Geçen hafta Avukat olarak uzun sayılabilecek beyanlarda bulunduk; bu hafta da benzer bir hazırlığımız var. Bir yandan "Gerçekten uzun mu konuşuyoruz?" diye düşünüyorum ama tutukluluk süresini göz önünde bulundurunca bu kadar konuşmak bile az geliyor. Geçen hafta tükettiğimiz konulara veya meslektaşımın değindiği ortak başlıklara tekrar dönmek istemiyorum. Zaten istesem de geçen haftaki gibi konuşamayız; çünkü bu arada çok önemli bir karar verdiniz. İlk defa bir yüz yüze değerlendirme yaptık ve 18 kişiyi tahliye ettiniz. Bu çok önemli bir karardı. Bu karar, heyetinizle olan tanışıklığımızı bir adım öteye taşıdı. Sizi artık kararlarınız üzerinden daha iyi tanıdığımızı düşünüyoruz; ben de bu bilgilere ve gözlemlerime dayanarak konuşmaya çalışacağım. Çok bilinen bir söz vardır: "Suçlunun beraat ettiği yerde hakim hüküm giyer." Bu sözün sahibi Publilius Syrus'tur. Kendisi çok parlak bir kişiliktir. Aslen buralıdır, bugünkü Antakya'dan Roma'ya köle olarak götürülmüş, zekasıyla özgürlüğüne kavuşup eğitim almıştır. Bu sözün tam tersi de doğrudur: "Masumun cezalandırıldığı yerde de hakim hüküm giyer." Ben geçen haftaki tabloya baktığımda her iki aksın da geçerli olduğunu düşünüyorum. Henüz tahliye etmediğiniz, tutuksuz yargılanması gerektiği çok açık olan masum insanlar var. Geçen haftaki konuşmamızı; tutukluluğun bu insanların özgürlüğünü engelleyen bir yaptırıma dönüşmesi olarak özetleyebiliriz. Diğer yandan 18 kişiyi tahliye ettiniz; meslektaşımın dediği gibi bu doğru ama geç kalınmış bir karardı. Herkesin aklına aynı soru geliyor: Bir kısmının henüz sorgusu bile yapılmamıştı. Bu insanlar karşınıza getirildikleri ilk andan bugüne kadar aynı durumdaydılar. İddianame kabul edildiğinde de serbest bırakılabilirlerdi. İnsanlar doğal olarak, "Neden bu noktaya kadar beklendi?" diye soruyor.
Zafer Keleş Müdafii Av. Mert Batur Savunması
Tutuklama kararları ve kuvvetli suç şüphesi üzerine daha önce detaylı konuştuğum için tekrar girmeyeceğim ancak şu cümlenin altını çizmek istiyorum: Tutukluluğun devamına karar verilmesi için gereken şüphe, gerçekten çok kuvvetli bir suç şüphesi olmalıdır. Modern ceza sistemleri, birini tutuklayan hakim ile davanın esasına bakan hakim arasında bir fark öngörür. Bunun sebebi, tutukluluk kararının o kadar kuvvetli bir şüpheye dayanmasıdır ki; bu durum "ihsas-ı rey" (görüşünü önceden belli etme) sayılabilir. Hakim, hükmüne dair bir ön değerlendirme imkanı sunduğu için biz bu süreçleri birbirinden ayırmaya çalışırız. Daha önceki süreçte Sulh Ceza Hakimliğinin kararlarıyla ilgili sizinle konuşmanın bir anlamı yok ama en azından tensip zaptından bu yana geçen süreye bakınca; bu insanları bugün serbest bırakmanızın ardından, geride kalan birkaç ayın hesabını kimse veremiyor. Bu kararlar çok daha öncesinden verilebilirdi. Bir kişinin bile tahliyesi çok önemliyken, birini tahliye ettiğinizde aslında mantıken diğerinin tutukluluk halinin devamına dair de bir hüküm kurmuş oluyorsunuz.
Geçen hafta verdiğiniz kararlar, herkesten önce sizinle ilgili bir hüküm kuruyor. Bugün verdiğiniz tutuklama kararları da davanın geneline ilişkin kuracağınız hüküm de en çok sizin ve heyetiniz hakkında bir hüküm niteliğindedir. Umalım ki davanın esasına ilişkin kurulacak nihai hüküm, başta sizinkiler olmak üzere hepimizin lehine olsun. Bunu neden anlattığıma tekrar döneyim: Artık geçen haftaki noktada değiliz, birbirimizi daha iyi tanıyoruz. Hatta bir latife olsun; bugün birçok arkadaş tıraş olup gelmiş, siz de keza öyle. Birbirimizi bu kadar tanırken beyanlarımda sadece geçmişe takılıp kalamam. Bu yüzden geçen hafta verdiğiniz tutukluluğa ilişkin kararları anlamaya çalıştım. Meslektaşlarımla tartıştım, farklı fikirler var ama ben sizin temel kıstasınızın "örgüt üyeliği" suçlamasının yöneltilip yöneltilmemesi olduğunu düşünüyorum. Buna katılmayan meslektaşlarım var; "Ceza alsalar bile yatarını bitirmiş olanlar vardı, sağlık sorunları olanlar vardı veya sadece örgüt üyeliğiyle suçlananlar vardı" diyorlar. Eğer bu kıstaslar esas alınsaydı, bambaşka bir tahliye listesi görürdük. Ancak önümüzdeki listenin %90 oranında, somut bir eylemle karşı karşıya gelmemiş sanıklardan oluştuğu düşünülürse; bu kararın sizinle ilgili kurduğu ilk hüküm şudur: Siz, örgüt üyesi olup olmamayı bu aşamada temel kıstaslarınızdan biri olarak görüyorsunuz.
Burada iddia makamıyla ilgili bir parantez açayım; onları sizin kadar iyi tanıyamıyoruz. Örneğin savcılık, 'ın ifadesini iddianamede tam 54 kere tekrar etmiş. İfade aynen şöyle: " de 'a ait Beylikdüzü'nde bulunan ofise gelirdi, pikaplarla 8-10 Mayıs tarihlerinde para getirirdi." Bu beyan 54 kez tekrarlanmış; zannediyorum bu tekrarlar 1'e düşürülse iddianame 500 sayfa kısalırdı. Bu 54 kez tekrara rağmen, söz konusu ifade somut bir eyleme veya suçlamaya dönüştürülmemiş. Doğal olarak iddia makamını şu anlamda çözemiyorum: Bu ifadeye değer mi veriyorlar, yoksa ciddiye almadıkları için mi eyleme dönüştürmediler? Belki de sadece örgüt üyeliği suçlamasını ve bu yöndeki imayı kuvvetlendirmek için mi bunu 54 kez iddianame içinde tekrar etti. Sizin kıstaslarınızı anlayabiliyorum, o yüzden tanışıklığımızı önemsiyorum.
Özetle, bu aşamada yani bu sefer örgüt ve örgüt üyeliği üzerine konuşmayı anlamlı ve etkili olabileceğini düşünerek böyle bir konuşma başlığı belirledim. Şimdi burada aynı rüşvet suçu, rüşvet aracılığı suçunu tartışırken olduğu gibi, rüşvet suçunu tartışmadan onu nasıl tartışacağımı bilemiyorum. Az önce meslektaşım da benzer bir mantık zincirinden geçti. Rüşvet suçu tartışılmadan rüşvet aracılığı tartışılamıyor, doğal olarak suç örgütü tartışılmadan da suç örgütüne üyelik tartışılamıyor. Yine de çok sınırlı tutmaya çalışacağım. Yani suç örgütünün kendisini başka meslektaşlar başka bağlamlarda tartışacaktır. İddianame sanıklar arasındaki ilişkiyi açıklamak için "İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü" tabirini kullanıyor. Şimdi bu tabir öyle bir tabir ki, bana şöyle bir güç ve hak veriyor: Ben demek ki suç örgütüne ilişkin düzenlemenin tarihini tartışabilirim, tarihini bu mahkemede konu edinebilirim. Çünkü bizim güncel ceza hukuku mevzuatımızda "çıkar amaçlı suç örgütü" diye ayrı bir tip yok. Biz artık buna böyle demiyoruz, biz bundan artık suç örgütü olarak bahsediyoruz. TCK'da da düzenlemesi böyle.
Savcılığın niye böyle bir ön nitelemeye ihtiyaç duyduğunu bir tahminde, başka bir aşamada, yani iki farklı noktada tartışacağım ama şimdilik oraya girmeyeyim. Çıkar amaçlı suç örgütü tabirini mülga bir kanundan çağırıyor. Yani ukalalık olmasın ama anlatmak zorunda hissediyorum; 4422 sayılı kanundan çağırıyor. Kanunun adı böyle: "Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu". Burada kullanılan bir tabir ve bu kanun ilga edildiğinden beri de biz böyle bir tabir kullanmıyoruz. Bu çok özellikli bir kanun çünkü çok sınırlı maddelerden oluşuyor. Yürütme, yürürlük, saklı hükümleri çıkardığınız zaman toplamda 16 maddesi var. Bu tip kanunları inceleyince biz ne anlarız? Yani bu kadar özel ve spesifik düzenlenmiş kanunlar, burada genel ve soyut bir düzenleme değil, özel bir konuyla, özel bir gündemle ilgili bir mücadele kastı olduğunu, mücadele amacı olduğunu anlarız. Bu kanunun da özelliği burada: 99'da yürürlüğe giriyor ve 2005'te TCK'ya suç örgütü tanımının girmesiyle ve yeniden şekillendirilmesiyle bu kanuna da ihtiyaç kalmadığı düşünülüyor ve ilga ediliyor. Yani toplam ömrü 6 yıllık bir kanun. Savcılık işte bu kanundan bir kavramı bugüne taşıyor; bugünkü güncel mevzuatımızda olmamasına rağmen.
Bunun sebeplerinden biri şu olabilir mi diye düşünüyorum; bu kanunda suç örgütü, çıkar amaçlı suç örgütü şöyle tarif ediliyor: "Doğrudan veya dolaylı biçimde bir kurumun, kuruluşun veya teşebbüsün yönetim ve denetimini ele geçirmek; kamu hizmetlerinde, basın ve yayın kuruluşları üzerinde, ihale, imtiyaz ve ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmek; ekonomik faaliyetlerde kartel ve tröst yaratmak; madde ve eşyanın azalmasını ve darlığını, fiyatların düşmesini veya artmasını temin etmek; kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlamak; seçimlerde oy elde etmek veya seçimleri engellemek maksadıyla zor ve tehdit kullanmak." Böyle devamı da var. Çıkar amaçlı suç örgütlerini böyle tarif ediyor. Burada şimdi savcılık bu kavramı çağırdığı için bunu tartışabilirim diye düşünüyorum. Hemen dikkatimizi çeken dört ana başlık var: 1-Bazı kamu kurum ve kuruluşları etki altına alınmış bu tarife göre. Bu kurumların yöneticilerinin de içinde yer aldığı çıkar amaçlı suç örgütleri var. 2-Bu güçleri sebebiyle seçimleri etkileyebiliyorlar. 3-Yine bu güçleri sebebiyle ekonomik faaliyetleri denetleyebiliyorlar ve çıkar elde edebiliyorlar, kontrol edebiliyorlar. 4-Karşı çıkanları korkutup sindiriyorlar.
Şimdi bu '99 bilgisini de verdiğime göre şunu da açıklığa kavuşturabilirim: 1996'da Susurluk kazası ve skandalı olayı ve bunun yarattığı toplumsal tepkiye bir cevap olarak bu kanun üretiliyor. Amacı da şu: "Bizde yapısal bir sorun yok, sadece kanunlar bu tip örgütlerle, çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadele etmek için yetersiz. Biz kanunları yeterli hale getirerek bunu çözebiliriz" gibi bir ifadeyi toplumsallaştırmak için kullanılmış bir kanun. Modası geçince de ilga ediliyor. Ama bizim ceza mevzuatımıza kazandırdığı bazı maddeler var. Geçen beyanımda başka bir bağlamda tartışmıştım. Benzerlik olması ilginç: Gizli soruşturmacı, iletişimin tespiti ve bilgisayar verilerinin incelenmesine ilişkin düzenlemeleri de biz bu kanundan alıp genel düzenlemeler içine soktuk 2005'te. Bunu hatırlarsanız "kuvvetli suç şüphesi" ve "kuvvetli şüphe sebebi" farkını tartışırken tartışmıştım bu maddeleri, tekrar oralara girmiyorum.
Yani uzatmayayım; bu "çıkar amaçlı suç örgütü" tarifi ile gidilen yol, önceki yani Türk Ceza Kanunu 765 sayılı "cürüm işlemek için teşekkül oluşturma" suçunu alıp lafzı olarak bugüne getiriyor ve bugünkü TCK içinde düzenliyor ama bunun lafzı oradan gelirken, ruhu işte bu 4422 sayılı kanundan çağırıyor. Böylece, buradaki en ilginç şey bu; böylece en aşağıda yapılan bir eylemi en yukarıdaki örgüt yöneticisiyle ilişkilendirme hakkınız oluyor hukuken ve bununla da insanları binlerce yılla yargılama imkanı yakalıyorsunuz. Bunları şu sebeple anlatıyorum: Nasıl ki 4422 sayılı kanun bir genel soyut düzenleme amacı taşımıyorsa, özel olarak bir düşmanla, özel olarak bir konuyla mücadele amacı taşıyorsa; "çıkar amaçlı suç örgütü" tarifinin alınıp buraya getirilmesi de bu iddianamenin amacını açığa çıkartıyor. Yani burada da özel bir durumla uğraşıyoruz, biz özel bir yargılama pratiği geliştiriyoruz.
Bunu ben "hukuk dışı bir alandayız" diye söylemiyorum. Bu son derece hukukidir, eğer hukuka öyle büyük anlamlar atfetmiyorsanız. Benzer düzenlemeleri mesela İtalya'da mafyayla mücadelede görürsünüz, Amerika'da 11 Eylül sonrası önleyici ceza mevzuatının gelişiminde görürsünüz. Buralarda bir soyut düzenleme, genel düzenleme değil; özel bir düşmanla mücadele amacı vardır. O zaman buradaki durum ne? Burada da bir özel amaç var bu iddianamede. Bir hukuki kuralı uygulamak ya da hukuka aykırı bir durumu engellemek amacı değil, özel bir amaç var. Bu özel amaç da -bu tabii ki benim yorumum, katılmayabilirsiniz ama- mevcut hükümetin siyasi karşıtlarını ortadan kaldırmaya yönelik bir özel amaç güdüyor. Şimdi bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum, çünkü dosyanın savcısı halihazırda hükümet bileşeni olduğu için bunu açıklıkla söyleyebilirim. Bakın "haklı-haksız" demiyorum bu konuyla ilgili, henüz öyle bir değerlendirme yapmadım. Sadece bu amacı açığa çıkarmaya çalışıyorum. Çünkü bu özel mücadele amacını ortaya çıkarmadığınız zaman, ta bütün soruşturmanın başından bugüne getirilen hak ihlallerini anlayamıyoruz. Çünkü bu insanlar yurttaşlarsa, bazı hakları varsa -özgürlük ve güvenlik hakkı başta olmak üzere- bunların korunarak bugünlere gelinmesi lazım. Bunların ihlal edilmesini bir mantık çerçevesine oturtamıyoruz. Ama böyle düşününce; bir özel amaç, bir düşmanlık amacını düşününce, artık burada hakları olan yurttaşlardan değil, yok edilmesi gereken düşmanlardan bahsettiğimiz anlamına gelir ve bütün süreç daha mantıklı bir silsileye oturur.
Yani nihayetinde bu da bir hukuk türüdür bence, bunu suçlamak için söylemiyorum. Sadece bu hukuk türünde, yani bir çeşit "düşman ceza hukuku" türünde avukatın görevi bugün bizim yapmaya çalıştığımız şey değildir. O zaman biz de eğer bu açıklığa kavuşturulursa, biz de ona göre bir pozisyon alırız. Ona göre savunmalar, ona göre stratejiler geliştiririz. Müvekkillerimize de mahcup olmayız. Çünkü her seferinde hukukun nasıl uygulanırsa onların lehine ne gibi şeyler yaşanacağını anlatıyoruz ve her seferinde mahcup oluyoruz. Şimdi burada yine o Antakyalı düşünürün şöyle bir şeyi var: "Zaruret hiçbir yasa tanımaz" der, "sadece kendi yasasını tanır." Bu bizdeki zaruret düzenlemesi işte o hukuka uygunluk nedenleriyle bağlantılı ama ikincisi; eğer böyle bir özel düşmanla mücadele kastınız varsa, böyle bir amacınız varsa bu devlet için ya da o egemenlik aygıtı için bir zaruret hali oluşturur ve o da kendi yasasıyla ilgili olur. İşte bunun çok açık örneği; ta '99'dan bir kavram çağırıp burada özel bir düşmanla mücadele ediyor bu iddianame. O yüzden bu işi olabildiğince dürüst hale getirmek için bu kadar açık anlatıyorum. Hani aramızda bir mekanizma olsun, güven mekanizması olsun, ona göre pozisyon alalım karşılıklı diye. Yine de aksi varsayımda, yani burada bir düşman ceza hukuku değil genel ve soyut bir yargılama götürüyoruz diyorsak bu varsayımla hareket etmeye devam edeceğim...
Üyelik suçlarıyla ilgili şöyle bir tabloyla karşınıza geleceğim. Örgüt kurma ve yönetme kısmına az önce söylediğim sebeple girmeyeyim; yani süreyi uzatmamak için. Ama örgüt üyeliği suçlamasıyla sınırlı da olsa örgüt üyeliği suçlamasıyla birinin karşısına çıkabilmek için temelde şu 2 şeye ihtiyaç duyarız: Birincisi; dış dünyaya ilişkin şartlardır. Yani bizim dışımızda var olan bir suç örgütü olacak. Suç örgütü olabilmesi için ne olacak? En az 3 kişi süreklilik içinde olacaklar. Belirli sayıda olmayan, belirli türde olmayan suçları işlemek üzere bir araya gelmiş olacaklar ve bu suçları işlemeye elverişli araçlara sahip olacak ve bunun bir devamı olarak biz bu örgüte katılmaya yönelik dış dünyada etki doğuran, dış dünyada gözlenebilen bir irade göstereceğiz. İkincisi de iç dünya şartları; sadece bu iradenin dışarıdan görünmesi yetmez. Biz aynı zamanda suç işleme kastıyla da bu işlemi yapmamız lazım. Yani bu örgüte böyle katılmamız lazım ve buna katılmayı istememiz lazım. Yani özel olarak da suç işleme saiki taşımamız lazım.
Şimdi böyle tarif edince şunu kabul ediyorum: Bunu kanıtlamak gerçekten çok zor. Yani iç dünyasına ilişkin şeyleri kanıtlamak, suç işleme saiki hemen tanımın kendisinin içine giriyor ve bu nasıl kanıtlanır? Bir yandan tabii her türlü, yani burada bir şüphe varsa bu şüpheden sanık yararlanır diyen hukuk ilkeleri var. Bir yandan az önce anlattığım bir düşmanla mücadele amacı var. Bu davaya özel bir yanda milyonlar bu davayı izliyor; olarak zor bir durum olduğunu anlıyorum. O yüzden bu zor durumdan kendimizi kurtarmak için kendimiz, yani yaptığımız işlemler üzerine düşünerek kısır döngüye girmek yerine bizden önce buraya uygulayabileceğimiz neler geliştirilmiş onlara bakabiliriz. Şimdi mesela bu vekilim 'in örgüt üyeliğiyle ilgili bağlantıyı meslektaşım da anlattı. Burada yani kardeşinin örgüt yöneticisi olmakla suçlanmasının bir devamı, bir paralelinde bir konu olarak o da örgüt hiyerarşisi içinde konumlandırılıyor. Bu tip bir ilişkisellik, yani akrabalık yoluyla örgüt hiyerarşisinin içine dahil edilme yoluyla suç isnadı ilk defa bizim başımıza geliyor olamaz. O zaman daha önceki örneklerde ne olmuş ona bakabiliriz.
Hemen bir karar; Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 2007'ye 1194 esas sayılı kararı. Yani birebir uygulanabilir. Sanıkların çek senet tahsilatı yapmak üzere H.T. liderliğinde fonksiyonel işbirliği ve iş bölümü içerecek şekilde örgütlendiklerine dair soyut beyanlara karşı her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı kanıt bulunmadığı, örgüt lideri H.T.'nin diğer sanıklar S.T. ve M.T. ile kardeş olduğu, abi kardeş olduğu, sanıkların eniştesi olduğu, aralarında akrabalık bağından kaynaklanan birliktelik bulunduğu, atılı suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gözetilmeksizin beraatları yerine yazılı biçimde mahkumiyetlerine karar verilmesini bozma sebebi saymış. Yani dikkat çekeyim; burada suçun işlendiğine ilişkin net olarak bir şey var, delil var ellerinde. Ama suç örgütü olmalarına ilişkin net bir delil yok. Akrabalık ilişkilerini böyle yorumlayamazsın anlamına geliyor. Ama aksi olamaz mı? Yani hem akraba hem suç örgütü üyesi olamaz mı insanlar? Tabii ki olabilir ama en azından bunu iddia etmesi gerekiyor o zaman; iddianamenin bunu taşıması gerekir.
Burada ve arasındaki bu akrabalık ilişkisinden başka herhangi bir temellendirme yok örgüt üyeliğine ilişkin. Bu örgüt iddiasının geneli için de böyle. Yani örgüt hiyerarşisinin temelinde burada örneğin mesela belediye ilişkisine dayanan bir şema baz alınıyor. Bunun da bu tip ilişkiler, yani bu tip meşru hiyerarşik ilişkiler dışında başka bir kaynaktan geldiğini kanıtlama göreviniz var. Burada şimdi savcılık tam tersi bir yöntem kullanıyor; burada elde halihazırda var olan hiyerarşik ilişkiyi temele alıp onu suç örgütüne dönüştürmeye çalışıyor. Halbuki bu ona ekstra görev yükleyen bir durum. Buradaki hiyerarşik ilişkiyi dışarıda bırakan, onun dışında kendiliğinden var olan bir hiyerarşik ilişkiyi kanıtlamak için özel bir çaba göstermesi gerekir. Aynı şey işçi işveren ilişkisi için de var. Aynı şey az önce anlattım, akrabalık ilişkileri için de var. Bunun halihazırda var olması bir kolaylık değil, zorluk aslında iddia makamı için ama bu davada tam tersi yapılıyor.
Şimdi bununla ilgili bir önemli ceza hukukçusunun yine mahkemelerin uygulamasına yönelik çok net ve sert bir eleştirisi var; bu davanın tarihinden önce. Sadece ilgili kısmını okuyayım: "Bu hususta örneğin bir belediye başkanımızın örgüt yöneticisi olduğu iddia edildiğinde, tüzel kişisi olan belediyenin görev ve yetkileri kapsamında belediyede çalışan kişilerle belediye başkanı arasında kamu idaresinin işleyişinden kaynaklanan ast üst ilişkisinin bulunmasının olağan olduğu, kamu hukukundan kaynaklanan bu özelliğin örgütün niteliklerinden hiyerarşik yapıyla bir ilgisinin bulunmadığı, örgütün bu tür yasal yapılanmaların dışında kendisine özgü bir kuruluşunun varlığının araştırılması gerektiği." Yani bu ekstra bir sorumluluk; halihazırda bu hiyerarşinin olması iddia makamının işini kolaylaştırmamalı.
Diyelim ki bu kısımları hallettik; yani dış dünyaya yansıyan örgüte katılma iradesine geleceğiz. Bunu nasıl çözeceğiz? Yani tanımı gereği şöyle yapamıyoruz: Birisini bir suçla ilişkilendirip sonra da o suçun işlenmesi amacı taşıyan bir örgüt bulup bu ikisini birbiriyle ilişkilendirerek bu sorunu çözemiyoruz. Çünkü burada sebebi sonuçtan devşirme yoluna gitmemize kanun müsaade etmiyor. Yani burada suçlamalar da uydurma; oraya hiç girmiyorum. Çoğunu zaten meslektaşım anlattı. Yani bu sebepten sonuç devşirme işi tam bir safsata. Yani işlediği suç karşılığında örgütten çıkar elde etse örneğin müvekkil. Bu şart değil; yani kanun bunun şartı olarak koşmuyor. Bu şart değil ama işimiz biraz daha kolaylaşacak. Çünkü o suç işleme kastının taşıdığı süreçle örgüte üye olduğu süreci birbiriyle ilişkilendirmeyi bir menfaat üzerinden yapma imkanı oluyor. Mesela denemiyor mu? Müvekkil de anlattı; işte 2019 sonrasında bir ev edindi gibi. Yani hiç gerçeklikle uyumlu olmayan, bazı gerçekleri de kasten gizleyen yollarla bunu deniyor; yani buna ima demek hafif kalır, dedikodu düzeyinde bir şeyler uygulanıyor. Allah'tan bunu sürdürmüyor; ayrıntıları zaten müvekkil anlattığı için tekrar girmiyorum. Ama bunu yapabilseydi en azından 1-2 adım atmış olacaktı; yani bu dış dünyaya yansıyan örgüte katılma iradesi bağlamında.
Benzer bir şey irtibatlarla da ilgili yapılıyor, tam bir safsata örneği. Yani diyelim ki 10 kişinin örgüt üyesi olduğunu düşünüyorsunuz ve bunun kanıtı olarak birbiriyle irtibat halinde olmasını koyuyorsanız buradan 1 kişiyi çıkardığınızda geri kalan 9'unun bu 1 kişiyle irtibatını meseleye katmaksızın örgüt üyesi olduğunu kanıtlayabilmeniz gerekir ki bu 1 kişiyle irtibat onu örgüt üyesi haline getirsin. Burada yapılan; A'nın B ile görüşmesi, A'yı örgüt üyesi yapıyor. B'nin A ile görüşmesi, B'yi örgüt üyesi yapıyor. Yani bu, kanunun emrettiği şekilde bir suç örgütü üyeliği ve katılma biçimini tarif etmekten çok çok uzak bir yaklaşım. Kaldı ki yani bu irtibat ve konum tespitlerine ilişkin delilin yokluğu, bu iddianame açısından çok özel bir delil haline getirilmiş. Yani delilin yokluğu bir suç delili haline getiriliyor. 'in örgüt üyesi olduğuna ilişkin değerlendirmelerden biri iddianamede şöyle: "Örgütün para trafiğinde kullandığı gibi şüpheli şahısların rüşvet veya irtikap eylemleri neticesinde teslim alacakları maddi menfaatleri temin etmeden öncesinde telefonlarını kapattıkları veya uçak modunu alıp birlikteliklerinin tespitini engellemeyi amaçladıkları."
Yani Türkçesi: Ben bu irtibat bakışıyla baktığımda bile 'i örgütle irtibatlayacak herhangi bir delil bulamadım. Bu delilin yokluğunun sonucu ne? Kişinin örgüt üyesi olması. Yani delilin yokluğundan suç deliline gidiyor. Eğer bu delil yokluğu meselesini de gerçekten abartmış iddianame. "Alınan eylemler şüphelilerin illegal faaliyetlerinin ortaya çıkmaması, örgüt mensuplarının deşifre olmaması, sistemin işleyişine sekte vurulmaması, suç delillerinin gizlenmesi gibi durumlardan ötürü örgütsel bir davranış tarzında hareket ettiklerinin göstergesidir." Yani irtibat kaydının bulunamaması, telefon kaydının bulunmaması gibi sebepleri kastediyor. Teolojik ve felsefi tartışmalara hakim sayılırım; "delilin yokluğu, yokluğun delili değildir" argümanını bilirim. Ancak bu iddianameyle ilk defa yeni bir mantık üretilmiş: "Delilin yokluğu, varlığın delilidir."
Örgüt üyeliği suçuyla ilgili en önemli kriterlerden biri manevi unsurdur. Manevi unsuru ile ilgili beyanımızda biraz tartışmıştık; kanun koyucu, örgüt suçunun oluşabilmesi için kişilerin kanunda suç sayılan fiilleri işlemek amacıyla bir araya gelmesini şart koşar. Bu niyetin sadece yöneticilerde veya kurucularda olması yetmez; örgüte katılan üyenin de benzer bir kastı ve niyeti paylaşması gerekir. Üye; bu yapının bir suç örgütü olduğunu, suç işlemek amacıyla kurulduğunu, hiyerarşik bir yapısının bulunduğunu ve kendisinin de bu yapıya dahil olduğunu bilmelidir. Bunu kanıtlamak zor olsa da suçun ağırlığı düşünüldüğünde, makul kişinin hukuk güvenliğini sağlamak adına bu ispat şarttır. Manevi unsur meselesinde iddianame kendi kurduğu tuzağa düşüyor. Tıpkı rüşvet suçunda olduğu gibi; bir kişinin rüşvete aracılıkla suçlanabilmesi için, aracılık ettiği şeyin rüşvet ilişkisinden kaynaklandığını bilmesi gerekir. Örneğin; bir işçi işverenin talimatıyla bir yerden bir yere çanta götürdüğünde, içeriğini bilmiyorsa suçlanamaz. Örgüt üyeliğinde de kişi, yapının suç işleme amacını ve genel işleyişini bilerek bu hiyerarşiye dahil olmalıdır. Ancak iddianame bunu hiç tartışmıyor; ne müvekkil ne de üyelikle suçlanan diğer kişiler hakkında bu özel kasta dair en ufak bir imada bulunmuyor. Kişilerin fiilleri ile örgüt faaliyetleri arasında ilişki kurmaya çalışmak yetmez; bu özel niyetin varlığı somut olarak ortaya konmalıdır.
Biliyorsunuz, Anayasa Mahkemesi "örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme" düzenlemesini iptal etti. ile ilgili beyanımızda; yargının görevinin neyin suç olduğuna karar vermek değil, bir fiilin TCK'da önceden belirlenmiş bir suç tanımına uyup uymadığını belirlemek olduğunu söylemiştik. Anayasa Mahkemesi de tam olarak bunu söylüyor: "Eğer suçun alanını bu kadar geniş tutarsanız, suç oluşturma yetkisini yasamadan alıp yargıya vermiş olursunuz." Bu, kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırıdır. Hakim ve savcılar; delilleri tartışırken aktif olabilirler ancak yasamanın çizdiği sınırlara, özellikle suçun unsurlarına bağlı kalmak zorundadırlar. Suç örgütü tanımında bir diğer önemli kıstas ise elverişliliktir. Bir yapı, suç işleme amacıyla kurulduğu için o suçu işlemeye elverişli araçlara, teknik donanıma ve insan kaynağına sahip olmalıdır. Bu suçların mutlaka işlenmiş olması gerekmez ama yapının buna muktedir olması şarttır. İddianameye göre ise "İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü"nün nihai amacı ülkeyi ele geçirmektir.
Kabaca söylemek gerekirse, örgütün amacı "ülkeyi ele geçirmek" olarak tarif ediliyor. Burada kastedilen yöntem ise seçim kazanmaktır; aksi durumda darbe veya ayaklanma gibi unsurların tartışılması gerekirdi. Seçim yolu açıkça işaret edildi. Bunu nereden anlıyoruz? Örneğin "İstanbul Senin" gibi uygulamalar üzerinden kişisel verilerin elde edildiği ve bu verilerin seçmen tercihlerini manipüle etmek için kullanıldığı iddia ediliyor. Demek ki burada, gayrimeşru yöntemler kullanıldığı iddia edilse bile, neticede meşru bir yolla seçim kazanmaktan bahsediyoruz. Mülga "çıkar amaçlı suç örgütü" tarifinin çağrılma sebeplerinden biri de budur; hatırlarsanız o tarifte "seçimleri etkilemek" suç örgütü bağlamında ele alınıyordu. Gayrimeşru yöntemlerle de olsa seçim kazanma iddiası, bu kurgulanan örgütün temel saikidir.
Bu amaca yönelik olarak örgütün bir "fon" oluşturduğu iddia ediliyor. İddianamenin mantığı şu: Bir seçimi kazanmak için fon oluşturmayı "elverişli bir eylem" olarak değerlendiriyor. Bu durum ilk bakışta kulağa mantıklı gelebilir ama o zaman şu soruyu sormak gerekir: Halihazırda bu fonu oluşturmasına gerek kalmadan devasa kaynaklara sahip olan odakları ne yapacağız? Örneğin Koç Holding veya Cengiz Holding gibi yapılar, herhangi bir fon oluşturmaya ihtiyaç duymadan bu kaynaklara zaten sahipler. Eğer sadece kaynak sahibi olmakla seçimler kazanılabiliyorsa; bu yapıların yöneticilerini, vesikalık fotoğraflarını çekip bir haritaya koysanız, envaiçeşit kamu kurumu yöneticisiyle olan HTS ve baz kayıtlarını çıkarsanız, çok daha sıkı bağlar kanıtlayabilirsiniz. Hatta bu kurumların çevre kirliliği veya iş kazaları gibi taksirle öldürme/yaralama suçlarından kayıtları da mevcuttur. Eğer "kaynak eşittir seçim kazanma elverişliliği" mantığıyla yaklaşırsanız; Koç veya Cengiz Holding gibi yapıların da "suç örgütü" iddianamelerine konu edilmesi gerekir.
Bu mantıksızlığın temel sebebi, mevcut yargılamanın geçmişteki Ergenekon veya FETÖ yargılamalarına öykünen kötü bir kopyası olmasıdır. Ancak o dosyalarda en azından bir darbe girişimi, ordu içinde örgütlenme veya silahlı faaliyet iddiası vardı; yani amaca ulaşmak için "silah" gibi elverişli bir araç olduğu öne sürülüyordu. Fakat "fon oluşturarak seçim kazanmanın" suç örgütü için elverişli bir icra hareketi olduğu iddiası, az önce anlattığım absürt durumları olağan hale getirir. Ortada böyle bir güç veya elverişlilik yoktur. Dolayısıyla bu verilerle "suç örgütüne" ve "suç örgütü üyeliğine" gitmek hukuken imkansızdır. Burada içtihatları, doktrini, tarihsel örnekleri ve Anayasa Mahkemesi'nin güncel yaklaşımını anlattık. Tüm bunlara dayanarak iddia ediyorum ki; dosyada örgüt suçlamasına dayanak yapılabilecek hiçbir somut veri yoktur. Ancak daha temel bir soru sormak isterim: Siz kendinizi bu anlattığım hukuki kriterlerle bağlı hissediyor musunuz? Bunu spekülatif bir amaçla sormuyorum. Sürdürdüğümüz bu yargılama faaliyetinde, müvekkilimi bu suçlamalardan kurtaracak ne söylersem sizin nezdinizde karşılık bulur?
Esas düşündüğüm ve tartıştığım husus budur. Dünyadaki iki temel hukuk sisteminin farkını bu sebeple vurguluyorum. Anglo-Sakson hukuk sisteminde yargıç, kendisinden önce verilmiş kararlarla kesin olarak bağlıdır. Amerikan filmleri o yüzden öyledir; gece boyu çalışıp uzak bir eyaletten bir emsal karar bulup yargıcın önüne koyduğunuzda mesele çözülür. Bizde öyle değildir; bizde kanunla bağlıdır. Ama ben şimdi yani geçen beyanı o zaman meslektaşım da anlattı. Kanunla bağlı olarak suçun sınırlarını, suçun unsurlarını, tipikliğini, eylemlerini her şeyini tartışıyor. Ama bu müvekkillerle ilgili en azından mesela tutukluluğu kaldıracak bir durum henüz yaratmıyor. Bizde hani bu kanunlarla bağlıdır, o yüzden de hani birleştiririz biz vesaire; hani bu tip kararlar mı bulup getirmeliyim? Ama bu tip bu kararları ne kadar bulup da önünüze koysam bu sizin düşünme egzersizinizin bir parçası haline getiriyor benim. Ama kesin sonuç vermiyor, en azından Anglo-Sakson sistemlerdeki gibi.
Bu 1. fark; yani içtihatla bağlılık ve kanunla bağlılık. Bir de 2. fark var. Burada da hükmü kim verir? Yani burada şimdi arayışınız o ya, hükmü kim verir? Şimdi bizde biliyorsunuz, yani ağır cezada heyetler, asliye cezada hakimler. E şimdi burada bizde yargıç verir, Anglo-Sakson'da da jüri verir. Bunların birbirine üstünlüğü yoktur; jürinin kararı gerekçesizdir ve bu durum yargıçların pozisyonunu tamamen değiştirir. Bizde yargıç; delil toplar, sorgu yapar, değerlendirir; yani son derece aktif ve profesyoneldir, hukuk tekniğine hakimdir. Nihayetinde biz, hem tutukluluk değerlendirmesinde hem de esas hakkındaki hükümde gerekçeli bir karar alacağımıza güveniriz. Anglo-Sakson sisteminde ise duruşma sadece idare edilir; jüri vardır, kararı gerekçesizdir ancak oy birliğiyle verilmesi gerekir. Bunların sanık açısından artıları ve eksileri vardır. Bizim sistemimizde sanık, mahkemeye geldiğinde neyle karşılaşacağını bilir. Jürili sistemde sanık; "Karşımda jüri var, eğer fiilimi tutarlı bir neden-sonuç ilişkisi içinde anlatabilirsem 'suçlu değil' sonucunu alabilirim" diye düşünür. Bizde ise kanunu açıp baktığımızda, fiilimizin suç teşkil edip etmediğini bir mantık silsilesiyle görebileceğimize inanırız. Kişinin kanunu bilmediğini iddia edemeyeceği varsayımıyla hareket ederiz.
Ancak şu an yürüttüğümüz yargılama; sanık aleyhine olan her iki sistemin hükümlerinden oluşmuş, özel bir bileşim gibi görünüyor. Mesela bizde tahliye veya tutuklama kararları görünüşte gerekçeli; ama gerekçeye baktığımızda kişi neden cezaevinde kalmaya devam etmesi gerektiğini anlayamıyor. Savcılık makamı, iddianame çıktıktan sonra bunu televizyon programlarında bir "dava kazanma" hırsıyla savunuyor. Kanun "Rüşvet anlaşması yoksa rüşvet suçu oluşmaz" dese de bu hukuki gerçeği ortaya koyarak suçlamadan kurtulacağımızdan emin olamıyoruz. İçtihat getirerek sonuca gidebileceğimizden, delilleri serbestçe tartışabileceğimizden emin olamıyoruz. Çünkü temel deliller olan etkin pişman ifadeleri ve HTS/baz kayıtları zaten paramparça durumda; doğruluğundan emin olabileceğimiz bir zemin yok. Bu şartlar altında müdafilik görevimizi yapmaya çalışıyoruz. Savcılık, bu iddianameyle sizin başkanlığınızda yürütülen yargılama faaliyetinin hukuki zeminini kurmayı amaçlamıyor gibi. Sanki bir jüriyi ikna etmeye yönelik bir belge üretilmiş; halkın tam ikna olmasına da gerek yok, bir şüphe yaratarak "suçlu" algısı oluşturulsa mesele çözülmüş sayılacak. Görebildiğim kadarıyla kamuoyu bu noktadan çok uzak; o yüzden tek umudumuz, sizin bir hakem olarak yetkilerinizi sonuna kadar kullanıp adil bir yargılama yürütmenizdir.
Eylemler konusunda meslektaşımın anlattıklarına tekrar girmeyeceğim. Eylem 138'i geçen hafta detaylandırmıştık; için ne söylediysek için de birebir geçerlidir. Aynı cümlede sadece isim değişikliğiyle yer almışlardır. Rüşvet anlaşması yoktur, rüşvet suçu yoktur, dolayısıyla rüşvete aracılık da yoktur. Bu argüman bile Eylem 138 için yeterlidir. Eylem 139 ile ilgili meslektaşımın bıraktığı yerden devam ederek birkaç kısa ekleme yapacağım. 'nın, aradan 3 yıl geçtikten sonra bir anda meseleyi "anlaması" gibi, hayatın olağan akışına aykırı olan mantık dışı hususlara tekrar girmiyorum; bunlar zaten iddianame yazılırken görülmeliydi. Görülmediği için ben daha çarpıcı noktalara değineceğim.
etkin pişmanlık ifadesinde, ile görüşmesini anlatırken; "Zafer bana böyle deyince, alacaklarımı alabilmek için ifademin başında söylediğim parayı vermem gerektiğini anladım" diyor. İfadesini baştan sona defalarca okuduk; hiçbir yerinde, hiçbir miktarda paradan bahsetmiyor. Üstelik ile olan diyaloğunu anlatırken alacak tahsilinden de söz etmiyor; aralarındaki konu, daha önce aldığı ihalenin iptali konusunda yardım istemesi. Buradaki ilk kurgu hatası şudur: Ortada konuşulan bir rakam olmadığı için, 'nın hangi parayı vermesi gerektiğini anlama imkanı yoktur. Kendi ifadesiyle çelişiyor. Üstelik "Miktar belli olmasa da bir para vermem gerektiğini anladım" da diyemez; çünkü ifadesinin devamında "Bu kadar parayı tek seferde veremeyeceğimi anladım" diyor. Demek ki zihninde belirli bir rakam var ama bu rakam ifadede hiçbir yerde geçmiyor.
Diyelim ki ihalenin miktarı üzerinden bir oran verdi ve o rakamdan bahsediyoruz; bu da mümkün değil. Çünkü ihale toplamda 33.000.000 TL değerinde. Özderya'nın iddia ettiği gibi rüşvet miktarı %5 olsa bile, bu rakam 20.000.000 TL etmez. Oysa kendisi 20.000.000 TL rüşvet verdiğini iddia ediyor. Bu hesap da tutmadı. Bence işin en çarpıcı kısmı şurası: Tek seçenek kalıyor, o da bu ihaleyi almak için rüşvet vermiş olabileceği. Ben bunun doğru olabileceğini düşünüyorum; çünkü hem iddianamenin genel mantığına daha uygun hem de bu durum müvekkilimi ve tüm sanıkları bu eylemden kurtarıyor. Neden mi? Çünkü söz konusu ihalenin yapıldığı tarihte İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin başında Ali Yerlikaya var. Tarihleri söyleyeyim: İhale 29 Mart 2019'da duyuruluyor, yapılacağı tarih ise 25 Nisan olarak belirleniyor. 31 Mart seçimleri yaklaştığı için süreç uzuyor. İmamoğlu 17 Nisan'da mazbatasını alıp göreve başlıyor ancak 6 Mayıs'ta seçimler iptal ediliyor. 6 Mayıs'tan 23 Haziran'a kadar İBB Başkanlığı koltuğunda Ali Yerlikaya oturuyor. İhalenin tarihi ise 15 Mayıs. Yani ihale kazanıldığı sırada koltukta Ali Yerlikaya oturmaktadır. Eğer "Ben bu ihaleyi kazanmak için rüşvet verdim" derse, kendisine şahitlik ederim; dosya zaten bu tip şahitliklerle oluşturulmuş, bir suç daha eklenmiş olur.
Yine de iddianameyi ciddiye alıp ihale konusunu tartışmak istiyorum: Burada Unkapanı Köprülü Kavşağı ihalesinden bahsediliyor. Bu güzergahtan aynı zamanda Alibeyköy-Eminönü tramvay hattı da geçecektir. Buna uygun alt geçit inşa edilmesi lazım. Bu alt geçidin inşa edilebilmesi için gereken teknik detaylar proje dosyasında yer almıyor. Bu yer almadığı tarafa bildiriliyor ihaleden sonra. Bunu iki ay içinde düzelt deniliyor. İki ay içerisinde bu değişiklik düzeltmeler olmuyor ve İBB Raylı Sistemler ekibi bu değişikliğin olmadığını tespit edip bildiriyor. İhale yetkilisi de ihaleyi bu anlamda, bu sebeple iptal ediyor. Şimdi burada şöyle bir şey yapıyor; ihale sonuçlandırıldıktan bir gün sonra iptal edildi diyor. Yani sanki rüşvet vermedi ya bir gün sonra iptal edildi gibi anlatıyor. Halbuki zaten Kamu İhale Kanunu'nun 40. maddesine göre ihale yetkilisinin bir ihaleyi iptal edebilmesi için toplamda beş gün süresi var. Yani o beş gün içinde iptal edecek başka bir zamanda iptal edilemez. Bunu işte böyle gizem katarak sanki başka bir imada bulunarak rüşvet meselesiyle ilişkilendirmeye çalışıyor. Az önce anlattığım sebeplerle de tutmuyor ama bu sadece bu sebeple de tutmuyor. Şimdi para bunun neresinde, rüşvet neresinde? Hiçbir şey yok burada. Şimdi alacaklarını alma teorisini düşünelim. O zaman da diyor ki alacaklarımı yani rüşvet verdim verdim ama alacaklarımı alamadım. Neden alamamış? Çünkü ödemeyi tek seferde yapmadığı için sinirlenmiş, geciktirdiği için sinirlenmiş, ödemelerini yapmamış. E bir daha 'e de ulaşamamış. Şimdi iddia neydi; üç sene önce 'le konuştuktan sonra üç sene sonra güya rüşvet vermeye başlıyordu. Yani üç sene sonra rüşvet vermeye başlayıp rüşveti iki ay içinde tamamlıyor. Yani iki ay içinde yani üç sene beklemiş ama iki ay içinde tamamlandığı için kızılıp kendisine ödemeleri yapılmamış.
'le bir daha görüşemedim diyor sonraki beyanlarında 2023'te görüştüğü söyleniyor. Bu eylemde belirlenen suç tarihi aralığında 'le görüşmüş olduğu anlamına geliyor. Görüşmüş oldu hiç böyle bir diyaloğundan bahsetmiyor. Yani ben bu kadar para verdim ama ne oldu alacaklarım alamadım hala diye. Benzer zaman kaymaları işte Cemal Ülfuk Karakaya meselesinde de var. Yani güya Cemal Ülfuk Karakaya rüşvet istiyor. Rüşvet istendiğinden yedi ay sonra , 'e o ayrıntıları anlattılar. Bu rüşvet yedi ay sonra veriliyor. Niye böyle yapılıyor? Şimdi burada bu tip zaman kaymalarının neden olduğu da 'nın Ekim 2025'te verdiği ifadesinde gizli. Dikkat ederseniz orada müvekkil bizim vekilimiz beş aydır halihazırda tutuklu. Bu ifadede şöyle beyanda bulunuyor. Diyor ki Zafer benim yanıma geldiğinde 'in telefonu yanında olurdu o sebeple Zafer'le baz kaydım az çıkmış olabilir. Neden böyle diyor? Yani çünkü kendi kurgusuna göre müvekkil 'in en azından dört beş kere kendi iş yerinde Selim'in iş yerine gitmiş olması lazım burada kaydı çıkmış olması lazım ama tabii ki böyle bir şey yok. Peki bunu o tarihte nereden biliyor? Yani bu baz kayıtlarının bulunmadığını, eksik olduğunu nereden biliyor? Ortak kaydın olmadığını nereden biliyor? Ki tarihler tutmuyor onu şimdi söyleyeceğim ama sadece şunu da ekleyeyim buraya. Verdiğim paralar benim kasamda olan paralardı o yüzden bankadan çektiğime dair sunabileceğim bir dekont yok, kanıt yok diyor. Şimdi bu da aslında sorusu atılmış bir cevap. Ama şu tarihlere dikkat çekip bu kısmı tamamlayayım.
İddianameye göre 'le 'nın ortak baz verilerine bakıldığı raporun tarihi yani kolluk araştırma raporunun tarihi 30 Ekim 2025. Yani Selim son ifadesini bundan en az beş gün yani beş gün, yedi gün önce veriyor ve bu ifade verdiği tarihte bu baz verilerine ilişkin bilgisi var ve bunlara göre cevap veriyor. E şimdi bundan ne anlamalıyız o da savcının alt satırlarında gizli. Savcı eylem 139'u bunu anlatırken diyor ki aynı eylem 138'de olduğu gibi. Niye? Çünkü orada baz kayıtlarıyla yani 'e ilişkin baz kayıtlarıyla dekont tarihleriyle diğer suçlamaları uyumlu hale getirmek üzere böyle bir masa başı kurgu işi yapılmıştı. Burada baz kaydı çıkmadığı için dekont da çıkmadığı için bu iş yapılamıyor o yüzden havada kalıyor. Aslında 138-139 beraber planlanmış masa başında planlanmış eylemler. Bu tabii daha önce burada da bir şey soruluyordu sorgusundan sonra hayattan engel olduğunuz tesadüf dışında bir sebeple açıklama tutkusunun sonuçlarından bir tanesi.
Şimdi son olarak tutukluluğa ilişkin birkaç cümle söyleyeyim bitireyim. Şimdi az önce de hani CMK 100'den başlayarak bir tutukluluk meselesine ilişkin meslektaşım konuştu. Geçen hafta da biz hani abartmıyorum hukuk referansıyla bir tahliye talebinde bulunduk. Etik referanslarla bulunduk, dini referanslarla bulunduk hatta hesaplamalar yaptık matematik referanslarıyla bulunduk, tarihsel metinleri yardıma çağırdık. Magna Carta'yı, Mecelle'yi, Türk Yargı Etiği Bildirgesi Rehberi'ni vesaire TCK-CMK'ya zaten girmiyorum defalarca söyledik ama tahliye edilmedi. O yüzden bunları açısından da tekrar mıyım tekrar etmeli miyim bilmiyorum. Yani tekrar şimdi burada CMK 100 tartışmak bu bağlamıyla etkili bir yol gibi gelmiyor bana o yüzden ben yine başka bir referans tercih edeyim. Bu etimolojik bir referans olsun hani artık galiba başka başka alanlarda da buna ihtiyaç duyacağız gibi başka referanslara da. Şimdi bilmiyorum ilgili misiniz bu tip konulara ama Türkçe dili yani ben severim Türkçe diliyle ilgili meseleleri. Arapça'dan gelmiş çok sayıda sözcük vardır ve Arapça kökenini de beraberinde getirir o kökten türemiş başka sözcükleri de beraberinde getirir.
Mesela hakim sözcüğü bunlardan bir tanesidir hkm kökünden türer. Bununla ilgili bir sürü başka işte tahkim, muhakeme vesaire hepsi bir sürü aynı kökten gelmiş sözcük vardır. Ama bunların içinde özel olan bir tanesi vardır. Hakimle aynı şekilde yazılır farklı şekilde okunur o da Arapça'daki farkından dolayı hakimdir bu sözcük. Yani hakim değil hakim. Yani hakim h'den sonra elifle yazılır, hakim sonunda uzun i ile yazılır. Ve hakim hükmetti, yargıladı anlamında bir hani fiilden türetilmiştir. Hakim başka bir anlama gelir anlamı bilgedir. Şimdi hakimden, hakimden türetmeye devam ederseniz kelimeleri hikmete varırsınız yani hikmet sahibi olmak anlamında, bilge olmak anlamında. Hakimden türetmeye devam ederseniz hükümet sözcüğüne varırsınız. Burada vereceğiniz kararlar bizim hangi yola çıkacağımızı belirleyecek aynı tutuk gibi aynı esas hakkında düşünceleriniz gibi. Yani ben burada iddiam şu; ayrı bir kuvvet olarak muhakeme yani muhakeme ayrı bir kuvvet olarak yargı hükümetten yani yürütmeden ayrılmalıdır. Sizi bu anlamıyla bilgeliğe, hikmete, hakikate yani hakim olmaya davet ediyorum. Başta müvekkilin oğlu 'in tahliyesini ve nihayetinde 'in tahliyesini talep ediyorum.
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.