Geçmiş bayramınızı tebrik ediyor; bundan sonra da barış ve huzur içerisinde nice bayramlara ülkemiz adına ulaşmayı Allah'tan niyaz ediyorum. Dün müvekkilim; samimi, içten ve açık beyanlarını saygıdeğer heyetinizin takdirine sunmuştur. Nasıl ki yasama ve yürütme faaliyetleri bu ülkedeki 86 milyon vatandaş için icra ediliyorsa, yargılama faaliyetleri de aynı şekilde 86 milyon adına yürütülmektedir. Sizler de vereceğiniz kararı bu sorumluluk bilinciyle tesis edeceksiniz. Biz de müdafiler ve kıymetli meslektaşlar olarak, mesleğimizin gereği doğrultusunda yine bu 86 milyon adına adaletin tecellisine katkı sunmakla mükellefiz. Bu çerçevede müvekkilimin teknik bilgiye dayanan samimi ve açık anlatımlarını ciddiyet, vakar ve devlet sorumluluğu içerisinde dinlemiş olmanızdan dolayı ayrıca teşekkür etmek isterim. Gerçekten dün burada kıymetli müvekkilim savunma yaparken bu ciddiyeti biz de hissettik; o yüzden şükranlarımızı ifade etmek istedim. Kıymetli Başkan, saygıdeğer heyet; müdafiler olarak beyanımız iki ana bölümden oluşmaktadır. Tek bir müdafaa savunması yapacağız ve bu sayede usul ekonomisi ilkesine uygun davranmaya gayret göstereceğiz. İlk bölümde, usule ilişkin genel değerlendirmelerimizi ve dosyanın bugüne kadarki sürecine dair görüşlerimizi arz edeceğiz. Bu kapsamda özellikle yargılama sürecinin genel işleyişini —tabii bunları ifade ederken heyetinizi tenzih ederek, şerh düşmek adına belirtiyorum— ve müvekkilimin ilk gözaltına alınmasına dayanak teşkil eden, "kent uzlaşısı" dosyası sonrası serbest kaldığı bu dosya bakımından kamuoyunda oluşan "12 Eylül'deki yedek tutuklama" algısının nasıl meydana geldiğini kronolojik bir şekilde ortaya koymak isterim. İkinci bölümde ise, iddia konusu edilen "8+1+1" neden olduğunu ifade edeceğim; toplamda 9 eyleme ilişkin açıklamalarımızı sayın heyetin takdirine sunacağız. İzninizle geçiyorum, teşekkür ederim.
Resul Emrah Şahan Müdafii Av. Doğa Şanlıoğlu Savunması
İlk olarak; soruşturmanın başından iddianamenin düzenlenmesine kadar yapılan tüm iş ve işlemler, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) hükümlerine aykırı olarak yapılmış ve soruşturma anayasal hakların ihlali suretiyle gerçekleştirilmiştir. Temel ilkelerden hareket edelim efendim: Bu soruşturmanın başından itibaren dosyaya erişim hakkımız kısıtlanmış, soruşturma yaygın tabirle gizli olarak yürütülmüştür. Ancak iddianame 11 Kasım 2025 tarihinde Sayın Mahkemenize sunulduğunda, henüz mahkemenizce kabul değerlendirilmesi yapılmadan, dolayısıyla gizlilik devam ederken bir basın toplantısıyla bu iddianame gazetecilere dağıtılmıştır. Biz müdafiler, süreç boyunca müvekkilimizin ifadesi dışında hiçbir belgeye erişemezken; gerçek olup olmadığı belli olmayan ifadeler —ki burada müvekkilin ailesine dair sorular soruluyor ama cevap veremiyoruz—, arama ve el koyma tutanakları ile iddianamedeki iddialar televizyon kanallarında ve internet sitelerinde yayınlanmıştır. Bu nedenle hukuka aykırı bir soruşturma yürütüldüğü kanaatindeyiz. Tatbik edilen yakalama, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin tamamı anayasaya, özellikle de "ölçülülük" ilkesine aykırıdır. Müvekkil, Şişli Belediye Başkanı sıfatıyla davet üzerine gelebilecekken —ki samimi ifadesinde "bir kilometre mesafedeyiz" diyerek bunu çokça belirtti—, maalesef "şafak baskını" ile evinden alınmasının hiçbir hukuki meşruiyeti olmadığı kanaatindeyiz. Hakkında verilen tutuklama kararları, itiraz üzerine verilen ret kararları ve tutukluluğun devamı kararları bakımından Anayasamızın 19. maddesi ile CMK’nın 101. maddesine aykırılık aşikardır. Zira 107 kişinin tutukluluğunun devamına ilişkin karar yalnızca iki sayfadan ibaret olup; bu iki sayfada CMK 101/2’de yer alan kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerinin varlığını, tedbirin ölçülü olduğunu ve adli kontrolün yetersiz kalacağını gösteren delillerin somut olgularla gerekçelendirilmesi maalesef söz konusu değildir. Bundan sonraki tutukluluk incelemelerinde böyle olmayacağına inancım tamdır. İfadeleri dinlemek istediğinizi anlayabiliyorum ancak bunu da şerh düşmek için belirttim.
İkinci olarak; böyle bir soruşturma sonucunda hazırlanan eldeki iddianame, sağlıklı bir yargılamaya elverişli değildir. İddianamenin iç tutarlılığı ile bir iddianameden beklenen asgari dil ve hukuki temellendirme bu metinde bulunmamaktadır. Şu an hepimizde iki farklı iddianame var: Birisi savcılık tarafından basına sızdırılan, diğeri ise imzalı olarak dosyada bulunan metin. Bu iki metin aynı değil efendim, sayfa sayıları bile farklı. Aynı iddianamede müvekkilin örgüt yöneticisi olarak zikredildiği ve TCK 220/5 uyarınca sorumlu tutulması gerektiği ileri sürülen fiiller var; ancak hem giriş hem sonuç bölümünde "üye" sıfatıyla cezalandırılması istenmekte. 13 eylemin tamamında durum böyledir. Bazı eylemlerde şüpheli listesinde adı geçen ve somut fiil isnat edilen kişiler hakkında sonuç bölümünde cezalandırma talebi yoktur; Eylem 13’teki sanık Erol Özgüner buna bir örnektir. İddianamenin değerlendirme kısmındaki bilgiler ile olaya ilişkin izahlar arasında taban tabana zıtlıklar mevcuttur. Örneğin Eylem 44’te müvekkil rüşvet iddiasıyla müşteki anlatımları üzerinden suçlanmakta, ancak müşteki beyanlarında iddianın doğru olmadığını belirtmektedir. İddianame, birebir aynı olayın bir eylemde "irtikap", diğer eylemde "rüşvet" olarak nitelendirilmesi gibi izahı zor çelişkiler barındırıyor. Örgüt suçunun unsurlarını uzun uzun anlatan iddianamede, rüşvet ve irtikap suçlarının unsurlarına dair hiçbir izah yapılmamıştır. Suç vasıflandırmalarında keyfi tercihler yapıldığı hissine kapılıyoruz. Etkin pişmanlık uygulamasına ilişkin hukuki izahlarda da hatalar mevcut. İsnat edilen suçlar rüşvet ve irtikap gibi "görev suçları" olmasına rağmen, hiçbir iddiada sanıkların görev tanımları araştırılmamıştır. Bunun yanında, görev suçlarında kamu görevlisi olmayan sanıklar dahi "fail" sıfatıyla sorumlu tutulmuştur. Oysa TCK 40. maddesi çok açıktır: Özgü suçlarda, fail olma vasfına sahip olmayan kişiler o suçun faili olamazlar. Özel şirket yetkilisi veya kamu görevlisi olmayan kişiler irtikap suçunun faili olamazlar; ama iddianamede bu yapılmış. Eylemlerin değerlendirilmesinde görev tanımı ve yetki alanı dikkate alınmamıştır. Müvekkil, göreve gelmeden önce işlendiği ileri sürülen veya görev alanına girmeyen işlerden dolayı fail sıfatıyla sorumlu tutulmaktadır. Görevde olmayan veya göreviyle ilgili olmayan bir kişi, rüşvet veya irtikap suçundan sorumlu tutulamaz; ancak iddianamede bu hukuki donanım eksikliğini görmekteyiz. Kıymetli Başkanım; iddianamede 143 eylem ve 402 sanık var. Herkes "fail". Bir tane bile "azmettiren" veya "yardım eden" yok. Kelime olarak dahi bir kez geçmiyor; ancak iddianamede dört kez "ahtapot" ifadesi geçiyor. Bu iddianame ile hem heyetiniz hem de sanıklar açısından sağlıklı bir yargılama yapılması gerçekten çok zordur. Üçüncü olarak; müvekkile yöneltilen suçlamalar bakımından sorun hukuki değil, bizce niyete ilişkindir. Eldeki delilden hareketle sorumlu aramak yerine, eldeki sanıklardan hareketle delil toplanmaya çalışıldığı aşikardır. Müvekkil hakkındaki soruşturma maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amacına yönelik değildir. CMK 160/2 uyarınca 'nın şüphelinin lehine olan delilleri de toplaması gerekirken, dün sorduğunuz grup altyapısıyla ilgili mesele bile dosyaya girmemiş; biz uğraşarak bulduk. Keşke dosyada yer alsaydı da en azından bu niyetin olmadığına dair bir bilgi akışımız olurdu diye düşünüyorum.
CMK'nın 170. maddesinin 4. ve 5. fıkraları uyarınca; soruşturma makamı hazırladığı iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olayları mevcut delillerle ilişkilendirerek açıklamakla yükümlüdür. İddianamenin sonuç kısmında sadece aleyhteki hususları değil, lehteki hususları da belirtmek zorundadır. Gelin görün ki; bu iddianameye ve önümüzdeki binlerce sayfaya baktığımızda, maddi gerçeğin araştırılmasına, adil bir yargılama yapılmasına, müvekkil lehine delillerin toplanmasına ve nihayetinde lehe olan hususların belirtilmesine yönelik tek bir cümle, tek bir tespit bulunmamaktadır. En azından bunlar olsaydı, şu an bunları ifade etme zorunluluğum doğmazdı. Ben de bunları ifade ederken adeta "zulüm" kabul ediyorum; lütfen heyetinizi tenzih ederek söylediğimi kabul buyurun. Ancak müvekkilimin bu soruşturmadaki konumunun anlaşılması bakımından altını çizmem gereken asıl husus şudur: Bu dava, bu iddialar ve mevcut tutukluluk hali; müvekkil bakımından "yedek bir dava", "yedek bir iddia" ve "yedek bir tutuklama" mahiyetindedir. Şöyle ki efendim: Müvekkilim yaklaşık bir yıl önce gözaltına alındığında, aynı gün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından; birisi Örgütlü Suçlar, diğeri Terörle Mücadele birimleri tarafından yürütülen iki farklı soruşturma sebebiyle yakalama ve gözaltı işlemlerinin yapıldığı kamuoyuna açıklanmıştı. Yani süreç iki farklı kısımdan kaynaklanıyordu. O dönemki davaya ilişkin açıklamalarda ve şüpheli listesinde müvekkilim yoktur; yani bu davaya konu olan listede ismi yer almamaktadır. Müvekkilin de dahil edildiği soruşturmaya ilişkin basın duyurusunda ise şüphelilerin —altını çizerek söylüyorum— "PKK/KCK terör örgütüne yardım etme" suçunu işledikleri belirtilmektedir. Bu dil, bir soruşturmanın dili olamaz. Madem müvekkilin terör örgütüne yardım ettiği bu ölçüde sabittir, o halde bu iddianame bir yıldır neden hazırlanmamıştır? Buna ilişkin bir iddianame henüz ortada yok efendim. Müvekkilimin geçen ay o dosyadan tutukluluğu son buldu; nefes aldığına inancımız tamdır. Bu dosyada da tutukluluğun sona ereceğine ve nihayetinde beraat edeceğine dair inancımız tamdır.
Bu noktada değinmek istediğimiz altıncı husus şudur: Müvekkil hakkında Mart 2025 tarihinde uygulanan gözaltı sonrasında alınan ifadelerde ve tutuklama kararlarında, bu davaya konu olan hiçbir iddia, suçlama veya delil ileri sürülmemiştir. Müvekkil, "terör örgütüne yardım" suçlamasıyla 23 Mart 2025 ile 11 Şubat 2026 tarihleri arasında tutuklu kalmış, 15 Şubat 2026'da tahliye edilmiştir. Bu zaman aralığında, Taş Yapı adlı şirketin sahibinin savcılığa ifade vermesine ve müvekkile yönelik asılsız iddialar ileri sürmesine rağmen —normalde bunu ifade etmeyecektim ama televizyon programlarına kadar çıktığı için belirtiyorum— yargılamaya konu olan örgüt üyeliği, rüşvet veya irtikap gibi suçlardan ifadesi alınmamıştır. Hiçbir diğer şüpheliye veya tanığa müvekkille ilgili tek bir soru sorulmamış, isnat edilen suçlarla ilgili bir araştırma faaliyetine girişilmemiştir. Özetle; soruşturmanın başında müvekkil aleyhine örgüt üyeliği veya irtikap gibi suçlardan soruşturma başlatılmasını gerektirecek —bunun altını çiziyorum efendim— bir "başlangıç şüphesi" dahi bulunmamaktadır. Müvekkilimin tutukluluğunun devam ettirilmesi için bu suçlardan soruşturulması ihtiyacı; "kent uzlaşısı" istinadı nedeniyle tutuklanan Esenyurt Belediye Başkanı'nın 14 Temmuz 2025 tarihindeki tahliyesiyle gündeme gelmiştir. Bu tarihin altını çiziyorum; zira terörle ilişkilendirme süreci hukuken temelden yoksun kalınca, müvekkilin tutukluluğunu sürdürebilmek için üyelik, rüşvet ve irtikap suçlamalarını temellendirecek "delil" aranmaya başlanmıştır. ; daha önce 23 Haziran, 10 Temmuz ve 28 Temmuz tarihlerinde ifade vermiş, en sonunda 19 Ağustos 2025 tarihli ifadesiyle tahliye edilmiştir. Bu ifade elimde; buna dair usuli itirazlarım olacak. Sayın Başkanım, bu ifadenin hangi şartlarda alındığı araştırılmalıdır. Zira ifade metni "Soruldu:" diye başlıyor ama ortada soru yok. Tekrar tekrar baktım; acaba ben mi yanlış görüyorum, taramada mı hata var diye... Ancak sayfa numaraları (1/11, 2/11...) birbirini takip edince emin oldum. Kendisine ne sorulduğu bilinmiyor ama müvekkille ilgili ilk iddia buradan çıkıyor. Bizim bu dosyadaki miladımız 19 Ağustos 2025'tir. daha önce dört kez "etkin pişmanlık" için ifade vermiş, başka iddialar ortaya atmış ama aklına ne Torun Center ne de gelmiştir. Önceki ifadelerinde Artaş ve ile ilgili beyanları varken müvekkilden hiç bahsetmemiştir. Ne olduysa bu 19 Ağustos ifadesinde müvekkilin ismini zikretmiş ve bu evraktan sonra tahliye olmuştur. Metodolojik olarak evrakı incelediğimde —ben de bir üniversite öğretim görevlisiyim, sınavlar yapıyoruz— öğrencilerde bile noktalama hataları çok yüksektir. Ancak bu metin o kadar kusursuz hazırlanmış ki; noktası, virgülü, kalın puntoları ve altı çizili yerlerine kadar her şey tam. Bu durum, metnin sonradan eklemlendiği izlenimini doğurmaktadır.
Müvekkilimin bir yıldır cezalandırılmasına sebep olan diğer ifadelerin tarihlerine bakıldığında bile sürecin bir "kurgu" olduğu anlaşılacaktır: 4 Eylül Perşembe: ve Mehmet Fatih Bozkurt. 9 Eylül Salı: . 10 Eylül Çarşamba: ve . 11 Eylül Perşembe: Metin Karakoç, ve . Efendim, bu randevu listelerini normal şartlarda böyle çakıştıramazsınız. O kadar dar bir zamanda gerçekleşmiş ki; müvekkil altı rüşvet, iki irtikap ve bir örgüt üyeliği ile suçlanmaktadır. Son ifade 11 Eylül'de alınmış, müvekkil ise sadece bu ifadelere dayanarak 12 Eylül'de tutuklamaya sevk edilmiştir. Beyanların doğruluğu kontrol edilmeden, dosya tekemmül etmeden bu işlem yapılmıştır. İddianamede yer alan sekiz eylemden yedisi sadece bu ifadelerden ibarettir. Tutuklama anında bu ifadeler dışında dosyada hiçbir delil yoktur. Özetle müvekkilim sadece ve sadece soyut beyanlarla tutuklanmıştır. İki gün içerisine adı geçen şahısların hiçbirisi dinlenmemiş, hiçbir belge talep edilmemiştir; birazdan bunlara dair somut örnekler de vereceğim. Tutuklama kararı sadece "örgüt üyeliği" ve "irtikap" suçlamalarına dayandırılmıştır. Müvekkille ilgili son ifade 11 Eylül'de alınmıştır. 12 Eylül 2025 tarihinde müvekkile yönelik iddiaların yoğunlaşması ise iki nedene dayanmaktadır: Birincisi; 12 Eylül 2025 tarihinde Esenyurt Belediye Başkanı’nın "kent uzlaşısı" süreci bağlamında tahliye edilmesi, bu sürecin hukuki dayanaktan yoksun olduğunun siyasilerce de ifade edilmesidir. İkinci başlık ise; aynı gün, yani 12 Eylül 2025 tarihinde müvekkilin apar topar tutuklamaya sevk edilmesidir. Tutuklama sorgusunda ve ifadesinde sorulan tüm sorular, sadece bu iki gün içinde alınan beyanlara dayalıdır. Özetle; müvekkil hakkındaki tutuklama kararı, hiçbir somut delil olmaksızın sadece beyan deliliyle verilmiştir. Sayın Başkanım; tutuklama kararı verildiğinde, Eylem 38’de zikredilen "taahhütname" dosyada yoktur. Bu belge, tutuklama kararından yedi gün sonra, 19 Eylül 2025 tarihinde Uğur Kemal Gökbulut tarafından sunulmuştur. Yine Eylem 41’e ilişkin evraklar tutuklama anında dosyada mevcut değildir; savcılığa yaklaşık bir buçuk ay sonra, 28 Ekim 2025’te girmiştir. Tutuklama gerekçesine bakıldığında; Anayasa Mahkemesi kararları ve CMK 101. maddesinde aranan hiçbir koşulun sağlanmadığı görülmektedir.
O halde birinci tespiti delilleriyle birlikte tutanağa geçirelim: Soruşturma kapsamında müvekkil aleyhine hiçbir delil olmadığı halde, "kent uzlaşısı" adı verilen torba soruşturmadan müvekkilin tutuklu kalmasını gerektiren bir hal bulunmadığından; delillerden hareketle müvekkili itham etmek yerine, müvekkilden hareketle delil toplama çabasına girilmiştir. Yani metodolojik olarak suçtan delile değil, sanıktan delile ulaşma çabası güdülmüştür; bu durum iddianamenin temel sakatlığıdır. Müvekkilin 12 Eylül’de "örgüt üyeliği"nden tutuklanmasına mesnet teşkil eden tek şey, soyut beyanlardan ibarettir. Şimdi diyebilirsiniz ki; "Esasa gelelim, delilleri tartışalım." Tartışalım efendim, ancak elimizdeki iddianame yargılamanın çerçevesini belirliyor. Bu metin sağlıklı bir yargılamaya el vermediğinden, iddiaların "yapı dökümünü" yapmamız gerekiyor. Hukuk metodolojisinde bu çok kıymetlidir; Türkiye’de Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt döneminden beri bu metodolojik gelişmeler yargılamanın sağlığı açısından belirleyici olmuştur. Bu iddianameyle "maddi gerçeğin araştırılması" ilkesi açıkça ihlal edilmiş, yeterli şüphe hususunda araştırma yapmak yerine iddialarla yetinilmiştir. İddianame; toplam 143 eylem ve 402 sanık hakkında açılmış bir "örgüt soruşturması" üzerine inşa edilmiştir. Yapacağımız izahlar ortada bir örgüt olmadığını ortaya koyacaktır. Ancak yanıtlanması gereken soru şudur: Soruşturma makamı da ortada bir örgüt olmadığını bilmesine rağmen neden böyle bir kurgu düzenlemiştir? Birbirine benzemeyen bu kadar iddiayı ve sanığı tek çatı altında toplayarak adil bir hükme varmak mümkün değildir. Müvekkil bakımından iddianameye objektif bir göz atmak bile bu durumu ortaya koyacaktır. Sayın Başkanım; müvekkil, iddianamenin hem girişinde hem sonunda "özel vasıflı üye" olarak nitelendirilmektedir. İddianame, bu kavramın Yargıtay içtihatlarıyla belirlendiğini ileri sürse de tek bir içtihat göstermemektedir. Bu nitelendirmenin dayanağını araştırdığımda; bunun mülga Ceza Kanunu'nun 168. maddesinde (bugünkü TCK 314. maddeye tekabül eden) yer alan bir ifade olduğunu tespit ettim. Bu madde, devlete karşı işlenen "silahlı örgüt" suçlarını (darbe suçları vb.) düzenlemektedir. Oradaki ifadeyle "hususi bir vazifeye haiz olanlar" cezalandırılmaktadır. Dolayısıyla "özel vasıflı üye" kavramı, tarihsel ve hukuki bağlamı itibarıyla silahlı örgütlere özgü bir kavramdır. Bu nedenle iddianamedeki bu nitelendirmeyi reddediyor ve şerh düşüyoruz.
Müvekkil ile ilgili iddiaları adım adım inceleyelim: Belediye yapılanması: Müvekkilin bu sözde yapıda nasıl görevlendirildiği, kimin görevlendirdiği belli değildir. Şişli seçmeninin %60 oyuyla —ki bu Şişli tarihindeki en yüksek orandır— seçilen müvekkili halk görevlendirmiştir, örgüt değil. Hiyerarşi İddiası: Müvekkilin örgüt yöneticisine doğrudan bağlı olduğu iddia edilmektedir. Ancak Büyükşehir Belediye Başkanı ile ilçe belediye başkanları arasında bir "amir-memur" hiyerarşisi yoktur; siyasi bir ilişki söz konusudur. İddianamede müvekkil ile sanıklar arasında somut hiçbir hiyerarşik bağdan söz edilmemekte; hatta anlatıma göre müvekkilin kararları kendisinin verdiği belirtilerek iddia kendi içinde çelişmektedir. Menfaat ve Zenginleşme: En temel iddia müvekkilin rüşvet alarak kendisine ve örgüte menfaat sağladığıdır. Şişli gibi emlak rantının en yüksek olduğu bir yerde müvekkilin zenginleştiği iddia ediliyor. Oysa müvekkil, 1989’da inşa edilmiş mütevazı bir binada kiracı olarak oturmaktadır. Sadece yaşam tarzı değil, "kent uzlaşısı" dosyasındaki MASAK raporu da bu zenginleşme iddialarının tamamen temelsiz olduğunu bilimsel olarak ortaya koymuştur. Sadece şahsi beyanlarımla değil, aynı zamanda basına da yansıyan MASAK raporuna dayanarak söylüyorum. Gelelim müvekkilin örgüt yöneticisi adına rüşvet görüşmeleri yaptığı iddiasına. Müvekkile isnat edilen sekiz eylem var kıymetli Başkanım. Bu eylemlere ilişkin dinlenen tanıklar ve etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların hiçbirisi müvekkilin böyle bir görüşme yaptığından söz etmemektedir. Müvekkil ile görüşen müştekiler , ve ’un beyanlarında da rüşvet görüşmesi bir yana, buna dair en ufak bir ima bile bulunmamaktadır. Dolayısıyla rüşvet görüşmeleri yapıldığı iddiasının iddianamede somut bir delili, hatta soyut bir beyan dayanağı dahi yoktur; bence burası son derece değerlidir. Son husus ise örgüt denen yapıya menfaat sağlandığı iddiasıdır. DAP Yapı’dan sağlandığı ileri sürülen menfaat, şirketin inşaat alanının yanındaki parkla ilgilidir. Profilo ve eylemlerinde bir menfaat talebi dahi yoktur; nitekim söz konusu yer kamuya terk edilmiştir. Torunlar eyleminde de bir menfaat talebi bulunmamaktadır; aksine usulsüz inşai müdahale nedeniyle kesilen bir ceza vardır ve bu cezanın belediyeye ödendiği sabittir. Belediyeye yapılan yasal nakdi bağışlar ve taahhütler, "örgüte menfaat" olarak sunulmaktadır. Müvekkil bakımından bu iddia temelsizdir; zira suça konu olduğu ileri sürülen tüm fiiller Şişli Belediyesi’ne yönelik ayni veya nakdi bağışlar çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bu tablo, örgüt üyeliği iddiasının dayanaksız olduğunu tek başına ortaya koymaktadır. Meseleye daha geniş bir perspektiften bakmak sayın heyetin işini kolaylaştıracaktır. Bir organizasyonun "suç örgütü" olarak nitelendirilmesi için belirsiz sayıda suç işleme amacına yönelik olması, kişi ve araç bakımından bu suçları işlemeye elverişli olması ve bünyesinde —gevşek de olsa— bir hiyerarşinin bulunması gerekir. Yargılama konusu iddia, bir kamu idaresi olan belediyeler ve bağlı kuruluşlarda suç işlendiği iddiasıdır. Belediyelerin kuruluş amacı kanunla belirlenmiştir. Bir kamu idaresinin işleyişi sırasında suç işlendiği iddiası, bu iddia yöneticilere yöneltilmiş olsa dahi, o idareyi bir "suç örgütü" olarak nitelendirmeye elverişli değildir. İddianamedeki anlatıyı bir kenara bırakırsak iddia; belediyeler, bağlı kurumlar ve iştirak şirketleri bünyesinde bazı suçların işlendiği şeklindedir. Bu yapının örgüt sayılabilmesi için belediyenin ve iştiraklerin asıl amacının suç işlemek olması icap eder. Kanunla belirlenmiş meşru amaçlar doğrultusunda faaliyet gösterilirken suç işleniyor olması, yapıyı bir bütün olarak "örgüt" haline getirmez. Kuruluş amacı suç işlemek olmayan, meşru hedeflerinin yanında suç teşkil eden fiillerin "ikincil derecede" kaldığı organizasyonların TCK 220 kapsamında suç örgütü sayılması hukuka aykırıdır. Biz kanun maddelerini sadece lafzi değil, amaçsal ve tarihsel olarak da yorumlamalıyız. Burada ana amaç meşrudur; örgütün varlık nedeni ve "anayasası" bu meşru amaçlardır. İkinci nitelikteki fiiller, yapının meşru amacını değiştirmemektedir. Bu durumda bir suç örgütünden bahsetmek olanaksızdır.
Şimdi eylemlere geçmek istiyorum. Müvekkile, Şişli Belediyesi’ne ilişkin 38'den 45'e kadar olan sekiz eylem ile 13. eylem isnat edilmektedir. 13. eylemle ilgili kısa bir açıklama yapmam gerekir: Söz konusu eylemde, "İBB Hanem" isimli uygulamaya seçmen verilerinin yüklendiği, böylece kişisel verilerin hukuka aykırı ele geçirildiği ileri sürülmektedir. Ancak bu eylemle ilgili müvekkile isnat edilen somut bir fiil yoktur. Talep kısmında müvekkilin "örgüt yöneticisi" olduğu ve TCK 220/5 uyarınca (yöneticilerin örgüt faaliyetindeki tüm suçlardan sorumlu olması hükmü) cezalandırılması istenmektedir. Bu hükmün tamamlayıcı ve tali bir norm olduğu açıktır; kişi bizzat fail değilse bu hükmün uygulanma imkanı yoktur. İddianame müvekkil hakkında doğrudan bir fiilden söz edemediği için bu maddeye sığınmıştır. Bu hata karşısında müvekkilin 13. eylemden sorgusunun yapılmaması gerekir. Aksi kabul edilse dahi müvekkilin somut bir fiili yoktur. Etkin pişmanlıktan yararlanan Erol Naim Özgüner dahil kimse müvekkilden, onun bir talimatından veya içinde bulunduğu bir toplantıdan bahsetmemektedir. Diğer sanıklar da bu uygulamanın hiç kullanılmadığını, İBB Bilişim Dairesi’nin yarım kalmış bir projesi olduğunu ifade etmişlerdir. Müvekkilin bu fiille ilişkilendirilme nedeni, o dönem başında olduğu İPA’dan (İstanbul Planlama Ajansı) görüş alınmış olmasıdır. Ancak İPA’nın görev ve yetkisi incelendiğinde, bizzat uygulayıcı olamayacağı açıktır. Müvekkilin de açıkladığı üzere İPA; rahmetli Kadir Topbaş dönemindeki Metropolitan Ajansı'nın devamı niteliğinde olan bir düşünce ve planlama platformudur. İddianamede hiçbir delile dayanmadan, müvekkilin ’nun talimatıyla ’a talimat verdiği ileri sürülerek TCK 135 ve 136. maddelerden cezalandırılması istenmektedir. Bu iddianın hangi delile dayandığı belirsizdir. Daha da kritiği; müvekkilin talimat verdiği ileri sürülen , ifadesinde Mayıs 2023'te görevinden ayrıldığını beyan etmiştir. Eylemin tarihi ise Eylül-Ekim 2023 olarak gösterilmektedir. Bu durumda müvekkilin talimat verdiği iddiası tamamen temelsiz kalmaktadır efendim. Paylaştığınız beyanları, imar hukuku ve ceza yargılaması terminolojisine uygun olarak, savunma kurgusunu bozmadan akıcı bir hale getirdim. Diğer sekiz eylem; iddia makamı tarafından 38 ve 41. eylemler "irtikap", 39, 40, 42, 43, 44 ve 45. eylemler ise "rüşvet" olarak nitelendirilmiş vakalardır. Bu noktada önemle altını çizmek istediğim husus; bu iddiaların tamamının münhasıran etkin pişmanlıktan yararlanan sanık beyanlarıyla delillendirilmeye çalışılmış olmasıdır. Bu kısım son derece değerlidir. , ve ’in ifadeleri incelendiğinde; bu kişilerin isnat edilen fiillerin tamamında "asli fail" sıfatıyla sorumlu tutuldukları görülecektir. Tahliye vaadiyle beyanda bulunan bu kişilerin, kendi sorumluluklarından kurtulmak ve daha önemlisi tahliye olabilmek —tahliye edilenlerin ise tekrar tutuklanmamak— için her türlü beyanı vermeye hazır oldukları açıktır. "Atf-ı cürüm" (suçu başkasına yükleme) mahiyetindeki bu iddiaların, yerleşik Yargıtay içtihatları gereğince tek başına itibar edilebilir delil niteliği taşımadığı aşikardır. Kendi içinde ve dosyadaki diğer delillerle açık çelişkiler barındıran bu beyanlar, tutukluluğun devamına esas alınabilecek kuvvette değildir. Ayrıca, her bir eyleme ilişkin savcılık tarafından sonradan temin edilen evraklar incelendiğinde, bu resmi belgelerin tanık ifadeleriyle tamamen tutarsız olduğu görülecektir.
Eylem 38 kapsamında ileri sürülen iki ayrı fiil bulunmaktadır: Birincisi; DAP Yapı adlı şirketin yapı ruhsatı aşamasında 2 milyon 950 bin TL’lik çek keşide ettiği, bu çeklerin "Asoy İnşaat" adına düzenlendiği ve ruhsatın alınabilmesi karşılığında verildiği iddiasıdır. Bu çeklerin ruhsat karşılığı verildiği iddiasının tek delili ve Uğur Kemal Gökbulut’un anlatımlarıdır. Ancak bu durumu hatırlamadığını söylemekte, da ifadesinde olayı anımsamadığını beyan etmektedir. Söz konusu çekler 2020 yılında keşide edilmiştir. İddianamede müvekkil; yapı ruhsatını vermeyerek ’ı menfaat teminine zorlamakla ve şahsı ruhsattan sorumlu Engin Polat’a yönlendirmekle suçlanmaktadır. Bu iddianın dayanağı olan Uğur Kemal Gökbulut’un beyanını aynen okuyorum: "2020 yılının ortalarında Şişli Belediyesi'ne giderek 'ı ziyaret ettim ve şirketim adına ruhsat talebimizi ilettim. O da ruhsat işlemlerinden sorumlu kişinin kendisi olmadığını, belediye başkan yardımcısı Engin Polat olduğunu söyleyerek beni ona yönlendirdi." O dönem müvekkilim ’ın görev alanında böyle bir yetki yoktur; yetki tamamen Engin Polat’tadır. Müvekkilimin yaptığı tek şey, müracaatçıyı doğru ve yetkili makama yönlendirmek olmuştur. Hiçbir tanık beyanı veya delil, 2020 yılındaki bu fiil ile müvekkilim arasında suç teşkil eden bir bağ kurmamaktadır. Müvekkil o dönemde —ve aslında hiçbir dönemde— doğrudan imar ve iskan ruhsatından sorumlu bir pozisyonda bulunmamıştır. Görev alanına girmeyen bir konuda müvekkilin irtikap suçunu işleyebilmesi hukuken mümkün değildir; bu durum illiyet bağını kökten kesmektedir. Kaldı ki, savcılığın "irtikap" olarak nitelendirdiği bu fiile ilişkin müşteki , bu durumu bir "hayır işi" olarak gördüğünü ve kabul ettiğini ifade etmiştir. Bu durumda "icbar" (zorlama) unsurundan söz edilemez. İkinci iddia ise müvekkilin belediye başkanlığı dönemine ilişkindir. ; inşaatın Nisan 2024’te tamamlandığını ancak iskanın 2025’te alınabildiğini, bu süreçte kendilerinin bir "park yapmaya" icbar edildiklerini ileri sürmektedir... Paylaştığınız beyanları, imar hukukundaki "taahhütname" ve "iskan süreci" teknik detaylarını koruyarak, savunma mantığını güçlendirecek şekilde akıcı bir forma getirdim. Müştekiler, mağdurlar ve etkin pişmanlıktan yararlanan sanıklar; Mart 2025 tarihinde verdikleri bu taahhütnamenin "zorla" alındığını, aksi halde iskan ruhsatı alamayacaklarının söylendiğini iddia etmektedirler. Oysa söz konusu taahhüt 2025 yılında değil, bizzat ’ın süreci "hayır işi" olarak tanımladığı 2020 yılında verilmiştir. Bakın; dosyaya sunulan taahhütnamenin ikinci maddesini aynen okuyorum: "Yukarıda bahsedilen işle alakalı olarak belediyeye verilen 05.12.2020 tarihli taahhütnamenin ikinci maddesinde belirtilen teslim süresine; ilgili arazide bulunan gecekonduların zamanında kaldırılmaması ve alanın tarafımıza eksiksiz teslim edilememesi sebebiyle uyulamamıştır. Alanın tesliminden itibaren imalatların tamamı altı ay içerisinde bitirilerek belediyeye teslim edilecektir. Parkın bakım sorumluluğu belediyeye aittir." Burada açıkça 2020 tarihli ilk taahhütnameye atıf vardır. Yani aslında 2025'te verdiklerini iddia ettikleri taahhüt, 2020 yılında verdikleri sözün bir teyidinden ibarettir. Zaten projeyi "Nişantaşı Koru" adıyla pazarlarken o koruyu ve yeşil alanı bir satış unsuru olarak kullanıyorlar; dün bahsedilen o yüksek rakamlı ilanların bir sebebi de budur. Kendi verdikleri taahhüdü, ahlaki bir gereklilikle ve süreci tekrarlamak adına yeniden vermişlerdir. İki protokol de birbirini tamamlayıcı mahiyettedir.
Şu soruyu sormak gerekir: ve Uğur Kemal Gökbulut ifadelerinde neden bu 2020 tarihli ilk protokolden bahsetmemiştir? 19 Eylül 2025’te bu belge savcılığa sunulduğunda, savcılık makamı neden "Bu ikinci maddede atıf yapılan ilk protokol hangisidir?" diye sormamıştır? Maddi gerçeği araştırmakla yükümlü olan makamın, bu atfı inceleyip, dosyaya getirmesi gerekirdi. Müvekkilin 2020 tarihli bir fiille ilişkilendirilme ihtimali hukuken yoktur. Zira Uğur Kemal Gökbulut 2020'deki süreci "hayır işi" olarak gördüklerini beyan etmiştir; 2025'teki iddia bakımından ise müvekkile atfedilebilecek bir "menfaat" söz konusu değildir. Belediye zaten halihazırda elinde olan bir taahhüdü yeniden almıştır. Dolayısıyla irtikap suçunun temel unsuru olan "menfaat temini" veya "vaadi" bu isnat bakımından oluşmamıştır. Daha da önemlisi; projenin iskan ruhsatının gecikmesinin asıl sebebi belediyenin bir zorlaması değil, inşaattaki yangın tedbirlerinin yetersizliği ve eksiklerin tamamlanması gerekliliğidir. Dosyadaki iskan süreci evrakları incelendiğinde tablo şöyledir: 29 Nisan 2024: İskan başvurusu yapılmış. 4 Eylül 2024: Yangın eksikliklerinin giderilmesine yönelik rapor hazırlanmış. 14 Ocak 2025: Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından hazırlanan teknik raporla eksiklerin giderildiği bildirilmiş. 10 Mart 2025: Bina iskana uygun bulunmuştur. Ne müştekiler ne etkin pişmanlık sanıkları ne de savcılık makamı, yangın tedbirlerindeki bu somut eksikliklerden ve giderilme sürecinden söz etmektedir. Müvekkilin suçlanabilmesi için iskanın asıl gecikme nedenleri olan bu teknik hususlar adeta gizlenmiştir. Yangın konusuna bu denli eğilmemizin hayati bir sebebi var. Biz geçmişte yangınlar nedeniyle çok can kaybettik; ben de yakın bir arkadaşımı ve ailesini bu tür bir faciada yitirmiş bir vatandaşım. O dönemde toplumun bu konuda ne kadar hassas olduğunu hatırlarsınız. Müvekkilim, bir kamu yöneticisi sorumluluğuyla her projenin yangın güvenliğine azami özen göstermiştir. Bir binanın, özellikle en alt kısmındaki bölümlerin yangın anında belirli bir süre (60-120 dakika) yüksek sıcaklığa dayanabilmesi hayat kurtarıcıdır. Dün zikredildiği üzere; yarım milyar TL’ye satılan o ultra lüks dairelerde dahi, maalesef yangın güvenliği açısından ciddi eksiklikler mevcuttur. Burada bir gerçeği ifade etmek isterim: DAP Yapı, Emlak Konut’un İstanbul’daki muhtemelen en büyük müteahhididir. Müvekkilimin de belirttiği gibi bu şirket, yaptığı lüks konutlar için İmar Yönetmeliği’nde değişiklik yaptırabilecek güce sahiptir. Nitekim bazı katlardaki havuzların "emsal harici" sayılması, yani inşaat alanından düşülerek yeni alanlar kazanılması, bu gücün bir göstergesidir. İmar yönetmeliğini Ankara nezdinde değiştirme gücüne sahip bir şirketin ve ’ın, Şişli Belediyesi’nde "iskan" aşamasında tıkandığı iddiası gülünçtür. Eğer ortada hukuka aykırı bir engel olsaydı, müşteki şirket belediyeyi devre dışı bırakarak Bakanlık eliyle iskan alma imkanını sonuna kadar kullanırdı. Dolayısıyla, Yargıtay Ceza Genel Kurulu içtihatlarında aranan "cebrin muhatabı başka şekilde davranma imkanından yoksun bırakma" koşulu bu olayda gerçekleşmemiştir. Yerleşik uygulamada, temin edilen menfaatin şahsa değil kamuya (belediyeye) yönelik olduğu durumlarda suçun oluşmadığı kabul edilmektedir.
Ayrıca bu proje "parsel bazlı plan tadilatı" içeren bir projedir. Bu kavramı şöyle özetleyebilirim: Normal plan süreçleri uzun komisyonlar ve bürokratik aşamalardan geçerken, parsel bazlı tadilatlar adeta bir "Kanun Hükmünde Kararname" gibi hızlıca Bakanlık nezdinde çıkarılabilir. Eğer belediye ruhsat veya iskan vermiyorsa, şirket Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na gider, mevcut ruhsatı iptal ettirip yenisini alır. Şirketin yerel belediyeye ihtiyacı yoktur. Bu tür uygulamalar dünyada nadirdir ve adeta bir "Merkez Bankası’nın para basması" gibi şehrin değerini, plan bütünlüğünü bozan işlemlerdir. Bunları, Şişli Belediyesi’ne muhtaç olmadıklarını, dolayısıyla bir icbarın (zorlamanın) mümkün olamayacağını kanıtlamak için anlatıyorum. Eylem 39 (Profilo AVM Projesi): Bu eylem kapsamındaki rüşvet suçlaması, ve ’ın çelişkili beyanlarına dayanmaktadır. ; ile yaptığı görüşmede 1/1000’lik uygulama imar planı hazırlanırken desteğe ihtiyaç duyulduğunu, belediyeyle bazı pazarlıklar yapıldığını ileri sürmektedir. ise bambaşka bir hikaye anlatmaktadır: Projenin ikinci etap ruhsat süreci için "teknik danışmanlık" sağlandığını, ruhsatın ilerlemesi için "yılbaşı süslemesi" masrafının (1,5-2 milyon dolar) karşılanmasının müvekkilim tarafından zorunlu tutulduğunu iddia etmektedir. Buna karşılık ve Atilla Demir; ’ın kendisini "belediye danışmanı" olarak tanıttığını, ondan danışmanlık aldıklarını ancak rüşvet iddiasının doğru olmadığını ifade etmişlerdir. Atilla Demir yılbaşı süslemesi talebini doğrulamakla birlikte, görüşmede müvekkilimin adının asla geçmediğini belirtmiştir. Bu iddia, soruşturmanın gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu kanıtlamaktadır. Müvekkilim dün teknik detayları sundu; yapı ruhsatı ve plan değişikliklerinde bir gecikme yoktur. Sürecin uzamasının asıl nedeni, şirketin kamulaştırılması gereken "donatı alanını" belediyeye terk etmek istememesidir. 2020 plan notlarına göre, bu alanlar kamuya geçmeden uygulama yapılamaz. Şirketin mimarlık firmasına ait internet sitesinden aldığımız ve mahkemeye sunacağımız görsellerde (E-Tespit tutanağı ile sabit), firmanın donatı alanını kendi projesine dahil etmeye çalıştığı açıkça görülmektedir. Artaş firması, 2.600 metrekarelik bu alanı kamuya terk etmek yerine otopark olarak kullanmak istemiştir. İhtilafın kaynağı budur; kamuya terk gerçekleşince ruhsat verilmiştir. "Yılbaşı süslemesi" gibi iddialar ise, müvekkilimin savunmasının başında belirttiği "iş takipçisi/danışman" profilinin, şehir efsanelerinden yararlanarak menfaat temin etme çabalarının en sık kullanılan örneği olarak anlaşılmaktadır.
Yılbaşı süsleme işi ihale ile yapılmış olup, ihale evrakı dosyada mevcuttur. Bu ihaleye ilişkin herhangi bir usulsüzlük saptanmamıştır; zira tüm denetimlerden geçmiş sorunsuz bir süreçtir. Şayet bir usulsüzlük olsaydı, o da bugün huzurunuzda bir iddia olarak yer alırdı. Kamuya terk işlemi gerçekleştikten sonra ruhsat verilmesi, hukuki sürecin doğal bir sonucudur. Yılbaşı süslemesi gibi iddialar; müvekkilimin savunmasının başında belirttiği "iş takipçisi" veya "danışman" profillerinin yarattığı asılsız söylemlerdir. Ancak sürece ve müvekkilimin sorumluluğuna dair şu bilgileri paylaşmakta yarar görüyorum: Atilla Güner, ile görüşmesinin Mart seçimlerinden önce olduğunu beyan etmektedir. Müvekkilim, yerel seçimlerde aday olabilmek için Aralık ayında belediyedeki görevinden zaten istifa etmiştir. O dönemde önceki belediye başkanıyla beraber aday adaylığı yarışına girmiş, sonrasında adaylığı kesinleşmiştir. Özetle; söz konusu tarihlerde müvekkilim belediyede görevli bile değildir. Kaldı ki, imar planlarına ilişkin süreçlerde ilçe belediyelerinin bir yetkisi bulunmamaktadır. Yapı ruhsatı süreci ise müvekkilimden önce başlamış, onun döneminde devam etmiş ve nihayetinde müvekkilim tutuklandıktan sonra Kasım 2025'te tamamlanmıştır. Sayın Başkan, burada meşru bir soru sormak gerekir: Müvekkilim Mart 2024’te seçilmiş, 19 Mart’ta tutuklanmış ve güya ruhsatı geciktirmiştir. Peki, yerine gelen kayyum dahil bu süreç nasıl olmuş da ancak sekiz ayda tamamlanabilmiştir? Bu bir gecikme değil, sürecin normal işleyişidir. Artaş firmasının kamuya terk edilmesi gereken alanlar konusundaki ısrarı ve buraları terk etmemek için süreci zorlaması asıl nedendir. Dosyadaki yazışmalara bakıldığında; Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü, İBB, Şişli Belediyesi ve şirketler arasındaki tüm trafik bu minvaldedir. Bu nedenle yaptırdığımız tespitler çok önemlidir: İyi bir mimari firmayla çalışmalarına rağmen, donatı alanını terk etmeden proje çizdirmiş ve bunun için masraf etmişlerdir. Müvekkilimin tek talebi ise hukuku uygulamak olmuştur. Nitekim bugün bu alan kamuya, yani 86 milyona kazandırılmıştır. Müvekkilimin "ısrarı", bir kamu yöneticisi olarak görevini doğru ve düzgün yapma ısrarıdır. İddianame, bir "rüşvet anlaşması" yapıldığı varsayımı üzerine kuruludur. Bu iddianın dayanağı ise ’ın beyanları ve rüşvet pazarlığı yapıldığı iddiasıdır. İddianamedeki şu ifadeyi özellikle okumak isterim: "'nın İstanbul'un değişik yerlerinde yaptığı inşaatlarda da suç örgütünün taleplerini kabul ettiği varsayımından hareketle, bir anlaşmanın var olduğu..." Sayın Başkan, Ceza Muhakemesi hukukunda ispat bu şekilde "varsayımlar" üzerinden mi yürütülür? İddia makamı, ’nın başka yerlerde rüşvet verdiği zannıyla, burada da bir anlaşma olduğu sonucuna varmıştır. Oysa iddianamede Çetinsaya’ya dair sadece iki fiil bulunmaktadır; yani iddianame kendi varsayımını yine kendi iddiasıyla doğrulamaya çalışmaktadır. ’nın durumuna dair son bir husus: Kendisi önce müşteki sıfatıyla dinlenmiş, istenen ifadeyi vermeyince sanık yapılmıştır. Yerleşik Yargıtay uygulaması; bu durumda alınan ifadenin delil vasfı taşımadığını, kişiye tanıklıktan çekilme hakkı hatırlatılmadan alınan beyanların hükme esas alınamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Sonuç olarak; ne bir geciktirme, ne bir zorlaştırma ne de bir menfaat temini söz konusudur. Müvekkilim bu süreçte "2x2=4" değil, adeta "4.0" netliğiyle sadece hukuku uygulamıştır.
Eylem 40 (Torunlar Gayrimenkul): Bu başlık altında müvekkile isnat edilen fiil; Torun Center binasındaki tadilata şifahi izin verildiği, ancak sonrasında izinsiz tadilat nedeniyle ceza kesildiği, ardından aracılığıyla "belediyeye yardım" adı altında önce 10 milyon dolar, sonra 5 milyon dolar talep edildiği iddiasıdır. İddia makamı bunun "rüşvete teşebbüs" olduğunu ileri sürmektedir. Ancak ne müvekkilimin ne de bir belediye çalışanının hukuka aykırı bir talebi ya da fiili söz konusudur. ve Metin Karakoç, ifadelerinde iki kez tadilat ruhsatı başvurusu yaptıklarını ve reddedildiklerini iddia etmektedirler. Oysa belediyeden reddedilen bir ruhsat talebi yoktur. Belediyenin gönderdiği yazılar, eksiklerin tamamlanmasına yönelik cevaplardır ve bunlar bir ayı geçmeyen makul sürelerde verilmiştir. İdare cevap vermese bile 60 gün sonunda "zımni ret" sayılacakken, belediye tüm yazışmalara bir ay içinde yanıt vermiştir. Buna rağmen bu yazışmalar, "iş zorlaştırma" çabası olarak sunulmaktadır. Daha da vahimi; Metin Karakoç basit onarım için kendilerinden 28 milyon TL harç tahakkuk ettirildiğini ileri sürmektedir. Ancak böyle bir harç tahakkuku söz konusu bile değildir. Karakoç, ile karşılaşmasında bu hayali harcın yüksekliğini şikayet ettiğini, Meclis kararına göre harcın aslında 5.5 milyon TL olması gerektiğini başkan yardımcısına anlattı demektedir. Metin Karakoç'un beyanları incelendiğinde, olayın akışı içerisinde kendi bulunduğu meşru olmayan zemini gizleme çabası açıkça görülmektedir. 17 Ekim 2025 tarihinde belediye görevlilerince yapılan denetimde; binanın 17 ila 24. katları arasında, merdiven boşluğu oluşturmak amacıyla kolon kesilerek statik yapının bozulduğu tespit edilmiş ve 1 nolu Yapı Tatil Tutanağı ile inşaat durdurulmuştur. Müvekkilim dün bu hayati tehlikeyi detaylıca anlattı. Burada ile Metin Karakoç’un beyanları arasındaki çelişki, idare hukuku ve belediyecilik mantığıyla bağdaşmamaktadır. ; Metin Karakoç’a atıfla, "Belediyeden basit tadilat ruhsatı alın, işe başlayın, harç konusunu anlaşırsak projeyi onaylayacaklar" diyerek bir tuzağa çekildiklerini iddia etmektedir. Ancak bizzat Metin Karakoç’un ifadesinde böyle bir "yönlendirme" iddiası yoktur. Şişli Belediyesi’nin kurumsal kimliği ve tabi olduğu mevzuat ile müşteki şirketin ekonomik ve siyasi gücü dikkate alındığında, böyle "şifahi" bir anlaşma iddiası gerçek dışıdır. Mecidiyeköy’den geçen, o binaları gören herkes bilir ki; orası Ali Sami Yen’in eski arazisidir ve her adımı mercek altındadır. Müştekiler, basit onarım dilekçesiyle başvurularını yapmış, ancak yaptıkları işin boyutu basit tadilat sınırlarını aşarak ruhsata aykırı inşaata dönüşmüştür. ’un ifadesinde rüşvet miktarını önce 10, sonra 20 milyon dolar olarak zikretmesi, kendi içinde bile tutarlı olmayan bir yalana işaret etmektedir. Metin Karakoç, kesilen 1 milyar 41 milyon TL’lik idari para cezasının yüksekliğini bir "mağduriyet" olarak sunmaktadır. Oysa İmar Kanunu’nun 42/ç maddesi uyarınca, aykırılıklar giderildiği için ceza encümen kararıyla 15 milyon 578 bin TL’ye indirilerek tahsil edilmiştir. Müştekilerin hem bu cezalara hem de harçlara karşı idari yargı yoluna başvurmayıp, müvekkil üzerinde bir "suçlu" algısı yaratmaya çalışmaları manidardır. Bu durum, tabiri caizse "yavuz hırsızın ev sahibini bastırma" çabasıdır. Nitekim , müvekkille görüştükten sonra hatanın kendi teknik ekibinden kaynaklandığını anlamış ve hiçbir dava açmadan cezaları ödemiştir. Şimdi bir de "suçlu mantığıyla" bir hesap yapalım Sayın Başkan: Harç ve ceza toplamı 43 milyon TL. Birileri çıkıp "10 milyon dolar (yaklaşık 350-400 milyon TL) verin halledelim" diyor. Muhatap olunan yaptırımın on katı rüşvet istenir mi? Bu paraya on defa ruhsatsız tadilat yapar, cezasını öder. İnsan uydururken bile biraz ölçülü olmalı.
Eylem 41 (Bomonti/Arıza Meselesi): Bu eylem, belediyenin adını kullanarak kazanç sağlama ve birilerini dolandırma gayretinin ete kemiğe bürünmüş halidir. İddia; Bomonti’de inşa edilen üç bloklu binanın iskan ruhsatı aşamasında 7,5 milyon dolar menfaat temin edildiğidir. Etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların tamamı, sözleşmişçesine birebir aynı cümleleri kullanmaktadır. diyor ki: "Emrah Şahan beni aradı, 'Yakup bu iş benim, bu işe bulaşma' dedi." diyor ki: " beni aradı, Emrah Şahan ona 'Süleyman'ı tanıyorsun, bu işe girmesin' demiş." diyor ki: "Müvekkil bana 'Sen bu konuya karışma, bu konu benim konum' dedi." Müvekkilim 2022, 2023 ve 2025 yıllarında kendisine bu konuda soru soran herkese aynı üç kelimelik cevabı mı vermiştir? Ya bu sanıkların ifade biçimleri bu kadar kısıtlıdır ya da kendilerine aynı "sufle" verilmiştir. Öte yandan, müvekkilimin "Bu iş benim" dediği iddia edilen aynı süreçte, müracaatçı Timur Soysal’a "Bilgim yok, Engin Polat’a gidin" dediği de kayıtlardadır. Müvekkil, hem "Bu iş benim" deyip hem de "Bilgim yok" diyen birisi midir? Bu çelişki, iddianın kurgusallığını açıkça ispatlamaktadır. Öncelikle şunun altını çizeyim Sayın Başkanım. Bomonti dosyasına ilişkin iddialar; milyon dolarların havada uçuştuğu, menfaat miktarının büyüklüğüyle diğerlerinden ayrılan ancak kurgusu itibarıyla en zayıf olan iddiadır. Burada savcılık makamının sorması gereken hiçbir soruyu sormadığı, kimin zenginleştiğinin dahi belli olmadığı garip bir tablo mevcuttur. 2021 yılından beri aralarında irtibat olmayan iki ortağın, iş takipçileri aracılığıyla yürüttüğü bu süreçte müvekkilime atfedilen bir "irtikap" suçunun oluşması hukuken mümkün değildir. Zira müvekkilimin o dönemki görevi ruhsat sistemiyle ilgili değildir; görev alanına girmeyen bir iş için "nüfuz kötüye kullanılarak" menfaat temin edildiği iddiası suçun unsurlarıyla bağdaşmaz. Ne müştekiler ne de müracaatçı Timur Soysal, müvekkilime yönelik bir suçlamada bulunmuştur. Müvekkilim, iddia edildiği gibi bu meseleyi "benim işim" diyerek sahiplenseydi, Timur Soysal ile görüşmesinde konudan bahsetmemesi hayatın olağan akışına aykırı olurdu. Bu olay, olsa olsa aralarında ihtilaf olan iki ortağın özel hukuk ilişkisinden ya da kendi aralarındaki bir dolandırıcılık faaliyetinden ibarettir; müvekkilim burada olsa olsa "müşteki" veya "katılan" sıfatıyla yer alabilir. İmar dosyasına bakıldığında durum nettir: İskan başvurusu 5 Aralık 2024’te yapılmış, 30 Aralık 2024’te iskan verilmiştir. Sürecin bekletilmesi söz konusu değildir. Müştekilerin sunduğu dokümanlar da iddiayı çürütmektedir. tarafından sunulan kâr payı dağıtım kararı 27 Mart 2025 tarihlidir; oysa iskan bu tarihten aylar önce, Aralık 2024'te zaten alınmıştır. ’in anlatımları ise tam bir kurgu faciasıdır: Önce belediyenin 8-10 milyon dolar "destek" istediği iddia ediliyor (ki müvekkilimin böyle bir talebi yoktur), sonra bu rakamın tarafından 4 milyon dolara "indirildiği" söyleniyor. Bu tutarın bir kısmının nakit, bir kısmının "yılbaşı aydınlatması" olacağı belirtiliyor. Peki, savcılık makamı ’e şu kritik soruları sormuş mudur: "Bu pazarlığı kiminle yaptın? 10 milyon dolardan 4 milyona indirimi kim onayladı? Talepler bizzat kimden geldi?" Hayır, bu soruların hiçbiri sorulmamıştır. Ortada elden ele dolaşan bir paradan bahsedilmekte ama bu parayı kimin istediği, kime verildiği meçhuldür. Bu dosya, bir dolandırıcılık ve iftira soruşturmasının konusudur.
Eylem 42 (Mediciana Hastaneleri): Bu iddia, plan değişiklikleri dışındaki son somut isnattır. Şişli Hastanesi için "uygunluk belgesi" karşılığında rüşvet alındığı ileri sürülmektedir. İddianın dayanağı olan ve , dosyada rüşvet vermekten "tanık" olarak yer almaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, müşteki/sanık sıfatıyla dinlenmesi gerekenlerin "tanık" yapılarak beyanlarının delil olarak kullanılması usulen mümkün değildir. Müştekilerin 4 Eylül 2025’te —müvekkilim hakkında yeni bir tutuklama süreci işlerken— aniden ifade vermeye gelmeleri oldukça manidardır. Muhtemelen "belediyeye yaptığımız bağışlar başımızı ağrıtır" endişesiyle veya bir başka sanık avukatının yönlendirmesiyle bu beyanlar verilmiştir. İddia makamı her ne kadar "rüşvet" dese de, müvekkilin fiili en olumsuz yorumla "belediyeye kazandırma" amacı taşıyacağından, Yargıtay içtihatları gereği bu durum suç teşkil etmeyecektir. Süreç, 4 Haziran 2024 tarihinde hastane binasının mimari projelerinin onayı talebiyle başlamıştır. Müştekiler sürecin daha önce başladığını söyleseler de belediyeye resmi ilk başvuru bu tarihtir. Başvuru ekinde İTÜ’den alınan Ocak 2024 tarihli teknik rapor yer almaktadır. Belediye ise bir gün sonra, 5 Haziran 2024’te cevap vererek evrakların arşiv dosyasına konulmak üzere teslim alındığını bildirmiştir... 11 Haziran 2024 tarihinde şirket yetkilisi, 4 Haziran 2024 tarihli dilekçe ve eklerini değerlendirerek, binanın hastane binası olarak kullanılabileceğine dair yazının verilmesini talep etmiştir. Aynı tarihte belediye tarafından, "özel sağlık tesisi yapılmasında imar mevzuatı açısından belediyemizce bir sakınca bulunmamaktadır" şeklinde yazı teslim edilmiştir. Bu yazı da dosyadadır, efendim; bunları da sunacağım. Nihai talep 24 Haziran 2024 tarihinde yapılmış ve belediye aynı gün; kurum görüşleri, resmi yazılar ve yerinde yapılan teknik denetimler sonucunda binanın özel hastane olarak kullanılmasında belediye bakımından bir sakınca bulunmadığını ifade etmiştir. Yazıda, bu konunun zaten ilgili bakanlıkların yetki alanında olduğu belirtilmiş; ruhsatlandırma işleminin ise Sağlık Bakanlığı tarafından yapılacağı muhataplara bildirilmiştir. Müştekiler, tüm bu sürecin tamamlanması için müvekkilimin diğer sanık üzerinden kendilerinden önce bir kreş inşası talep ettiğini, sonrasında bundan vazgeçilerek 4 milyon TL resmi bağış ve 4 milyon TL elden ödeme şeklinde taleplerde bulunulduğunu ileri sürmüşlerdir. Nihayetinde 130 milyon Türk Lirası tutarında belediyeye karşılıksız bağış yaptıklarını ve 4 milyon doları da ile paylaştıklarını iddia etmektedirler. Eyleme konu iddiaların hiçbir aşamasında müvekkilim yer almamaktadır; kendisiyle hiçbir illiyet bağı bulunmamaktadır. Müvekkili olayla ilişkilendiren tek beyan, ’ın beyanıdır. Bu derece ağır bir ithamın ileri sürülebilmesi için beyan delilleri arasında bir tutarlılık bulunması gerekmektedir; ancak şimdi bu tutarsızlıkları madde madde ifade edeceğim. Müştekiler, sürecin uzamasına ilişkin anlatımlarının ardından, 4 Nisan 2024 tarihinde ile görüştüklerini, ertesi gün ise isimli kişiye yönlendirildiklerini ileri sürmektedirler. , serbest danışmanlık yaptığı dönemde ’nin kendisine imar affından yararlanan bir binanın iskan alamadığını belirterek işle ilgilenip ilgilenmeyeceğini sorduğunu, bunun üzerine Mehmet Fatih Bozkurt’a ulaştığını iddia etmektedir. ise her iki iddiayı da reddetmekte; ’ın zaten belediyelerde bu işler için danışmanlık yaptığını, ile ’ın birlikte çalışmasıyla kendisinin bir ilgisinin olmadığını beyan etmektedir. Mehmet Fatih Bozkurt; ile ilk yüz yüze görüşmesinde Şişli’de bir kültür merkezi inşa etmelerinin, ayrıca temizlik işlerinde kullanılmak üzere çöp arabası almalarının istendiğini ve toplam 8 milyon dolarlık bir bütçe çıkarıldığını, kendisinin ve ’un buna karşı çıktığını ileri sürmektedir. Efendim, çelişkileri ortaya koymak adına olayı özetliyorum: , ile iletişime geçtikten sonra evrakları incelediğini ve sorunu çözeceğini bildirdiğini, müştekinin ise "çözülmesi için ne gerekiyorsa yaparız" dediğini iddia etmektedir. Sonrasında ihtiyaçlar doğrultusunda müvekkilimin yanına gittiklerini, müvekkilimin belediyeye ait bir parselde proje inşaatını yapmalarından söz ettiğini, ’un bunu kabul ettiğini ve zemin katın düzenlenerek hastane personeline kontenjan ayrılmasının talep edildiğini ileri sürmektedir.
Müvekkilim ise ile görüşme iddiasını doğrulamamakta ve kendisinin böyle taleplerde bulunmadığını beyan etmektedir. , sonrasında müvekkilimin çöp ihalesinden kaynaklanan sorun nedeniyle çöp kamyonu talep ettiğini kendisine söylediğini, kendisinin de bu talebi Mehmet Fatih Bozkurt’a bildirdiğini ve müştekinin kabul ettiğini ifade etmektedir. Müvekkilimin somut bir işe yönelik böyle bir talep veya talimatı olmamıştır. Ancak belediyenin hizmet alımı yerine kendi araç ve personeliyle iş yapması gerektiğine ilişkin genel vizyonu bilinmektedir. O dönemde çöp toplama ihalesi nedeniyle sorun yaşandığından, bu genel politikaya uygun arayışlar içindeyken bir bağışçı olduğunu sonradan öğrenmiştir. Efendim, müvekkilimin çöp faaliyetleri ve diğer projeleri zaten seçim beyannamesinde yer almaktadır; bunlar gizli bilgi değil, Şişli halkı için planladığı ve kamuya açıkladığı projelerdir. Bu çalışmaları içeren kitapçığı da zaten sunduk. Müşteki, "bağış" adı altında ’a 4 milyon dolar verdiğini iddia ederken; ise danışmanlık hizmeti karşılığı 1.5 milyon dolar aldığını ve bunun 13 milyon TL’lik kısmı için fatura kestiğini beyan etmektedir. Yargılama konusu iddialar bakımından, müştekilerin yetkilisi olduğu şirketin Şişli Belediyesi’ne resmi olarak bağışta bulunduğu sabittir; ancak bu bağış ile müştekilerin talebi arasında bir bağlantı yoktur. Elden verildiği ileri sürülen 4 milyon dolar bakımından ise beyan dışında hiçbir delil bulunmamaktadır. Müşteki sanık ’un ifadesi incelendiğinde —ki burası önemlidir— müvekkille yalnızca yaklaşık 10 dakika süren kısa ve sınırlı bir görüşme gerçekleştirdiğini, müvekkilin kendisini teknik birimlere yönlendirdiğini ve herhangi bir para ya da menfaat talebinde bulunmadığını açıkça beyan ettiği görülmektedir. Müştekinin kendi anlatımı dahi, müvekkilin süreçte herhangi bir gayriresmi beklenti iletmediğini ve süreci şahsen yürütmediğini ortaya koymaktadır. Bu itibarla ’un beyanları müvekkil aleyhine delil teşkil etmek bir yana, müvekkilin sürece teknik sınırlar içerisinde yaklaştığını göstermektedir. Müşteki Fatih Bozkurt’un, sürecin bilinçli şekilde uzatıldığı yönündeki iddiası da resmi yazışmalarla örtüşmemektedir. Dosyadaki resmi süreç incelendiğinde: 4 Haziran 2024’te teknik rapor ve eklerin sunulduğu, 5 Haziran 2024’te (yani iki ay dolmadan) evrakların kayıt altına alındığı, 11 Haziran 2024’te imar mevzuatı açısından sakınca olmadığına dair yazının verildiği ve nihayet 24 Haziran 2024’te nihai yazının düzenlendiği görülmektedir. Bu kronoloji karşısında, "bağışın yapıldığı gün izin verildiği" iddiası maddi gerçekle bağdaşmamaktadır. 5 Haziran 2024 tarihli yazı, sadece başvurunun teslim alındığını gösteren rutin bir bilgilendirme yazısıdır; hukuki anlamda bir onay niteliği taşımaz, sadece bir "alındı belgesi" gibidir. Esas hukuki sonuç doğuran belge 24 Haziran 2024 tarihli nihai uygunluk yazısıdır. Bağış tarihi ile nihai izin tarihi arasında yaklaşık üç haftalık bir zaman farkı olması, müştekilerin iddialarının fiili dayanağı olmadığını kanıtlamaktadır. İlgili evrakı şöyle göstereyim efendim: 24 Haziran 2024 tarihli yazıda, "Söz konusu binanın özel hastane olarak ruhsatlandırılması T.C. Sağlık Bakanlığı'nın yetki ve sorumluluk alanındadır" denilmektedir. Sanık ’ın beyanları da müvekkilin sorumluluğuna gidilmesi için yeterli değildir. Anılan şahsın belediyede resmi bir sıfatı ve idari yetkisi yoktur. Resmi sıfatı olmayan bir kişinin iddia edilen görüşmelerinin belediye başkanına izafe edilmesi hukuken mümkün değildir. Nitekim Altıntaş, müştekilerden ücret aldığını ve bu kapsamda fatura düzenlediğini de bizzat beyan etmiştir. Bu durum, söz konusu ilişkinin kamu görevlisine atfedilecek bir menfaat temini değil, en fazla kendi aralarındaki özel hukuk ilişkisi kapsamında değerlendirilmesi gereken bir "danışmanlık ilişkisi" mahiyetinde olduğunu göstermektedir. Dosya kapsamında, ’ın müvekkilimden talimat alarak onun adına hareket ettiğine veya müvekkilin bilgisi dahilinde herhangi bir talepte bulunduğuna ilişkin tek bir somut delil yoktur.
Bağış sürecine ilişkin iddialar yönünden ise dosyadaki belgeler, açık ve şeffaf bir mali işlemi ortaya koymaktadır. İşletmeci anonim şirket tarafından 5 Haziran 2024 tarihinde resmi banka hesabına 130 milyon Türk Lirası tutarındaki bağış; EFT yoluyla ve "şartsız bağış" açıklamasıyla yatırılmıştır. Söz konusu ödemenin kayıt altına alındığı ve belediye hizmetlerinde kullanılmak üzere resmi süreçler çerçevesinde değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Rüşvet veya irtikap suçlarının tipik unsurları olan gizlilik, şahsi menfaat, kayıt dışı ödeme ve bireysel tasarruf unsurlarının hiçbiri somut olayda mevcut değildir. Ödemenin doğrudan kamu kurumunun resmi hesabına, şeffaf bir şekilde ve "şartsız bağış" açıklamasıyla yapıldığı sabittir. Bu yönüyle ödemenin kişisel bir menfaat ilişkisiyle değil, tamamen resmi bir bağış işlemiyle ilgili olduğu açıktır. Müvekkilin süreçteki konumu tüm beyanlarla birlikte değerlendirildiğinde; teknik sürecin ilgili birimler ve mevzuat çerçevesinde yürütüldüğü, müvekkilin müştekilerle sınırlı ve kısa süreli görüştüğü, herhangi bir talep veya yönlendirmede bulunmadığı ve konuyu ilgili mercilere iletmek dışında bir müdahalesinin olmadığı görülmektedir. Ayrıca hastane fonksiyonuna dönüşme süreci yalnızca belediyenin yetkisinde değildir; Sağlık Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı gibi teknik kurumların izin ve değerlendirmesine tabidir. İlçe belediyesinin bu süreçte tek başına belirleyici veya nihai yetkili konumda bulunmadığı çok açıktır. Ek olarak, iddianamede yer almasa da bu bağışın tamamı Devlet Malzeme Ofisi’nden çöp arabası alımı için kullanılmıştır; bu da sürecin tamamen hukuki bir zeminde ilerlediğini ispatlamaktadır. Plan Değişikliği Karşılığı Menfaat Talebi İddiaları (Eylem 43, 44 ve 45): Sayın Başkan, değerli üyeler; iddiaların son grubu, etkin pişmanlıktan yararlanan bir şahsın anlatımlarına dayanmaktadır. Bu iddialar, müvekkilin İBB İmar Komisyonu üyesi ve Şişli Belediye Başkan Yardımcısı olduğu dönemde, imar planı değişiklik talepleri karşılığında menfaat talep ettiği yönündedir. Öncelikle kronolojiyi tekrar ortaya koyalım: Müvekkil, İBB İmar Komisyonu’nda 2020 yılına kadar görev yapmıştır; bu tarihten sonra bir görevi bulunmamaktadır. Müvekkil, dün heyetinize plan süreçlerinin ne kadar çok fonksiyonlu ve katılımcı bir yapısı olduğunu, bir belediye başkanının dahi bunu tek başına yapamayacağını detaylarıyla arz etmiştir. Ceza sorumluluğu bakımından altı çizilmesi gereken husus şudur: Rüşvet suçlamasına konu olan imar planı değişikliği, müvekkilin yetki ve görev alanına girmemektedir. Bu tür değişiklikler İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin yetkisindedir. Müvekkilin görev alanına girmeyen bir iş için menfaat temin ettiği iddiası, delilden yoksun olmasının yanı sıra, hukuken "müsnet suçun" oluşmasına da imkan vermemektedir. Kaldı ki, rüşvete konu edildiği söylenen "parsel bazlı plan değişikliği" yapılması İmar Kanunu’nda açıkça yasaklanmıştır. Bu yetki yaklaşık altı yıldır sadece Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ndadır. Sonuç olarak, müvekkilin görev alanına girmeyen ve hukuken yapılması mümkün olmayan işler suçlama konusu yapılmaktadır. Bu eylemlerden sadece 43. sıradaki plan değişikliği gerçekleşmiştir; ancak bu değişikliğe de İBB Meclisi’ndeki Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti grupları (müvekkilin dahil olduğu grup) olumsuz oy vermiştir. Müvekkilin ve partisinin karşı çıktığı bir karardan dolayı rüşvetle suçlanması büyük bir çelişkidir.
Eylem 43 Özelinde: Hakkı Demir Vakfı’na ait bir taşınmazın imar planı değişikliği karşılığında menfaat kabul edildiği iddiası, etkin pişmanlıktan yararlanan bir sanığın anlatımıdır. Bu şahıs, 2022 yılında İmar Komisyonu Başkanı Yüksel Akyol’a giderek yardım istediğini, CHP’li üyeleri tanımadığı için Akyol’un kendisini müvekkilime yönlendirdiğini ileri sürmektedir. Ancak bu iddianın kronolojik olarak doğru olması mümkün değildir. Zira Yüksel Akyol, Mayıs 2021 tarihinde görevinden ayrılmıştır. 2022 yılında gerçekleştiği iddia edilen bir görüşmede orada olması imkansızdır. Sanık ’ın tarihi yanlış hatırladığı varsayılsa bile; söz konusu çeklerin düzenleme tarihleri 6 Haziran 2022, 4 Temmuz 2022 ve 2 Ağustos 2022’dir. Yani iddia edilen görüşmeden en az bir yıl sonra düzenlenmişlerdir. Görüşme ile talep arasında bir yıldan fazla zaman olması, "işi bir an önce halletmek için çaresizce kabul ettikleri" yönündeki anlatımla tamamen uyumsuzdur. Asıl tutarsızlık karar tarihindedir: İBB Meclisi’ndeki karar 17 Şubat 2020 tarihlidir ve bu teklif oy çokluğu ile kabul edilirken, CHP ve İYİ Partili üyeler (müvekkilim dahil) muhalif kalmıştır. Müvekkilin hem talebi olduğu iddia edilip hem de mecliste bu talebe muhalif oy kullanması hayatın olağan akışına aykırıdır. Ayrıca, plan değişikliği kararı Şubat 2020’de alınmışken, sözde rüşvet çekleri bu karardan tam iki yıl sonra, 2022 yılında düzenlenmiştir. Karar geçtikten aylar, hatta yıllar sonra rüşvet verildiği iddiası akla mantığa sığmamaktadır. Son olarak; ’ın tanık olarak gösterdiği Yüksel Akyol, ifadesinde Altıntaş’ı tanıdığını ancak böyle bir talebi hatırlamadığını, meşru olmayan bir talebi kabul etmesinin mümkün olmadığını ve söz konusu taşınmazın Şişli’de değil, Üsküdar’da olduğunu belirtmiştir. Olayın yönü değişse bile, bu konu Üsküdar’daki bir hususa ilişkindir. Adem Altuntaş ve ondan gelen bilgilerle beyanda bulunan Burhan Demir’in iddiaları; müvekkilin o dönemde CHP Belediye Meclis Üyesi ve İBB İmar Komisyonu Üyesi olması sebebiyle, kurum görüşlerinde ve imar konularında "karşı oy" kullanmaması için görüşmeye gittiği yönündedir. Ancak müvekkil, iddia edilen 2022 tarihinde İmar Komisyonu üyesi değildir; ayrıca anılan dönemde belediye bürokrasisinde de bir görevi bulunmamaktadır. İmar değişikliği taleplerine ilişkin karar süreci İmar Komisyonu ve İBB Meclisi’ne aittir. Müvekkilin yetkileri dikkate alındığında, bu hususta tek başına karar vermesi veya iş yapabilmesi mümkün değildir. Ayrıca, kararın 17 Şubat 2022 tarihinde verildiği göz önüne alındığında, sanığın talepleri ve anlatımları mantıksız hale gelmektedir. Müvekkilin plan değişikliği sürecinde destek verdiği ileri sürülse de, İBB Meclisi’ne sunulan koruma amaçlı imar planı değişikliği oylamasında, müvekkilin de dahil olduğu CHP’li üyeler muhalif kalmıştır. Nitekim 12 Şubat 2022 tarihinde, söz konusu plan değişikliği CHP ve İYİ Parti grubunun muhalefetiyle, işaretle oylama neticesinde oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Bu durum; müvekkilin değişiklik karşılığında kreş yapımı istediği ve sonrasında para ödenmesi gerektiği yönündeki iddiaların gerçek dışı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Eylem 44: İsmail Hakkı Yüksel ve Gürcan Petrol İlişkin Kısım: Sayın Başkan, saygıdeğer heyet; Eylem 44, İsmail Hakkı Yüksel’e ait Gürcan Petrol firmasının Opet benzin istasyonu ve yanındaki otel parselinin "turizm imarına" çevrilmesi için menfaat talep edildiği iddiasıdır. Bu iddianın tek dayanağı Adem Altuntaş’ın 11 Eylül 2025 tarihli ifadesidir. Sanık ifadesinde; bir arkadaşı aracılığıyla Yüksel ailesinin imar planı değişikliği talebini öğrendiğini, belediye nezdinde görüşmeler yürüttüğünü, önce sonra da müvekkil ile görüştüğünü ileri sürmüştür. İddiaya göre müvekkil, sağlanacak artışın %15’ine denk gelen bedelle bir kamu binası yapılması halinde değişikliğin mümkün olabileceğini söylemiş, ancak karşı taraf teklifi fazla bulduğu için süreçten vazgeçmiştir. Buna karşın müşteki İsmail Hakkı Yüksel, 25 Ekim 2025 tarihli ifadesinde; görüşmeler sırasında kendilerine herhangi bir maddi talep veya koşul yöneltilmediğini, müvekkille hiç görüşmediğini, talebi reddedildikten sonra ’ye nedenini sorduğunda "uygun görülmediği" cevabını aldığını ve ret kararına karşı idari yargıda dava açtıklarını beyan etmiştir. Müşteki, Adem Altuntaş’ın süreçleri takip ettiğini ancak kendisine böyle bir taleple gelmediğini, sanığın neden böyle bir beyanda bulunduğunu bilmediğini ifade etmiştir. Yani müşteki açıkça "böyle bir şey yok" demekte ve süreci yargıya taşıdığını belirtmektedir. Eylem 44’ün, etkin pişmanlık hükümlerinin inandırıcılığı bakımından değerlendirilmesi gerekir. Bölge planı çalışmalarında bu nitelikteki teknik değerlendirmeler doğaldır. Adem Altuntaş gibi müşavirler, bu değişiklikler sonrası parsel sahipleriyle irtibat kurarak iş almaya çalışmış olabilirler. İddianamedeki açıklamaların gerçekle kopukluğu, iddia makamının meseleyi ele alış biçimini göstermesi açısından önemlidir. Sanık ile mağdurun beyanları uyumlu değil, taban tabana zıttır. Adem Altuntaş, müvekkilden gelen talebi mağdura ilettiğini iddia ederken; mağdur İsmail Hakkı Yüksel kendisine böyle bir talebin gelmediğini ve süreci bizzat yürüttüğünü ifade etmektedir. İddianamede açıkça gerçeğe aykırı ifadeler yer almaktadır. Müvekkil hiçbir zaman "imar planından sorumlu belediye başkan yardımcısı" olarak görev yapmamıştır. İddianamenin müvekkil aleyhine bir önyargıyla hazırlandığını söylemek için başka bir izaha gerek yoktur. Adem Altuntaş’ın iddiasını doğrulayan hiçbir beyan, belge veya genel hayat tecrübesiyle ulaşılacak varsayımsal bir kabul bulunmamaktadır. Hukuki tavsif bakımından; rüşvetten söz edilebilmesi için kamu görevlisinin görev alanına giren bir işin varlığı zorunludur. Müvekkilin bahsedilen dönemde imar işleriyle ilgili bir görevi veya yetkisi yoktur. Dahası, imar planı değişikliği süreci dikkate alındığında, tek bir kamu görevlisinin bu konuda tasarrufta bulunması mümkün değildir. Ayrıca, isnat edilen plan değişikliği teorik olarak İmar Kanunu’nun Ek 8. maddesi uyarınca yasaklanmıştır. İlgili kanun hükmü; parsel bazında nüfusu, yapı yoğunluğunu ve bina yüksekliğini artıran imar planı değişikliği yapılamayacağını açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla, hukuken mümkün olmayan bir işlemin vaadi de söz konusu olamaz. Eylem 45, Türkmen Grup’a ait Bomonti bölgesindeki taşınmazın imar değişikliği karşılığında imar artışının %15’inin belediyeye pay verilmesi veya kamuya bir bina yapılması teklif edildiği iddiasına ilişkindir. Bu iddianın da tek kaynağı Adem Altuntaş’tır. Atilla Türkmen ise sadece Adem Altuntaş’ın kendisine aktardığı duyumları dile getirmektedir. Atilla Türkmen ifadesinde; müvekkil ile herhangi bir görüşme yapmadığını, müvekkili sadece meclis üyesi olarak bildiğini, imar taleplerini karara bağlama yetkisi olup olmadığını bilmediğini ve süreç boyunca ne belediye başkanıyla ne de müvekkille bir temas kurduğunu beyan etmiştir. Müvekkilin Adem Altuntaş ile görüştüğü iddiası, sanığın sorumluluktan kurtulmaya yönelik ve inandırıcı olmayan beyanlarından ibarettir. Bu durum, etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların beyanlarının güvenilirliğinin sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Adem Altuntaş, meşru görünen bu talepleri (kamusal yapı talebi gibi) öne sürerek kendisi zenginleşmeye çalışıyor olabilir. Benzer bir durum Eylem 43’te de yaşanmıştır. Eylem 43, 44 ve 45 birlikte değerlendirildiğinde; Adem Altuntaş’ın ifadeleri dışında hiçbir delil bulunmadığı görülecektir. Eylem 44’te İsmail Hakkı Yüksel, Eylem 45’te ise Atilla Türkmen, bu taleplerin müvekkilden geldiğine dair bir bilgilerinin olmadığını ifade etmişlerdir. Müvekkilin bu görüşmeleri yapmadığı, o dönemde imar konusunda bir yetkisinin bulunmadığı ve plan değişikliği sürecinin; ilçe belediyesi, İBB İmar Komisyonu ve İBB Meclisi gibi çok aşamalı, kurum görüşlerine dayalı bir süreç olduğu göz önüne alındığında, bu iddiaların asılsızlığı ortaya çıkmaktadır.
tarafından ileri sürülen menfaat iddiası, bir rüşvet soruşturmasına değil; olsa olsa nitelikli dolandırıcılık soruşturmasına konu edilebilir. İmar planlarının değiştirilmesine ilişkin süreçler müvekkilim tarafından detaylıca izah edilmiştir. 3194 sayılı İmar Kanunu, Mekansal Planlar Yapım Yönetmeliği ve Büyükşehir Belediyesi planlama sistemi birlikte değerlendirildiğinde; imar planı değişikliği işlemlerinin tek bir kamu görevlisinin bireysel iradesiyle gerçekleştirilebilecek işlemler olmadığı, aksine çok katmanlı, teknik ve kurumsal bir karar sürecine tabi olduğu açıktır. Süreç; teknik raporların hazırlanması, planlama verilerinin incelenmesi, ilgili kurum görüşlerinin alınması ve komisyon değerlendirmesiyle nihai olarak belediye meclisi kararı gibi birbirini izleyen idari aşamalardan oluşmaktadır. Bu sistematik yapı içerisinde; bir meclis üyesinin, belediye yöneticisinin veya herhangi bir kamu görevlisinin tek başına plan değişikliği yapması, imar artışı sağlaması veya idari sonucu kendi iradesiyle belirlemesi hukuken mümkün değildir. İmar hukuku bakımından karar mekanizması kolektif nitelikte olup, kişisel takdir ile sonuç doğuran bir işlem söz konusu değildir. Dolayısıyla, isnat edilen şekilde bir imar planı değişikliğinin kişisel iradeyle sağlanabileceği varsayımı hem mevzuatla hem de idari uygulama gerçekliğiyle bağdaşmamaktadır. Bu teknik gerçeklik; hem iddianın delilden yoksun ve iftira mahiyetinde olduğunu, hem de rüşvet suçunun "görevle ilgili iş" unsurunun somut olayda bulunmadığını ortaya koymaktadır. Kaldı ki, parsel esaslı plan değişikliği yapılması İmar Kanunu’nun Ek 8. maddesinin 2. fıkrasında açıkça yasaklanmıştır. Müvekkilin görev alanına girmeyen ve kanunen yasaklanmış bir işlem için menfaat temin ettiği iddiasının gerçekle bağdaşmadığı çok açıktır. Kıymetli Başkanım, saygıdeğer heyet; müvekkil yaklaşık bir yıldır tutukludur. Müvekkile yönelik iddiaların ve yürütülen soruşturmaların kötü niyetli olduğunu beyanımızın başında da ifade etmiştik. Rüşvet ve irtikap suçlamalarına ilişkin yaptığımız açıklamalar şu resmi ortaya koymaktadır: Eylem 43, 44 ve 45 bakımından suçun oluşmadığı sabittir. Bu iddiaların tek dayanağı, yalan söylemekten çekinmeyen ve etkin pişmanlıktan yararlanan sanıklardır. Eylem 44’te müşteki iddiayı açıkça reddetmiştir. Müvekkilin yetkisizliği ve talebe konu değişikliğin kanunen yasak olması karşısında bu eylemler yönünden suç oluşmamıştır. Eylem 38 (DAP Nişantaşı) bakımından müştekilerin soruşturma makamından belge sakladıkları sabittir. İrtikaba konu hak taahhüdünün 2020’de verildiği, 2025’teki iskan gecikmesinin ise yangın tesisatındaki eksikliklerden kaynaklandığı açıktır. Eylem 39 bakımından herhangi bir menfaat talebi veya buna bağlı bir iş yoktur. Gecikme iddiasının nedeni, ilgili şirketin kamuya terk işlemlerini yapmaması, hatta bu alanları projesine dahil etmesidir. Eylem 41 (Otana) hususunda müvekkille ilişkilendirilebilecek bir beyan veya delil bulunmamaktadır; olay ortaklar arası bir hadisedir. Eylem 42 (Medicana) bakımından yapılan bağış ile işlem arasında bir neden-sonuç ilişkisi bulunmadığı kronolojik olarak ispatlanmıştır. Dosyanın tamamına bakıldığında durum şudur: Ortada bir beyan var ama muhtelif (çelişkisiz) delil yok; iki iddia var ama hukuki temellendirme yok; üç kurgu var ama maddi gerçek yok. Yani "üç var, üç yok" şeklinde özetlenebilecek bir iddianame ile karşı karşıyayız. Son olarak; bir yılı aşkın süredir devam eden tutukluluk tedbiri, müvekkilin siyasi faaliyetlerini ve seçilmiş belediye başkanı sıfatıyla görev yapmasını engellemesi sebebiyle Anayasa’nın 67. maddesindeki haklarının ihlali mahiyetindedir. İddiaların tamamı belediye faaliyetlerine ilişkin olup tüm deliller temin edilebilir durumdadır; dolayısıyla delil karartma veya tanıkları etkileme ihtimali bulunmamaktadır. Tüm bu nedenlerle müvekkilin tahliyesini, Sayın Heyet aksi görüşteyse adli kontrol tedbirlerine hükmedilmesini ve nihayetinde beraatini talep ederiz. Sabrınız ve ilginiz için şükranlarımı sunarım.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.