Savunmaya girişten evvel, kıymetli meslektaşım Sayın Avukat Mehmet Bey'le başlamak istiyorum. Savunma makamına bir saldırı niteliğinde olan ve yaklaşık 11 aydır devam eden bir tutukluluk sürecinden bahsediyoruz. Bu haliyle hukuk devletlerinin en temel ilkelerinden biri olan 'silahların eşitliği' prensibine aykırı nitelikteki tutukluluk halinin ivedilikle sonlandırılmasını savunma makamını temsilen talep ediyorum.
Mustafa Akın Müdafi Cihat Ceylan Savunması
Sayın Başkan, ben savunmaya girmeden önce dünkü birkaç hususu izah etmek istiyorum. Müvekkile yöneltilen sorularla alakalı bir kargaşa yaşandı. Çünkü arka arkaya pek fazla ses gelmediği için, üst üste bindiği için tam olarak anlaşılamamış olabilir; yanlış algılanma varsa da düzeltmek istiyorum. 'a İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği'ndeki sorguya dair bir soru yöneltildi. Bu sorunun cevaplanması esnasında bir kargaşa vardı. Mevzu her ne kadar sorgunun yapıldığı koşulların saatlerce uykusuz kalınması, aç bırakılmanın akabinde olması vesilesiyle tam olarak anlaşılamadığı, yazılanların tam olarak okunamadığı bir süreçte olmasından kaynaklı ifade edildiği şekliyle zapta geçmemiş olabileceğinden kaynaklı olabileceğini Mustafa Bey ifade etti.
Fakat ben şunu vurgulamak istiyorum; cümlede şöyle bir ibare var: 'Mahrem bir toplantı alanında, toplantı bitene kadar...' Şimdi bu ifadeyle neyin kastedildiğini aslında dün Sayın gayet net ifade etti; neyi söylemeye çalıştığını, mahremiyetten, mahremden neyi kastettiğini aslında tüm salonda ve siz değerli heyette ve Sayın Başkan siz de aynı şekilde anladığınızı düşünüyorum. Tekrara düşmemek maksadıyla üzerine çok düşmeyeceğim ama; Başkanın lavaboya gidip döndüğü esnada veyahut da terlemesi dolayısıyla gömleğini değiştireceği esnada, görüntülerin basına servis edilmesinin önüne geçebilmek maksadıyla birtakım önlemler alınıyor. Bunun da tam olarak Türkçe karşılığı 'mahremiyet'. Dolayısıyla ifadenin 'mahrem bir alanda' şeklinde geçiyor olmasının gerekçesi de bu. Ama buna farklı anlamlar yükleyerek sanki 'suç örgütü toplantısı esnasında' denmişçesine bir hava yaratılmasını ben manasız buluyorum. Buradan da herhangi bir ikrar çıkartma gayesinin manasız olacağını defaatle izah etmek istiyorum.
Diğer yandan Sayın Başkan, yine dün başka bir sorunuz oldu, ben direkt konuya girmiş gibi oldum ama sonrasında zaten detaylı şekilde değineceğim. 19 Mart 2025 tarihinde kamera kayıt cihazını almayan polisin, bundan 36 gün sonra gelip 52 gün öncesinin kaydını isteyebileceğini düşünmediniz mi diye bir soru yönelttiniz Sayın 'a. Sayın Başkan hangi gerekçeyle düşünmeli? Delil toplama yükümlülüğü iddia makamına mı ait yoksa müvekkile mi ait? Bunu sormak istiyorum. Aynı soruyu ben bizzat iddia makamına da yöneltmenizi talep ediyorum; niçin ilk gelindiği gün kamera kayıtları istenmemiş? Kaldı ki şunu yine izah etmem gerekir; cihazların teknik kayıt süreleri... Bunu defaatle biz hem sorguda beyan ettik, kollukta beyan ettik, savcılık aşamasında beyan ettik.
Bu kamera kayıt cihazlarının tüm dünyada, ulusal olarak, uluslararası olarak referans kayıt süreleri 30 gün, 15 gün, 45 gündür. Bu kamera kayıt cihazları... Kamera kayıt cihazındaki kayıtların 30 gün sonra istenmesinin çok açık bir gerekçesi var; bence bunu herkes algılayabiliyor. Ve 36 gün sonra istendiğinde de şu söyleniyor: '19 Mart tarihinin 15 gün öncesinin kayıtları...' Yani istendiği tarihte 52 gün öncesinin kayıtları isteniyor Sayın Başkan. Dolayısıyla şunu algılayamıyorum; bu kayıtlar 10 gün sonrasında istenmiyor bakın 19 Mart tarihinde. Veyahut 20 gün sonrasında istenmiyor, 36 gün sonra isteniyor. Yani o kayıtlar eğer ki o dönemde taşıma süreci olmasaydı dahi zaten mevcut olmayacaktı. İddia makamı bunun bilinci içerisinde ve bunu 36 gün sonra talep etmesinin çok açık bir gerekçesi var: 'Siz suç delillerini gizlediniz' diyebilmek.
Aynı zamanda o tarihte, 19 Mart tarihinde bir hadise var yaşanan İstanbul Büyükşehir Belediyesi konutunda, başkanlık konutunda. Dış alanda şimdi arama kararını ifa etmek maksadıyla, kolluk personeli alana geliyorlar. Burada da girişte, hemen girişte bir kapı var; otomatik açılan bir kapı. Ve kapıya geldiğinizde dışarıdan, içeriden basılması gerekiyor açılabilmesi için. Ancak kolluk görevlisi arkadaşlar orada bir sarı çizgi var; bu sarı çizginin üstüne gelindiğinde çok fazla yakın olduğu için kapı açıldığında çarpmasın diye açılmaz. Yine kapıların çalışma prensibi bu şekilde, bunu da izah etmiş olayım, bu da müvekkilden kaynaklı bir... İçeriden kapı açılmıyor, 'biz girmeye çalışıyoruz kimse kapıyı açmıyor' diye kolluk personeli bu kapının üstünden atlayarak içeri girmeye başlıyorlar ve müvekkilin çalışma arkadaşlarına deniyor ki: 'Siz kapıyı bize açmıyorsunuz. İçeriden arkadaş diyor ki: 'Biraz dışarı çıkarsanız, sarı çizginin üstünde durduğunuz için kapıyı açamıyorum. Çekilirseniz açılacak zaten kapı.' Bu arbedeye ilişkin de daha sonrasında kolluk, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden kayıtları talep ediyor 19 Mart tarihine dair. 22 Mart tarihinde de bu kayıtlar sunuluyor Sayın Başkan. Ben buna ilişkin delil dokümanımız vasıtasıyla size ibraz etmek istiyorum.
Yani şunu izah etmeye çalışıyorum: Eğer kamera kaydı talep edilmiş olsaydı, zaten teslim edilirdi. Ki talep edildiğinde de teslim edildi. Bu yanlış anlaşılmayı ve dünkü izahta yaşanan problemi de bu suretle gidermiş olduğumu düşünüyorum. Yaklaşık bir aydan uzun süredir devam eden duruşma süreci içerisinde, pek çok sanık ve kıymetli meslektaşımın suç örgütü iddiasına dair savunmalarını çok kıymetli buluyorum. Bu süreçte dile getirilen beyan ve açıklamaların; isnat edilen suç örgütü iddiasını temelden çürüttüğünü, iddianın hem maddi hem de hukuki dayanaklar bakımından mesnetten yoksun olduğunu ortaya koyduğu kanaatindeyim. O sebeple, müvekkili savunabilmek adına şu hususa tekrardan değineceğim: Müvekkile yöneltilen 15, 17, 18 ve 30 numaralı olmak üzere dört adet eylem var. Biz soruşturma safhasında bunlardan yalnızca iki tanesiyle karşılaştık. Yöneltilen suçlamalardan çok daha ciddi olabilecek "rüşvet" ve "dolandırıcılık" suçlamalarını soruşturma safhasında görmedik; bunları ancak iddianameyle öğrenebildik. Tekrar ediyorum; müvekkilimin tutuklu bulunma gerekçesi olan eylemler örgüt üyeliği, haberleşmenin engellenmesi ve suç delillerini gizleme gibi iddialardır. Müvekkil, rüşvet ve dolandırıcılık suçuyla tutuklu vaziyette değildir; çünkü bu suçlamalar bize ancak iddianameyle yöneltilmiştir. Bize sorulmadığı için bu iddialarla ilgili savunma hakkımızı henüz kullanamamış vaziyetteyiz; ilk defa burada kullanacağız.
Soruşturmanın başlangıcından itibaren, savunma makamı olarak yargının siyasi bir enstrümana dönüştürüldüğüne, siyasi menfaatler uğruna pek çok suçsuz kişinin cezaevinde bulunduğuna dikkat çekmeye çalışıyoruz. Bu iddiamıza dayanak teşkil eden pek çok somut örnek de süreç boyunca karşımıza çıktı. Sayın meslektaşım da savunmasında birçok hususu beyan etti. Öyle ki pek çok tesadüfler silsilesi soruşturmanın başlamasıyla art arda denk geldi. Bu tesadüfler silsilesine ne halkın ne sanıkların ne de duruşma salonunda bulunan herhangi bir kişinin inandığını düşünmüyorum. Neyi kastediyorum? Yargılamanın neden siyasi olduğunu ben de pek çok meslektaşım gibi izah etmeye çalışacağım. 18 Mart 2025, 19 Mart 2025 ve 23 Mart 2025 tarihleri, belki de içinde bulunduğumuz bu davada her şeyin başladığı tarihlerdir. 18 Mart 2025: İstanbul Üniversitesi tarafından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın 'nun lisans diplomasının iptal edildiğinin duyurulduğu tarihtir. 19 Mart 2025: Sayın 'na operasyonun yapıldığı tarihtir. 23 Mart 2025: Cumhuriyet Halk Partisi'nin cumhurbaşkanı adayını belirlemek maksadıyla ön seçime gideceğini duyurduğu tarihtir. Buradaki tek adayın da olduğunu hatırlatmak istiyorum.
Bunların hepsinin tesadüf olduğuna inanmamız bekleniyor. "İnandık" diyelim. Soruşturma başlıyor; müvekkilim de dahil olmak üzere pek çok kişi önce gözaltına alınıyor ve akabinde haklarında tutuklama kararı veriliyor. Biliyorsunuz, soruşturma dosyasında gizlilik kararı vardı. Müvekkilin Vatan Emniyet'teki ifadesine eşlik ettim. Sayın Başkan, henüz dördüncü kattan aşağıya iniyorum —bu bizzat benim yaşadığım bir hadisedir— gizlilik kararına uymak için özen sarf ettiğim bir noktadayken Twitter'a girdim ve şununla karşılaştım: " müdafii şunları şunları söyledi." Ben kendimden eminim, herhangi bir bilgi paylaşımında bulunmadım. Henüz binadan çıkmamışken benim yaptığım savunma veya ifade içeriği nasıl yayıldı? Sonrasında adliyeye sevk edildik, Sulh Ceza Hakimliği sorgusu yapılacak. Müdafiiler olarak kapıda bekliyoruz. Bunu zaten pek çok meslektaş da izah etti; kalabalık içerisinden hep bir ses yükseliyor, "Kimler hakkında tutuklama talep ediliyor?" diye. Biz ancak bu seslerle öğrenebildik. "Herkes Twitter'a girsin" dendi. Twitter'a baktığımızda; dosyanın müdafii olarak müvekkilim hakkında tutuklama talep edilip edilmediğini henüz bana duyurulmadan basından öğrendim.
Süreç; yeni gözaltılar ve yeni tutuklama kararlarıyla sadece bu dosya üzerinden devam ediyor. Sayın Başkan, son dönemde yaşananları Türkiye Cumhuriyeti'ndeki mevcut hukuk devleti açısından ifade etmeyi önemli buluyorum. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen gerek huzurdaki gerekse bağımsız pek çok dosyada; ifade tutanakları, görseller, konuşma kayıtları ve WhatsApp mesajlaşmaları, dosyalarda gizlilik kararı varken basına sızdırılıyor. Bu, hukuk devleti açısından bir hukuk garabetidir. Bunun gerekçesini öğrenebilir miyiz, bilmiyorum. Huzurdaki dosyada "doğal hakim ilkesinin" ihlal edildiğini pek çok meslektaş vurguladı. Dosyanın siyasi niteliğini vurgulamak açısından bunu elzem görüyorum. Aynı zamanda soruşturmanın başladığı süreçten itibaren her gün yeni bir Cumhuriyet Halk Partili belediyede soruşturma başlatılması, her gün yeni bir bürokratın gözaltına alınması veya siyasi ideolojisiyle taban tabana zıt bir partiye geçiş yapması tesadüf müdür Sayın Başkan?
Şimdi burada zaten sayın meslektaşım da bahsetti; müvekkil özelinde yapılan bir haberden tekrardan ben bahsedeceğim. Giresun'daki yayla evinde yapılan arama... Yine bir tesadüf; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nda başlatılan bir soruşturma, müvekkilin gözaltı kararı ve aynı tarihte Giresun'da bir arama yapılıyor. Ama tesadüftür ki Giresun'daki arama esnasında Yeni Şafak Gazetesi muhabiri Giresun'da. Ve birtakım video kayıtları yine medyaya yansıtılıyor, arkaya da dramatik bir müzik ekleniyor. Ve müvekkilin ailesi, onuru, şerefi, eşinin haysiyeti, müvekkilin çocuklarının özel hayatının gizliliği; hepsi ihlal ediliyor Sayın Başkan. Bunu yalnızca mevcut dosya için değil, genel bir hukuk devleti açısından değerlendirmenizi talep ediyorum. Onun haricinde en nihayetinde yine zaten neticeyi sayın meslektaşım izah etti; bu kadar yaratılan dramadan en nihayetinde takipsizlik kararı geldi. Zaten içerisinde paranın bulunması, parayla Mustafa Bey'in yan yana anılması mümkün değildi.
Soruşturma süreci boyunca buna benzer pek çok örneği hem ben hem kıymetli meslektaşlarım da yaşadılar, sanıklar yine aynı şekilde gördü. Zaten iddianame henüz başlangıç safhasında kurulan ifadeyi de yine pek çok meslektaşım ifade etti; "tıpkı bir ahtapotun kolları gibi" ifadesine yer veriliyor İstanbul Büyükşehir Belediyesi organizasyonuna. Tüm bunların nihayetinde şu hususu izah etmek istiyorum sayın başkan: Yine bir tesadüfler silsilesidir ki soruşturmanın nihayetinde kovuşturmaya geçildikten sonra eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, Adalet Bakanı oldu. Ve dosya savcılarından -bunu özellikle tarihe dikkat çekmek istiyorum- bir tanesi Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü olarak atandı. Resmi Gazete'de yayın tarihi de 19 Mart 2026. Dosyanın siyasi olmadığına ikna olabilen varsa olsun ama ben ikna olamıyorum.
Örgüt kapsamındaki savunmama geçeceğim. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin yerleşik idari yapılanmasının bir suç örgütü olarak nitelendirilmesi ve belediye çalışanlarının görev ve yetki çerçevesinde yürüttükleri faaliyetlerin örgütsel faaliyet kapsamında değerlendirilmesi yönündeki yaklaşımın; kamu yönetiminin işleyişine ve hukuk devleti ilkelerine uygun düşmediğini izah etmek istiyorum. Zira kamu görevinin kendi mevzuatı ve hiyerarşik yapısı içerisinde yerine getirilmesi, ceza hukuku anlamında örgütsel bir yapı olarak nitelendirilemez. Bu çerçevede yargılama süreci içerisinde ortaya konulan savunmalarla suç örgütü iddiasının temelden çöktüğünü, mevcut haliyle Yargıtay içtihatları çerçevesinde hiçbir unsuru somutlaştırılamayan suç örgütü iddiasının sürdürülebilir olmadığı kanaatindeyim. Keza suç örgütü iddiasının yalnızca huzurdaki dosya bakımından değil, aynı zamanda hukuki güvenlik ve idarenin işleyişine duyulan güven bakımından da değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapmak istiyorum. Bu noktada da en büyük sorumluluk siz ve değerli heyetinize düşüyor.
Sayın Başkan, öncelikle belirtmek istiyorum ki bu iddianame; bir belediyenin yasal işleyişini, rutin bürokratik süreçlerini ve kanunla belirlenmiş hiyerarşisini hukuk sınırlarını zorlayarak bir suç örgütü şablonuna oturtmak gayesi içerisindedir. Anayasanın 2. maddesinde de güvence altına alınan hukuk devleti ilkesi; idarenin tüm eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olmasını, keyfiyetten uzak durulmasını ve öngörülebilir olmayı emrediyor. İddia makamı ise kurumsal işleyişi ve alt-üst ilişkilerini; somut, kesin, her türlü şüpheden ve inandırıcılıktan yoksun bir şekilde örgütsel faaliyet olarak nitelendiriyor. Bir kamu kurumunun kanunla belirlenmiş görevlerini ifa ederken kurduğu ilişkilerinin, sırf siyasi mülahazalarla suç örgütü olarak değerlendirilmesi hukuk devletinin ruhuna aykırıdır Sayın Başkanım.
Müvekkil ve sanıkların büyük bir çoğunluğu, isnat edilen eylemlerin gerçekleştiği iddia edilen tarihlerde kamu görevlisi sıfatına haizdirler. Kanun, kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı soruşturma izni alınmasını zorunlu bir muhakeme şartı olarak düzenlemiştir. İddia makamı müvekkile yöneltilen suçlamalar arasında salt etkin pişmanlık ifadesine dayanan rüşvet suçuna yer vererek -ki rüşvet suçu soruşturma izni alınması gereken suçlar arasında bir istisna olarak düzenleniyor- bu suçlamaya yer vererek soruşturma iznine gerek olmadığı varsayımına dayanmaya çalışıyor. Zaten rüşvet suçunun ne kadar absürt olduğunu birazdan açıklayacağım. Türk Ceza Kanunu Madde 220 kapsamındaki iddialar için soruşturma izni alınmaması, yargılamanın temel bir unsurunu eksik bırakıyor. Çünkü istisnalar arasında suç örgütü kurmak veya üye olmak suçu yer almıyor. Aksi bir kabul, kanun koyucunun iradesini yok saymak ve kamu görevlilerinin keyfi soruşturmalara maruz kalmasının önünü açmak anlamına gelecektir.
Örgütsel hiyerarşi diye nitelendirilmeye çalışılan yapı aslında bizzat kanunlara, Belediye Kanunu ve Büyükşehir Belediyesi Kanunu'na dayanan idari bir yapılanmadır. Suç örgütünün varlığının ispatı için gerekli unsurlar zaten Yargıtay kararlarında, Yargıtay içtihatlarında sayılıyor ve meslektaşım da değindi; somut olayda biz hiçbir unsurun sağlandığını görmüyoruz. Yani herhangi bir unsur değerlendirmesinden ziyade, hiçbir unsurun somut olayda mevcut olmadığını görüyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi kanunla kurulmuş, şeffaf, denetlenebilir ve meşru bir organizasyondur. Bu yapının içerisindeki alt-üst ilişkisi suç işleme iradesine değil, kamu hizmetinin mevzuata uygun ifasına dayanmaktadır. Yasal bir idari yapı içerisindeki rutin faaliyetlerin suç örgütü olarak nitelendirilmesi Yargıtay içtihatlarına açıkça aykırıdır ve idarenin kanuniliği ilkesini temelden zedelemektedir.
İddia makamının kamu görevlileri arasındaki ast-üst ilişkisini bir emir-komuta zincirine çevirmeye çalışması açıkça kanunun ihlali ve hukuki bir zorlamadır. Keza şuna da değinmek istiyorum: Yani öyle bir suç örgütü ki maksadı 2019 yerel seçimlerini manipüle etmek, bugün cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanarak ülkeyi ele geçirmek, Türkiye'nin en büyük muhalefet partisini ele geçirmek... Sayın heyet, demokratik bir hukuk devletinde siyasi partilerin seçim kazanma hedefi gütmesi, muhalefet partilerinin yönetimi ele geçirme çabası veya ülkenin yönetiminin yasal yollarla devralma arzusu nasıl bir suç örgütü amacı olabilir? Zaten kuruluşu itibarıyla parti örgütleri bunlar için var. Ana muhalefet partisinin de yegane gayesi zaten iktidara gelebilmek. Şuna da değinmek istiyorum ki; suç örgütü, yine iddianame içerisinden atıfla, bireysel menfaat temin eden pek çok sanık var, bireysel menfaat temin ettiği iddia edilen pek çok sanık var affedersiniz; ama suç örgütü yapısı itibarıyla kolektif bir birliktelik Sayın Başkan. Fakat bireysel menfaatlerden bahsediliyor. Bireysel menfaatler ile kolektif menfaatin çatışması halinde suç örgütünden bahsedilebilmesi nasıl mümkün olabilir?
Gizlilik konusuna değinmek istiyorum ki müvekkilim Sayın bakımından da belki de en önem arz eden husus iddianame içerisinde; iddia makamı kamu kurumlarının kişisel veri güvenliği ve gizlilik ilkeleri çerçevesinde yürüttüğü uygulamaları örgütsel gizliliğin sağlanması şeklinde değerlendirmekte. Oysa bu husus, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan imzası taşıyan 5 Temmuz 2019 tarihli, 2019'a 12 sayılı "Bilgi ve İletişim Güvenliği Tedbirleri Genelgesi" ile tüm kamu kurum ve kuruluşları için zorunlu kılınmış bir uygulama. Anılan genelgede şunu söylüyor: "Dijitalleşmenin doğurduğu güvenlik riskleri nedeniyle bilgi güvenliğine ilişkin tedbirlerin alınması zorunludur. Çok affedersiniz bir su alabilir miyim? Kaldı ki yine suç istinatları arasında yer alan kamera bantlama mevzusunda, toplantıların hiçbirisine örgüt yöneticisi olduğu iddia edilen iddianamede , gibi isimler katılmıyor. Örgüt yöneticilerinin yer almadığı bir toplantıda suç örgütünün toplantı yaptığı iddia ediliyor. Gizlilik unsurunu sağlamaya çalışan sözde örgüt üyeleri, İstanbul'un göbeğindeki bir otelde görüşme yapmayı tercih ediyor.
Müvekkile isnat edilen tüm eylemler müvekkilin görev ve sorumluluğunun bizzat kendisidir Sayın Başkan. Müvekkil, görevini layıkıyla ifa ettiği ve Sayın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı 'nu layıkıyla koruduğu için şu an 11 aydır cezaevindedir. Müvekkilimin belediye başkanının özel hayatının gizliliğini sağlamak, kişisel verilerini korumak ve kurumsal bilgi güvenliğini temin etmekle yükümlü olması onun işinin bizzat parçasıdır. Müvekkilin yakın koruma vasfı gözetildiğinde bu önlemleri almakla yükümlü ilk şahsın bizzat kendisi olduğu açıktır. Bu önlemler örgütsel gizlilik değil, görevin ifası kapsamında değerlendirilmesi gereken yasal yakın koruma faaliyetleridir.
Şunu da yine izah etmek istiyorum ki Sayın Başkan, suç örgütü lideri olduğu iddia edilen şahsın, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın 'nun belediye başkanı olması, kişisel verilerinin daha kolay ihlal edilebileceği, özel hayatının gizliliğinin ihlal edilebileceği şeklinde yorumlanamaz yahut Sayın 'nun eşinin özel hayatının daha önemsiz olduğu neticesi ortaya çıkarılamaz. İddia makamının müvekkil ve diğer sanıklar için kullandığı "özel vasıflı örgüt üyesi" nitelendirmesi, yine pek çok meslektaş ve sayın meslektaşın da ifade ettiği gibi, Türk hukuk sisteminde karşılığı bulunmayan, Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarında hiçbir karşılığı olmayan, iddianamenin uydurması olarak niteleyebileceğimiz bir kavramdır. Anayasa'nın 38. maddesinde güvence altına alınan "suçta ve cezada kanunilik ilkesi" uyarınca, kanunun açıkça suç saymadığı bir fiilden dolayı kimsenin cezalandırılamayacağı ve suçun unsurlarının kıyas yoluyla genişletilemeyeceği açıktır. Suç tanımı içerisinde "özel vasıflı örgüt üyesi" şeklinde bir tanımlama mevcut değilken müvekkilin özel vasfa haiz üye sıfatıyla teşdiden cezalandırılması talep edilmekte; bu da açıkça suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlali mahiyetindedir.
Müvekkilin hiçbir eyleminde ne bir suç işleme kastı ne de örgüt iradesine teslimiyet bulunmaktadır. Müvekkil bir kamu görevlisi olarak görev tanımı uyarınca Belediye Başkanı'na yakın bulunmuştur. ile bir şekilde diyalog içinde bulunulması şartı, objektif nitelikli değerlendirme yapılmasına imkan tanıyacak somut olgulardan yoksundur. Zaten hukuk sisteminde varlığı tespit edilemeyen özel vasıflı örgüt üyeliğinin oluşmasına dair temelden yoksun kriterlerin geliştirilmesi, hukuki yaklaşımı iyice çıkmaza sürüklemiştir. Sayın Başkan, bir de şuna dikkat çekmek istiyorum; yine Sayın müdafii de aynı hususa işaret etmişti. Burada özel vasıf haiz üye olarak yargılanan herkes, işi gereği sayın 'nun yakınında bulunmak zorunda olan kişilerdir. , Sayın 'na yakındır zira kendisi danışmanı. yine Sayın Başkan'a yakın pozisyonda zira kendisi bu kadar soruşturma ve kovuşturmanın ortasındayken avukatı. Yine müvekkilim, bu kadar tehditlere maruz kaldığı bir noktada yakın koruma sıfatıyla görevini ifa etmekteyken özel vasıflı üye olarak nitelendirilmeye çalışılmaktadır.
Müvekkil öyle bir özel vasıf haiz üye ki, Sayın Başkan ve Sayın Heyet, yalnızca dört adet eylemle suçlanıyor. Ve bu dört adet eylemin, izah ettiğim üzere girizgahta, iki tanesiyle alakalı savunma hakkımızı hiç kullanmamış vaziyetteyiz. Yani henüz soruşturmanın başlangıcında iki adet suçlamayla özel vasıf haiz olduğu iddia ediliyordu. Müvekkil özel vasıfa haiz üye fakat hiçbir ihaleye fesat karıştırma suçlamasıyla yargılanmıyor. Müvekkilim özel vasıfa haiz üye fakat süreç içerisinde aktifinde meydana gelen hiçbir olağanüstü artıştan bahsedilmiyor. Ancak öyle özel vasıfa haiz bir üye ki müvekkilim, bu örgüt içerisinde hiçbir maddi menfaat temin etmeksizin sadece 'na duyduğu aşk sebebiyle... Bu tanımlama açıkça şunu göstermektedir ki, mevcuttaki en yakındaki isimlerin cezalandırılmaya gayret edilmesi, daha ağır cezalandırılmaya gayret edilmesi yakın olmanın cezalandırılması... Aslında süreç başından beri aynı şeyi ben pek çok savunmada dile getirdim. Müvekkil eğer ki yakın koruma olmasaydı bunu belki de görmeyecektik. Sadece yakın koruma olması hasebiyle, mesleki sebebiyle, görevini ifa etmesi sebebiyle özel vasıf haiz üye olarak nitelendiriliyor.
Şunu da tam olarak anlayamıyorum Sayın Başkan; ben bir hukukçu olarak bunu anlayamıyorken halkın veyahut buradaki diğer sanıkların iddianameden bunu nasıl anlayabileceğini açıkçası bilemiyorum. Müvekkil özel vasıfa haiz üye fakat diğer yargılanan sanıklardan daha ağır ne yaptığını ben tam olarak çözemedim. Yani müvekkili özel vasıfa haiz üye konumuna getiren gerekçenin ne olduğu iddianame içerisinden okunamıyor. Ben kendimce kanaatimi bildirdim; benim kanaatimce bu gerekçe yalnızca 'nun en yakınındaki kişi olmasıdır. Ama eğer alternatif bir gerekçe vardıysa neden iddianamede yer almıyor? Müvekkilin yine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ile olan yakın ilişkisi bizzat görevinin kendisinden kaynaklanmakta, görev tanımının kendisinden kaynaklanmaktadır. Nasıl ki herhangi bir kamu görevlisi, Sayın Başkan, Sayın Heyet, Sayın İddia Makamı, nasıl ki yakın korumanızla bir ilişki tesis etmek yükümlülüğü altındaysanız görevinin devamını sağlayabilmek maksadıyla, müvekkil de aynı doğrultuda bir ilişki tesis etmiştir. Yalnızca müvekkilin kariyeri ve tecrübesinden kaynaklı olarak aldığı ilave önlemler var; zaten kendisi de dün esprili bir şekilde vurguladı, örnek olarak da hatta "oturmadan önce koltuğunuzu kontrol etmesini isteyin" dedi size de. Bu da tecrübesinden kaynaklanmaktadır; sizin kurduğunuz ilişkiden harici bir ilişki de müvekkil kurmamıştır. Yine söylediğim gibi maddi menfaat temin ettiğine dair bir iddia da yok zaten ortada.
İddianamede örgüt üyeliğine ilişkin isnadın ağırlıklı olarak etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan şüpheli beyanlarına dayandığı görülmekte. Ancak söz konusu beyanların, beyan sahiplerinin kendileri veya yakınlarının özgürlüklerinden yoksun bırakılabileceği yönündeki kaygı ve baskı algısı altında gerçeğe aykırı isnatlarda bulunma ihtimalini barındırdığını değerlendiriyoruz Sayın Başkan. Nitekim henüz ilk celsede dahi pek çok kişi etkin pişmanlık ifadesinden vazgeçti. Hatta vazgeçerken de şunu izah edenleri gördük: "Ailemle tehdit edildim, malımla tehdit edildim, yakınlarımın başına herhangi bir zarar gelmemesinden ötürü ben bu ifadeyi vermek zorunda kaldım." Yine girizgahta izah ettim; şu anda CHP'li bürokratlara da aynı şeyin yapıldığını düşünüyorum daha doğrusu. Siyasi görüşü, siyasi ideolojisiyle taban tabana zıt olan bir partiye yalnızca bir anda yaşadığı aydınlanma gerekçesiyle geçtiğini iddia etmek açıkçası yine beni ikna etmiyor. Dolayısıyla İddia Makamı iddialarını somut ve denetlenebilir nitelikteki delillerle desteklemedikçe, tek başına mahkumiyet hükmüne esas alınabilecek herhangi bir delilin ben dosyada mevcut olduğunu düşünmüyordum. Çünkü yalnızca şüpheli beyanlarına dayanarak oluşturulmuş bir örgüt kurgusu mevcut.
Keza müvekkilin örgütün gizliliğini sağladığı iddiası dosyadaki mübrez evrak ve delillerle ve olaylarla, somut olaylarla çelişmektedir. Müvekkil örgütün gizliliğini sağlıyor fakat henüz soruşturma safhasının başında kolluk ifadesi esnasında kasa şifresini paylaşıyor. Biz o esnada müvekkille istişare halindeydik ve bize önceden yöneltilen kağıtta yazılı olan bir soru değildi, yanlış hatırlamıyorsam Mustafa Bey lütfen düzeltin beni. Arada bir kolluk personeli arkadaş bizim ifademizin ortasına dahil olmak suretiyle "Giresun'daki evinizde bir kasa bulundu -biz Giresun'daki evde arama yapıldığını orada öğrendik- bir kasa bulundu ve bu kasanın şifresini söylemeniz gerekiyor" dedi. Şimdi şifre verme gibi bir yükümlülük, kimse kendi aleyhine delil üretmek zorunda değil kanuni düzenlemeler uyarınca. Ben Mustafa Bey'e baktım, yani vermek isterseniz verebilirsiniz diye. Mustafa Bey'in de kendinden emin olduğunu zaten biliyordum. Yani İddia Makamı'nın elbette ki içerisinde paralar çıkmasını beklediğini de biliyordum ve Mustafa Bey ilk aşamada kasa şifresini paylaştı. Ama müvekkilim gizliliği sağladığı iddiasıyla yargılanıyor Sayın Başkanım, örgütün gizliliğini sağladığı iddiasıyla. Keza evet, iPad şifresini de o aşamada paylaştı.
Özel vasıf iddiasına rağmen müvekkilim örgüt toplantılarına dahil edilmiyor Sayın Başkan. Biz bundan dolayı derin bir üzüntü içerisindeyiz. Toplantılara dahi dahil edilmeyen, kapıda bekleyen ve toplantı içeriğine dahi vakıf olmayan müvekkil; neyin, nasıl ve ne şekilde gizlendiğini sağlamaktadır? Yahut nasıl bir "özel vasfı haiz" örgüt üyesidir ki örgüt toplantılarından dışlanmaktadır? Veya bu örgüt gizlilik unsurunu nasıl sağlamaktadır ki; iktidar bürokratlarınca da fazlasıyla kullanılan, şehrin merkezindeki bir otelde (Le Meridien) örgüt toplantısı gerçekleştirmesine ve otel kameralarının çekim yapmasına müsaade etmektedir? Aslında bu soruların cevabı, iddia makamının kurgusunun neden mesnetsiz olduğunu gözler önüne seriyor Sayın Başkan.
Gizlilik unsurunu neden daha detaylı izah etmek istiyorum? Zira burada, duruşma salonu içerisinde dahi gizliliğe ne kadar önem verildiğini ilk günden beri herkes görüyor, hepimiz şahit oluyoruz. Jandarmanın özellikle müdahaleleri, gizliliğin sağlanması içindir. Elbette duruşma düzeni içerisinde buradan görüntü paylaşılmamasını talep etmenizde herhangi bir beis bulunmamakta Sayın Başkan; bu da sizin gizliliğe verdiğiniz önemi gösteriyor aslında. Ama biz burada içeride suç işlemiyoruz; siz burada sadece duruşma düzenini sağlamaya çalışıyorsunuz. Sayın Başkan, şunu demeye çalışıyorum: İddia makamı o toplantıda suç işlendiğini iddia ediyor. Peki Sayın Başkan, duruşma salonundan dışarıya adım attığınız an görüntülerinizin veya yakınlarınızın görüntülerinin —keza heyet üyelerinin veya Sayın İddia Makamı'nın— bağlamından koparılmak suretiyle paylaşılmasına rızanız olur mu? Açıkçası benim şahsi olarak, bağlamı dışına çıkarılarak haber yapılmasına rızam yok.
Keza müvekkil de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın yakın koruma vazifesini ifa ederken, görüntülerin bağlamından koparılarak servis edilmesinin önüne geçebilmek maksadıyla bu koruma faaliyetini yürütmüştür. Böyle bir ihtimalde tedbirin ilk kimin tarafından alınmasını beklersiniz Sayın Başkan? Tabii ki ilk tepkiyi vermesi gereken; nasıl ki sizin yakın korumanız ise veya Sayın iddia makamının birim koruması ise, müvekkil de korumayı sağlaması gereken ilk kişidir. "The Marmara" ve "Balıkçı Kahraman" örneklerine değinmek istiyorum aslında; çünkü müvekkilin ve çalışma arkadaşlarının niçin bu güvenlik önlemlerini almak zorunda kaldıklarına dair pek çok örnek yaşandı. Sayın Başkan, buna ilişkin görsellerim de var; gösterilmesine müsaade eder misiniz? Yoksa öncesinde incelenmesi için mübaşir vasıtasıyla size ileteyim mi?
Müvekkilin korumakla yükümlü olduğu Sayın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı , en az 20 milyon nüfusun belediye başkanıdır. Dolayısıyla alınan önlemler, terörle mücadele kapsamında koruma altında olan Sayın 'nun durumuna ve hayatın olağan akışına gayet uygundur. Aynı zamanda gittiği mekanlardaki görüntülerinin bağlamından koparılarak medyaya servis edilmesi, terör tehdidi altındaki bir şahsın anlık konumunun paylaşılması anlamına da gelir. Bu da koruma maksatlı olarak alınması gereken bir önlemdir.
Sayın Başkan, kıymetli heyet; eylem bazlı savunmamla devam ediyorum. Eylem 17, iddianamede şu cümlelerle başlamaktadır —bu kısmı bizzat okumak istiyorum: "Suç örgütüne yönelik 19.03.2025 tarihinde gerçekleştirilen operasyonda; örgüt lideri şüpheli 'nun ikamet ettiği Rumeli Hisarı Mahallesi, Fenerli Türbe Sokak, No: 7, Sarıyer/İstanbul adresindeki konutta kolluk kuvvetlerince yapılan aramada, konuta ait kamera kayıtlarının alınmadığının anlaşılması üzerine; 25.04.2025 tarihinde İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüne, 19.03.2025 tarihinden önceki 15 günü ve sonraki 3 günü kapsayan kamera görüntü kayıtlarının alınmasına yönelik talimat verilmiştir." Bu kısmı zaten girizgahta izah etmeye çalışmıştım Sayın Başkan. Dünyanın her yerinde kamera kayıt cihazları, çalışma prensibi gereği 15 veya 30 gün gibi aralıklarla kayıt yapar; kayıt devam edebilsin diye de eski verilerin üzerine yazar. Somut olayda, 19 Mart tarihlerinde kamera kayıtları istenmiş; ancak kolluk kuvvetlerine "Bizde o kayıtlar yok" denmemiştir. Kolluk, operasyon esnasında kamera kayıtlarını almamıştır. Bu tarihten tam 36 gün sonra kayıtların alınmadığı fark edilmiş ve talimat ile operasyondan 15 gün öncesinin kayıtları istenmiştir. Yani gelinen tarihte, aslında 52 gün öncesinin kamera kayıtları talep edilmiştir. Eğer bu görüntüler bir delil olarak değerlendiriliyorduysa, 19 Mart tarihinde başkanlık konutuna ilk girildiğinde bu kayıtların istenmesinin önünde hiçbir engel yoktu. Aksine, belki de ilk istenilmesi gereken delil kamera kayıtlarıydı. Müvekkilim dün izah etti; süreç taşınma takvimine denk geldiği için kamera kayıt cihazı, taşınan eşyalardan biri olması hasebiyle sökülmüştür.
Sayın Başkan, dün talep ettiğiniz, koruma ekibinde kimlerin yer aldığına dair listeyi de şimdi sunuyorum. Bu listenin içerisinde silah kullanma izin belgeleri gibi evraklar da yer almaktadır. Listenin içerisinde müvekkilim ’ın isminin yer almadığını göreceksiniz. Nitekim müvekkilin talimat verme yetkisinin bulunmadığını, yalnızca bu belgelere bakarak dahi anlayabilirsiniz. 17 kişilik liste içerisinde 4’ü memur, 13 tanesi de İSTGÜVEN A.Ş. çalışanı bulunmaktadır. Müvekkil, dün de ifade ettiği üzere, uzun yıllar devlete hizmet etmiş ve üst düzey devlet yöneticilerinin korunmasında faaliyet göstermiştir. Bu nedenle sözüne hürmet edilen, tecrübesine güvenilen bir şahıs olduğu için; bir işlem yapılması gerektiğinde bilgisine danışılan kişi sıfatıyla yer almaktadır. Fakat asli pozisyonu, belediye içerisinde daire başkanıdır; aynı zamanda ’nun yakın korumasıdır.
Soruşturmanın başından beri kollukta da savcılık aşamasında da bize "koruma müdürü" sıfatı yakıştırıldığında bunu hep düzelttik. Basın nezdinde bu anlatımlar düzeltilmediği için hâlâ "koruma müdürü" denmeye devam ediliyor. Bu "müdür" kelimesinin kullanılma gerekçesi çok açıktır: Müvekkilin talimat verme yetkisinin bulunduğunu iddia edebilmek. Peki, müvekkilin verdiği herhangi bir talimata dair somut bir delil var mı? Ben dosyada göremedim. İddianame içerisinde, varsayımsal tahminler üzerinden müvekkilin talimat verme yetkisine haiz olduğu iddia edilmiştir. Oysa koruma ekibi, yalnızca müvekkilin kariyerine hürmet etmekte ve tecrübesinden istifade ederek kendisini bir üstat olarak görmektedir. Haliyle talimat amacı taşımaksızın "Üstat şu iş nasıl yapılır?" veya "Şunu nasıl sağlarız?" şeklindeki sorular; müvekkilimin çalışma hayatının bir parçası, koruma ekibinin ise öğrenme ve istifade etme rutinidir.
Eylem 17'ye dönecek olursak Sayın Başkan; başkanlık konutunun taşınma süreci 19 Mart tarihinin çok daha öncesine dayanmaktadır. Nitekim müvekkilim dün bunu ifade etti. Taşınma öncesinde birtakım izinler alınıyor; biliyorsunuz ki başkanlık konutu taşınacaktır. Bu kapsamda kolluk görevlilerinin görevlendirilmesi talebiyle İl Emniyet Müdürlüğü’ne yazılan yazılar mevcuttur ve bu yazılarda açıkça "başkanlık konutu taşınacağı için" ifadesi geçmektedir. Bu taşınma iddiasını biz birdenbire ortaya atmadık, en başından beri söylüyoruz. Nitekim dün de vurguladım; soruşturma safhasının başında, dosyada ve yazdığım dilekçelerde de mevcut olduğu üzere, ilgili kurumlara müzekkereler yazılmasını talep ettim. Yalnızca kamera kayıt cihazının değil; harici pek çok teçhizatın, aracın ve özel kaleme ait eşyanın da ilgili kurumlara iade edildiğinin tespiti için bu müzekkerelerin yazılmasını istedik. Zira oradan gelecek cevap, "taşınma" olgusunu ispatlayacaktı. Fakat gizlilik kararı olduğu için o aşamada ilgili müzekkereler yazıldı mı bilemiyorum; iddianame içerisinde göremediğim kadarıyla yazılmamış ki biz halen aynı konuyu konuşmaya devam ediyoruz.
Sayın Başkan, içeriklerinden uzun uzadıya bahsetmeyeceğim ama sunduğum belgelerde taşınma planı çok açık bir şekilde görülmektedir. Gerekli görülmesi halinde ilgili kurumlara müzekkere yazılarak bu evrakın doğruluğu da teyit edilebilir. Bu iddianın Mustafa Bey’e isnat edilmesinin temel gerekçesi, aslında kendisinin talimat vermiş olduğu iddiasıdır; zira Mustafa Bey kamera kayıt cihazını söken kişi değildir. Tutuklamanın akabinde, Sayın Başkan ile yapılan görüşmeler neticesinde; kendisinin de tutuklanmış olmasından mütevellit, çok uzun zamandan beri planlanan fakat dün Mustafa Bey’in de ifade ettiği üzere konuttaki arıza dolayısıyla gerçekleştirilemeyen taşınmanın artık icra edilebileceği anlaşılmıştır. Başkanın içeride olması sebebiyle başkanlık konutuna ihtiyaç duyulmayacağı gerçeği de böylece ortaya çıktı. Bunun için de tahliye sürecine başlanıldı. Kitaplar, eşyalar, özel kalemin eşyaları vesaire götürüldü yeni konuta. Kamera kayıt cihazının sökülmesi, aslında tam bu sürecin bir parçası. Zira kolluktan gelindiğinde, sizden gerekli olan delillerin toplandığı algısını oluşturursunuz kendi içeriğinizde. Zira bütün kayıtlar istendi. Biz gerekli kayıtları teslim ettik. Artık demek ki bundan sonrası için herhangi ekstra bir kayda ihtiyaç yok. Bu gayet de olan, hayatın olağan akışına uygun.
Dolayısıyla Başkan’la yapılan görüşmelerde de artık taşımanın gerçekleştirilebileceği hususu teyit edildikten sonra bunu ilk öğrenen kişi, tabii ki yakın koruması olması hasebiyle müvekkildir. Müvekkilim de bu bilgiyi veyahut harici olarak aldığı herhangi bir bilgiyi aktarabilecek konumda bulunması dolayısıyla bu konuda artık tavsiye ediyoruz; daha fazla bu konuda ikamet edilmeyecek. Dolayısıyla herkes üzerine düşen görevi yapabilir. Bu bir talimat değildir; bu, verilen bilginin aktarılmasından ibarettir. Dolayısıyla müvekkil de bu bilgiye istinaden çalışma arkadaşlarıyla gerekli bilgiyi paylaşmış; herkes de üzerine düşen yükümlülüğü teknik bilgisi doğrultusunda yerine getirmiştir. Sayın de kamera kayıtlarıyla alakalı teknik bilgiye sahip olduğundan, onun üzerine düşen sorumluluk da tam olarak bu cihazın sökülmesi ve ilgili olduğu kuruma iade edilmesidir. Nitekim somut olay da bu şekilde gerçekleşmiş. Müvekkilin bu bilgiyi aktarmasının akabinde sürecin nasıl geliştiği, kimin nereye neyi teslim ettiği konusunda zaten bu şekilde bir iddia da yok.
Fakat sökülmesi talimatı, kırılması talimatı verdiği şeklinde bir iddia var ortada. Bunu ispatlar hiçbir somut delil biz yine dosya içerisinde göremedik. Müvekkil bu sürecin devamına dahil değil; müvekkil yalnızca bilginin aktarılması kısmında mevcut. Akabindeki süreçten de haberdar değil. Zaten yakın koruma sıfatına haiz bir kamu görevlisinin de kamera kayıt cihazının teknik hususları hakkında bilgi sahibi olması beklenemez. Bir de şunu izah etmek istiyorum Sayın Başkan: Şimdi bu suç isnadı içerisinde bize bir de 'kamu malına zarar verme' suçlaması var kamera kayıt cihazıyla alakalı. Bu kamera kayıt cihazının kamu malı olduğunu düşündüren somut delil var mı? Yine biz mi göremedik? Dolayısıyla suçun henüz maddi unsur açısından suç isnadının sakatlanmış olduğunu bildiğinizi düşünüyorum. Aynı zamanda yine koruma görevinin bir parçası olarak Başkan’ın evde bulunmadığı süreç içerisinde yakınları o evde ikamet etmeye devam ettikleri için ve süreç içerisindeki kamera kayıtlarının aslında yakınlarının da mahrem görüntülerini barındırması ihtimali mevcut bulunduğu için, koruma görevinin ifası kapsamında bu kayıtların kamera kayıt cihazında orada bulunması yönünde bir zorunluluk olmadığı anlamına gelmektedir.
Kamera kayıt cihazının taşıma maksadıyla sökülmesi akabinde, ait olduğu kurum olan İSBAK süreci yürütülmüştür. Müvekkil ise bu sürecin yine hiçbir kısmında yer almamaktadır. Kamera kayıt cihazları yahut başkaca bir teknik cihaz, İSBAK tarafından teslim alındığında içeriklerine müdahale edilmeden rutin prosedüre tabi tutulmaktadır. İSBAK personelinin içeriği görememesi, ayrıca silinen kayıtların delil olduğu iddiasının bile dayanağının bulunmaması, isnadın maddi temelinin olmadığını ortaya koymaktadır. Kamera kayıt cihazının ne olduğu, hard diskin nerede olduğu sorularıyla müvekkilin hiçbir irtibatı bulunmamaktadır. Değindiğimiz üzere müvekkilim, süreci konuttan taşınılacağını bildirmesi haricinde hiçbir dahilî olmamış, dosya içerisinde de aksini gösterir hiçbir delil de yer almamaktadır.
Sayın Başkan, hem eylem 15 hem de eylem 17 kapsamında yine meslektaşım izah etti. En başında şunu bir sorgulamamız gerekiyor: Suç ne? Hangi suç var ki ortada, hangi suç isnadıyla müvekkillere yöneldiniz ki bir suç delillerini gizlemiş olduk? Bu soruyu iddia makamına yöneltiyorum. Siz suç delillerini gizleme suçundan bahsetmekteyseniz, bir suçun varlığını öncelikle belirlemeniz gerekir. Fakat ben iddianame içeriğinde hangi suça dair delillerin gizlendiğini göremiyorum. Bu hem eylem 15 için geçerli hem de eylem 17 için geçerli. Yani suç nedir ki suç delillerini gizlemiş olalım? Bu da benim değil, iddia makamının vazifesidir; suçun ne olduğunu izah etmek.
Sökülme, kırılma talimatı verdiği yönündeki iddianame cümlelerinin ifadelerde bile geçmemesine rağmen nereden çıkartıldığı, bunu ispat eder delilin ne olduğu meçhuldür. Keza bu, iddia makamının niyet okumasından başka bir şey değildir. Aynı zamanda , etkin pişmanlık ifadesinde, yine meslektaşım değindi, ben de çok kısa değineceğim bu kısma: 'Kasımpaşa’da polis var, şu anda orası olmaz' şeklinde, kamera kayıt cihazının teslimiyle alakalı bu hususta böyle bir beyanda bulunduğu iddia ediliyor. Müvekkilin bunu söylediğini ispat eder somut herhangi bir delil yok. Müvekkile veya herhangi bir başkaca sanık hakkında çok kolay bir şekilde böyle bir isnatta bulunulabilir; bunun ispatı da iddia makamının görevi. Böyle bir şey söylenmedi, böyle bir olay hiç gerçekleşmedi. Sadece şüpheli ifadesi —mevcut aşamada sanık ifadesinden— ibaret. Bunun üzerine karşılıklı bir aşık atışmasına çevirmeye de gerek yok; yani 'söyledik, söylemedik' tartışmasından ileriye gitmeyecek bir iddiadır.
Ve kaldı ki şunu da son olarak yine izah etmiş olayım bu konuya ilişkin: "Orada polis var, şu anda orası olmaz" şeklindeki bir ifade, her ne kadar söylenmemiş dahi olsa, böyle bir ifadenin söylenmiş olmasının gerekçesi şu da olabilir; orada polis kargaşası var, şu an o polisler kargaşanın içerisinde, siz bunu götürdüğünüzde kaybolabilir. Aslında tam olarak kendisine isnat edilen eylemin gerçekleşmemesi maksadıyla da bunu söylemiş olabilir. Ama bunu tabii ki de bilemeyeceğiz. Bu sadece şüpheden ileriye gidemez ve bildiğimiz kadarıyla şüpheden sanık yararlanır. Nihai olarak bu suçlamayla alakalı Eylem 17 kapsamında tutuklu bulunan Sayın hakkında da tahliye kararı verildiğini hatırlatmak isterim.
Eylem 18'e geçeceğim Sayın Başkan. Olabildiğince kısaltmaya çalışıyorum. Zaten gerekli açıklamaları yaptığımızı düşünüyorum hem müvekkil hem de şahsım hem de meslektaşımca. Eylem 18. İddia ise şoförler üzerinden taşıyıcı zincir oluşturulduğu iddiası. Bu kurguya hizmet edecek tek delil -ki başkaca sanıklar tarafından açıkça yanlışlanmış olmasına rağmen- 'ın beyanı. Yani bunu kanıtlar dosyada herhangi bir somut delil yine yok, bizim tüm eylemlerimizde olduğu üzere. 'ın beyanını ise çok kısa yine okuyacağım: "Florya'da eski başkanlık konutunun olduğu yerde , ve Yiğit Oğuz Duman'ın makamları bulunmaktaydı. Burada özel toplantılar yapmaktalardı. 'in kullanmış olduğu konuta pikap cinsi araç yanaşırdı. Bu aracın arkasında bulunan yemek sepetleri binanın içerisine alınır, boş bir şekilde geri arabaya konulurdu. Bu sepetler geldiğinde her seferinde eve gelir, 1-1,5 saat bu evde dururdu. gittikten sonra bu paralar 'in, 'un, Kadriye Hanım'ın, 'ın -altını çiziyorum- 'ın şoförleri aracılığıyla paraları alıp giderlerdi. Buradaki kontrolün çoğunluğu tarafından sağlanmaktaydı. Bahsettiğim hususların tamamını 'in şoförü Hüseyin, Kadriye Hanım'ın şoförü Caner, 'un şoförü Kadir bana birçok kez alınan paraları anlatmışlardır."
Sayın Başkan, Sayın Heyet; müvekkilim rüşvetle yargılandığı bu eylemde, delil bundan ibaret. Suçlama da rüşvet suçu. O kadar absürt bir kurgu ki bu. Burada cezalandırma talebini okuyacağım bir de: "Örgüt yöneticisi şüpheliler , , , ve 'ın eylemlerine uyan rüşvet alınması için şoför olarak görev yapan şüphelilere talimat verdiklerinden 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ilgili maddeleri..." cezalandırma talebi bu şekilde. Yukarıda isimler sayılıyor Sayın Başkan, fark ettiniz mi onu bilmiyorum; onun şoförü, bunun şoförü şeklinde. Burada bir kişinin şoförünün ismi geçmiyor; 'ın şoförü yok çünkü. Fakat ifadede diyor ki "'ın şoförü aracılığıyla." İfadeyi geçiyorum bunu bu şekilde iddia etse de iddia makamının hukuk bilgisine güvenerek, en azından yukarıda yer almayan bir ifadeyi "şoför olarak görev yapan şüphelilere talimat verdiklerinden" şeklinde izah edilmesini ben mantıklı bulamıyorum. Bu şekilde cezalandırma talep edilmiş.
Mustafa Bey'in herhangi bir şoförü yok. Mustafa Bey zaten tüm çalışma hayatı boyunca özel şoför kullanmaktan imtina etmeye gayret sarf etmiş. Belediye havuzunda eğer ki acil bir işi mevcut ise ancak o zaman veya aynı lojmanla birlikte ikamet ettikleri arkadaşlardan bir tanesi belediyeye gidecekse onlarla gidiyor. Dolayısıyla henüz ifade içerisinde dahi teyit edilmeyen pek çok unsur mevcutken iddia makamının teyit etmediği pek çok unsuru cezalandırma talebi olarak göstermesini abesle iştigal olarak görüyorum. Bu iddia için de yine Sayın Başkan, Sayın Heyet; aksini ispat edebileceğimiz herhangi bir husus ben göremıyorum çünkü yalnızca 'ın tanıklığı var; kendisi de sanık sıfatıyla yargılanıyor çok affedersiniz. Onun harici herhangi bir somut kanıt dosya içerisinde bulunmuyor. Dolayısıyla yine "onun söylediler diyeceği, bizim söylemediler diyeceğimiz" bir iddiadan ibaret başkanım.
Burada 'un şoförü ve 'in şoförü 'a sorulan soruya da bir değinmek istiyorum Sayın Başkan. Soru iddia makamınca şu şekilde yöneltiliyor: "Geldiği iddia edilen paralar ismi geçen şahıslar aracılığıyla nerede toplanırdı?" Henüz soruda dahi açıkça bir paranın varlığı kabul ediliyor ve şahıslar tarafınca eylemlerin gerçekleştiği kabulüyle müvekkillere soru yöneltiliyor. Bu kurgunun dosyaya eklenme gerekçesine zaten değinmiştim yukarıda. Rüşvet suçunun soruşturma iznine tabi suçların istisnası olarak düzenlenmiş olması, zannediyorum üst mahkemeden dönme ihtimalini düşündü iddia makamı. Aynı zamanda şunu da düşünüyorum Sayın Başkan; yine medyaya servis edilirken, kuvvetle muhtemel yargılandığı yıl sayısını artırabilmek maksatlı olarak iddianame kurgusunun içerisine dahil edildi diye düşünüyorum. Binlerce yıldan bahsedebilmek için bu tarz suç isnatlarına fazlasıyla başvurulduğunu zaten iddianame içerisinden görebiliyoruz.
Ha bir de şunu da beyan etmem gerekir: Şimdi İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na aynı minvalde bir dilekçeyi ben sunmuş olsaydım, benim iddiam hakkında, dosyam hakkında 'kovuşturmaya yer olmadığına' karar verilmesi bir ayı bulmazdı. Hatta belki de bir hafta içerisinde soruşturmaya yer olmadığı kararı da verilebilirdi. Ama İddia Makamı bu gerekçeyle cezalandırma talep ediyor. Böyle bir olay hiçbir şekilde yaşanmamış olup; dosyada yaşandığını ispat eder somut ve şüpheden yoksun hiçbir delil bulunmamakta. Diğer şoför arkadaşlar da zaten olayın tamamen Bayram’ın kurgusu olduğunu, böyle bir olayın hiç yaşanmadığını, bunu niçin bilmediklerini ifade ettikleri dosya içerisinde. Bu suçlamayla alakalı da Sayın , sayın şoför arkadaşlar , Sayın , Sayın ve Sayın hakkında tahliye kararı verildiğini hatırlatmak isterim Sayın Başkanım.
Nihai noktaya geliyorum. Burada dün yine yöneltilen bir soru vardı; İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği'nin gerçekleştirdiği sorguyla alakalı. Şimdi Sayın Başkan, İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği'nin gerçekleştirdiği tutukluluk incelemelerinde de benim dikkatimi çeken bir husus var. Umuyorum ki siz de görmüşsünüzdür, söylediğimde de 'Evet bunu biliyorum' dersiniz. Zira bir tutukluluk incelemesinde müvekkille alakalı yapılan incelemede şu ifadeye yer veriliyor: 01.09.2025 tarihli tüm soruşturma kapsamına göre; atılı suçun vasıf ve mahiyeti, eylemlerin oluşma biçimi, mevcut delil durumu dikkate alındığında şüphelinin tutukluluk halinin devamına dair kuvvetli şüphenin devam ettiği, şüphelinin üzerine atılı suçun alt ve üst sınırı, şüpheliye kovuşturma aşamasında verilmesi beklenen ceza miktarı...
Sayın Başkan, masumiyet karinesi ilkesi uyarınca, henüz soruşturma safhasında iken bir Sulh Ceza Hakiminin 'verilmesi beklenen ceza miktarından' haberdar olması veyahut da bir cezanın verilecek olmasından haberdar olma ihtimali mevcut mudur? Tutukluluk incelemesinin zaten her daim dosya süreci boyunca matbu gerekçelerle yapıldığını pek çok meslektaş ifade etti; fakat bizim tutukluluk incelememizde farklılık arz eden husus, 'verilmesi beklenen ceza miktarı' şeklindeki bir ifadenin konu edilebilmiş olmasıdır. Ben bu ifadeyi takdirlerinize sunuyorum. Yine İstanbul Sulh Ceza Hakimliği olduğu için ve sizin de dünkü sorunuz İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği'nin sorgu esnasında kayda geçirdiği bir beyan olduğu için, ne kadar güvenilir olduğu hususunda takdiri yüce yargı makamına bırakıyorum.
Sözlerimi bitirmeden evvel; müvekkilim 'ın ailesini kurduğu ve henüz yeni bebeğinin olduğu yıllarda eşini ve çocuklarını arkasında bırakarak Özel Harekat Polisi olarak görev yaptığını, bu süreçte ailesinden ve çocuklarından yıllarca uzakta kaldığını ve çok değerli eşi Fatma Hanım'ın oğullarını çoğunlukla tek başına büyütmek durumunda kaldığını hatırlatmak isterim. Müvekkilim 60 yaşındadır. Bu yaşına kadar ülkesini ailesinin hatta kendisinin dahi önüne koymuş; yeri gelmiş Ağrı'nın dağlarında PKK'lı teröristlere karşı mücadele etmiş, yeri gelmiş yurt dışında ateşe olarak ülkesini gururla temsil etmiş, yeri gelmiş devlet başkanının dahi yakın korunmasından sorumlu olmuştur.
Ömrünü memlekete adamış müvekkilim, salt beyanlar ile 'örgüt üyesi' olarak anılması sürecin başından beri kendisini en çok yaralayan isnat olmuştur. Yıllarını, hatta hayatını devletine adamış bu eski Özel Harekat Polisi'nin maruz kaldığı muamele Türkiye Cumhuriyeti'ne yakışmamaktadır. İddianame içerisinde yer alan ve haberleşmenin engellenmesi suçundan öteye gitmeyen suç isnadının cezasını müvekkilim zaten bir yıldır infaz etmiş vaziyettedir. Bu gerekçelerle, arz ve izah olunan nedenlerle ve Sayın Mahkemenizce re'sen gözetilecek gerekçelerle; müvekkilin öncelikle bihakkın tahliyesine, yargılama nihayetinde beraatine, mahkememizce aksi kanaate varılması halinde ise adli kontrol tedbirleri uygulanarak derhal tahliyesine karar verilmesini saygıyla talep ederim.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.