Sayın Başkan, Sayın Heyet; buradaki herkese öncelikle selamlar ve saygılar sunarım. Eylem 13 kapsamında isnat edilen suçlar hakkında bugün savunmamı yapacağım. TCK 135. madde gereği "kişisel verileri kaydetmek", 136. madde kapsamında "kişisel verileri ele geçirme ve yayma" ve 220. madde uyarınca "örgüt üyeliği" suçlamaları hakkında, savunmamı desteklemek amacıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'ndan aldığım verilerle açıklamalarda bulunacağım. Sayın Başkan, ben aslında bir ifadeden dolayı tutuklanmış biriyim. İddianamenin sadece tek bir yerinde, 'in ifadesinde geçen bir kısımda adım geçiyor. İddia makamı tarafından karşıt bir delil sunulmadığı halde tutuklandığım için, bugün size aslında "yok olanı" ispat etmeye çalışacağım. Yani böyle bir durum olmadığını elimden geldiğince kanıtlayacağım. Bunun için de birtakım olay örgülerinden bahsetmek ve hakkımdaki bazı yanlış bilgileri, özellikle medyada çıkan hatalı haberleri düzeltmek zorundayım.
Yusuf Utku Şahin Savunması
2013 yılının Temmuz ayında üniversiteyi bitirdikten sonra, 2014 yılının başında vatani görevimi ifa etmek adına 6 aylığına askere gittim. Askerlik dönüşü iş arayışımı sürdürdüm; aslında Bilgisayar Mühendisliği mezunuyum fakat kısmet reklamcılık sektörüneymiş, bu sektöre giriş yaptım. Grup çatısı altındaki Endomia şirketinde "junior reklamcı" olarak işe girdim ve 1,5 yıl bu şirkette çalıştım. 2016 yılının Kasım ayında Doğan Holding bünyesindeki Doğan Medya'dan aldığım iş teklifini değerlendirerek oraya transfer oldum. Bu şirkette; Hürriyet, Milliyet, Posta, Fanatik, Kanal D, CNN Türk gibi Türkiye'nin önde gelen web sitelerinde reklam yayınlarının kurulumları ve performans maksimizasyonu üzerine çalışmalarda bulunduk. Doğan Medya'da çalışırken 1,5 yıl sonra şirket Demirören Medya'ya satıldı. Sonraki 1,5 yılda da Demirören grubunda görev yaptım. 2019 yılında Gainflex isimli bir oyun firmasından gelen teklifi değerlendirip oraya geçtim. Gainflex firmasının ürettiği oyunların; Amerika, Brezilya, Avustralya, Rusya, Avrupa ve Türkiye’de reklamlarını yaparak, oyun içi reklam gösterimi veya uygulama içi satın alma yoluyla şirkete gelir sağlama göreviyle, yani "dijital pazarlama sorumlusu" olarak çalıştım. Burada 1 yıl kadar çalıştıktan sonra, 2020 yılının Aralık ayında Reklam İstanbul firmasından aldığım teklifi kabul ederek transfer oldum. Reklam İstanbul firmasının %50 hissesi 'a, %50 hissesi ise 'ya aitti. Sektörden benim adımı duyup, beni bilip aslında işe aldılar. İşe başladıktan 15-20 gün sonra kendisiyle birtakım fikir ayrılıklarım başladı. Bu fikir ayrılıklarım 5-6 ay içinde çok ciddi boyutlara geldi. Böyle bir durum olduğunu artık istifanın sunulmasına bakarsanız tarihleri özellikle belirtiyor Sayın Başkan; 2021 yılının Haziran ayında istifamı verdiğimde, işte ilk personel yerine birinin kurulması derken, 2021 yılının Temmuz ayında Reklam İstanbul firmasından ayrıldım. Ayrıldığım gibi -bir cuma günü ayrıldık- bir pazartesi günü Bond Dijital isimli firmada işe başladım. Bond Dijital isimli firmada görevim; satış ekibine destek, reklam yayınlarının kurulumu, kurulan reklamlardan performansın takibi şeklindeydi. İstanbul Senin, 18.11.2021 yılında çıkmış. Ben Bond Dijital firmasının bir çalışanıyım bu arada. Burada görevimi ifa ediyorum, 01.09.2022'ye kadar Bond Dijital firmasında çalıştım. 01.09.2022'de Boyner Holding'den gelen iş teklifini kabul ederek, Boyner Holding'in reklam ekibi olan BNR Teknoloji A.Ş.'den gelen iş teklifini kabul edip bu firmaya transfer oldum. Burada reklam satışı, yine reklam yayınlarının kurulumları ve reklam performanslarıyla ilgili çalıştım. 2 yıl boyunca burada çalıştım. 2024 yılının Ağustos ayında tekrar Reklam İstanbul'dan bir iş teklifi geldi, ilk başta tabii ki şaşırdım. Fakat şirketin yapısına baktığımda şirketten bütün hisseleri satmış, ekibiyle beraber ayrılmıştı. Tek sahibi Mustafa Sütlaş gözüküyordu. Bu yüzden bu iş teklifini değerlendirip buraya geçtim. Bana yüzde 1 hissesi bile kalsaydı aslında bu iş teklifini değerlendirmeyi düşünmüyordum aslında. 2015'in Martı'ndan 2024 yılının Ağustos ayına kadar bu şekilde reklam üstüne çalıştım. Reklam İstanbul firmasına işe girdikten 6-7 ay sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi operasyonları oldu ve kayyum atandı. 11.04.2025'te Reklam İstanbul firmasına kayyum geldi. Kayyumlar geldikten sonra tabii ki şirketteki birçok evrak, personel listelerini detaylıca istediler. Biz de bunları hemen paylaştık şeffaf bir şekilde. 2 haftalık bir inceleme sonucunda hepimizi karşımıza aldılar. Yani 28 tane çalışanı olan bir firmadayız, ben de onlardan biriyim. Bizle ilgili herhangi bir şüphe durumunun olmadığını, aynı itina ve özveriyle çalışmaya devam edebileceğinizi, basiretli bir tüccar olduğumuzu ve aynı şekilde şirketi yöneteceğimizi, bundan sonra TMSF güvencesi altında olduğumuzu bahsettiler. Biz de 'peki' dedik, devam ettik. Çünkü hepimizin endişesi var, ilk kez çalışanlar olarak böyle bir duruma düşmüştük; 'Şirket mi kapanacak, işten mi çıkarılacağız?' Herkesin kredi borcu var, kira ödüyorlar, ev geçindiriyorlar gibi endişelerimiz vardı. Bu güvenceyi alınca bu şekilde çalışmaya başladım ve çok sıkı çalıştık. Yani TMSF tarafı, hukukçu ve avukatlar, finans şeklindeler. Reklam dünyasını bilmiyorlar, aslında biz her şeyimizle anlattık; nedir, ne değildir. Çünkü sakladığımız hiçbir şey de yok. Mimari de 7 ay boyunca kayyumlarla birlikte özverili ve itinalı bir şekilde çalıştık Sayın Başkanım. 11 yıl 6 aylık kariyerim aslında böyle. 30 Ekim sabahı tutuklandım; kayyumlarla 7 ay çalıştıktan sonra. "İstanbul Senin" uygulaması veya İBB Hanem uygulaması veri tabanına erişme konusunda kendimi "dış kapının dış mandalı" bile görmüyorum, öyle söyleyebilirim. Bu arada birçok kurumsal firmada çalıştım ama bugün ifademi biraz samimi bir şekilde dile getireceğim. Hatta anlattığım şeylerde aklınıza yatmayan bir yer olursa direkt kesip soru da sorabilirsiniz, benim için hiç problem değil.
30 Ekim sabahı polisler eve geldiğinde, neden geldiklerini sorduğumda; "İstanbul Senin uygulaması için geldik" dendi. Haziran ayından beri medyada dönen bir konuydu, haber programlarından falan gördüğümüz bir şeydi. Sordular: "İBB çalışanı mısınız?" Hayır. "İBB rakip şirketlerinde misiniz?" Hayır, orada da hiç çalışmadım. Hatta amirlerine "Doğru adrese mi geldik?" diye teyit ettiler. Ondan sonra dediler ki: "Biz İstanbul Senin ile alakalı geldik." Medyadan bildiğim için "Peki, buyurun" dedik. İş bilgisayarıma, kişisel bilgisayarıma ve telefonuma el konuldu. "Yok olanı" ispat etmem gerektiğini o zaman anladığım için şifreleri verdim; iş bilgisayarımı ve telefonumu teslim ettim. Polis tutanaklarına da geçmiştir zaten. Sonra Vatan Emniyet'e gittik. Soruyorum: "Suçum ne, günahım ne? Bir anlatın bakalım." Polisler; "Savcılıktan sorular gelecek" dedi. Öğleden sonra sorular geldi, "Sorulardan anlarsınız" dendi bana. Peki dedim. Soruları inceliyorum Sayın Başkan; işte bir firma var, İstanbul Senin veri tabanı çalışanları var... Ben de yeni öğreniyorum, ilk kez o sorulardan duydum. Sanki bir ilişkim varmış gibi "Bunlarla ilişkin nedir?" falan diye sormuşlar. Bütün sorulara "Bilmiyorum" veya "Tanımıyorum" şeklinde cevap verdim. Çünkü bu konuyla herhangi bir İstanbullu vatandaş kadar bağlantım var; kime sorsanız aynı cevabı verir. Hiçbir bilgim yok. Hep özel sektörde çalışmış biriyim, zaten nasıl bir erişimim olsun? Polise de sordum: "Memur arkadaş, bu sorular doğru mudur? Benimle mi alakalıdır?" Tanımadığım kişiler, bilmediğim bir sektör... Çünkü reklamcıyım ben. Çok enteresan veri tabanı şeyleri soruluyor. Hatta memur bey amirini arayıp "Yanlış soru mu gönderdik?" diye teyit ettirdi; o da benim şaşkınlığımı fark etti. "Doğru sorular" dendi, devam ettik. "İlgili bir yer çıkar elbet" dedim. En sonunda bir ifade çıktı; diye bir kişiden alınan bir ifade. Hayatım boyunca tanımadım, etmedim; 'i bilmem, hiç görmedim. İfadeden okuyorum; "İletişim çadırı ekibinden" diyor. Sayın Başkan, ben " kimdir?" diye düşünürken "İletişim çadırı nedir?" diye de düşündüm. Aklıma Ramazan çadırı geldi; hani demirlerle dikilmiş falan... "Küçükken bile iftar çadırına gitmedim, ne alaka?" diyorum. Sonra avukatımdan öğrendim; Miniatürk'ün yanında bir binaymış, orası "İletişim Çadırı" diye lanse ediliyormuş. Buradan mailler geldiğini söylüyor.
İfadeyi okurken "Google kodları işlendi" diyor. İşte benim profesyonelliğime gelen kısım burası; ben reklamcıyım zaten. Bu kodun asıl amacı reklam analizi ve takibi yapmaktı. Evet, bu doğru; bildiğim bir şey. Bununla ilgili yorum yapabilecek kapasiteye geldim. Benden önce teknik olarak açıklandı ama çok kısaca ben de bahsedeyim: Bir örnek verirsek, siz bugün "kahve.com" diye bir web sitesi kuruyorsunuz Sayın Başkan; ne yapacaksınız? Bunun tanıtımını yapacaksınız, reklam yapmak zorundasınız. Bu Tag Manager üzerinden entegrasyonu yapıyorsunuz ki reklam yaptığınızda parayı doğru mu harcıyorsunuz, kötü mü harcıyorsunuz; onu görmeniz lazım. 10.000 TL bütçeniz var, reklamınızı yapıyorsunuz. Örnek veriyorum; TikTok'ta ya da Instagram'da yapıyorsunuz bu reklamı. Buradan web sitenize bazı kullanıcılar geliyor. Diyelim ki 500 kişi gelmiş. Siz diyorsunuz ki: "10.000 TL harcadım, 500 kişi gelmiş; kişi başı 20 TL. Çok." Reklam stratejinizi değiştiriyorsunuz. Gelen kullanıcının 300'ü filtre kahveye bakmış, 100 tanesi lattelere bakmış, 100 tanesi de espressolara bakmış. "Filtre kahveler o zaman daha çok revaçta" diyorsunuz. Burayla ilgili bir strateji yapayım, fiyat düşüreyim; belki daha çok talep olur. Bazen "Veblen etkisi" denilen bir tabir vardır; fiyatı artırarak daha fazla talep de sağlayabilirsiniz, belki bunu yapacaksınız. Belki reklam görsellerini değiştireceksiniz. İkinci 10.000 TL'lik bütçenizde farklı görselle test yapacaksınız. Bunlar aslında size analiz verilerini verdi; nasıl reklam yapmanız gerektiğine dair stratejiler çıkarmanıza yarayan bir şeydir. Evet, bu kısım benim profesyonelliğim ve bununla ilgili birçok yorum da yapabilirim. Bugün bu koddan Ulaş Bey’in avukatları da bahsetti; birçok devlet dairesinde de var. Tam rakamı söyleyeyim: Türkiye'de aktif ne kadar kullanılıyor bilmiyorum ama 300.000 küsur tane web sitesi adresi var. Bunların şu anda 217.000 tanesinde GTM dediğimiz kod var. Bu kod, Google'ın dünya çapında verdiği ücretsiz bir hizmettir; yani herkes istediği gibi kullanabilir. Bugün siz de kurabilirsiniz, herkes kurabilir; sadece analiz için yapılan bir kısımdır. Sonra ifade devam ettiğinde, Sayın Başkan, Google Tag Manager kodlarıyla kişi eşleştirmelerinin kişisel bilgiler olmadan da yapılabileceği gibi bir cümle var. Şimdi 'in ifadesine henüz geçmeden, ilk yaşadığım süreci anlatıyorum. Anlamadım; yani Google Tag Manager üzerinden kişisel verilerin alındığı iddia edilmiş aslına bakarsanız. Böyle bir şey olamaz zaten, imkansız. Yani Google bunu bu şekilde yapan bir sistem değil. O anda tabii ki polis arkadaş sorduğu için teknik olarak anlatıp açıp gösteremiyorsunuz. Böyle bir şeyin olmadığını, tamamen yanlış bir değerlendirme olduğunu ve ifadenin yanlış olduğunu söyledim.
Sonrasında tekrar nezarete gittik ve ertesi gün adliyeye sevk edildik. Savcılığa gittiğimizde; burada bahsedilen savcıyla ben görüşmedim, başka bir savcıyla görüştüm. Bana polis sorgusundaki soruların aynısı soruldu ve gösterildi; aynı ifadeleri verdim. Fakat 'in ifadesinde şöyle bir şey var; dosyanıza itiraz edeceğim evraklardan da görüleceği üzere "Reklam İstanbul" isimli firmadan belgeler olduğu söylenmiş. "Bunlar nedir?" diye sordum; maillermiş. Poliste de sordum: "Nerede bu mailler?" diye; belki bir sonraki sayfada çıkar dedim. Bu arada şunu kaçırmayın; bir sonraki sayfada ile bir HTS kaydı çıktı. 25 Mart 2021 tarihinde beni telefonla aramış. Şimdi "Neden aramış?" sorusu var; tam 5 sene önceki bir konuşma ve 83 saniye konuşmuşuz. Bu arada benim telefon numaram, Sayın Başkanım, 24 yıllık telefon numarasıdır; numaramı hiç değiştirmedim. Bir kere aramış, 82 saniye konuşmuşuz. Ben sadece tahminleme yapıyorum neden olabilir diye. Ben kişisel hayatımda aşırı tembel biri olsam da işlerde tam tersi çok hırslı bir insanım; yani mükemmeliyetçiyim ve çok meraklıyımdır. Bu yüzden 10 yılda 8 farklı iş yerinde hep yeni bir şey öğrenmeyi amaçladım. Reklamcılık sektörü altında birçok farklı kategoriye ayrılır; bunlar Influencer Marketing, Programmatic, Oyun Reklamcılığı dediğimiz web sitesinin gelirini maksimize etme gibi alanlardır. Bunların hepsinde çok ileri seviye profesyonelleştim ve birçok firmada bunları öğrendim. Sektörde insanlar telefon numaramı birbirleriyle paylaşır. Bu kadar bilgi birikimim olunca haliyle insanlar hareketleniyor, soru soruyor, bilgi istiyorlar. Ben de bilgimi kendime saklamam, paylaşırım. Bu yüzden hiç tanımadığım insanlar arayınca da şaşırmıyorum; de bir konuyla alakalı olarak telefon numaramı bir yerden tavsiye üzerine bulup aramış olabilir. 82 saniyede başka ne konuşabiliriz ki? Bir de bu tarz durumlarda benim yöntemim şudur: Telefonda uzun uzadıya bir şey anlatmam. "Söz uçar, yazı kalır" misali, büyük ihtimalle mail adresimi vermişimdir. "Bana bir mail at, gün içinde çok yoğun çalışıyorum, müsait olduğumda detaylıca yazayım ki ileride aklına bir şey takılırsa cevabı elinde olsun" demişimdir diye tahmin ediyorum. Hatırlamıyorum ama tahminim budur çünkü hiç tanışmadığım, görüşmediğim biriydi. Emniyet ve savcılık tarafında da sorular gelince savcı sadece bana 'in ifadesini tekrar sordu. Aynı cevabı orada da verdim. Mailleri sorduğumda, şu anda elinde olmadığını belirtti; "Sonrasında gösterilebilir" dedi. "Peki" dedim, bir şey demedim. Hepsini burada detaylıca anlattım zaten ve tutuklama kararıyla mahkemeye sevk edildim. Sayın Başkanım, bir tane ifade ve hiç alakası olmayan sorular yüzünden buradayım. Yazılımcı değilse, bugün kime sorsanız o sorulara cevap veremez. Gittiğimde bir ara yukarıya falan baktım; kamera mı var, bir yerden bir şaka mı yapılacak sandım. Çünkü bahsettiğimiz şey, bugün Türkiye'deki bütün medya kuruluşlarının web sitesinde reklam performansını ölçmek için kullandığı bir koddur. Sayın Başkan, şöyle söyleyeyim: Türkiye'nin 2025 yılındaki reklam harcamaları 244 milyar lira. Bunun %72,2'si dijitaldir ve bu harcamalarda kullanılan bir koddur bu. Benim bundan dolayı tutuklandığımı reklamcılık sektörü duysa, 150 milyarlık sektör istifa eder gider; "Bunu kullanan tutuklanıyor, kişisel veriler alınmıyor" diye. Ben işte bundan dolayı tutuklandım Sayın Başkan.
Avukatım bir hafta sonra cezaevine bu mailleri getirdi. Baktım maillerde benim adıma yazılmış 2 tane mail var, toplamda 8 tane falan... Başlıklarından zaten önünüzde vardır, görmüşsünüzdür; "İstanbul Senin" ile alakalı olmayan birimler. Maillerin tarihlerine ilk başta bakmadım, sadece içeriğine baktım. İşim gereği 10 yılı aşkın süredir —rakamı kesinlikle abartmıyorum— milyondan fazla mail göndermişimdir. Bizim işimiz %90 mail üzerinden, %10 da yüz yüze veya pandemi sonrası online olan toplantılarla yürür. Bu kadar çok mail attığım için artık bir mail üslubum, bir mail lisanım oluştu. Mailleri gördüğüm anda "Bu mailler benim değil, benim üslubum ve dilim bu değil" dedim. Lütfen bana hemen SGK kaydımı çıkarın dedim avukatıma. Ertesi gün SGK kaydım geldi. Sayın Başkan, maillerdeki tarihler 3 Ağustos'ta başlıyor; 3 Ağustos, 5 Ağustos, 11 ve 13 Ağustos 2021, sonra Eylül ve Ekim 2021 diye gidiyor. 2 tane mail benim ağzımdan yazılmış, diğerlerinde sadece bilgi (CC) kısmında ekli gözüküyorum. Ben o tarihte bu şirketten istifa etmiştim Sayın Başkan. İstifa ettikten sonra, anladığım kadarıyla maillerim kapatılmamış. Normalde bir insan şirketten ayrılınca mailinin kapatılması lazım. Bunun kapatılmamasının 2 sebebi olabilir: Birincisi, 5-6 ay çalışmış olsam da günün sonunda devam ettirdiğim bazı işler vardı, belki onlarla ilgili bir cevap gelir diye şirket mailini açık bırakmış olabilir. "İşleri kaçırmayalım" mantığıyla yapılmış olabilir. Fakat buradaki asıl sıkıntı; adıma yeni bir mail açılması değil, mevcut mail adresim üzerinden benim adıma, benmişim gibi… Ben o tarihte orada değilim, orada çalışmıyorum; Moat Digital firmasında çalışıyorum. Muhtemelen sektörde bu kadar bilgi birikimim olduğu için bir ismimiz oluştu; reklamcılık dünyasında birçok insan artık bizi tanıyor. Hani ikna edici olması ya da "bu işi biliyor" algısı yaratmak amacıyla mı böyle bir mail hesabı açıldı, hiçbir fikrim yok. Fakat mailler gerçekten benim göndermediğim mailler. Milyon tane mail göndermeme rağmen, bu mailin benim olmadığını ilk bakışta anlayabiliyorum. Şimdi bu dosyada, Sayın Başkan, 2 tane , 2 tane de gördüm (birinin yanında 1959 yazıyor). Yani Utku Şahin isminde benzer birisi de olabilir. Aslında savcılığın tek bakması gereken şey tarihlerdi; bu tarihte Reklam İstanbul’da böyle bir çalışan var mı? Yok. Yani 1 dakikasını almayacak bir işlemdi. Ben bunu avukatımla ancak 1 hafta sonra bulabiliyorum. O anda mailler bana gösterilseydi, savcıya "Bu mailler benim değil, dilim bu değil" diyecektim; avukatım da hemen SGK kaydını çıkaracaktı. İkincisi, mailler zaten suç unsuru içermiyor; tamamen bu teknik konuyla ilgili yazışmalar. "İstanbul Senin" ile de alakası yok.
'in ifadesine tekrar geri dönersek; bu ifade onun ifadesiymiş ama Emrah Bey geldi ve "Ben bu ifadeyi bu şekilde vermedim" dedi. Eğer "Söyledim" deseydi çok daha farklı bir savunma yapacaktım; bu yüzden savunmamı değiştirmek zorunda kaldım. Google Tag Manager'ı isteseniz de uygulamaya ekleyemezsiniz; uygulama üzerinde çalışmaz, öyle bir yapısı yoktur. Çünkü uygulamalara eklenen kodlar bu tarz şeyler değildir; Google Tag Manager bir web teknolojisidir. Ayrıca Google teknolojisinden kişisel veri de alınmaz. Ben anlamıyorum; savcılığın benimle bir husumeti mi var? Beni bir tane ifadeyle —ki o da yanlış bir ifadeyle— ve benim ağzımdan çıkmayan maillerle karga tulumba tutukladılar Sayın Başkanım. Yani şu ifadeyi Google görse, savcılığı Amerika’ya çağırır; "Gelin, bu ürünü biz yaptık ama bize bir anlatın bakalım; bu nasıl uygulamada çalışıyormuş, nasıl kişisel veri alıyormuş? Bize bir öğretin" derler. Resmen şöyle bir durumdayız: Bu kodu veri tabanına gösterseniz, "Hadi kişisel veri alayım" deseniz, öylece kalır. "Bu nedir, nasıl yapacağız?" der yani. Bu artık bir iddianame değil Sayın Başkan; bu şahsi bir durum mu, üzerime mi alınmam lazım; emin değilim. Kelimelerimi 'in beyanlarından sonra çok dikkatli seçmeye çalışıyorum. Ona "Kişisel veri alındığını söylemişsin" dedim; "Hayır, öyle bir şey söylemedim" dedi. "Neden o zaman iddianamede böyle bir durum var?" diye soruyorum. "İletişim Çadırı ekibinde olduğumu söylemişsin" dedim; "Hayır, hiçbir çadırda olduğunu söylemedim" dedi. Beni hayatı boyunca görmediğini de zaten dile getirdi. O zaman neden iddianamede böyle bir şey var? Şimdi savcılığın yönlendirici sorusu şöyle sorulmuşsa: "İletişim Çadırı'ndan olan Utku Şahin, ve ile bu Tag Manager ile ilgili mailleşme yaptı mı?" gibi bir soruya "Evet" dendiğinde; sanki suçlama kabul edilmiş, çadırda olduğum onaylanmış ve günün sonunda İletişim Çadırı ekibinden bir örgüt suçlamasıyla karşı karşıya kalmış oldum. Günün sonunda Sayın Başkan, iddianamede dikkat çeken bir başka husustan daha bahsedeceğim: 235. sayfa. İBB’de müdür olduğunu burada öğrendiğim (ismini yanlış söylüyorsam kusura bakmayın), etkin pişmanlık kapsamında birtakım mailler vermiş. Sayın Başkan, bu mailler de aslında suç unsuru içermiyor. Fakat 235. sayfada ; , Hüseyin Akkaya ve isimli Reklam İstanbul çalışanlarıyla Google Tag Manager üzerine mailleşmeler yapmış. Dediğim gibi, bu bir suç değil. Ancak savcılık makamına şunu sormak istiyorum: Neden bu arkadaşlar çağrılıp onlara bu durum sorulmadı? Bu arkadaşlar savcılık tarafından korunuyor mu, anlamadım. ’in soyadı "Şahin" olduğu için mi üzerine gidilmiyor? Yoksa soyadı benzerliğinden dolayı başka birine mi bakıyorlar? Neden o kişiler çağrılmıyor da ben çağrılıyorum ve mailler gösterilmeden, karga tulumba, sanki bir suçluymuşum gibi tutuklanıyorum? Cezaevindeyken bunları düşünmek için çok vaktim oldu.
Şu an burada birçok avukat ve izleyici var. Ben şimdi bir ifade versem ve desem ki: "Buradaki herkes İletişim Çadırı ekibinden." Şimdi buradaki herkes tutuklanacak mı Sayın Başkanım? Gerçekten bunu merak ediyorum. Bunun karşılığında bir mail mi göstermem lazım? İşim gereği yapay zekayı yakından takip etmek zorundayım; artık klipler, reklam görselleri ve videolar yapay zekayla yapılıyor. O mailleri bir bilgisayara verseniz, beş dakikada sanki buradaki herkes mail göndermiş gibi ben de sahtesini çıkartırım. Aslı astarı sorgulanmıyor çünkü. O maillerde "Utku Şahin" yazıyor ama Reklam İstanbul firmasında o dönemde böyle bir çalışan olup olmadığı bile sorgulanmamış. Madem sorgulanmıyor, ben de "Buradaki herkes örgüt üyesi" diyeyim, herkes tutuklansın o zaman. Bu mantık dışarı çıksa, dışarıda adam kalmaz; herkes husumetlisini "İletişim Çadırı'ndan" diyerek içeri aldırmaya çalışır. Bu kadar basit bir tutuklanma süreci olmamalı. Eskiden somut delilden gidilirdi; şimdi ise "Tutuklayalım, delili yolda buluruz" mantığına dönülmüş gibi hissediyorum. Kendimi şu an dilini, hukukunu bilmediğim yabancı bir ülkenin vatandaşı gibi hissediyorum. Ben masumiyetimi ispat etmek için bilgisayarımın ve telefonumun şifrelerini verdim. 7 Kasım tarihinde incelemeler yapılmış; belki rapor önünüzdedir. Yapılan inceleme sonucunda bilgisayarımda ve telefonumda hiçbir şüpheli durum çıkmamış. Ben dijital bir suçla, veri çalmakla yargılanıyorum. Bunu neyle yapacağım? Bilgisayarla. İstanbul Senin uygulamasına erişimim yok, İBB ile uzaktan yakından alakam yok. Hadi iddia makamı "Sen bilgisayar korsanısın, zorla çaldın" desin; o zaman açın bilgisayara bakın. 2026 yılında dijital ortamda işlenen bir suçun ayak izi bırakmaması imkansızdır Sayın Başkanım. Burada bir avukat bey bir hikayeden bahsetti; 1950'lerde birine iftira atılmış ve adam idam edilmiş, 50 yıl sonra yalan olduğu ortaya çıkmış. Benim durumum da şu an buna benziyor ama biz 2026 dünyasındayız. Teknolojinin zirve yaptığı bir dönemde bilgisayarımı veriyorum; "Alın, bakın, araştırılsın" diyorum. Veriyle ilgili hiçbir şey çıkmıyor. Sıfır. Eğer iddia makamı hala benim hiç iz bırakmadan bu işi yaptığımı söylüyorsa, gerçekten burada bir deha harcanıyor demektir Sayın Başkan. O zaman Milli İstihbarat Teşkilatı gelsin beni alsın, Türkiye'nin Siber Savunma Başkanı yapsın. İz bırakmadan bu işlerin yapıldığı iddia ediliyorsa durum budur.
Son olarak; yöneticiliğindeki bir suç örgütüne üyeliğim iddiasına değinmek istiyorum. Bunun tek sebebi, anladığım kadarıyla ifadede geçen "İletişim Çadırı ekibinden" cümlesidir; başka hiçbir dayanak yok. İddianamede aynen şu yazıyor: "Şüpheli isimli şahıs liderliğinde kurulan suç örgütü üyelerinden isimli örgüt yöneticisinin hiyerarşisinde bulunduğu, Reklam İstanbul’da bilgisayar mühendisi olarak çalıştığı ve şüpheli örgüt üyeleriyle birlikte hareket ettiği..." Başka hiçbir şey yok Sayın Başkan. Bu bir şüphe bile değil. Ayrıca bilgisayar mühendisi olarak yazılmamın sebebi, özel sektördeki unvan merakıdır; bazen diplomadaki bölüme bakıp sisteme öyle kaydederler. Ben bilgisayar mühendisliği mezunuyum ama mesleğim reklamcılık. Burada "bilgisayar mühendisi" unvanını görünce, "Tamam, bilgisayar mühendisi ve veri işi var, kesin suçlu budur" mantığı yürütülmüş. Ben ’u hayatım boyunca görmedim Sayın Başkan. Avukatım İletişim Çadırı’nın yerini söyledi; ben 10 yılı aşkın süredir Mecidiyeköy, Levent, Maslak civarında çalıştım. İş yerlerimiz genelde oradadır. Her gün Haliç Köprüsü’nden arabayla geçtim; en az 5-10 bin kere geçmişimdir. Şimdi korkuyorum; buradaki herkesi gördükten sonra, yerimiz o binaya yakın olduğu için "Baz kaydı aynı yerden sinyal veriyor" diyerek beni suçlarlar diye korktum. Ama çok şükür bir tane baz kaydım dahi yok. Kendisiyle bir mailleşmem yok, telefon görüşmem yok, bilgisayarımda bir iz yok. Ben bu örgüt yöneticisinden nasıl talimat aldım? Güvercinle mi haberleştik? İddia makamı yerine empati kurup şüphe üretiyorum: "Belki başka bir örgüt üyesinden talimat alıyorsundur" deseler; telefonumu veriyorum, "Alın bakın" diyorum. Bakın, şurada babam var Sayın Başkan. 1.90 boyunda, 130 kilo bir adam; tabiri caizse vurdu mu indirir... Ben ondan bile talimat almadım.
Şimdi telefonuma geleyim Sayın Başkan. Telefonumu kendi rızamla, şifreleriyle birlikte teslim ettim. Bununla ilgili beni bir örgüt üyeliğine sokmak için anladığım kadarıyla bazı mesajlara bakılmış. WhatsApp konuşmalarımın hepsine cevap verebilirim. 2020 yılında o zamanki patronum ile olan bir WhatsApp konuşmam var. beni bir toplantıya çağırmış; bu Kobi firmasıyla olan bir toplantıymış. Toplantıda kimlerin katıldığına, aslında kiminle konuşulduğuna dair adeta bir sekreter gibi bilgi verdiğim bir mesajım var. Bu, işe girdikten 15-20 gün sonra olan bir olaydı. Zaten ile ilk fikir ayrılığımız orada başladı. Kendisine "Uğurhan Bey, bu sekreterlik işi benim işimden çok başka; benden böyle şeyler istiyorsanız acaba kendinize sekreterlik hizmeti mi alsanız?" diye bir cümle kurdum ve fikirsel olarak ayrılmaya başladım. İkinci WhatsApp konuşmam 2025 yılındaydı; Haziran veya Temmuz ayları olması lazım. "İstanbul Senin" uygulamasıyla ilgili haber kanallarında çok fazla şey konuşuluyordu. Uygulamayı yapan Kobil firması, sahibi, çalışanları, Almanya bağlantıları üzerine neler neler anlatıyorlar... İBB’deki veri uzmanları, isimler, her şeyi medyada görüyordunuz. Gündemi yakından takip eden biriyimdir; ciddi özel hobim tarih olsa da gündemi kaçırmam. Kobil firması sahibi gözaltına alındı haberi son dakika düştüğünde paylaşılan listeye baktım. Haber programlarında Kobil firmasının yazılım direktörü sürekli konuşuluyordu ama onu listede görmedim. Attığım mesaj şu: "Aslında bu işin arkasında o vardı." Şimdi ben bu işle nasıl ilişkili olabilirim? Benim telefonuma baksanız rakamı abartmıyorum, 2013 yılından beri duran milyonlarca mesajım vardır. Saklayacak bir şeyim olmadığı için silmem. Kesinlikle şöyle mesajlarım da vardır: "İsrail-Filistin meselesinde her leblebi gibi bu işin arkasında Amerika var." Şimdi bu mesaj görülse ben savaşla mı alakadar edileceğim? Bir şirkette veri sızıntısı olmuşsa veya saldırılmışsa gidip de bunun hesabı reklamcısına, satışçısına veya iş geliştirmecisine sorulmaz. Varsa bilgi işlem müdürüne, yazılım müdürüne sorulur. Üçüncü mesajım bir avukat hanımefendiyle olan yazışmamdır. Reklam İstanbul firması her ay İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden açık hava reklam üniteleri kiralayan bir firma. Ben de bunları markalara pazarlayıp şirkete gelir sağlamaya çalışıyorum. İstinye’den Levent’e doğru giderken sağda bir ekranımız var. Bir gün bu ekran bozulmuş. Teknik ekibimiz gidip müdahale etmeye çalıştığında bakmış ki ekranda sorun yok, sorun ekranı besleyen kabloda. Kablo işi olunca BEDAŞ ile konuşup orayı düzeltmek lazım, bunun için de kazı izni gerekiyor. Kazı iznini de İBB’deki bir ekipten alıyorlar ama oradaki adama ulaşamıyorlar çünkü adam gözaltına alınmış. Gözaltına alındığı için telefonları da hemen verilmiyor. Ulaşamadıkları için bizim o ekran 15-20 gün kapalı kaldı. O ekranın kapalı kalması demek, şirketin 300-350 bin liralık reklam satışı yapamaması ve gelir kaybı yaşaması demektir. E yapamadığı için şirket dolaylı yolda zarara giriyordu. Şimdi biz bu duruma bir daha düşmeyelim diye burada kayyumlarla oturduk konuştuk. Dedim ki, ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin davasını yakından takip eden bir avukattan, bu gözaltına alınanların listesini bize vermesini isteyeyim. Neden versin? Biz şimdi İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne, daha doğrusu Medya A.Ş. ve Kültür A.Ş.'ye her ay bu reklamlar için kira ödüyoruz. Her ay sonunda bir mutabakat yapılır; burada deriz ki, bak her ay sonu iki kere iki dört olsa bile, "Şu kadar kira ödüyoruz, doğru mu? Bir sıkıntı, zam falan yok değil mi?" diye teyitleşiriz. TEFE-TÜFE işi var mı, reklam ilan vergisi ödüyoruz, vergimizde bir sıkıntı var mıdır diye karşı tarafla irtibat halindeyiz. Bunun için Medya A.Ş.'den bir kişi, Kültür A.Ş.'den bir kişiyle sürekli temas kuruyoruz. Ancak İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde o kadar çok operasyon olmaya başladı ki, artık kaçıncı dalga olduğunu ben bile takip edemedim. İrtibatlı olduğumuz kişi hemen gözaltına alınırsa, ayın 15'inde bu adam gözaltına alınıp bir sürece girmişse, ay sonu geldiğinde mutabakat yapacak karşımda birini bulamıyorum. TMSF kayyumları da dedi ki "Tamam, bu durum böyle olursa sen onlara ilet." Onlar da yasal olarak Medya A.Ş. ya da Kültür A.Ş.'ye gidip "Buraya yeni birini atayın, atamazsanız biz kiramızı ödeyemeyiz, ödeyemediğimiz için de bize gecikme cezası uygulamayın" diyerek hukuksal bir süreç ilerleteceklermiş. Son konuşmam da bundan ibarettir Sayın Başkan. Başka telefonumdan veya bunca zamandır kullandığım bilgisayarımdan çıkanlar bunlardır. Bu arada 19 Mart İBB operasyonlarında zaten şirkete baskın yapıldığında bir bilgisayarıma el konulmuştu; 30 Ekim'de el konulan aslında benim ikinci bilgisayarımdır. Hiçbirinden, hiçbir şey çıkmamış Sayın Başkan.
Ben gerçekten hayret ediyorum; Sayın Bakan "Tek bir ifadeyle biz kimseyi tutuklamadık" diye bir açıklama yapmış, ben bunu avukatlardan duyuyorum, televizyon izleyemiyorum. Ama ben tek bir ifadeyle tutuklandım, suçlanan mailleri görmedim bile. "Tek bir ifadeyle kimse tutuklanmıyor" deniyor ama ben altı aydan beri cezaevindeyim. Komik gelecek ama bir yazıda okuduğum için kendimi üstün genlere sahip sanıyordum Sayın Başkan. 38 yaşındayım, bir kere hastalanmadım; ne grip, ne nezle, hiç ilaç kullanmadım. "Ne güzel genlerim var" diyordum ama alakası yokmuş; meğer ben sadece cezaevi gibi bir ortama girmemişim. Cezaevine girdim, ikinci haftasında bir hastalandım; bırakın kolumu kaldırmayı, göz kapağımı açamıyordum. O 60 tane dolandırıcının içinde yatıyorum Sayın Başkan. O bencil adamlar bile halime acıdılar; yatağıma ballı sütler getirdiler, zencefilli karışımları pipetlerle içirdiler. Bir ara "Ben burada öleceğim herhalde, buradan çıkışım yok" dedim. Şu an vücudumda yaralar çıktı Sayın Başkan. Siz şimdi "Evladım niye doktora çıkmıyorsun?" diyeceksiniz ama cezaevinde revire çıkmak, uzaya mekik göndermek kadar zor. Kaç kere dilekçe yazdım, kaç kere söyledim; yaralar ellerime kadar sıçradı. Annem görüşte gördü, üzülmesinler diye saklayayım dedim ama yalvardı; şu an çok kötü durumdayım. Ancak 7-8 dilekçeden sonra revire çıkabildim. İlla ölüme ramak mı kalması lazım bir doktor hizmetinden faydalanabilmek için? Daha vahimi var Sayın Başkan; o 60 dolandırıcıdan biri, "İBB soruşturmasından geliyorum" diyerek 14 Ocak'ta tahliye oldu. Ben babamın telefon numarasını ezbere bilmezken, bu adam babama ulaşmış! Diyor ki: "Oğlunuzun cezaevindeki durumu çok kötü, İBAN'a 5-10 bin lira atın, biz oğlunuza bakalım, durumu kendine gelsin." Babam anlatsa gösterirdi size; dolandırıcı dışarı çıkıp ailemi dolandırmaya çalışıyor. Ben şimdi dışarı çıksam benim ailem risk altında, bu çok ciddi bir durum. Şubat ayında aileme dedim ki "Bunlar benim dava dosyamdan sizin adresinizi de öğrenmiştir, bir panelden mi bakmışlar ne yapmışlar bilmiyorum." Onlara "Taşının" dedim; kaç yıldır oturdukları yerlerinden, yurtlarından ettim adamları. Şu an başka bir adresteler. Ha ne olur ne olmaz; çünkü o saftaki biri postacı kılığıyla gelir, bir imza alır, bir şey yapar diye çok endişelendim. Elimden de bir şey gelmiyor. Ben altı aylık süreçte tüm bunları yaşadım Sayın Başkan ve hâlâ hastalıklarıma bir çare bulamıyorum. Vücuduma bakıp "İnşallah bu cilt kanseri falan değildir" diyorum; artık bu psikolojiye geldik. Peki neden geldik? Bir tane ifade yüzünden. O ifadenin sahibi de diyor ki: "Ben bunları böyle söylemedim." Savcılığın benimle alıp veremediği bir şey mi var? Yok diye biliyorum, kimseyle bir alakam yok. Neden böyle bir yanlışlık yaptılar? Neden beni tutuklamak için bu duruma sürüklediler? Devletten hakkımı, hukukumu savunmasını beklerken kendimi şu anda öz vatanımda bir yabancı gibi hissediyorum. Çok ciddi söylüyorum, yabancı gibi hissediyorum. Neyse, daha ağır cümlelere girmeyeceğim, kendimi burada durdurayım. Tüm bu anlattıklarım ve içinde bulunduğum şartlar kapsamında Sayın Başkan; tutukluluğumun kaldırılmasını, tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum. Sağ olun.
İlgili Eylemler
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.