Sayın Başkan, Sayın Heyet, Sayın Savcı; ben, . Silivri'de doğdum, Silivri'de büyüdüm ve halihazırda ailem, 90 yaşındaki annem Silivri'de ikamet etmektedir. 1990 yılında Silivri Belediyesi'nde başlayan bir belediyecilik serüvenim var. Sırasıyla Silivri, Avcılar ve Beylikdüzü Belediyelerinde Basın Yayın Halkla İlişkiler Müdürlüğü, ayrıca çoğunlukla da Kültür Müdürü olarak görev yaptım. 2020 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel Etkinlikler Müdürü olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne geçiş yaptım. Ardından Halkla İlişkiler Koordinatörlüğü ve 2021 yılında kurulan Basın Yayın Halkla İlişkiler Daire Başkanlığına daire başkanı olarak görev aldım. Ta ki 20 Mayıs sabahı saat 06.00'da gözaltına alınana kadar. Bugün bu kürsüye, yalnızca bir ceza soruşturmasının muhatabı olarak değil; gözaltına alındığım gün hakkındaki iddialarla hiçbir ilgisi bulunmayan, özel hayatıma ilişkin haberler ve görsellerle kamuoyu önünde hedef gösterilmiş, sosyal medyada, televizyonlarda linç edilmiş bir insan olarak çıkıyorum. Biraz bu konuyu açmak isterim. Zira konu benim açımdan ve 90 yaşındaki annem ile o zaman 16 yaşına yeni girmiş kızım açısından önem arz etmektedir. Çalışma arkadaşlarımla ilgili çıkan çirkin, bel altı haberlerin kasıtlı ve algı yönetimine dahil olduğu çok aşikardır. Bunun yanı sıra algı operasyonunda işimle ilgili linç girişiminde "Halay başından Kültür Müdürlüğü'ne, oradan da daire başkanlığına" diye çıkan saçma sapan haberlere öfkem büyüktür. Evet, ben bir halay başıyım. Hem de Türkiye'nin yetiştirmiş olduğu en iyi halay başlarından biriyim. Türkiye'nin yetiştirmiş olduğu en iyi halk oyunları hocalarından biriyim. 1976-1979 yıllarında başlayan halk oyunculuğum, art arda gelen oyunculuk dönemi ve Türkiye şampiyonlukları beni bu alanda çalışmaya itti. 1980 yılında başladığım halk oyunları süreci; derleme, araştırma, Trakya bölgesi, özellikle bu bölgede Trakya bölgesi örf, adet, gelenek ve göreneklerinin kuşaklara aktarılmasında önemli görevler üstlendi. Yani hiçbir şey tesadüf değildi. Çok çalıştım, derledim, araştırdım, uyguladım ve önce İstanbul birincilikleri geldi; ardından Marmara bölge birincilikleri, yine ardından Türkiye şampiyonlukları geldi. Artık son olarak 2004 yılı Dünya Halk Oyunları Şampiyonluğu ile taçlanan bir hikayeye dönüştü hayatım. Artık geri dönüş yoktu. 1980 yılında başlayan geleneksel kültüre bağlı çalışmalarım okullarda, STK'larda, belediyelerde devam ederken Türkiye Halk Oyunları Federasyonu'nda Danışma Kurulu Üyesi olarak görev aldım. Onlarca konferans verdim. İstanbul Üniversitesi'nde, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde, Marmara Üniversitesi'nde tez konularına kaynak kişi olarak katıldım. Konuşmacı olarak konferanslar verdim. Defaatle uluslararası birçok ülkede; İspanya'da, Fransa'da, Çin'de birçok yine geleneksel kültür ve yerel yönetimler arasındaki bağlantıyı anlayan konferanslar verdim.
Taner Çetin Savunması
Yine Beylikdüzü'ne geldikten sonra ki bu süreçlerde topluluklar kurdum, yönettim, yarışmalara katıldım. Beylikdüzü'ne geldikten sonra bu süreç yine devam etti. Silivri Belediyesi ve Avcılar Belediyesi'nin hemen ardından Beylikdüzü Belediyesi'nde kentin dokusu, demografik yapı, işte beyaz yakanın çok ağırlıklı olduğu bir kentte Sayın Başkanım 'nun da çok büyük desteği ile Beylikdüzü Gençlik Senfoni Orkestrasını kurdum. YouTube’da izlemenizi çok isterim. 100 gençten oluşan bu topluluk 9 sezondur, yani 8 yıldır gönüllü olarak klasik müziğe can veriyor. Halen Başkanımın tam desteğiyle, Beylikdüzü Gençlik Senfoni Orkestrası hayatına devam ediyor. Bu akşam da konserleri varmış. Benim kızım da orada çellist olarak görev alıyor. Senfoni, gençlerden kurulmuştu. Hatırlarsınız belki, 2017 yılında bayram kutlamaları askıya alınmıştı. Tam da o dönemde, 30 Ağustos'ta "Bu bayramları kutlayamazsınız.", "Kutlama yapamazsınız." denilmişti. "Beylikdüzü'nde, yeryüzünde yapamazsak, gökyüzünde biz bayramlarımızı kutlarız" dedik ve Beylikdüzü Belediyesi Gökyüzü Bandosu'nu kurduk. Yerden 25 metre yükseklikte marşlar çalan bir kent orkestramız, Gökyüzü Bandomuz vardı artık. Basında bu süreçte yer alan saçma sapan haberler, yalan yanlış haberler yerine "Keşke bunlardan söz edilseydi" dedim. Kurulan topluluklar ile birlikte klasik müzik festivalleri, caz müzik festivalleri, sahaf festivalleri, uluslararası heykel sempozyumları, uluslararası resim çalıştayları, yüzlerce kitap, dergi, gazete, sergi, kütüphaneler, kültür evleri, kültür merkezleri, tiyatrolar, bayramlar... Görenler Sayın Başkan, anlattığım gibi Türkiye geleneksel kültürüne ait çalışmalar yaptıktan sonra ayrıca onlarca festival, organizasyon gerçekleştirdim. Bu kadar hayatımın, aslına bakarsanız daha yeni başladığım iş hayatıma, yeni başlamış olduğum süreç içerisinde, öğrencilik hayatımın hemen arkasından başlamış olduğum süreç içerisinde sürekli bu tür organizasyonların içerisinde olmam, yıllarca Türkiye'yi temsil etmiş birisi olarak da benim kültür müdürü olmamdan daha doğal ne olabilirdi? Türkiye'de bu konulara benim kadar vakıf bir başkası var mıdır diye düşünüyorum. Ukalalık olarak kabul etmeyin lütfen, çünkü gerçekten bu bölgede artık biraz da yaşım gereği herhalde kaynak kişi olarak bir tek ben kaldım. Sayın Başkan, öncelikle daha uygun bir profil bulmak biraz daha güç dediğim gibi ama YouTube'a girerseniz “Gökyüzü Bandosu” yazın, Beylikdüzü Belediyesi Gençlik Senfoni Orkestrası yazın, Avcılar Belediyesi Geleneksel Danslar Topluluğu yazın, Avcılar Belediyesi Geleneksel Danslar Topluluğu yazın, “dünya şampiyonu” olarak yazın; karşınıza çıkacaktır. Bunları görmek beni gururlandırıyor ama tabii ki çıkan haberler hiç de böyle değildi.
Şimdi gelelim İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne geçiş sürecime. Bu çalışmalardan sonra artık İstanbul genelinde bir şeyler yapmak zorundaydım. Bu birikimleri İstanbul'la paylaşmak için İstanbul Büyükşehir Belediyesi İnsan Kaynakları Daire Başkanlığı'na başvurdum. Beni Başkan Danışmanı Yiğit Oğuz Duman'a pas ettiler. Benimle 2 kez mülakat yapıldı. Uygun pozisyon olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü uygun görüldü. Buradaki çalışmalarım esnasında pandemi patladı. Pandeminin başlamasıyla birlikte etkinlikler ve organizasyonlar yavaşlamıştı. Bu arada Basın Yayın Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı'nın kurulması dedikoduları vardı, yeni bir daire başkanlığı kuruluyor diye. Hem Avcılar'da hem Beylikdüzü'nde —Silivri'de diyemeyeceğim ama— Avcılar'da, Beylikdüzü'nde çoğunlukla Halkla İlişkiler Müdürlüğü ve Kültür Müdürlüğü yaptığım için, gerek çağrı merkezlerinin içerisinde bulunmuş olduğum gerekse geleneksel kültür içerisinde bulunmuş olduğum, tanıtım organizasyonlarının içerisinde bulunmuş olduğum birçok etkinlikte bulunduğumdan dolayı da "Ben bunu yapabilirim" dedim ve başvuruda bulundum. Yine Yiğit Oğuz Duman'la görüştüm. Yine 2 kez mülakat yapıldı benimle. Ve bu mülakatlarda uygun bulunarak göreve başladım. 2021 yılında Basın Yayın Halkla İlişkiler Daire Başkanı olarak görev aldım ve incelemeye başladım. Basın Yayın Halkla İlişkiler Dairesi nedir? Ne iş yapar? Nasıl çalışır? Hangi birimler vardır? Hangi müdürlükler vardır? Derken mutlaka sizin de bildiğiniz, duymuş olduğunuz "Beyaz Masa" diye bir birim çok dikkatimi çekti. Bu birim vatandaşa birebir dokunabilecek bir birimdi. Ancak çok atıl kullanılan bir birimdi. Yeni bir model, yeni bir anlayış, yeni bir felsefe gerekliydi. Sadece bir masa adından çıkarmak gerekiyordu, bir masanın bir anlamı yoktu. Biz belediyeydik, hizmet veriyorduk. Vermiş olduğumuz hizmetler çözümdü. Vatandaşın her türlü ihtiyacına çözüm olan, her türlü ihtiyacına cevap veren bir yapı kurmak zorundaydık. Ve Çözüm Merkezi'ni kurduk. Artık Beyaz Masa değil, Çözüm Merkezi olarak anılmaya başlamıştı.
Neydi Çözüm Merkezi? Sadece adresleme yapan bir telefon, bir çağrı merkezi değildi. Öncesinde öyleydi, öyle olmamalıydı. Büyükşehir Belediyesi'nde 103 müdürlük vardır, herhalde hala öyledir, bilemiyorum. 103 müdürlük vardır. 103 müdürlüğün her türlü... 103 müdürlüğe gelen talep, şikayet, önerileri önce normal koşullarda çağrı merkezine geldiğinde direkt olarak o müdürlüğe pas ediyorlardı. Bunun böyle olmaması gerektiğine inandık. Dedik ki; bu böyle olmaz, bunda başka bir yani bir eksiklik var. Vatandaşı tamam, adresledik oraya; orada ne olduğunu, ne bittiğini bilmiyoruz. O zaman her müdürlüğe birer personel koymaya başladık. Bizim personellerimiz o birimlerde ya da o birimlerden bize cevap verecek personeller istemeye başladık. Ve her birimde, her müdürlükte artık Çözüm Merkezi'nin birer personeli vardı. İhtiyaçlara, taleplere, şikayetlere, önerilere oranın müdürüyle, müdür yardımcısıyla, daire başkanıyla görüşerek cevap verebilir duruma gelmişlerdi. Ve oradan gelen cevabı Çözüm Merkezi'ne ilettiler. Çözüm Merkezi vatandaşa dönerek cevap vermeye başladı. Bu uygulanabilir miydi? Evet, uygulanabilirdi. Ancak şimdi o kadar büyük sorunlarla sıkıntılı bir çağrı merkezi sistemi vardı ki bir gün bir mesaj geldi. Aslında bir kırılma noktası. Sayın Başkanım hatırlıyor mudur, hatırlamıyor mudur bilmiyorum. Şimdi ben daha yeni başlamışım, çağrı merkezini anlamaya gayret ediyorum. Bir ekran görüntüsü: Üstte "İBB 153" yazıyor, altında "37 dakika" yazıyor ve işte diğer tarafta da Başkan Bey'in mesajı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Boş bir ekran, sadece o 37 dakikaya takıldım ama nedir diye böyle müdür arkadaşlarımı falan çağırdım. Dedim ki: "Ya çocuklar, bir bakın buna." Dediler ki: "Bekleme süresi." Nasıl yani? Vatandaş üşenmemiş, 153'ü aramış, beklemiş. Üşenmemiş, 37 dakika boyunca o telefon cevap vermemiş ve 37 dakika sonunda ya kapattı, küfür etti kapattı, ya nasıl kapattıysa ve bunu da Başkan Bey'e iletmiş. Başkan Bey de bana bunu atmış. Bu, bizim için bir kırılma noktasıydı. Bu sefer dedik ki; yani bir defa bunu dünya standartlarına çekmemiz gerekiyor. Bu böyle bir şey olamaz. Yani 37 dakika... Açtık telefonu, koyduk önümüze, kronometreyle boş bir şekilde 10 dakika dayanamadık. Bankaları arıyorsunuz, biliyorsunuz o tür çağrı merkezi sistematiklerini; bu kabul edilebilir bir şey değildi. Dedik ki: "Bunun vardır bir hal çaresi, yolu."
311'i araştıralım dedik. Amerika'yı araştırdık, Fransa'yı araştırdık, Hindistan'ı araştırdık —Hindistan'da çağrı merkezi sistemleri çok iyi diye Hindistan'ı araştırdık— ve bir şey gördük: 20 saniye ile 1 dakika, 1,5 dakika arasında gidip gelen süreçler vardı. Şimdi Amerika'ya baktığımızda 1. sırada, en üstteki sıkıntılı durum trafik ve parklanma sorunuydu. E bizdeki sorun yoksulluktu. Bizi arayanlar yardım için arıyorlardı, bizi arayanlar yoksulluk için arıyorlardı, bizi arayanlar kreş için arıyorlardı. Bizim sürekli sosyal hizmetlerin alanıyla ilgili, yoksullukla ilgili bir süreci yönetmemiz gerekiyordu ve bu çok ciddi bir sıkıntıydı. "Biz bunu hakikaten 20 saniye ile 1,5 dakikaya çekebilir miyiz?" diye çok ciddi bir çalışma yaptık. Ve bu çalışma sonrasında özel sektörden, bu konuda birçok şirketle danışmanlıklar istedik. Dedik ki: "Ya gelin, bize bu işi bir anlatın. Burada bir yanlışlık var, 10 dakika 15 dakika normal diyoruz; 10 dakika telefonda beklenemez. Bunu bir çözmemiz gerekiyor" dediğimiz yerde, birçok danışmanın vermiş olduğu önerilerle de süreci doğru yönetmeye başladık. Vardiya sistemini değiştirdik. Şu anda Çözüm Merkezi'nde —burada arkadaşlarım var— 11 vardiya var. Sabah kuşluktan başlayarak gece yarısına kadar giden 11 vardiya. Ve bu 11 vardiyada personel sayısının yokluğu değildi sorun olan; sorun olan, o sistematiği kuramamaktı ve sistematiği kurmaya başladık. Dedik ki: "Bu iş bu şekilde olmuyor, o zaman vardiya sistemiyle başlayacağız." İçerideki konuşma sürelerine, molalara, işte personelin verdiği cevap süresine müdahale ettik. Yoksulluğu çok kısa anlatamıyorsunuz, insanlar dertlerini anlatıyorlar; siz onlara o kadar kolay cevap veremiyorsunuz. Ama bunu bir şeye oturtmamız gerekiyordu ve daha kısa cevaplarla, daha olumlu bir şekilde ve onlara ikinci bir hakla, "Biz bunu sosyal hizmetlerden cevabını aldıktan sonra size vereceğiz." diyerek; gerekirse mesaj sistemiyle, WhatsApp sistemiyle ve sosyal medyayı da bu işin içerisine, tamamını katarak sosyal medya sistemiyle çağrı merkezini geliştirdik.
Şimdi Çözüm Merkezi içerisinde adresleme yapandan çıktık; evet, vatandaşın bütün sorunlarına cevap vermeye başladık. Bunların içerisinde belki sizin uygulamalarınızda da vardır, "Otobüsüm Nerede?" diye bir uygulamamız var. Bu Otobüsüm Nerede uygulamasını koyduğunuz zaman, insanlar örneğin Haramidere'de otobüs bekliyor, otobüsü gelmedi. Telefon açıp 153'e: "Ya benim otobüsüm gelmedi, ben Haramidere'deyim" dediğinde; bizim önümüzde İETT ile birlikte çalıştığımız için dev ekranlar açılıyor ve otobüsün nerede olduğunu bilir durumda vatandaşa diyoruz ki: "2 dakika sonra otobüs sizin yanınızda olacak." Ya da psikolojik destek almak isteyenlere Sağlık Müdürlüğü'yle, Sağlık Daire Başkanlığı'yle bağlantılarını kurarak onların destek almalarını, randevularını ayarlar duruma geldik. Ve tabii ki sosyal yardımlar, üniversite yardımları, öğrenci yardımları, bunun yanı sıra süt yardımları; bunların taleplerini almaya başladık ve yine sosyal hizmetlerle bu süreci yönetmeye devam ettik. Büyükşehir Belediyesi'nde 30 daire başkanlığı var, 103 müdürlük var; 30 dairenin tamamına hizmet vermeye başladık. Yetmedi, iştiraklere de hizmet vermeye başladık, iştiraklerin de ihtiyaçlarına cevap vermeye başladık. "Ama bunu sadece 153 çağrı merkezi üzerinden mi yapmalıyız?" dedik, "Hayır." Bu sefer dedik ki: "İster telefonla, ister yerinde çözüm ekipleriyle, ister çözüm noktalarıyla —ki 39 ilçede görmüşsünüzdür, kent merkezlerinde böyle metal yapılar var üzerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çözüm Merkezi yazan—..." Yine görmüşsünüzdür mobil çözüm araçlarımız var, az önce sevgili Serap'ın göstermiş olduğu mobil çözüm araçları... İsterse kampüste çözüm ekipleriyle, ister mahallede çözüm ekipleriyle bu hizmeti sunalım. Kampüste çözüm dediğim… Birazcık size bu konuyla ilgili bilgi vermek adına açayım ve ondan sonra bu tarafı kapatmak istiyorum. Kampüste çözüm dediğimiz; İstanbul'daki üniversitelerin, özel ya da devlet üniversitelerinin tamamına okurlar açılırken, özellikle üniversiteler açılırken —o açıldıktan sonra da yapıyoruz ama— kente yeni gelen öğrencilere hizmet vermek için kurmuş olduğumuz bir sistemdi. Kente yeni gelen bir öğrenci, "Burada ne yapabilirim?" bunu görmek istiyordu. İstanbul'da metrobüsün nasıl kullanılacağını bilmek istiyordu. Yurtta, yurda nasıl gideceğini görmek istiyordu, bilmek istiyordu. Üniversite yardımından nasıl yararlanacağını Kampüste Çözüm ekiplerinden öğrendi.
Şimdi size şöyle bir şey söylemek istiyorum: Biz Çözüm Merkezi olarak günde 60.000 çağrıya, yılda 30 milyon etkileşimle vatandaşa hizmet vermeye başladık. Şimdi bunların tamamının yapılmış olduğu bir yerde, açıkçası ben kendimi bu kadar saçma sapan haberlerin içerisinde bulduğumda biraz değil, epeyce canım sıkıldı. Ve şimdi böyle bir yapıda, 2.500 çalışan arkadaşımla nitelikli o kadar çok işe imza attık ki; bu anlattığımın yüzlercesini yapıyoruz. Sadece çağrı merkezinden bir bölüm anlattım size, yüzlercesini yapıyoruz. Şimdi bu kadar yüzlerce birimle birlikte 16 milyon İstanbullu'ya hizmet verirken; sadece 12 ihaleyi ki o 12 ihalenin de hepsine artık sizler de aşina oldunuz, iyice ezberlediniz. Hepsinin tek bir ihale olduğunu yani tanıtım organizasyonunun, muhtelif tanıtım organizasyonunun bir, işte video çekimlerinin bir olduğunu siz de gördünüz. Sadece bunların anılması, sadece bunlarla buraya bir de suç işlemişiz gibi, rutin işleri yapmamızdan kaynaklı ispat edilmesi, bize ispat edilmesi gerçekten yapılan hizmetleri yok saymak, göz ardı etmek büyük haksızlıkmış gibi geliyor bana. Ben bu sözümü 90.000 kişilik İstanbul Büyükşehir Belediyesi aileme söylüyorum. 2.500 çalışan evladını Sayın Ekrem Başkanım bana teslim etmişti. Bugün ben, , ne o 90.000 kişilik İBB ailemin, ne 2.500 kişilik Basın Yayın ve Halkla İlişkiler ailesinin, ne hizmet verdiğimiz 16 milyon İstanbullu'nun, ne de bu geminin kaptanı benim sevgili başkanım 'nun başını öne eğdirecek, yüzünü kızartacak hiçbir evraka, hiçbir olumsuzluğa, hiçbir fesata, hiçbir menfaate, hiçbir hileye imza atmadım. O yüzden 90 yaşındaki anneme ve bugün 17 yaşına girmiş olan kızıma sesleniyorum: Benim alnım açık, başım dik; gönlünüz ferah olsun. Şimdi gelelim 20 Mayıs, 23 Mayıs gözaltı ve tutuklanma sürecine. Burası biraz can sıkıcı Sayın Başkan. Ben biraz daha şanslıydım diyeceğim; şanslı mıydım, şanssız mıydım bilemiyorum. Beni jandarma aldı. Ben jandarmada, arkadaşlarımın yaşadığı o rezillikleri yaşamadım. Jandarmada en azından ışık alan bir nezaretteydim. En azından buradaki jandarma arkadaşlarımızın da gerçekten aynı şekilde davrandığını da görüyorum; daha nezaketli ve süreci biraz daha iyi geçirdim o 2 günü. Ve 22 Mayıs sabahı saat 08.30'da hastane ile başlayan savcılığa geçiş sürecimiz, yerin 7 kat dibinde, -7. katta saatlerce beklememizle devam etti. Psikolojik şiddet kendini göstermeye başladı. Akşamüzerine doğru savcılığa ifade vermek üzere çıkarıldım. Sevinmiştim; kendimi ifade edebileceğim bir mekandaydım. Ancak hiç de düşündüğüm gibi olmadı. İfade vermek için çıktığım makamda, altını çizerek söylemek isterim ki, bugün iddianamede yer alan ihalelere, teknik süreçlere ya da isnat edilen eylemlerin hiçbirine ilişkin tek bir soru sorulmamıştı. Buna karşılık basında yer alan magazin dili ile paralel bir biçimde, özel hayatıma dair onur kırıcı ve yargılamayla ilgisiz beyanlarla psikolojik şiddetin dozu artmaya devam etmiştir.
Yaşımı belirten, elinde bir tesbih ile koltuğu —sizin koltuklarınız yatıyor mu bilmiyorum ama— arkaya kadar yatırmış bir savcı... Benim oğlum 40 yaşında, sanıyorum Savcı Bey de 40 yaşındaydı, o civarlardaydı. "Gel bakalım Taner." dedi içeriye girdiğimde. Sonra elindeki tespihi böyle göğsünün üstüne getirerek, çekerek: "Sen" dedi, "63, 64 yaşına gelmişsin, buradan çıkamazsın." dedi. "Zaten senin suçların sübut, buradan çıkma şansın yok senin" dedi. "Gel etkin pişmanlıktan faydalan, ben de sana yardımcı olayım" dedi. Ne olduğunu bile anlamadım, etkin pişmanlık neydi onu bile bilmiyordum. Korku ve umutsuzluk telkin ederek beyan üretmeye çalışmak, hukuki bir açıklama yapmak yerine magazin haberleriyle sorgulanmak ne kadar doğrudur, size sormak isterim. Bana gazetede çıkan, sosyal medyada çıkan kadın çalışma arkadaşlarımın isimlerini sorarak çirkin ifadelerde bulundu. Sonra "Sen ne mezunuydun?" diye sordu. Daha benim bir şey söylememe fırsat bırakmadan "İlkokul terk miydin, ortaokul terk miydin, neydi sen?" derken, ben daha konuşmama izin vermeden: "Ya senin Ekrem'in de zaten diploması yok ki. Lagara lugara senin gibi lagara lugara adamları buraya dolduruyor, bir de onlara yüklü maaş veriyor. Gel sen bak, buradan çıkamazsın. Senin yaşın yetmez buna" dedi, "Gel etkinden faydalan, ben de sana yardımcı olayım." Peki, psikolojik şiddet bitti mi? Bitmedi Sayın Başkan, Sayın Heyet Üyeleri. Psikolojik şiddet süreçle birlikte devam etti. Savcılık sonrası Sulh Ceza Hakimliği'ne çıkarıldım. Avukatıma ve aileme haber verilemeyecek kadar gizli sevk edildiğim söylenirken araçla çıkmadan basında ve sosyal medyada haber oldu. Yine böyle bir kürsüydü. Bir hakime hanım... Sağ taraftaki hakime beyin olduğu yerde elinde bir telefon. Hiçbir şekilde yüzümüze bile bakmadan —birçok kişiden duydunuz bunu— hiçbir şekilde yüzümüze bile bakmadan telefona baktı, baktı, biraz daha baktı, bekliyoruz. İşte bir şeyler sordular; cismimiz, ismimiz... Arkasından "tutukluluğun devamına" dedi ve direkt olarak indi ve çıktı. Kendimizi bir anda Silivri'de bulduk. 20 saat kadar süren süreçten sonra Silivri'ye geldik. Yaklaşık 15 gün sonra —daha bitmedi— 15 gün sonra, 4 Haziran bayramından bir gün önceydi galiba ya da bir gün sonra bayramda... 4 Haziran günü hiçbir bilgi verilmeden sabah saat 08.00 sayımında sevk edileceğimi söylediler. "Nereye?" dedim, "Güvenlik gereği söyleyemeyiz" dediler. "20 dakika içinde hazırlan, yola çıkacaksın." dendi. "Ya avukatıma haber vereyim" dedim, "Olmaz" dediler. "Aileme haber vereyim.", "Olmaz." dediler. "Güvenlik nedeniyle bilgi veremeyiz, kimseyi arayamazsınız" dediler. Avukatıma ve aileme haber verilemeyecek kadar gizli —altını çizerek söylüyorum— avukatıma ve aileme haber verilemeyecek kadar gizli olan bir sevk, nasıl oldu da daha araç yola çıkmadan, ben buradan araçla yola çıkmadan basında ve sosyal medyada haber oldu? Benim İzmir'e gittiğimin basında ve sosyal medyada yer almasını anlayabilmiş değilim.
Avukat, savunma hakkının kendisidir. Dosyam İstanbul'dayken, avukatım İstanbul'dayken, ailem Silivri'deyken beni 600 km öteye, İzmir Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu'na göndermek, savunma olanağımı elimden almak değil de nedir? O gün 7 saatlik bir kara yolculuğu yaptım; kelepçeli, tek göz bölmede, tecrit halinde, bir su ve bir somun ekmekle... Azığı, istihkakı bu kadarmış. Evet, bunlar benim kayda geçsin diye söylemek istediklerimden ibaret. 13 ay geçti, anlatmazsam dilim şişer; anlatmak zorunda hissediyorum kendimi. 64 yaşına... Evet, 63 yaşına... 2. doğum günümü de burada kutladım. 2 doğum günümü burada kutladım, kızımın 2 doğum gününü yine cezaevinde kutladım. 3-4 bayram oldu herhalde, 4 bayram oldu galiba; 4 bayramı burada kutladım. Onun için kusura bakmayın, sizin kafanızı şişiriyoruz. Şimdi ihale süreçlerine geçeceğim. Sayın Başkanım, özellikle söylemek istiyorum; az önce müdür arkadaşım anlattı bir ihale sürecini. Daha önce yine ihale süreçlerinden söz etti. Anlatan başka arkadaşlarım da oldu. Ben böyle kalem kalem, öncelikle bir ihalenin nasıl yapıldığını, kaç partnerle ve nasıl bir süreç yönetildiğini bir kez hızlıca geçmek istiyorum size. Hem kafanızda tazelemiş olursunuz hem de bunun neden böyle olduğunu daha sonrasında size anlatmış olacağım. Öncelikle ihale sürecinin başlangıcında bir başkanlık oluru alınır, hemen geçiyoruz onları. İhtiyaç listesinin oluşturulması kısmında... Bir dakika, 2. maddede kalalım. İhtiyaç listesinin oluşturulması sadece müdürlüğün yaptığı bir şey değil. Müdürlük şeflikleri çağırır, hepsiyle konuşur: "İşte bizim bu seneki ihtiyacımız ne? İhaleyi nasıl hazırlayacağız?" diye konuşurlar ve ihtiyaç duyulan tüm kalemler tek tek tespit edilir. 3. maddede ise teknik şartnamenin hazırlanmasına geçilir. İhtiyaç listesi oluşturuldu ya, hemen bununla birlikte yine müdürlük, ihale ofisi, satın alma birimi, koordinatörler, teknik personeller hepsi yine harıl harıl teknik şartnameyi hazırlarlar.
Şimdi buradan sonra piyasa araştırma komisyonuyla birlikte yaklaşık maliyet oluşturulacaktır. Yaklaşık maliyetin oluşturulması da... Şimdi ihale konusu işin belirlenmesi, bedelinin belirlenmesi, işte bu işin yine kanunlara uygun olması açısından yine müdürün teklifi üzerine —şu anda daire başkanı olarak benim onayımla— en az 3 kişiden oluşan bir yaklaşık maliyet komisyonu oluşturulur. Başlıyoruz; şimdi müdür vardı, müdür yardımcıları vardı, şefler vardı; burada şimdi 3 kişilik bir yaklaşık maliyet komisyonundan söz ediyoruz. Bunlar yaklaşık maliyeti nasıl hesaplarlar? İşte firmaları ararlar, firmalardan gelen tekliflerin aritmetik ortalamasını alarak yaklaşık maliyeti oluştururlar. Ve ihale onay belgesi hazırlanır. İhale onay belgesinde de yine ihale konusu işin adı, kapsamı, maliyeti, kullanılabilir ödenek tutarı, uygulanacak ihale usulü —açık mı, kapalı mı, işte nasıl yapılacaksa— bunlardan söz edilir. Ve gelelim zurnanın zırt dediği yere: Kullanılabilir ödenek kontrolü. Şimdi başka müdürlükler devreye girdi. Yani sadece biz kendi başımıza, sadece Altyapı Teşkilat Müdürlüğü'nün, sadece Altyapı Teşkilat Daire Başkanlığı'nın yaptığı bir işten söz etmiyoruz. Kullanılabilir ödenek kontrolü için Mali Hizmetler Daire Başkanlığı devreye girdi. Çünkü biz, "Bu işin karşılığı var mı? Paramız var mı?" diye Bütçe Müdürlüğü'ne sorarız. Mali Hizmetler Daire Başkanlığı Bütçe Müdürlüğü'ne, "Elimizde bu biz bu ihaleyi yapacağız ama yaklaşık maliyeti de bu; ama bizim paramız var mı?" diye sorarız. Onlar da bize cevap verirler. Sonra bitti mi? Bitmedi. Mali Hizmetler Daire Başkanlığı'na devam ederiz. Ön mali kontrole gider dosyamız tekrar. Ön mali kontrolde yine bütçe tertibinde yeterli ödenek bulunduğunu varsayıyoruz, orada paramız var. İhale dosyası, mali mevzuata uygunluk yönünden incelenmek üzere Mali Hizmetler Daire Başkanlığı Mali Kontrol Müdürlüğü'ne götürülür. Ödeneğin uygunluğu, mevzuata uyum, hesap doğruluğu değerlendirilir. E şimdi orada da bir sürü müdürlük personeli var. Ne oldu? Baktığımız zaman 2 daire başkanlığı var: Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi, Mali Hizmetler Daire Başkanlığı var. Kaç müdürlük var? 3 müdürlük var. Bir tane Halkla İlişkiler Müdürlüğü, bir tane Bütçe Müdürlüğü, bir tane Mali Kontrol Müdürlüğü.
Bitti mi? Bitmedi. İhale dosyasının EKAP'a girmesi var, yani ihaleden önce başlatılması. Peki bunu kim yapacak? İhale Müdürlüğü. İhale Müdürlüğü nereye bağlı? Satın Alma Dairesi'ne. Şimdi İstanbul Büyükşehir Belediyesi Satın Alma Daire Başkanlığı var, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mali Hizmetler Daire Başkanlığı var, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı var. 3 tane daire başkanlığı, 4 tane de müdürlük olduk. Bir tane daha müdürlük devreye girdi. E ne yapar bunlar peki? İhale Müdürlüğü ile ihale bilgilerini EKAP sistemine girerler. Bu arada başka bir binada bu müdürlükler, yani biz aynı binada değiliz. Benzer iş tanımı ve yeterlilik belgelerini, kriterlerini sisteme işlerler. Standart idari şartnamelere bakarlar. Gerekli formlar hazırlanır. Bir de kontrol ederler; bu iş doğru mu, yanlış mı, nasıl gidiyor diye. Ve arkasından tekrar döneriz Halkla İlişkiler Dairesi'ne, Halkla İlişkiler Müdürlüğü'ne. Halkla İlişkiler Müdürlüğü, İhale Komisyonu'nu oluşturur. Kaç kişiden oluşur İhale Komisyonu? 5. Sayın Başkanım, özür dilerim, bir bakarsınız. 5 kişiden oluşan bir yapıdan söz ediyoruz. Kaç eylemimiz var bizim? Bana bağlı, benim şey yapma... 12 eylem. Yani 12 ihaleden sorumluyum, hepsinin altına imza atıyorum. Peki bu 12 ihalede kaç tane komisyon üyesi var? 60 mı oluyor? 60, beşer kişiden 60. 2 tanesi burada; benim bir müdürüm Sayın , bir de müdür yardımcım Sayın . Geri kalan 58 kişi nerede? Doğru olan o zaten, burada olmamaları; ama bu arkadaşlarımın da burada olmaması gerekiyor o zaman. Şimdi öyle ya, 12 tane eylemde bu işten sorumlu dediğiniz 60 tane ihale komisyon üyesi var ama her ne hikmetse, herhalde onların da şanssızlığı benimle çalışıyor olmaları diye düşünüyorum.
Ve geçiyoruz ihalenin yapılmasına. Şimdi İhale Müdürlüğü... Yine bizdeki bu 5 komisyon üyesi İhale Müdürlüğü'ne gider. İhale Müdürlüğü'nde bu süreç yapılır. Orada yine bir sürü insan bu sürecin içerisinde görev alır. EKAP kayıtları, İhale Komisyon Tutanakları, teklif zarfları, yeterlilik belgeleri, teklif mektupları, geçici teminat belgeleri; tamamı resmi kayıt altına alınır. Ve nihai komisyon kararı öyledir, böyledir, kimde kaldıysa bütün isteklilere iletilir. Şikayetler yapılabilir, böyle bir önü vardır bu işin. Şikayetin yapılabilmesine açıktır ihalelerimiz; itirazdan şikayetlere, Kamu İhale Kurumu incelemesine ya da idari yargı denetimine. Peki itiraz var mı? Şu ana kadar o elinizdeki dosyalara baktığınızda itiraz da yok. O zaman bu dosyadaki bu isnatlar çöp olmuyor mı? Kesinleşen ihale kararını da yine bu süreçler bittikten sonra, itiraz süreçleri bittikten sonra yine bildiririz. Buna da yine şikayet yoluyla Kamu İhale Kurumu'na başvurabiliyorlar, yine idari yargı süreçlerini işletebiliyorlar. Peki böyle bir idari yargı sürecimiz var mı? O da yok. Arkasından klasik rutin işlerimiz; sözleşmeye davet yazısı çıkarırız, yüklenici firma gelir ve sözleşmeyi imzalarız. Sözleşmeyi imzaladıktan sonra Kontrol Teşkilatı ve Muayene Kabul Komisyonu oluşturulur. Bakın bunların hepsini müdürlük yapıyor. Ben bunların onay mercisiyim; müdürlük bunları benim önüme getiriyor hazırlıyor vaziyette, diyor ki: "Arkadaş, bizim işte kontrol teşkilatımız bu." Muayene komisyonu kaçar kişiden oluşuyor? Üçer kişiden oluşuyor. Baktığımız zaman yüzlerce kişiden söz ediyoruz gene. Yani 12 eyleme baktığımız zaman, 12 eylemde de yüzlerce personelden söz ediyoruz. Şimdi Kontrol Teşkilatı ne iş yapıyor? Kontrol Teşkilatı sahada yapılan işi takip eden kişi —çok böyle kafiyeli oldu— bu işleri yapıyorlar. İşte yüklenici firmaya kontrol teşkilatını gönderiyoruz. Kontrol Teşkilatı o işi takip ediyor; yapıldı mı, yapılmadı mı, ne kadar yapıldı? Çünkü hakediş raporu hazırlanırken kontrol teşkilatının oraya gelmesi gerekiyor: "Bu işler yapıldı, şu işler yapıldı." Yüklenici firmayla oturup mutabakata varması gerekiyor. Gene yüklenici kişiden söz ediyoruz. Ve hak ediş raporları hazırlanıyor. Hak ediş raporunu yine kontrol teşkilatı üyeleriyle yüklenici firmanın yetkilileri bir araya gelerek mutabakata vardıktan sonra; gerçekleştirilen hizmetleri, teslim edilen işleri, uygulama miktarlarını, teknik uygunlukları, sözleşmeye uygunlukları rapor altına alırlar ve hak edişe bağlanırlar.
Sayın Başkanım, alın size bir başka müdürlük daha: Giderler Müdürlüğü. Hak edişleri biz ödemeyiz. Hak edişlerle bizim bir işimiz yok. Biz hak edişi hazırlarız, Mali Hizmetler Daire Başkanlığı'na döneriz; deriz ki: "Arkadaş, bunları artık ödeyebilirsiniz." Dosyayı komple oraya, Giderler Müdürlüğü'ne göndeririz. Hak ediş dosyasını; hak ediş raporları, kontrol teşkilatı incelemeleri, muayene kabul işlemleri, mali kontroller, ödeme belgeleri, her şey bunun içerisindedir. Ve artık Giderler Müdürlüğü ne zaman uygunsa ödemeyi o zaman yapar. Ben Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi olarak Mali Hizmetler Daire Başkanlığı'na "Bunu niye ödemediniz?", "Niye ödemiyorsunuz?", "Bugün ödeyin, şu gün ödeyin" deme şansına sahip değilim. Apayrı bir daireden, apayrı bir müdürlükten söz ediyoruz. Peki, gelelim 18. maddeye... 18'e geldik. Sayıştay, Mülkiye Müfettişliği, İç Denetim Daire Başkanlığı ve Meclis Denetim Komisyonu'nca denetlenir bu süreçler. Peki... Şimdi 8 ay kadar iddianameyi bekleyince zamanınız çok oluyor. İddianame çıktıktan sonra da özellikle bu Sayıştay kurumlarını biraz incelemek gibi bir durum söz konusu oldu. Her sene Sayıştay denetimini geçiririz biz, Sayıştay gelir. Aslına bakarsanız İç Denetim Daire Başkanlığı'ndan başlarsam daha doğru olur. Biz her sene —arkadaşlarım öyle söylüyor, söylersem ayıp olur mu bilmiyorum ama— "kıl" bir daire başkanıyım. Her sene ben teftiş isterim. Her sene denetim daire başkanından mutlaka iç denetim isterim. Neden isterim? Sayıştay'a hazır olmak için isterim. Sayıştay geldiğinde yanlış bir bulgu çıkmasın, eksik bir şey çıkmasın diye isterim. Ve Sayıştay gelir; Sayıştay bizi mali yönden inceler, her şeyimizi inceler, didik didik didikler. Şimdi elimde yasal çerçeve var, Sayıştay Başkanlığı'nın... Yine doktrinleri okudum; bu arada Danıştay 13. Daire'yi ezberledim, Yargıtay 5. Ceza Dairesi'ni ezberledim artık. Burada da hani yanlış olmasın diye bu cümleyi direkt olarak, Sayıştay denetiminde nasıl bir süreç işletiliyor, bunun altını çizerek söylemek istiyorum Sayın Başkanım. Yargılamaya esas raporlar çıkıyor Sayıştay'dan, bir de denetim raporları çıkıyor; yani bulgulu, tenkitli raporlar çıkıyor. Tenkitli raporlarda şöyle diyor: Zararı teşkil etmeyen işlemler, düzeltilebilir işlemler. Yani "Bu sene yaptınız, bulgu çıktı; bu işlemi bu şekilde yapmayın ey Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi, bunu böyle yapmayın." diyor bize. Peki ne zaman düzeltiyoruz? Gelecek sene geldikleri zaman bir daha aynı şeyi görmek istemiyorlar. Ya da diyor ki; "Bu işte kamu zararı var." Yani neydi? Yargılamaya esas raporu. Bizi şimdi, gelen denetçi şunu yapmak zorunda o zaman —burada yazıyor, devamında var—: Gelen denetçi eğer bir bulgu bulduysa ki şu ana kadar baktığınız zaman 2019-2025 arasında zaman zaman bulgular var, zaman zaman şeyler var. Ama bir suç duyurusu var mı? Yok. Suç duyurusu, yani kamu zararı tespit ettiğinde Sayın Sayıştay denetçisi, durumu Sayıştay Başkanlığı'na bildirmekle yükümlüdür der yasa; "derhal bildirmekle yükümlüdür" der.
Peki, Sayıştay denetçisi Sayıştay Başkanlığı'na konuyu bildirdi, Sayıştay Başkanlığı ilgili daireyi görevlendirir, Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı'na gönderir. 15 gün içerisinde deliller toplanır; eğer gerçekten bir suç teşkil eden durum söz konusuysa öncelikle Sayıştay Cumhuriyet Başsavcılığı'na, oradan da ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı'na konu ve dosya gönderilir soruşturma açılmak üzere der. Şimdi kendi yasası, kendi işleyişi bu şekilde söylüyor. Peki, bugüne kadar biz bir Sayıştay denetiminden geçmiş miyiz? Evet, 2019-2025 arasında geçmişiz. 2019-2025 arasında biz bu süreci tamamlamış mıyız? Tamamlamışız. Peki bu süreç içerisinde bir tane suç duyurusu var mı? Yok. Hadi gelin şöyle düşünelim: Ya iltimas geçti Sayıştay denetçisi bize? O zaman kendisi suç işlemiş olmuyor mu? Oluyor. Çünkü yasa çok açık; "6 aydan 2 yıla kadar cezalandırılması" diyor. Eğer ki Sayıştay denetçisi suç unsuruna rastladıysa, eğer ki kamu zararı tespit ettiyse ve bunu bulup bildirmediyse, 6 aydan 2 yıla kadar cezalandırılması yönünde bir madde var. Neyse, benim konum değil; ama bu bilirkişilerin de konusu bu değilmiş. Saçma sapan bir takım bilirkişi raporları hazırlamışlar, o da apayrı bir şey. Ben de bu kadar ahkam kesmiş olayım, kusura bakmayın; 13 aydır bekliyorum. Bir de Meclis Denetim Komisyonu var. 2023'ü söylemek isterim. Sayın Başkanım beni düzeltir eğer yanlış söylüyorsam. O dönemde Belediye Başkanlığını 'nun kazandığı süreç ama meclis çoğunluğu AK Parti'de ve 5 üyeden oluşuyor. 3'ü AK Partili üye, 2'si de Cumhuriyet Halk Partili üye oluşuyor. Şimdi peki bu 3 senelik zaman dilimi 2019-2023 arasında bulgu var mı ya da suç duyurusu var mı ya da kamu zararı var mı? O da yok. Ne kadar enteresan. Hem de çoğunluğun AK Parti'de olduğu bir dönemdi. Ve bu konunun sonuna geliyorum Sayın Başkanım. Sayın Başkan, müsaadenizle size başından beri anlatmaya çalıştığım ihale sürecini bir kez daha birlikte böyle check edelim istiyorum. Bakın, ihtiyaç tespitinden başlayan Sayın ne olursunuz? Sadece şurayı dinlerseniz çok sevineceğim. İhtiyaç tespitinden başlayan, teknik şartname hazırlanmasıyla devam eden, yaklaşık maliyet komisyonlarından geçen, maliyet hizmet birimlerinin kontrolüne giren, EKAP sistemine satın alma dairesi aracılığıyla giren, ihale komisyonları tarafından değerlendirilen, isteklilere bildirilen, sözleşmeye bağlanan, kontrol teşkilatınca denetlenen, muayene kabul komisyonlarınca incelenen ve nihayet ediş ödemelerine kadar uzanan ve yaklaşık 18 aşamalı bir kamu prosedüründen bahsediyoruz. Bu süreçte müdürler var, şefler var, teknik personeller var, ihale uzmanları var, mali hizmetler birimleri var, ihale komisyonları var, kontrol teşkilatları var, muayene kabul komisyonları var. Bu kadar denetimin olduğu bir yerde hile olabilir mi? Allah aşkına. Bu kadar çok denetimin olduğu bir yerde hile olabilir mi?
Yasa çok açık. Diyor ki: "Mutat uygulamalarda hile unsuru olmaz. Hile münferit eylemlere münhasır bir durumdur." Peki biz mutat uygulamalardan söz ediyoruz. 2012'den bu zamana kadar yapılan eylemlerden, ihalelerden söz ediyoruz. E mutat uygulamalarda hile yok. Yapmış olduğumuz ihalelerde bir hile unsuruna rastlanmıyor. O zaman hile yoksa buradaki herkes, herhâlde hukukçular da biliyorlardır. Hile yoksa fesat yoktur. Fesatın olmadığı bir yerde dolandırıcılıktan söz edemezsiniz. Bugün bu salonda, bu sürecin içerisinde yalnızca ben ve 2 arkadaşımız var. Sadece ben ve 2 arkadaşım. Halk Eğitim Müdürü, Halk Eğitim Müdürü yardımcısı. Onların da dediğim gibi herhâlde suçu benimle beraber olmak. Çünkü ben bir örgüt üyesiyim! O kadar beceriksiz bir örgüt üyesiyim ki örgütün başkanı Sayın Başkanıma "Beni alın bu görevden" diyeceğim! Yani 2500 çalışan personelin olduğu yerde bir tane bile örgüt üyesi yok. Bir tek ben! Bir tek ben! İddia makamının anlattığı senaryoya göre ben başkanlık olurundan başlayarak teknik şartname hazırlanırken de yaklaşık maliyet oluşturulurken de maliyet kontrol süreçlerinde de ihale komisyonlarında da sözleşme aşamasında da kontrol teşkilatlarında da hak ediş süreçlerinde de tek başıma görünmez bir şekilde ihaleye fesat karıştırmışım. Kimse fark etmemiş! Kimse "Dur bu yaptığın mevzuata aykırı" dememiş! Kimse "Bu fesattır" dememiş! Kimse itiraz etmemiş! Ve ben, bütün bu süreç boyunca adeta görünmez bir şekilde ilerlemeye devam etmişim! Sayın Başkan, size de gerçekten saçma gelmiyor mu? Bu kadar çok denetimin olduğu bir yerde. Açıkça söylemek gerekirse insan bunu yüksek sesle kendine tekrarladığında hayatın olağan akışıyla bağdaştırmakta zorlanıyor. Çünkü gerçekten böyle bir yapı olsaydı, bu kadar çok personelin, bu kadar çok kontrol mekanizmasının, bu kadar çok kayıtlı işlemin bulunduğu bir süreçte bunun hiçbir somut iz bırakmadan, yalnızca tek bir kişiye bağlanabilmesi mümkün olmazdı. İşte ben tam da bunu anlatmaya çalışıyorum Sayın Başkan. Ortada somut bir hile organizasyonu yoktur. Ortada yıllardır aynı şekilde yürüyen, kayıt altında gerçekleştirilen ve onlarca denetim mekanizmasından geçen idari işlemler vardır. Ve ben bugün yaklaşık 13 aydır özgürlüğünden mahrum bırakılan bir insan olarak bütün bu sürecin sonundaki hakkındaki isnadın hâlâ somut bir hile davranışıyla, somut bir menfaat ilişkisiyle veya somut bir örgütsel faaliyetle ortaya konulamamış olmasını gerçekten çok üzücü buluyorum. Bunların hepsini dediğim gibi kayda geçsin diye söyledim. Biliyorum ki yakın tarih kitapları bunların hepsini yazacak bir gün.
Gelelim bana isnat edilen suçlara. Başkanım, ben tek tek eylem eylem gitmeyeceğim. Zaten gerek Serap Hanım, gerek Mustafa Bey bütün eylemler üzerinden gittiler. Genel bir değerlendirmeyi ihaleye fesat, dolandırıcılık ve örgüt üyeliği olarak, bir de bunun içerisinde işte benzeri işler tanımıydı, mutat uygulamalardı vesaire tarzındaki açıklamalarla devam edeceğim. Öncelikle Sayın Heyet, bu suçlamaların hiçbirini kabul etmiyorum. Gerekçeleri ile açıklamadan evvel sormak istiyorum. Benim hangi ihalede, hangi tarihte kayıtla, hangi evrakla, hangi imzayla, hangi onayla, hangi görev tanımıyla, hangi yetki kapsamında, hangi kişiyle irtibat kurarak hangi menfaat amacıyla, ne şekilde ihaleye fesat karıştırdığım iddia edilmektedir? Ve yine kime karşı, hangi hileli davranışla, hangi işlemle, hangi belgeyle, hangi zarar ve haksız menfaatle dolandırıcılığın unsurlarını oluşturduğum ve örgüt isnadı bakımından hangi örgüt yapısı, hangi hiyerarşi, hangi talimat zinciri, hangi benim somut eylemim beni örgüt üyesi yapmıştır? İddianamede yazılanların tamamı, kamu yönetimi açısından yapılmış iş ve işlemlerdir. Kamu yapısı içerisindeki hiyerarşi ve kamu açısından gerekli onay ve imzalardır. Sayın Başkan, sayın heyet; bana yöneltilen suçlamaların özü şudur: Bazı ihalelerde mal ve hizmeti birlikte ihale etmek, ihaleyi kısmi teklife kapalı yürütmek ve benzer iş tanımını bu kapsamda belirlemek. Biliyorum şiştiniz, biliyorum artık duymak istemiyorsunuz ama maalesef bu. Yani bütün sizin önünüzdeki de bu. Yani “suç” diye önüme konan şey bir para teslimi, bir gizli anlaşma ya da bir hile değil; idarenin ihale tekniğine ilişkin takdir yetkisi tercihleridir. Kamu idaresinde bu tercihlerin tamamı hizmetin aksamaması için, işin tek elden ve bütüncül yürütülmesi, İstanbul'un her ilçesine aynı standartta hizmet götürülmesi için alınan kamu yararı gözetilen kararlardır. Bugün burada ben, ihale tekniği üzerinden suç yaratılması ve altını çizerek söylüyorum idari tercihlerin ceza dosyasına dönüştürülmesine itiraz ediyorum. 35 yıldır atmış olduğum tüm imzaların arkasındayım ve gerçekten bu tür dosyalara baktığım zaman bunu bir ceza mahkemesinin, bir ağır ceza mahkemesinin konusu olmadığına ve sizin de zamanınızı boşuna aldıklarına inanıyorum. Tamamen idari mahkemenin konusu, idari hukukun konusu olduğuna inanıyorum ve oradan yürümesi gerektiğine inanıyorum. Bu benim düşüncem.
Sayın Başkan, sayın heyet; vicdanen ve idari olarak neden bu kararların altına imza attığımı bizzat arz etmek isterim. Ben yeni bir ihale yöntemi icat etmedim. Emin olun 2012 yılından bu zamana kadar aynı ihaleler yapılmakta. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'na göre bir yöntem. Mal ve hizmet kalemlerinin birleştirilmesi ve kısmi teklife kapalı tutulması sadece 2019-2025 yılları arasında özgü bir takdir yetkisi değil. Avukatım açıklamasını yaparken o size şeyde sunacak, ekranda sunacak 2012-2025'i sunacak. Ben size kısaca bu ihale dosyasını getirdim. Bunları vermeyeceğim bu kadar ağır şeyleri vermeyeceğim, sadece bazı şeyleri size paylaşmak istiyorum. Bunlar idari şartnameler başkanım. Bir tanesi hani az önce Serap Hanım'ın avukatı 2015 2022'yi verdi. Burada da 2016-2017-2023-2024. Bir şey okumak istiyorum. Bu 2016-2017. İşin adı: İstanbul geneli muhtelif organizasyonlar ile tanıtım duyuru çalışmaları ve baskılı işlerin hizmet alımı işi. Bu 2016'daki yapılan ihale. 2024 biz yapmışız. İşin adı: 2024 yılı İstanbul geneli muhtelif organizasyonlar ile tanıtım duyuru çalışmaları ve baskı materyallerinin temini hizmet alımı işi. Aynı iki isim, aynı iki idari şartname. Çünkü idari şartnameler zaten hazırdır. Zaten idari şartnamelerin içerisine biz bazı maddeleri değiştiririz ve o şekilde devam ederiz. Ha devam edelim, şimdi burada ihalede işte alt yüklenici kullanılır kullanılmaz benzer iş şöyle yapılır, benzer iş böyle yapılır denilen yerde kısmi teklife kapalı, işin bütüncül yapılması hemen söyleyelim. Şimdi öncelikle hemen benzer iş tanımına giriyor, benzer işe gireceğim. Benzer iş tanımını söyleyeyim ondan sonra diğerine geçeceğim. Benzer iş tanımında 2015'teki de aynı, 2017'deki de aynı yani bir sene önceki dönem. Benzer iş olarak kabul edilecek işler aşağıda belirtilmiştir: Ulusal ve/veya uluslararası nitelikte konferans, seminer, sempozyum, kongre, kutlama organizasyonu, açılış organizasyonu, yıl dönümü organizasyonu, sergi organizasyonu, fuar organizasyonu gerçekleştirmiş olmak ve organizasyonun tanıtım ve duyuru çalışmaları için açık hava reklamcılığı, matbaa ve promosyon işleri yapmış olmak kabul edilecektir. Bunlardan hepsini yapmış olmak... Öyle söylüyor... Bunları ve bunları ve bunları yapmış olmak diyor.
Ha, bu da var. Peki biz ne diyoruz? Bizim idari şartnamemiz ne diyor? Ulusal veya uluslararası nitelikte konferans, seminer, sempozyum, kongre, konser, festival, kutlama organizasyonu, açılış organizasyonu, kapanış organizasyonu, yıldönümü organizasyonu, sergi organizasyonu ve fuar organizasyonlarından herhangi birini ya da birkaçını gerçekleştirmiş olmak ve gerçekleştiren bu etkinliklerin tanıtım ve duyuru çalışmaları için açık hava reklamcılığı, matbaa veya promosyon işlerini birlikte yapmış olmak benzer iş olarak kabul edilecektir. Hangisi işi daraltıyor? 2023'te bizim yapmış olduğumuz mu? Yoksa 2016, 2017'de, 2015'te, 2012'den itibaren yapılmış olan mı? Çok net. Ve bu süre içerisinde yine şöyle bir madde var Sayın Başkanım. Alt yüklenicilerle kısmi teklif. Madde 20. Kısmi teklif verilmesi... Bu 2016'nın dosyasını söylüyorum. Kısmi teklif verilmesi. 20.1. Bu ihalede işin tamamı için teklif verilecektir. Yani ben yeni bir şey icat etmemişim. O zaman da kısmi teklif kapalıymış. Yani mal ve hizmet alımları bir arada yapılmış. Biz de aynı şekilde yazmışız. Bizde de bu şekilde geçiyor. Şimdi bu kadar birbirine benzer, bu kadar aynı yapılan işler mutat uygulamaya giriyor. 2012'den bu zamana kadar aynı işleri, aynı kolları, aynı şekilde, aynı şekilde alt yüklenici koşullarını vesaireyi getirdiklerinde çok farklı bir şey görmüyorsunuz. Başka bir şey daha söyleyeyim size. Şu şartnamelerde şeyler var başka. Başkanım bir bakarsın. Listeler. Bu listeler emin olun 2012'de de aynı. 2019'da da aynı. Ben... Ha ne değişmiş? Bir tarafta kutulu bilmem ne kahve alınmış, bir tarafta kutulu lokum alınmış. Ama aynı. Değişen hiçbir şey yok. Ya da orada bayrak bilmem 20'ye 35 alınmış, bu tarafta işte 35'e 55 alınmış. Değişen bir şey yok. Tamamen aynı olan iş ve işlemlerden söz ediyoruz yani 2012'den 2026'ya kadar. Peki, o zaman hukuka uygun olan bugün neden suç? Bunu da ben sormak istiyorum. Eğer bu yöntem, yani mal ve hizmet kalemlerinin birleştirilmesi ve kısmi teklife kapatılması fesat ve suç ise o zamandan bu zamana kadar bu ihalelere imza atan benden önceki tüm ihale yetkilileri, tüm gerçekleştirme görevlileri, tüm daire başkanları, tüm müdürler, tüm komisyonlar aynı suçtan burada olması gerekmez miydi? Olmasınlar. Aman olsunlar diye de demiyorum. Olmasınlar. Ama biz de olmayalım. Anayasamızın kanun önünde eşitlik ilkesine güvenerek soruyorum. 2019 yılına kadar yapılan işlemler, ihaleler yasal idari takdir olarak kabul edilirken... E 2019'dan itibaren mi diyeyim? Ben 2021'de aldığım için, şu bu isnatları 2021 sonrası olduğu için... 2021 sonrasında bizim yaptığımız birebir aynı işlemler neden suç sayılıyor? Yıllardır uygulanan ve bizim dönemimizde birçok defa denetimden geçen bir yöntemi devam ettirmemiz benim hile yapma kastımın olmadığının en açık delilidir. Takdiri mahkemenize bırakıyorum.
Şimdi biraz da sahadaki gerçekleri size anlatmak isterim. “Rekabet azaldı mı arttı mı” gibi bir konuyu masa başı bir çerçevede tartışmak, İstanbul'un gerçeklerini ıskalar. İhaleyi kısmi teklife kapalı tutmamızın sebebi bir firmayı kayırmak veya birilerini dışarıda bırakmak değil. İstanbul'un her yerinde, 39 ilçesinde, merkezde de çeperde de vatandaşın hizmeti eşit almasını sağlamaktır. Sayın Başkan, Sayın Heyet... Kısmi teklife kapalı ihale tercihini anlatırken şu gerçeğin altını çizmek zorundayım. İstanbul'da avantajlı ilçe ve dezavantajlı ilçe kavramı vardır. Avantajlı ilçeden kastım, şöyle söyleyeyim ben size, bu ayrım sadece teorik bir ayrım değil. Maliyete ve riske yansıdığı için bunu anlatacağım. Avantajlı ilçe dediğimiz merkez ilçeler; Beşiktaş, Kadıköy, Üsküdar, Bakırköy... Dezavantajlı ilçeler dediğimiz; Silivri, Çatalca, Arnavutköy, Şile... Uzak bölgelerdir. Şimdi neden onlar avantajlı, onlar dezavantajlı? Biraz oradan söz edeyim. Avantajlı ilçelerde ulaşım, ekipman, sevkiyatı, personel planlaması daha kolay, operasyon maliyeti daha düşük, görünürlük yüksektir. Ulaşmak daha kolaydır. Personeli oraya getirmek daha kolaydır. Orada işin hızlı dönmesini sağlamak daha kolaydır ve daha kalabalık ve yoğun olduğu için de görünürlük daha yüksektir. Dezavantajlı ilçelerde merkeze uzak mesafe, daha yüksek nakliye, daha dağınık saha, daha fazla araç, daha fazla personel ve daha fazla zaman kaybı ve risk demektir. Bizim görevimiz hangi ilçe firmalara cazip, hangi ilçe cazip değildir ayrımı yapmak değildir. Bizim görevimiz, İstanbul'un tamamına hizmetin eşit bir şekilde gitmesini garanti etmektir. Eğer isterseniz danışırım, dairede bununla ilgili o kadar çok şey var ki kıyamet, kıyamet. Bununla ilgili ben 50 tane size şey getirebiliririm. Ne denir ona? Karar getirebilirim. Yani artık şiştiniz, siz de sıkıldınız biliyorum ama gerçekten 13. Daireyi açtığınızda, Yargıtay 5. Dairesi'ni açtığınızda bunlardan geçilmiyor. O kadar çok. Piyasanın doğası gereği firmalar kârı çok, riski az işi tercih ederler. Bu da merkez illerde operasyonel maliyeti daha düşük alanlara çok sayıda firma ihaleye katılmak isterken, dezavantajlı çeper illerde teklif çıkmaması maliyetin yüksek olmasından dolayı büyük risktir. Teklif veren firma ise uzaklık, trafik, personel maliyeti, ekipman sevkiyatı ve yıpranması gibi gerçeklerle yüksek risk primi koyar, hayatın olağan akışında. Yani "Silivri'de ben bir yere gidiyorum" dediğiniz zaman, oraya o işi götürürken, nakliye yaparken bile adam iki katını istersiniz der. Ya da Adalar’a. Öyle bir örnek gelmişti. Düşünsenize Adalar’a bir şey götürüyorsunuz; tekne kirası, yol, oraya kadar gidiş, kamyon kirası, oradan karşıya geçiş, karşıdan geri dönüş, inanılmaz derecede orada kalış, nerede kalacaksınız, nasıl döneceksiniz vesaire. Bunun gibi yüksek risk primi koyarlar. Bu da kamuya kamu zararı olarak döner ya da idare ihaleyi iptal eder. Bu da o ilçedeki vatandaşın hizmeti alamaması demektir. İşte tam da bu yüzden merkez ilçelerde yapılan işler, çeper ilçelerde yapılan maliyeti yüksek işleri sübvanse eder. Bu her yerde böyledir. Burada da böyledir. Bir kamu idaresi, merkez ilçelerde hizmet var ama çeper ilçelerde hizmet yok, iptal oldu gibi bir sonuçla karşı karşıya kalamaz. Bu idarenin varlık sebebine uymaz.
İhalenin bölünmesine örnek verecek olursak, bakın bu çok önemli bir şey. Sahada ben ikiye böleceğim. Çok fazla bölmeyeceğim, ikiye böleceğim. Bölünebilir. Yani bilirkişiye göre çok biliyor ya, o bilirkişiye göre bu bölünebilir. Ses sistemi, ışık sistemi, LED ekran, sahne ekipmanları; bunları tek bir firma getirsin. Bunları da bölebilirsiniz diyor o bize ama hiç bölmeyelim. Bu 4'ü bir arada gelsin. Neye bağlılar? Enerjiye bağlılar. Enerji yoksa hizmet yoktur. Jeneratörü bir başka firmadan temin ettik, bu 4 sahne sistemlerinde bir firmadan aldık. Jeneratör kapasitesi sahnenin ihtiyacını karşılayamazsa, voltaj dalgalanır, cihazlar kapanırsa, güç dağıtımı yanlış yapılır, kablo dağıtım ekipmanı eksik gelirse, teknik ekip "Benim işim bu değil" deyip sorumluluğu kabul etmezse, böyle bir senaryoda idare iki firma arasında hakem gibi kalmaz mı? Bizim sorumluluğumuz idareyi kaosa düşürmek değildir. Yani sahne ekibi ile jeneratör ekibi arasında hiyerarşik bir bağ olmadığında sahne amiri "Elektriği aç" dediğinde jeneratör firması personeli "Benim amirim sen değilsin, kendi şirketimden emir alırım" diyebilir. Bu yönetim çatışması, canlı yayınlanan ki bizde çok fazlaca oluyor, canlı yayınlanan veya yine bizde çok fazla oluyor, protokolün katıldığı bir etkinlikte telafisi imkansız krizlere yol açar. Biz tüm personelin tek bir hiyerarşiye bağlı olmasını sağlayarak bu ve benzeri riskleri sıfırladık. İhaleyi bölerek riski büyütmek yerine ihaleyi bütünleşik kurgulayarak yönetilebilir hale getirdik. İhaleyi kısmi teklife açmak, saha koordinasyonunu parçalamak, riski artırmaktır. İhale parçalanırsa iş kalemleri bölünmez, sadece sorumluluk da bölünür. Zaman yönetimi bölünür, lojistik planlama bölünür, personel sayısı ve idaresi bölünür. Kriz anında tek merkezden müdahale kabiliyeti bölünür ve en önemlisi muhataplık bölünür. Karşımızda muhatap bulamayız. Aksaklık olduğunda hangi taşeron gecikti, hangi tedarikçi gelmedi, hangi firma yanlış yaptı, vatandaş bununla ilgilenmez. Şimdi Gökhan Alpay bana kızacak "Bunu niye söylemedin abi" diye, öyle diyeceğim. Ses sistemi, ışık sistemi, LED ekran sistemi, sahne ekipmanları geldi ama jeneratör gelmedi. Bakın, gelen bir firma bütün 4 tane işini getirmiş ama enerji olmadığı için çalışmıyor. İş yapılmamış sayılıyor yani. İş yapılmadığında ses sistemlerini getiren, sahne sistemlerini getiren, ekibi getiren firma "Ben geldim kardeşim, benim bütün ekibim burada, benim işte ses sistemim burada, ışık sistemim burada" dediğinde parasını vermek zorunda mıyız? Evet, zorunluyuz, adam gelmiş. Peki, jeneratör firması gelmedi diye bu iş yapılmamış sayılır mı? Evet, yapılmıyor zaten. E peki o ödemiş olduğumuz para kamu zararı mı? Kamu zararı. Hadi! Bunu bütünleşik yaptık, bu sefer biz firmaya bunu telafi etmesi için gerek cezasını kesebiliriz, gerek konuyla ilgili yaptırımları uygulayabiliriz. Zaten o bunu göze alamaz, parayı alamayacağı için. Ben o zaman o 4 firmanın parasını ona vermem, tek bir firma geldi, o diğer sahneye ses ışığı geldi, onu vermem, böyle bir şey yok. O zaman da kamu zararı olmaz. Ha ne zaman kamu zararı olur? İş yapılmadı, tekrar ihaleye çıktı. Ama biz bu arada oradaki parayı ödemişiz. Yine mi kamu zararı? Onun için ihale kısmında teklife açmak risklidir, özellikle işin niteliği bakımından organizasyon işlerinde. Vatandaş dediğim gibi hangi taşeron gecikti, kim hangi tedarikçi gelmedi, bununla ilgilenmiyor. Vatandaşın muhatabı belediyedir. Biziz. Bu nedenle çok parçalı yapıda, sahada aksama doğduğunda idarenin elinde "Ceza keserim" gibi bir hukuki araç olsa bile, vatandaş açısından o hizmet yine verilmemiş olur. Görevimiz sonradan “ceza keserim” demek değil, baştan doğru model kurup, aksamayı önlemek.
Bir de doğal bağlantıdan söz etmek isterim. Şimdi bilirkişi çok biliyor ya, kalkmış dosyaya, topları görmüş, bonbon şekerini görmüş. Bonbon şekerinden çok çektim. Bonbon şekerini görmüş. Ondan sonra sahneyi görmüş, ışığı görmüş, suyu görmüş. Bunların arasında nasıl bir doğal bağlantı var? Birazcık okursa aslında anlayacak. Biz bu ihaleleri yaparken bir senelik yapıyoruz, 9 aylık işte 12 aylık yapıyoruz. Öyle bir ihaleyi bir etkinlik için yapmıyoruz, bu şekilde düşünün. Çocuk etkinlikleri, büyük etkinlikleri, kadın etkinlikleri, gençlik etkinlikleri, aklınıza gelecek bayramlar, seyahatler, törenler, işte Mustafa'nın anlattığı gibi Vatan Caddesi'ndeki Cumhuriyet Bayramı kutlamaları, oradaki tören alanlarının hazırlanması, bayraklar, sıralı bayraklar, işte bayrak, Atatürk, belediye bayrağının olduğu sıralı bayraklar; bunların tamamını biz 1 senelik yaparız. Bizim için doğal bağlantısı olur. Bir iş kalemi diğer iş kalemi olmadan hizmetin hedefini gerçekleştiremiyor. Bir kalemin teslimi geciktiğinde diğer kalemler hazır olsa bile etkinlik fiilen duruyor. İş tek bir takvim, tek bir sahada eş zamanlı yürütülmek zorunda mı? Son dakikada revizyon, konsept değişimi, hava şartı, protokol değişimi gibi durumlarda idarenin tek elden müdahale etmesi gerekiyor mu? Eğer bu sorulara cevabınızı verirse orada doğal bağlantı vardır. Doktrinlerde de böyle yazıyor. Sayın Başkan, ihale konusu iş İstanbul geneli organizasyon, tanıtım ve duyuru hizmetleri işidir. Bunun asıl edimi hizmettir. Etkinliğin planlanması, kurulması, yürütülmesi ve sonuçlandırılmasıdır. Ama organizasyon sadece sahneyi kurdum bitti demek değildir. Sahne, ses, ışık, enerji, görüntü, bayrak, afiş, broşür, pano, yönlendirme, akreditasyon, su, kaplanır bariyer, yönlendirme; bunların her biri tek başına bir kalem gibi gözükse de sahada aynı hizmetin tamamlanması için gereklidir. Yani bunlar hizmetten bağımsız ticari emtia gibi davranıldığında kamu hizmetinin hedefi bozulur. Sayın Heyet, dosya üzerinden örnek verecek olursak dosyada bazı kalemlerde mal alımı gibi gözeterek sanki idaremiz depo için toplu şekilde ürün almış gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Oysa bu ihalede sayılan yağmurluk, şapka, kolonya, el dezenfektanı, maske, bardak su gibi kalemler klasik anlamda stoklanmak için alınan malzemeler değildir. Bunlar İstanbul gibi büyük bir metropolde kamuya açık etkinliklerin saha yürütülmesi sırasında ortaya çıkan ani ve değişken ihtiyaçları karşılamaya yarayan, etkinliğin altını çizerek söylüyorum, güvenliğini ve sürekliliğini etkileyen operasyonel unsurlardır.
“Ne alakası var” diyeceksiniz, “Yağmurluğun güvenlikle ne alakası var, şapkanın güvenlikle ne alakası var” diyeceksiniz. Çok alakası var. Yağmur yağdığında, bir etkinliği düşünün, Yenikapı'yı düşünün Sayın Başkanım. Yenikapı. O etkinlik alanını düşünün. O alanda bir anda yağmur başladı, geldiniz. Bir anda yağmur bastı, ne yaparsınız? Sığınacak bir yer ararsınız, kaçacak bir yer ararsınız. Nereye kaçarsınız? İlk aklınıza gelen kapılara koşarız. İlk aklınıza gelen şey bariyerlere ve kapıya koşarız. Bariyerlere ve kapıya koştuğumuzda risk artmaya başlar, düşme riski artar. İşte özellikle çocuklu aileler, yaşlıları da düşündüğümüz zaman bu risk gittikçe katlanır ve büyür. Bu anlamda eğer ki yağmaya başladığında yağmurlukları dağıttığımız anda hem çok daha yavaş hareketlenme hem de belki de gitmeme, etkinlikten ayrılmama durumunu da kontrol altına almış oluyoruz. Bu yüzden biz yağmurluk için o anda ihaleye çıkamayız. Biz yağmurluğu elimizde tutarız. Ya da çok sıcak havada bizim elimizin altında su olmak zorundadır. Etkinliklerde, o kadar büyük etkinlikte bunun yaşlısı var, genci var, oğlum var, çocuğum var. Tansiyon problemi çok yüksek olabilir. O sıcak altında her yerde yaşıyoruz, her gün yaşıyoruz. İnternette de görüyoruz şimdi, bütün etkinliklerde bunu görmek mümkün. O yüzden su büyük ihtiyaçtır. E şimdi şapka, güneşli havalarda çok büyük ihtiyaç. Bunları etkinlikten ayrıymış gibi düşünmek gerçekten bir garabettir. Özellikle su ve kâğıt bardak dosyası... Hatta şöyle bir şey ile karşılaştık. Onu da örnek olarak yazalım diye konuştuk Başkanım. Su temini ayrı bir mal alımı gibi dışarıya bölerseniz, şu soruların ortaya çıkması olasıdır: Su tedarikçisi "Ben teslim ettim, dağıtım ekibi sahaya geç ulaştı" diyebilir. Bunlarla çok karşılaşacaksınız. Özellikle suyun yetmediği zamanlarda bazen su isteriz, oho 50 bin tane bize hikaye anlatırlar. Lojistik firması "Depo adresi bende, etkinlik lokasyonu değil" diyebilir. Dağıtım gecikir, bayılma olayları artar, etkinliğin düzeni bozulur. Bu yüzden su ve kâğıt bardak tek muhatap yönetiminde olmak zorundadır. Bir de 2020'si, pandemi dönemi; kolonya, el dezenfektanı, maske vesaire bunların olduğu bu dönem. O ihale dosyasında onlar da var. Kalabalık bir alanda temas yoğunluğunda ortak kullanım alanları çoğaldı. Vatandaşların kendi güvenliğini hissetmesi için etkinlik düzeni için de önemlidir. Bu nedenle bu kolektif kalemler çoğu zaman stant ve giriş noktalarında, dağıtım masalarında, görevli personelin üzerinde, ikram alanlarında operasyonun bir parçası olarak hazır bulundu. Aynı su ve yağmur gibi Sayın
Başkanım, bu kalemlerin ekonomik ve idari anlamı mal kalemi olmaktan çok hizmetin sahadaki uzantısı olmalarıdır. Bu nedenle bu ve benzeri kalemlerin ihale paketi içinde bulunması bir torba ihale mantığıyla teyit bir şekilde eklenmiş bir durum değil. Tam tersine İstanbul genelinde yıl boyunca farklı lokasyonlarda yürütülen kamu etkinliklerinin gerektirdiği operasyonel süreklilik ve anlık müdahale ihtiyaçlarının doğal bir sonucudur Sayın Başkanım. Ben bugün tahliye olayım, yarın beni göreve iade etsinler, ben yine aynı şekilde yaparım. Yani farklı bir şey yapmam, gene bu türde yaparım. Çünkü bu gördüğünüz ihale yöntemi, bu bildiğimiz yani bugün çok net Cumhurbaşkanlığı'ndan bütün anlatılarının bütün dosyaları bu şekilde yapılıyor, hepsi. Yani mal ve hizmet alımlarının zaman zaman çok büyük kalemlerde evet ayrı ayrı yapılabilir ama bu tür işlerde, yani organizasyon gibi zor işlerde tek elden yapılması kamu yararıdır. Bunun kamu zararıyla en ufak, en ufak bir ilgisi yoktur. Bugün de çıksam bugün de yine aynı şeyi yapacağım. Yani Kamu İhale Kanunu bunun aksine bir şey söylemiyor bana, yine aynı şekilde. Ve bundan sonra biraz da Medya A.Ş'ye değinmek istiyorum. Bunlar hep muhtelif organizasyonlar, tanıtım içeriği, bir de bir tane daha var ya bir kalemde, "2024 Yılı Muhtelif Video Çekimleri, Film Yapımları, Kitap Basımları, Medya Basın Takip Hizmetleri ve Mobil İletişim Araçları Temini Hizmet Alım İşi". Aynı işin laciverti. Çok farklı değil, aynısı. "Bu dosyada yapılan işler; telekomünikasyon hizmetleri, yayıncılık hizmetleri, bilgilendirme amaçlı belgesel film hizmetleri, diğer sosyal ve toplumsal ve kişisel kapsamında, kişisel kapsamına dâhil edildiği ve birbirinden farklı hizmet alımlarının aynı ihalede toplanarak temini yoluna gidilmiştir." denilen şey de video çekim, durum ve video çekim, mapping film yapımı, gazete yayınları, dergi yayını, radyo reklamı, dijital mecra reklam, yayın hizmeti, basın medya takibi, kitap basımı, araç vardı bunların tanıtılması vesaire. Muhtelif organizasyon tanıtım, duyuru ihaleleri gibi. Bunlar da birbirini tamamlayan iş kalemleridir. Vatandaşlarımıza yönelik hizmetlerin tanıtımı; tören, açılış, temel atma, özel gün kutlamaları, anma programları, etkinlik ve organizasyonlar, video çekimleri, tanıtım filmi yapımları, kitap basımları yoluyla hizmet alan vatandaşlarımıza iletilmesi ve mobil iletişim araçları ile tüm vatandaşlarımıza yerinde bilgilendirme ve LED ekranlı araçlar ile iletilmektedir.
Şimdi bunu bir kısacık böyle anlattıktan sonra, bir de çok kısa örgütsel anlatacağım size. Şimdi video bir film çektik. Bunun röportajı yapıldı. O röportajda pasajız, yani çekilen filmin hem filmini çekeriz hem de bunu dergi yapabiliriz. Bunu küçük spotlara böleriz. A5 boyutunda, A3 boyutunda, A4 boyutunda, neyse... Tanıtımlarını yaparız. Bunları mobil iletişim araçlarının üzerine koyarız. LED ekrandan, gene mobil iletişimin LED ekranında bunları sergileriz. Gelen vatandaşa, çözüm merkezi dediğim noktaya geliyorum. Gelen vatandaşa orada görmüş olduğu, örneğin sosyal hizmetler bizden üniversite yardımı ile ilgili şey istesin, bunu çektik. Videosunu çektik. İşte kitap, dergi, röportajını bastık, bilmem broşürlerini bastık, el ilanlarını bastık. Reklamlarını da şeyde döndürüyoruz. Öğrenci geldi onu orada gördüğünde bize "Ben buraya nasıl başvurabilirim?" dediğinde orada, o masada o bağlantıyı da kurup onların başvurularını da alıyoruz. Böylelikle işin bütüncüllüğünün önemini bir kez de bu şekilde size anlatmış olayım. Yani hepsi birbirini tamamlayan ki hiç alakası olmayan çözüm merkezine bile destek olan bir yanı var Medya A.Ş'de yapmış olduğumuz bu işin. Şimdi örgüte geçmek istiyorum... Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti, yıllardır belediyecilik içinde kamu görevi yapan biriyim. Daire Başkanı olarak da işim gereği çok sayıda kişiyle konuşurum, çok sayıda evrak imzaladım, çok sayıda hizmetin yürütülmesine dair süreçlere temas ederim. Ancak bir kişiyi TCK 220 kapsamında örgüt üyesi saymak için gereken şey bir kamu kurumunda çalışmak ya da aynı kurumda görev yapan kişilerle temas etmek değildir. Üyelik iddiasının kurulabilmesi için benimle sözde örgüt arasında, bunları hep doktrinden aldım, yani oralarda yazıyor, siz de bunu defaatle dinlediniz, örgütün hiyerarşik düzeni içinde bir konumlanma, örgütsel iradeye tabi olduğunu gösteren organik bağ, emir ve talimatları sorgulamaksızın yerine getirmeye hazır olduğunu ortaya koyan bir teslimiyet iradesi bulunmalıdır. Sayın heyet, benim dosyamda bu çerçevede ortaya konulmuş hiçbir somut olgu yoktur.
İddia makamı, benim örgüt yapılanmasıyla organik bağ içinde olduğumu, sözde örgüt yöneticisi 'e bağlı olduğumu hiyerarşik bağ ile tanımlanmak, hiyerarşik bağ şeklinde tanımlamaktadır. Ancak altını çizerek söylüyorum ki bu iddia, maddi gerçeklikle örtüşmemektedir. Sanırım Fatih Bey'de bir kontenjan boşluğu vardı, beni oraya eklediler, öyle gözüküyor. Çünkü ben Fatih Bey ile hiç görüşmedim. 5 senedir İBB'deyim. Bir kere görüşmedim. Bir törende karşılaşma olabilir. Bunun dışında Fatih Bey'in konumu da benim konumum da çok apaçık yerde. İstanbul Büyükşehir Belediye Spor Kulübü Başkanı, Muhtarlık İşleri Daire Başkanı… Hiçbir arada olabileceğimiz, hiçbir alanımız, hiçbir konumuz, hiçbir ortak yönümüz yok. Birbirimizin üzerinde de nasıl denir, talimat verecek durumda değiliz. Ne Fatih Bey bana talimat verebilecek konumda, ne ben Fatih Bey'e talimat verebilecek konumdayım. Böyle bir şey söz konusu değil. Ben bir yerde daire başkanıyım, o bir yerde kulüp başkanı. Bu kadar net, bu kadar apaçık ayrı bir yer. O yüzden bu 5 sene içerisinde de kendimizi yokladığımızda vallahi de billahi de ya bir defa ya iki defa görüşmüşüzdür ya da görüşmemişizdir. Dedim ya herhalde Fatih Bey'de, ona kaç kişi bağladılar bilmiyorum da bir boşluk vardı beni oraya yazmışlar. İddia makamı, hangi somut olgularla emir ve talimat aldığımı göstermek zorunda değil midir? Hiyerarşi yalnızca tanışıklık ya da irtibat kelimesiyle kurulamaz. Hiyerarşi talimat, icra, sonuç zinciriyle somutlaşır. Şu tarihte şu kişi tarafından 'e şu talimat verilmiştir, bu talimatı şu eylemle yerine getirmiştir ve şu menfaati sözde sisteme sağlamıştır. Benim dosyamda bu zinciri kuran tek bir somut içerik yoktur. Somut içerikten kastım şu, mesaj içeriği yoktur, telefon görüşmesi yoktur, yazılı talimat, görevlendirme yoktur. Bunlar çok detaylı da o kadar detay vermeyeceğim zaten biliyorsunuz. Tanık anlatımı yoktur. Şu ihalenin şartnamesi, bu önemli diye söylüyorum, şu ihalenin şartnamesi şu şekilde değiştirildi deniyorsa eğer bu değişikliği kim yaptı? Benim bilgim ve imzam hangi aşamada var? Bu değişiklik doğrudan bir talimatla mı oldu? Talimat nerede, kimden ve nasıl geldi? Ben hangi somut işlemle bunu uyguladım? Bu bağlantılar kurulmadan talimat aldığım sonucuna varılamaz.
Sayın heyet, sonuç olarak benim açımdan emir ve talimat aldığımızı saptayan delil bir isim listesi, bir kişi kartı veya irtibat var-yokluğu değildir. Emir talimat iddiasının dayanağı somut içerik ve somut olay zinciri olmalıdır. Dosyada bu yoktur. Bu yüzden talimat aldığım, uyguladığım kabulüyle aleyhime yönelik hiyerarşik bir bağ kurulması hukuken hiçbir şekilde mümkün değildir. Hangi somut eylemimle örgüte katkı sağlamışım? Hiç yok. Bir de bir şeyi daha söylemem gerekiyor. Teknik takip, teknik takip varken örgütsel içerik bulunamaması, örgütsel yoğunluk iddiasını çürütmektedir Sayın Heyet. Benim hakkımda iletişimin denetlenmesi, teknik izleme gibi ağır koruma tedbirleri uygulanmıştır. Ancak bu koruma tedbirlerinin icrası sürecince bu hususlara dair hiçbir somut delil, hiçbir emare tespit edilememiştir. Benim bunlardan başka söyleyecek hiçbir şeyim yok. Ben hiçbir örgüte üye değilim. Hiçbir örgütün de varlığına şahit olmadım. Kısacık 86, 87 ve 92. eylemler kamu kuruluş, kurum, kuruluşları zararına dolandırıcılık konusuna da değinmek isterim. Konu aynı bunda da. Yine işin tamamını alt yükleniciye yaptırmak, yaklaşık maliyetinin altında alt yükleniciye işin gerçekleştirilmesi, ana yüklenicinin kazancı, kamu zararı şeklinde söylenmektedir. Öncelikle, işin tamamını alt yükleniciye yaptırmak idare işin tamamı için yükleniciye bırakır. Zaman zaman bazı kalemler idare tarafından yapılmaktan vazgeçilir. Örneğin uçak bileti, konaklama, dağıtım hizmetleri... Şimdi bu gibi kalemler kullanılmayabilir. Kullanılmadığında kalemler arası geçiş yaparsınız. Kalemler arası geçiş yaptığımızda aslında kamu zararını, kamu yararını da gözetmiş oluyoruz. Biz bir senelik yaparız bu ihaleyi. Sene sonuna doğru baktık ki biz uçak biletini kullanmayacağız; o zaman bunun parasıyla, biz bayrak alalım ya, diyebiliriz. Ya da bir başka bir işte su alalım, diyebiliriz. Aslında bize su fiyatını bir sene önce vermiştir. Ama biz o fiyat üstünden anlaşma yaptığımız için kalemler arası artırımı yaptığımızda gene aynı fiyattan alırız. Bu da kamu zararı değil, kamu yararı olur.
Bu yüzden bir de Kamu İhale Kurumu şeyi çok açık bir şekilde belirtmiş. Ancak, ana yüklenici işi daha yüksek bedelle alt yükleniciye yaptırdı, düşük bedelle alt yükleniciye yaptırması... Yani örnek verecek olursak; 550 milyonluk bir iş aldı, alt firma, firma, alt yükleniciye işi 500 milyona yaptırdı. Bana diyor ki; madem 500 milyona yapılıyordu, sen niye 500 milyona yapmadın da 550 milyona yaptın, bu işi verdin, diye soruyor. Yani böyle bir garabet olamaz herhalde. Bu işin 500'e yaptırılması, 550'ye yaptırılması değil mesele. Kamu İhale Kurumu'na göre konu çok nettir: Yaklaşık maliyetin üzerinde iş yapmak, yapılmayan işi yapılmış gibi göstermek kamu zararıdır. İkisi de yok. Biz yaklaşık maliyetin üzerinde iş yaptırmadık, yapılmayan bir işe de kabul etmedik. Bu durumda bizim böyle bir suçlamayla karşılaşmamız çok mümkün görünmez. Tahliyemle ilgili bir iki cümlem var, onu söylemek isterim. Sayın Başkan, tahliyemle ilgili... Ben bugün tevkif edilen dosyada, yani 2024 ilk başladığımız zamanki tevkif... Biz tevkif edildik, buraya bağlandık. Dosyada kalan, sabahleyin başkanımın da söylemiş olduğu gibi henüz iddianamesi olmayan ve benim için büyük, böyle sıkıntı, büyük... Gerçekten kendi olmamdan çok, içeride olmamdan çok, onların içeride olmasını düşündüğüm kardeşlerim var. Ve şu an burada olan müdürüm, müdür yardımcım, arkadaşlarımla ilgili de tahliye talep etmek istiyorum. Müdür yardımcım , müdürüm , yaklaşık 13 aydır iddianamesi dahi olmayan asistanım . Yine dairemde çalışan şoför arkadaşlarım; İlkay, Çağatay, Doğukan. Yine eski müdürlerimizden Onur Gülin. Bunlar benim yıllarca birlikte çalıştığım insanlar Sayın Başkan. Kamu hizmetini kendilerine görev edinmiş insanlar. Ben hiçbirinin hukuka aykırı bir işin altına imza attıklarına inanmıyorum. Geçen hafta müdür yardımcım savunmasını yaptı. Kendisine benimle ilgili bir soru sorulmuş, şöyle cevap verdi: " bana göreve başladığım ilk gün şunu söyledi: Yanlışa imza atma, bana da yanlışa imza attırma." Açık söylemek gerekirse bunu duyduğumda çok duygulandım Sayın Başkan. Çünkü evet, yıllardır en çok kurduğum cümlelerden biri budur: Dikkat edin. Aman ha, yanlışa imza atmayın. Ve inanıyorum ki atmadılar Sayın Başkan. Yanlış yapmadılar. Çünkü biliyorum, tanıyorum. Onlar benim yıllarca omuz omuza çalıştığım insanlar. Ve ben bugün burada kendi tahliyemden önce onların özgürlüğünü düşünüyorum. Benim içeride bir tane bile arkadaşım, bir tane bile evladım kalmasın istiyorum. Bu nedenle öncelikle çalışma arkadaşlarımın hakkında tahliye değerlendirilmesi yapılmasını, ardından da kendi tahliyemi talep ediyorum. Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.
İlgili Eylemler
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.
