7. Duruşma Günü · 18 Mart 2026
← Duruşmada gör
13:42

“Rize’liyim. 37 yıldır Orman Yüksek Mühendisiyim. Hem kamuda hem de özel sektörde farklı işler ve görevler yaptım.

Fakat beni şahsen veya gıyaben tanıyanlar, ne eğitimimle ne de mesleki kariyerimle bilirler. Herkes, içinde bulunduğum ve bununla da gurur duyduğum siyasi kimliğimle özdeşleştirmiştir beni.

12 Eylül ihtilalinin silindir gibi üzerinden geçtiği Milliyetçi Hareket’te, lideri hapisteyken İstanbul Ülkü Ocakları Başkanlığı görevinde bulundum. Bütün bu sıfatlardan öte hayatımın en büyük onuru, gençlik yıllarımda Alparslan Türkeş’in en yakınında yer almak ve onun tecrübesinden geçmektir.

Bu girişi yapmamın sebebi siyasi kimliğimi ifade etmek değildir. Zaten bu yüzden fazla uzatmıyorum. Maksadım, sadece dünyaya bakışımı ve hayatı yaşayış tarzımı daha kolay anlamlandırabilmeniz için ifade edeceğim görüşlerin arka planının anlaşılmasını sağlamaktır.

Hiç kuşkusuz, binlerce yıllık geleneğe sahip Türk devletinin ve tarihin süzülerek gelen değerlerini bir kelimeyle tarif etmek gerekirse; örf, din, coğrafya, dil gibi kavramların bunu karşılamaya yetmeyeceği açıktır. Bu değerler, binlerce yıl önce “töre” olarak ifade edilirken, bugün “hukuk” olarak adlandırılan kurallar manzumesiyle en doğru şekilde tarif edilmektedir.

Dolayısıyla günümüzde devlete bir sıfat yakıştırmak gerekirse; mevzuat hükümlerine göre işleyen, köklü teamülleri ve kendi hiyerarşisi olan bir hukuk devletinden söz etmek gerekir.

Kişiler, konjonktür, teknoloji ve güncel olaylar sürekli değişim içerisindedir. Buna karşın devletin varlığını sürdürebilmesinin tek sebebi, hukuktan aldığı meşruiyet ve bu meşruiyetin sağladığı güçtür.

Devlet, gücünü, kadrolarını, imkanlarını ve yetkilerini kural dışı, hukuk dışı, mevzuat dışı, teamül dışı ve hiyerarşi dışı bir yapıyla paylaşamaz; böyle bir ihtimalden dahi söz edilemez. Devleti bu şekilde yönetmeye çalışan her yapı, er ya da geç bizzat devlet tarafından tasfiye edilir. Aksi halde ortada bir devletten söz edilemez ve bu devletin kalıcılığı da mümkün olmaz.

İşte benim devlete ve hukuka bakışım, kendimi bildim bileli bu şekildedir ve asla değişmemiştir.

Vatanın sevdalısıyım. Ancak dün üç kıtaya yayılan vatanın bugün Anadolu coğrafyasına sıkışmış olması, sevdiğimiz vatanın sınırlarının değişkenlik gösterebildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Türk milliyetçisiyim; ancak bizim anlayışımız ırka dayalı değildir. Binlerce yıl önce Bilge Kağan, düşmanlarıyla yaptığı savaşı ve sonrasını şöyle ifade etmektedir: “Ölen öldü, kalanlar millet oldu.” Yani bir savaştan kalanlar dahi aynı millet tarifine dahil edilmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk de bu nedenle “Ne mutlu Türk olana” değil, “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyerek, ırka değil mensubiyet şuuruna dayalı bir millet anlayışını ortaya koymuştur.

Müslümanım ve bununla gurur duyuyorum. Ancak devletimiz İslam’dan önce de vardı. Bizi yek vücut yapanın sadece din olduğunu söylemek eksik bir değerlendirme olur.

Özetle; örf, din, millet ve vatan kavramlarının her biri bizim için kutsal ve son derece kıymetlidir. Ancak devlet, bunların üzerinde ayrı bir birleştiricilik, devamlılık ve tanımlanabilirlik ifade eder.

Bu nedenle devletimizin başına 15 Temmuz darbe girişimini örmeye çalışan paralel yapı ve benzerleriyle ömrü boyunca mücadele etmiş, bu uğurda bedeller ödemiş bizlerin; “sistem” olarak adlandırılan hukuk dışı bir yapı içerisinde yer almamız, böyle bir yapının varlığını kabul etmemiz ya da buna hizmet etmemiz asla mümkün değildir.

Ömrü boyunca devlete kutsiyet atfeden, haram-helal gözeten, tarihin bizi nasıl anacağını düşünen ve ahirette hesap vereceğine inanan bir kişi olarak; tarafıma yöneltilen suçlamalarla yargılanmanın, şu ana kadar özgürlüğümün kısıtlanmasından daha ağır bir bedel olduğunu ifade etmek isterim.”

Duruşmanın tamamını gör →