Savunma

Melih Geçek Müdafii Av. Yiğit Gökçehan Koçoğlu Savunması

Müdafi savunması·Melih Geçek·9 Nisan 2026 · Kaynak

Sayın Heyet ve Kıymetli Hazirun, biraz fazla zamanınızı alacak gibi duruyorum. Öncelikle bunun için herkesten özür diliyorum. Ancak 29 Nisan 2025'ten beri tutuklu olan, 11 ay sonra ilk kez kendini anlatabilen ve 11 ay sonra kendisine sorulmayan sorulardan burada yargılanan bir şahıs var. Her gününe 1 dakika versek zaten fazla zamanım oluyor. Şimdi, biraz önce Sayın Savcı tarafından bir soru sorulmadı. Müvekkilim iddianamede "özel vasfı haiz" diye gösteriliyor. Özel vasfı haiz birine soru sormuyorsanız bunun 2 anlamı vardır: Ya kurt kuzu yemeye karar vermiştir ya da savcı artık özel vasfı haiz olunmadığının farkındadır. Bunu en son mütalaada göreceğiz; ama özel vasfı haiz dediğiniz insana bile soru sormadığınız bir ortamda, iddianamenin arkasında nasıl durulduğunu çok merak ediyorum.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Kıymetli heyet, ben bu Silivri duruşmalarının en eskilerinden biriyim. Bunu yer yer söylüyorum ve söylemekten de çekinmiyorum. Belki de bu salondaki, iyi tabirle Serkan Ağabey'den sonra en kıdemli kişi benim. Bir de bugün Ahmet Komutanımı, Ali Rıza'yı falan gördüm. Benim burada Silivri kariyerim 2011 yılında başladı. 2011 yılında, şu an bulunduğumuz salonun girişinin tam karşısında bulunan, spor salonundan bozma, üzerinde "duruşma salonu" yazan ama yazıları çıkmış olan duruşma salonunda izleyici tarafındaydım. O zamanlar fakültede öğrenciydim. Benim babam yargılandı; darbeye teşebbüsten 16 sene ceza aldı, 1.5 sene hapis yattı ve beraat etti. Beraatı 2015'te kesinleşti; devletten tazminatımızı ise 2022 yılında aldık. Ben yine gurur duyuyorum. Çok fanatik bir Fenerbahçeliyim; Allah kısmet etti, Fenerbahçe'nin avukatı oldum. Tam karşı tarafta oturuyordum ve Fenerbahçe'ye kurulduğu iddia edilen kumpasta müşteki vekilliği yaptım. Bu salonun bu tarafında da çok fazla örgütlü dosyada sanık müdafiliği yaptım; ama size yemin ederim ki hayatımın en zor savunmasını şu an yapacağım. Ben duruşmalarda uzun konuşmamla bilinirim, fazla fazla anlatırım. Bu dosyayı nereden tutsam elimde kaldığı için size gün gün aslında ne yaşandığını anlatmam gerekiyor. Hani Başkanım dün "Muhatapları yok, doğrulayamıyoruz" dediniz ya; ben sizin doğrulamanıza yardımcı olup burada görseller de sunacağım. Herkes görecek. Siz ve heyetiniz; buradaki sanıklara yapılan zalimliği, savcılık makamının soruşturmayı nasıl tek taraflı yürüttüğünü ve sizlerin kürsü arkadaşlarınıza nasıl saygı duyulmadığını, her şeyi tek tek anlatacağım. Söz uçar yazı kalır, tarihe not düşeceğiz. Hakkımız olanı ve bir ülkenin varlığının temeli olan adaleti, belki sizin sayenizde burada belki de ileride alacağız ama mutlaka alacağız. Hani hep "Haklının acelesi yok" derler ya; tutukluluk varsa haklının acelesi de vardır Başkanım, bu lütfen aklınızda olsun. İnsanlar tutuksuzsa haklılık sonra da ortaya çıkabilir, çok sorun değil; ama bir kişinin hayatındaki, canından sonraki en değerli şeyi olan özgürlük söz konusuysa haklının acelesi vardır. Biz o yüzden adaleti sizden bekliyoruz. Sözlerime başlarken kardeşimden çok kısa söz edeceğim. Bugün burada değil sanırım, hastaymış kendisi. benim hem dostum hem kardeşim dediğim hem de müvekkilim olan bir şahıstır. Mevcut avukatlarından rol çalmayacağım, çok kısa anlatacağım; çünkü ben Mehmet'in bu dosyada müdafii değilim. Niye müdafi olamadığımı da bu arada sizlere anlatacağım. Ama 'ın yeri, geçen hafta hepimizin söylediği gibi o taraf değil, bu taraftır Sayın Başkanım. İddianamede avukatlık faaliyetinin bir suç unsuru olarak görüldüğünü pek çok yerde görüyoruz. Ancak bazı avukatların avukatlık faaliyetlerinin suç unsuru, bazı avukatlarınkinin ise muteber görüldüğünü fark ediyoruz. Mehmet bu eylemden yargılanıyor. Ben 2 insan için çok umutluydum, yalan söylemeyeceğim; Mehmet'ten daha çok umutluydum ama olmadı. Umarım ki 30 insanı tahliye edersiniz.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Şimdi Başkanım, ilk olarak bu yargılama usulünün eleştirisinden başlayalım. Bu sizinle alakalı bir eleştiri değil; kimlik tespiti gibi çok konuşulan konulara da girmeyeceğim. Dediğiniz gibi yasa deneniyor, tartışmalar var; bunlara hiç girmeyeceğim. Şimdi bu dosyanın numarası neydi Başkanım? 2024/228 soruşturma numaralı dosya olduğunu biliyoruz. Tüm evraklar neredeydi? Oradaydı. Sonra ne oldu? Savcılık makamı dosyayı tefrik etti ama sadece davasını açtığı kişileri tefrik etti. Bizim dosyamızın evrakları nerede kaldı? Diğer dosya içerisinde kaldı. Bizde şu an ne var? Savcılığın size verdiği evraklar var. Peki, evrakın dijital formatı nerede? Savcının ana dosyasında. Normalde UYAP'a girip "ifade tutanağı" yazdığımda tüm ifadeler tek tek çıkar; ancak şu anda bunu yapamıyorum. Bu durum, benim avukatlık faaliyetimi yürütmeme engel oluyor. Örneğin, tutuklama kararı yazan Sulh Ceza sorgularını görmem gerekirken onları da bulamıyorum. Bizi kocaman bir sahaya attınız; siz değil, savcılık makamı attı, siz de tarama yaparak yardımcı oldunuz. Bir sahadayız ve her şeyi kendimiz arayıp bulmaya çalışıyoruz. Hazırlık makamı, soruşturma aşamasında işimizi zaten zorlaştırırken burada bir adım daha ileri gitmeyi tercih etti. Peki, sizdeki evrakların eksik olmadığı ne malum? Siz şunu diyebilir misiniz: "Bendeki evraklar eksik değil." Diyemezsiniz; çünkü savcıdaki evraklar neyse sizdeki ve bizdeki evraklar da odur. Yani hepimiz savcılık makamının bize sunduğu evraklarla sınırlıyız. Ama neyi verdi, neyi vermedi bilmiyoruz. Bir örnek vereceğim: 2 gün önce meslektaşım Cansu bahsetti; KHK konusunda hafriyatçı Erol'u sevk ettiklerini söyledi. Erol'un Sulh Ceza sorgusu dosyada ve taramalarda var ama kolluk ve savcı ifadesi yok. Bakın, ben bir tane daha çıkardım; bu dosyada eksik evrak olmadığı ne malum? Savcı şunu yapamaz mıydı: 228 klasörlük davayı açardı, dava açmayacağı kısımları ayırırdı; biz de siz de rahat ederdiniz Başkanım. Mevcut durum bana hiç mantıklı gelmiyor. Bunu neden anlatıyorum? Bir yere varmam gerekiyor. Bir UDF evrakta, siz benden daha iyi bilirsiniz ki evrakı imzaladığınız saatler gözükür. Usul hukuku açısından 1 dakika bile önemli midir? Önemlidir. Örneğin Yargıtay'ın kararı var: Siz saat 16:55'te adliye içerisindeyken, Sulh Ceza Hakimi oradayken, savcı olarak "gecikmesinde sakınca bulunan hal" gerekçesiyle arama kararı çıkartamazsınız. Ben bu dosyada arama kararlarının saat kaçta çıktığını göremiyorum. El koyma kararları ne zaman onanmış, göremiyorum. Belki üzerinden 24 saat geçti; belki de biz şu anda hukuka aykırı delillerle yargılanıyoruz. Bunu biz nereden göreceğiz Başkanım? Soruyorum Başkanım, siz görebiliyor musunuz? Hayır, sizde de yok. Varsa lütfen bana gösterin, ben görmek istiyorum. Mesela 16. eylemin arama kararının saatini savcı elle yazmış; o kağıda inandım diyelim, peki ya el koyma kararının çıktığı saat? Onu görmek istiyorum; çünkü birazdan evrakını göstereceğim, orada tarih hatası var. Eğer düşündüğüm şey doğruysa, bu delil hukuka aykırı bir delildir. Ben bunu görmeden bugün nasıl savunma yapabilirim? Benden hukuki savunma yapmamı istiyorsunuz ama savcılık makamı delilleri vermiyor. Ne olacak şimdi? Ben savunmamı nasıl yapacağım? Bu sorun, bu yargılamaya özel değil.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın son zamanlarda ne yazık ki takındığı bir tavırdır bu. Ekrem Bey gözaltına alındığında, ilk olarak 2 dosyanın ifadesi alındı. Biri "kent uzlaşısı" konusuydu; orada adli kontrol kararı verildi. Bir diğeri ise MASAK raporuyla ilgiliydi. MASAK raporu sebebiyle bir başka müvekkilim hakkında da soruşturma açıldı. Gözaltı işlemi yapıldı, ifademizi verdik. Savcıya gidip dosyayı görmek istedim, UYAP üzerinden inceleme talebi gönderdim. Rica etsem 1 numaralı görseli açar mısınız? Evet, görseldeki o yazı. Savcılık makamının bize yaklaşımını anlamanız gerekiyor ki şu an bu yargılamada ne yaşandığını göresiniz. Biraz büyütürseniz sevinirim çünkü ekranda tam gözükmüyor. Bakın ne yazıyor? "Talebini reddettim, tefrik kararı verilen dosyada kısıtlılık var." Şimdi bu usule uygun bir karar mı? Değil. Kısıtlama kararı veremeyeceği dosyayı, sırf Ekrem Bey ile bağlantılı diye bana göstermiyorlar. Benim orada bambaşka bir müvekkilim var ve dosyada kısıtlılık kararı yok; fakat bu sebeple dosyayı inceleyemiyorum. CMK 153 nerede? Bağlantılı dosya yüzünden inceleme yaptırılmayacağı nerede yazıyor? Böyle bir kural mı var? Hayır. Yine Ekrem Bey'in bir diploma davası süreci var ki, bence dünyanın en mantıksız davasıdır. Bakın Başkanım, o dosyada 45 kişi vardı ve biri benim müvekkilimdi. Müvekkilim Amerika'dan gelmiş, Türkiye'ye geçiş yapmış vesaire. 23 Nisan'da ifade verdik. Ben aynı akşam Adıyaman'a bir duruşmaya gittim, sonra döndüm. Döndüğümde ne olduğunu anlatayım: 28 Nisan'da dosyaya vekaletname sundum ama kaydımı yapmıyorlar. Katibe gidip "Kaydımı yapar mısın lütfen?" diyorum; bana "Savcı Bey'in talimatı var, dosyadaki ifadeler emniyetten gelince kayıt yapılacak" diyor. Yahu adamı dosyaya şüpheli olarak kaydetmişsiniz, müvekkilimden ifade almışsınız ama dosyayı bana göstermiyorsunuz. Soruyorum: TCK 204'e kısıtlılık kararı koyabilir misiniz? Koyamazsınız; ama İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bu şekilde koyuyor. Aradan 1-2 ay geçiyor, gidiyorum; "Dosya emniyetten gelmedi" diyorlar. Ben ifade vermişim, dosyanın tarafıyım. Emniyete gidiyorum, emniyet ise "İfadeler devam ediyor ama biz sizin müvekkilin dosyasını 8-9 gün önce gönderdik" diyor. Elime üst yazıyı alıp savcılığa götürüyorum; kalem bana "Hepsi geldiğinde kayıt yapacağız" diyor. Ben dosyayı hâlâ göremiyorum. Dilekçe sunuyorum, "Dosyayı kalemde bir göreyim, raporda ne var bakayım" diyorum; "Hayır olmaz, Savcı Bey'in izni yok" deniliyor. Sonra ben uçaktan indim Başkanım, üzerinden 20 gün geçmişti. Bir WhatsApp grubundan bana Ekrem Bey'in diploma davasının iddianamesi geldi. İddianameyi bir açtım; "Usul ekonomisi gözetilerek dosyanın ayrılarak davasının açılmasına, diğerlerinin devamına" deniliyor. Ekrem Bey'in davasını yangından mal kaçırır gibi açıyorlar ama benim müvekkilimin işlemleri bittiği halde davasını açmıyorlar, dosyayı orada bekletiyorlar. Dosyayı artık gösteriyorlar çünkü Ekrem Bey'in davasını açtılar ve dosya incelenebilir hale geldi. Şimdi bu usul ekonomisi mi, yoksa yargı tacizi mi? Ben ikincisini seçiyorum çünkü Ekrem Bey'in bir yargı tacizine uğradığını düşünüyorum. Kendisinin bir sürü davası var; Ekrem Bey şuradan merdivenlerden inmeden hakkında dava açıyorlar, soruşturma başlatıyorlar. Ben bu kadar hızlı çalışan bir yargı sistemi görmedim. Şu an 300'den fazla derdest ceza dosyam var, binlerce duruşmaya girdim; size yemin ederim duruşma arasında söyledikleri yüzünden soruşturmaya maruz kalan ilk kişiyi burada görüyorum. Dün ya da önceki gündü; duruşma savcısı Ekrem Bey'e, girer girmez bir soru sordu. Bu soru usule uygun değildir. Bunu niye anlatıyorum? Çünkü Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı zaten bir soruşturma açmıştır ve soruşturmayı yürüten makam orasıdır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'ndaki bir savcının, yargılama ile alakası olmayan bir konuda ve yetkisi bulunmayan bir alanda Ekrem Bey'e hesap sorar gibi soru sorması usule uygun değildir. Ben o gün özellikle söyledim Başkanım; nasıl bizim meslektaşımız Aynur Hanım'ın mikrofonu kesildiyse, savcının da mikrofonunun kesilmesi gerekiyordu. Zaten yürüyen bir soruşturma var ve o soruşturma kapsamında ifade alabilecek makam Savcı Bey değil, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'dır.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Başkanım ve kıymetli heyet, savunmamın bu kısmında davanın siyasi bir dava olmaya yönelik iddialarına değineceğim. Ancak "bu dava siyasi" deyip kenara çekilmeyeceğim; her şeyi size tek tek göstereceğim. Bunu neden anlatacağım? Çünkü Melih Gökçek'in neden siyasi bir rehin olduğunu anlatmam gerekiyor. Melih Gökçek siyasi bir tutuklu değil, siyasi bir rehindir. Bakın Başkanım, bundan çok kısa bir süre önce Türkiye'ye gelen İsveçli bir arkadaşımla konuşuyordum. Bana, "Belediye başkanınız tutukluymuş, işin aslı nedir?" diye sordu. Ben kendisine sadece şunu söyledim: "2 Ekim 2024 tarihinde Adalet Bakan Yardımcısı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı oldu." Bana, "Devamını dinlemeye gerek yok" dedi. Bakın, elin İsveçlisi bile durumu anlıyor; biz ise burada 1 yıldır bu davanın siyasi olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Biz anlatıyoruz, herkes ispatlıyor; sizlere ne kadar geçiyor, bunu da zamanla göreceğiz. Bu siyasi argümanlara nereden başlayacağımı her seferinde çok düşündüm. Baktım işin içinden çıkamıyorum, "Doğaçlama git, zaten bir yerden devam edersin" dedim. Araştırmayı severim; sizin de Hakimlik ve Savcılık Sınavı Soru Bankası yazdığınızı gördüm. Sanırım doğru, değil mi? Kitabı temin etmeye çalıştım ama bulamadım. Size tavsiyem; vallahi bu yargılama aşamasında yaşananları kitaba yazın ve soru olarak herkese sorun. O kitap yok satacaktır, baskı sayısını hayal bile edemiyorum. Benim de "Görevi Kötüye Kullanma" üzerine bir kitabım var; oradaki hukuksuzlukları da anlatacağım ve kitabıma ekleyeceğim. Şimdi tek tek ve tarih tarih ilerliyorum. 2 Ekim 2024 ve sonrasındaki atamalardan hiç bahsetmiyorum, zaten herkesin malumu. Savcı soruşturmaya başlıyor ve birtakım ihaleleri istiyor. Sonra 2. bir yazı yazarak, "Bir dur, ben 2019 seçimleri sonrasını istiyorum" diyor. Şimdi buradaki hedef; varsa suçun ortaya çıkması mı, yoksa İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ekrem Bey mi? 19 Mart günü, milyonlarca kişinin oyunu almış bir kişiyi gözaltına almak için evine gidiyorsunuz. Doğruluğu yanlışı tartışılır ancak kendisi daha önce zaten ifade vermeye gitmiş bir kişi. Bence kaçma şüphesi bulunmayan en uygun kişi odur; çünkü arkasında halk var. Ama operasyon yapıyor ve görüntüleri servis ediyorsunuz. Müvekkil de bu servis edilme durumundan bahsetti. İtibar suikastı zaten 19 Mart'ta başladı; bugün Nisan'ın ortasına geldik ve o itibar suikastı hâlâ devam ediyor. Bu salondaki tutuklu sanıkların hepsine itibar suikastı yapılıyor. Tamamına televizyonlarda itibar suikastı yapılıyor. Başkanım, bu süreçte Saraçhane'de eylemler oldu; eylemci gençleri gözaltına aldılar. Bu çocuklar tutuklandı ama hepsi beraat etti. Benim bildiğim kadarıyla aralarında ceza alan yok. Şimdi sadece soruyorum: Bu insanların zaten beraat edeceği belliyken, onlara operasyon yapmak, onları tutuklamaya sevk etmek ve tutuklatmak siyasi değil de nedir? İnsanlara "desteğe çıkmayın" demek değil de nedir? Ve soruyorum: Tutukladığınız bu insanların aileleri yok muydu? Bu insanları niye perişan ettiniz?

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Şimdi; Ekrem Bey ve onunla birlikte gözaltına alınanlar 19 Mart'ta karakoldalar. Hakim karşısına çıkarılabilecekleri son gün 23 Mart. Bakın, hani soru bankası yazarsınız ya, onu anlatıyorum: Benim o zaman bir müvekkilim vardı —ki neden şu an onun avukatlığını yapamadığımı 10 dakika sonra anlatacağım— bu müvekkilimi 4 gün 2 saat 36 dakika sonra hakim karşısına çıkardılar. Ben de bunu zabta geçirttim. Soruyorum; bu CMK Madde 91/4'e aykırı mıdır, değil midir? Bizim aykırılıklarımız 23 Mart'ta zaten arşa çıkmış vaziyetteydi. Sulh Ceza Hakimi, müvekkilim hakkında bir karar verdi. Dedi ki: "Mevcut delil durumu, katalog suçlardan olmaması, savunmaların içeriği, tutuklamanın son çare olması, atılı suçlara ilişkin Yargıtay içtihatları ve adli sicil kayıtları değerlendirildiğinde; tutuklama tedbirinden beklenen faydanın yurt dışına çıkış yasağı ve karakola başvurma ile sağlanabileceği anlaşıldığından talebin reddine..." 2 numaralı görseli açabilir miyiz? Karar kısmını biraz büyütelim, 1 numara büyütsek yeterli. Savcı bu karara itiraz etti; hakkıdır, buna hiçbir şey demiyorum. Peki, karar sonrası ne oldu Başkanım? Bir kısmı tutuklandı, bunu da dün "hukuki" gördük diyelim. Peki, sonra ne oldu? Dedim ya, sizin kürsü arkadaşlarınıza saygı duyulmuyor diye, 4. Sulh Ceza Hakimi'nden ne istediniz? Sizin istemediğiniz kararı verdi diye yıllardır Sulh Ceza Hakimliği yapan adamı niye görevden alıp bir günde İcra Mahkemesi Hakimi yaptınız? Bu, hakimlik teminatının ihlal edilmesi değil midir? Bu durum hakimlere, "İstediğim kararı ver, yoksa senin sonun budur" demek değil midir Sayın Heyet? Zaten Ekrem Bey'in dosyalarında karar veren hakimin akıbetini anlatacaktır muhtemelen meslektaşlarım. Bakın; biz avukatlar olarak defalarca savcıyla görüşmek istedik. Ama biz muhatap bulamadık. Eylem yaptık adliye önünde. O zamanki Başsavcı "Eylemi dağıtın." diye avukatlara barışçıl bir çağrı gönderdi. Yukarı çıktık. Görüşmek istedik, kabul etmediler. Dedik ki "Ya tamam çok kalabalığız, şöyle yapalım: İçimizden bir kadın bir erkek seçelim, biz Cahit Cihat Sarı Savcıyla görüşüp meramımızı anlatalım." dedik. Bunu da kabul etmediler. Bizleri süreç boyunca tamamen katiplerle muhatap ettiler, o da telefonu açarsa... Biz bir türlü muhatap bulamadık.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Ama ben bir yerde muhatap buldum Başkanım. Bir yerde ben muhatap buldum. 24 Nisan sabahı Adıyaman'dayım ben. Sabah saat 6.30 gibi beni aradı. Dedi ki: "Kardeşim hakkında gözaltı kararı varmış." dedi. Ben dedim ki: "Ya oğlum git başımdan. Tüm gün duruşmada olacağım ben." deyip telefonu suratına kapattım. Bir daha aradı beni, dedi ki: "Arkamda oturuyor, Kazım Yiğit'in evine gitmişler dedi. Gözaltı listesinde adın varmış, Deniz abla görmüş." dedi. Başka kim var dedim? "Serkan Güner var." dedi. Uyandım, elimi yüzümü yıkadım, Serkan ağabeyi aradım. "Ağabey dedim böyle böyle bir şey varmış." "Evet kardeşim evdeyim bekliyorum dedi, duydum ben de." dedi. Haberleri gördüm. İşte Yiğit ağabey ve Serkan ağabeyi gözaltına aldılar. Haberlere çıktı benim hakkımda da gözaltı kararı var diye fakat ben biraz daha popüler oldum. Çünkü hani dedim ya Melih Pehlivan benim müvekkilim diye, şu şekilde çıktı: "İmamoğlu'nun avukatının avukatı hakkında gözaltı kararı." Bakın basın böyle geçiyor. Yani ben Yiğit olarak bir birey değilim basının gözünde. İmamoğlu'nun avukatının avukatıyım. Ben de bu arada 24 Nisan'da Adıyaman'da tüm Kıbrıslı aileler adına İsias Otel davasındaydım. Duruşma bitti. Uçağım ertesi gündü Başkanım. Bu arada ertesi gün de akşamına yurt dışı uçak biletim vardı benim. Üç erkek yurt dışına tatile gidiyorduk. Ben önce yurt dışı uçak biletimi iptal ettim. Sonra Adıyaman'dan Malatya'ya bakın taksiyle gittim ben. Fişi hala duruyor çünkü devletten tazminatını alacağım onun. Malatya'daki ilk uçakla geldim. Sabah ben ifadeye girdim. Ben muhatabım, Cahit Cihat Sarı'yı ilk kez orada gördüm. O güne kadar görmemiştim, çok muhatap olmak istedim. Beni böyle muhatap aldı kendisine. Tamam dedim. Bana dedi ki: "Avukatların gelmediyse senle bir 15 dakika sohbet edelim kardeşim." dedi. Avukatlarım kapıdaydı, dedim "Bir çıkın siz." Burada biri profesör biri eşim avukatlarım... "Çıkın dedim, ben bir sohbet edeceğim Cahit Bey'le." dedim. Sağ olsun çay ısmarladı bu arada. Dedim ki: "Benim için niye gözaltı kararı çıkardınız siz? Ben ne yaptım?" dedim. Bakın size yemin ederim. Her şeyin üzerine yemin ederim bana dedi ki: "Seni biz TCK Madde 288'den aldık. Sen insanların etkin pişmanlık yapmasının önüne geçiyorsun." dedi. Ben şok oldum. "Ya nasıl olabilir bu ya?" dedim. "Nasıl olabilir bu?" Ayrıca dedim kanun diyor ki: "Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi, tanığı etkilemek." E şüpheliyi etkilesen suç oluşmuyor ki! Bunu anlattım, "Allah kahretsin!" yaptı, beni başka suçtan tutuklamaya sevk etti. Bana dedi ki, size yine yemin ediyorum, dedi ki: "Sen dedi televizyona çıktın dedi, konuştun dedi. Konuşanı bilmem ne yaparlar dedim." dedi. Sonra dedi ki: "Seni kardeşim gibi gördüğüm için o yüzden böyle rahat konuşuyorum kardeşim kusura bakma." dedi. Bende sorun yok dedim. Oradaki fiili anlamışsınızdır herhalde konuşanı ne yaparlarmış... Ben de dedim ki: "Bakın dedim Savcım. Ben kanunu okudum. Yayın dökümü sizde var. Gelin birlikte açalım bir daha izleyelim yayını. Ben açtım TCK Madde 221 yani etkin pişmanlık maddesini okudum. Yorum bile katmadım. Siz dedim insanlara etkin pişmanlık yaptırırken bu maddeden hiç bahsetmiyor musunuz da bundan bu kadar çekindiniz?" dedim. Bana hiçbir şey demedi. Ben o gün anladım ki, bakın ben 24 Nisan tarihinde anladım ki; Savcılık bu dosyayı etkin pişmanlık üzerine oturtacak.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Peki ben bu arada TV'de ne yapmıştım onu da anlatayım. tahliye oluyor, sonra tahliyesi basına düşüyor. Halk TV beni aradı yayına çıkar mısınız dediler, çıktım. Bana dediler ki: " tahliye oldu, nasıl değerlendirirsiniz?" dediler. Dedim ki: "Önümde karar yok ama basında gördüğüm kadarıyla etkin pişmanlık yapmış." dediğimde bana sunucu "Nedir etkin pişmanlık?" dedi. Kanun maddesini okudum. Ya ben kanun maddesini okudum diye beni soruşturmanın gizliliğini ihlalden tutuklamaya sevk ettiler ya! Şimdi soruyorum: Bu konu, bu dosyadaki avukatlığa bir gözdağı mıdır, değil midir? "Konuşamazsınız, insanları bilgilendiremezsiniz" demek midir, değil midir? Adli kontrolle serbest bırakıldım ama dosyada bir yandan şüpheli sıfatım oluştu. Dedim ya, benim bir müvekkilim daha vardı; Sayın Genel Sekreter'in avukatıydım. Ben 25 Nisan'da serbest bırakıldım, 26 Nisan'da Genel Sekreter'i aldılar. Serkan Ağabey ifadeye gidiyor, "Yiğit ve sen gelemezsiniz, savcının talimatı var" diyorlar. Biz müvekkillerimize avukatlık hizmeti sunamadık; sunamadığım için müvekkilim de haliyle başkasıyla çalışmak istedi, kendisine hak veriyorum. Ondan sonra başka meslektaşlarımla sürece devam etti. Ben bu olay yüzünden tutuklamaya sevk edildim; şu an adımı yazın, 1 milyon tane sonuç çıkıyor: "İmamoğlu'nun avukatının avukatına tutuklama talebi." Ben bu olay yüzünden hem itibar hem de ciddi maddi kayıp yaşadım. Sorsak herkes Müslüman ama kimse kul hakkı yemekten çekinmiyor. Ben, kul hakkı yiyenler arasında belki de en az etkilenenim; buradaki insanlara aylardır iftira atıyorlar, sadece iftirayla haklarında kararlar çıkıyor. Başkanım, bu kısmı bitiriyorum çünkü bir yere bağlayacağım. Karara itiraz ettim ama dosya bir türlü hakimliğe gitmedi. Burası bence önemli bir detay; bu konuda görüşmek için savcılığa gittim ve ikinci kez savcılıkta bir muhatap buldum. Bu sefer başka bir savcıyla görüştüm; beni çok az bekleterek içeri aldılar. Şöyle düşünüyorum: Dosyada şüpheliyim ya, galiba etkin pişmanlık yapacağımı zannettiler. Yoksa 1.5 aydır bir tane savcı yüzü görmemişim, beni 10 dakika sonra içeri almalarının başka mantığı yok. Zannettiler ki gözaltına alındım diye bir şeyler anlatacağım; anlatacak bir şey de yok bu arada. İsmini vermeyeceğim, o gün görüştüğüm kişi şu an başsavcı vekillerinden biridir. Meramımı anlattım kendisine; "Sizden tek ricam dosyayı hakimliğe gönderin. 8 gün oldu, hâlâ bekliyorum. Haftaya yurt dışı biletim var, önümü görmek istiyorum" dedim. Savcı sağ olsun yanında katibi aradı, "Yiğit Bey'in dosyasını hemen gönder, üzerine de acil kaydıyla talep yaz" dedi. Sonra savcıyla muhabbet ettik. Bana, "Yiğit Bey, konuşmanızın dökümü bana geldi, okudum ve çok rahatsız oldum" dedi. Ben de "Rahatsız olmuş olabilirsiniz ama bir suç var mı?" dedim. Yalan söylüyorsam yarın buradan çıkmak nasip olmasın; bana aynen şunu dedi: "Biz senin suç işlemediğini biliyoruz ama seni almamız gerekiyordu." Bakın, ben bunu yaşadım. Ben bunu yaşadıysam, buradakiler kim bilir neler yaşadı?

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Dosya itiraza gitti. Şimdi burayı şuna bağlayacağım: Ben de şahsen dosyamı takip ediyorum. Ertesi gün Sulh Ceza Hakimliği kalemine gittim. 9. Sulh Ceza Hakimi seminerdeydi, başka bir hakimin bakacağını söylediler. O sırada şans, kader ne derseniz deyin; dosyaya bakacak olan refik hakim kaleme girdi. Kalem, "Hakim Hanım, savcılıktan bir talep var, acil bakılması isteniyor" dedi. Hakim, "Tutukluluk itirazı mı, adli kontrol itirazı mı?" diye sordu. Bunu niye anlatıyorum? Buradaki insanlar itirazların nasıl incelendiğini anlasınlar diye anlatıyorum. Bizim tek muhatabımız sizsiniz, itiraz makamı değil. Katip, "Adli kontrol" deyince hakim ne yaptı biliyor munuz? "İtirazın reddini yaz, gönder" dedi. Bu benim gözümün önünde oldu, şahidim de eşimdir. O yüzden itiraz makamından çok bir şey beklemeyin; muhatabınız burasıdır. Sonradan Asliye Ceza hakimine gittim, meramımı anlattım. Dedim ki: "Bakın ispatlıyorum, ben yayına çıkmadan 1.5 saat önce zaten bu görseller paylaşılmış." Ben görsel sunmayı severim, bugün de bir sürü sunacağım. Hakim, "Avukat Bey, yakalamalara bakıyorum, ilgileneceğim" dedi; kendisi şu an Bakırköy Ağır Ceza Başkanı oldu. Dosyayı gösterdi, "Dosyanıza bakacağım" dedi. Size yemin ediyorum, ben daha adliyeden çıkmadan "itirazın reddi" kararı geldi. Ya ne ara baktın sen benim dosyama? Bakmadı. Çünkü ne yazıyor orada? "Örgütlü suç" dosyasından geldi ya, o yüzden itirazı reddetti. Şimdi 41. Ağır Ceza Mahkemesi aynısını yapıyor; dosyalara bakmıyor. 41. Ağır Ceza Mahkemesi'nden bir kişi gelsin, burada dosyayla ilgili bir şey sorsun. "Uraz Bayrak kimdir?" diye sorayım; heyetten herhangi birisi bana " budur, budur, şu şudur" desin, mesleği bırakacağım. Bu kadar açık konuşuyorum çünkü dosyaya bakmıyorlar. Yargı teamülü şudur: "Dosyanın asıl mahkemesi bırakmamış, ben niye bırakayım?" Böyle bir mantık olabilir mi? Ben 11 yıllık meslek hayatımda, itiraz aşamasında serbest bırakılan kişiyi 11 defa görmedim. Siz bıraktınız mı Allah aşkına? Söyleyin, itiraz üzerine kaç kişiyi bıraktınız? Yok; çünkü yargı bu şekilde çalışıyor. İtiraz makamının içi bomboş. Başkanım, bir örnek vereceğim: 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde bir dosyam vardı, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) kararına itiraz ettim. 3. Ağır Ceza Mahkemesi itirazımı kabul edip kararı kaldırdı diye 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı kalktı, 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı'nı HSK'ya şikayet etti. "Sen benim kararımı nasıl kaldırırsın?" dedi. İtiraz üzerine kavga ettiler, karşılıklı şikayetlerde bulundular. Şimdi o başkanlardan bir tanesi Yargıtay'da. İtiraz mekanizması böyle mi işliyor? O yüzden diyorum ki biz talihsiziz; ben 41. Ağır Ceza Mahkemesi'ne güvenmiyorum Başkanım. Anlattım ya, adliyeye çok gittim geldim diye; biz o bankonun önünde insanlara ulaşmaya çalışıyoruz. O sırada 2 kişi geldi, size yemin ediyorum; o 2 kişi "Ben AK Parti İBB Belediye Meclis üyesiyim" diyerek çat diye içeri girdi ve doğrudan soruşturma savcısının yanına gitti. Bu olay gözümün önünde oldu. Bunun kanıtı nerede var biliyor musunuz? O gün şans eseri eşime mesaj atmıştım; "Burası çok karışık, önce şöyle biri geldi, sonra bu geldi, sonra şu geldi" diye... Yani o tarihte kumpas kurmaya çalışıyor olamam, mesajları atmışım. İşte delil, asıl delil budur. Önce Akın Bey önümden geçti. Bir süre sonra 'ı asansörle getirdiler. Biraz zaman geçtikten sonra da iki kişi geldi, 'ben AKP İBB Belediye Meclis Üyesiyim' diyerek içeri geçti. Beni muhatap almayan savcılık makamı siyasileri muhatap aldı. Şimdi diyeceksiniz ki: "Ya bu adam başkan, kaç dakika oldu?" Sizde süre var; otuz bir. Diyeceksiniz ki: "Ya otuz bir dakikadır bu adam ne anlatıyor?" Diyorsunuzdur muhtemelen, hak veriyorum. Ama ben tekrar söylüyorum; bu davanın siyasi saiklerle gittiğini anlatmadan buradaki eylemi de anlatamam. Mümkün değil. Bu dava baştan sona siyasi saiklerle yürütülmüştür.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Şimdi bir tane örnekle devam edelim. Savcılık makamı, avukatlarına haber vermeden kişileri cezaevinden çıkardı mı? Çıkardı. Ha, örnek verelim: . Buradan Fatih'i görmedim, 29 Mayıs... Fatih Bey burada. 29 Mayıs tarihinde sizi götürdüler mi, götürmediler mi? Götürdüler sizi. Sorun yok. 'i "hastaneye" diye götürmüşler, o da gitmiş ama savcılığa gitmiş. Ya insaf ya! Benim müvekkilimden ne istediniz? Niye götürmediniz? Beni müvekkilimle 13 eylemden yargılıyorsunuz; ifadesi yok. Telefon gizlemede yayınlıyorsunuz; yine ifadesi yok. Ki bu arada çok önemli bir tarih; 20 Mayıs'ta dalga yapıldı. İşte Kadriye Hanım'ı aldılar, Başkanı aldılar, insanlar tutuklandı. Yani telefon dilinin yeni geldiği bir dönem. Niye benim müvekkilimin ifadesi alınmadı? Savcılık makamı sadece etkin pişmanlık yaptırabileceğini düşündüğü insanları mı çağırıyordu yani? Alıp götürüyor, ya soruyor... Benim müvekkilimi hadi almadınız, okey anladım; niye bağlamadınız? Yani bu usule uygun bir yargılama mı? Adam zaten cezaevinde. Hadi bunu da yazalım, şunu da yazalım, bunu da yazalım ama ifade almayalım! İfade ilk kez burada. Şimdi siz şunu yazabilecek misiniz: "Soruşturma evrakı okundu, işte atıyorum çelişki varsa soruldu." Yazamazsınız; çünkü adamın ifadesi yok. Müvekkilimin ifadesi yok. Ne İBB hanemde var ne on altıncı eylemde var. On üçte de orada varımsı yok. Sonuçta başka şeyler sordular çünkü müvekkilime. Veya şunu soruyorum, galiba Seyfullah Bey'deydi: için "cezaevinde olduğu için ifadesi alınamamıştır" yazarken utanmadılar mı? Ya bu insanlara isim verdim. Götürdünüz, onu niye götürmediniz ifadeye? Çünkü neden? Savcının kafasında bazı insanlar var. Diyor ki: "Ben bunu etkin pişmanlık dosyayı çözerim." Nereye bağlayacağım?

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Geldik Naim'e, birazdan alacağım onu da. Şimdi Başkanım, bir görsel üçü açar mısınız rica etsem? Avukatları bu dosyada "soruşturmanın gizliliğini ihlal ediyorsunuz" diye soruşturdular. Şimdi bakın, bu kimin ifadesiymiş? Adem'in ifadesi. Bir rica etsem üzerinde yani... yapabiliyorsunuz değil mi? Çekebiliyorsunuz. Diyorum ki elinizdeki mouse'la şu ifadenin herhangi birini bir kopyalayın, highlight yapın. Hah, oldu değil mi? Bakın Başkanım, bunu siz yapamazsınız, bunu ben yaparım. Ne yaparım biliyor musunuz? Bu evrak UDF'den PDF'e dönmüş. UDF'den PDF'e dosyayı kim çevirebilir? Bir, soruşturma savcısı; iki, soruşturma katibi. Başka kimse çeviremez. Bu ifadeyi servis ediyorlar basına. Ama bakın kim ihlal etmiş soruşturmayı? Ben mi ihlal etmişim? Meslektaşlar mı ihlal etmiş? Burada yargılanan gazeteler mi ihlal etmiş? Yoksa bizzat savcılık makamı mı ihlal etmiş? Ben söylüyorum; siz bunu yapamazsınız, yok sizde çünkü bu. Sizde tarama var. İstiyorsanız vereyim. Görsel dördü açar mısınız? Bu arada bu, bizzat savcıyla katibin imzası olan evrak. Görsel dört mü bu? O da yargılanıyor olması lazım değil mi? Yine bir yapar mısınız kopyalama? Bakın, dönmüş. İnin aşağıya, burada da... bak, Hakan... Kim? Kimin ifadesi artık? Gitti, o kadar çok isim var ki. Bakın burada da Savcı Ömer Örücü ile katibin imzası var. Şimdi soruyorum: Soruşturmanın gizliliği ihlal edilmiş midir, edilmemiş midir? Ben çıkıp televizyonda Yiğit Savaş'ın ihlalinden, 'ın tahliyesinden bahsetsem suç; ama savcılık makamı yapınca hak. Müthiş bir şey! Müthiş bir şey! Tekrar söylüyorum Başkanım, bende böyle on beşe yakın var, istiyorsanız vereyim. Çünkü sizdekiler tarama olduğu için kopyalayıp kararınıza yapıştıramazsınız. Bu bende var, on beş tane var. Şimdi iddianamede niye yok? Nerede CMK 160? Benim müvekkilimin lehine bir sürü delil var. Niye dosyaya ismini koymamışlar? Koymak istemiyorlar çünkü. Çünkü koyarlarsa olmaz. Savcılık makamı —bu sadece İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın sorunu değil, Türkiye'nin sorunudur— lehe delilleri iddianameye koymuyor. Lehe delilleri size ve bize bırakıyorlar daima. Ama aleyhe olanlar dosyada var. Hep "yasama, yürütme, yargı" derler; dördüncü güç basındır Başkanım. Basın bu süreçte size yemin ederim nükleer bir silah gibi kullanılmıştır. Basın, insanlara itibar suikastı yapmıştır. İfadeler TV'lerde konuşulmuştur. için defalarca "itirafçı oldu" diye haber yaptılar. için "itirafçı olacak" diye haber yaptılar. Daha çok yakın bir tarihte Rasim Ozan çıktı, için "Savcılığa doğru yolda, hayırlı olsun" dedi. Bu ifadeyi aldı, Cem Küçük konuştu. Rüşvet ve ihaleye fesat karıştırma üzerinden insanlara itibar suikastı yaptılar; masumiyet karinelerini ihlal ettiler. Neden? Savcılık makamı dosyaya koymadığı için. Sonra bir şoför furyası başladı. Bu arada size özel teşekkürümdür; şoförleri bıraktınız. Çünkü bir şoförün suça iştirak etmesinin tek şartı şudur, hep bunu anlattım: Rüşvet aldığı iddia edilen kişi şoföre diyecek ki "Hadi kalk rüşvet almaya gidiyoruz," şoför de götürecek. Başka hiçbir şekilde şoförü bu işin içine katamazsınız. Bu arada savcılık makamı iştiraki de bilmiyor, görevi de bilmiyor. Ama şoförler niye alındı? "Acaba ben bir itirafçı yaratır mıyım?" sorusuyla alındı. Şoförlere zulmedildi bu dosyada. Neyse ki siz buna ortak olmadınız, geç de olsa tahliye ettiniz. Şimdi net bir örnek vereceğim, yalanlarlarsa ifşalayacağım. 23 Nisan günü bu dosyanın bir savcısı, bu dosyanın şüphelilerinden bir tanesini makamına çağırıp —işte bunu ifade diye düşünün— "Bak, hakkında böyle bir gizli tanık beyanı var, bize yardımcı ol" dedi mi, demedi mi? O şüpheli ifade vermedi. Ben bu lafım yüzünden yalanlanırsam savcının resmini vereceğim, şüphelinin de ismini vereceğim. İkisinin de o gün orada bazı kaydı çıkacak. Ve sonra kimse "23 Nisan resmi tatil gününde bir savcıyla bir şüpheli orada ne yapıyor?" diye konuşamayacak, öyle mi? Bunu yaptılar. 23 Nisan'da tanıdığım bir kişiden etkin pişmanlık yaratmaya çalıştılar ama yapamadılar. Ne işi var ya? Ben 23 Nisan'da avukat olarak adliyeye giremiyorum; Savcı Bey adliyede ve bir de şüpheli de yanında. Burası öyle herhangi bir yer değil; orada öyle oturup çay kahve içemezsiniz. "Ben bir gideyim" diyemezsiniz, oraya çalışmaya gidiyorsunuz. Niye çağırdınız müvekkilimi? Çağırdılar Başkanım, ispatlarım bunları. 2 isim verin, baz kayıtlarından çıkar; ama rezil olurlar. Tekrar söylüyorum: Bana bu konuda bir soruşturma açılırsa, beni yalanlarlarsa her ikisini de ifşa edeceğim.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Bunları niye anlatıyorum? Net örnekler veriyorum. Delilden kişiye gitmediler; "Bu kişi" dediler ve o kişiyi aldılar. Suyu boşaltığınızı düşünün; insanları mahvettiler. Birtakım garantiler verdiler, "Öt" dediler; "Etkin pişmanlık olursa şöyle olur" dediler. Kimisi de yönlendirilmiş şekilde anlatıyor. Şimdi sizin kürsü arkadaşlarınıza nasıl saygı duyulmadığını bir daha göstereceğim. Bunları niye gösteriyorum? Çünkü siz de büyük bir baskı altındasınız, sizi anlıyorum. Burada mı bilmiyorum, Hüsnü Yüksel Tuna'nın avukatı Elif Hanım, 13 Ağustos 2025 tarihinde bir dilekçe sunuyor ve tutukluluk haline itiraz ediyor. 6. Sulh Ceza Hakimliği, 27 Ağustos 2025'te itirazı reddediyor ve dosyayı nöbetçi asliye ceza mahkemesine gönderiyor. Şimdi bakın, çok şaşkınım; ilgili mahkeme hakimi dosyayı inceliyor ve kesin nitelikli olarak tahliye kararı veriyor. Şok! Herkes şokta. Savcı şaşırıyor, "Nasıl olur?" diyor. Savcılık, 22 Eylül günü aynı mahkemeye tutuklama talepli itiraz ediyor. İlgili mahkeme ise "Bu karar kesin niteliklidir" diyerek itirazı incelemeden geri gönderiyor. Görsel 5'i açar mısınız? Evet, bakın; savcı ne diyor? "Gidin, ifadesini almadan mevcutlu getirin" diyor. Gözaltı kararı çıkarmış. Sizin kürsü arkadaşınıza saygı duymamışlar. Sizin kürsü arkadaşınız kesin nitelikli tahliye kararı vermiş, Başsavcılık itiraz etmiş ve bu itiraz reddedilmiş. Normalde burada sürecin bitmiş olması ve Hüsnü Bey'in serbest kalması gerekirdi. Ama ne oluyor? Savcılık makamı, "Ben böyle alamadım ya, böyle alırım" diyor ve yakalama kararı çıkartamadığı için gözaltı kararı çıkarıyor. Ne yapıyor biliyor musunuz? Hani o görevden aldıkları 4. Sulh Ceza Hakimi vardı ya, dosyayı oraya gönderiyor. İtirazdaki gerekçenin aynısı 4. Sulh Ceza Hakimi'ne gidiyor ve o hakim de tutukluyor. Hüsnü Bey'in günahı ne? Evet, soruyorum Başkanım; günahı ne? Günahı da geçtim; hadi o, yapanların boynuna olsun. Sizin kürsü arkadaşlarınıza saygı duyulmadığı bir ortamda, sizler özgür olduğunuzu düşünüyor musunuz? Ya bu karar çok ortada değil mi? Bir şey daha sorayım: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Hüsnü Tuna'nın gözaltından sonra tutuklanacağını nereden biliyordu? Çünkü Sulh Ceza ile Başsavcılık iç içe geçmiş vaziyetteydi. Benim müvekkilim tutuklandı, itiraz ettim ve itiraz reddedildi. Benim, "Ben bu kararı sevmedim, hadi başka mahkemeye gidelim" ya da "Bir de seni şuraya götüreyim" deme hakkım yok. Ama savcılık ne yapıyor? Mahkeme kararına saygı duymayıp adamı derdest ediyor, sonra suç duyurusu yapıyor. Yani diyor ki; "Ben istediğimi asliye cezaya yaparım, sen piyonsun." O yüzden diyorum; eğer kurtlar kuzuları yemeye karar verdiyse haber versinler. Şimdi, bu dosyada avukatlar suçlandı ve birçoğumuzun adı geçti. Yiğit Ağabey, Serkan Ağabey ve bana yurt dışı çıkış yasağı koydular. Defalarca anlattık; "Bu mesele avukatlık faaliyetidir, soruşturma izni alın" dedik ama bizi dinlemediler. Bu arada önce benim yasağım kalktı, sonra Yiğit Ağabey'in, sonra da Serkan Ağabey'in kalktı; en günahsızları o çıktı dosyadan. Bakın ne oldu biliyor musunuz? Aralık ayında savcı bir anda bir aydınlanma yaşadı. "Ana!" dedi, "Bu avukatlık faaliyetiymiş." Dosyayı aldı, Avukat Suçları Bürosu'na gönderdi; oradaki savcı da soruşturma izni için Adalet Bakanlığına gönderdi. Şimdi soruyorum: 24 Nisan'da bana, 'e ve Kazım Yiğit'e gözaltı yaparken bizim avukat olduğumuzu bilmiyor muydunuz? Biliyordunuz. Niye yaptınız? Avukatlara mesaj vermek için yaptınız.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Şimdi daha net örnekler veriyorum; ben daha nasıl net konuşabilirim? Dosya siyasi. Bu dosya siyasi. Her yerden kilitliyorlar. Avukatları kilitleyelim, halkı kilitleyelim, hakimleri kilitleyelim... E ne oldu? Nerede bağımsız yargı? Şimdi başkanım, vallahi bunu yapmada çok kararsızım ama yapacağım. Yani yapacak bir şey yok. Şimdi başkanım, sizi “Zaza Doğan” dosyasından biliyorum; 2024'e 301. Onur Bey'i Emrah Hayrat'tan biliyorum; 19. Ağır Ceza 2000 çıkışlı. Kıdemsiz üyeyi bilmiyorum. Şimdi ben çıkıp desem ki bakın sadece farzımuhal, lütfen yanlış anlamayın. Ben Zaza Doğan dosyasındaki müvekkilimin tahliyesi karşılığında Mahkeme Başkanı Selçuk Aylan'a (bunun en kaçıncı olduğunu unuttum bu arada) 9 Nisan 2026 günü 500.000 lira rüşvet verdim desem; veya desem ki ben 19. Ağır Ceza'nın 2023'e 49 esas sayılı dosyasındaki sanık müvekkilimin tahliyesi karşılığında kıdemli üye olan Onur Yılmaz'a 9 Nisan tarihinde 500.000 lira rüşvet verdim desem; ya da geçen hafta tahliye olanlardan birisinin tahliyesi karşılığında heyetinizin tamamına rüşvet verdim desem... Şimdi ne lazım? Ne lazım Başkanım? Bir çanta lazım. Ha, çanta burada. İki, para lazım. Bakın para lazım. Para mı lazım? Alın. Para çektim Başkanım. Buyurun, buyurun, buyurun parayı çektim. Burada 500.000 lira para var. O kadar şu an kaybettim ki izin almayı... Görsel 6'yı açar mısınız? Bakın görsel 6. Ben dün sabah gittim, bana muhtemelen savunma gelecek diye... Ha, tekrar söylüyorum bakın; herkes de görür, burada 500.000 lira para var. Tamam? Dosyada söyledim sizlere. 500.000 lira para var. Çanta nerede? Çanta burada. Para nerede? Para da burada. Dekont nerede? Dekont da burada. Baz nerede? Biz size bugün baz verdik. Biz sizlerle bugün 0 metre baz verdik. Nasıl ispatlayacaksınız? Ben 2 sene sonra çıksam, "Mahkeme heyeti rüşvet aldığınız dosyada, tarihi de budur" desem ve gitsem... Ben 2 sene sonra bir kitap yazsam; "Müvekkilimi tahliye ettiler, parayı da çektim, dekontumu da verdim" desem ne yapabilirsiniz? Kendinizi nasıl aklayacaksınız? Bu insanlar, almadıkları rüşvetle birilerinin iftirasına uğruyorlar Başkanım. Ayıptır, yazıktır, günahtır. Savcılık makamı bu kadar mı düştü? Bu kararı bu kadar mı saptırdılar? Bu hak mıdır, bu adalet midir? Benim müvekkilim rüşvetten yargılanmıyor; hakkında rüşvet iddiası bile yok. Peki, benim müvekkilim rüşvetten dolayı niye tutuklandı? Ayıptır, gerçekten ayıptır; böyle şey olmaz. HTS ve baz kayıtlarıyla bunu çözemezsiniz. Verdik işte dekontu... Vallahi de billahi de merak ediyorum; kendinizi nasıl aklayacaksınız? "Almadım" dersiniz, almadığınızı biliyorum; vermedim çünkü. Tahliye de olmadı zaten. Eğer olsaydı, Yargıtay'dan bozularak gelirdi kararlarınız, bilginiz olsun. Almadınız ama ben size bu şekilde iftira atsam ne yapacaksınız? Adam "Almadım" diyor; siz ne diyorsunuz? "Almadığını ispatla." O "Yok" diyor, siz ise "Var, baz kaydım var" diyorsunuz. Sizinle baz kaydım var. Başkanım, şimdi ben sabah sizinle bir yerde karşılaşsam ve üzerimde 2 tane telefon olsa ne olacak? "2 defa rüşvet verdim" mi diyeceğim? Bu mudur? Bu dosyada tam olarak bu yapılıyor. Siz insanları şu an bu şekilde yargılıyorsunuz; insanlar bu şekilde yargılanıyor. Biri çıkıp "Para verdim" diyor ama ispatı yok. Nasıl aklayacaksınız kendinizi? Aklayamazsınız; çünkü bu insanlar aklayamadı. O zaman deriz ki: "E, bunlar da aynı şeyi söylüyordu, aklayamadılar. Siz de aklayamazsınız." Bizim yargı sistemimizde işte bu yüzden şüpheden savcı yararlanıyor. Ben savcının adını henüz geçmedim çünkü kendisini ilk defa bu duruşma vesilesiyle görüyorum. Ben desem ki; "Savcının odasında rüşvet verdim", savcı kendisini nasıl aklayacak? Aklayamaz ki! Çağlayan'da her gün baz kaydım var benim. Diyelim ki adliyeye gittim; baz istasyonu savcının odasının üzerinden geçiyor, çantam da burada... Nasıl olacak bu iş? Olmaz. Böyle delil mi olur? Baz kayıtlarından delil üretiyorlar.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Şimdi net bir örnek vereceğim, meslektaşlarımın alanına da girmek zorundayım. diye biri var; 3 kere beyan veriyor. 6. beyanda müdahale etmem ama... Yani kendi müvekkiliniz dışındaki her yere değiniyorsunuz ama dosya siyasi; bakın rüşvet örneği verdim. Sizi siyasetle tanımlamaya çalışmıyorum. Ben ne yapmaya çalışıyorum? Geliyorum zaten, az kaldı. Bu şekildeki soruşturma bütün dosyayı hala etkiliyor. Tekrar söylüyorum; bunları anlatmadan siyasi boyutu anlatamam. Müvekkilimle ilgili rüşvet anlatıyorsunuz; 13. ve 16. eylemden yargılanan müvekkilim hakkında da iddialar bu şekilde. İşte bu dosyanın siyasi olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Devam ediyorum, az kaldı zaten, bu kısımlar bitiyor. Şimdi baz kaydından delil üretiyorlar. Biri diyor ki; isim vermeyeceğim, "Şu şahsa şurada para verdim." Sadece isim var. Sonra 2. kez gidiyor, bu sefer isim soyisim veriyor. "Ben 25 Temmuz'da para çektim" diyor; bakıyorsunuz para çekilmiş, dekontu da gösteriyor. "Para bende kaldı, 1 hafta sonra verdim" diyor. Ben ne bileyim 1 hafta sonra parayı ne yaptığını? Sonra şoförü geliyor, "Biz 25 Temmuz'da verdik" diyor. EDS kayıtlarını çıkarmışlar; yolda denk gelmişler. 23 Temmuz'da ise başka bir denk geliş yok. Savcılık ne yapıyor peki? "Tarihler karışabilir" diyor. Ya, savunmaya bu kadar mı güveniyorlar? "Tarihler karışabilir, bu durum çok normaldir; insanlar karıştırabilir, önemli olan olaydır" diyorlar ve insanlar tutuklanıyor. Yani diyorum ki; siz baz kaydı ile hiçbir yere varamazsınız. Bazı oraya, bunu buraya bağlayamazsınız. Sizin yıllarca kürsü arkadaşlığı yaptığınız insanlar FETÖ'cü çıktı. Hepsiyle baz kaydınız vardı; bu durum sizi FETÖ'cü mü yapar? Yapmaz. Bu insanlar aynı yerde çalıştıkları için gelip diyorlar ki: "Sen niye 2.000 defa baz verdin?" Verecek tabii 2.000 defa bazı; aynı yerde çalışıyor. Siz de verdiniz. Bu sizi bir şey yapar mı? Yapmaz. Görsel 7'yi açar mısınız? Bir tane açacağım size Başkanım; onu da güzel bir yere bağlayacağım. Sayfa 44'tü galiba. Bazla ilgili nasıl yorum farkı yapılıyor, aynı savcı üzerinden onu göstereceğim. Bir "mikro" yazıp arar mısınız? Mikro. Sayfa 43'ün sonuymuş. Orayı biraz büyütür müyüz? Biraz daha aşağı inin, hah orası. Biraz büyütelim, gözükmüyor; ben okuyorum. Diyor ki: "Baz istasyonları; çıkış güçleri ve hedefledikleri kapsama alanları nedeniyle büyük çaplı istasyonlar, mikro istasyonlar ve piko istasyonlar olarak 3 sınıfa ayrılırlar. Anten yüksekliği, coğrafi koşullar ve istasyon çıkış gücüne bağlı olarak 0-35 kilometre aralığındaki alana servis verirler." Yani diyor ki: "Bazlar 35 kilometreye kadar olan çevreyi kapsar." Devamında anlatıyor, anlatıyor ve en sonunda diyor ki: "GSM hatlarının sinyal aldığı baz istasyonları; çekim kapasitesi, abone yoğunluğu, coğrafi koşullar, cam ekranlı binalar vesaire nedenlerle özellikle atlama veya sapma yapabilir." Hepinizin göremediği yazı bu. Sizden rica ediyorum, en son sayfayı açar mısınız? En son sayfaya bir gelin, savcı kısmını büyütün. Kim yazmış iddianameyi? Muhammed İkbal Anar, bu dosyanın savcısı. Bu dosyada insanlar niye suçlanıyorlar? Bazla suçlanıyorlar. Bakın, 22 Temmuz 2025'te bunu yazan savcı; 6 Kasım 2025'te yazmış olduğu iddianamede kendisinin imzası var ve bu sefer bazlara dayanıyor. Allah'tan benim o dosyada vekaletim var da bu çelişkiyi yakaladım. Ne değişti Başkanım? Ne değişti? 3.5 aylık süreçte ne değişti de bazla ilgili yorum değişti? Bunu yazan savcı, bu dosyadaki iddianameye niye aynısını yazmadı? Yazamazlar çünkü; olmaz.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Başkanım, bu dosyanın en önemli noktalarından biri olarak neden "siyasi" dediğimi anlatmaya devam ediyorum. İşte ihaleler, alt ihaleler meselesi... Sayın savcım da burdayken beni dikkatle dinlemesini rica ediyorum. CMK madde 160 gereğince biliyorsunuz ki savcılar bir ihbar varsa derhal harekete geçerler. Ben, şu an, İBB'nin 9 Şubat 2019 tarihli ihalesi için ihbarda bulunuyorum. Muhammen bedeli 5.000.000 TL. İstenen sermaye en az 12.000.000 TL. Son üç yılda 50.000.000 TL ciro, son üç yılda faaliyet alanında 20.000.000 TL iş deneyim belgesi istenmiş. Bu dosyadaki insanlar niye yargılanıyor? "Sen kısıtlayıcı hüküm koydun" diye yargılanıyorlar. Peki, bunlar kısıtlama değil mi? İhbar ediyorum, lütfen harekete geçin. Bir tane daha söylüyorum: Reklam Müdürlüğü'nün 10 Aralık 2018 tarihli ihalesi. Muhammen bedeli 2.100.000 TL. En az 12.000.000 TL sermaye istemişler; yani bedelin yaklaşık 6 katı sermaye! Son üç yılda 50.000.000 TL ciro ve faaliyet alanında 20.000.000 TL iş deneyim belgesi istenmiş. Bizim dosyamızdaki yargılamanın birebir aynısıdır bu. Sanıklar, ihale dosyasında tam olarak bundan yargılanıyorlar; "Sen bu şartları koyarak insanların ihaleye katılmasını engelledin" deniliyor. Dosya siyasi ve buradaki insanlar siyasi rehinelerdir. Eğer siz 2018 tarihli bu ihalelere bakmıyor, sadece 31 Mart 2019 sonrasına bakıyorsanız burada bir sorun var demektir. Ben "2018 ihalelerinde kesin suç var" demiyorum; ama "adil bir soruşturma yapacağım" diyorsanız sadece seçim sonrasına odaklanmazsınız. Bu suçun zaman aşımı süresi de oldukça uzundur. Savcılar neden harekete geçmiyor? İhbarda bulundum ve takipçisi olacağım. CMK 160 uyarınca savcı beyin bu ihbarı alıp en azından bir inceleme başlatması lazım. Neden bu ihbarda bulundum? Göreceğiz. Eğer o ihalelerle ilgili dava açılmıyorsa, buradaki insanların hepsinin beraat etmesi gerekir; çünkü hükümler aynı. Eğer onlar suçsa bunlar da suçtur; adil yargılamadan ancak o zaman bahsedilebilir. Geçiyorum... Meramımı çok iyi anlattığımı ve herkesin bu dosyanın neden siyasi olduğunu anladığını düşünüyorum. Sizler bir şey diyemezsiniz, konumunuzu anlıyorum; ben de bunları anlatmayı sevmiyorum, bugün damağım kurudu. Ama bu dosyanın siyasi arka planını görmeden, insanların neden burada olduğunu anlayamazsınız. "13. eylem" diyorsunuz ya; hani en çok zorlandığınız konu... İşte sebebi buralardan geliyor. 13. eylem de siyasi saiklerle yazılmıştır çünkü ucu başka yerlere çekilmeye çalışılıyor.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

İddianameye gelirsek; iddianame çok tartışılır. Hukuki tahsili olmayan polis memurlarının yazdığı fezlekelerin %80'i alınmış, önümüze iddianame diye çıkarılmış. İddianamenin imza tarihi 11 Aralık gözüküyor. Savcılarımız sağ olsunlar çok çalışmışlar, gece saat 01:30'da imzalamışlar. Müthiş bir çalışma azmi! Ama neye yetişmeye çalışıyorlardı, bilmiyorum. Keşke bir defa daha kontrol etselerdi de müvekkilim için "özel vasfa haiz üyedir, başkasına emir talimat verir!" Başka; iştirak şirketlerinde yöneticilik yaptığına dair ifadeler var ama ortada somut bir iddia yok. Hiçbir şey söylememişler; yani iddianameyi nereye bağlamaya çalışıyorlardı, anlamak güç. Mahkemeler, TCK Madde 220/5 gibi sevk maddelerini görünce fiil ve faille bağlı kalmak zorundadır. Ancak bu iddianame fiili doğru dürüst anlatmamış bile. Aslında bu durum biz avukatlar için iyidir; çünkü sizin merak bağınızı artırır. Bu bilinen bir gerçektir. Ben bu iddianameye "kötü" demiyorum, bu iddianame aşırı kötü. Hayatımda gördüğüm en kötü ilk üç iddianame arasına rahatlıkla girer. Sırf "4.000 sayfa" diyebilmek için aynı ifadeleri kopyalayıp yapıştırmışlar, şişirmişler. 4.000 sayfa bir şeyler anlatıyor ama ne anlattığı belli değil. Dün siz de sistemde belirttiniz; "220/5'ten dava açılmamış, sadece sevk yapılmış" diyorsunuz. Ben şimdi bu metne ne diyebilirim? Gerçekten çok kötü bir hazırlık süreci geçirilmiş. Şimdi bakın, 10 numaralı görseli açar mısınız? "Değerli basın mensupları, bugün saat şu saatte toplantı yapacağız, bilginize." Savcılık iletişim kanalı üzerinden böyle bir duyuru yapabilir, bunda bir sorun yok. Ancak toplantı bitiyor, saat 14:39'da iddianame bana parça parça gelmeye başlıyor. Görsel 9'u açar mısınız? Oradaki dosya değiştirme tarihine yaklaşın lütfen. İddianamenin bana ulaştığı tarihe bakın: 11 Kasım 2025, saat 15:04. O tarihte bu dosyada kısıtlılık kararı var! İddianame henüz sizin önünüze dahi gelmemiş, muhtemelen mahkeme aşamasına geçilmemiş. Ama iddianame bende var. Şimdi müvekkilim neyle yargılanıyor? TCK Madde 136; yani kişisel verilerin hukuka aykırı olarak yayılması. Dümdüz soruyorum: Başsavcılık makamı bu metni sızdırarak kişisel verileri yayma suçunu işlemiş midir, işlememiş midir? Kısıtlılık kararı olan, iddianamesi henüz kabul edilmemiş bir dosyada; içinde 400 küsur sanığın T.C. kimlik numarası, anne adı, baba adı, doğum tarihi ve ev adresi olan bir belgeyi neden basına verdiniz? Şimdi bu suçu işleyen Başsavcılık mıdır, yoksa buradaki insanlar mı? Ama onlara kimse dokunmuyor. Böyle bir usul olabilir mi? Dosya size geliyor, kanunen 15 günde incelemeniz gerekiyor. İnceleyebildiğinize inanmıyorum; bu size olan güvensizliğimden değil, zamansal bir imkansızlıktan kaynaklanıyor. 4.000 sayfa metni ve onlarca klasörü 15 günde inceleyemezsiniz. Mümkün değil, bakamazsınız yani. Kabul ettiniz, peki; ama iddianamenin daha ilk sayfasını açıp okuduğumda karşıma ne çıktı? "Ahtapotun kolları." Bu ifadeyi bizzat Sayın Cumhurbaşkanı kullanıyor. Bu davanın ne kadar siyasi olduğunu daha ilk sayfadan hepimizin önüne koymuşlar; başka bir kanıta, başka bir söze ihtiyaç bile bırakmamışlar. İddianameye baktığımda, dosyanın tamamen etkin pişmanlık beyanlarına dayandığını görüyorum. Bizde başta evrak yoktu, bir şey bilmiyorduk; sonra sağ olsun heyetinizden dosya örneğini aldık. Görsel 11'i açar mısınız? Orada 'ın —ki iddianamede "Ertan Yılmaz" yazmışlar, tahliye edeceklerinden o kadar eminler ki ismini bile yanlış yazmışlar— tahliye kararını okuyorum. Farkı herkes görsün: "Suçun vasıf ve mahiyeti (bin küsur yılla yargılanıyor!), mevcut delil durumu, şüpheli savunmalarının alınmış olması, sabit ikametgah sahibi olması, tutuklamanın zorunlu şartlarda başvurulan istisnai bir koruma tedbiri olması, ölçülülük ilkesi..." 'ı (veya Yılmaz'ı) bu gerekçelerle tahliye eden akıl, buradaki insanlardan ne istiyor? Suçun vasfı ve mahiyeti sadece buradaki insanlar için mi değişiyor? dışarıdayken, dışarıdayken bu insanların suçu nedir? Hepsi 13. eylemden, tek bir eylemle yargılanıyorlar. Başkanım, eğer tahliyelere başladıysanız neden bu insanlar hâlâ içeride? Savcılık etkin pişmanlığı herkese bir ödül gibi sundu; biri de , onun evraklarını da birazdan göstereceğim. Dürüst konuşacağım; savcılık aşamasında "Savcı kendi çaldı kendi oynadı, bizi muhatap almadı, artık mahkemede muhatap buluruz" demiştim. Tensip aşamasında ya bu tutukluların serbest bırakılmasını ya da Ertan ve Murat'ın tekrar içeri alınmasını beklerdim. Gerçekten şaşkınım. Binlerce yılla yargılanan adamda "kaçma şüphesi" somutlaşmıyor da bu insanlarda mı somutlaşıyor? Dün bir meslektaşım bu iddianame için "suçlama aşuresi" dedi, güzel benzetmeydi. Ben de "terfiname" diyorum. Neden? İddianamede imzası olan savcılardan biri Bakan Yardımcısı oldu, biri HSK Genel Sekreter Yardımcısı, biri Personel Genel Müdürü, dördü Başsavcı Vekili... Terfi etmeyen kimse kalmamış! Sanki "bu iddianameye imza atan terfi eder" diye bir kural varmış gibi.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

O savcılardan bazılarını şahsen de tanırım ama bu iddianameyi yazanların bir anda yürütme erkinin göbeğine girmesi, davanın siyasi olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu kadar erken yapamazsınız; yaparsanız bu sistem çöker. Yapın ama bir sene sonra yapın, bir buçuk sene sonra yapın... İnsanın gözüne sokmayın o parmağı. Anlaşılıyor, olmuyor böyle. Yetkili mercii kim? AKP iktidarı. İmamoğlu kim? Cumhurbaşkanı adayı. Bu durum doğrudan bir tehdittir. Bu dava siyaset değil de nedir? Siyasi saiklerle yazılmış bir senaryodur bu. Yürütme erki geliyor, yargı erkiyle birlikte operasyon yapıyor; sonra operasyonu yapan yargı erkinin yarısı bir anda yürütme erkine geri dönüyor. Ben böyle bir sistemi ne gördüm, ne duydum. Vallahi de billahi de görmedim. Bu yaşananlar, bir hukukçu olarak benim bu ülkedeki hukuka olan inancımı her geçen gün biraz daha kaybettiriyor. Benim küçük bir kız kardeşim var; avukat olmak istiyor, bazen cübbemi giyip evde geziyor. "Yapma kızım" diyorum, "yapma." Çünkü artık ortada savunulacak bir hukuk kalmadı. Bunu burada sadece ben söylemiyorum; bakın, Danıştay 9. Daire Başkanı Abdurrahman Gençbay söylüyor. Kendisi vaktiyle usulsuz oy tartışmalarında "mühürsüz oylar uygundur" dendiğinde Genel Sekreterdi. Evladını Ankara'da kaybetti, Allah rahmet eylesin, ben de odasına vekiliyim. Abdurrahman Gençbay, Meclis Araştırma Komisyonu'na gittiğinde aynen şunları söyledi; sizin kürsü arkadaşınızın, 35 senesini yargıya vermiş bir büyüğünüzün sözlerini okuyorum: "35 senesini yargıya vermiş kardeşiniz olarak bir şeyler söylemek istiyorum. Sorun yargıya olan güven sorunu mu? Dairede arkadaşlarım taziyeye geldiklerinde önümde dosya görüyorlar. 'Başkanım dosya mı okuyorsun?' diyorlar. 'Yok' dedim, 'Benim devletim gözyaşları içinde bana oğlumun dosyasını okutuyor, ben evladımın dosyasını okuyorum.' Ben mesleğe başlarken yargıya olan güven %80'lerdeydi; bugün %20'ler seviyesine indi. O derslerine gittiğim arkadaşlara 'Bizimle siz sınıfta kaldınız' diyorum. Kimse 'Ben iyi bir yargıcım' demesin. Takım olarak hepimiz sınıfta kaldık." Bunu ben söylemiyorum, Danıştay 9. Daire Başkanı söylüyor bunu. Kaale almayabilirsiniz, Danıştay Daire Başkanı söylüyor bunu: "Yargıya olan güven azalmış vaziyette." Bunları siz yaşatacaksınız, siz yapacaksınız bunu. Bakın, dört sulh cezayı anlattım ya; bir meslektaşım dedi ki: "Ya bu ülkede hâlâ hâkimler varmış!" Yokmuş çünkü; aldılar. Aldılar, o hâkim gitti. Umur Bey'di galiba, şu an hatırlamıyorum; dört sulh ceza hâkimi oldu. Nasıl olacak bu düzen? Nasıl yürüyecek bu düzen?

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

O yüzden Başkanım, belki iddialı söyleyeceğim ama daha önce de söylendi: Siyasi saiklerle yürüyen bir soruşturmada savcılık makamının yapmış olduğu eylemler, hukuki tasnif olarak bana göre görevi kötüye kullanmadır. Ve bu görüşümü en yüksek yargı makamının, Yargıtay'ın bir kanaatine dayandırıyorum. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2017/370 sayılı kararı diyor ki: "Sanıkların inceleme konusu davada yaptıkları ağır hukuka aykırılıkların; mesleki kıdemleri ve görev yaptıkları mahkemelerdeki görev süreleri dikkate alındığında, beşeri ve mesleki tecrübesizlik kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Soruşturma evrakını incelemeden verdikleri hukuka aykırı kararlarla 'görevi kötüye kullanma' suçunu işlemişlerdir." Bunu diyen Yargıtay Ceza Genel Kurulu'dur. Buradaki herkesin yüreğine su serpeceğim şimdi. Arkadaş anlattı, "Babam Balyoz'dan yargılandı," diye. Şimdi kim yargılanıyor biliyor musunuz? O kararlara imza atanlar! İmza atandan tutun da bir tane tutukluluğun devamı kararına imza atan hâkim "hiçbir şey olmadı" sanmasın. O dosyada dokuz tane savcı, otuz iki tane hâkim var. Telefon dinleme kararına imza atan da yargılanıyor, tutukluluk kararı veren de yargılanıyor. O yüzden sizlerden talebim; lütfen hukuktan sapmayın. Ben bu yargılamanın sonunda, yürütmeden korkmayan, yargının dışında hiçbir merciden çekinmeyen bir karar görmek istiyorum. Evet, on sekiz kişiyi tahliye ettiniz, "Bu bir başlangıç," dediniz. Bu beni rahatlatan bir şey. Savcılığın tahliye talebi yediydi. Ben dürüstüm, herkes biliyor; dedim ki: "Yedide kalmaz, on yedi kişi çıkacak." On sekiz oldu, yanıldım. Daha çok yanılmak istiyorum ben! Şimdi son cümlem, şunu söyleyip bitireceğim: Üniversitedeyken hocam demişti ki; "Yasama, yürütme, yargı deniyor ya; savcı yürütmedir." Üniversitedeki CMK hocam söyledi bunu. "Nasıl ya hocam, olur mu öyle şey?" dedim. Dedi ki: "Arkadaşlar kanunlara bakın; kanunların altında 'bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür' yazar." Ben eski olduğum için o zamanlar Bakanlar Kurulu falan vardı tabii. O zaman çok anlamlandıramamıştım, "Değildir," demiştim. Şimdi hocamdan geç kalmış bir özür diliyorum. Gerçekten savcılık yürütme makamıymış. Ara verelim mi Başkanım? İsterseniz ben devam ederim, bende sorun yok bu arada.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

(Öğleden sonra) Sayın Başkanım, dediğim gibi artık Ekim eylemlerine geldim. Bence ben meramımı anlatabildim; dosyanın siyasi yönüne yönelik olarak bir de çok kısa bir şey söylemem gerekiyor. Şimdi baroya göre tweet de attım ama bence burada da söylemem lazım. Basın emekçisi arkadaşlar bazen yazarken hızlıyız diyorlar ve yanlış yazabiliyorlar; benim bir beyanımı çok farklı şekilde yazmışlar. Ben şahsi olarak ülkedeki iddia ve savunma dokunulmazlığına şu anda çok güvenmediğim için, başıma bir şey gelmemesi adına bunu tekzip ediyorum. Arkadaşlar, attığım tweet'e bakarsanız bir beyanı yanlış geçirmişsiniz; oradan bana bir soruşturma açabilirler, bilginiz olsun. Zaten SEGBİS kayıtları var. Şimdi ben müvekkilimin... Savcı Bey yok galiba, hemen başlayayım; zaten soru sormasın benim müvekkilime, sorun yok. Ben dediğim gibi müvekkilimin siyasi rehin olduğunu düşünüyorum. Bu müvekkil, ne yazık ki kendi öz vatanında siyasi emeği tutsak edilmiş vaziyette. Benim müvekkilimin ifadesi 29 Nisan günü savcılıkta alındı. Savcılık makamı, Savcı Cahit Cihat Sarı, odaya girer girmez kendisine "Melih gel, ben sana çok iyi çalıştım" diyerek daha dakika 1 gol 1 müvekkilimi baskı altına almaya çalışmış. Düşünün; hayatınız boyunca hiç savcı görmüyorsunuz ve savcı size diyor ki: "Gel, ben sana çok iyi çalıştım." Yani bu arada çok iyi çalıştığı hali buysa çok merak ediyorum, çalışmasa neler olurmuş. İfade sırasında müvekkile bir de şunu söylemiş ki bu da bence çok sıkıntılı bir şey; yani bir ifade almanın nasıl yasak sorguya girdiğini anlatıyorum size. İfade sırasında demiş ki: "Kamuda 2 tür yönetici vardır Melih; 1, imza atsın diye oraya oturtulanlar, 2, senin gibi yönetsin diye oraya koyulanlar. Sen 2. gruptasın, sen olmadan bu işler olmaz, gel bana anlat." demiştir. Şimdi bu ifade aslında zaten savcılık makamının daha ifade almadan hakkındaki görüşlerini gösteriyor. Şimdi kendisi de bir kamu makamında; kendisi acaba hangi sınıfta? Biz böyle soramayız kendisine, bu doğru bir yaklaşım değil. Çünkü yaptığı şey, bir ifadeyi kişinin özgür iradesinin dışına çıkarmaya çalışmaktır. Ki biz çok önemliydik, yönlendirmeler hesabında çok duyduk; sen pek çok şeyi ilk defa duydun burada, tamam. Müvekkile asıl sorulacaklara çok girmek istemedim; bakın, müvekkile sorduğu pek çok şeyi ifadeye yazmamış. Mesela "Amerika'ya mı İsrail'e mi satıyorsunuz?" diyor; ben öyle bir şey görmüyorum bu sorularda. Madem bu kadar eminsiniz bu işten, yazsanıza sorulara; niye yazmıyorsunuz? Yani müvekkilin ifadesi sırasında "Ben 'i nasıl olur da manipüle ederim?"i uygulamak için her şeyi yapmışlar. Bu arada ifadede sıkıntı yok, ifadeyi inkar etmiyoruz; ama şunu tekrar vurgulamak gerekiyor: İfade özgür bir ruhla alınmıyor, alınırken manipülasyon yapılmaya çalışılıyor.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Şimdi "Eylem 13" dediğimiz şey... Bakın, savcılığın "Eylem 13"te inanılmaz bir karmaşası var. Meslektaşlarım 2 gündür anlatıyorlar; işte burada İBB Hanem başka bir şey, İstanbul Senin başka bir şey ama savcılık bunu almış, iç içe geçirmiş. O kadar özensiz ki; "İstanbul Senin" diyor, "İBB Hanem" anlatıyor; "İBB Hanem" diyor, "İstanbul Senin" anlatıyor. Sevkleri farklı farklı yapıyor. Yani burada insanlar, mesela atıyorum bir sanık İBB Hanem'de çalışmış, "İstanbul Senin"den sevk yapıyor; "İstanbul Senin"de çalışan için İBB Hanem'den sevk yapıyor. Bu kadar özensizlik olabilir mi? "Ben gel çok iyi çalıştım, senin konunu çok iyi biliyorum" dediği konu bu. Şunu da söyleyeyim; savcılık makamının teknolojiyi bildiğini de düşünmüyorum. Bu arada zaten zorunda da değil; savcılık makamı da siz de ben de bilmek zorunda değiliz. Bu işin eksperleri var, onlar yapsınlar. Biz hukukçuyuz, biz hukuku bilmek zorundayız. Ama hukukçu bir konuyu bilmiyorsa, örneğin bu konudaki teknik detayları birilerinden yardım alarak öğrenmesi gerekiyor. Yardım almıyorsan veya yardım aldığını zannederken aslında yardım dahi almıyorsan niye bilirkişi gibi davranıyorsun ki? Şimdi ben isterdim ki iddianameyi yazan savcı burada olsun ve ne yaptığını bize anlatsın. Bakın Başkanım, gerçekten ben iddianameyi yazan savcıların diyeyim -çünkü tek bir elden çıkmadı, o kısmı kim yazdı bilmiyorum- ama yazan savcıların "kaynak kod nedir?", "Google teknolojileri nedir?" bildiğini düşünmüyorum. Bilmek zorunda da değiller. Ben de mesela biliyordum ama ne olduğunu tam bilmiyordum. Benim aslında her gün telefonda gördüğüm şey formmuş; adının "et formu" olduğunu ben de bilmiyordum ama öğrendim. O öğrenmemiş, kalkmış dava açmış; bu doğru bir şey değil Başkanım. Şimdi "İstanbul Senin" dediğiniz şey telefonunuzda var mı bilmiyorum ama muhtemelen telefonunuzda Getir veya Yemeksepeti vardır. Şimdi Getir'i açın; açtığınız zaman GetirYemek, GetirCarsi, GetirTaksi, GetirFinans gibi seçenekler çıkıyor. "İstanbul Senin" de aslında budur. İBB'nin birden fazla uygulaması var; İBB'nin bu 40'tan fazla uygulamasının bir araya getirilmiş olduğu bir yapıdır. Şimdi burada özellikle bu örneği verdim çünkü Getir bu fikri "İstanbul Senin"den almıştır. Getir, "İstanbul Senin"den sonra bu fikri kendisine uygulamış ve "Bu çok mantıklı bir şey, benim niye ayrı ayrı uygulamalarım var?" diyerek hepsini bir araya getirmiştir. Bakın, "İstanbul Senin" böyle bir projedir ve dünyada bir ilktir. Bu insanlar dünyada bir ilki başardıkları için mi buraya geldi, onu da anlamadım. Yani dünyada bir ilk yapılacaksa bu ülkede bunu sadece belirli insanlar mı yapabilir? Bizler yapamaz mıyız? Evet, benim müvekkilim ve "İstanbul Senin"de çalışanlar dünyada bir ilki başarmış, bu kadar büyük bir platform oluşturmuşlar. Gelin "İstanbul Senin"in içeriğine bakalım; benim telefonumda var mesela. "İstanbul Senin" içinde birden çok uygulama var ve çok rahat bir şekilde diğer uygulamaya aktarabiliyor, ödeme yapmanızı sağlıyor; pek çok özellik var orada. Bu "İstanbul Senin" projesinden bir suç çıkarmaya çalışmak, hele bir de bunu "KOBIL" üzerinden yapmaya çalışmak gerçekten çok komik. Onu da anlatacağım; savcılık herhalde başka bir şey zannediyor, burada da bir sıkıntı var. Aslında burada "İstanbul Senin" lansmanından birkaç dakika izletecektim; orada Ekrem Bey'in 1 dakikalık, 'un 1 dakikalık, Naim Bey'in 1 dakikalık konuşması var. Hepsini gösterecektim aslında ama siyasi propaganda olarak algılanabilir diye göstermeyeceğim, bilginiz olsun; ancak daha sonra bunları mahkemenize sunacağım, orada göreceksiniz. Oradaki konuşmalarda Ekrem Bey şunu anlatıyor; "Biz İstanbul'un tüm ruhunu bir araya getirdik" diyor. ise özetle "Biz bir dijital atılım yaptık, bunu dünyada ilk defa biz yaptık, daha önce kimse yapmamıştır" diyor. KOBİL'nin sahibi da yargılanıyor bu arada; ona da yazık, günah. Adamın hayatının yarısından fazlasını Almanya'da geçirdiğini biliyorum. Bu akıl almaz iddialar karşısında "Biz bir güvenlik şirketi gibiyiz; bizi seçtiler çünkü güvenlik istiyorlardı" vesaire diyor. Şimdi bakın; hepiniz gördünüz, highlight'ladım ben. Ortada bir sözleşme var. Savcım sözleşmeyi gördüğü halde yazmıyor. Ben buna şahidim çünkü ifadesi alındığı zaman bunu dosyaya sunmuş ama savcı yazmıyor. Sonra ben diyorum ki, evet iddia makamı dedi ki "Delil yok." Başkanım yok değil, bu lehe delildir. Ben bunu eklerden çıkarmak zorunda değilim ama savcı bunu iddianameye yazmak zorunda. Savcının iddianameye yazmadığı şeyi ben araştırıp bulmak zorunda kalıyorum. Benim iş yüküm arttı; yemin ediyorum bakın, son 1 haftadır gözlerim artık çift görmeye başladı. Gerçekten bir kuyuda elimdeki bir cımbızla bir şey arıyorum; bir savcının bizi getirdiği nokta ne yazık ki bu. Şimdi bakın Başkanım, KOBİL kimlerle çalışmış diye baktım. ING ile çalışıyor, Vakıfbank ile çalışıyor, İsviçre bankalarıyla çalışıyor. Yani bu şirket tüm itibarını ve ticari geleceğini, İstanbul'daki söz konusu 3,7 milyon seçmenin verisiyle mi riske atacak? Veriyi sağa sola mı satacak? Mantık bu mudur? Bunu kimse yapmaz, gerçekten kimse yapmaz. Buna zaten ne İBB'nin ne de KOBİL'in ihtiyacı var. KOBİL'in bu projede yer alması, benim hissiyatıma göre kötü niyetin değil; güvenlik, koruma ve kurumsal sorumluluk anlayışının bir göstergesidir. Veriyi kötüye kullanmak isteyenler, veriyi korumak için kurulmuş bir teknoloji şirketini seçmezler. Veriyi çalmak isteyen başka bir yeri seçerdi.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Bu yüzden, savcılığın KOBİL'i anlamadığını düşünerek size bu açıklamayı yaptım; çünkü "İstanbul Senin" KOBİL'e dayanıyor. Şimdi, Ekrem Bey'in seçim kampanyasının adı "İstanbul Senin", uygulamanın adı da "İstanbul Senin". Buradan da Necati Bey'e bağlamaya çalışıyorlar herhalde. "İstanbul Benim" ismi düşünülmüş deniyor ya, alakası yok. O seçim kampanyasıyla buradaki uygulamanın adının böyle olmasının hiçbir ilgisi yok. Ben şimdi size zaten İBB'nin göndermiş olduğu sunumun girişini ve KOBİL'in gönderdiği sunumu göstereceğim. Cezaevinde sordum; "Neden bu isimler düşünüldü?" dedim. Bana dedi ki: "Birçok isim gündeme geldi ama hatta benim de aklıma en çok yatan 'İstanbul Benim' veya 'İstanbul Bizim' gibi bir şeydi." "Niye vazgeçtiniz?" dedim. Çünkü "İstanbul Benim" olabilir; sonuçta telefonu açıyorum, benim telefonum, neden "İstanbul Benim" olmasın? Şöyle dedi: "Seçim kampanyasında 'İstanbul Senin' denildi ya; sonra kazanınca 'Benim mi oldu?' diye anlaşılmasın diye bu isimden vazgeçildi." Bakın, başka isimler düşünülmüş; yani o seçim kampanyasıyla bu işin hiçbir alakası yok. Fatih Bey, 14 numaralı görseli açar mısınız? Bana onu Melih Abi söylemedi Başkanım. Bakın, belki de "İstanbul Benim" olacaktı gerçekten. Bu arada bence "İstanbul Benim" tam yerinde bir isim olabilirdi; o sayfa kalsın lütfen. Yani telefonumu açıyorum: "İstanbul Benim". Gerci "İstanbul'un sefili benim" gibi bir anlam da çıkıyor herhalde. Şimdi 14 numaralı görselde, bu İBB'nin KOBİL'e göndermiş olduğu sunumdur. Alt tarafa inmeye gerek yok; isterseniz inin, orada "Şu anki durum ne? Biz neyi hedefliyoruz?" gibi detaylar anlatılıyor. İlk sayfaya bir gelin; İBB'nin göndermiş olduğu isme bakın: "İstanbul Mobilite Platformu" ve alttaki slogan. Buradan "İstanbul Senin" ismi çıkmıyor. Burada bahsedilen şey; her uygulama için ayrı bir yükümlülük yerine, hepsini tek bir yerde toplama ve toplu ödeme sistemini çalıştırma çabasıdır. Bir sonraki sayfaya geçelim. Bakın, orada İBB'nin kaç tane uygulaması olduğunu size gösteriyor. Bu insanlar, şu anda bu uygulamaları tek çatı altında topladılar diye yargılanıyorlar; insanların hayatını kolaylaştırdıkları için yargılanıyorlar. Şöyle düşünün: 40 uygulama demek; 40 üyelik, 40 tane şifre demektir. Bir tane uygulamaya girersiniz, oradan her yere ulaşırsınız; bu daha kolaydır. İnsan hayatının kolaylaştırılmasının yargılanması bana çok komik geliyor. 15 numaralı görseli açabilir miyiz? Evet, yapacak bir şey yok. Şimdi 15 numaralı görsel de KOBİL'in buna karşılık göndermiş olduğu sunumu gösteriyor. Bakın, burada da "Biz kimiz, ne yaparız?" diye anlatıyorlar. Şunun adına bakar mısınız? "Modern, Güvenli ve Dijital Bir Türkiye" diyor. 3. sayfaya gelir misiniz? Hani KOBİ'nin, daha doğrusu Platform İstanbul'un bu alanda hiçbir tecrübesi yoktu ya; bakın KOBİL kimlerle çalışmış? Şimdi savcılık makamı bunu görmezden mi geliyor? Bunlarla çalışan insanlar için "Bu konuda bir çalışmaları yok ki" diyor. Siz olaya sadece "Platform İstanbul" diye bakarsanız kötü niyetli olursunuz; ancak bu verilere bakarsanız zaten sıkıntı ortadan kalkar. Ben burada savcıyı şöyle suçlamıyorum: 'un ifadesini alana kadar muhtemelen savcılık bunlardan haberdar değildi. Ama o noktadan sonra artık haberdarsın; haberdar olduğun halde bakmıyorsan bu artık kötü niyettir. 16. sayfaya gelir misiniz? Evet, burası. Bakın, gönderilen uygulama da bu: "İBB S Platformu". "İstanbul Senin" nerede? Hani isim lansmanla seçim kampanyasına bağlanıyor, seçim kampanyasından da Necati Bey'e bağlanıyor ya; hani Necati Bey de "Bunu ben yaptım" diyor ya, peki "İstanbul Senin" nerede? Yok; "İBB S Platformu". Bakın, hepsini dosyaya koymuşlar. Böyle şey olur mu? Bunlar savcının elinde; niye bunları iddianameye koymuyor? Ben bunları bulmak zorunda kalıyorum. Ben bunları bulamasaydım ne olacaktı? Hepsi yargılanacak, ceza alacaklardı. Biz niye bunları size göstermek zorundayız? Şimdi benim müvekkilim diyor ki: "Ben 'İstanbul Senin' projesinin en başında varım." Evet, var; fakat sonrasında yok. Benim müvekkilim lansmana dahi davet edilmemiş. Lansmanına davet edilmeyen bir insanı, "İstanbul Senin" projesinde olduğu iddia edilen bir kişisel veri ihlalinden sorumlu tutuyorlar şu anda. Lansmanda yok. Demek ki "Sen artık bu konunun bir tarafı değilsin" diyorlar müvekkilime ama bir yandan da "Sen 'İstanbul Senin'den sorumlusun" diyorlar. Bu da saçmalıktır, çok büyük bir mantıksızlıktır. Müvekkilim de söyledi, bakın çok güzel anlattı: "Bir havuz düşünün, havuzu bir sürü musluk dolduruyor; 'İstanbul Senin'in yaptığı budur" diyor. Başkanım, burası bana göre çok önemli. Şimdi 40 uygulama demek, bakın, 40 uygulama demek 20 milyon üyelik demektir. Mükerrer kayıtlar da var, çünkü olmak zorunda. Siz 40 uygulamaya üye olursanız, ben atıyorum 5'ine üyeyimdir; bu durumda 5 tane mükerrer kayıt oluşur. Hadi ben iyi niyetli yaklaşayım; bu 40 uygulamanın %75'i mükerrer kayıt olsun. Yahu zaten bizim esnafa götürebilecek İstanbul, yani İBB'nin elinde 10 milyon kişinin verisi var. Hadi biraz daha düşük hesaplayalım; 5 milyon kişinin verisi zaten İBB'de mevcut. Siz şunu mu diyorsunuz: "Sende 40... pardon 20 milyon veri vardı, sen bunu gereksiz gördün ve 4,7 milyona düşüreyim dedin. İşte düşürdün, sayı 4,7 milyona indi; sonra da bunu sızdırdın." Bu da mantıksız. Bir kere İBB'nin veri için "İstanbul Senin"e ihtiyacı yok; zaten tüm veriler elinde var. Mantıklı düşünmeye çalışıyorum; "İstanbul Senin" geldikten sonra 100.000 veya 300.000 yeni üye gelmiş olabilir. Eğer yeni üye gelmediyse, "İstanbul Senin" amacına ulaşmamış diyeceğim ama zaten geçmişte kalanların hepsi mükerrer üye. Bu durum çok mantıksız değil mi? Benim elimde 20 milyon veri varken, ben bu sayıyı düşürdüm diye suçlanıyorum. Nasıl yani? Ben veriyi mi çaldım? Olan veriyi bir daha mı çaldım, bir daha mı sızdırdım?

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Sızdırma meselesine de geleceğim; orada artık olay netleştiği için sıkılmadığınızı düşünüyorum Başkanım, çünkü olayı anlatıyorum. Şimdi, 26 Mayıs 2025'te veriler satışa çıkıyor; zaten insanlar temel olarak burada yargılanıyor. Fiyatın saçmalığından herkes bahsetti. Başkanım, şu anda bir çocuğun cebine 200 TL verin, sizin yedi ceddinizin bilgisini çıkartır. Ülkede "panel" diye bir gerçek var; bu panellerdeki bilgileri de e-Devlet'ten aldılar. Şöyle söyleyeyim; rızanız varsa söyleyin, ben celse arası birkaç kişiyle görüşeyim, yarım saatte sizin tüm T.C. kimlik numaranız; ananızın, babanızın, kardeşinizin, eşinizin adı; doğum tarihiniz, nereli olduğunuz ve köyünüze kadar tüm bilgileriniz bana gelir. Belki iddialı bir konuşma olacak ama bu salondakilerin %3'ü veya %5'i o panellerde kesin vardır. Çünkü bunlar 200 liraya satılıyor Başkanım, 200 liraya! Girin Telegram'a -savcılık Telegram'ı da bilmiyordur herhalde, bilse onu da İBB'den bilirlerdi- 200 liraya İstanbul'un verilerinin hepsini alırsınız. Ama bunlar e-Devlet'ten sızdı, EBA'dan sızdı. Şimdi Allah'ın işi mi diyeyim, şans mı diyeyim bilmiyorum; bugün sabah kahvaltı yaparken Twitter'a bakıyorum -bu arada Twitter bağımlısıyımdır- bir şey gördüm ve beni çok şaşırttı. Zamanlaması çok komik denk geldi. Melih Abi de bunu bilmiyor, ilk defa benden duyacak; savunmaya da ekleyemedim. "Ana Evrak" dosyasını açar mısınız? Savunmaya koymaya zamanım yoktu, gece ne olduğunu bir görün; altını çizdim. Bakın, bu gece ne olmuş? Biraz büyütebilir misiniz? "DarkWeb Intelligence" diye bir sayfa; Türkiye'deki 135 milyon GSM kullanıcısının verisinin sızdığını söylüyor. Bu veriler içerisinde isim, soyisim, T.C. kimlik numarası, aile kayıt numarası, kişisel kayıt numaraları, doğum tarihi, doğum yeri, medeni durumu, ölüm tarihi, adresi ve telefon numarası var diyor. Başkanım, bakıyorum; bunları Google'da satıyorlar. Orada tam görünmüyor galiba; 145 milyonluk parçayı ayrı fiyata, 135 milyonu ayrı fiyata, 136 milyonluk başka bir parçayı da ayrı fiyata satıyorlar. Bu ne zaman olmuş biliyor musunuz? Twitter'da paylaşıldığı tarih, gece yarısı saat 01:30'du. Bence şimdi savcılık makamı burada ihbarda bulunmalı. Soruşturma açın; ben bilmiyorum artık. Ben bunu gördüm, bu gece olmuş. Bir bakın; "BTK'da oldu" diyor mesela. Demek ki BTK'ya girmişler; o zaman BTK hakkında soruşturma açılsın. Durum bu mudur yani? İstanbul Senin üzerinden buna suç mu verilir insana? Bu da bir şans; tamamen şans eseri bugün denk geldi Başkanım. Şimdi bir veri sızıntısından bahsediyoruz. Geçen hafta da anlatmıştım size; veri sızıntısının tarihi belli değil. Şu anda buradaki insanlar, ne zaman sızdığı belli olmayan bir veri setiyle yargılanıyorlar. Bu arada veri sızdıysa eğer, bana sorarsanız bu Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile alakalı bir sorundur; TCK bağlamında değildir. Çünkü eğer öyleyse; e-Devlet verileri çalındığında ve Bakan Uraloğlu bunu kabul ettiğinde, o zaman bakana da soruşturma açılması gerekirdi ama olmadı. Yemeksepeti'nin tüm üyelerinin bilgileri çalındığında, KVKK tarafından Nevzat Bey'e para cezası verildi; soruşturma açılmadı diye biliyorum. Ama ne oldu? Bu ülkede "verilerimiz çalındı" diye haber yapan İbrahim Haskoloğlu tutuklandı. Adalet, hak bu mudur? O yüzden bu konuda, eğer veri sızdıysa ki ne zaman sızdığı belli değil, burada bir sıkıntı var deniyor. Veri sızdıysa sorun TCK bağlamında değil, idari bağlamda olur. Biri veriyi alıp gerçekten sızdırmak için sisteme girmişse yapacak bir şey yok; bu durum, hırsızlık yapıldığı zaman ev sahibinin "Sen evini koruyamadın" diye suçlanmasına benziyor. Ev sahibi güvenlik kamerası taktırmış, evin dört bir tarafını çitlerle çevirmiş, her türlü önlemini almış; ama hırsızlar yine de çalışmış. Ne yapabilirsin? Bu saatten sonra suç işleyemezsiniz ama bu dosyada insanlar "veriyi sızdırdınız" diye yargılanıyor. Veri sızıntısının tarihi belli değil, bu konuda hepimiz netiz. Kimse şu tarihte sızdı demiyor. Ama sızıntının tespit tarihi 26 Mayıs. Melih abiyle konuştum; "26 Mayıs nasıl olabilir?" diye. Bana dedi ki: "Bizim İBB'de bir yazılım sistemimiz var. Bazı anahtar kelimeler vardır; sisteme bunlarla girilirse veya bir eşleşme olursa sistem uyarı vermeye başlar." Ben buradan şunu çıkartıyorum: Aynısı BTK'da da, USOM'da da var. Demek ki bu uyarı, otomatik sistem taraması sırasında gelmiş ve 9 saat önce bir şey paylaşıldığı görülmüş. Paylaşım tarihi en geç 26 Mayıs olduğu için, bu verinin en geç 26 Mayıs'ta sızdığını söyleyebiliriz. Eğer 20 Mayıs ile 26 Mayıs arasında sızdıysa, bunun sorumlusu USOM'dur; çünkü bizzat İBB'nin kaynağıdır. Peki, USOM'la ilgili soruşturma var mı? Yok. İhbarda bulunuyorum; inşallah bu ihbarlar dikkate alınır. Ben bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ihbarda bulunuyorum; sanık müdafii olarak bulunmuyorum bu arada. O yüzden lütfen dikkate alınsın. Madem benim verim sızdı ve ben de İstanbul'da yaşıyorum; lütfen USOM hakkında bir soruşturma açın, açılması gerekiyor. 20-26 Mayıs arasında sorumluluk USOM'dadır, 20 Mayıs öncesinden ise İBB sorumlu. İBB'nin sorumluluğu cezai mi hukuki mi? Anlattım, nasıl diye? Peki, İBB'nin KVKK sorumlum kim? . Naim Erol nerede? Naim'in nerede olduğunu bilmiyoruz, yok. Adam her yerde var ama burada yok. Böyle bir mantıksızlık olur mu? Ben Naim Bey'i burada görmeliyim; kendisine "Bu nasıl oldu, şu nasıl oldu?" diye sormalıyım. Bu konuyu en iyi bilen Naim Erol'dur ama burada yok. Niye yok? Çünkü pazarlık var; onu da şimdi göstereceğim. Pazarlık yapmış, pazarlık yapınca burada olmuyor. Müvekkilim ise hasta haliyle burada. Müvekkilim 26 Nisan'da gözaltına alınıyor; eğer veri sızıntısı 26 Nisan ile 20 Mayıs arasındaysa müvekkilim bundan zaten sorumlu tutulamaz. Yani içerideyken dışarıya nasıl müdahale edecek? Boş ver abi, hiçbir şekilde sorumlu değil. Zaten tutukluyken yapabileceği bir şey de yok.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Şimdi Almanya'ya gitme konusu... Başkanım, bu Almanya'ya gitme konusu iddianamede savcılığın inanılmaz önem atfettiği bir konu; bunu anlamış değilim. İddianamede her yerin altı çizilmezken şunun altı çizilmiş: "Melih ve İbrahim Almanya'ya görüşmeye gitti." Tarihine kadar hatırlıyorlar, helal olsun vallahi! Ben bunu görünce "Abi, bu tarihi nasıl bu kadar net hatırlıyorlar?" dedim. O da gelecekti ama uçağı kalkmadı, toplantıya zoom üzerinden katıldı. Şimdi Başkanım, elimizde diye bir kavram var; kimileri "Git-Gel Naim" diyor, neyse kötü konuşmayacağım. 5 defa ifade vermiş. Ben şöyle düşünüyorum: , savcılığın çilingiridir. "Naim gel, şurası için ifade lazım" diyorlar, geliyor; "Operasyon yaptık, ifade lazım" diyorlar, geliyor; "Operasyon yapacağız, ifade lazım" diyorlar, yine geliyor. Her seferinde gidip geliyor. Duyumlarıma göre -ki bunu ispatlarım- kız arkadaşıyla 7. katta yemek de yiyor. Bunu savcılıktaki baz kayıtlarından çıkartırım. İfade öncesi veya sonrası 7. katta kız arkadaşıyla yemek yiyor; ne güzel iş ya! Hayır, kanka mı oldunuz? Ne oldu? Bir savcı, bir şüpheliyle "kanka" olamaz; böyle soruşturma yürütemez. Şüpheli değilse istediği her şeyi yapabilirler, maça da gitsinler sorun değil; ama şüpheliyle bunu yapamazsınız. İfadedeyken yemek verilmesi sorun değil de niye o özel muamele yapılıyor? Olur mu öyle şey? Şimdi görsel 16'yı açmanızı rica ediyorum. Bu arada benim gösterdiklerim sizin ekranınızda gözüküyor mu Başkanım? Kendi ekranınızda görüyorsunuz, değil mi? Tamam, güzel. Şimdi bakın, görsel 16 dediğimiz şey... Bir saniye, görüntüyü odaklayabilir miyiz? "Git-Gel Naim" dediğimiz kişiye, sonsuz yakınlaştıralım. Bakın, KOBİL'in 'e daveti; biraz aşağı inin. Bakın, 13 Kasım'da gelmiş. Diyor ki burada özetle: "İşte sizin konaklamanızı vesaire karşılayacağız." Biraz daha inin aşağı; mesajı bizzat göndermiş. Yani bu toplantıya Naim Erol da çağrılmış, değil mi? Çağrılmış. Bu arada toplantıya gitmek suç değildir, bu konuda netiz. Ben bunları bununla suçlamıyorum. Şimdi görsel 17'yi açalım. Müthiş bir evrak; benim en eğlendiğim evrak budur. Herkes görsün diye biraz yaklaşalım. Bir WhatsApp grubu var: "Almanya Ziyareti". Gidecek insanlar WhatsApp grubu kurmuşlar. Bakın, Naim Erol mesaj göndermiş; "Benim Saraybosna-İstanbul uçağım iptal edildi" diye yazıyor. Bu arada Saraybosna'da tatildeymiş; güzeldir bu arada. Saraybosna'dan İstanbul'a gelip oradan Almanya'ya geçecek, doğru hatırlıyorum değil mi? Bakın, mesajda uçağın iptal edildiğini söylüyor ve diyor ki: "Abi benim dönüş uçağım patladı, Almanya'ya bakıyorum ama yarın gece varışlı uçuşlar var. Şimdi havalimanına gidiyorum, arayacağım seni." Biraz daha aşağı inelim. Bakın, orada "Saraybosna'dan Frankfurt bileti var" diye kendisine gönderilmiş; "Bak böyle gelebilirsin, yarın sabah 07:40 Viyana aktarmalı Frankfurt'a gelebilirsin" diyorlar. Naim diyor ki: "Aynen ona bakacağım abi ben." Biraz daha aşağı inelim; "İnmiyor uçaklar müdür" diyor. Müvekkilimin aşağıda mesajı var, biraz daha aşağı inelim; "Tadını çıkar, ne diyeyim?" diyor. Şimdi Sayın Heyet; hukuka uygun bir toplantıya kendisinin davetli olduğunu, uçağı kalkmadığı için gidemediğini ama toplantıya online katıldığını savcıya anlatmayan kişinin beyanına itibar edilir mi? Bu adam bu toplantıya online katıldı. Ama savcı niye böyle yapıyor? Ben size onu da söyleyeyim: Hani "Beyler Almanya'ya, Amerika'ya gidiyor" diye bir algı yaratılmak isteniyor ya; savcı hemen görmüş: "Aha Melih'le İbrahim Almanya'ya gitmişler, altını çizeyim ben bunun, Almanya'yı görelim." E Almanya'ya gitmek isteyip gidemeyen bir var; toplantının programı da elimde, onu boşa koymadım. Sırf Almanca diye ekrana yansıtmadım, benim Almancam yok çünkü. Toplantıya çağrıldığını savcıya söylememiş; bu yalan değil de nedir? Eksik bilgi vermek yalan değil midir? Yalandır. Savcı manipüle etmiş; böyle şey olur mu? Kendisi bizzat içinde olduğu bir konuyla alakalı hiç yokmuş gibi davranmak ahlaka uygun bir davranış mı? Bunca insana iftira atmak için kendisini dışarı çıkartıyor. Bunlar ortaya çıkmayacak mı zannediyor? İşte hepsi burada, evraklar ortada. Naim'in ifadesi baştan sona yalanlarla doludur; çürütmeye de devam edeceğim. Şimdi Adform" meselesi... Çok uzatmayacağım. Naim Erol, kendi özgürlüğü için savcılığa sözde bir delil veriyor; ama verdiği delil sadece bir ekran görüntüsünden ibaret. Başka bir flash bellek veya bir şey verdiyse bizde onlar yok, ona bir şey diyemeyeceğim. Ama şu var: Verdiği şey sadece ekran görüntüsü ve mesajlarsa Yargıtay'ın kararı nettir; karşı tarafın itirazı varsa o verilerin bulunduğu dijital kaynaktan çekilip alınması lazım. Örneğin telefondur, maildir; oradan tespit yapılması gerekiyor. Biz içeride içeriği inkar etmiyoruz ama sırf o dijital veriyi sunsun diye itiraz ediyorum. Getirsin bir görelim bakalım; telefonunu bir getirip koysun ortaya. Ama getiremez telefonunu; getiremezse de bu delil çöpe düşer. İtiraz ediyorum çünkü şu an delile.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Başkanım, Google'a girin ve "Adform nedir?" yazın; ben de öyle yaptım. Şöyle diyor: "Adform kodu reklamcılıkta yaygın olarak kullanılmakta olup doğru hizmetlerin, doğru hedef kitleye ulaştırılmasını amaçlamaktadır." Bu kadar basit! Siz şu an atıyorum Sözcü'nün sitesine girin, Hürriyet'e girin, ne bileyim Yeni Akit'e girin; telefonunuzdan bir yere girin. Sağda solda, yukarıda aşağıda hiç hoşlanmadığınız reklamlar çıkar; işte onlar budur. Sizin zamanında girmiş olduğunuz bir pazarlama sitesinden, atıyorum ayakkabı bakmışsınızdır, karşınıza ayakkabıları çıkartır. Ben Fenerbahçe'den örnek vereyim; Fenerium'dan bir şeye bakarım, tüm Fener'li ürünler karşıma çıkar. Bu hep böyle olur; işte "Adform" dediğimiz şey budur. Ama savcılık diyor ki: "Adformu da bunlar koymuşlar." Adformun ne olduğunu bilmiyor. Biz bilmediğimiz her şeyi suçlama konusu mu yapacağız? Hayır, bunu yapamayız. Bunun altında niye bir şey aranıyor, onu da anlamıyorum. İBB üzerinden örnek vereceğim; Adformun işlevi şudur: "Anne-Bebek Destek Paketi"ne başvuran birinin karşısına "Anne Kart" reklamı çıkartıyorlar. Bu kadar basit bir konu. Görüyorlar ve diyorlar ki: "Bu insan anne-bebek içeriklerine girmiş, belli ki bunun bebeği var." İBB'nin de böyle bir projesi var ve insanlar bunu karşısına çıkartıyor. Bu suç mudur? Bu suç değildir. Hani buna "siyasetin organizasyonu" vesaire deniyor ya; eğer bu suçsa, geçen seçimden önce benim evime X partisinin sistemiyle sürekli bir şeyler gönderilmeye çalışıldı. Onlar suç mu? Değil. Ama bunlar suç gibi gösteriliyor. Naim Erol her şeyi eksik anlattı, bazen de yalan konuşuyor. Neden bunu yapıyor? Çünkü karşısındakinin teknoloji bilmediğinin farkında. Teknoloji bilmeyen birini çok rahat manipüle edersiniz. Ben şu an karşımda hukuk bilmeyen bir insanı çok rahat manipüle ederim ama bir hukukçuyu edemem, çok zordur. Teknoloji bilmeyen bir kişiyi manipüle etmek ise çok daha kolaydır; teknoloji hukuktan daha zordur. Bana bugün gelseniz, önüme birtakım kaynak kodlar koysanız ben bunları bilmem; çünkü benim işim değil. Naim Erol, almış savcıyı manipüle etmiş. Kendisini tam ortasında olduğu yerden dışarı çekmek için her gittiğinde bir şey vermiş, her gittiğinde bir şey vermiş, her gittiğinde bir şey vermiş; en sonunda o özgür, buradaki insanlar tutsak, öyle mi? Çok güzel manipülasyon! Benim bu davada en çok beklediğim gün, Naim'in geleceği gündür. Çünkü Naim Erol'un ifadesi yüzünden "İstanbul Senin" ve "İBB Hanem" projelerinden bir sürü insan tutuklandı. Sırf onun beyanları yüzünden 27 kişi bu dosyadan yargılanıyor. Bakın, 27 kişi! İstatistiki veri vereyim mi size? Bu dosyanın en çok tutuklusu "Eylem 13"ten. Böyle bir şey olabilir mi? Bir KVKK işinden dolayı en çok tutuklu burada ama başında olan kişi nerede? Yok. Biz kime neyi soracağız? Hani onun haberi olmadan mı oldu her şey? Varsa bir suç -ki ben yoktur diye üzerine basa basa söylüyorum- o bilmeden mi yaptı? O bilmeden yaptıysa eğer, Savcı Cahit Cihat Sarı'nın müvekkilime söylediği gibi, Naim Erol oraya sadece imza atsın diye koyulan bir insan mı? Değil! Buradaki herkese sorun, ne kadar baskın bir karakter olduğunu bilirler. Ama kendisini dışarı çıkarmak için her şeyi yapıyor. Neden? Çünkü kendi özgürlüğü değerli, bu insanların özgürlüğü değerli değil. Bu bencilliktir! Karşındakini manipüle et, manipüle ettiğin kişi bir olsun; o savcı bilmediği konuda insanları sevk etsin, bu insanlar yargılansın ama sen dışarıda gez. Ne kadar güzel bir dünya! Bu insanların günahı ne? Manipüle edemedikleri için mi buradalar?

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Ses kaydı var; ses kaydı müvekkile kollukta soruldu. Bu arada müvekkile "Eylem 13" kapsamında sorulan tek şey bu sestir; başka hiçbir şey sormadılar. 1, ses kaydında müvekkil taraf değil -ki bu iddianamede de yazıyor-. 2, ses kaydının ele alınış şeklinin hukuka uygun olup olmadığı belli değil çünkü dijital verisi hala bende yok. 3, ses kaydının dökümünde kesilen yerler olduğu belli; çünkü görmüşsünüzdür, üç noktalı yerler var. Nereyi kestiniz ben bilmiyorum; belki benim lehime olan yeri kestiniz? 4, konuşmadaki taraflardan bir tanesi -eğer ses kaydı hukuka uygunsa- bir yerde "Bu anlattığınız şey hukuki mi?" diye soruyor. Bu insanlar hukuka aykırı hareket etme niyetinde olsalar, "Bu yaptığımız şey hukuki mi?" diye sorarlar mı? Bu insanı "hukuka aykırı gidiyor" diye nasıl suçluyorsunuz? Yine olmuyor. Ses kaydıyla "İstanbul Senin" lansmanı arasında uzun bir zaman dilimi var. Diğer bir konu; yine müvekkilime ses kaydını soruyorlar, tarafı olmadığı bir ses kaydı bu. Üstelik ses onun sesi bile değil. Bunun da olmaması gerekiyor. Şimdi farklı bir çıkış olacak bu; gelmeden önce HSK kararnamelerine baktım, ne zaman İstanbul'a atandınız diye. Başkanım, siz 2022'de gelmişsiniz; kıdemli üyemiz 2023'te, diğer üyemiz ise 2024'te gelmiş gördüğüm kadarıyla. Yani şunu anlıyorum: Sizler 2022, 2023 ve 2024'ten beri İstanbul seçmenisiniz. Doğru mu? Doğrudur. "İBB Hanem" ile neyi yargılıyoruz biz? 11 milyon kişinin seçmen verisini yargılıyoruz, değil mi? Bunu bir an dönüp düşünmenizi rica ediyorum. Eğer bir suç varsa, siz de bu suçun mağduru değil misiniz? Mağdur olduğunuz bir suçun yargılamasını nasıl yapıyorsunuz, yapabilir misiniz? Eğer iddialar doğruysa, sizin de veriniz çalınmış demektir. Sözde , vesaire sizin verinizi çalıyor, siz de onları yargılıyorsunuz. Bu bence bir tefrik konusu olabilir. "Eylem 13"ün "İBB Hanem" özelindeki kısmına bu dosyada bakamayabilirsiniz. Yarın öbür gün bu dosyada verilecek kararın, reddi hakim sebebi olmasına rağmen dosyaya bakan hakim nedeniyle 289. madde kapsamında geri dönme ihtimali var. Bunu bir düşünün. Ben şu an sizi reddetmiyorum; etmeyeceğimi bir düşünün ama böyle bir durum var. Eğer ortada gerçek bir şey varsa, siz bu suçun mağdurusunuz. Ha, bu arada bana sorarsanız; mağdursanız beraat kararı da veremezsiniz, mahkumiyet de veremezsiniz. Zaten "Ben mağdur değilim" diyorsanız veriniz çalınmamış demektir; veriniz çalınmadıysa hepsinin beraat etmesi lazım. "Ben mağduruyum" diyorsanız karar veremezsiniz. Sıkıştık şimdi, ne olacak? Ayırmanız gerekiyor. Ayırırsanız da bu dosya kalabalığından kurtulmuş olursunuz. Bak bunu sadece İBB Hanem üzerinden söylüyorum. Şimdi İBB Hanem, hiçbir zaman hayata geçmemiş bir proje. Bu projeyi, müvekkilim ilk kez benden duydu. Ben cezaevine gittim, "Abi, İBB Hanem diye bir şeyden bahsediyorlar" dedim; bana "O ne kardeşim, ilk kez duyuyorum" dedi. "Bir kitle araştırması mı, nedir, ben bilmiyorum bunun ne olduğunu" dedi. Baktım, ettim; o sırada şansımıza iddianame geldi. Çünkü galiba 27 veya 30 Ekim'de alındılar, 6 Kasım'da iddianame çıktı; yani İBB Hanem'i araştıracak çok kısa bir zaman dilimi vardı. Şimdi benim müvekkilim, hayatında ilk defa benden duyduğu bir şeyde "yönlendirme ve talimat yaptığı" iddiasıyla yargılanıyor. Bunu takdirinize bırakıyorum. Çalışan insanlar var; çalışanlara kollukta sormuşlar: "'i tanıyor musun?" Kimse tanımıyor. Tanıyanlar da "Bir defa seminerde gördüm" veya "Bir defa karşılaştım" diyor. Hiç kimse " bu projede vardı" demiyor. E benim müvekkilim buradan niye yargılanıyor? Ben size neyi anlatacağım? İBB Hanem özelinde ne anlatabilirim? Ama savcılık işte o hataya düşüyor; Melih Gökçek'in 220/5'ten yargılanmasını istiyor. Burada bir hata yok mu? 220/5'ten yargılayamazsınız çünkü benim müvekkilim yönetici değil. Yönetici olmayan kişi için bunu niye istiyorsunuz? Ben bunu müvekkilime anlatamadım. "Yöneticiysen bir şey yapmasan da sorumlusun" diyorlar; biz de öyle konuştuk. "Abi yönetici değiliz, neden sorumluyuz?" dedik. Üyeysen bir şey yapmış olman lazım; e bir şey yapmamış. Hepsini tek tek sordum; ne bir yönlendirme var ne bir talimat, hiçbir şey yok ortada. E neden yargılanıyor ? Melih neden hala tutuklu? Bu çok mantıksız değil mi? dosyayı sahipleniyor; "Uygulamayı ben yaptım, sunumu ben yaptım, seçmen verisini ben talep ettim" diyor. -Bu arada Orhan Bey "Öyle bir şey yok, ben başka bir şey verdim" diyor ama hani Naim'in her beyanı doğru ya, her beyanına saygımız var ya- adam "Ben talep ettim" demiş. Nerede? Yok. Yargılanıyor mu bu dosyadan? Hayır. Böyle şey mi olur? O yüzden sizden talebim; hakkında "Eylem 13" ve "İBB Hanem" konusuyla ilgili suç duyurusunda bulunmanızdır. Adam kendisi "Benim uygulamam" diyor, "Sunumu ben yaptım" diyor, çalışanlar kendi çalışanları; ama ne hikmetse iştirak kurumun başındaki benim müvekkilim bundan yargılanırken o yargılanmıyor. Böyle şey mi olur? Tekrar söylüyorum: İBB Hanem de zaten suç yok. Yok! O da beraat edecek. Ama günün sonunda "adil yargılanma" diyorsanız, onun yargılanması gerekiyor. Birileri çok güzel bir örnek veriyor: "Herkes var, Naim Erol yok." Müvekkilim söyledi; yani çok mantıksız değil mi? Savcılık iddianameye yazmış, diyor ki: "İBB Hanem isimli uygulamaya işlenen veriler; kamu niteliği olmayan ve ile bağlantılı olduğu anlaşılan Savunma Elektronik Değişim AŞ'ye sızdırılmıştır." Savcılık bunu tespit etmiş. Bu arada orada sızdırma falan yok ama savcı bunu hikaye olarak tespit etmiş. Peki, nerede? Nasıl dava açmadın sen buradan? Savcım bunu fark ettiniz mi? Naim Erol bu dosyada yargılanmıyor ve siz bir iddianamenin arkasındasınız. Böyle şey olur mu? Ben tekrar söylüyorum: İbrahim'de suç yok. Ama direksiyonun başındaki adam nerede? Yok. Bir trafik kazası olmuş; yolcular yargılanıyor, arabanın suyunu değiştiren yargılanıyor, motor bakımı yapan yargılanıyor ama şoför nerede? Yok. Niye? Pazarlık yapıyor, şoför yok. Ben bugüne kadar şoförün yargılanmadığı bir trafik kazası dosyası görmedim; şoför yargılanır. Ha, beraat eder veya ceza alır, o ayrı; ama şoför dosyada olur. O da diyor ki: "Sen manipüle ediyorsun."

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Şimdi USOM raporu var Başkanım. USOM raporunda kolluk tek tek şunu sormuş; diyorlar ki mesela bir sanık için: "Veri yükleme yetkisi yok." Veri yükleme yetkisi olmayan bir kadın burada yargılanırken arabanın şoförü yok. Dediğim gibi, biz bunu ileride de anlatamayacağız. Kolay gelsin; gerçekten çok ilginç bir simülasyonun içindeyiz. Ben bazen kendimi "Black Mirror" dizisinde gibi hissediyorum. USOM raporundan bahsediyoruz. USOM kime bağlı? Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığına bağlı, yani yürütmenin içinde. Yürütme erki içerisinde yer alan bir kurum, bu kadar siyasi bir davada rapor sunabilir mi? Sunamaz. Ne yapalım; kendimiz çalıp kendimiz mi oynayalım? Yürütme erki operasyon çeksin, yürütme erki düşman belirlesin, yürütme erki rapor sunsun... Biz ne yapacağız? Sizin adaletinize güveneceğiz. O yüzden sizden ricam; USOM'un raporunu görmezden gelin. USOM kimdir? Yürütme erkinin bir parçasıdır. Bu dosyada adil ve objektif bilirkişilerden rapor alınması zorunludur. Bildiğim kadarıyla bir bilirkişi atanmış, bu konuda zaten bir yetkinliğim yok. Eylem 16'ya geldim: Telefon izleme hikayesi. Keşke yargı sistemimizde karşılıklı konuşma imkanı olsaydı da o iddiasını söylese ben de kendi iddiamı söyleseydim. En sonunda kim kazanır görürüdük? "Eylem 16" benim hiçbir şekilde kafama oturtamadığım bir konu. Tamam, "Eylem 13"te bir şeylerin anlatılması gerektiğini söylüyorlar da 16'yı ben niye anlatayım? Bakın, Ekrem Bey'e ait, kurum envanterine kayıtlı bir telefon var. , özgürlük pazarlığını bu telefon üzerinden yapmıştır; bu yüzden de benim gözümde iş birlikçinin tekidir. Pazarlık yaptığını şimdi buradan herkese ispatlayacağım. Görsel 18'i açar mısınız? Pazarlığın videosunu göstereceğim. Bir video olması lazım; "Avukat Mehmet Yıldırım" diye başlıyor. (Video teknik nedenlerle açılmadığı için avukat ses kaydını dinletmeye çalışır, ardından döküm üzerinden devam eder) Madem video açılmadı, ben size dökümünü sunayım; döküm bende var. Avukat Mehmet Yıldırım, 'in avukatıdır. Kendisi "Borsacı Avukat" olarak bilinen kişidir. Bu şahıs tutuksuzken tutukludur; bu konuyu tekrar tartalım. Bu avukat, adli kontrolle çıktıktan sonra bir yayına katıldı. Orada ağzından mı kaçırdı yoksa bilerek mi söyledi bilmiyorum ama pazarlığın nasıl yapıldığını açıkça anlatıyor. Videonun 13:35. dakikasından itibaren aynen şunu söylüyor: "İlerleyen süreçte Erol Bey'in de gördüğü çok somut bir şey vardı. Hem basında hem TV'de hem İBB tarafında; herkes İBB Teknoloji Daire Başkanlığı'nın sorumluluğu varmış gibi bir algı yaratmaya başladı. Erol Bey de bunu gördükçe böyle bir durumdan bahsetti. Zaten burada bir not düşmem gerekiyor; bu telefonun Erol Bey'de bulunduğu ilgili adli makamlar tarafından zaten biliniyordu. Bu da çok özel bir bilgi olsun, ilerleyen zamanda ortaya çıkacaktır." Yani Naim Erol, daha cezaevindeyken telefonun onda olduğu zaten biliniyormuş. Özgürlük pazarlığını işte buradan yapmışlar. Devam ediyorum; 15:38. dakikada sunucu soruyor: "Naim Erol mu söyledi 'bende bir telefon var' diye, yoksa savcılık mı sordu?" Avukat cevap veriyor: "Olduğu savcılık tarafından zaten biliniyordu, Erol Bey teslim etmiş oldu. Aslında bilinen bir şeyi sadece varlığını kabul edip teslim ettik." Bu bir pazarlıktır! Bu telefon üzerinden yapılan ahlaksız bir pazarlıktır. Savcılık, telefonun Naim'de olduğunu nereden biliyordu? Madem biliyordu, o güne kadar niye almadı? Acaba şu mu oldu: "Sende telefon var ama bu bize yetmez, bize başka bilgiler de ver, seni öyle çıkaralım" diyerek pazarlık mı yaptılar? Buradan bir pazarlık yapıldığı çok net belli. Şimdi görsel 19'u açar mısınız? Pazarlığın 2. belgesini göstereceğim. Telefonun Erol Bey'de bulunduğu adli makamlarca biliniyordu. Özgürlük pazarlığı savcılıkla buradan yapıldı! Herkes görsün; telefona bir yaklaşın, biraz daha yaklaşın. Şimdi bakın, görselin yukarısında tarihi tam göremiyorsunuz belki ama orada 23 Mart yazıyor, altında ise 07:57. Ekrem Bey, o gün sorgu bekliyordu. Ben de oradaydım, müvekkilimin sorgusunu bekliyordum. Peki, bu fotoğraf nasıl çekilmiş? Telefonu bir başka telefonla çekmişler değil mi? Ancak telefonun ekranındaki tarih 23 Mart. Ben bunu nereden çıkardım? 'na bunu bu şekilde sordular. Bakın, bu telefonun bir "özgürlük pazarlığı" için elde tutulduğunun daha net bir kanıtı olamaz. Siz şu an telefonunuzu elinize alın; cihaz size güncel tarihi gösterir. 23 Mart saat 17:37 nedir? Bu telefonun 14 Mayıs öncesi yapıldığı iddia edilen aramada ele geçtiği söyleniyor. Siz bu cihazı 13 Mayıs'ta aldıysanız, üzerinde 13 Mayıs yazar; 23 Mart yazmaz. Nasıl olmuş biliyor musunuz? Ya 23 Mart'ta bu telefonu çektiniz ve gidip pazarlık yaptınız ya da telefonu aldıktan sonra açıp tarihini değiştirdiniz. Tarihi değiştirmek savcılık makamının işine gelmez çünkü telefonun peşindelerdi. Tek seçenek kalıyor: , 23 Mart'ta daha kendisi hakkında soruşturma dahi yokken bir şeyler almak için bu telefonun fotoğrafını çekmiş, avukatı aracılığıyla savcılığa götürmüş ve "Bakın bende telefon var" demiştir. Sonrası kurgu, işte özgürlük pazarlığı böyle yapılıyor. Bu pazarlık sebebiyle bu insanlar bugün buradalar Başkanım. Bir de görsel 20'yi açar mısınız? Arama kararından bahsedeceğim. Arama kararında en sağ köşeye bakın; 27 Nisan 2025. Polis, "27 Nisan 2025'te ben bu telefona el koydum" diyor. Arama kararı ne zaman? 12 Mayıs. 27 Nisan'dan 12 Mayıs'a kadar ne yaptınız? Pazarlık 15 gün mü sürdü? Bu evrakta savcı çıktı, ben kendim üretmedim; bakın veriye. Pazarlık yapılmış; adam kendi özgürlüğü için pazarlık yapmış.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

İddia makamı şaibelidir Sayın Başkan.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı

İddia makamı sanıyorum ki bizi bir Anglosakson sisteminde zannediyor; çünkü "Plea Bargaining" (Suç Pazarlığı) Anglosakson hukukunda vardır, bizde yoktur. Bizde pazarlık yapamazsınız. Bunu Amerika'da, İngiltere'de, Kıbrıs'ta yaparsınız ama burada yapamazsınız. Ama yapmışlar! Pazarlık yapıldığını daha nasıl göstereyim? Kimseyi zan altında bırakmıyorum, evrakları söylüyorum. Bu dosya pazarlıklarla dolu, bu dosya siyasidir ve savcının hissiyatıyla yazılmıştır. Bunu nereden mi anlıyoruz? İddianamede aynen şöyle yazıyor: "Hayatın olağan akışında, içinde suç unsuru olmayan telefon saklanmaz." Savcılık diyor ki: "Telefonu gördüm ama içine giremedim; saklandıysan kesin bir şey vardır." Bu, 'a söylenen "kesin seçmen verisidir" mantığına benziyor. Peki, telefondan bir şey çıktı mı? Çıkmadı. Çıksa zaten çoktan basına düşerdi; bizden, sizden önce basına giderdi. İçinde suç unsuru yoksa bu suçun öncüsü nerede Başkanım? TCK 281. maddenin şartı "öncü suç" olmasıdır. Öncü suç yok! Öncü suçun olmadığı yerde 281. madde mi olur? Ben neyi anlatayım? Bu telefonla hangi suç işlenmiş? Hangi suçtan sonra saklanmış bu cihaz? Savcı bunu söylemiyor; "Sen saklandıysan kesin bir şey var burada" diyor. Böyle bir hissiyat olur mu? Savcı bana da sordu, "Telefonun nerede senin?" dedi. "Yanımda değil" dedim; "Kesin içinde bir şey var" dedi bana. Bunu bizzat söyledi! Ben bunu hissediyorum; müvekkillerim, savcının "kesin bir şey var" diye hissettiği bir telefon yüzünden "telefonu gizlediği" iddiasıyla yargılanıyor. Telefonla alakalı ne diyor? İddiasına göre bu telefonu Burcu kendisine getirmiş; gelirken yanında de varmış. Telefonu Kadriye'nin gönderdiğini düşündüğünü söylüyor; o da hissediyor yani. Sonra Melih "Ben çıkıyorum" demiş ve çıkmış. Bakın, Naim Erol'un iftirasına göre bile, suç delili olduğu iddia edilen bu telefon Melih Bey tarafından alınmamış. Alsa suç, almasa suç... Ne yapacaktı Melih Bey? Galiba tek yolu o anda orada ölmesiydi. Çünkü nasıl bir düzen bu, anlamıyorum. Telefonu almıyorsunuz suç, alıyorsunuz yine suç. Bu arada, eğer telefonu almıyorsanız ve suçla ilgili olduğunu biliyorsanız bu bambaşka bir şeydir; bu olsa olsa "suçu bildirmeme" suçu olur, "gizleme" suçu olmaz. Bunu da anlatayım savcılığa? Bir suç unsuru var biliyorsunuz ama bildirmiyorsunuz; bu "suçu bildirmeme" suçu olur. Ama Melih Bey, iddiaya göre "Ben gidiyorum" deyip çıkmış. Bu arada kendisi de anlattı, öyle bir şey de yok. Sabahtan akşama kadar Naim Bey'i görmediğini söylüyor. "Kadriye gönderdi" diyorlar; Kadriye o sırada tutukluydu, Allah'tan serbest kaldı. "Burcu getirdi" diyorlar; Burcu da "Yok, bu çok önce verildi, ben kendisine sadece lamba verdim" diyor. Yahu Naim Erol'un bir odası bile yok! Adamın hayal dünyasında odası mı var? İddianamedeki her şey çöp; Naim'in ifadesinin tamamı çöp. O yüzden bir an önce bu kısımları geçelim ki tutuklu olanlar artık özgürlüklerine kavuşsunlar. Başkanım, Naim Erol, güvenilmezdir. Bu dosyada doğru verdiği tek bilgi kendi adı ve soyadıdır; onun dışındaki her şey yalandır. Savcılık makamının muteber gördüğü bu kişi; kendi adına şirket kurup, sonra bu şirketi İBB'den bir çalışanın üzerine geçiren, bunu İBB'den saklayan ve daha sonra bu şirketle şoför operasyonu yapan kişidir. Madem öyle, ne oldu o şoför operasyonuna? Niye kimseyi bulamadınız? Naim Erol niye korundu? Böyle şey olur mu?

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Savcılık belli insanları hedefe koymuş; Melih Bey de onlardan biri. Eylem 13'ü uydurmuşlar, Eylem 16'yı uydurmuşlar; başka bir şey de yok zaten. Örgüt üyeliği meselesine gelip bitiriyorum; herkesin çok zamanını aldım, saat 4 oluyor. Savcılık makamı müvekkilim için "özel vasıflı üye" diye bir tabir yazmış. Ben 12 yıldır bu piyasadayım, hayatımda ilk defa böyle bir şey gördüm. "Yargıtay içtihatlarında var" diyorlar; okuldaki hocamı aradım, "Yok öyle bir şey, ne saçmalıyorsun" dedi. Günlerce aradım, sadece bir tane karar bulabildim; o da FETÖ yargılamasıyla ilgili ve buraya asla uygulanamaz. "Özel vasıflı üye" diyorsanız bir şey göstermeniz lazım; bu adamın şu etkinliği var, bu talimatı vermiş demeniz lazım. Savcılık diyor ki; "İBB'den olmasa da başkasına emir ve talimat verebiliyor." Kime verdiğini yazmış mı? Yazmamış. İddianamenin bir bölümünde "Ekrem Bey, Beylikdüzü'nden beri yanında olan kişileri alıp hep bir yerlere koydu" deniyor. Olabilir; ama Melih Bey 2024'e kadar ortada yok! 2024'te bir şirketin genel müdürü olmuş; atanma süreci bile 6 ay sürmüş. Bu nasıl bir "özel vasıflı üye" ki; 2019'dan 2024'e kadar başkanlara ulaşmak istemiş olamamış, İSBAK'ta görev istemiş adaylığı bile gösterilmemiş, dışlanmış... Ama bir anda savcılık diyor ki: "Bu özel vasıflı." İBB'nin teknoloji anlamında en küçük şirketinin başına geçmiş; 120 kişilik bir şirketin (İSTTELKOM) genel müdürü mü "özel üye" olur? Olmaz! Sonra savcı, 'i alıp müvekkilime bağlıyor; "Doğrudan talimat alıyordu" diyor. Emrah ile müvekkil arasında bir tane 37 saniyelik HTS kaydı var. Çalışma arkadaşı oldukları için baz vermeleri normaldir. Ama bu insan, her nedense Naim Meral'e değil de Melih Bey'e bağlı gösteriliyor. Niye Melih Bey hedef seçildi? Ben boşuna mı diyorum bu adam "siyasi rehin" diye? Kendi ülkesinde şu an rehin tutuluyor Melih Bey. 178 HTS kaydından örgüte bağlılık çıkaran iddia makamı, 1.145 HTS kaydından ve 105.000 saniye baz verisinden aynı sonucu çıkarmıyor, öyle mi? Helal olsun! Bir iddianame nasıl bu kadar çelişkili yazılır, gerçekten hayret verici. Bunun karşılığında bir güvence mi alındı, ne yapıldı bilmiyorum ama ortada koca bir boşluk var. Peki, Naim nerede? Yok. Müvekkilin İBB'de çalışmaya başladığı tarih 22 Ekim 2019. İddianameye ise müvekkille 2017-2018 yıllarındaki 2-3 saniyelik baz çakışmalarını koymuşlar. Müvekkilin evinin tam karşısındaki AVM'ye gitmişler, "baz var" demişler. Çatalca otobanında 2 saniye denk gelmişler, onu bile dosyaya eklemişler. İddia makamı, sırf sayıları fazla göstermek için hiçbir teknik araştırma yapmadan dosyayı şişirmiş. İnsanlar 2017'de birbirini tanımazken bu verileri alt alta dizip "örgütsel bağlılık" çıkarmaya çalışıyorlar. Mantığa bakın: HTS ve baz verisi azsa "örgüt gizliliğe önem veriyor" diyorlar; fazlaysa "bakın ne kadar yoğun haberleşiyorlar, kesin örgütsünüz" diyorlar. Azı da örgüt, çoğu da örgüt... Kimin örgüt üyesi olduğu belli değil. Böyle bir örgüt yapısı olabilir mi?

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

dosyaya kodları sundu, bunların çıktılarının incelenmesi lazım. Bir sürü mail trafiği var ama hiçbirinde müvekkilimin adı dahi geçmiyor. Sonra alıp benim müvekkilimi gibi bir meczuba bağlıyorlar. 'ü hayatında ya bir defa görmüştür ya da hiç görmemiştir. Bir toplantı yapılmış, sonra herkes kendi yoluna gitmiş. İddianamenin örgüt suçlaması anlamında en zayıf halkası 'dür. Bu adamla 2019'dan 2025'e kadar hiç konuşmamışsın, HTS kaydın yok, baz verisi sadece tesadüfi yerlerde çakışmış; nasıl örgüt olacaksınız? Kimden talimat aldın? Ortada bir silsile olması lazım. Savcılığa göre lider Ekrem Bey, yöneticiler var, bir yönetici, müvekkilim de sözde "özel vasıflı üye"... Ama ne Ekrem Bey ne de benim müvekkilime tek bir talimat vermiş. Müvekkilim de altındakilere talimat vermemiş. Ama "siz örgütsünüz" diyorlar. 'ü neden casuslukla bağdaştırdılar? Sırf bir "altlık" oluşturmak için; ama o da patladı. gelsin burada Melih Gökçek'i bir teşhis etsin; tanımaz bile. "Herkes Hüseyin'dir" diyen, "İstanbul Senin benimdir" diyen bir meczup bu adam. Devletimiz seksen iki milyonluk nüfusta bu adamın ne olduğunu 2025'te fark etmiş; ama İBB'nin bunu 2019'da anlaması gerektiğini söylüyorlar. İBB, devletin anlayamadığını mı anlayacaktı? 'den örgüt çıkmaz, olsa olsa akıl sağlığı raporu çıkar. Gelsin anlatsın, Ekrem Bey anlatsın; bu adamı nerede, kaç kere görmüşler? Bu adam "Baban benim" dese inanacak mıyız? Meczup bir adam üzerinden kurgu yapılıyor. Başkanım, çok az kaldı, bitiriyorum. Şimdi bir de gizli tanıklar, "İlke" ve "Meşe" konusu var. Buna girmek zorundayım; gerci Yiğit Abi detaylı anlatacakmış, ondan çok zaman çalmayayım ama şu çarpıklığı görmeniz lazım. "İlke" sözde bir ifade veriyor; ifade verdikten iki gün sonra savcıya gidip "Ben gizli tanık olmak istemiyorum" diyor. Biz hala kimliğini bilmiyoruz. Sonra bir de "Meşe" çıkıyor; onun da kim olduğunu bilmiyoruz. Ama aralarındaki ilişki nasıl bir şey biliyor musunuz? Bakın Başkanım, iddianamenin 194. sayfasını okuyorum. Diyor ki: "Gizli tanık İlke'nin beyanına göre; Reklam İstanbul isimli şirketin asıl yatırımcısının ve geçmiş dönemde Kültür AŞ Genel Müdürlüğü yapan olduğuna dair duyumları var" diyor. Şimdi sıkı durun; gizli tanık "Meşe"nin 17 Mart 2025 tarihli ifadesi, "İlke"nin ifadesiyle birebir aynı. Kelimesi kelimesine, harfi harfine aynı! Hiçbir şeyi değiştirmemişler. Devam ediyorum; Kültür AŞ ile ilgili beyanları var bu arkadaşın. İddianamenin 203. sayfasında anlatıyor, anlatıyor ve şöyle bitiriyor: "Yine bu ofis üzerinden de işlerini yürütüp para dağıtımı yaparlar" diyor. Gizli tanık "Meşe"nin ifadesine bakıyoruz; o da aynı cümleyi kuruyor: "Yine bu ofis üzerinden de işlerini yürütüp para dağıtımı yaparlar." Satırı satırına aynı! Burada yaklaşık 20 satırlık bir paragraf var; tüm satırlar, virgülüne kadar aynı. İlke öldü Meşe mi geldi? İlke gizli tanıktı, sonra vazgeçti, gelip Meşe mi oldu? Yoksa savcılıktan vazgeçince 'Kimi de işe almasın' diyerek Meşe'yi mi yarattı? Biriyle aynı ifade olur mu yani? Biraz özenli çalışsınlar, aynı ifadeyi değiştirsinler. Böyle şey olur mu? İnsanla alay etmektir bu. Biz bunları görmeyeceğiz mi zannediyorlar? Biz bunları görüyoruz ama anlatmak zorunda kalıyorum. Ben 3-4 saattir konuşuyorum, benim bağrım kurudu. Eğer savcı bunları yapmasaydı ben bunları anlatmazdım. Yorgunsunuz farkındayım, hepimiz yorulduk. Vallahi en çok ben yoruldum; 2 gün konuşmak istemiyorum, cezaevine gelemem, öyle olsun. Gerçekten bakın; ifadeler birebir aynı, hiçbir şey değişmemiş. O zaman sizden talebim şudur: Bizi tanıyarak dinleyeceklerdir, buna zorundalar. Meşe ile İlke'yi aynı gün getirdim. Bir Meşe ile İlke arasında 1-8 hava var da işte biliyorum, değişiyor. Sesi değişiyor, görüntüsü değişiyor. Aynı anda görelim. Gelemezler ki; muhtemelen aynı kişi ya da geliyorsa soracağım. Bu nasıl bir ses? İçinizde de var; nasıl bir şey yaptınız, yapıyorsunuz? Artık bunlar komik, kendinizi bitirmeye başladınız. Bana mı gülüyorsunuz? İddianameyi bilmiyorum ama siz de biliyorsunuz artık. Bana gülüyorsunuz, 'Bu dil ne diyor?' diyorsunuz. Ama şunu bilin; ben bunu yapmak zorundayım, beni buna savcılık makamı mecbur bırakıyor. Ben bunu niye anlatıyorum? Çünkü bunu yapmışlar. Ya bunlar kumpastır ya bu kumpas! Özenle çalışsalardı bunlar ortaya çıkmazdı. 2 kelimeyi de istemem, bir şey anlamazdım.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Ama bakın, yazılım çok kolay bir şey. Bir şey yaptırdım, arkadaşların da biliyor. Örnek veriyorum; yazıyorum, 'in ifadesinin geçtiği yer, hangi klasör ve hangi sayfada olduğu çıkıyor. Buraya yazıyorum, birinde Meşe birinde İlke yazıyor; bunlar bu kadar basit, yapay zeka kadar basit. Bunlar artık demode; eskidendi bunlar, insanların görmeyeceğini zannetmek eskide kaldı. Şimdi hiçbir şey yapmazsan bile iddianameyi alıyorsun, yapay zekaya koyuyorsun, sana bir sonuç çıkartıyor. Bu arada 'Kullanmayı bilmiyorum' diyerek reddediyorsunuz ama her şey karşımıza çıkıyor; bunlar hiç zor değil. Hadi çıkalım; bu dosya etkin pişmanlık filan üzerine kuruldu, hepsini anlattım. Etkin pişmanlığa yönlendirildiklerini de anlattım. Her şeyi anlattım. Gerçekten 2 gün konuşmak istemiyorum, kimseye de soru sormayacağım. Tahliye talebine gelirsek; 'özel vasfı' dedikleri insan üye mi? Değil. Özel vasfı zaten geçiyorum, olamaz da; böyle bir tanım yok. Siz 13. eylem için 'en zorlandığınız konu' dediniz. Şimdi bu beni şöyle rahatlattı: Müvekkilimin 2 Nisan'da niye tahliye olmadığını anladım. Ama beni şöyle de korkuttu: Bilmiyorsunuz muhtemelen ve rapor alacaksınız. Muhtemelen almamız da gerekli, bu konuda talebim de var. Bu sonla bu iş olmaz; kafası ağrırsa alacaksınız, anlıyorum, almanız da gerekiyor. Siz rapor alacaksınız diye bu insanlar tutuklu kalamazlar. Benim müvekkilimin örgüt üyesi olmadığını da anlattım, eylemin onun için nasıl bir safsata olduğunu da anlattım. İBB'nin zaten hiç bilmediğini de gösterdim. Eylem altındaki pazarlığı da sundum. Yani itirafçı bile 'Melih telefonu aldı' demiyor ama iddianameye 'Daha bilinen bir örgüt üyesi diye daha az bilinen birine verdi' diye yazılmış. Yahu 'Naim'e rol mü deniyor?' Bana Melih verdi, gitti. Savcı bunu nasıl yazıyor? Bunları hissetmiş; müneccim bir adam bu ya, her şeyi hissediyor. Bakın, bu dosyada en azından kendi müvekkillerim adına söylüyorum, kuşku yok. İstanbul Senin ve İBB kısmı için başta söyledim: Bence CHP'yi kapatmak için uydurulan bir safsata ama ben bunu çürüttüğümüzü düşünüyorum. Benden önceki meslektaşlarım teknik kısma da değindiler; GTM ya da hepsi mesela anlattılar. Ben de bu Adformu vesairesini anlattım. Teknoloji bilmeyen bir savcının biliyormuş gibi davranması üzerine bu insanlar yargılanıyor. Sizden de istirhamım; teknoloji bilmiyorsanız eğer birbirinize danışın ama danışırken bu insanları serbest bırakın. Çünkü bu insanlar bir itirafçının veya iftiracının –ki sorularda kendisini göstereceğim– kurbanı. İftira atarak bir şey elde edilemez; iftira sana sadece geçici bir özgürlük sağlar ama kazanamazsın. O iftiracının beyanlarıyla burada insanlar yatıyorlar. Benim müvekkilim, ifadesinin bir kısmını zaten okuyamadı. "Okuyayım mı?" diye sordum, çok da izin vermedi. Zaten dün fark ettiniz; ağlayacak gibi oldu, içini çekti. Bu arada örgüt üyesi olmaz, olamaz. Ben çok örgüt davasına girdim; adamlar burada birbirlerini yiyorlar, böyle örgüt üyesi olmaz. Eğer örgüt diyorsanız, burada Türkiye'nin insanlarını yargılıyorlar. Nasıl ki zamanında Türkiye'nin en kalifiye askerleri yargılandı ve ardından başkaları gelip başka eylemlere tevessül ettilerse, şimdi de burada Türkiye'nin geleceği yargılanıyor. Burada bürokratlar var, Cumhurbaşkanı adayı var; burada belki de ileride teknolojiyi başka bir yere taşıyacak olan müvekkilim var. Gencecik insanlar var burada. İtirafçılar üzerine kurulmuş bir yargılama devam ediyor. Araştırmayı da severim; müsait bir zamanda mahkemenize de gideceğim. Tüm dosyalar herkese açık olduğuna göre, tek tek tüm dosyalara bakacağım. İtirafçılar üzerine kurulan başka bir dosyanız varsa, nasıl bir hareket tarzınız var gerçekten görmek istiyorum. Bakacağım, zamanım var; bir cuma günü gider bakarım. Fatih Demir ağırlığıyla bir çay kahve ısmarlar diye düşünüyorum.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Bakacağım ama böyle bir yargılama olmaz, gerçekten olmaz. Delil yok; duyum var, his var, tahmin var ama delil yok. "Para verdin, para aldın" diyorsunuz; delil yine yok. "İstanbul Senin'de bunu yapıyordunuz" deniyor; hayır, yapmıyorduk. İBB Hanem hiçbir şekilde oluşmamış; oluşmamış, bitti. Şimdi bitiriyorum. Benim müvekkilimin burada ağır cezada yargılanıyor olması, suçunun ağır ceza kapsamına girdiği anlamına gelmiyor; bunu hepimiz biliyoruz. Darbe ve geniş bağlantı seviyorlar diye şu an burada yargılanıyoruz. Müvekkilime yöneltilen suçlamaların tamamı asliye cezalık suçlardır. Asliye cezada tutukluluk süresi 1 senedir. Müvekkilim 26 Nisan'da gözaltına alındı, 30 Nisan'dan beri de tutuklu. Sizin inceleme takviminizi çıkardım; büyük ihtimalle 30 Nisan - 22 Mayıs tarihlerinde 2 aylık inceleme yapacaksınız. 30 Nisan tarihi tam 1 yılı dolduruyor. Hangi gerekçeyle daha tutacaksınız? Sırf birileri "özel vasfa haiz" yazdı diye müvekkilim özel vasfa haiz olmaz. Nasıl ki ben çıkıp "Ben Mehdiyim" deyince mehdi olmuyorsam, birisi kalkıp müvekkilime "özel" dediği zaman da o özel olmaz; biz bunun böyle olmadığını burada anlattık. Bu savcının tahminiydi, savcının hissiydi; belki de savcının yapmak istediğiydi ama gerçek değil. Öyle bile olsa kaç yıl ceza vereceksiniz? 3 sene mi, 4 sene mi? Yatarını zaten yattı. KHK ne kadar vereceksiniz? Yatarını fazlasıyla yattı. İnceleme gününde süreyi de doldurmuş olacak. Tahliye olması artık zorunludur. 13. eylemin de altı doldurulmamıştır, bunlar iddia bile sayılamaz; orada bir iddia yok. Ben şu aşamada müvekkilimin tahliyesini talep ediyorum. Zaten cezaevinde ciddi sağlık sorunları yaşadı. Fıtığı da var kendisinin; ameliyat olma durumu vardı. Hatta dedi ki: "Duruşmadan sonra bakalım ameliyat durumuna." Bir ameliyat durumu var kendisinin. Çocuğuyla ilgili bir şey söyleyeyim; şimdi kendi sınavına, yani çocuğu LGS'ye girecekti, anlatmıştı. Girdi, sonra zaten iyi de bir puan topladı, kazandı. Bir buçuk ay kala babası sabah saat 06:00'da polisler tarafından alındı. Psikolojisi bozuldu haliyle; çünkü ben de yaşadım, ne olduğunu çok iyi biliyorum. Bozulmasa zaten hep aklında babası vardı ve babası destek olamadı ona. Anlattı, dedi ki: "Biz ülkede, İstanbul'daki gençlere hizmet etmeye çalışırken ben kendi kızımdan oldum." Kızı ayda bir defa gelir, kapalılara gelmiyor; o da çünkü okuyor, gelemiyor. Yine Kandıra'dayken en azından hafta sonu gelebiliyordu, şimdi burada hafta içi gelmesi lazım. Bundan 5 yıl sonra kızı Nil çıksa dese ki: "Baba ben daha iyi bir lisede okuyabilirdim", kim verecek onun hesabını? İddia makamı bunun hesabını vermeyecek. Siz verecek misiniz? Vermeyeceksiniz. Hepsi benim müvekkilimle kalacak. Biz o yüzden müvekkilimin -bu arada boşanmış birisi- kızıyla daha çok zaman geçirmesi için bir an önce ailesine kavuşmasını talep ediyoruz. Tahliye değildir bu, Nil'e kavuşma talebidir. Ben daha fazla konuşmak istemiyorum. Bir kız kardeşim var, az çok anlıyorum ne yaşadığını; talep ediyoruz. Kaçma şüphesi olmayan bir insandır. Bir şey daha söyleyeyim, özellikle söylememi istemişti: Operasyondan bir gün önce hisse almış çok yüklü miktarda, her şey gitti. Hisse almış bu adam, oraya para yatırmış. Ben müvekkilimin tekrar söylüyorum, ailesine kavuşmasını istiyorum. Ailesine kavuşmayı da isterseniz bihakkın, isterseniz birden fazla adli kontrol tedbiriyle olur. Tekrar söylüyorum; adalet, adalet.

Erdal Celal Aksoy / Melih Geçek Müdafii

Başkanım bir talebim var: Savcı talebi doğrultusunda sanık hakkında 13 nolu eylemde İBB Hanem uygulaması yönünde TCK 135 kişisel verilerin kaydedilmesi ve TCK 136 verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçlarından hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmesini kamu adına talep ediyorum.

İddia Makamı

Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.