Sayın Başkan, Sayın Üyeler; öncelikle kolaylıklar dilerim. İşimizin ne kadar kolay veya ne kadar zor olduğu hususunda, savunma hakkı içerisinde bir iki hususa değineceğim. Burada müvekkili ve meslektaşları dinlediniz. Müvekkil, 143 kişi hakkında öngörülen örgüt üyeliği ile suçlanıyor. Tutuklama süreciyle ilgili detayları daha önce anlattım ama kısa savunmada belirttiklerimi tekrarlamakta fayda görüyorum. Yargılama esnasındaki gözlemlerimden hafızanızın çok güçlü olduğunu görüyorum; ancak bu durum, "Şunu da söylemedik, unutulmuştur" dememize mani olmayacaktır. Bu sebeple kısaca hatırlatayım:
Seza Büyükçulha Müdafi Kaptan Yılmaz Savunması
Müvekkil, 24.05.2026 tarihinde gözaltına alındı ve 2 gün sonra tutuklandı. Tutuklama gerekçesi; örgüt hiyerarşisi içinde örgüt yöneticisi 'e bağlı hareket ederek diğer örgüt üyeleriyle eylem birliği içinde olmasıydı. Sayın Başkan; iddia ve sevk maddesi örgüt üyeliği üzerinden açıldı ama tutuklamaya sebep gerekçeler arasında "rüşvet" de vardı. Buna rağmen müvekkilin geçtiğimiz cuma günü SEGBİS yoluyla alınan ifadesine kadar geçen süreçte, rüşvetle ilgili tek bir soruyla dahi karşılaşmadık. Müvekkile kollukta ve savcılıkta sorulan tek soru, Le Meridien Otel'deki görüntülerde neden bulunduğu ile ilgiliydi.
Müvekkil, tape kayıtlarını yansıtmakta mahzur gördüğü için (küfürlü içerik sebebiyle) onları bizzat okudu. Ceza yargılamalarında süreç uzayınca "Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar" tabiri klasiktir; kişi gözaltı ve tutukluluk sonrası yargılama aşamasında yeni bir savunma geliştirebilir. Fakat somut durumda, müvekkilin henüz hesaplarına tedbir konulduğu anda banka görevlisiyle yaptığı farklı bir konuşma içeriği var. Buna neden dikkatinizi çekiyorum? Bütün konuşmalarımı biraz öfkeli anlattığımın farkındayım. Sizin dün buradaki empati kurma çabanız üzerine, akşamdan sabaha kadar "öfkemi dizginleyerek bir savunma yapayım" dedim; ne kadar başaracağımı bilemiyorum ama öfkemizin sebebini anlayabileceğinizi düşünüyorum. Bunu şuna benzetin: Komplo teorileri üzerine elli tane senaryo yazılır ama gerçek bambaşkadır. Sizin çok iyi niyetle yaptığınızı düşündüğünüz şeyler, salonun bu tarafında farklı algılanabiliyor.
Müvekkil, tutuklama ile sonuçlanan ifade ve banka görüşmelerinde Le Meridien Otel'de bulunma gerekçesini çok açık ve net bir şekilde söylüyor: ile karşılaştığını, ayaküstü görüştüğünü ve bunun kafede otururken gerçekleştiğini belirtiyor. Yani bu, sonradan kurgulanmış bir ifade değil Sayın Başkan. Soruşturma başladığı halde henüz gözaltına alınmadığı dönemdeki tape kayıtları, savunmasıyla tam bir örtüşme içindedir. Tutuklama gerekçelerinden biri "rüşvet" yapılınca müvekkil bunu izah etti. "İsnat edilen fiil nedir?" diye sorduk. Madem gerekçeye yazıldı, buna bir savunma yapalım istedik; savcılıktan talep ettik, verdiğimiz tüm dilekçelerde belirttik. Bize sorulmayan ve bilmediğimiz rüşvet iddialarını artık vaka-i adiyeden sayıp basından öğrendik. Cuma günü de müvekkil bu konuda savunmasını yaptı.
Şimdi bu dosyada dava örgüt üyeliğinden açılınca, elimizde tek veri olarak Le Meridien Otel'deki görüntü kaldı. Burada rüşvetten bir suçlamamız yok biliyorsunuz; sadece o görüntü üzerinden "örgüt üyeliği" iddiası var. İddianame öncesi ve sonrasında şöyle bir farklılık da oluştu: Müvekkil başlangıçta "'e bağlı örgüt üyesi" olmakla itham edilmişti. Soruşturma boyunca farklı bir değerlendirme yapılmadı. Ama muhtemelen müvekkilin de ifade ettiği üzere; ile yeterli bağlantı kurulamayınca, HTS ve baz istasyonu verileri üzerinden işin kolayına kaçılarak, "örgüt liderine doğrudan bağlı, üstelik vasıflı bir örgüt üyesi" ithamıyla karşılaştık. Çok açık ve net söyleyeceğim: Müvekkil, 'nun çocukluk arkadaşı olması sebebiyle bu dosya içerisinde tutuklu bulunuyor. Kendisinin "çocukluk arkadaşı kotasından" tutuklu olduğunu düşünüyorum.
Mahkemenizden beklentilerimizin, savcılıktan olanın çok üzerinde olduğunu belirtmiştim; halen bu umudu taşımaya devam ediyorum. Bu yorumu yapıp yapmamakta tereddüt ettim ama yeri gelmişken söyleyeceğim: Heyetinizle birlikte, ama başkan olarak daha ziyade siz, neredeyse tanrısal bir yetki kullanıyorsunuz Sayın Başkanım. Buradaki insanların hürriyetlerini ve geleceklerini verdiğiniz kararlarla siz belirliyorsunuz. Elbet bunun Bölge Adliye Mahkemesi, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve AİHM safahatları olacaktır; ancak verdiğiniz kararın ağırlığını ve bu yetkiyi kullanırken ne kadar dikkatli olunması gerektiğini bir hukukçudan ziyade bir insan olarak size hatırlatmayı vazife biliyorum.
Üyeliğin unsurlarıyla başlayayım ki durumu izah edebilelim. Örgüt üyeliğinin delili; 'ın, müvekkilin tutuklanmasından 25 gün sonra verdiği bir ifade ve Le Meridien Otel'deki görüntülerdir. İddianameden aynen okuyorum Sayın Başkan: "İstanbul'da faaliyet gösteren inşaat firmalarının belediye ile ilişkilerini kontrol eden şahıs olduğu; söz konusu firmalar ile belediye arasında irtibatı sağlayarak hem kendisine hem de örgütün kurmuş olduğu sisteme maddi menfaat sağladığı..." Başkanım, bunu kelime kelime saatlerce anlatabilirim. Maddi menfaatten sisteme menfaat aktarmaya kadar, bunlardan hangisi müvekkilde mevcuttur? İsnat edilenlerin hangisi müvekkile uyuyor? Tek tek tartışabiliriz ancak çok özet geçeceğim. İkinci iddia, örgüt liderinin çocukluk arkadaşı olması üzerinedir. Dil çok önemlidir Sayın Başkan. Cümleye "çocukluk arkadaşı olmakla" başlamayı, bu iddianamede isnat edilen fiillerle ilişkilendirmek; bırakın hukuken, mantıken az önce söylediğim noktaya geliyor: "Çocukluk arkadaşı kotası." Çocukluk arkadaşı olması nedeniyle diğer örgüt üyelerine bağlı hareket etmediği, doğrudan örgüt lideri 'na bağlı olduğu iddia ediliyor.
Şimdi iddianame bununla da yetinmiyor. Muhtemelen parça parça hazırlanmıştır Sayın Başkan; birleştirilince bu tip çelişkiler ortaya çıkıyor. Hatırlayın; ilk bölümde inşaat firmalarının işlerini takip ettiği belirtilen müvekkilin, 9. sayfa ile 3385 ve 3386. sayfalarda tüm firmalara genelleme yapılarak; İBB ve diğer CHP'li ilçe belediyeleriyle olan ihtilaflarını çözmeye çalıştığı, örgütün gizli toplantılarını gerçekleştirdiği Le Meridien isimli otelde örgüt lideri ve yöneticileriyle buluşma sağladığı iddia ediliyor. Ayrıca Trabzon'da ikamet etmesine ve iş yerlerinin orada bulunmasına rağmen, örgütsel faaliyetler ve toplantılar için sürekli İstanbul'da bulunduğu ileri sürülüyor. Sayın Başkan, " buharlaştı" dedim ya; rüşvetle bağlantı kurulamayınca o isim gitti, geriye elimizde sadece "'nun çocukluk arkadaşı olması münasebetiyle doğrudan kendisine bağlı olması" tezi ile örgüt üyeliği iddiası ve Le Meridien Otel kaldı.
Örgüt üyeliğinin unsurları konusunda hepimiz aynı işi yapıyoruz, sadece başlık belirteceğim: Kişinin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olması. Emir-komuta zinciri ve hiyerarşik yapıya ilişkin bu dosyada tek bir veri yok Sayın Başkan. Yani müvekkil, 'nun hangi talimatını yerine getirdi? hangi talimatı verdi? Madem doğrudan ona bağlıyız, artık diğer örgüt üyelerini ve yöneticilerini devre dışı bırakıyorum; talimatın doğrudan 'ndan gelmesi lazım. Sayın Başkanım; bu dosyada çok rahat hareket etmesine, hatta bu konuda delil uydurmasına rağmen (biraz sonra anlatacağım), tek bir somut itham var mı? Yok.
Devam ediyorum: Süreklilik arz eden faaliyetlerde bulunması. Ne kadar "sürekli" olduğumuzu birazdan açıklayacağım. Emir-talimat ilişkisini de az önce hiyerarşik yapı içerisinde kurduğum cümlelerle izah edebilirim. Bir diğer unsur, örgütün amaç suçlarına bilinçli şekilde katkı sağlamasıdır. Örgütün amacı ne Sayın Başkan? Örgütün amacı önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmak, ardından Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmak. Siz böyle tanımlıyorsunuz; daha doğrusu iddianame böyle tanımlıyor. Kabul ettiğinize göre sizin de kabulünüz bu yönde, en azından yargılamayı bunun üzerine yapıyorsunuz. Peki, ile ilgili bu amaca matuf hangi faaliyet var?
Bununla ilgili dosyada ile ilgili bölümü çok kısa geçerek söyleyeceğim; üç husus var: Birincisi; 'ın müvekkil aleyhindeki beyanlarının detayına girmeyeceğim Sayın Başkanım. Çünkü orada genelleştirilen "şirketlerin İBB ve CHP belediyeleri nezdindeki işlerini takip etme" iddiasının dayanağı muhtemelen bu dosyanın konusu değildir, içine girecek bir veri de değildir. Bize sorulmadı ama iliştirildiyse onun üzerinden bu bağlantı kurulmaya çalışılıyor diyorum. İkincisi, ve 'ın beyanları. Üçüncüsü ise HTS kayıtları. Müvekkilin HTS kayıtlarını bu dosyaya delil olarak koydunuz. Eğer savcılık somut bir tarih ortaya koyamıyorsa; tüm yılın HTS kaydını alıp, iddia edilen tarih Aralık ayındayken Ocak ayındaki kaydı delil olarak kullanabiliyor demektir. Ancak iddia makamı, müvekkile ilişkin tek bir belediye başkanı, belediye başkan yardımcısı, belediye özel kalemi -aklına ne geliyorsa- tek bir kişiyle baz kaydı koyamadı. Bir tane bile koyamadı Sayın Başkanım. Kendisinin de ifade ettiği üzere; sadece Murat Çatlı ile bir telefon görüşmesi var, o da başsağlığı dileği üzerinedir.
Şimdi derseniz ki "Bu iddiayı bize açıklayın"; burada diğer meslektaşlarım da ifade etti. Meslek hayatımız boyunca savunmayı bitirince bazen biz avukatlar, "Acaba bu dosyada tereddütlü bir yön kaldı mı? Keşke sorulsa da cevaplasam" diye içimizden geçiririz Sayın Başkanım. CMK'da buna ilişkin bir düzenleme yok ancak engel bir durum da yok. Yine de teamüllerimiz gereği mevcut yöntem uygulanıyor. Müvekkilin kısa savunmamızdan sonra neden salıverilmediğine dair tahliye gerekçelerinize biraz sonra değineceğim ama aklıma tek bir ihtimal geliyor: "İfadesinin henüz alınmamış olması" sorumluluğu. Bu bir tutukluluk devam gerekçesi midir? Bunu da tartışacağız.
Sayın Başkanım, geçen günkü durumu size biraz hatırlatayım. Mahkemenin bir hatası üzerinden hata arayan bir avukat gibi düşünmenizi istemem ama alındıklarımızın çok ciddi haklı sebepleri var. 30 yıldır avukatlık yapıyorum ve artık belli hukuksuzluklara karşı tahammül eşiğimiz aşıldı. Çok basit bir talebimiz vardı; sizden iki tane görüntü kaydı istedik. "Dosyanın hacmi nedeniyle bu görüntüleri izleme fırsatımız olmadı" demiyorum. Dosyanın büyüklüğü, sanık sayısının fazlalığı bir dertse; bu dert sadece bizim değil, yargı makamının da derdidir. Bu dosyanın hacmi gerçekten büyük ama savcılık, aleyhe olabileceğini düşündüğü bölümleri çok güzel inceledi, fotoğrafladı ve dosyaya koydu. Dosya önünüze böyle geldi. Ta ki bugün meslektaşım o görüntülerin detayını burada izah edene kadar. Bize "Avukat Bey, şimdi mi aklınıza geldi?" diyebilirsiniz. Ulaşamadık; dosyaya yeni tanımlandı. Yüzlerce emanet kaydı arasından bu iki kaydı tespit edip "Emanetten isteyin, biz de inceleyelim" dedik.
Sayın Üye, size de söyleyeyim; geçen sefer doğrudan muhatap olamadık ama biz şunu bekliyoruz Sayın Başkan: Elbette her delili siz de göreceksiniz, yoksa nasıl karar vereceksiniz? Ama biz delili talep ettikten sonra "Biz içine bir bakalım" cümlesi kurulduğunda biz buna "ne münasebet" diyoruz. Mahkemenizin denetiminden geçerek bu delillerin bize verilmesi usulü, belki iyi niyetle yapılmış olabilir ama "İçine bir bakalım" deniliyorsa orada bir hata vardır. Görüntüleri silecek değilsiniz, bundan eminim. Ancak "İçinde gizli bir şey mi var, önce biz görelim" düşüncesini kabul edemiyorum. Dosyayı incelerken zaten göreceksiniz; ama bizim görme isteğimizle sizin inceleme süreciniz birleşmesin. Bırakın önce biz görelim. Bu dosya ayrıntılar üzerinden yürüyor ve biz bu ayrıntılardan muzdaribiz.
Le Meridien Otel'deki iki görüntüye gelelim. Savcılarımız orada ne yaptı? Üç tane tarih var Sayın Başkan. Lütfen itiraz edin, "Böyle değil" deyin; bir usul tartışması başlatalım. Samimiyetle söylüyorum; yargıcın avukatı sorgulamasına mı döner, mesleki hassasiyet mi oluşur; ne derseniz kabulüm. Üç tane toplantı iddiası var ancak bir tanesine bile tek bir baz veya HTS kaydı koyamıyorsunuz. Niye bunu müvekkile isnat edilen deliller arasına koyup dosyayı şişiriyorsunuz Sayın Başkanım? Devasa bir yapı varmış gibi göstermeye çalışıyorlar ama iyi niyet arıyorum, bulamıyorum. Diyelim ki üç toplantıdan biri arada kaynadı konuldu; peki diğer ikisinde ne olmuş? Biraz önce izledik. Müvekkilin hazırlık aşamasındaki beyanını birebir doğrulayan görüntüler gördük. 600 GB'lık, saatler süren inceleme tutanaklarında müvekkilin ayağında terlik, yanında eşi, üzerinde şortu varken çekilen görüntüsü neden iddia makamının dosyasında yok?
Otele girerken çekilen üç görüntüyü, koridorun sonuna kadar yürüdüğü bölüme kadar dosyaya koyuyorsunuz. Ama orada ayrılıp tuvalete geçtiğini koymuyorsunuz. Tuvaletten çıkıp otelden ayrıldığını ve yandaki restorana girdiğini koymuyorsunuz. "Toplantıya beraber girdiler" algısı oluşturmak için koridorun sonundaki o kareyi koyup bırakıyorsunuz. İkinci görüntüde müvekkil uzaktan görünüyor ama o görüntüyü dosyaya koyamazlar Sayın Başkan. Niye koyamazlar? Çünkü yanında eşi, elinde bastonu, ayağında terlik ve şortuyla otelden çıkarken görünüyor. Bu kıyafetle toplantıya katıldığını iddia edemedikleri için, HTS ve baz verisini bırakıp "O tarihte de toplantıya katıldı" algısı oluşturuyorlar. Hadi iyi niyetli düşünelim; savcılarımız kendi işlerine yarayan kısmı gördükten sonra iş yoğunluğu nedeniyle gerisine bakamamışlar diyelim. Sayın Başkan, bunu iki türlü yorumlarız ve her ikisi de bir garabet durumudur: İşinize yarayan bölüme bakıp gerisine ihtiyaç duymadınız; o zaman maksadınız sadece tutuklamaya yetecek delile ulaşmaktı. Gördünüz ama görmezden geldiniz; bu çok daha vahim!
"Saatlerce diyorum" da Sayın Başkanım; burada insanların hayatlarını konuşuyoruz. Hadi bizim müvekkilimiz şanslılardan sayılır; biz burada aslına bakarsanız iki yıldır "örgütlü bir yer" arıyoruz, binlerce yılla insanları yargılıyoruz. Ben meslektaşlarıma, işinin hakkını vermekte zorlanan arkadaşlarıma şunu söylüyorum: Sayın Başkan, avukatlık yapmak zorunda değilsiniz. Ben de dedim; hiçbirimiz annemizin karnından meslek sahibi olarak, avukat olarak doğmadık. Başka meslekler icra edebiliriz; aynısını sayın savcılarımıza da önerirdim. Yoğunluk, stres, dosyanın yükü; bunlar kaldırılması zor süreçler olabilir. Ama bizim mesleğimiz bir kamu hizmetidir. Biraz önce kullandığınız yetkinin sınırlarını, onun "tanrısal" gücünü size hatırlatmak istedim. Bu, dini öğretide şirk koşmaktır aslında, öyle tanımlanır; benzetişimi bağışlayın. Ancak kullandığınız yetkinin sonuçlarını düşününce, bunun kralların tamamında dahi bulunmayan bir yetki olduğunu siz de anlayacaksınız.
Le Meridien Otel meselesini halledebildik mi Sayın Başkan? Görüntüleri anlattık. Le Meridien Otel ile ilgili anlatabileceklerimden sonrası artık hukuken kabullenemediklerimin taşması olur; bunu burada bırakayım. Şimdi HTS ve baz verilerine biraz önce meslektaşım değindi. Çok kısa, onun ekrana yansıttığı görüntü üzerinden birkaç cümle etmek istiyorum. Müvekkile savcılık ifadesinde İstanbul'daki evi soruldu: "Bu evi nasıl aldın?" Hatırlatayım; "sahibinden.com" sitesi üzerinden bulduğu 1+1 daire fiyatını baz alıp, "Senin evin 2+1, o zaman fiyatı çarpı 2 demektir, biz bu işleri biliyoruz" diyerek bunu savcılık sorgusuna yazdılar Sayın Başkan. "Evin kaç lira yapıyor, kaç lira yapıyor?" Yanlış hatırlamıyorsam 7.000.000 TL civarında bir miktara aldığını söylemişti. Hatta şu pazarlık oldu: "Hadi, satıyorsan o paraya ben bunu alayım" diyaloğu bile geçti, biraz şakalaşma yoluyla. Orada söylediğimi tekrar etmek isterim. Biraz önce müvekkilim aylık gelirini söyledi: 1.100.000 TL. Tutuklandığı yılın bir önceki yılı olan 2024'teki aylık geliri, yani devlete resmi olarak bildirdiği Gelir İdaresi'ndeki yıllık kazancı 12.000.000 TL idi. Bu da aylık 1.000.000 TL yapıyor Sayın Başkanım. Kendisi, 2025 yılının büyük kısmında tutuklu olmasına rağmen, 13.000.000 TL kâr bildirmiştir. Bir tutuklu insanın ticari hayatını ancak bu başarıyla sürdürebileceği gerçeğinden hareketle kendisini tebrik ediyorum; araya da bu cümleyi eklemiş olayım.
Halen müvekkilin noterden vekalet verme yetkisinin kısıtlanması kararını kaldıramadık Sayın Başkanım. Savcılara söyledik, kaldıramadık. Sulh Cezaya söyledik, "Dosya bizden çıktı" deyip kaldıramadılar. Yani müvekkil halen banka hesaplarını yönetemiyor çünkü vekalet veremiyor. "Dört tane hesabımı kapattılar" dedi, dinlemişsinizdir. 50 tane çalışanı olan bir işletmenin bütün hesaplarına bloke konularak hesaplar kilitlendi. Dilekçe verdik Sayın Başkan; "Bakın, işte belgelerimiz" dedik. POS cihazından tüm dönemin öncesi ve sonrasına ait hesap hareketlerini savcılığa sunduk. "Suçtan elde edilen gelir olduğunu düşünüyorsunuz ya; bu hesaplardaki paralar öyle çok yüksek mebladağlar da değildi; 500.000 TL, 1.000.000 TL gibi işçilerin maaşlarının ödenmesinde kullanılacak miktarlardı" dedik. POS cihazından çekilen paralar olmasına rağmen, "suçtan elde edilen gelir" düşüncesiyle tedbir uygulandı. Biz ne zaman ki MASAK raporunu sunduk -ki MASAK raporu olmadan tedbiri devam ettiremezsiniz- bunu ancak 2 ay içerisinde başarabildik.
Bunu size şahsen sormuyorum; yargıya soruyorum, adalet sistemimize soruyorum, savcılara soruyorum: Belgesi olmayınca "suçtan elde edilen gelir" olduğu düşüncesiyle yapılan el koyma kararını saygıyla karşılıyoruz, bu bir tedbirdir; ama belgeleri sunuyoruz. POS cihazlarından, müşterilerden gelen; kuruşu, virgülü, kimden geldiği ve nereden tahsil edildiği belli olan paraların bile tedbirini kaldıramadık. Müvekkil, 50 işçisini işten çıkarmadı; o hesaplar bloke vaziyetteyken onların ücretlerini ödeyip ticaretine devam etti. Burada daha acıklı pek çok hikaye vardır ama ben müvekkilinkini biliyorum, onu anlatıyorum; diğerlerini o sanıkların vekilleri açıklar.
Şimdi Sayın Başkanım, bir de 'ımız var bizim. , müvekkil tutuklandıktan 25 gün sonra bir ifade vermiş. Demiş ki: "Güven Asfalt isimli bir firma var, 'nın bu firmanın İBB'den çok alacağı var; bunların ödenmesi için yardımcı olur musunuz?" Seza Bey diyor ki -avukatım dedi ki "Bunda ne var?" aynen bana böyle söyledi-: "Kaptan Bey, sen hukuki savunma yapıyorsun. Ben ne yaptığımı, ne yapmadığımı biliyorum; ben bu adamla görüşmüyorum." Ben geçtim; yine de "Seza Bey görüşmüş olsun" varsayımından hareket ediyorum. Ne demiş Sayın Başkan? Bu dosyanın delili ya; ne demişiz? "Güven Asfalt isimli bir firma var, bu firmanın alacakları çok birikmiş, öder misiniz?" Yani bir avukat olarak şu hususta savunma yapmak zorunda bıraktığınız için, Sayın Başkan, sizi tenzih ederek kınıyorum. Bu tahliye kararı daha önce verilmeliydi. Yani şu 'ın şu beyanını çürütmek zorunda bırakıyorsunuz ya bizi... Bakın, lütfen bakın, çok kısa: Bu, bahsedilen Güven Asfalt firmasının İBB'den olan alacak-borç ilişkisini gösteren cari hesabıdır.
2021'de çalışmaya başladım Sayın Başkan. Sizin için orada işaretledim; işaretlediğim bölümler şunlar: İlk iki sayfa 2022 yılına ait, hatta 3. sayfaya taşıyor. Orada da 2022 yazıyor. Şimdi sizin aklınıza şöyle gelebilir; bakın ne kadar ayrıntılı düşünüyorum Sayın Başkan, lütfen bana bakar mısınız? Burası çok önemli, oraya da bakın da. Şimdi dedim ki: "Biz 2022 yılını sunarsak, Başkan 'Ertan yılı yanlış hatırlamış olabilir, belki 2023'tür' diyecek." Belki "2023 yılı dökümleri burada yok, iddia ettiği alacak belki de o zaman vardı" diye düşünebilirsiniz. Bu sebeple ben size tutuklama tarihine kadar olan, yani yaklaşık 5 yıllık dönemin dökümünü sunuyorum. Bu dökümler, birinden talepte bulunacak bir alacak birikmesinin olmadığını çok net şekilde gösteriyor. Buna bile ihtiyaç duyduk; anlatımlarımızın yetmediği düşüncesiyle bunu da sunalım ve iddiayı çürütelim istedik.
Şu an iddianame sayfasını tam olarak belirtemeyeceğim ama yine iddianamede 'ın çok net bir beyanı var. 06.05.2025 tarihli beyanında diyor ki: "Parasal işlerde benim hiçbir işim olmaz. Parasal işlerde görev ve yetkim yoktu." Sayın Başkan, Roma hukukundan gelen kadim bir kuralımız var: "Omne majus continet in se minus", yani çoğun içinde az da vardır. Gerek özel hukukta gerek kamu hukukunda kullandığımız evrensel kurallardan biridir. Bu ilke; kapsamı geniş olanın, dar olanı da içerdiğini ifade etmek için kullanılır. Ancak bu kural tek yönlüdür; tersine değerlendirilemez. Yani "az", "çoğu" kapsayacak şekilde yorumlanamaz. Bunu neden söyledim? Sayın Başkan, burada iki temel iddia var: 'ın beyanı üzerinden; müvekkilin İstanbul'daki (ya da herhangi bir sınırlama olmaksızın) şirketlerin işlerini takip ettiği iddiası. İkameti Trabzon'da bulunmasına rağmen toplantılar için sürekli İstanbul'a gelmesi iddiası.
'ın tek bir beyanı üzerinden —ki az önce size verdiğim cari hesaba göre hiçbir alacağı bulunmayan ya da birikmiş bir alacağı olmayan tek bir şirketin alacaklarının ödenmesi talebi üzerinden— yapılan o genellemeyi iddianameden bir daha okuyacağım: "İstanbul'daki tüm inşaat şirketlerinin İBB ve diğer CHP'li ilçe belediyeleri ile olan ihtilaflarını çözmeye çalıştığı..." Dayanağımız ne? 'ın "Güven Asfalt'taki alacaklar ödensin talebinde bulundu" iddiası. Sadece bu değil Sayın Başkanım; diğer iddia da aynı şekilde "çoğun içinde az da vardır" kuralının, savcılar tarafından "azın çoğu kapsadığı" bir hale dönüştürülmüş şeklidir. Hangisi mi? Le Meridien Otel. Müvekkilin, örgütün İstanbul'daki toplantılarına katıldığı savının dayanağı ne? Biraz önce çürüttüğümüz Le Meridien Otel'deki iki tane HTS baz kaydı. Varsayalım ki o HTS kayıtlarında biz o görüntüleri izletmemiş olalım. Sadece bu iki toplantı iddiası üzerinden savcılığın vardığı sonucu yine metinden okuyorum: "Trabzon'da ikamet etmesine ve iş yerlerinin orada bulunmasına rağmen örgütsel faaliyetler ve toplantılar için sürekli İstanbul'da bulunduğu..." genellemesine ulaşıyoruz. Bir şirketten "bütün şirketler" genellemesine; iki tane baz kaydından ise "örgütün sözde toplantılarının tamamına iştirak etmek için İstanbul'da bulunduğu" iddiasına varılıyor. Sezar Bey İstanbul'da neden bulunduğunu uzun uzadıya anlattı, oraya hiç girmeyeceğim.
Sayın Başkan, iddia makamı hukuki sınırları aşarak kendisini mutlak hakikatin sahibi gibi konumlandırmakta; başka bir deyişle, size biraz önce söylediğim gibi savcılar da "tanrısal" bir role bürünmektedirler. Oysa hukuk, tam da bu iddiayı reddetmek için vardır. Hukuk yanılmazlığı reddeder, varsayımı reddeder, mutlaklığı reddeder. Nitekim Yargıtay onursal başkanlarımızdan Sami Selçuk'un deyimiyle; "Hukuk varsaymaz, ispat eder." Bu dosyada ispat yok, varsayım var; kesinlik yok, yorum var; maddi gerçek yok, delilsiz mutlak gerçekliğe ulaşma çabası var. konusuna ben de gireceğim Sayın Başkan. Canınızı sıkmak istiyorum, söyleyeyim. 30.04.2026 tarihli gözden geçirme kararınızı; hem tutuklamaya devam gerekçelerinizi hem de tahliye gerekçelerinizi okudum. Hatırlatmak adına tahliye gerekçelerinizi zaptınızdan okuyorum: "Sanıkların tutuklulukta geçirdikleri süre, üzerlerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, tutukluluktan beklenen menfaatin adli kontrolle sağlanabileceği, mevcut delil durumu ve sağlık sebepleri." Sağlık sebeplerini istisna tutarak değerlendirme dışında bırakıyorum.
Peki, bizim tutuklama devam gerekçelerimiz ne? Tabii ben müvekkilimle ilgili konuşuyorum. 'nın tutukluluk devam karar gerekçesi olarak direkt sizin ifadenizi alıyorum: "Suçun vasıf ve mahiyeti." Yanlış anlaşılmasın; "'i niye tahliye ettiniz?" demiyoruz. 'in tahliye edildiği bir yerde, bu salonda tek bir kişiyi bile tutuklu tutmamamız lazım Sayın Başkanım. Hani hep söylüyoruz ya; yargılamada esas olan tutuksuz yargılamadır. Neden tahliye ettiniz demiyorum; onu tahliye ederken diğer sanıkları neden hâlâ tutuklu tutuyorsunuz diye soruyorum. Müvekkilin tutuklama gerekçelerine bakıyorum: Suçun vasıf ve mahiyeti (yani örgüt üyeliği), kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin bulunduğu (az önce anlattığım, savcılığın dosyaya koyduğu delillerden bahsediyorsunuz), henüz tanıkların, mağdurların ve bir kısım sanıkların dinlenmemiş olması.
Buraya biraz takıldım Sayın Başkan. Ben burada başka sanıkların da vekilliğini yapıyorum, meslektaşlarım da burada. Avukatlık Kanunu 2. maddesi uyarınca, hukuki ihtilafların adalete ve hakkaniyete uygun olarak çözümünü sağlamak bizim görevimizdir. Avukatın amacını kanun böyle anlatıyor. Hatta bir adım ileri giderek, tüm yargı organlarını kapsayacak şekilde; avukatın mesleki bilgi ve tecrübesini adaletin hizmetine ve kişilerin yararına sunmakla yükümlü olduğunu belirtiyor. Bu sebeple mesleki tecrübelerimizi aktarmak kanuni bir yükümlülüktür. Duruşmalar başlayalı 2 ay oldu. İfadesini aldığımız kişilerin bir kısmı tutuksuz yargılanan sanıklar. Öngörümüz; siz bu ilk duruşmayı haziran sonu gibi bitirmeyi düşünüyorsunuz, belki o zamana bile yetişmez. Bahsettiğimiz bu 100 kişiyken 300 kişiyi dinledikten sonra mı tahliye kararını değerlendireceğiz? Varsayalım ki bir eylemdeki tutuksuz bir sanık 400. sırada ifade vereceksiniz? Bütün ifadeler bittikten sonra mı değerlendireceğiz?
Bu sanıkların tutukluluk durumunu yeniden konuşmak lazım. Nasıl bir çözüm oluşturmak lazım? Dünkü zorluğunuzu, yani bu duruşmayla ilgili söylediklerinizi anlayışla karşılayalım; evet ama bir çözüm bulmamız lazım diye düşünüyorum. Yani burada müvekkillerimize "1 yıl, 1,5 yıl sonra belki tekrar konuşabilirsiniz" diyebilmek... Bu mesleği yaptığınızı söylediğiniz için söylüyorum; bunu sizin daha iyi anlıyor olmanız lazım. Avukatlar olarak şöyle bir şansımız yok Sayın Başkan: Ben burada "Hukuktan umudumu kestiğim" cümlesini kuramam, kurmamalıyım. Avukatlık Kanunu 2. maddeyi çıkarır, "Git başka iş yap" derim kendime. Hem kendi hukuka duyduğumuz saygıyı devam ettirmek hem de müvekkillerin mahkemelere ve adalet sistemimize duyduğu güvenin devamını sağlamak için "1,5 yıl sonra bakarız" deme şansımız yok. Buna birlikte bir çözüm bulmak zorundayız. Hani dün talep edilen günlük değerlendirmeler vardı; imkânsızlığını anlayabilirim. Ama bunu haftalık yapabilir miyiz? 15 günlük yapabilir miyiz? Aylık değerlendirmelerde "Kısa tutalım" diyorsunuz, olmuyor işte. Ben başlarken "1 saatten erken bitireyim" dedim, bitmiyor Sayın Başkan, gırtlağımıza kadar doluyor. Ve gerçekten geçen gün müvekkilim "Savunmanın bir kısmı benimle alakalı değil" dedi, haklıydı. Somut dosyayla, onun somut isnadıyla alakalı değil belki ama anlattıklarımın tamamı onun da dosyasının, hatta daha önemlisi bu ülkenin tamamını ilgilendiriyor Sayın Başkan. "Bu dosya tamamını ilgilendiriyor" cümlesini laf olsun diye söylemedim.
Adalet sistemine duyduğumuz güvenin devamı, çok moda tabirle bir "beka sorunu" bu memlekette. Hukukçularda bile sarsılmaya başlayan güvenin vatandaş nezdindeki itibarını yeniden kurtarmak için çaba sarf etmek zorundayız. Evet, adil görüneceksiniz, tarafsız görüneceksiniz; adil davranıp tarafsız olacaksınız. Şimdi bunu konusu içinde, gerekçelerinizde tutuklama devam gerekçeleri olduğu için söyledim Sayın Başkan. Bunu gerçekten istirham ediyorum; bu aylık tutuklamanın dosya üzerinden değerlendirilmesine bir çözüm bulmak zorundayız. Size kendi sözünüzü hatırlatayım, o sizi bağlasın. Sizin sözünüzün sizi bağladığını görmek istiyorum. Size duruşmalar başladığında soruldu: "Dosya üzerinden bir tutuklama incelemesi yapacak mısınız?" Cevabınızı hatırlatayım mı size? "Siz buradayıken, avukatlar ve sanıklar buradayken olur mu? Elbette sizi dinleyerek değerlendireceğiz" dediniz. Şimdi lütfen dosyanın zorluğunun, sürenin uzunluğunun arkasına saklanmayalım. Zorluğu ve uzunluğu emin olun sizi ilgilendirildiği kadar bizi de dertlendiriyor.
Bizim, -ki bu bazen avukatların taktiğidir, belli dosyaların uzamasını isterler- bu zaman işiyle bir derdimiz yok. Bu dosyanın bir mesleki savunma taktiği olarak uzamasının bize sağlayacağı hiçbir fayda yok. Tekrar söylüyorum: Emin olun bu yargılamanın bir an önce bitmesini sizden çok daha fazla istiyoruz. Ama dosyadaki maddi gerçekliğe uygun, adil bir karar verilerek bitmesini istiyoruz. Buna da yapılacak savunmaların katkı sağlayacağını düşünüyorum Sayın Başkan. Gördüğüm kadarıyla şunu düşünüyorsunuz: "Dosyaya girmiş yeni beyan yok, yeni delil yok." Ama siz o arada 10 kişiyi dinlemiş oluyorsunuz. Umarım bize şunu söylemiyorsunuzdur: "Dinlediğimiz kişileri sadece kendi dosyalarıyla değerlendiriyoruz, diğer sanıklar üzerinde kanaatimizde hiçbir etki doğurmuyor." Bu dosya bir bütün, öyle değil mi? Yani herkes herkesi ilgilendiriyor. Böyle bir bağlantıyla bu dosyayı önümüze koydunuz. Ha, yeri gelmişken de söyleyeyim, zabıtlara geçsin istiyorum: Torba yasa dönemimizde bir de "torba yargılamalarımız" oldu. Bu dosyayı öyle görüyorum ben; bir torba yargılama var burada. Bulduğunu içine attığın bir torbanın içerisinde herkesi aynı dosyada yargılama...
Tevrik talebi ne kadar oldu? Reddettiniz, takdirinizdir. Ama bu dosyada birbiriyle alakası olmayan çokça sanık ve eylem olduğunu görüyoruz. Bir "torba yargılama" kavramını da torba yasa döneminde hukuk sistemimize sokmuş olduk. Şimdi Sayın Başkan, işinizin zorluğundan bahsettik. Toparlıyorum, bitireceğim. Size yöneltilen eleştirilerde bazen öfkenizi gizliyorsunuz ama biz görüyoruz. Ağır da buluyor olabilirsiniz. Mesela işinizin çok zor olduğu söylendi. Savunmama başlarken bu hususu anlatacağımı söylemiştim. İşiniz niye zor Sayın Başkan? Bu salonda işinizin zorluğunu aleni ya da zımni olarak çok meslektaş ifade etti. Bundan özgür, bağımsız karar verip veremeyeceğinizden tutun da siyasetin baskısına kadar tonla cümle kurulabilir. Kastedilen bunlardır. Yani ayan olanı beyan edelim.
"Bu zorlukları aşarak nasıl karar vereceksiniz?" Bu söyleniyor size aslında. Sayın Başkanım; düz yaşayacağız, düz duracağız, dümdüz öleceğiz. Hepimiz ölüp gideceğiz. Geçen çok güzel bir cümle duydum: "Biz bu topraklarda ölülerimizi sadece gömmeyiz, yaşatırız da." Öleceğiz ve hatırlanacağız. Yani öbür dünyaya inancı olanı olmayanı ayırt etmeden söylüyorum; öleceğiz ve bir şekilde hatırlanacağız. İyi hatırlanmak isterim, eminim ki siz de öyle istersiniz. Ben işinizin aslında çok kolay olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu "zorluk" kavramının, burada verilmeyen tahliye kararlarına meşru bir kılıf oluşturduğunu düşünüyorum. "İşiniz çok zor, veremiyorsunuz" değil mi? Ben bu tepkiyi vermenizi istiyorum, bekliyorum aslında. Bu size defalarca söylendi.
Sayın Başkan, bir yargıcın özgür karar veremediğini kendi aramızda çokça konuşuyor olabiliriz ama başka umudumuz yok. Buradaki bütün sanıkların yargı sisteminde, sizin vereceğiniz karara göre gelecekleri şekillenecek. İşiniz nasıl zor olabilir? Aklınızın kestiği, vicdanınızın sesi, kalbinizin hissi ve dosyadaki maddi gerçeğe göre karar verirseniz bence verilecek en kolay karar budur. Akşam da gider başınızı yastığa rahat bir şekilde koyarsınız. Asıl zor olan; bunların hepsini görmezden gelerek verilen kararlardan sonra yaşama nasıl devam edildiğidir. Zor olan bence odur. Ben kolay olanı talep ediyorum Sayın Başkanım. Kendi meslek hayatımdaki mihenk taşlarımdan birini, yıllar sonra hatırladığım bir hikâye ile bitiriyorum. Burada bir hikâye ile bitirmek biraz da gelenek oldu, ben de geleneği bozmayalım. Biraz ergenlik dönemlerim... Bir bakkal dükkânımız var Sayın Başkan, tartıyla ürün satıyoruz. Bir amcamın talep ettiği ürünü tarttım, biraz da fazla koydum; hani eksik olmasın, fazla verelim diye. Amca dedi ki: "Oğlum yanlış tarttın." Tekrar koydum teraziye, dedim ki: "Hayır amca, yanlış tartmadım, bak işte." Dedi ki: "Ben senden terazi konuşuyorum." Geçmiş zaman, tam hatırlamıyorum ama diyelim ki 3 kilo istedim; e tamam da işte 3 kilo 50 gram koymuşum. Dedi ki: "Tamam işte oğlum, yanlış tarttın. 50 gramı geri al. Çünkü fazla tartan el, eksik de tartar oğlum."
Adaletin terazisinin ölçüsünü, yıllar sonra meslek hayatımda, çocukluğumdaki bu hikâyeyle hatırladım. Evet, fazla tartan elin terazisi bozulur; az da tartmaya başlar ve az-çok önemini yitirir. Yargının terazisi tam tartmak zorundadır Sayın Başkan; ne fazla, ne az. Bizim sistemimiz, bu dosyada tahliye ettikleriniz ve etmedikleriniz arasındaki dengeyi de gözeterek terazinin tartısının tam olmasını sağlamanızdır. Teşekkür ediyorum. Müvekkil "Tahliye istemeyecek mi?" diye bakıyor ama sizin takdirinizle, ben istemesem de vereceğinizi düşünüyorum. Teşekkür ederim.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.