaliyetlerine hizmet etmek üzere 1 kere, 2 kere, 3 kere, 4 kere, 5 kere, 6 kere, 7 kere, 8 kere ifade almak nedir? Madem yasak yok, istediğinizi duyana kadar mesela 80 kere de ifade alabilirsiniz. Sabah, öğlen, akşam da ifade alabilirsiniz. Size sesleniyorum ama size söylemediğimi biliyorsunuz; ondan sonra savcılarımıza sesleniyorum. Tamamen çığırından çıkan savcılık işlemlerinden söz ediyorum. Gerçekten bir şüpheliden defalarca ifade alınması nedir? İnsanları gece yarısı koğuşundan çıkarıp adliyeye sürklemek nedir? İnsanları eşiyle, çocuğuyla, çalışanıyla, mal varlığıyla korkutup ifade almak nedir? Keşke burada olsalar da onlara söyleseydik. İnsanlara itiraflarının karşılığı olarak özgürlük bahsetmek, istediğiniz lafı vermezse ailesiyle birlikte tutuklamak nedir? Böyle bir şey tarihin hangi anında görülmüştür? Hakikaten hatırlamak lazım, biraz tarih okumak lazım. İtirafçıların sözüyle insanları tutuklatip sonra bu kişileri "güvenilmez" deyip tekrar hapse atmak ama o güvenilmez ifadeleri suçlama ve tutuklama gerekçesi saymaya devam etmek nedir?
Etkin pişmanlık beyanları, hukuka aykırı delil niteliğindedir. Bunlara asla itibar edilemez. Kısaca avukatlık konusuna da değineceğim. Baro başkanımız burada, baro başkanlarımız burada, Türkiye Barolar Birliği temsilcileri burada... Onların burada olmalarının bir anlam içerdiğini düşünüyoruz. Onlar buradalar beraat kararı verin anlamında değil. Ama bunun bir anlamı var. Bu varoluşun 'ın ifadesiyle "şahit oluş"u dikkate almanız gerektiğini düşünüyorum. Bunun karşısında savcılığın iddiaşı var; avukatlık faaliyetlerini doğrudan suç haline getiriyor. Fakat başkanların burada olmasından daha da kıymetli, çok kendiliğinden olduğu için, çok doğal bir şekilde olduğu için hatırlatmak istiyorum: Çarşamba günü hararet yükseldiğinde, burada seslerle beraber haretin de yükseldiği bir anda döndünüz ve hakikaten çok doğal "Ya hepiniz mi 'ın avukatısınız?" dediniz. Meslektaşlar dediler ki "Evet". Salondan bir "evet" sesi yükseldi. O an kendiliğinden doğal çıktı. Hakikaten evet, buradaki avukat arkadaşlar 'ın faaliyetlerini avukatlık faaliyeti olarak gördüleri için buradalar ve bu bir anlam içeriyor. Bu anlamı dikkate almanız gerektiğini düşünüyorum.
Mehmet, tutuklama sorgusu sırasında dedi ki: "Avukatlığı nasıl yapacağımı savcılık makamından öğrenmeyeceğim." Mehmet'in sorgu sırasında söyledikleri halen geçerlidir; avukatlar nasıl avukatlık yapacaklarını savcılardan öğrenmeyecekler. Mehmet'in burada yanımızda ve sırtındaki cübbesiyle oturmamasının tek nedeni, yürüttüğü avukatlık faaliyetidir. Hiçbir tutuklama kararı, hiçbir iddianame bu gerçeği değiştiremez. Son olarak özgürlüğe dair bir şeyler söyleyip bitireceğim. Burada konuştuğumuzda yalnızca size seslenmiyoruz; kamuoyuna, yurttaşlara da sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. "Arşiv unutmaz" diyerek, belki memlekete bir gün hukuk, adalet, demokrasi geri dönerse o zaman işe yarar diyerek arşive sesleniyoruz, not düşmeye çalışıyoruz. Ama aynı zamanda tabii ki size de sesleniyoruz Sayın Başkan, Sayın Heyet. İddianamenin yanlış, hukuksuz, taraflı, siyasi amaca dayalı taleplerine aldanmayın diyoruz. İşimiz bu; bildiğimizi, gördüğmüzü, çalıştığımızı size anlatmak. Bu anlatma aracılığıyla bir anlamda anlaşmaya da çalışıyoruz. En azından ortak bir dil bulma, kavramları ortaklaştırma, konuları belirleme anlamında bir anlaşma çabası bu. Aksi takdirde, yani ortak bir dil bulamazsak hiçbir şeyin anlamı olmayacak; çünkü boşu boşuna gelip gideceğiz buraya.
Ama bu kendimizi anlatma, sizi anlama, nihayet anlaşma çabasının bir darbe davasıyla uzlaşma talebi içermediğini de söylemek zorundayım. Ne demek uzlaşmak veya uzlaşmamak? Size vereceğimiz bir ödün yok; bu davaya vereceğimiz bir ödün yok, bunu kastediyorum. Bu anlamda bu yargılamanın olağanstü dönemlere özgü olağanstü bir yargılama olduğunu, bir hapishane adliyesinde görüldüğünü, nitekim bir darbe davası olduğu gerçeğini söylemekten vazgeçmeyeceğiz. Netice itibarıyla siyasi bir davayla karşı karşıyayız. Heyetin doğal yargıç ilkesine aykırı oluşturulduğunu söylemekten vazgeçmeyeceğiz. Şöyle bir şey var, bunun hani bu kadar gündür konuşuyoruz, dışarıda konuşurken çoğu avukat arkadaş da farkında değil: Dosya, mahkeme başkanlığınca sizin mahkemenize gönderildi ama gönderildiği sırada üç kadın yargıç üyemiz vardı burada. Gönderildikten sonra, kabul edildikten sonra üç erkek yargıcımız geldi. Tamamen kişiliklerini, kimliklerini tanımadığımız için bağımsız bir şey söylüyorum; tam olarak doğal yargıç ilkesinin ihlali budur. Kimin hangi saikle yaptığı, ondan sonra... Hiçbir özel anlam ifade etmiyorum, fikrim var ama söylemeyeceğim. Ama doğal yargıç ilkesine aykırı bir oluşum olduğu konusunda hiçbir şüphe yok. İtirazımız buna yönelikti ve gerekçe de göstermeden reddettiniz; onu da tekrar hatırlatmak isterim.
Ama şimdi bunlardan daha önemli bir mesele var, gerçekten bunlardan daha önemli: Bu toplu tutuklama meselesi. Siyasi sebeplerle yapılmış bir toplu tutuklama hâlâ devam ediyor. İnsanları toplu olarak tutuklamak onların ne yaptıklarıyla değil, ne veya kim olduklarıyla ilgilidir. O yüzden gönderildikleri yerin adı tutukevi veya cezaevi olmaz, ancak toplama kampı olabilir. Yaşadığımız durum Silivri Toplama Kampı, Çorlu Toplama Kampı ve diğer hapishaneler... Eskişehir, İzmir, Tekirdağ, Kandira... Bunlar cezaevi olmaktan çıkarılıyor, toplama kampı haline getiriliyor maalesef. Bunu kabullenmemiz, içselleştirmemiz, göz yummamız mümkün değil. Toplu tutuklamayla varılacak iyi hiçbir amaç yok; bunun iyi bir sonucu da olamaz. Toplum için de olamaz, bizim için de olmadığı aşikâr zaten.
Şimdi uzun süren tutuklamaların yasaya, hukuka aykırı olduğunu tekrar tekrar buradaki her yargılanan ve müdafi anlatacaktır. Bunun bir boyutu daha var, ona da değinerek bitirmek istiyorum. Amerika Birleşik Devletleri gibi ayrımcı ve hapishanelerden para kazanan, İsrail gibi ırkçı ülkeler hapishanelerden bir medet umuyorlar, hapishanelere ihtiyaç duyuyorlar ve tutuklama taraftarı bunlar. Cezayı da hapis olarak vermek istiyorlar. Şimdi uygar olduğunu varsaydığımız ülkeler ise hem ceza biçimi olarak hem tedbir olarak kapatmaya, hapsetmeye alternatifler arıyor. İnsanları kapatmak, toplumdan izole etmek artık insancil bulunmuyor; yani belki 10 yıl sonra tamamen kurtulacağız bu hapis işinden. Bu anlamda, uygar olduğunu varsaydığımız ülkeler için de geçerli bir durum var: Eğer toplum için bir şiddet riski, bir şiddet tehlikesi oluşturmuyorsa tutuklama önlemine ya da tutuklama cezasına başvurmamak gerektiği düşünülyor. Türkiye özelinde baktığımız zaman, kuşkusuz ki biz o uygar olduğunu varsaydığımız ülkelere değil de ilk saydığım ülkelere daha yakın bir tutum içerisindeyiz. Yazan, söyleyen, ondan sonra kim varsa; bunun içine iki satır tweet atan yurttaştan gazetecilere, akademisyenlere, kim varsa tutuklanıyor.
Ama tabii ki kuşkusuz bu heyetiniz bundan sorumlu tutulamaz; biz sizi bu dosyadan tanıyoruz. Ama heyetiniz bundan sorumlu tutulabilir, heyetiniz bundan sorumlu tutulmalı. Buradaki toplu tutuklama var ve bu toplu tutuklama asla üzerine uzlaşabileçeğimiz ve hatta anlaşabileçeğimiz bir husus değil. Dosya üzerinden baktığınızda sıfır tahliye ile buraya geldik. Ne zaman ki yukarıdan da olsa göz göze geldiniz yargılanan arkadaşlarla ve tahliyeler başladı. Bir perspektif değişikliği sizi insancil ve hukuka uygun bir karar vermeye itti. Belki bir adım ötesi, keşke şey olabilseniz, şu teknik kıyafetlerden veya görünmez olsaniz; biraz daha buraya gitseniz, şu salonun sonuna doğru bir baksınız, bir gözleri görseniz, insanların gözlerindeki beklentiyi görseniz belki bu toplu tutuklamadan tamamen kurtulacağız. Bilmiyorum; bu anlamda böyle bir inisiyatif bekliyoruz. Netice itibarıyla bu toplu tutuklamaların derhal sona erdirilmesi lazım. Bunun Türkiye'ye sağladığı hiçbir yarar yok. Bugün herkes dışarı çıksa; şu bahar aylarında bir tane çiçek açması gerekiyorsa o çiçek vaktinden önce açmaz, vaktinden önce de solmaz. Durum bu kadar net. Ancak mevcut durumun çok büyük zararı var; toplumsal barışa ve Türkiye'deki adalet duygusuna inanılmaz büyük zarar veriyor. Hepsinin gözden geçirilmesini ve bu durumun düzeltilmesini talep ediyorum. Sözlerimi tamamlıyorum.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.