İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 11.11.2021 tarihli iddianamesiyle, şahsıma yüklenen eylemler hakkında diyeceklerimi; Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nun ilgili maddeleri uyarınca hem yazılı hem de sözlü olarak tarafınıza sunacağım. Hepsini bir arada değerlendirmenizi, yazılı ve sözlü değerlendirmelerimi bir arada ele almanızı diliyorum. Türk milleti adına karar verecek ve adalet terazisini elinde tutan, vicdanın sesi olan yargıçların, savunmamın dışında dile getiremediğim, avukatlarımca ortaya konulacak hususları da dikkate alacaklarını biliyorum. Bunları niye söylüyorum? Zira 15 aydır ilk kez... 15 aydır ilk kez duvarlara, ekranlara seslenmek yerine hakimlere, bir heyete sesleniyorum; esasında milletimize sesleniyorum. Anayasamızın 9. maddesi ile Türk milleti adına kullanılacak yargı yetkisinin ancak tarafsız ve bağımsız mahkemelerce kullanılabileceği öngörüldüğünden, adaletin tecelli etmesinde yargıçların rolünün ne kadar büyük olduğunu da bilenlerden birisiyim. Bu bilinç ve tutuklulukta tam 15 ayı geride bırakmış bir tutukluluk sürecinde bulunarak, ki Perşembe günü itibariyle 16. aya giriyoruz Hakim Bey, 16. ay. Mahkemenizin huzurunda olmayı, esasında milletin huzuruna çıkmak olarak addediyorum. 1996’dan bu yana sürdürdüğüm 30 yıllık kamu görevim boyunca, millete hizmetkar olma bilinciyle çalıştım ve böyle çalışmış bir vatan evladı olarak da görevimden dolayı soruşturulmayı hep millete hesap vermek biçiminde yorumladım, defalarca da hesap verdim. Kamu görevlisi, kamu görevini üstlenmenin yüklediği bir ödev olduğunu ve bunun denetlenmenin ve hesap vermenin de gereği olduğunu bilir. Hiçbir kamu görevlisi denetlendiği koşulları varsa, soruşturulup yargılandığı için de gocunmaz esasında. Tam tersine, onuru ile hesap vermek bir şans olarak da tezahür edebilir. Diğer taraftan, 30 yıllık kamu görevim boyunca onlarca kez soruşturulmuş, 30 ayrı Sayıştay denetimi geçirmiş, bunları 4 farklı kurumda yaşamış, yüzlerce kez savunma yapmış birisi olarak, karakol yüzü görmemişken yasal koşulları oluşmadan tutuklanmak ve 15 ay katıksız hapsedildikten sonra, haksızlığa ve hukuksuzluğa uğramış olmanın verdiği öfke ile "Kaderde bu sandalyeye oturmak varmış" diyerek baş tacı ettim. "Onur nişanı yaptım" diyerek yaşıyorum, bunu belirteyim yani. Ama buradaki birçok arkadaşımız gibi, içimden de haykırıyorum: "Bu nasıl bir kader?" diye.
Buğra Gökce Savunması
Sayın Başkan, ben bugün savunmamı 3 ana öbekte yapacağım. Biraz uzunca bir savunma olacak, sabrınızı istirham ediyorum. Çünkü çok fazla sayıda saçma sapan işlerle suçlanıyorum. Bunları heyetinizin, iddia makamının görmesini arzu ediyorum. Bir akademik nosyondan geldiğim için de öyle bir çerçeve içerisinde sunuş yapacağım. Öncelikle, "Ben neyle suçlanıyorum?" onu anlatayım. Savunmam şöyle bir çerçeveye oturuyor: " kimdir? Nasıl yetişmiş, ne görevler yapmış? Hakkındaki suçlamalar öz geçmişi, kişiliği ve etik değerleriyle uyuşmakta mıdır?" İkincisi: "Son 15 aydır nelerle suçlanmıştır? İddianameyle yüklenen suçlarla ilgili savunmalarım madde madde nasıldır?" Üçüncüsü de: "Bu, 1 yılı aşan tutukluluk süresince, 15 ay, 16 ay boyunca ben ne yaşadım? Nelerden mahrum kaldım? Hayatım, mücadelem, yaşam tercihlerim ve hakkımdaki isnatlar arasında nasıl bir uyumsuzluk var ve ben hayatı... bu yaşananlar hakkında ne söylüyorum?" Bunların sunuşlarında arkadaşlarım ekrana yansıtırlar ise memnun olacağım. Burada, bu çerçeveyi böyle bir sizlere de parça parça göstererek gitmek isterim. Efendim, bu iddianameyle şahsımla ilgili öne sürülen iddialar, 3 temel varsayıma dayanıyor. Birincisi; bu iddianameye göre bir suç örgütünün var olduğu, ikincisi; bu suç örgütünün kısmen ihaleleri de manipüle ettiği, üçüncüsü; benim de bu örgütün üyesi olarak bu ihale manipülasyonlarına katıldığım iddialarıdır. Ancak bu iddianamede, bu 3 varsayımın da somut delillerle desteklenmediği, iddia makamının arz ettiğim yöndeki kurgusunun dayanaksızca iddia edildiği açıkça görülür. Şimdi ben size bu 3 başlığı, iddianamedeki bu 3 başlıkla benim savunmamın 3 temel başlığını arka arkaya anlatmaya çalışacağım. Yeri geldiğinde de arkadaşlar tekrar bu moda dönebilirler. Sürekli açık kalırsa izleyiciler beni görmesin. Onun için yeri geldiğinde arkadaşlarımız açarlarsa savunmayı, sunumla ilgili kısmı, memnun olurum. Sürekli onun görülmesi gerekmeyebilir.
Efendim, ben öncelikle biraz uzunca bir öz geçmiş anlatacağım. Esasında "Ben şunu yaptım, ben bunu yaptım, ben böyle ettim" demekten haya ederim, bunu doğru da bulmam. Ancak burada bir parça salonun, izleyenlerin sabrına ve affına sığınarak bunları söylemeyi zorunlu buluyorum. Neden? Çünkü benim bütün hayatım boyunca yaptığım mücadelenin tersinin iddia edildiği bir iddianame var ve benim bunu ancak kendi hayatımda ne yaptıklarımı ortaya koyarak anlamlı bir çerçeveye oturtmam mümkün olabilir diye düşündüm. Ben, 1974 yılında Kıbrıs gazisi bir babanın, Kıbrıs Barış Harekatı'ndan hemen önce, Ankara'da dünyaya gelmiş bir evladıyım. Hava astsubayı olan babam, ben henüz birkaç aylıkken beni geride bırakıp Kıbrıs Barış Harekatı'ndan gazi olarak dönmüş. İlk, orta, lise tahsilimi kolej, dershane görmeden, rahmetli babamın memur maaşı ve ev hanımı annemin dişini tırnağına seferber ederek büyüttüğü emekle okudum. Üniversiteye, 1991 yılında Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nü kazanarak girdim. 1995 yılında bu üniversiteden onur derecesiyle bölüm ikincisi olarak mezun oldum. Daha sonra burada yüksek lisans derecesi de yaparak... Bu benim yüksek lisans tezi kitabımdır. Benim yazdığım tezlerin tamamı kitap oldu, bunları size vereceğim. "Benim için bir önemi yok" diyebilirsiniz, benim için önemi var. En azından, Türkiye'deki meslek alanımızın akademik literatürü için önemi var. Daha sonra kriz yılları içerisinde, o dönem belki yaşı yetenler bilecektir, ülkenin ağır bir ekonomik kriz dönemiydi tıpkı şimdiki gibi. Yıllar sonra açılan ilk memuriyet sınavı olan Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin İmar Dairesi'nin açtığı sınava girdim ve 1996 yılı Aralık ayı itibariyle bugünlerde hala daha bir okul olarak adlandırılabilecek Ankara Şehri Nazım Plan Bürosu'nun nüvesini oluşturduğu, Büyükşehir Belediyesi'nin İmar Dairesi'nde şehir plancısı olarak göreve başladım. Bu yıl itibariyle tam 30. yılım kamuda.
2000 yılında, o dönem için 8 aylık bir kısa dönem askerlik vardı. Ben esasında askerliğimin, eşime de onu söylüyorum, ikinci kısmını Silivri'de yapıyorum. Ben daha önce de askerliğimi Trakya bölgesinde yaptım. Kırklareli Vize ve Tekirdağ Marmaraereğlisi'nde 8 ay askerlik yaptım. Marmaraereğlisi'ndeki kampın askerlik dönemimde projelerini çizen, depreme, deprem sonrası hazırlıklı hale getiren ekibin başı olarak görev yaptım. O dönem 1. Ordu Komutanı olan Hilmi Özkök, sonra Genelkurmay Başkanı olmuştu, bu hizmetimden dolayı Devlet Üstün Hizmet Beratı verdi bana. Askerlik dönüşü, tekrar İmar Dairesi'nde çalışmaya devam ettim. Ve bunun yanında çok sayıda ulusal ve uluslararası kentsel tasarım ve planlama yarışmalarına katıldım. Meslek alanımız için çok önemlidir. Çok sayıda birincilik, ikincilik, üçüncülük ve mansiyon derecelerim var bu alandaki yarışmalarda; ulusal ve uluslararası. TMMOB Şehir Plancıları Odası’nda 2002-2004 yılları arasında Ankara Şube Yöneticiliği, 2004-2006 yılları arasında Genel Merkez İkinci Başkanlığı, 2006-2007 yılında da 32 yaşında oda tarihinin en genç Genel Başkanı... Bu benim için önemli bir onurdur. Efendim, 2007 yılında Japon hükümetinin JICA aracılığıyla açtığı... Japon İşbirliği ve Kalkınma Ajansı... Açtığı bir burs talebine Türkiye Cumhuriyeti’nden başvuranlardan birisi de bendim. Türkiye sınavlarında birinciliği de ben kazandım ve Türkiye Cumhuriyeti devletini temsilen Japonya’da lisansüstü bir çalışma yapmaya hak kazandım. Ve Japon kentlerinin planlanmasını ve afet hazırlıklarını deneyimlemek üzere Japonya’ya davet edildim. Bir dönem boyunca Japon kentleri ve üniversiteleri üzerinden alınan dersler ve deneyim paylaşımlarıyla esasında ikinci bir lisansüstü çalışmayı da Japonya’da yaptım. Ülkemizin deprem ve afet gerçeği bu kadar açıkken, kentin Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem Başkan’ın da burada büyük deneyime sahip plancıların, mimarların da içinde benim de olduğum bu heyetin de tutuklu olmasının memleketimize ne faydası var bilmiyorum ama dışarıda olsam faydası olabilecek önemli bir deneyimle geliyorum. Bunu heyetinizin bilgisine sunarım.
Biraz evvel gördüğünüz yüksek lisans tezimin çok başarılı bulunması üzerine Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden bu tezi... Tez jürisine başkanlık eden rahmetli Özcan Altaban hocamızın cesaretlendirmesiyle 2002 yılında ODTÜ’nün doktora sınavına girdim. ODTÜ’ye dışarıdan doktora sınavına girip başarılı olmak çok mümkün değildir. 2002 yılında bu sınavı kazanıp tümünü başarıyla tamamladıktan sonra, 2005 yılında doktora yeterlilik... ODTÜ’de çok ağır bir iştir efendim. Meslek alanımızın yaşayan efsanesi İlhan Tekeli başkanlığındaki bir heyetten doktora yeterliliği aldım. Ve Japonya’ya çıkan görevimiz arasında ara verdiğim doktora tezimi 2008 yılında tamamlayarak, "doktor" unvanı ile çalışmayı hak ettim. 2008 yılından bu yana ismimin başında "doktor" unvanı taşıyorum. Bütün bunları Ankara Büyükşehir Belediyesi İmar Dairesi’ndeki görevimle eş zamanlı olarak yaptım. O dönem Ankara’nın 2025 yılı planlama çalışmalarını koordine etme görevini de ben üstlenmiştim. Neden? Çünkü bu görevin yapılması pek de istenmiyordu. Bunu gönüllü bir heyetin yapması gerekiyordu, ben de bunun gönüllü amelelerinden, affedersiniz, birisiyim. Neredeyse günün 24 saatinde çalıştım. Bu gençlik yıllarımda literatüre geçen çokça akademik yayınım da var: Kent merkezi ofis kullanımlarının yer seçimi dinamikleri, üretici hizmetlerin merkez ve kentsel gelişimdeki yeri, afetlere ve depreme hazırlıklı, dirençli konut ve barınma sorunlarının çözümü yönündeki yayınlarım... Sizler de bakarsanız, akademik literatürden göreceğiniz kıymetli yayınlardır. Doktora tezim, ki bunu özellikle görmenizi isterim, bunları göndereceğim. Bu, bir uluslararası yayınevi tarafından yabancı dilde yayın olarak basıldı. Bu, bir uluslararası yayındır, uluslararası kitaptır. Dünyanın birçok kentindeki planlama öğrencisi benim doktora tezimi kitap olarak da kullanıyor. Bütün bunları gururla anlatıyorum. Kamu görevimle eş zamanlı yaptım. Ben sadece akademisyen olarak üniversitede çalışmadım. Meslek odası yöneticiliği yaptım, sivil toplumda çalıştım, Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde çalıştım. Daha sonra Çankaya Belediyesi'ne geçtim ama eş zamanlı olarak akademik çalışmalarımı sürdürdüm. O dönem Ankara'nın hala planlı gelişebilmesi için dönemin planlamayı reddeden Büyükşehir Belediye Başkanı'nın hedefi olmayı da kurumdan sürülmeyi de göze alarak çalıştım ben. 2009 yılında Çankaya Belediye Başkanlığını meslek büyüğümüz, Şehir Plancısı Bülent Bey'in kazanması üzerine Çankaya Belediyesi'nden yöneticilik teklifi aldım. 30 bin kişinin çalıştığı ve o dönem tek doktor unvanına sahip çalışan şehir plancısı olarak daha önce mezarlıklar birimine sürülmüştüm. Ama sürülmüş bir elemanın başka bir kuruma geçişine muvafakat verip vermediği dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı, adını anmayı zül addederim. Onun için memuriyetten istifa ederek işçi statüsüyle Çankaya Belediyesi şirketinde Konur, Karanfil, Yüksel, Yaya Bölgesi'nin yayalaştırma projesini hazırlayıp yöneten ekibin başı oldum.
Ankara'yı bilenler eğer Konur, Karanfil, Yüksel, Yaya Bölgesi'ni biliyor ise naçizane orada büyük emeğim var. Bugünler için önemli olduğunu düşündüğüm orada önemli bir İnsan Hakları Anıtı Heykeli vardır. Sadece ben değil o heykel de tutuklu. Belki farkındaysanız etrafı onun da çevrili. Yasal süre bitince yaklaşık 4 yıl 3 ay, memuriyetten istifa edince dönemi biliyorsunuz 6 ay bekliyorsunuz, Çankaya Belediyesi'nde Teknik Başkan Yardımcılığı görevini üstlendim. O dönem yaptığımız bu projenin hayata geçmesinde de başkan yardımcılığımda bizzat ben görev aldım. Yani bu benim, bu tutukluluk benim memlekete hizmet ederken ilk engellenişim değil. 2009'da adını anmak istemediğim zat-ı muhteremin, tek doktoralı kurumun plancısını sürmesi ve muvafakat vermemesiyle oluşan kamuya hizmet etme çabamın engellenmesinin ilk tezahürü buydu. Yaşadığım bu tutukluluk da kamuya hizmetimi engelleyen son barikattır. 2008 yılında 34 yaşında İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na atandım. Yine kamu görevimle eş zamanlı olarak, doktoramı tamamlamış olmamın hemen arkasından o dönemin Kültür Bakanı Sayın Ertuğrul Günay tarafından kurul üyelikleri, biliyorsunuz fahri, fahri ikinci görevlerdir, mevcut görevlerime ilaveten bir de Koruma Kurulu Üyeliğine atandım. Halk arasında Anıtlar Kurulu olarak bilinen bu kurul o zaman şu anki gibi kültür ayrı, tabiat ayrı biçiminde işlemiyor, Kültür ve Tabiat Varlıkları diye işliyor ve o zaman sınırı çok da genişti. Bu kurulda 1,5 yıl çalıştıktan sonra kurul üyelerinden görev süreleri bitenlerin yerine yeni üyeler atandığında kurulun başkan seçimi, seçim yapması gerekiyor. Tüm üyelerin ittifakı ve cesaretlendirmesiyle 35 yaşında, çok genç bir yaşta, pek de alışık olunmayacak bir şekilde ben bu kurula başkanlık ettim. Kuşadası bölgesine atandım. Oradaki kültür ve tabiat varlıklarının korunmasından sorumlu bir görev de üstlendim. Ege bölgesindeki çokça SİT alanı, tek yapı ölçeğinde koruma veren kararı veren kurulda benim önemli bir vazifem var. Ve bugün bölgeye gidenlerin gördüğü çokça yapıda "Burası ayakta kalmış" deniliyorsa, Efes ve Bergama Dünya Kültür Varlıkları Listesi'ne girmişse, naçizane bunlarda da emeğim vardır. Bu bölgedeki çokça SİT alanı, benim için içinde de birebir çalıştığım yerlerdir. Bu dört Ege ilinde doğa varlıklarını da koruma altında tutan birçok kararı o zaman kültür ve tabiat varlıkları olduğu için yine üreten ekibin başı bendim.
Daha sonra İzmir ile tanışmam bu olmuştu. İzmir Büyükşehir Belediyesi'nde yaptığım görev sırasında, burayı koruyan kurul kararları var. Ve "Bunda sizin de imzanız var" diye çokça çalışma arkadaşım, birlikte çalıştığım insan... Onlardan birini gösterebilirse arkadaşlar, bu kararları gösterdiklerinde ben hep gurur duydum. Yani kurulda verdiğimiz ve tahmin etmeye, tahmin etmeye çalıştığımız bazı kararlar ne yazık ki bazı çevrelerde memnuniyet de yaratmadı. Tahmin edeceğiniz üzere ağırlıkla rant çevrelerinin bu yöndeki tepkilerine, bir de kurul başkanı olarak o dönem için çok popülerdir, Allianoi Antik Kenti'nin sular altında kalması yönündeki karara kurul başkanı olarak şerh düştüğüm için görev yerim değiştirildi. Kurul başkanının, bizzat bakanlık tarafından takip edilen bir projeye şerh düşmesi alışıldık bir şey değildir efendim. Ben şerh düştüm, bunun doğru olmadığını söyledim. Nitekim arkasından Konya Koruma Kurulu'na sürüldüm. Bunu sürülme olarak değil, yeni bir şeref belgesi olarak "Memleketimizin her noktası bizim için kutsaldır" diyerek gittim. Kurul başkanlığı yaptığım İzmir'den sonra kurul üyesi olarak, altta gördüğünüz kararlardan birisi de odur, Konya Bölge Koruma Kurulu'nda vazife yaptım kurul üyesi olarak. Konya, Aksaray ve Karaman illerindeki bazı koruma kararlarında da imzam olmasından şeref duyuyorum. Hazreti Mevlana Türbesi'ne ilişkin, Alaaddin Tepesi'ne ilişkin koruma kararlarında da benim imzam var. Bunlar da şeref madalyalarımdır. Görev sürem bitince yeni bir koruma kurulu görevi verilmedi. Ben de bunu, dönemin rant odaklı projelerine çok sıcak bakmadığım için olduğunun çok farkındaydım, hizmetime ihtiyaç duyulmamasını anlayışla karşıladım. Görüldüğünüz üzere, gördüğü üzere ülkenin üç büyük kenti dışında birçok kentte, yani görev yaptığım kentlerin dışındaki birçok kentte de ben esasında kentleri, doğayı, tarihi, sit alanlarını, tarım alanlarını korumak üzere, ormanı, kentin hakkını korumak üzere mücadele ettim. Ve buna uygun azami bir çalışma içinde oldum, hiçbir zaman da rant baskısına teslim olmadım. Kendimi zenginleştirecek ömür boyu bir çabam olmadı, o tip işlemlerden hep de uzak durdum.
2014 seçimlerinde Sayın Bülent Tanık'ın Çankaya Belediye Başkanlığı'na tekrar aday olmaması üzerine, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun davetiyle İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne tayin oldum. 6 ay Fen İşleri Daire Başkanlığı görevi üstlendim. Daha sonra Fen İşleri ile birlikte Genel Sekreter Yardımcılığı görevini de birlikte götürdüğüm bir dönem yaşadım. 2015-2016 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin tüm yatırımlarından sorumlu genel sekreter yardımcılığı yaptım. Bugün hayatta olan İzmir'e gidenler için birçok projede çok büyük emeğim vardır. Narlıdere Metrosu, Konak-Karşıyaka tramvayları, Kültür Kongre Merkezleri, Buca Sosyal Yaşam Merkezi, huzurevi, ana arterler ve İzmir'in ödüllü İzmir Deniz Projesi, sahil düzenlemelerinin tamamı benim bu alanların tümünü birden koordine ettiğim dönemde hayata geçti ve bunların bir bölümüne de uluslararası fon sağladım. 2016 yılı Eylül ayı itibariyle emekli olan genel sekreter yerine ki, o genel sekreterimiz de benden önce emekli olan İzmir'in genel sekreteri tıpkı benim gibi 20 aya yakın hapis yatmıştı. Belki hatırlarsınız, bu ülkedeki FETÖ ilk operasyonu İzmir'e yapmıştır. Sonra "pardon" dendi. "Bir zehirli sarmaşık var; dalları da sapı da zehirli" dendi ama Pervin Hanım benden önce hapis yatmıştı, kısmet bana da hapis yatmakmış. 42 yaşında da Pervin Hanım'ın yerine İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne genel sekreter oldum. Alışıldık tarihler ve yaşlar değildi efendim bahsettiğim; 32 yaşında odaya genel başkan, 35 yaşında koruma kurulunda başkan, 42 yaşında genel sekreter. Türkiye Cumhuriyeti'nde pek alışıldık yaşlar değildi bunlar. Bu görevi 2022 Haziran ayına kadar İzmir'de iki başkanla, üç yılını Aziz Bey, üç yılını Tunç Bey ile birlikte genel sekreter olarak sürdürdüm. 2022 yılında teklif aldığım İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne, ülkemizin ve Avrupa'nın en büyük kentsel alanını deneyimlemek, mesleki akademik çalışmalarımın hayata geçeceği bu eşsiz laboratuvarda kendimce o zamana kadar ürettiğim deneyimi, birikimi ülkenin en ağır sorunlarının yaşandığı kentin hizmetine sunabilmek amacıyla; kentin afet, ulaşım, kentleşme sorunlarının çözümünde görev almak üzere bu alanların tümünden sorumlu bir genel sekreter yardımcısı olarak göreve geldim. 2022 Haziran ve 2023 Kasım ayları arasında 17 ay süreyle çalıştım ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde. Bu 17 ay süreyi özellikle altını çizerek neden söylüyorum? Savunmanın sözünü bana verirken zikrettiğiniz eylemlerimin bir bölümünün bu 17 ayın dışında olduğunu, eğer azıcık bakarsanız siz de göreceksiniz.
Şimdi hakkımdaki bu suçlamaların özgeçmişimle ne kadar uyumsuz olduğunu bir parça özellikle anlatmak isterim. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki görevimi bundan önceki tüm mesleki yaşamım ve akademik geçmişimde de olduğu gibi anlattığım o çizgiyi bozmayan, hatta güçlendiren bir şekilde yapmama ilişkin bir fikrim de vardı. Ben de bu şiarla geldim zaten. Kenti ve çevreyi koruyan, kentsel değerleri, kimliği ve kent haklarını gözeten, halktan yana olan ve nu önceleyen bir görev bilinciyle onurla görev yaptım ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde. İstanbul'daki görevim süresince çok iyi şekilde yetişmiş, pırıl pırıl, birçoğu genç ancak çok deneyimli meslek insanıyla; mimarlar, şehir plancıları, mühendisler ve onların ne yazık ki bir bölümü hala burada, Sayın Başkanım. Onlarla birlikte kentin ve kamunun yararına çok önemli işlere imza attık. Hepsinin emeği benden fazladır, ben bunu iddia edeceğim işte. Onların emeği benden fazladır; hepsinin emeğinin önünde de saygıyla eğiliyorum. Ben, bu heyetin içinde naçizane benim de olduğum birkaç önemli projesini, yine kenti ve çevreyi korumak adına yaptığı bazı çalışmaları söylemeyi de bir borç bilirim. Birçok ayrıcalıklı kişi, kurum, vakıf ve dernek adına çok uzun süreli tahsisler yahut işgaller yapılmıştı İstanbul'da. Ben de göreve geldiğimde bunlarla nasıl mücadele edildiğini gördüm ve ben bu mücadelenin en keskin taraflarından birisi oldum. Bu ayrıcalıklı kurum, kişi, vakıf ve derneklere tahsis edilmiş kamusal mekanlar amaçları dışında kullanılıyordu. Kamudan bedelsiz sayılabilecek koşullarda alınmasına rağmen içlerinde yaratılan rant tesisleri, ticarethaneler, marketler veya kendi ticari işletmeleriyle kamu hazinesine girmesi gereken kaynakları kullanan ayrıcalıklı kurum ve örgütler, bu davada sanık olan arkadaşlarca kamu malından tahliye edilmiştir. Bunun bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Bu doğrultuda amansız bir hukuki ve idari mücadeleyi yürüten birçok arkadaşımız bugün bu salonda kamu yönetimini dolandırmakla suçlanmaktadır. Bu garip durumu, tüm arkadaşlarımın da canını yakan bu garip durumu sizden çok iddia makamlarının da bilgisine sunmak isterim.
Göreve gelindiğinde İstanbul'da neredeyse tüm sahilleri, anayasamız ve kıyı kanunu gereği herkesin, herkesin olan kıyılarımız ticari işletmeler tarafından işgal edilmiştir. Sizler de belki yaşamışsınızdır, görmüşsünüzdür. Bu mekanları da kararlı ve cesur bir mücadeleyle kamuya kazandıran, işgallerden arındıran ekip bu salondadır. Bu mücadelelerin bir bölümünde görev alıp tehdide maruz kalmaktan hep birlikte korkmak yerine; kamu yararını savunma, halkın malını halka verme görev ve sorumluluğunu yerine getirme anlayışıyla çalışan bu ekibin bir parçası olmaktan gurur duyuyorum. Bizlere kamusal mekanları işgal edenler silah çekti; bu ekip geri çekilmedi. Kıyıları talan edenler yumruk salladı; bu ekip vazgeçmedi. Bu kamu yararını savunan kıymetli arkadaşlarımın burada beni, beni de içinde dahil edecek şekilde kamuoyunu dolandırmakla suçlanıyor olmasını daha sonra bir parça açacağım. Bu en ikoniklerinden birisidir efendim, belki biliyorsunuz; burası Üsküdar sahili. Bu gördüğünüz resim bir kaçak mekan, pointer'la işaretlendi. Ne yazık ki bunun etrafındakiler de polis. Biz, benim başkanlık ettiğim heyet bu bölgeyi yıkmak için gittiğimizde; polis yıkacağımız işgal, yasa dışı mekanı bizden sakındı. Bize burada silah çekildi, biz burada yumruk yedik. Ne için? Yasa dışı bir işgali sonlandırmak için. Devlet kurumunun değil, işgalcinin yanında olması gerekmiyordu. Bugün bu alan böyle; bütün halkımız kullanıyor, birisinin ticarethanesi değil. Ben bunu yapan bu ekiple, onun bir parçası olan ekiple gurur duyuyorum. Ama bunu böyle yapanlar ya da buraya karşımıza polisi dikenler değil, karşınızda ben varım. Bu örnekleri; kişiye özel rant amaçlı imar planı ve plan değişikliği yapmamak, yapılan plan değişikliklerini dava etmek, rant odaklı yürütülen projelere karşı çıkmak, bunlara dava açmak anlamında bu heyetin aldığı inisiyatifle desteklemem gerekiyor. Çünkü bu heyet esasında İstanbul'un su havzalarını, ormanlarını, tarım arazilerini korumak için hep beraber "İstanbul Muhafızlığı" adıyla müthiş bir misyon yüklendi. İstanbul'u talan etmekte çok mahir birilerine karşı yoğun bir çaba gösterdi. Elbette tüm bunlar sadece buradaki teknik arkadaşların iradesiyle ortaya çıkabilecek işler değildir. Çünkü bu teknik arkadaşlarımızın birçoğuyla ben daha önceden temas etmiştim; uzak, yakın arkadaşlıklarım vardır ama hiçbirimizin bunları tek başına gerçekleştirebilecek gücü, bir araya gelsek de bulamadığımız bir durumdan geçiyoruz. Bu nasıl mümkün oldu? Bu, 'nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıyla mümkün oldu. Çünkü bu iradenin arkasında; teknik elemanların buraların kamusal mekanların işgaline, ayrıcalıklı kurum, dernek, vakıflara tahsisine karşı duruşunun arkasında duran bir siyasi irade gösterdi. Sayın İmamoğlu ranttan değil, halktan yana durduğu için bu projeler yapılmıştır.
Ülkemiz tipik olarak belediyelerin rantla en yüz yüze olduğu kısmı; imara açmak, kat kodu vermek diye tarif edilen imar ve planlama mevzularıyla 30-40 yıldır ağır bir deneyim geçiriyor. Siz de bulunduğunuz mekanlardan, hukukçu olarak önünüze gelen imar hakkı dosyalarından görüyorsunuz. Dünyanın hangi ülkesinde bu kadar sık imar affı çıkar? Adına barış da deseniz o aftır. Yasa dışılığı yapanı affettiği bir gelenekten geliyor bu ülke. Neden? Çünkü burada bir iklim var; siyasetçi, o rantı sağlayan ve ona göz yuman arasında. O da ülkede iktidar üretiyor. Biz ise mesleğimiz olan şehir planlama eğitiminin tüm evrensel doğrularına aykırı olarak; yıllarca birçok kentimizde, en fazla da İstanbul'da yürütülen bu en kolay ve hızlı rant getirebilecek imar işlerine tenezzül etmemiş, aksine bununla mücadele etmiş bir heyetiz. Bu heyetin kamunun kaynak, varlık ve değerlerini sömürmesi, bunun için özel örgütlenmeler geliştirmesi, kente, kent hakkına ve kamuya ihanet etmesi varlık sebeplerine dahi uygun değildir efendim. Başta kendim olmak üzere, bu ithamlar bu heyete yapışmaz. Hepsi adına, beni biraz daha deneyimli bir meslektaşları olarak kabul ettikleri takdirde bir ağabeyleri olarak, bu haksız isnat ve ithamları çok kuvvetle reddediyorum. Oda başkanı ve akademisyen olarak mücadele edip davalar açtım. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde adını anmayacağım zatı muhteremin rant projelerine karşı çıktığım için mezarlıklara sürüldüğünde dahi yazılar yazıp ders anlattım; rant baskısıyla mücadele ettim. Akademisyen olarak 30 yılı çöpe atıp rantın parçası olmak ve bunu bir örgüt kurarak yapmak, bu insanlara, mesleki ve akademik kariyerim açısından da özellikle bana yapılmış ağır bir hakaret gibi geldi. Hakim Bey, bu iddianame benim suyuma toz bulaştıramaz. İstanbul'da görev yaptığım bu 17 aylık süreç ile iddianamede neredeyse attığım her imzanın suç isnadı edilerek 16 aya varan bir tutukluluk dönemiyle karşı karşıya kalmamı önemsiyorum. Ben 17 aylık süreçte görev yaptım; neredeyse görev yaptığım süre kadar suçla isnat ediliyorum. Yani attığım her imza neredeyse bir suç isnadı konusu olmuş. İstanbul'da görev yaptığım bu 17 aylık görevim, 4 kamu kurumundaki hizmetlerimin en sonuncusudur. Ben daha önce Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde 13, Çankaya Belediyesi'nde 5, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nde 8 yıl kamu hizmeti yaptım. Buna yaklaşık... Benim burada özgeçmişimin durmasında fayda var; bakanlar daha detaylı da görür.
Bunun yanında ben, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakülteleri'nin Şehir ve Bölge Planlama Bölümlerinde 2004 ve 2014 yılları arasında öğretim görevlisi olarak çalıştım, derslere davet edildim, bu fakültelerin hocalığını da yaptım. Mezun olduğum okullarda hocalık yapma onuru da bana bahşedildi; yüzlerce öğrencinin yetişmesine katkıda bulundum. Bugün birçok kamu kurumunda önemli pozisyonlarda vazife yapan şehir plancılarının, gördükleri yerde ya da yazdıklarında bana "Hocam" diye hitap etmesi, tüm bu kutsal görevlerin içinde belki de en özel ve en onurlu görev olarak özgeçmişimde durur. Bu görevleri yaptıktan sonra; 32 yaşında oda başkanlığı, 35 yaşında anıtlar kurulu başkanlığı, 42 yaşında genel sekreterlik yapmış birisi olarak siyaset alanı da ilgimi çekiyordu. Benim de siyaset alanına ilgim var. 2024 yılında yapılan Mahalli İdareler Seçimleri'nde aday olmak üzere ki o zaman 50 yaşındayım, mesleki, akademik ve kamu sorumluluğunda çokça iş yapmış, teknik ve mektepli bir meslek insanı olarak çevremin ve vatandaşların yönlendirmesiyle benim için de adaylık yerel seçimlerde gündem haline gelmişti. Bu nedenle yasalarımızın gereği, kamu görevlilerinin istifa etmesi için o dönem son tarih olan 1 Aralık 2023 öncesinde, 30 Kasım 2023'te kamu görevinden çekildim. Halk arasındaki tabirle memuriyetten istifa ederek; 8 yılı aşkın görev yaptığım, 6 yılında genel sekreterlik yaptığım İzmir'in Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday adayı olarak Cumhuriyet Halk Partisi'ne müracaat ettim. Aralık ve ocak aylarında aday adaylığı için İzmir'de yürüttüğüm çalışmalar sonucunda; tüm beklentime, kariyerimden ve geçmişimden kaynaklı liyakatli olduğumu düşünmeme rağmen siyasetin bambaşka dinamikleri olduğundan olsa gerek ben aday gösterilmedim. Bir başka deyişle, aday olamadım. Daha sonra, İzmir adaylık başvurumun olumsuz sonuçlandığı dönemden İstanbul Planlama Ajansı'nda görev yapmaya başladığım döneme kadarki sürede, uzun süredir ihmal ettiğim akademik çalışmalarımı toparlayarak Yükseköğretim Kurulu tarafından yetkilendirilmiş Üniversitelerarası Kurul'a doçentlik başvurusu yaptım. Tüm mesleki ve akademik çalışmalarım istenilen asgari puanın yaklaşık 2 katı değerinde puan elde etmişti. Yani çok geç bile kalınmış bir başvuruyu Üniversitelerarası Kurul'a yaptım. Üniversitelerarası Kurul bu başvurular için farklı üniversitelerden sizin adını bilmediğiniz, profesör olan 5 asıl, 2 yedek olmak üzere 7 tane akademisyen belirliyor. Daha sonra gördüğüm için söylüyorum, o tarihlerde bilmiyoruz; yedisinin de oy birliğiyle doçentlik unvanı almaya hak kazandım. 2025 yılının ocak ayı itibariyle ben doçent doktorum.
Ama hemen arkasından, üniversitelerimizden birisinde açtığım ders, mart ayında tutuklandığım için verilemedi. Ben doçent unvanıyla o ilk derse giremedim. Umuyorum ve biliyorum ki çıktığımda bunun da gereğini yerine getireceğim. Yerel seçim sonrası, yasal olarak mümkün olduğu halde siyaset alanına girmiş olmam ve bu kararı vermiş olmamdan dolayı eski görevime geri dönmedim. Biliyorsunuz kamu görevlileri tekrar eski görevlerine dönebilirler; ben bu göreve dönmek istemedim. Onun yerine; İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 2019 sonrası 'nun büyük vizyonuyla ve buradaki çalışma arkadaşlarımın da birçoğunun emeğiyle, başta Emrah Başkan olmak üzere bu arkadaşlarımın emeği ile kurulmuş olan İstanbul Planlama Ajansı'na 2024 yılı Mayıs ayı itibariyle akademik çalışmaları yapmak üzere Yönetim Kurulu Başkanı olarak görevlendirildim. Kentin anayasası niteliğinde üst ve ciddi bir planın olmaması; kent ve kamu topraklarının hızla yağmalanmasına, kentin kontrolsüz büyümesine ve afetsiz afetlere bile hazırlıksız yakalanmasına neden oluyor. Sizler de gündelik yaşamınızda bunları zaten yaşıyorsunuz. Yoğunlaşan nüfus, artan araç sahipliği ve mobilizasyonla kentte her gün trafik sorunları ve afete ilişkin hazırlıksızlıklarla karşılaşıyoruz; bunlar da yaşam kalitemizin düşüşünü hızlandırıyor. Bu nedenle, bu alanlarda akademik çalışmalarıyla adı olan, Ankara kentinin 2007 tarihli 1/25.000 ölçekli planının koordinasyonunu ve İzmir'in 2018 tarihli ulaşım ana planının koordinasyonunu üstlenmiş bir teknik adam ve yönetici olarak; İstanbul'umuzun daha fazla yoğunlaşmadan ülkemizin, bölgemizin kent odaklarına doğru desantralize edilmesi, yayılması, kentin yaşam kalitesinin yükseltilmesi, ulaşım ve afet sorunlarına yönelik kırılganlıkların azaltılması anlamında üst ölçekli bir çalışmanın başlangıcını yaptım. Bu görev ile 1/100.000 ve 1/25.000 ölçekli İstanbul Kent Bölgesi'ne ait üst ölçekli plan çalışmalarının koordinasyonunu, İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanlığım döneminde ben üstlenmeye başladım.
2024 yılı Haziran ayından, tutuklandığım 2025 yılı Mart ayına kadar 10 ay boyunca bu konu başta olmak üzere çok sayıda özel araştırma ve bilimsel projeyle; kentin ve ülkenin gündemine yoksulluğu, gelir adaletsizliğini ve İstanbul'dan başlayan sorunları anlatmaya başladım. 19 Mart 2025'teki operasyon sonrası, siyasi spekülasyonlar eşliğinde tutuklanma gerekçem, bir kısım medya tarafından çok sayıda mesnetsiz iddia ile dile getirildi. Bir itibar suikastına kurban edilmek istendiğimiz ortada. Ancak heyetinizin kıymetli hâkim üyelerinin de dikkatine sunmak isterim ki, benim İPA'da yaptığım bu görevlerle ilgili iddianamede tek bir suçlama bile yoktu. Ben, sadece Genel Sekreter Yardımcılığı yaptığım dönemdeki 17 aya dair bazı eylemlerle suçlanıyorum. Belki ekranı değiştirebiliriz. Görüleceği üzere bütün eğitim yaşamım... Buna gelmeyeceğiz daha, biraz sonra geleceğiz. Bütün eğitim yaşamını memur-asker bir babanın maaşıyla ve devlet okullarında, Cumhuriyetin fırsat eşitliğinin güzel bir örneği olarak okuyarak, çalışarak ve başarıyla geçirmiş bir insanım ben. Tüm çalışmalarımı yoksulluğa ve cehalet ortamına teslim olmamak adına, aydınlık bir Türk genci olarak vatana ve millete üstün hizmet şiarıyla gerçekleştirdim. Kolej, özel kurs ve benzeri olanaklarım olmamasına rağmen üniversite okuyabilme, yüksek lisans ve doktora yapabilme, dil öğrenebilme, hem mesleki hem de akademik olarak gelişim göstererek mezun olduğum okullara hoca olarak davet edilebilme onuru bana verildi. Ben bunları tattım. Ülkemizi Japonya'da devlet bursuyla temsil ettim. Japon kentlerinde, Japon üniversitelerinden dersler aldım. Ülkemiz için çok önemli bir deneyim süreci geçirdim. Ülkenin 3 ayrı büyük kentinde ve 4 ayrı kurum nezdinde çalışıp ekmek paramı kazandım. Hayatımı böyle kurdum. Belki de bu ülkede hiç kimseye kısmet olmamış biçimde, ülkenin en büyük belediyelerinde yöneticilik yapma onuruna erişmiş tek kişi benim. Ankara'da, İstanbul'da ve İzmir'de; bu 3 büyük belediyede de yöneticilik yapmış başka birisi olduğunu zannetmiyorum.
Diğer yandan sivil toplumda, demokratik kitle örgütlerinde ve akademide yaptığım görevlerle çok kapsamlı, çok boyutlu bir mesleki kariyer elde ettiğimi düşünüyorum. Bu kariyeri anlatmayı normalde tercih etmem ama bu iddialar bunları söylemeyi zorunlu hale getirmiştir. Bunları bugün söylemezsem ne zaman söyleyeceğim? İşte bu deneyim ve birikim, ülkeme daha üst düzeyde hizmet etme sorumluluğunu duymama yol açmıştı. Özgeçmişime bu kadar anlam yüklememin nedeni, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde çalışma kararını hangi motivasyonla verdiğimi anlatabilmek içindir. 30 yıllık mesleki geçmişimin yarısından fazlasında aktif yöneticilik yaptım. Önce işçi, sonra imar dairesinde şehir plancısı, memur, sonra müdürlük, ardından başkan yardımcılığı, büyükşehirlerde daire başkanlığı, genel sekreter yardımcılığı, genel sekreterlik ve hatta bir dönem genel müdürlük yaptım. Yani Sayın Başkan, bir belediyede ne kadar görev varsa, işçilikten genel sekreterliğe kadar ben her koltukta oturdum. Her görevi yaptım. Karşıma gelen memurun ya da işçinin aklından ne geçtiğini ben bilirim; çünkü o görevi zamanında ben de yaptım. Toplam 30 yıllık kamu görevimde ve özellikle yöneticilik yaptığım 17 yılda, doğal olarak çok sayıda soruşturma, suç duyurusu, ön inceleme ve teftiş geçirdim. Bunlar çok normaldir. Bunların sayısının biraz fazla olmasının sebebinin, yöneticilik görevlerimin hepsinin muhalefet belediyelerinde gerçekleşmiş olmasından kaynaklandığını siz de takdir edersiniz. Ancak ben bugüne kadar tertemiz kaldım. Üstümde hiçbir leke yoktur. Kamuyu zarara uğrattığımız iddiasıyla sorguya çekildiğim tüm hususlarda, her düzeyde aklandım. Hiçbir zaman kesinleşmiş bir hükümle kamu zararı ödemedim. Ancak şu anda karşınızda ihaleye fesat karıştırma, dolandırıcılık, hem de devleti dolandırma ve örgüte üye olma suçlarının sanığı olarak bulunmaktayım. Üstlendiğim onca zorlu göreve rağmen 30 yıl içinde karakol kapısından bile geçmemişken, şimdi hayatımın son 15 ayını —ki ömrümün %2,5'ine denk geliyor Hâkim Bey, ne demek olduğunu anlayın diye söylüyorum, %2,5— ömrümün şu ana kadar yaşadığım %2,5'unu ben buraya gömdüm. Tutuklu olarak yaşadım ben bu %2,5'u. Zira bütün ömrünü akademide, meslek odasında ve kamudaki yöneticilik görevlerinde kamu yararını gözeterek, toplumcu yaklaşımlar üreterek geçirmiş; köşe dönme projelerine, rant amaçlı uygulamalara karşı çıkmış ve bu yüzden sürülmüş birisi olan 'ye bu suçlar hiç yakışmamaktadır. Böyle olmadığı malum MASAK raporlarında da sabittir. Rüşvet iddiasıyla tutuklanıp, saydığım diğer suçların sanığı olarak işlem görmek bana trajikomik, hatta kelimenin tam anlamıyla bir kader cilvesi gibi geliyor.
Hayatım boyunca mesleğimin en çok rant üretmeye müsait alanı olan kent odaklarında görev yapmış olmama rağmen, şahsıma ve aileme yönelik hiçbir haksız kazanç isnadı bugüne kadar hiçbir kovuşturmanın konusu olmamıştır. Bu durum yalnızca hukuki bir gerçek değil, aynı zamanda mesleki duruşumun ve kamuya hizmet anlayışıma bakışımın da net bir sonucudur. Rant ve köşe dönme işleriyle hayatı boyunca mücadele etmiş, bunun için çalıştığı ilk kurumdan sürülmüş, bu yönde meslek odası yöneticiliği başkanlığını genç yaşta üstlenmiş, akademik yayınlar yapmış, akademide unvanlar almış ve İstanbul'da tahliye ettiğimiz mekanlarda silah çekilerek tehdit edilmiş birisi olarak; bugün rutin imzalarım bile örgüte hizmet edip kamuyu dolandırdığım iddialarıyla, mantıktan ve hukuki, müspet gerçeklerden tamamen yoksun bir biçimde yargılanıyor. Şehir planlama mesleği, eğer rant gözünüz açık ise ve kamucu bir bakış açınız yoksa, üstelik daha sık kişisel gelişmeyi hedefliyorsanız —ki ülkenin son 40-50 yılında hep böyle görüldü— size 1 santimlik bir çizgiyle bile insanların kaderini değiştirme gücü verir; bir çizgiyi nereden nereye çektiğiniz ya da attığınız bir imza, birilerini milyon dolarlar kazandırabilecek suistimaller veya rantsal ilişkiler dünyasına atabilir. Ben bu çizgileri çizen, bu imzaları atan görevlerde bulundum ve bu insanları yönettim. Benim üstümde hiçbir leke yok Hâkim Bey, iddia makamı! Hayatım boyunca hiçbir namussuz, şerefsiz işin içinde olmadım. Bu biraz tercih işidir; bunu yapanlar var ama ben tercih etmedim. Benim tercihim hiçbir zaman zenginleşmek yönünde olmamıştır. Ben mesleğimi her zaman kamu ve toplum yararı ilkeleri doğrultusunda icra ettim; depremde can kaybının nasıl azaltılacağına, ulaşım ve barınma sorunlarının nasıl çözüleceğine, kentlerin nasıl planlı gelişeceğine odaklandım ve ömrüm boyunca bunun için çalıştım. Tüm eğitimim de mesleki pratiğim de bu şekilde şekillendi.
Ayrıca ülkemizde hürriyetimden mahrum bırakılmış olsam da bu sorunları düşünmekten, çözüm üretmekten ve fikir geliştirmekten cezaevinde de vazgeçmedim. Üstlendiğim işlerin gereği olarak attığım imzalar milyarlık rantlar üretirken kentsel zenginleşmeyi hedeflemiş bir meslek insanı olsam, ülkemizin rantı en yüksek kent ve belediyelerinde yaptığım görevler neticesinde benim ve yakınlarımın hatırı sayılır bir mal varlığı edinmesi işten bile değildi. Benim gayrimeşru bir kazanç için imza atmama bile gerek yoktu Hâkim Bey; ben 3 büyük kentte de imarın önce nereden ve ne zaman geçeceğini en iyi bilenlerden, hatta bazen bu yönetimin başında olan kişilerden biriydim. Yakınlarıma sadece nereden tarla alınacağını söylesem hepsi köşe dönerdi. Ben bunların tümünü reddetmiş, kapıma bu amaçla gelenleri kategorik olarak kovmuş birisiyim; şimdi attığım bir imza ile mi yolsuzluk yapacağım? Mal beyanım benim bu konudaki en büyük belgemdir. İstanbul Belediyesi'ndeki görevimden önce, yani 2022 öncesinde, biri İzmir'deki deprem konutu lojmanım olmak üzere krediyle edindiğim sadece 2 tane evim var; bunun dışında görev sürem boyunca artmış 1 kuruşluk malım, mülküm veya edinilmiş bir varlığım yoktur. Arabam yok; başka bir mülküm, bankada birikmiş dolarlarım ya da paralarım da yok ki bunu zaten iddianamedeki kişi kartıyla kendileri de ortaya koymuşlar. Ben dahasını söyleyeyim: Oturduğum lojmanı devlet satmak zorunda olduğu, ben de içinde oturmaya devam etmek durumunda kaldığım için banka kredisi kullanarak satın aldım; çünkü devlet içindeki oturanlara ön alım hakkı tanıyordu. Ve ben bugün burada, cezaevinde hapis yatarken hâlâ o lojmanın kredisini ödüyorum. Benim kötü bir alışkanlığım ya da savurganlığım da yoktur, ailesine bağlı bir insanım; bütün bunları, iddia makamı adına kıymetli savcımız bu kişiyi neyle isnat ettiklerini iyi bilsin diye anlatıyorum. Hâl böyleyken; yaşadığım aile ortamı ve etik kurallara sıkı sıkıya bağlı kalarak sürdürdüğüm mesleki ve bilimsel çalışmalarım ortadayken, adımın yolsuzlukla, yüz kızartıcı cürümlerle ve organize suçlarla anılması benim için son derece üzücüdür ve büyük bir haksızlıktır. Mahkemenizin yürüteceği kovuşturma sonucunda, yüklenen suçların şahsımla ne kadar ilgisiz olduğunu saptayarak beraatime karar vereceğine ve masumiyetimi tüm ülkeye duyuracağına inanmak istiyorum.
Şimdi müsaadenizle, önce tutukluluğuma ve bu süreçte yaşadıklarıma, ardından da isnat edilen ihaleye fesat, suç örgütüne üye olma ve dolandırıcılık suçlarının eylemler bazında değerlendirmesine geçeceğim. Sayın Başkan, benim tutukluluk sürecim, o tarihte nişanlım olan kıymetli eşim Filiz Hanım'ın evine sabah saat 06.00 sıralarında —kendisi evde bulunmadığı hâlde— çilingir marifetiyle izinsiz girilmesiyle başladı ve esasında açık bir hak ihlali gerçekleştirildi. Biz dosyasında bu aramanın tutanağına bile erişemedik; polisin evde ne bulduğunu, neyi tutanak altına aldığını bilmiyoruz. Arandığımızı öğrenince ben kendim Vatan Emniyet'e giderek teslim oldum; nitekim bu fotoğraf da benim emniyete kendi ayağımla gittiğim dönemde, bilgim dışında arkadaşların çektiği bir fotoğraftır. Akabinde sağlık kontrolüne sevk edildim ancak emniyete gelişim polisin beni zorla almasıyla gerçekleşmediği için, bir "gözaltına alma görüntüsüne" ihtiyaç duyulduğu söylenerek emniyete girişimiz tekrarlandı ve bir fotoğraf daha çekildi. Yukarı çıkıp nezarethaneye konulduktan sonra, "İlk fotoğraf dikey olmuş, yatay çekmemiz gerekiyordu" denilerek üçüncü kez dışarı çıkarıldım ve polis marifetiyle emniyete sokuluyormuşum gibi yeniden görüntü alındı. Oysa ben emniyete en başında kendi ayaklarımla, teslim olmak üzere gitmiştim. Sonra, dikkat ederseniz üstünde Takvim Gazetesi'nin web sayfasının yer aldığı takvim takılı görselde, "İBB'deki yolsuzluk soruşturmasında firari şüpheli yakalandı" ifadesi yer alıyor. Bu haber sadece Takvim Gazetesi'nde çıkmadı; ben cezaevine girdikten sonra televizyonda kendim de gördüm ki birçok yayın organında "firari yakalandı" biçiminde haber olarak servis edildi. İşte bana zorla çektirilen o fotoğraf, bu amaçla kullanılmıştır. Bunun da çok ağır bir hak ihlali olduğunu heyetinizin bilgisine sunmak isterim. Ben bu fotoğrafların böyle kullanılacağını bildiğim için en başında rızamla kapının dışına çıkmamıştım; ancak prosedür böyle herhalde, demek ki böyle bir fotoğrafa ihtiyaç var diye düşünerek çıktım. Ardından 23 Mart günü, bilindiği üzere birçok arkadaşımla birlikte tutuklanarak Silivri, sonrasındaysa Marmara 9 No'lu Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'na konuldum. Tek kişilik, tecrit edilmiş bir hayatı yaşamaya çalıştığım böylesi bir ortamda tam 15 aydır tutuklu bulunmaktayım. Esasında bu "yakalandı" paylaşımı ve bunun arkasından yapılmış çok sayıdaki yayın o kadar saygısız ve hasmaneydi ki doğrudan itibarım hedef alındı. Oysa ben oldukça saygın bir akademisyenim; bu hak ihlalini, hafızanızda tekrar yer etmesi adına özellikle belirtmek istedim.
Efendim, emniyette bana 7 tane soru soruldu ve bir dizi fotoğraf gösterildi. Bu fotoğrafların bir bölümünü belediyedeki görevim sırasında tanıyorum; geri kalanlarının tamamını ise nezarette ya da hapishanede tanıdım, öncesinde hiçbirini tanımıyordum, yani gösterilenlerin %80'ini kesinlikle tanımıyorum. Sorulan 7 sorunun 6'sına da bir hata olduğunu belirterek; o dönem İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde çalışmadığımı, bu iddiaların 2022 öncesine ait olduğunu, hem emniyette hem savcılıkta hem de İbadethane Genel Sekreteri olarak görev yaptığım o dönem üzerinden yanıtladım. Bir tanesinde ise benim dönemimde açık ihale yapıldığını ve açık ihalede fesat konusunun söz konusu olamayacağını söyledim. Arkadaşlarımız aslında benim o dönem İzmir'de çalıştığıma dair bir inceleme yaparlarsa, belki bunu size de gösterebilirler; nitekim benim tutuklandığım tarihteki belgelere bakıldığında, aslında İzmir'de Genel Sekreter olarak imza attığım açıkça görülecektir. Neyse; ama ben tutuklandığımı da yine avukatlarım aracılığıyla bu yandaş basının haberlerinden öğrendim, çünkü henüz bana karar tebliğ edilmemişti. Avukatlarım, "Biz tutuklanmışız" dediğinde ben hâlâ hâkimlikte sorgu sıramın gelmesini bekliyordum. Şaka gibi belki ama inanın hiç komik değil; hele o işi bizzat yaşayanlar için hiçbir şekilde komik değil. 23 Mart günü tutuklandığımda gördüğüm kararda, hâkimlikçe açıkça "suç örgütüne üye olma" ve "rüşvet alma" suçlamalarının yöneltildiği yazıyordu. Ben beynimden vurulmuşa döndüm; hayatım boyunca kimseden menfaat sağlamış bir insan değilim, nasıl rüşvet alabilirim? İlave olarak da tutukluluk gerekçesi olarak; delil karartma, kaçma şüphesi ve benzeri tüm kararlarda gördüğünüz o klasik hususlar yazılıydı. Ayrıca gizli tanık ifadelerinin, HTS raporlarının ve MASAK raporlarının gerekçe gösterildiği bir şekilde tutuklandığımız belirtiliyordu. Oysa gizli tanık ifadesi ne bana soruldu ne de MASAK raporunun içeriğine dair, "Bu hareket nedir, şu nedir?" diye bana tek bir soru yöneltildi. HTS kaydı hususunda ise bana sadece , , , ve ile niye görüştüğüm soruldu; ben bu insanlarla görüşmesem belediyeyi nasıl yönetebilirim? Sorulan sorunun niteliği ve telefon görüşmesi kaydı bundan ibarettir. Bunun dışında, yargılanan herhangi bir müteahhitle, belediyeyle iş yapan biriyle ya da başka şahıslarla hiçbir görüşmem yoktur, zaten olamaz da.
Biz, 8 ay boyunca, bu gizlilik kararı nedeniyle hangi gerekçelerle tutuklu bulunduğumuzu bile öğrenemedik. Üstelik bana rüşvete dair hiçbir soru sorulmamışken —ki rüşvete dair bir soru sorulsaydı ona da gerekli açıklamayı yapardım— sorulmamış sorulardan ötürü tutuklandım ve gerekçe olarak gösterilen belgelerin hiçbirisi de ortada yoktu. Ben 8 ay boyunca Hâkim Bey, tıpkı sizinkinde olduğu gibi, karşıma çıkan 8 ayrı hâkimin gözlerinin içine bakmaya çalıştım; fakat biri hariç hiçbirisinin gözüne bakamadım. Ya önlerindeki ekranlara bakıyorlardı yahut zaten telefonlarıyla oynuyorlardı. Hepsine de rüşvet almak suçuna dair ithamın hangi somut delile dayandığının açıklanması gerektiğini sordum. Ben kimden, ne almışım; bunun delili nedir Hâkim Bey? Ben kimden tek bir kuruş almışım, bunu söyleyen, bunu iddia eden her kimse ortaya koysun dedim; çünkü benim için bu, cana kıymaktan bile daha ağır bir ithamdır. Bunu o kadar net söylüyorum ki Hâkim Bey, önüme böyle bir iddianın konulması bizim ailemiz için her şeyden önce şeref kırıcıdır. Bu konuyla ilgili yüzleştirme isteğimi de dile getirdim; bunu söyleyen, bu isnatta bulunan bir gizli tanık varsa getirin, yüzleştirin, ben bunları duymak istiyorum dedim. Ancak bunlara ilişkin hiçbir şey söylenmedi. Suç örgütünü bilmediğimi, bunların bana sorulmadığını bile anlatamadım. Ama dosyalarda rüşvete dair ne olduğunu söylemiyorsanız bile ne olur siz kontrol edin Hâkim Bey; böyle bir şeyin olmadığını göreceksiniz, olamaz çünkü. Bir çuval lafı ağzıma tıkayarak “tutukluluğun devamına” dedi. Bir gerekçe de söylemedi. Rüşvetle devam etti. 8 ay. 8 ay sonra iddianame çıktığında gördük ki rüşvetin R'si yok. Rüşvetle ilgili hiçbir şey yok. Çünkü olamazdı. Tek bir usulsüz para hareketi, mal edinme bunlara dair tek bir iddia da yok. İddianamede bunları da şerefle söylüyorum, yok. Ama üzülerek söylüyorum ki eğer onlar yok ise hakkımda lehte aleyhte delilleri toplaması gereken iddia makamı beni 8 ay tüm Türkiye'ye rüşvetten rezil etmiş iddia makamı rüşvete ilişkin KYOP verdi. Öyle değil mi efendim? Ben bundan suçlandım. Nerede KYOP? Bunu bulamadıysanız lehte aleyhte o zaman deyin demelisiniz ki rüşvete ilişkin hiçbir şey bulamadık. Kovuşturmaya yer yok deyin. Ki bulamazsınız, yok zaten. Ama lehte hiçbir şey koymamak kaygısı o kadar yüksek ki bunlar söylenmedi. Eğer toplamadıysa delilleri bir başka kusur, toplayıp bize söylemediyse bir başka vebaldir. Bunların tümünü bu vebalin sahiplerinin boynuna bırakıyorum. Eğer o hasmane değilse özellikle lehe hiçbir şey söylememe gayreti başka bir sözcük bulamıyorum onu anlatmaya. İddianamede rüşvete dair herhangi bir kanıt ya da iddia bulunamayınca bu kez o zaman herhalde dediler ki bu kamu görevlisi olarak bir şeylere imza atmıştır. Attığı imzalara bakın. Bu imzalar nedeniyle bir şey üretelim. Ben bu attığım rutin imzalarla karşınızdayım. İhaleye fesat karıştırma suçunu işlemiş görünüyorum, attığım rutin imzalarda.
Bu imzalar dışında başka hiçbir dosyanızda başka hiçbir isnat yoktur, bulamazsınız. Attığım encümene sevk imzası ya da encümenin kesinleştirme imzası ile ihaleye fesat karıştırdığım söyleniyor. Ben bu görevi 30 yıldır yapıyorum Ankara'da da İzmir'de de İstanbul'da da bu bahsettiğiniz imzalardan 30.000 tane attım. Çok benzerini attım. Bir tek ben değil İstanbul'da, Ankara'da belediyelerde çalışmış devlet yöneticiliği yapmış arkadaşlarım da imza atmıştır. Eğer bu imzalar suç ise devlet ricalinin birçok kişiyi de sizin karşınıza çıkartacaktır. Sadece bu kadardı attığım imza. Ve bunun üstünde de kalınmamış. Bu ihaleleri, imzaları encümene sevk ve encümenin yaptığı ihaleleri alan belediye iştiraki olmuş. Belediye iştiraki bunun üstünden sizin günlerdir dinlediğiniz üzere yeni ihaleler yapmış ki bunlar esasında ihale mevzuatımıza göre hepsini bir amiyane olarak söyleyeyim ihale değildir. 2886'ya göre bizden işi almış iştiraki tekrar ihale yapması gerekmez. Eğer onlar ihale yapmasaydı ihaleye fesat suçu için sizin karşınıza da kimse gelmeyecekti, siz de hesap soramayacaktınız. Ama sorumlu insanlar olarak ihale prosedürü işletmişler. Kamu malını şeffaf kullanmak için yaptıkları işi fesat olarak sizin karşınıza getiriyorlar. Yani soruşturma aşamasında sorulmayan ve alınmayan ifadeler kabul edilen iddianame üzerinden ilk defa ifade verdirtilmiştir. Ben daha önce 8 aydır hakime şu anda size cevap vereceğim açıklayacağım konularla ilgili hiçbir şey söyleyemedim. Yani tutuklu kaldığımız suçlar rüşvetti. Onu anlattım. Yok. Bu isnat edilen şeyler ilk defa birisinin anlatabileceği şeyler, ilk defa. İlk defa size anlatıyorum, ihaleye fesat ya da dolandırıcılıkla ilgili şeyleri. Şimdi ihaleye fesat karıştırma suçu bakımından ne yapmış olabilirim onu anlatacağım. İmza atarak encümene sevk ettiği ihale dokümanı olarak bilinen evrakın ihaleye fesat suçlamasının delili olarak gösterilmesinin yüklenen suçla bir ilişkisinin bulunmadığını ortaya koymak üzere açıklama yapacağım. İddianamenin efendim 61 ve 62 no'lu eylemlerinde ben ihaleye fesat karıştırmakla suçlanıyorum. Siz de sözünüze bu iki eylemle başladınız. İddianamede suç tarihi olarak ihalenin yapıldığı tarih yazılmış. Bu tarihlerin ilki İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin yaptığı ihale 24-6 ikincisi de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden işi alan Kültür AŞ'nin yaptığı ihale 28.07.2020. Yani 6 yıl önce haziran ve temmuz aylarında iki kurum ihale yapmış. Bu ihalelerin sonunda da bunların en baştan planlandığı ve bir örgüt kapsamında yapıldığı söylüyor, söyleniyor.
Ancak ben kendi adıma bu eylemlerin detayına girmeyeceğim. Şöyle bir şey söyleyeyim. Biraz evvel de gösterdiğim gibi ben 2020 yılının haziran ve temmuz aylarında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde çalışmıyorum hakim bey. Yani bilirkişi de bunu ben o tarihte çalışmadığımı savcılığa da söyledim. Ben o tarihte çalışmadığımı emniyette de ifademde söyledim. Israrla hala iddiaların iddianamede iddiaların içinde bunların bulunmasının masumiyetle, sehven yapılmış olduğuna ihtimal vermiyorum. Kasten, özellikle koyulduğunu, herkesin yazıldığını düşünüyorum. Şişkin görüntüsü, kalabalık görüntüsü. Ben bunu söyledim defalarca. Ben o tarihlerde çalışmıyorum. Çalışmadığım bir kurumda hangi ihaleye nasıl fesat karıştıracağım? Yani akıl alacak gibi değil. Dolayısıyla ben siz de bu iddianameyi kabul ettiğinize göre eğer benim bilmediğim bir şey varsa ya siz bana söyleyin İstanbul'da, İzmir'deyken İstanbul ihalesine nasıl fesat karıştırdığımı ya da nasıl kabul ettiniz iddianameyi söyleyin. Yani bunu anlattım çünkü, anlatmasam bu ifadelerimde olmasa gözden kaçmış sehven diyeceğim. Aksi halde benim fizik kurallarını değiştirmem gerekiyor hakim bey. Yani aynı anda iki farklı yerde bulunmak doğanın inkarıdır. Ben akademisyen olduğum için biraz bilimkurgu literatürüne de baktım. Var mı böyle bir şey, yani o kadar gerçeküstü bir şey yaşıyoruz ki bilimkurgu mu acaba bu diye. Bilimkurgu literatüründe Dr. Manhattan diye birisi var. Hakikaten aynı anda iki yerde yer alınabiliyor ama onun bile sınırları var. O aynı anda iki kamu görevi üstlenmiyor. Ben iki ayrı kamu görevi üstlenmişim aynı anda. Bu iddianame Dr. Manhattan'ın sınırlarını da aşmış. Buna göre ben İzmir'in genel sekreteriyim hem İstanbul'un genel sekreter yardımcısıyım. Yani yalnızca mekanı değil, görevi de bölmüşüz, üstelik aynı anda. Bence bu hata değil; akılla, mantıkla, gerçeklikle bağını koparmış bir kurgu.
Efendim, Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin bugün kararlarını siz de biliyorsunuz. Fiilin faili, olay tarihinde görevinde bulunmaması halinde suç isnadı mümkün değil. Dolayısıyla 61, 62, 110 ve 115 no'lu eylemlerde ben görevde değilim. Şimdi, onları da anlatacağım. Görevde olmadığım eylemlerle ilgili isnatların benim açımdan detaylarını anlatmak çok gerçekçi de değil. İddianamenin 63, 69, 73, 75 ve 76 no'lu eylemlerinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kent içindeki reklam ihalelerine, 110, 111, 113, 114 ve 115 no'lu eylemlerinde ise belediye tesislerinin işletmesine ilişkin ihalelerde fesat karıştırdığı söyleniyor. Bunları ayrı ayrı anlatacağım. Bir bölümü reklam ihalesi, bir bölümü de belediyenin tesisleri var çok sayıda. Bunları siz de biliyorsunuz. Bir bölümünden yararlanıyorsunuz. Bu tesisleri işletmek için yapılmış ihaleler var. Bu ihaleleri belediyenin iştiraki almış, daha önce 30 yıldır, 40 yıldır aldığı gibi. Yani, Yenikapı'da bir dolgu alanı var. Dolgu alanı yapıldığından beri burayı belediyenin iştirakleri işletiyor. İhaleye verilmiş. Onu da yine belediyenin iştiraki almış. Ben, bundan dolayı ihaleye fesat karıştırmakla suçlanıyorum. 110, 111, 113, 114, 115 ya da kitap kafeler var, anlatacağım. Bunları kamunun iştiraki yapmayacak da kim yapacak yani, kim işletecek? Ki bunlar ihale yapılmış çok açıkça. Başka da sonuçlar olmamış. Tekrar görev süremin Haziran 2022, Kasım 2023 olduğunu heyetinizin bilgisine sunarım. Kamu görevi nedeniyle attığım bu tür imzalar dışında başka bir dahlim olmadığını da söyleyeyim. Yüklenen suçların yalnızca olur vermek ya da kesinleştirmek için imza atmakla işlenemeyeceğini ihale sürecini hukuki ve idari olarak anlayarak çözebiliriz sayın başkan. Bu da idare hukukunun bir konusudur. Avukatlarımın birisi özellikle bu konuda uzman ve o daha detaylı anlatacak. Ben, haddimi aşmak istemem ama ben de 30 yıl boyunca idarenin içinde bulunmuş, imza atmış birisi olarak, dört farklı kurumda, üç büyükşehirde idare hukuku açısından heyetinizin dinlediklerimden dolayı da iddianamenin suçlamalarından dolayı da belki haddimi aşacağım ama encümen ihalesi nasıl yapılıyor, 2886 ne demektir diye bir idaremiz var. Çünkü belli ki külliyen bir yanlış anlaşılma var. Sayın Başkan, Büyükşehir Belediyeleri dâhil kamuda iki tür ihale yapılır. O kısmını biraz hoca vasfıyla anlatacağım, bağışlayın. İlki, kamunun mal ve hizmet aldığı, yapım işi ya da yapım işi ve inşaat yaptığı ihaleler. Bunlar 4734'e göre yapılır. Son çıkan ihale kanunudur.
İkincisi; 2886. Bu 4734 sayılı kanuna göre ihaleler yapılır ve bu ihalenin her aşaması harcama yetkilisi olarak tarif ettiği kanun daire başkanları eliyle yapılır. Eğer ayrı bir görevlendirme yapılmıyor ise daire başkanları harcama yetkilisidir. Üst yöneticilerin imzası, daire başkanının üstündeki üst yöneticilerin imzası ve olaya dahli bulunmaz. Nitekim, siz de bazı 4734'lük ihalelerde daire başkanlarına hesap soruyorsunuz. Onların üstündeki sıralı amirler de sorumlu olarak karşımızda bulunmuyor. Doğrudur. Bu yöndeki ihalelerden doğan ihaleye fesat suçlamalarının birçoğunda da kamu görevlisi arkadaşlarımız olması gerektiği gibi tutuksuz. Az sayıda daire başkanımız 4734'ten dolayı tutuklu. İddianamede, ben tamamını okudum, birçok daire başkanımız var 4734'ten suç isnat edilen, bunların tamamına yakını tutuksuz. İki üç arkadaşımız daire başkanı olarak 4734'ten tutuklu. Bu ihalelerde kamu hak edişle para öder. Yani siz bir işi yaparsınız, para öder. Kamunun cebinden, devletin cebinden para çıkar. Kamu belediyeyse belediye, bakanlıksa bakanlık cebinden para çıkar. Kamunun hazinesinden para çıkar, para öder bu işi yaptırmak için. İmalatı yaptırır, malı alır, hizmeti alır ve çoğu kez en uygun fiyat, en düşüktür; her zaman değildir ama buna işi vermesi de esastır. Bizim ihale mevzuatımız böyle. İkinci tür ihale ise kamunun hüküm ve tasarrufu altındaki malın, mülkün satış ya da kiralanmasıdır efendim. Yani devletin hüküm ve tasarrufundaki alanlar satılacak ya da kiralanacak ise bunun ayrı bir prosedürü var. Önce belediye meclisinden bu kararın alınması gerekiyor, sonra da belediye encümeni bu işi ihale komisyonu vasfıyla yerine getirerek bu sıfatla üzerine gerek yapıyor. Bu tür ihaleler Devlet İhale Kanunu gereğince yapılıyor ve ilgili ihale komisyonu artık dairesinin atadığı kişilerden oluşmuyor. Büyükşehir ise büyükşehir belediye encümeni, ilçeyse ilçe encümeni ve encümenlerin yapısını biliyorsunuz, yarısı seçilmiş, yarısı atanmış. Encümenin dokuz üyesi varsa dört tanesi belediye meclisinden, dört tanesi bürokrasiden. İki tane de üyesi var ki kanunla tanımlı, ben de o görevlerden birini yaptığım için onları değiştiremezsiniz. Biri Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri, biri de Mali Hizmetler Daire Başkanı. Bunlar encümende bulunmak zorunda. Diğer üç daire başkanını Büyükşehir Belediye Başkanı diğerlerinin içinden seçer. Hangisini uygun görürse. Böyle bir hak var ama bir taraftan da seçilmişler var encümende.
Türkiye'de belki de seçilmişlerin olduğu yerde atanmışın başkanlık ettiği tek yer büyükşehir belediye encümenleridir. Başkan yoksa büyükşehir belediye encümenine genel sekreter başkanlık eder. Seçilmiş varsa, seçilmişin başkanlık etmesi esastır aslında ama kanun burada özel bir durum tarif ediyor. Genel sekreter başkanlık eder, ben 6 sene encümene başkanlık ettim. İhalenin yapımı sırasında ihale komisyonu görevini encümen üstlenir. Encümen tarafından yapılmış ihalelerde görev alan, hatta almayan, sürecin bir yerinde imzası olan birçok kamu görevlisi ise 4734 sayılı kanun uyarınca yapılan ihalelerin aksine tutuklama, tutuksuz yargılanma ilkesine aykırı olarak bu iddianamede tutuklu. Çok enteresan, değil mi? Yani 2886'ya para harcamayan ihaleyi yapanlar burada tutuklu, tutuklu yargılanıyor. Benim de 15-16 aydır tutuklu yargılanmama neden olan bu ihale süreci idare hukukunda "zincir işlem" diye tarif ediliyor sayın başkan ve bir dizi süreçle hayata geçiyor, zincir işlem. Bu ikinci tür işlemler yani encümenle yapılan ihalelerde kamu para ödemez. Kiraladığı, sattığı mal ve tesislerden gelir elde eder. Ödeme yapmaz, para kazanır. Adı bilirkişi raporu olan rapor ve bunu dayanak olarak hazırlanan iddianame ise 4734 ile 2886 farkını ya bilmiyor ya da sistematik olarak bilinçli şekilde karıştırıyor, görünmektedir. Bilirkişi raporlarındaki kamu zararı hesabı sanki mal hizmet alımı yapılıyormuş gibi hesaplanmıştır. Gelir elde edildiğini değil, para harcandığını düşünerek yazıldığı izlenimini vermektedir. Bu haliyle bilirkişi raporu olarak verilen uzmanlıktan çok taraflı olduğunu düşündüğüm isimlerce hazırlanmış raporlar kanımca, bunca yıl ben de bilirkişi raporlarında imza atmış bir akademisyen olarak söylüyorum, bence net bilirkişi raporudur ne de delil olarak değerlendirilebilir. Ben size zincir işlemin ne olduğunu anlatacağım ve onun üstünden sizin takdirinize bırakacağım. Zincir işlemler hukuki bir sonucu ifade ettiği varsayılan bir amaç işlem kadar iş birliği içinde bulunan işlemler olarak tarif ediliyor literatürde. Zincir işlemlerin özelliği zinciri oluşturan halka işlemlerin düzenleyici nitelikte olmayan bir dizi işlemden meydana gelmesi ve bunlar arasında gerçek anlamda bir hukuki bağ bulunmasıdır diyor bu alanın uzmanları. Buna göre idari süreç içinde yer alan ve iptal davasına konu oluşturmayan işlemler sonun amaç işlemden bağımsız olarak hukuki bir değer taşımayan ya da sonuç alma amaç işlemine çözülemez bir hukuki bağ ile bağlı bulunan halka işlemlerden oluşur. Ne demek? Bir bölüm işlem dava dahi açılamaz, esas işlemlere bağlı imzalardır bu zincir işlemlerde. Bir bölümü de sonuç işlemleridir ve onlara dava da açılır ve esas da zaten onun üstündedir.
Dolayısıyla zincirin bazı işlemlerin dava konusu dahi olamayacağı ifade ediliyor. Zincir işlemlerde yer alan halka işlemlerden kimileri nihai işlemlerden bağımsız bir değer taşımaz. Dolayısıyla, iptal davasına konu olmaz diyor. Şimdi, biz nasıl yapıyoruz şeyi? Bir, ee, kıymetli bir kitapta da birlikte çizdiğimiz bir şema var. Bunu anlatacağım size. Çok özür diliyorum bunu anlatmak zorundayım. Neden? Zincir işlem Büyükşehir Belediyesi'ndeki ihalelerde nasıl yürüyor? Önce dairesi komisyon teşkil ettirmek zorunda. Yani muhammen bedeli ve şartnameyi hazırlamak üzere. Bunlar uzmanlık gerektirir. Hele burası Çemişgezek değil, İstanbul gibi bir yerde nerenin bedeli ne kadar kaç tane alanı kapsıyor, bunların özel çalışma yapılması gerekir. Bir şartname hazırlanır ve muhammen bedel hazırlanır ve ilgili dairesi bu hazırlığını eğer bir tesis ise tesis, bu bir mecra ise mecra, bir mal satılacaksa bunu bir teklif yazısıyla bağlı genel sekreter yardımcısının önüne başkanlık oluruyla sunar. Siz başkan namına, genel sekreter yardımcısı olarak bunu- encümene sevk ve teklif edersiniz. Encümene sevk ve teklif edersiniz, tekrar söylüyorum. Encümen bu, bunun üstünden bir karar alır. Ne kararı alır? İhaleye çıkma ya da çıkmama kararı, kararı encümen alır. Encümen ihaleye çıkma kararı aldıysa bu şartname ve muhammen bedelle ve bu hazırlıkla bu bir ihale kararı yasal usuller gereği yayınlanır. Bunu da resmi gazete ya da şey olarak tarif eder kanun zaten ve istekliler yayınlandıktan sonra ilgili dairesine, encümen müdürlüğüne başvuruda bulunur. "Ben bu ihalenin şu koşullarına giriyorum." diye dosyasını getirir. Encümen ihaleyi yapar. Yaptığı ihalede şerhler var ise kayıt altına alır. İtirazlar var ise değerlendirir. Orada gerekirse uzman dairelerden yararlanır. Yaptığı ihale bitmiş, kesinleşmiş ise imza altına aldığı kararları kesinleştirmek üzere ita amirinin onayına sunar. İta amiri eğer şekli denetim yapar, eğer muhammen bedelin üstünde gerçekleşmiş, itiraz yok ise ihaleyi kesinleştirir. Çünkü bu para harcanan değil, para kazandıran ihalelerdir. Hele belediye iştiraki almışsa zaten kamunun bir başka unsuru bu işi yapıyordur. İstanbul Belediyesi'nde dönüp bakarsanız 40 yıldır bu ihalelerin tümünde ilgili genel sekreter yardımcılıkları bunu bu şekilde kesinleştirmiş ve ihale kesinleştikten sonra dairesi ilgilisiyle sözleşme yaparak bu süreci sonuçlandırır. İşin harcama yetkilisi dairesidir, bundan sonraki süreçte dairesindedir.
Şimdi, tarafıma iddianamede isnat edilen 8 eylem 63, 69, 73, 75, 76 ve 111, 113, 114 bunlar tamamıyla bu zincir işlemin içindeki imzalardır. Ben bunların tümünün, hep 8'inde de olur vererek bir karar alınmak üzere encümene sevk etmişim. Encümen ihaleye çıkma kararı almış, sonra ihaleyi yapmış, yaptığı ihaleyi de kesinleştirme imzası tutmamak üzere Büyükşehir Belediye Başkanı adına bana göndermiş. İzmir'de böyleydi. İstanbul'da bu yetkiyi Büyükşehir Belediye Başkanı, 30 yıldır genel sekreter yardımcılarına devretmiş, çok büyük olduğu için İstanbul Belediyesi. İzmir'de Büyükşehir Belediye Başkanları bizzat kendileri imzalarlar her şeyi. Bu süreçlerde ihaleye çıkma kararında ya da encümen tarafından karara bağlanmış ihaleye hiçbir itiraz yok benim imzaladığım evraklarda. Dosyasında da böyle bir belgeye siz de rastlayamazsınız. Yani bu ihaleler bir itiraz olmadan gerçekleşmiş. Dolayısıyla belediye iştiraki olan, bir açıdan da Kamu İktisadi Teşekkülü olan bu kuruluşun aldığı, muhammen bedelin üzerinde sonuçlanmış, itiraz da olmamış bir ihaleyi, alışıldığı üzere 40 yıldır ben de kesinleştirmişim. Aksine eğer ben ihaleleri kesinleştirmesem Hakim Bey ve süreci baştan başlatsam, 4-5 aylık yeni bir ihale süreci demek bu. İhale sonuçlanana kadar işletilmeyen tesis, alınmayan kira ve gelir nedeniyle bir sonraki Sayıştay incelemesinde Sayıştay bana kişi borcu çıkarır. Çünkü dairesine sorar, encümene sorar, der ki: "Biz bu ihaleyi yaptık. Biz hazırladık. Bu alanın işletilmesi, o gelirin elde edilmesi için itiraz da üretilmedi. O zaman itam önüne, hadi şimdi bu parayı niye kamuya kazandırmadın?" diye Sayıştay zimmet çıkarır. Ben böyle örnekleri de yaşayan arkadaşlarımdan biliyorum. Dolayısıyla bir gerekçe, bir makul gerekçe olmadan "Bunları bu parayı almasın kamu," demek makul değil. İddianameye bakacak olursanız, "Muhammen bedel düşük filan." E bunu uzman dairesi belirledi. Emlak rayiç bedellerini belediyeden belirledi. Emlak rayiç bedelini belirleyen daire, emlak şeyini bel- ben mi belirledim? Ben belirlemiş olsam anlatacağım size onları. Oradaki acayip. Kaldı ki İstanbul Büyükşehir Belediyesinde yıllardır bu yetkiyi başkan adına kullanan genel sekreter yardımcıları olarak atanmış kamu görevlileri, binlerce encümen ihalesinin tamamını kesinleştirmiş Hakim Bey.
Tamamını. Bu işlerden hiçbir hakkında tek bir kovuşturma yok. Encümene sevk etti ve kesinleştirdi diye sanırım bir ben, sonra da ben bu göreve, memuriyetten istifa edip çekildikten sonra yapan 'dür. Başka kimse tutuklu değil, yani bu rutin imzadan kaynaklı. Şimdi size tek başına sonuç doğurmayan, tek başına dava konusu da olmayan, nitelik taşıyan imzalarımın esasında o zincirin bir parçası olduğunu, bir rutin imza olduğunu, suç unsuru gösterilmeye çalışılan bu işlemlerin tek başına sonuç doğurmadığını, sadece bu zincirin bir parçası olduğunu anlatacağım. Çünkü "Encümene niye bu evrağı sevk ettin?" diye dava açılmaz. Hiçbir idare hukuku evrağında da göremezsiniz. Yani "Neden encümene sevk ettin bunu?" diye kimseye dava açılmaz. Encümenin ihaleye çıkma kararına dava açılır, gerekçe olarak da ekindeki şartname ve muhammen bedel gösterilir. Ama "Niye encümene sevk ettin?" diye dava açılmaz. İtam önüne eğer encümen kararı olmazsa, encümen kararından bağımsız dava açılamaz, "Niye imzaladın?" diye. Asıl olan encümen kararı. İtam önünün kesinleştirme imzası, o olmadan tek başına davaya konu edilemez. Dolayısıyla bunun böyle olduğunu benim söylememin bir önemi yok. Belki size masal gibi. Ama ben bunu ben söylemiyorum, şimdi size İstanbul Valisi’nin söylediği şeyi göstereceğim arkadaşlar. Yansıtırlar ise ben size göstereceğim. Bakın, biz cezaevindeyken yapılmış bir suç duyurusu üzerine, normalde bu davada da eğer suç örgütü elbisesi giydirilmese Vali, Cumhuriyet Savcılığı, gerçeğine gelmiş suç duyurusu için Valilikten ön inceleme, Valilikten soruşturma izni isteyecek kamu görevlileri için, öyle değil mi? Bize bunlar yapılmadı. Bu işlemler, bu süreçler işletilmeden biz paketlendik, alındık. Ama normalde süreç budur kamu görevlileri için. , Valilikten soruşturma izni ister. Valilik de soruşturma izni için mülkiye müfettişleri atamış. Ben cezaevindeyken benim de içinde bulunduğum bir heyet, mülkiye müfettişine ifade verdik benzer bir encümen işlemi için. Bu örnek olarak sunduğum kararda Valilik makamı soruşturma izni vermek için müfettişler, mülkiye müfettişleri atamış, ben verdiğim ifade sonunda Sayın Davut Gül imzası, 03.12.2025 gününün ve 2022 sayılı bir karardır. Bu karar benim açımdan iki tür- iki açıdan önemli bu dava açısından. Birincisi, bu kararda Vali Bey, encümen üyelerine ilişkin soruşturma izni verdi. "E ne var bunda yani, gerekirse biz alışığız soruşturma izni vermeye," diyebilirsiniz. Ama iddianameniz açısından önemli kısmı şu Sayın Hakim Bey: Encümenin tamamına verdi soruşturma iznini. Oysa bu iddianameye bakacak olursanız encümen üyelerinin tamamı aynı şekilde, aynı attığı imzadan sorumlu değil. İddianame ayrım yapmış. İddianameye göre bazı encümen üyeleri attığı imzadan sorumlu değil. Bazıları sorumlu tutuldu, tutuklu değil. Birkaç tanesi de bizim gibi tutuklu. Hatta benim gibi, atmadığı imzadan da sorumlu olan var.
Şimdi ikincisi, daha önemlisi Vali Bey'in imzaladığı, Vali Bey'i arzu ederseniz tanık olarak davet edin. "O imzayı siz mi attınız?" deyin ya da celbedin, sorun. Ve yeni, 03 Aralık 2025. Vali Bey ne diyor bakın: Diyor ki: "Kamulaştırma Müdürlüğü personeli bilmem ne için şeyin, şuna Şube Müdürlüğünün 21.11.2023 tarihli ve bir 240 sayılı teknik yazısının olurunu bulan Genel Sekreter Yardımcısı Doktor 'nin tek başına işlem doğurmayan ve sonucu encümen kararına bağlı olan bu işlem nedeniyle sorumluluğu bulunmadığından hakkında 4483 sayılı Kanun hükümlerince soruşturma izni verilmemesine..." Ne demek bu? Bakın, tek başına işlem doğurmayan ve sonucu encümen kararına bağlı olan. Şimdi bunu mülkiye müfettişleri yazmış, Sayın Vali 3 Aralık'ta imzalamış, bana da tebliğ edildi. Benim buradaki, bu dosyadaki 8 işlemin tamamındaki imzalarım bundan ibarettir Sayın Hakim. Tek başına işlem doğurmaz, sonucu encümen kararına bağlıdır. Yani bundan hiçbir farkı olan imza değil bu imzalar. Yani bu ne demek? Tek başına sonuç doğurmayan imzalardan dolayı hiç kimse tek bu sorumlu tutulup suç atfedilemez. Ama bu iddianame için dönersek 8 eylemdeki sorumluluk tarifi de bu süreçlerden beridir aynı. Bir başka ifadeyle Savcılık Makamı Valilikten soruşturma izni istemiş olsa, tek başına sonuç doğurmayan gerekçedeki bu 8 eylemdeki imzalar nedeniyle Valilik soruşturma izni vermeyecek. Daha somut söyleyeyim, daha spot söyleyeyim; soruşturma izni bile alınamayacak konularda ben 15 aydır hapis yatıyorum. Hiçbir farkı yok, aynı imza. İhaleye fesat ya da dolandırıcılık suçunun oluşması için sanığın belirli bir hareket yapması, bu yönde bir fiilin tespit edilmesi gerekiyor efendim. Benim sevk ve kesinleştirme işlemlerim hangisi hileli? Encümene sevk etmenin nesi hilelidir? Encümenin yaptığı ihaleyi kamunun para kazanacağı ihale, iş belediye iştiraki almış, bunu kesinleştirmenin nesi hilelidir? Bu husus Yargıtay'da "Şekli sorumluluk tek başına suç sayılmaz," diye birçok kararın ile benim önüme çıktığı idarelerin de bir farkı var. Dolayısıyla avukatlarımın bu kısmı daha detaylı anlatacağını da sizin dikkatinize sunmak isterim. Efendim, haddim olmayarak cezaevindeki okumalarımda ceza hukukunun en temel ilkelerinden birisinin "fiilsiz suç olmaz" olduğunu öğrendi. Buna göre bir kamu görevlisinin cezai sorumluluğunun doğabilmesi için suçun kanuni tanımında yer alan fiillerden birisini bizzat gerçekleştirmiş olması gerekir. Yani benim ihale şartnamesine müdahale ettiğim, ihale sürecini yönlendirdiğim, herhangi bir katılımcı ile irtibat kurduğum ya da menfaat temin ettiğimin söylenmesi gerekir, benim Türkçe ile işleterek anlatayım kanundaki şeyi tabi. Buna ilişkin bir somut isnat, bir iddia yok. Bu da yok, yani sanki birisi bunları iddia ediyor da iddia makamı ispatlayamamış filan da değil.
Böyle bir şey yok ki benimle ilgili. Bunların hiçbirisi bende yok. O zaman kasten icra edilmiş bir suç değil mi? Yani bunlardan biri benim ancak şunu dememiz lazım Hakim Bey: "Muhammen bedel komisyonu bize demeliydi ki 'Uğur Bey bizi çağırdı, bu muhammen bedeli çizdi. Bundan daha başka bir bedel olmayacak' diye muhammen bedeli o belirledi." Yahut şartnameyi hazırlayan komisyon demeliydi ki: "Şartnamenin şu hükümlerini Uğur Bey değiştirdi." Bunlar 20 yıldır, 30 yıldır kurumda nasıl yapılıyorsa aynı şekilde yapılmış, dairesi hazırlamış. Ben olabilen en geniş çerçevede ihaleye çıkılması için ilgili daire başkanlarına sadece şu talimatı verdim: "En geniş çerçeveye ulaşacak hazırlığı yapın." Bunların hiçbirisini de kapalı yahut iştirakimiz olan şirkete elden vermedik. Öyle istisnalarımız var bizim, istisnayla iştirake de verebilirdik ama bunları da ihale ettik. Dolayısıyla ben rekabeti savunan birisiyim. Hiçbir fiilim olmadan hangi fiille suç işledim? Ama bu iddianame rutin imzalarımı suç haline getirmeye çalışmış. Bu 8 ihalenin 5 tanesi reklam mecrası, 3 tanesi ise belediye tesisi. 2 tane belediye tesisi de dönemimin dışında, benim encümene sevk ettiğim evraklar diye yazılıyor. Yani 5 belediye tesisi, eğer onları da sayarsanız, değilse 3 tanesi. Bu ihalelerin ne muhammen bedelinin belirlenmesinde sorumluluğum ve imzam var ne de şartnamelerin hazırlanmasında herhangi bir görevim, sorumluluğum ve imzam var. İlgili uzmanlarınca usulüne uygun hazırlandığını düşündüğüm ve tüm sıralı yöneticiler tarafından imzalanmış ihale evrakını, tamamen kurumsal iş bölümü ve güven ilkesi esasına dayanarak encümende bir karar alınmak üzere sevk etmek amacıyla atılmış imzadan ibaret eylem nasıl ihaleye fesat olabilir? İdare hukukunda, sıralı işlemlerde üst makamların belgelere attığı imzaların güven ilkesi uyarınca atıldığı bilinir. Uzmanlarca oluşturulan komisyon raporları, teknik veriler, incelemeler içeren belgeler güven ilkesi esasında imzalanıp havale edilir. Özellikle ita amiri; uzman komisyon ve ekiplerin hazırladığı muhammen bedel, şartname gibi işlemlerdeki olası hatalardan da sorumlu tutulmaz. Çünkü bunlar uzmanlık gerektirir. Koca İstanbul, bir küçük beldeden de bahsetmiyoruz. Belediye başkanı ya da onun adına imza atacak kişinin her detayı bilmesi mümkün değil. Aksinin kabulü, cezaların şahsiliği ilkesine de aykırı düşer. Takdir komisyonlarının hazırladığı tüm değerli rakamları en üst yöneticinin bilmesi gerektiği sonucu da doğar ki bu mümkün değildir.
Aksi halde uzman ekipler ve teknik elemanlar niye çalışıyor, devlet niye bunlara para veriyor? Eğer onların yaptığı her şeyi de en üst yönetici bilmek zorunda ise o maaşları da vermesinler, o insanları da çalıştırmasınlar. Zaten en üst yönetici onların yaptığına güvenerek işlem yapmak zorunda. Sorumluluk, benim burada onca olayı, olası hatayı kasten istemem, desteklemem ile söz konusu olabilirdi ki bunlar yok. İddia eden de yok, isnat eden de yok. Böyle bir iddianın illiyeti iddianamede kurulmamıştır. O halde Cumhuriyet Başsavcılığı nasıl bir sorumluluk taşıdığımı ve cezai kasıtla suç işlediğimi iddia ediyor? Bence benim değil ama iddianamenin bir kastı olabilir. Ben size şunu söyleyeyim Hakim Bey, ihaleye fesat olmadığını ben, içine dahil olduğum kısmından biliyorum ama soruşturma için bundan emin değilim. Benzer biçimde daha vahim bir şey söyleyeceğim size. Encümen kararı 5 çoğunluk imzasıyla alınmış bazılarında, bazılarında oy birliği. Biraz sonra oy birliğiyle olanları da göstereceğim size. Bu 5 kişinin 3'ü iddianamede şüpheli, 2'si şüpheli bile değil. Fesat olduğu iddia edilen ihalede attıkları imzadan sorumlu olmayan insanlar var. Bir sorun yok bence ama ayrım yapılması çok enteresan. Şimdi bana deniyor ki: "Sen çoğunluk imzalarını kesinleştirdin." Bu çoğunluk imzalarından bir tanesi, sorumlu tutulmayan 2 arkadaştan bir tanesi imza atmasaydı, çekimser kalsaydı encümen kararı çıkıyor mu? Ya da aleyhte azınlık oyuna katılsaydı, AK Partili meclis üyelerinin azınlık oyuna katılsaydı encümen kararı çıkıyor mu zaten? Çıkmaz. O zaman benim imzama da gelmez. İhale yapılmamış olur yani. 5'e 4 sonuçlanmış bazı ihaleler var, 4'e 5 olurdu. 4'e 5 olursa ihale yapılmamış olur, yani sonuçlanmamış olur. Kesinleştirmek üzere benim imzama da gelmez bu. Encümen reddederdi zaten. Şimdi onlar attığı imzadan sorumlu değil, ben onların attığı imzayı kesinleştirdiğim için hapis yatacağım. Olur mu böyle? Yani attığı imzadan sorumluluk var ise ben atmadığımdan da sorumluyum. Onların sorumluluğunu da ben taşıyorum; öyle şey olmaz. Ya da ölçütü olmayan bir ayrımcı uygulama sorumluluğu, atılan imzalara göre değil isimlere göre mi, isimlere göre mi belirleniyor sorusunu gündeme getirmez mi? Sizin aklınıza da bu düşmez mi? Benim aklıma düştü. Demek ki isimlere göre seçilmiş şey var, sadece bu seçilmiş.
Şimdi dahası, sorumlu tutulan 3 kişiden birisi de tüm sanıklar için olmasının gerektiğini düşündüğüm gibi tutuksuz yargılanıyor. Üstüne üstlük, tutuksuz yargılanan kişi encümenin başkanı. Olası bir eşitlik halinde oyu 2 kişi olacak. Tabii ki tutuksuz yargılansın ama ben onun imzasını kesinleştirdim diye niye hapis yatıyorum? Dahası bu iki tutuklu arkadaşımın encümen, onlara vekalet eden iki arkadaş da tutuksuz yargılanıyor. Onların vekillerini de suçu sabit görmüş. Suçu sabit lafını ben söylemiyorum, iddianame söylüyor. İddianameye bakarsanız suçların sabit olduğundandır diyor. Sizin yerinize geçmiş iddianame, suçumuzu da sabit ilan etmiş. Tutuklu kişileri tutuksuzlardan ayıran ve ihaleye fesat karıştırdıkları şüphesini doğran etmen, yüklenen ek fiil, diğerlerinin içinde yer almadığı işlem nedir efendim? İddianamede bu yoktur. İddianamede arkadaşlarım için de bu örgüt tanımlanmamış, benim için ise hiçbir fiil ya da ifadede bulunan da olmamıştır. Bunu zikreden birisi de yok. Rutin imzalar için hangi kasttan bahsediyoruz? Kasıt bu. 2019-22 arasında görev yaptığım, benden önce görev yapan iki genel sekreter yardımcısı daha var. Aynı imzaları atan. İddianamenize bakarsanız, bu iki arkadaşım da olması gerektiği gibi tutuksuz. Ama onlara da benim gibi suç örgütü üyesi nitelemesi yapılmış. 2019-22 arasında Emlak Dairesi'ne bakan iki genel sekreter yardımcısı arkadaş daha var. Ben bakmadım hepsine. Yani 61-62 nolu imza, eylemleri ben imzalamadım. Bir sürü başka eylem var imzalanan. Bunları imzalayan da ben değilim. Peki bu arkadaşlar niye tutuksuz? Doğru, tutuksuz olmalı. Tabii ki tutuksuz olmalı. O zaman ben niye tutukluyum? Onların attığı imzadan benim attığım imzamın ne farkı var? İllaki bir fiil söylemeniz lazım. Söylemiyorsanız hakkımı gasp ediyorsunuz. Ailemi, beni mağdur ediyorsunuz. Bu bir adli hata olarak yorumlanamaz. İddianame, "ihale yetkilisi" kavramını 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'ndaki içeriğinden farklı biçimde, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'ndaki tanıma benzer biçimde yorumlamaya çalışan hukuki dayanaktan yoksun, yoksun bir bilirkişi raporuna dayanıyor. Oysa bu kısım, ayrıca görüyorum. Oysa 2886 sayılı kanundaki ita amiri onayı, 4734 sayılı kanundaki harcama yetkisi onayıyla aynı değildir hakim bey. İddianame onun aynı olduğu savıyla kamu zararı çıkarmış, aynısı olduğu savıyla tutuklama yapmış. Suç üstü yüklüdür. Neden aynı değildir? Zira burada söz konusu olan mal veya hizmet alımı suretiyle kamu gideri oluşturulması değildir. Onun için iki ayrı kanun var zaten, yoksa iki ayrı kanun olmaz.
Aksine kamuya gelir elde edilmesi mevzu bahis, ihale sürecinin tamamlayıcı şekli imzasıdır. İddianame bu temel ayrımı göz, göz ardı ediyor. Yine bu sözde bilirkişi raporuna dayanarak hazırlanan iddianame, iki kanunun yaklaşık maliyet ve muhammen bedel kavramlarından da birbirine karıştığını, yani sanki muhammen bedel ve yaklaşık maliyet birbirinin aynısıymış gibi, muhammen bedelin düşük belirlenmesi suretiyle şartnamenin katılımı sınırlayıcı şekilde hazırlanmasıyla ihaleye fesat karıştırıldı. Yani muhammen bedel düşük belirlenince ihaleye fesat olmaz 2886'da. Neden olmaz? Şöyle düşünün, sizin eviniz var. Eve 50 lira kira isterseniz 100 tane talipli olur. 100 lira kira isterseniz 50 tane talipli olur. Fiyatı ne kadar düşük olursa taliplisi buna göre artar. Muhammen bedeli düşük belirlediyse idare, talipliğe gel gelmiş, rekabeti artırmış. Ama iddianamenize bakarsanız muhammen bedelin düşük belirlenmesi suretiyle ihaleye fesat karıştırıldı. Akıl alacak gibi değil. Bedel düşükse katılımı çok olur. Bedel "Aaa buraya daha az kira veriyorum, ben de gireyim." diyecektir. E diyecekler ki "İlave şartlar istenmiş ciro bilmem ne." Onlar da bir önceki dönemden daha yumuşak. Bu çelişkileri, kendi içindeki karmaşayı daha fazla anlatmayacağım. Ama şunları söylemem lazım. 4734'te yaklaşık maliyet gizlidir efendim. Yaklaşık maliyet gizlidir. Yaklaşık maliyeti ortaya koyan, ortaya bunu, bununla ilgili bilgi paylaşan, buna ilişkin en ufacık teması olan arkadaş varsa kanuna göre suç işlemiştir. Ama 2886'da Savcı Bey, muhammen bedel alenidir. Bunun gizli tutulması yasaktır. Dolayısıyla bu bedel aleniyete de ilan edilir. "Şu kadar lira muhammen bedelle burayı kiralıyoruz. Bu kadar, burayı satıyoruz." Eğer bunu, bunu saklıyorsanız suç işlersiniz. Muhammen bedel alenidir. Dolayısıyla bu kadar derin farklılıkları olan kavramları birbirinin yerine kullanan bilirkişi raporu, bizi suçu sabit ilan eden bir iddianameye dönüştürmüş.
Yani muhammen bedel devletin malını satarken veya kiralarken elde etmeyi hedeflediği gizli alt sınırı ifade eder. Bu kapsamda isteklilerin belirlenen bu alt limitin üzerinde teklif vermesi gerekir. Ayrıca Devlet İhale Kanunu bunların encümende açık arttırmayla da bir kez daha çarpışmasını ister. Bedelin daha fazla artmasını ister. Devletin, Kamu İhale Kanununda ise bu tam tersinedir. Belgeyi verdiğiniz evrak açılır gider. Bir kez daha teklifinizi güncelleme şansınız falan olmaz. Dolayısıyla iddianame ve sözde bilirkişi raporunda ileri sürülen muhammen bedelin düşük tutulması suretiyle rekabetin sınırlandığı iddiası hukuken isabetli değildir. Aksine bu durumun daha fazla isteklinin katılımını teşvik etmesi beklenir. Bununla beraber 2886 sayılı kanun kapsamındaki bir kiralama ihalesinde muhammen bedelin düşük tutulmasıyla kamu zararı oluştuğu ileri sürülüyor bu iddianamede ve bundan dolandırıcılık suçuna ulaştırılıyor bu iddianame. Bununla ilgili kamu zararının hesaplanma yöntemi de hatalı hakim bey. Zira iddianamede kamunun tahsil edeceği kira, kira gelirini sanki kamunun harcama yapacağı bir ihale bedeliymiş gibi değerlendirerek bir kamu zararı hesabı yapılmış. Bu yaklaşım da hukuki ve maddi gerçekle, mali hususlarla da bağlantılı değildir. Kamu zararının tespiti ülkemizde anayasal bir kurum olan Sayıştay tarafından yapılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına. Nitekim Sayıştay tarafından rutin denetimlerde idareye en ufacık bir kamu zararına ilişkin husus tespiti yapılmamış. Kaldı ki somut duruma özgü bir kamu zararı hesaplaması yapılacak olsa, Sayıştay gözden kaçırdı da bir kamu zararı hesabı yapılacak olsa bütün mahkemeler, böyle durumlarla karşılaştım, uzman Sayıştay denetçisi tutar. Onlardan oluşan bir heyete hesaplatır. Eski Sayıştay denetçilerinden. Biz de bunu yaptık. 1. Uzman size bir, avukatlarım bir mütalaa sunacaklar. . Sayıştay başdenetçisi emekli ve bir Kamu İhale Kurulu üyesi bu suçlar bakımından bir bilimsel mütalaa hazırladılar ve bu bilimsel mütalaaya ilişkin değerleri, bilgileri de avukatlarım daha da fazla asıl ortaya koyacak. Dolayısıyla kamu zararı var mıdır, yok mudur ve nasıl hesaplanır, bir kez daha takdirinize sunuyorum. Benden önceki ve benden sonraki genel sekreter yardımcıları tarafından amir sıfatıyla atılan imzalar, belediyenin harcama yapmasından değil, gelir elde etmesi yönündedir. Dolayısıyla tahsilatın tutarını ve niteliğini belirler.
Efendim, şimdi siz Kültür AŞ, Medya AŞ yöneticilerimizi de genel müdürleri dahil sorguladınız. Akademisyen olmaktan kaynaklı şöyle bir hazırlık yaptım da… 2014-2024 yılları arasında Medya AŞ'nin, Kültür AŞ'nin kar zarar durumu. Bakacak olursanız her ikisi de kara geçmiş, pandemi yılları hariç. Ki pandemi yıllarında büyük bir başarıyla alan elde etmiş. Vergi öncesi ve sonrasını ayrı da çıkartmadım. Ama şunu bilmek gerekir; bunlar kamu iktisadi teşekkülü, kar ettiklerinde de kar kamuya kalır, kamuda kalır. Belediyeye de pay verirler ya da belediye hizmetlerinde, belediyenin faaliyetlerinde bulunurlar. Dolayısıyla iştiraklerin kar etmesi kötü bir şey değil, kamu lehine bir şey. Çünkü kamu kar etmiş oluyor. Nitekim bu operasyonlar yapıldıktan sonra dün bahsedildi, 250 milyon zarar eden bir kamu iştiraki olduğunda bu iştirakin zararı nasıl kapatılıyor? Büyükşehir Belediye Meclisi sermaye artırımı yapıp bu parayı bu iştirakin kasasına koydu. O sermaye artırımı yapılan para nedir efendim? Kamunun parasıdır. O başka bir hizmetine yapılamaması demektir. Niye 250 milyon zararı ya da 2,5 milyar zararı belediye meclisinden verelim? O hizmet çocuğa gitseydi, gence gitseydi, otobüse gitseydi. Onlar oraya gidebilsin diye arkadaşlarım bu kurumlarını iyi yönetmiş. Kar etmiş. Bu ihalelerde de buna vesile olunmuş ve bunlar hizmet olarak dönmüş. Öteki türlü belediyenin kasasından kamu zararı başka türlü çıkacaktı. Şimdi belediye meclisi sermaye artırımıyla bu zararı kapatacak, yoksa teknik olarak iflas eder şirketler. Ve elimizdeki çok büyük bir aset, bu şirketlerden dolayı çöpe gitti. Teknik iflasına izin vermek de mümkün değildir. Dolayısıyla kamu bir cebinden diğer cebine para koymuştur. Buna ilişkin çok sayıda Sayıştay kararları vardır. Onun kamu zararı olmadığını, ayrıca iştirakin yaptığı ihalelerin illiyet bağıyla Büyükşehir'e bağlanamayacağını gösteren de çok sayıda Sayıştay kararı vardır. Ama iddianame bunların tümünü yok saymıştır.
Belediyemizin yaptığı kiralama yerlerini üstlenen iki iştirakimiz de yaptıkları faaliyetlerle, pandemi koşullarında ve vergilendirmeye rağmen kar etmiş. Kamuyu zarar uğratmak yana, bir yana şirketler verimli, etkin çalıştırılmış. Bu hususta ilgili iştirak yöneticileri anlattı, anlatır. Ancak önceki dönemlerde ihalesiz kullanım yönünde Sayıştay bulguları var Hakim Bey. Arzu ederseniz avukatlarınız size onu sunsun. 2019-2024 yılında Sayıştay, İstanbul Büyükşehir Belediyesine, iddia makamının dikkatini çeker mi bilmem, "Bu mecralar, reklam mecraları başta olmak üzere ihalesiz kullanıldı, ihale tanınmadan kullanıldı," diye tenkit ediyor. Bulgularını ortaya koyuyor ama artık hangi sebeple sorgu haline gelmiyor. Sayıştay'ın o bulgularının tümünü 2024, 2019-2024 döneminde, benden öncekiler ve o bulgularının tümünü 2019-2024 döneminde İmamoğlu dönemi, benden önce ihale edilmiş. Yani Sayıştay'ın dediğini yapmışız. Öyle bir şey ki, ihale edersen suç, etmeden kullanan ki sorgu konusu değil. Söz konusu şirketlerin denetiminde ya da yönetiminde benim bir görevim de yok Hakim Bey. Yani bu iştiraklerle ilgili olmuş bir şeyi de dolandırıcılık olarak bize yazmışlar. Olmuş bir şey olduğunu söylemiyorum, yok; ama olsa da benim denetim denetleme görevim yok. Bir imzam da yok hiçbir süreçte. Buna rağmen iddianamede attığım imzalardan ihaleye fesatla sonuçlandı, atmadığım imzadan da dolandırıcılıkla suçlandım. Hadi attığımdan suçladınız da, atmadığımı nasıl suçluyorsunuz? Atmadım kardeşim. İştirakin yaptığı işlerin hiçbirine gitmedim de. Birisiyle temasım da yok, konuşmam da yok. Buna bir örgüt üyeliği elbisesi giydirdiğinizde bu biz o delik gömleği çıkartacağız diye uğraşıyoruz. Bu yaklaşık hukuki dayanaktan uzak, zorlama ve kurgusal. İddianamede kamu zararının şartname ve muhammen bedel süreçlerinden kaynaklandığı söyleniyor. Peki, nerede şartname ve muhammen bedel hazırlayanlar? Anlattım, encümende sorumlu olanları ayırmış, genel sekreter sonraki itamıyla imza yetkisi olanları ayırmış. Muhammen bedel ve şartname bunları birileri hazırladı değil mi? Hazırlamasa benim o imzama teklif edilmek üzere encümenin gelmez. Nerede hazırlayanlar? İddianamede adları şüpheli değil. Yani bu muhammen bedel ve teknik anlamda şartname hazırlandığında buna sorumluluk taşıyan insanlar var ise, yaptıkları işlerin kusuru var ise onların vebalini de mi ben çekeceğim? İddianamede onlar da sorumlu değil. Sorumlu olsun diye söylemiyorum, bence bir problem de yok Hakim Bey. Arkadaşlarımızı da tutuksuz yargılayın, hakikaten de böyle. Ama yapılan ayrımcılığı ve bize yapılan hırslı, isim isim seçilerek yapılan zulmü görünüz diye heyecanla anlatıyorum, hakimin gözünün içine bakarak anlatıyorum. Hepsi benim kıymetli kardeşim yaşında ama hakikaten ne olur görün bunu yani. Bu nerede muhammen bedel hazırlayanlar, eğer problem varsa? Nerede iddia şartnameyi hazırlayanlar, eğer şartname böyle hazırlandıysa, maksatlıysa?
Ben bu kişileri hedef göstermek için söylemiyorum. Hepsi tutuksuz yargılansın, hepsi masumdur, inanıyorum. Hiçbir şey de olduğu için söylemiyorum ama iddianame bizi hedef seçmiş. Dolayısıyla seçtiği hedef üstünden şüphelilere sorulmayan sorular, incelenmeyen hususlar üzerinden bir örgüt yaratılmaya çalışılıyor ve soruşturma aşamasında aleyhime dayanak yapılan bilirkişi ve müfettiş raporlarını hazırlayan kişilerin, adli süreç devam ederken idari olarak terfi ettirildikleri görülmektedir. Savcılıktan soruşturma evrakını teslim alıp bu raporları tanzim eden heyetin başkanı, bu sürecin ardından Sayıştay üyeliğine seçilmiştir. Bu durumun hayatın olağan akışı ve hukukun tarafsızlık ilkesiyle bağdaşmadığı, adli makamların da takdirindedir. Avukatlarım bu husustaki detayları ve somut tespitleri mahkemenize yazılı olarak da arz edeceklerdir. Tamamen taraflı ve yönlendirmeli idari süreçlerin ürünü olan bu raporların hukuki kaliteden ve nesnellikten ne kadar uzak olduğunu daha önce de detaylıca ortaya koymuştum; yaşanan bu ironik tabloyu hem siyasi hem de hukuki tarihimiz elbette kaydedecektir. Benim önüme imza için gelen idari evrakı, teknik şartnameleri ve muhammen bedelleri hazırlayan asıl sorumlular hakkında hiçbir adli işlem yapılmazken, yalnızca hiyerarşik silsile içinde imza atan şahsımın suçlanması kabul edilemez. Encümende bu kararlara iştirak eden diğer kamu görevlileri ve benden önceki dönemde tamamen aynı mahiyetteki işlemlere imza atan yetkililer hakkında hiçbir cezai sorumluluk doğmamışken, şahsıma yönelik bu suçlamaların hangi hukuki gerekçeyle üretildiği izaha muhtaçtır. İddianamede, bu ayrımcılığı haklı çıkartacak hiçbir ilave fiil veya somut eylem tarif edilememiştir. İsnat edilen suçlamalar tamamen soyut nitelemelerden ibarettir. Bu doğrultuda, hayatını kamu hizmetine adamış yetişmiş bir bürokrat olarak hakkımın ve masumiyetimin teslim edilmesini talep ediyorum. Bir kamu görevlisinin ihaleye fesat karıştırma suçundan sorumlu tutulabilmesi için Türk Ceza Kanunu kapsamında somut bir fiilinin bulunması gerekir. Otuz yıl boyunca kamu bürokrasisinde görev yapmış ve binlerce evraka imza atmış bir yönetici olarak, ihaleye fesat karıştırma suçunun oluşması için kanunun aradığı şartları gayet iyi bilmekteyim. Bu suçun oluşabilmesi için şahsımın şu eylemlerden en az birini gerçekleştirmiş olması gerekirdi: İhaleye katılacak isteklilerden bir ya da birkaçının katılımını hukuka aykırı şekilde engellemek, ihale sürecindeki gizli bilgileri veya detayları üçüncü şahıslarla paylaşarak rekabeti zedelemek, ihale anında veya öncesinde ihale dosyasından usulsüz evrak gizlemek ya da dosyaya sahte evrak eklemek, ihale sürecinin ardından, ihaleyi alan taraflardan şahsım veya başkası adına maddi ya da manevi menfaat temin etmek, ya da ihale şartnamesinin veya muhammen bedelinin belirlenmesi sürecine yetkim dışında kasıtlı olarak müdahale etmek. İddianame incelendiğinde, bu somut kriterlerin hiçbirinin şahsıma isnat edilemediği açıkça görülecektir. Ben doğrudan ihaleyi yürüten komisyonda yer almadım, ihaleye girmedim. İhaleyi kazanan taraf zaten belediyenin kendi öz iştiraki olan Kültür AŞ’dir. Bu şirketin hiçbir yetkilisini tanımam, hiçbirisiyle hukuka aykırı bir temasım, görüşmem veya iddia edildiği gibi bir çay içmişliğim dahi yoktur. İhale şartnamesine veya muhammen bedel tespitine en ufak bir müdahalem olmamıştır. Tüm bu hukuki gerçekler ortadayken ve kanunun aradığı somut fiillerin hiçbiri şahsımda vücut bulmamışken, bu dosyada yargılanıyor olmamın yegane sebebi iddianamede adımın yazılı olmasından ibarettir.
Davaya konu edilen tüm ihaleler, yasal mevzuata tamamen uygun bir şekilde yürütülmüştür. İhale komisyonlarının işleyişine hiçbir müdahalem olmamış, süreç yasal prosedür gereği encümene sevk edilmiştir. Encümen ise belediye iştirakinin sunduğu muhammen bedelin üzerinde gelen teklifi, hiçbir yasal itiraz olmaksızın onaylamıştır. İhaleyi kazanan tarafın güvenilir, mali açıdan güçlü bir belediye iştiraki olması, ihale işlemlerine karşı hiçbir yasal şikayet veya itirazın bulunmaması ve ihale bedelinin muhammen bedelin üzerinde gerçekleşmesi karşısında, bir genel sekreter yardımcısı olarak bu kararı kesinleştirmem rutin bir idari görevdir. İddianamede bu imzaların atılmasını engelleyecek tek bir somut gerekçe, yasal engel veya dayanak gösterilememiştir. İddianamede, bu kararın altında muhalefet şerhinin bulunması bir suç karinesi gibi sunulmaya çalışılmaktadır. Belediye encümen kararlarının ve meclis kararlarının yaklaşık yüzde doksanında AK Parti grubunun muhalefet şerhleri mevcuttur. Eğer her muhalefet şerhi idari işlemleri suçlu kılacak olsaydı, o zaman sandıktan çıkan halk iradesinin ve mevcut belediye yönetiminin hiçbir hükmü kalmazdı. İdari işleyişi, azınlıkta kalan siyasi görüşün her şeye karşı çıkan şerhlerine göre şekillendirmek hukuken ve mantıken imkansızdır. Bir karara sırf siyasi gerekçelerle karşı çıkılıyor olması, o kararın hukuka aykırı olduğunu göstermez. Nitekim Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da açıkça belirtildiği üzere; ihale sürecine yönelik aktif, yönlendirici ve hukuka aykırı bir müdahale olmaksızın, hiyerarşik silsile içinde atılan salt idari imzaların ihaleye fesat karıştırma suçunu oluşturmayacağı kesin bir dille hükme bağlanmıştır. Bu hukuki gerçek, masumiyetimin en açık kanıtıdır. Son olarak, iddianamede suçlama konusu yapılan 110, 113 ve 115 nolu eylemler ile şahsımın henüz görevde dahi olmadığı bir döneme ait olan 61 nolu eylem incelendiğinde; bu kararların tamamının encümende oy birliğiyle alınmış, hukuka uygun icraya çıkma kararları olduğu görülecektir.
Ben yokum bunlarda. 110, 113, 115. Encümen'de yokum ama 110 ile 115'te yokum. 113 benim görevli olduğum döneme ait. Bir de 61 no'lu eylem var. 61 no'lu eylem de ihaleye çıkma kararı oylaması. Ben onda da görevde yokum. Şimdi bu oy birliğiyle ihale açma kararını aldığınız anda ve kararları okursanız kararda muhammen bedel ve şartname yazılıdır. Bu sorumluluğu encümenin imzayı atan üyeleri almış oluyor, iddianameye göre de onlar suçlanıyor demek. Onlar suçlu da AK Partili üyeler… Arzu ederseniz göndereyim, ıslak imzaları. AK Partili üyeler de bu kararın alınmasında sorumlu, iddianameye göre onlar da sorumlu değil. Hani ayırdı encümenin hususuna imza koyanları ayırdı, genel sekreter yardımcısını ayırdı, muhammen bedeli ayırdı, ihale şartnamesini hazırlayanları ayırdı, kararın altında imzası olan AK Partilileri de ayırdı. Onlar imzalamış, onlar imzaladıklarından sorumlu değil. Ben onların da imzaladığı kararı kesinleştirdiğim için suçluyum, öyle mi? Hakikaten bu kadar acayip, arzu ederseniz avukatlarım bunu da size göndersin. Şimdi bu haliyle Cumhuriyet Başsavcılığı bu iddianameyle tarafsızlığını yitirmiş. Biraz evvel arz ettim delilleri toplama konusunda maksatlı davranmış, benim bu yorumu vermezken, iddianameye bunları koymamaya yönelik bir işlem yapmıştı. Burada da eğer bu bir suç ise suça konu işlemde imzası olanların içerisinde ayrım yapmış. Saklamış onları, saklamış. Eğer bu suçsa niye sakladı, değilse niye diğer arkadaşları suçlu ilan etti? Suçu sabit yazdı. Aynen böyle yazıyor bu eylemler, bakarsınız. Hal böyleyken heyetinizin teknik sorumluluk ile idari sorumluluk ayrımını bildiğini, bu kişiyi bu hususta da ayrı bir bilirkişi incelemesi ile tespit edeceğine inanıyorum. Çünkü bu bunların üstünden karar verilemez. Üst yöneticinin şekli denetim yetkisi, imzaladığı evrakın tüm eklerinin teknik sorumluluğunu üstlenmesi sonucunu doğurmaz. Teknik uzmanlık gerektiren özel ihtisas komisyonlarınca hazırlanan ve imza altına alınan evraklar, evrakın ekinde bulunuyor diye de şahsım sorumlu tutulamaz.
Bu husus onlarca yıldır İBB'de de böyle yürümüş, benden önce hiç kimsenin bir sorumluluğu doğmazken bir tek bana sorumluluk çıkartılması çok enteresan. Dolayısıyla ben maksat güderek iddianame hazırlandığını ve tüm bunların üstünden rahatlıkla bir akademisyen olarak söyleyebilirim, soruşturmaya fesat diye bir Türkiye Cumhuriyeti Ceza Kanunu maddesi var mı bilmiyorum ama burada ele alınması gerektiğini düşünüyorum. 2019 öncesi ve sonrası reklam öncesi, reklam ihalesinin birazdan sonra bir kıyaslama sunacağım ve bir ciro, isterler ciro isterler sermaye isterler iş bitimi konularının bir önceki yılla kiralama açısından ne kadar fark ettiğini göstermeye çalışacağım. Şimdi bir sonraki slayta geçerseniz bakın şu alttakini büyütelim lütfen, 2019 öncesi yazan diye, pembe olanı büyütelim lütfen yaklaştırın. Diyor ki birisinde bisiklet reklam üniteleri 3 yıl ihalesi; ötekinde de tramvay hattının reklam ünitelerinin ihalesi, reklam ihalesi. 2019 öncesi bunlar, tarihleri 2018 sonu 2019 başı çok çok uzak değil. İşin bedeli ne kadar? 2.1 milyon. İstenen sermaye ne? 12 milyon. İstenen iş bitirme ne? 20 milyon. İstenen ciro ne? 50 milyon. Ötekine bakalım, iş ne kadar? 7 milyon. İstenen sermaye 12 milyon, istenen iş bitirme 20 milyon, istenen ciro 50 milyon. Şimdi çok yakın tarihte. Bir üste gelin, maviyi görelim. Bunlar da mavide bize isnat edilen benim de içinde olduğum eylemler. İşin bedeli kaç milyon? 217.5 milyon. İstenen iş bitirme 40 milyon. İstenen ciro 100 milyon. İstenen sermaye 40 milyon. İşin bedeli 29 milyon, 20 milyon istenmiş. İşin bedeli 30 milyon, 20 milyon istenmiş. Hangisi daha fazla katılımı özendirir, hangisi daha sınırlar? Yılında enflasyonun da etkisine bakın. Biri 2018, ötekiler 2023. Bakın, bunlar bunu sınırladınız da ondan. Yahu bundaki sınırlamayı açmış arkadaşlar, ben yapmadım diyorum. Ben yaptığım için söylemiyorum. Ben bu yönde açık bir talimat verdim. Arkadaşlarımız da hazırlığını buna göre yapmış. Yani burada bir yeterlilik istenmesi de mecburidir hâkim bey. Burası İstanbul, Çemişgezek değil. Neden diyorum bunu? Reklam ünitesi özel uzmanlık gerektirir. Yağmur yükü, kar yükü, fırtına yükü hesaplanması gerekir, statik hesabı olması gerekir. Uçtu, birinin kafasına düştü, koparttı yahut zarar, sorumlusu kim? Mahalle arasındaki tabelacı bu işe girip alırsa ve o sonuç doğarsa biz ihaleyi rekabete açtık diyerek çıkamazsınız. O zaman da onun hesabını vermek zorunda kalırsınız bu müessese olarak. İş deneyimini istemek, iyi yapabileni bulmayı istemek bu işin doğası gereğidir ve bunu daha önce de belediye böyle yapmış. Daha iyisini yapmaya çalışmış, kurumun biriktirdiği bir tecrübe var. Aynısını gelmiş, kurumsal kapasiteyi kullanmış.
Amerika'yı yeniden keşfetmemiş, aynı şartnameleri geliştirerek daha fazla katılıma açarak ihale etmiş. O zaman da Kültür AŞ, Medya AŞ almış. Fiilde Kültür AŞ, Medya AŞ almış. Niye kendi işletmemiş? Uzmanlık gerektiren bir iş, kentin tamamında operasyon gerektiren bir iş, network gerektiren, reklamcılar anlatsın size. İştirakin bu yönde bir uzmanlığı yok ama bu pastadan pay almış, para kazanmış. O kazandığı parayla zarar etmemiş, zarar etseydi belediye cebinden ödeyecekti. Etmemiş ve onunla hizmette bulunmuş. Çeşitli kitap kafeler açmış, dijital deneyim müzesi açmış, önemli sosyal faaliyetler yürütmüş. Bunlarda kamu yararı yok mu, kamu yararı bunun dışında nedir? Yani bu karşılaştırmayı siz de detaylı olarak bakar, kurumdan istersiniz evveliyatıyla beraber kıyaslarsınız. İddia makamı da 2018 öncesi bunlara suç isnat ettiğine göre, 2018 öncesine ayrıca bakar diye düşünüyorum. Bu durumda şu sorunun da yanıtlanması kaçınılmaz efendim. Aynı şartnameler, aynı yöntemlerle yine belediye iştirakleri tarafından hazırlanan, kazanılan 2019 öncesi ihalelerde bir fesat söz konusu değilken 2019 sonrasında neden farklı değerlendiriliyor? Nasıl oluyor? Dahası 2019 öncesinde aynı teklife imza atanlar yükselip genel müdür, bakan olmuştur. Ben şimdi size bir örnek vererek çarpıcı bir örnek vererek o kısmı bitireceğim ama öncesinde bu bahsettiğim 2019 öncesi ihalelerin arz edersiniz mübaşir arkadaşım alır, ilanlarını da gönderebilirsiniz. Bakın, yani demin öğrendiklerinizin koşullarını görün. Yani 2019... Şimdi benden önce bu ihalelere bahsettiğim ihalede 2018 ihalelerine imza atan arkadaş İller Bankası Genel Müdürü. Başarı diliyorum. Çok da başarılı olacağına inanıyorum. Hiçbir çizik atarak söylemiyorum ama benim onun attığı imzadan daha soft, daha fazla katılımı cezbeden imzalarım niye suç oluyor, ben niye hapis yatıyorum?
Daha vahim bir daha acayip bir örnek vereceğim ben şimdi size. Şimdi bu kısmı isimleri vermeden anlatacağım. Avukatlarım savunma sırasında isimleri özel olarak zikretsinler. Bundan sonra da ara verebiliriz Hakim Bey. Şimdi kurumun birinde, ben öyle söyleyeyim. Kentin birinde seçim olup belediye yönetimi değişiyor. Değişince bir şikayet geliyor belediyeye. Belediyenin iştirakini aldığı bir ihalede işlerin yapılmadan paranın ödendiği yönünde. Belediye Başkanı Teftiş Kurulu'nu görevlendiriyor. Teftiş Kurulu bir inceleme yapıyor. Hakikaten belediye iştirakinin içinde bulunduğu bir edimin ifasına fesat durumu söz konusu olabilir tespiti yapıyor. Ve bunu savcılığa suç duyurusu haline getiriyor, yolluyor. İhale benzer şekilde ihale olduğu için ihalenin altında sorumluluğu olan isimler de birisi iştirakin genel müdürü, birisi de benim gibi genel sekreter yardımcısı. Savcılık bir bilirkişi atıyor. Bir bilirkişi atıyor. Heyet de tek kişilik dev bir heyet var, bir bilirkişi atıyor. Bilirkişi raporundan okuyorum. Bunları da size avukatım verecek. Bilirkişi raporundan okuyorum, bilirkişi diyor ki Büyükşehir iştirakine verdiği ihalede işin tamamı ya da bir kısmı alt yüklenicilere yaptırılamaz hükmü var ama buna rağmen iştirak almış bu işi, isimlerini tek tek sayayım, firmaların adını saymayacağım suç unsuru olmasın diye. Bunlarla alt yüklenici sözleşmesi imzalamış. Yani belediyeden alt yükleniciye veremezsin denilen işi imzalamış. Bu yapacağı işin sonunda 1 yıl süreyle bakım, destek, güncelleme hizmetleri verilecek şartı var. Yine bilirkişi raporuna göre bu da yapılmamış, bu da sağlanmamış diyor. Dahası bu firmalardan bir tanesine soruyorlar. Diyor ki o firma, ben şu dairenin yönlendirmesi neticesinde düzenlenen sözleşmeye istinaden bu paralar ödendi. Ben de buna göre fatura kestim. Teklif listede yer alan işlerin isimlerini gönderilen yazıdan öğrendik. Biz bu işleri kendimiz yapmadık diyor. Rapordan söylüyorum, yani iştirakin ihale ettiği firma işi işi yapmadığını ama faturayı kestim diyor. Hani burada bazı arkadaşların naylon fatura suçlarının aklanma falan diyorsunuz ya bilmiyorum belki bir ilgisi vardır. Bir tanesi de kısmen yaptık diyor. Yine bilirkişi raporundan diyor ki bilmem ne işi geri ödemesi yapılan %85'lik bölümü dışındaki işlerin tamamının sözleşme ve teknik şartnameye uygun olarak yerine getirilmediği, muayene kabulü ve hak edişlerin usule uygun şekilde yapılmadığı halde toplam 15 milyon 458 bin lira KDV tutarında kamu zararı var diyor, 2018 yılı rakamlarıyla bugün 100 milyon.
Ama şöyle bitiyor bilirkişi raporu, diyor ki kamu ihalelerinde asıl sorumlu yüklenici firmadır yani iştiraktir. İhaleye katılıp sözleşme ve tazminata tüzel kişiliğe haiz firma olup taşeron firma ve alt yüklenici olan firmalar sözleşmeye taraf olmadıkları için onların herhangi bir sorumluluğu bulunmaz. E buradaki dosyanın tamamı böyle. Bizim alt yüklenicimiz değil mi, Kültür AŞ'nin Medya AŞ'nin alt yüklenicisi değil mi bu arkadaşlar? Bu bilirkişi raporuna göre onlardan alanların bir sorumluluğu olmaz, illiyet bağı yoktur. Varsa sorumluluk belediye iştiraki ile ilgilidir, ona hesap sormak gerekir. Alt yüklenici firmalar sözleşmeye taraf olmadıkları için herhangi bir sorumlulukları bulunmamaktadır. Ve bunların hepsini yazdıktan sonra buraya kadar yazınca diyorsunuz ki harika herhalde bilirkişi raporundan birilerine önemli şey çıkacak. Bütün bunlar değerlendirildiğinde diyor ilgili görevliler hakkında kamu zararına neden olmak, edimin ifasına fesat karıştırma ve ihaleye fesat karıştırma fiillerinin oluşmadığı. Araya başka bir şey söylemiyor, bunu vereceğim size okursunuz. İstanbul , ismini söylemeyeyim arkadaşımız da Sayın kıymetli savcımız da diyor ki 24.04.2024 tarihinde bu raporu aynen son kısmını, öndeki kısımlarını yazmıyor, son kısmını yazıyor ve ilgili görevlilerin adlarını da yazıyor. Bunlar diyor kamu, aynı maddeyi yazıp kamu zararına neden olmak, edimin ifasına fesat karıştırma ve ihaleye fesat karıştırma suçlarının oluşmadığı kanaatine varıldığından kovuşturmaya yer olmadığına. Tamam. Doğrudur, belki de kovuşturmaya bir şey yoktur ama eğer bu böyleyse benim dosyamda bunların hiçbirisi yok, şahsımla ilgili yok, bu dosyada bunların birçoğu yok. Yani benle ilgiliyse kendi adıma konuşayım kimsenin hiçbirisi yok. Hiçbirisi yok Hakim Bey, ben sadece encümen ihalesi yapmışım, yaptırmışım, yapan encümen değilim. Hiçbirisi yok. Şunu söyleyip bitireyim müsaadenizle. Bunları yapınca bu evrakları sevk edince AK Partiliyseniz en az İller Bankası Genel Müdürü oluyorsunuz. Hatta bu imzayı atan arkadaşın ismini ve genel müdürün ismini avukatım söyler ben söylemeyeceğim, bakan oluyorsunuz, bakan, bu arkadaş bakan. Ama benim gibi Cumhuriyet Halk Partisi'nden aday olduysanız Silivri'de yatan oluyorsunuz. Sevdiğinize uzaktan bakan oluyorsunuz. Bu kadardır yani, bunun bu kadar basittir, geri kalan kısmını öğleden sonra anlatacağım.
Suç örgütüne üye olmaya geçmeden önce nitelikli dolandırıcılıkla ilgili bir suçlama var. Ona da değineceğim. İhale hesap ile ilgili kısmı mevzuatıyla birlikte anlattığımı düşünüyorum. Sorularınız olduğunda onları ayrıca yeri geldiğinde cevaplarız. Nitelikli dolandırıcılıkla suçlanmışız. Özellikle iddianame içindeki önce 117 nolu eylemle, sonra da iştirak eden alt derecelerine verdiği 63, 66, 69, 73 ve 76 nolu eylemlerde kamuyu nitelikli dolandırmakla suçlanıyoruz. Onun tabii benim ciğerimi yakan kısmını başta özetledim. Benim bütün hayat mücadelem kamu yararı için oldu. O kısma değinmeden anlatmaya çalışacağım eylem bazında. Efendim, 117 nolu eyleme bakıldığında, 2019-2024 yılları arasında görev yapan İBB'deki tüm yöneticiler reklam mecralarının ecrimisille kullanılması, denetlenmesi, izinlendirilmesi hususlarında kamuyu dolandırmakla suçlanıyorlar. Tarafımca hangi fiil ve kamu yönetiminde fiille bu dolandırıcılığa karıştığım için hiçbir eylem tanımlanmıyor. Hangi dönemde, hangi işi yaparak bunu yaptığıma ilişkin bir şey söylenmiyor ama ben kendimce, "olsa olsa ne olur?" diyerek iddianamenin anlatımından, benim sorumluluk alanımla ilgili yaptıklarımı sizlerle paylaşmayı anlamlı buldum. Ben kamu zararına yol açan, kamuyu dolandıran bir iş yapmış mıyım, bunu ancak böyle anlatabilirim diye düşündüm. Önce bilmeyenler için gene söyleyeyim, haddimi aşacaksa da bağışlayın, ecrimisil kamusal alanlardan alınır. Özel mülk olan alanlarda ecrimisil olmaz. Dolayısıyla ecrimisil özel mülkle kamu mülkü kesişirse de ona yine benzer şekilde şey uygulayamazsınız. İkisinin bir arada olduğu yerde de mülkiyet sorunu çözülmediği için ihaleye konu edemezsiniz. Dolayısıyla zorunlu olarak ecrimisil uygulanan yerler var İstanbul'da. Tüm Türkiye'de var. Dolayısıyla ecrimisilsiz yer bırakmak mümkün olmayabilir ama kamu yönetiminde esas olan, birincisi, kamunun gelir tahsil etmediği yer olmamasıdır. Dolayısıyla parasız, pulu olmadan işgal edilmiş yerler var ise kamu adına en büyük zarar budur. Öncelikle bu mekanları kamu adına kim izinsiz kullanmış ise önce izinlerinin sonlandırmak ve parasını almak gerekir. Bunun kamu mekanı, tamamen kamu mekanı ise ecrimisille olur. Esası da daha fazla rekabete açabilmek için ihaleyle olması gerekir. Ama ecrimisilin de alınması da kanuni bir yoldur. Dolayısıyla ecrimisil uygulamak suç değildir. Ancak iddianamenin anlatımına bakıldığında bu sanki bir suç, ağır bir suçmuş gibi o eylem bakımından tarif ediliyor.
Ben, 2022 Haziran ayı itibariyle göreve geldiğimde Emlak Dairesi'ne, pandemi döneminden de çıkılmasından kaynaklı olarak kiraların alınmadığı, ecrimisillerin alınmadığı devlet kararı, Cumhurbaşkanlığı kararı alınmadığı bir dönemden sonra insanların da kiralarını ödeyemez hale geldiği ağır bir dönemden sonra, artık hayatın normale dönmeye başladığı bir dönemde göreve geldim. Tüm işgalleri, alınmamış kiraları, sonlandırılmamış işgalleri sonlandırmak, kiraları almak, güncellemek anlamında dairemize ve geçmişe dönük 5 yıl süreli de eksikler var ise giderilmesi ve tahsilatın da yapılması talimatı verdim. Bu doğrultuda da -yine övünerek söylüyorum- detaylı tespit için bir hizmet alımı yapıldı. Belediyenin o zamanki şirketi BİMTAŞ idi. Ki daha sonra o şirket KİPTAŞ oldu, ben de Yönetim Kurulu Başkanlığını üstlendim ama o zaman BİMTAŞ şirketi tüm İstanbul'u işgal mekanlarında, ecrimisil alınan mekanlarında, kiralarını İBB'nin, kamunun tahsil edeceği paranın ne kadar az olup olmadığını, ne kadar arttırılabileceğini görecek bir hizmet alımıyla İBB'ye önemli bir hizmet sundu. İBB Emlak Dairesi, bu hizmet ile esasında 5 metrekarenin parasını ödeyip 205 metrekare yer kullanımı da gördü. Para ödemediği halde mekan kullanımı da gördü ve bunlar 2023 yılı itibariyle, 2023-2024 itibariyle sonuçlarını verip astronomik gelir artışlarına yol açmıştır. Çünkü bu mekanlar daha önce kayıt olarak birilerinin, "kapanın elinde kaldığı" şekilde kullanılıyordu ama bunların bir bölümünü de birilerinin damarına basmıştır. Yıllardır kullandığı mekanı tahliye edilmeye başlayınca ve kirasını arttırınca, bunların da bizi pek sevmediğini söyleyebilirim ama biz kamu yararı bunu gerektirdiği için içinde oturan hangi siyasi partidendir, hangi siyasi görüştendir buna bakmadan hem parasını almaya hem tahliye etmeye yönelik kapsamlı bir iş yaptık, gelirleri arttırdık. Ben bu çok sayıda bu yönlü yazı da imzaladım. Dairesinden, belediyeden celp ettiğinde görürsünüz, şimdi size özetini de veririz. Kamu yararına uygun olmayan mekanların tahliyesi benim görev alanımda değil, kolluk kuvvetlerinin görev alanında ve kaymakamlık eğer kaldırmak yönünde bir şey vermezse, kaymakamlık olmadan belediyemiz zabıtası da tek başına kafasına göre gidip bir yeri kaldıramaz. Onun için, iddianamenin anlatımında bunlar sanki böyle değilmiş gibi anlatıldığı için bu bilgileri vermek istedim ama benim sorumluluk alanım burada değil. Ben işgal edilmiş alanı bulmak, geliri arttırmak, en yüksek süreli mümkünse ihale etmek ve bu paraların tahsili için mali hizmetlere yollamakla ilgili daireye baktım.
Dolayısıyla tahsil edilen ücretin arttırılması anlamında dairesi, "Ben ecrimisil alacağım, tespit yaptım" dediğinde ben "Almayın, bu tespiti" dediğimde yine daha önce anlattığım gibi kamu zararına yol açılır. "Bu tespiti, parayı almayın" diyemezsiniz. O zaman mekanın acil tahliyesine ilişkin kararla birlikte alınması gerekir ki ben bunu yapmaya çalıştım. Daha önce bahsettim, Sayıştay raporları bu işlemlerin 2019 öncesi yapılmadığına ilişkin tespitler yapıldı ama bunların, bu bulgularını sorguya dönüştürmedi. Bunun gerekçelerini bana değil Sayıştay'a sormak gerekir ama ben sahadaki aykırılıkları dolaşıp gidermekle sorumlu bir görev yapmadım. Benim görevim bu değildir. Dolayısıyla onlardan kaynaklı da sanki eksiklikler varsa "Beni denetlemediniz" anlamında bir iması var iddianamenin. Bu da doğru değildir. Ben kendi görev alanımdaki görevi eksiksiz yaptım. Mecraların da ihaleye çıkmadan önce uzun süre ecrimisilde kaldığı iddialarının da muhatabı değilim. Benim o ecrimisilleri gidermek anlamındaki sorumluluğu yaptığımı anlattım, ilgili daire başkanları da kendi alanlarındaki kısmını ayrıca anlatırlar. En üst miktarda kira ve ecrimisil gelirinin artması yönünde kararlar aldım. Bundan dolayı belki Büyükşehir Başkanı'na şikayet edilmişimdir. Ama artan ve yüksek enflasyon ortamında bu kira gelirlerinin en yüksek arttığı dönem ve tahsilatının en yüksek olduğu dönem ben ve benden sonraki dönemdir. Ayrıca iştiraklerden almış, alt yüklenicileri denetlemek, onların yaptığı işi de denetlemek benim görevim değildir. Mecrayı belediyenin iştiraki ihale etmişse, onun denetimini kendi üstlenir. O iştiraki denetlemek de ihaleyi yapan dairenin muayene ve kabul heyetinin sorumluluğundadır. Onlar ayrı bir heyet teşekkül eder ve sahada iştirak ya da müteahhit kimse kim, işi doğru yapıyor mu, doğru kullanıyor mu diye tespitleri olursa ya da şikayet olursa ben onun üstünden gereğini yaparım. Ama ben sahayı dolaşıp altyapı, alınmış ihaleyi kim nasıl yerine getiriyor anlamında bir vazife de üstlenmedim. Dolayısıyla benim bir imzam ve muayene sorumluluğum da bunlarda yok.
Ecrimisil bir seçim değil. İhale tamamlanana kadar kamu zararını mümkün olan hallerde önlemek için kullanılan bir yasal zorunluluk olduğundan, ilgili dairesince ve tüm kamu kurumlarınca yıllardır uygulana geliyor. Hatta 2019 yılına kadarki Sayıştay sorguları incelendiğinde, bunların ihalesiz kullanıldığını görüyorsunuz. Ama biz bunların da birçoğunu benim dönemimden başlayarak ihale ettik. Farkındaysanız 17 ay görev yaptım, benim dönemimde 17 tane ihale yapılmış, belki daha fazla encümene gönderilmiş. Bu benim bunların ihaleye çıkartılması yönündeki karar adımı da gösteriyor. Dolayısıyla bırakın, öteki türlü bu yerler yapılmaz, ecrimisilde kalıverirdi. Ben de hiçbir şeye ilişkin sorumluluk taşımıyor olurdum. İddianamenin bu iki iddiası birbiriyle çelişiyor. Yani ben hem aynı anda ona hem aynı anda buna yol açmış olamam. Bu kadar çok ihaleyi yaptırtan birisi olarak, yapılmasına 17 ayda vesile olan birisi olarak, herhalde görevimi ihaleye çıkılması anlamında yapmış olsam gerek ki diğer konuyla sorgulanmayayım. Kısaca iştiraklerin yaptığı yerler üzerinden dolandırıcılık yapabilme olanağım da yok. 117 nolu eylemde olduğu gibi reklam mecraları ve işgal edilmiş yerlerinden ecrimisili tahsil etmek ve sağlamak kamunun görevi; ben görevimi yaptım. Ben hiçbir firma ya da kişiyle de irtibat kurmadım. Bu yönde iddiası olan hiçbir tanık ya da gizli tanık ifadesi de yoktur. Ecrimisil yönünden bunu kullananlardan herhangi birisi de "Bize ayrıcalık sağladı ya da sağlamadı" anlamında yine adımı hiçbir şekilde kirletememektedir. Dolayısıyla iştirakin 63, 66, 69, 73 ve 76 nolu eylemlerde farklı iki iştirakimiz var. Aldığı ihalelerin dolandırıcılık için kullandığı, bizim de başından itibaren o ihaleleri kimlerin alacağını bildiğimiz iddiası üstüne kurulu bir iddianame var. Bu tamamen gerçek dışı. Ben ihaleyi bizim iştirakimizin alacağından da emin olamam, geleceğini bilemem, kim bilir? Ama ben hiç ilgilenmedim. Fakat ihaleyi kimin alacağını, hele iştirakten kimin alacağını biliyor olduğumu söylemek çok insafsız, izansız bir kurgudur.
İştiraklerin kendi tüzel kişilikleri vardır. Ayrı yönetim kurulu ve genel müdürlükleri vardır. Ayrıca Sayıştay denetimine tabidir. Kendi icrasını kendi yapar, bağımsız denetime da tabidir ve Türk Ticaret Kanunu kapsamında denetlenir. Ama biraz deve kuşudur. Hem kamu hem Türk Ticaret Kanunu hukukuna tabi, belediye iktisadi teşekkülüdür. Yani hem 6102, hem 5393, hem 5216 sayılı kanunlarla bir arada yönetim maddeleri var. Benim bir genel sekreter yardımcısı olarak onları denetlemek gibi bir görevim, koordinasyonunu sağlamak gibi de bir görevim yok. Bunların bu yönde idarede görevi olan yöneticiler var; iddianamede onlar yok ama ben değilim. Dolayısıyla belediyedeki görevde attığım imza üzerinden suç yükleniyor. Burada da tam tersi üzerinden, atmadığım imza üstünden sanki sorumlu tutuluyorum. Yani şöyle bir acayiplik var Hakim Bey: İhaleyi yapsan suç, ecrimisil alsan suç, imzan varsa suç, yoksa da suç. "Biz seni kafaya taktık, senin her adımın suç" demeye getiriyor bu iddianame. Ben dünden beri, birkaç gündür izliyorum 4734 ihalelerini de. Şöyle bir acayiplik var, haddim olmayarak onu da söyleyeyim: Kimisine diyorsunuz ki "İhaleyi parçalamışsınız." İddianame onun üstünden sizden de açıklama alıyor. Kimini de "Niye parçalamadın?" diye açıklama alıyorsunuz. İddianame ona da bir karar verse... Yani bilirkişiler çünkü durumuna göre, adamına göre "Bunda parçalamalıydınız" diyor, bunda da "Parçalamamalıydınız" diyor. Beni ilgilendiren tarafı üstünden söylemiyorum ama bilirkişinin yaklaşımını anlatmak üstünden söylüyorum. Bilirkişi bir buradan bakıyor, "Parçalamanız lazımdı, kısmi teklife niye açmadınız?" diyor; öteki tarafta da "Parçalamışsınız, parçalara bölerek ihaleye fesat karıştırmışsınız" diyor. Bana da diyor ki "Ecrimisil yapsan suç, ihale yapsan gene suç. İmza attığında da suç, ötekinde atmamışım, atmadığım imza da suç."
Yargıtay 5. Ceza Dairesi ise kamu malının nitelikli şekilde dolandırılması suçunu tarif ederken benim okuduğum iki tane şey söylüyor: Bir, mükerrer ödeme yapılması lazım; iki, yapılmayan işin yapılmış gösterilmesi lazım. Burada bunların hiçbirisi yok, bu işler yapılmış, mükerrer ödeme de yapılmamış. Nasıl dolandırmış olacak idare kamuyu? Ben mükerrer de yok, yapılmamış bir işin parasını almak da yok. Bu arkadaşlarımız hepsi yapılmış işin parasını ödemişler ya da zaten idareye para ödenmiş. Bu maddeler 4734’e özgü maddeler, 2886 için aynen yorumlanması da garip. Şimdi ben, ben ecrimisille dolandırıcılık suçunun unsurunun oluşmasının mümkün olmadığını düşünüyorum haddim olmayarak. İdarenin 30 yılı içinde bulunmuş birisi olarak söylüyorum. Avukatlarım daha detaylı olarak onu anlatacaktır uzmanlıkları doğrultusunda. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin tahakkuk eden kira ve ecrimisil gelirlerini çıkarttım; çünkü ben tahakkuktan sorumluyum. Tahsilat, mali hizmetler alanının görevidir. Emlak dairesinin tahakkuk ettirdiği kira ve ecrimisil gelirlerini, emlak dairesi 2025 yılı fiyatlarına indirgedi, yani eskale ettirdi. 2014-2019 arası tahakkuk eden kira geliri, bugünün yani 2025'in parasıyla yaklaşık 3.000.000.000 liradır. 2020-2025 arası tahakkuk eden kira geliri ise yaklaşık 21.000.000.000 liradır; küsuratlarını söylemiyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin ecrimisil gelirlerine bakınız; 2014-2019 arası 468.000.000 liradır. 2020-2025 arası dönemi neden 2020'den başlatıyorum? 2019 yılının öncesine kadar yok. Onun için 2019 yılını bir önceki döneme dahil ettim. 2014-2019 arası 468.000.000 lira iken, 2020-2025 yılları arası yaklaşık 4.500.000.000 liradır; küsuratını söylemiyorum. Pandemi olan yılları da zaten görüyorsunuz. Şimdi bu gelirlerden birisi 7 kat, diğeri 9 kat artırılmış kira ve ecrimisil geliridir önceki döneme göre. Dolayısıyla bu gelirlerin artmasında şahsımın da demin arz ettiğim süreçte katkısı var. Tek başına benim yaptığımı söylemem çok büyük haksızlık olur; özellikle emlak dairesindeki arkadaşlarımın çok büyük emeği var, BİMTAŞ'ın çok büyük emeği var. Ama bu tespitler yapıldı ve haksız yere İstanbul'da kentsel mekanı işgal edip kullanan insanlardan kamu adına para toplandı. O paralar alındı ve onlar da kamuya hizmet olarak döndü. Daha önce bu paralar kimin elinde kapan kaldıysa onlardaydı. Ben bu birinde 7, diğerinde 9 katlık artışı, özellikle kamuyu dolandırdığımızı söyleyen değerlendirmeye karşı en kuvvetli cevap olarak ortaya koymak isterim.
İddianamenin kurgusu; ihaleye çıkardığımız mecra ya da tesislerin iştirak tarafından alınacağının, o ihaleyi alan iştirakin de ihaleyi kime vereceğinin suç örgütü olarak tarafımızca bilindiği yönünde temelsiz bir kurgu üstünde çalışıyor. Yine bilirsiniz, 5216 sayılı kanunda ve 5393 sayılı Belediye Kanunu'nda şöyle bir hüküm var: Belediye kafe işletecekse, sosyal tesis işletecekse, ulaşım hizmeti yapacaksa bunları ihalesiz iştiraklerine verebilir, ihale yapmaz. Yani biz iddianamedeki 110 ile 115 arasındaki tesislerin bir bölümü olan kitap kafe, belediyenin sosyal tesisi, gösteri merkezi gibi yerleri belediye meclisi kararıyla ihalesiz verebilirdik; yani bu çok mümkündü. Ama ihale yapmışız; belki başkası da katılır, daha fazla rekabet ve gelir olur diye düşünülmüş. Yani bu hak da belediye tarafından kullanılmış ve ihaleye çıkılmış. Ama iddia makamı bu gerçeği de gözden kaçırmış vaziyette. Ben ihaleye çıkmak üzere encümene sevk edilen evrakın sonucunda ihaleyi kimin alacağını bilmiyorum. İhalelerin açık ihale olması yönündeki ısrarım ve kararlı tutumumsa dairelerimize geldiğim andan beri bilinir. Neden bilinir? Çünkü ben 6 sene genel sekreterlik yapmış birisiyim. Kuruma geldiğim andan itibaren kurumdaki herkesin de farkına vardığı birisiyim. Açık ihale sonucunun bilinmesi ve yönlendirilmesi de mümkün değildir; çünkü Resmi Gazete'de ilan ediliyor. Şartnamenin belediye iştirakini tek başına tarif ettiği iddiası da gerçeğe yansıtmamaktadır. Biraz evvel gösterdim; 2018'deki şartnamelerden çok daha geniş bir marj tarif ediyor bu ihaleler. İstanbul Ticaret Odası'na, hazırlanan şartnamelere kaç kişinin, kaç firmanın katılabileceğini bilirkişi raporu sormuş; kiminde 50, kiminde 70 firma bulmuş. Sektörde 29.000 NACE koduyla firma vardır, bu sayı 50'ye 70'e düşürülmüş diyerek iddia makamı katılımın kısmen kısıtlandığını söylüyor. Demin anlattım, bunlar gerçek değildir. Yani mahalle arasında adının, unvanının içerisinde "reklam" geçen firmalar gelip üst geçide o konstrüksiyonu yaparak bunu takamaz. O sahadaki hareketi kontrol edemez, denetleyemez; bunun için uzmanlık gerekir. Zaten kanun, uzmanlıkların olmasını ve o yönde inisiyatif kullanılmasını belediyelere mevzuatla söylerken bunun için söylüyor. Ayrıca o 50 firmaya, 70 firmaya diğer kentlerdeki firmalar da dahil edildiğinde çok daha yüksek bir rakam görürsünüz; çünkü ihaleye sadece İstanbul sınırlarındakiler girmiyor, Türkiye sınırlarındaki herkes giriyor, bu hak var.
Dolayısıyla İstanbul gibi ülkenin açık ara en büyük kentinde; kentin her alanında eş zamanlı işlem yapacak bir network oluşturacak, sahada servis hizmeti verecek, yüksek yeterlilik, ciro ve iş bitirme kriterlerinin aranması anlamında yeterlilik istenecek bir şartname olması öteden beri kurumun benimsediği bir şeydir; yani 1990'lı yıllardan beri böyledir. Bu tür kriterlerin belirlenmesi idarenin takdir yetkisindedir; kanun bu takdir yetkisini idareye veriyor. Takdir yetkisini kullanmanın suç olduğunu ben ilk defa bu iddianame ve bilirkişi raporunda görüyorum. Eğer kanunun verdiği bu takdir yetkisi ülkenin en büyük kentinde, dünyadaki birçok ülkeden daha büyük bir kentte kullanılmayacaksa bu ülkede nerede kullanılacak? Çünkü yeterlilik, bu büyük kentte her anlamda daha zorunlu hale gelen işlerin yapılması için gereklidir. Ayrıca 2019 öncesi de bu şartların aynen arandığını, hatta daha fazlasıyla arandığını bir kez daha söylemek zorundayım. İddianame, 2019 öncesi dönemde muhammen bedelin ve 2019 sonrası muhammen bedelin belirlenmesinde yeterli araştırma yapılmadığını iddia ediyor. Ekranı indirebiliriz; muhammen bedel belirlenmesinde yeterli araştırma yapıldığına dair burayı henüz görmeyelim. Yani ekran beni görsün madem öyle, bir sonrakinde ben size söyleyeceğim; buralara gelmeyeceğiz zaten. Buna gelmeden önce ekran beni görsün. 2886 sayılı Kanun'un 9. maddesinde yaklaşık maliyetin belirlenmesi için kanun 1. fıkranın 2. cümlesiyle otoriteleri sayıyor. Bu otoritelerden birisi belediyedir. İddianame ve 2 Ekim'deki bilirkişi raporu, “ilgili otoritelerden sorularak herhangi bir tespit yapılmamıştır” diyor. Ben, uzun yıllar Büyükşehir Belediyesi'nde, Ankara İmar Ofisi'nde çalıştım. Yanıtladığımız yazıların birçoğu, mahkemelerden gelen "bölgenin rayiç bedeli nedir?", "bölgedeki emlak rayici nedir?" biçiminde olur. Dolayısıyla rayiç bedeli, emlak değerini belirlemek belediyenin görevidir. Onun üstünden emlak vergisi de düzenlenir. Bu datalar, bu veriler kurumun elinde olur. Kurum, elindeki veri ile İstanbul Sanayi Odası'na da Ticaret Odası'na da sorarak bir yaklaşık maliyette kullandığında, yaklaşık maliyeti ve muhammen bedeli daha doğru tarif edip belirlemek anlamında yeterli otoritelerle danışmış olur. Belediyenin kendisini otorite ya da kurum değil, suç örgütü olarak görürseniz iddianamede bunları söylersiniz tabii.
Sözde bilirkişi raporu olarak nitelendirilen rapora dayanılması, kanunun öngördüğü yöntemler kapsamında değerlendirilmediği esasındadır. Dolayısıyla hem ilgili bilirkişi raporunun hem de iddianameyi düzenleyenlerin bu yasal düzenlemeyi bilmemesi bence düşünülemez. Buna rağmen bu hususun göz ardı edilmiş olması da yine muhammen bedelde hiçbir yere sorulmadan belirlenmiş, hiçbir otoritenin bir fikri yok, kafalarına göre belirlenmiş iddiası da bence bu anlamda çürümüştür. Belediyelerin rayiç bedel belirleyen, dediğim gibi yetkili kurumu, uzman kurumu olduğu kanunun tarihi 9. maddesi 1. fıkra 2. cümlesidir. Nitekim sayısız ilgili dairelerin ve Temyiz Kurulu'nun yerleşik kararlarında, belediyelerin iştiraklerine ihale yoluyla iş vermesi ve bu iştiraklerin de söz konusu işleri yeniden ihale ederek alt müteahhit ile birlikte yürütmesi halinde çok sayıda örnekte kamu zararının oluşmadığını açıkça ortaya koymuş. Arzu ederseniz avukatlarım sunabilir ama bir Temyiz Kurulu kararı var, onu da vereyim size. Hatta şu kitapları da bu kaldı mı, onlarla verirseniz heyetimiz baksın. Dolayısıyla Sayıştay Temyiz Kurulu da tam da bu usule aykırı olmuş durumlar bile tespit ettiğinde, Sayıştay Temyiz Kurulu ikisinin arasında illiyet bağı kurulamayacağını, bunun bir yerleşik içtihat haline geldiğini düşünür. Avukatlarım bu kısmı ayrıca anlatacak. Kamu zararı hesabının yanlış olduğunu anlattım. Mevzuata aykırı olmayan işler bakımından kamu zararından söz edilemeyeceğini de söyledim. Belediyelerin ve belediye şirketlerinin alt yüklenicilere yönelik kiralama ve iş gördürme işlemlerinin birbirinden bağımsız değerlendirilmesi gerektiğini, farklı tüzel kişilikler tarafından gerçekleştirilen işlemler arasında doğrudan bir illiyet bağı kurulamayacağını Sayıştay Temyiz Kurulu'nun elinize gönderdiği kararından göreceksiniz. Nitekim bu yaklaşım, başka bir belediyeye ilişkin reklam mecralarının ihalesinde açık da değil, pazarlıkla bir ihale yapılmış, buna rağmen Sayıştay diyor ki "Usule aykırılıklar da bulunsa, ikisi ayrı kuruldur. Onun yaptığı ihalede kamu zararı oluşmaz" diyerek, hem de bir muhalif belediyeye kamu zararı çıkartmıyor. Bunlar muhalif olmayan belediyelerde olduğunda ise sorgu olmuyor. Avukatlarım onu da anlatacak. Buna karşın mevzuata ve usule aykırılık teşkil etmeyen, Danıştay ve Sayıştay denetiminden geçmiş ihale süreçlerindeki rutin imzalar da bizim bu kararlar hem Danıştay hem Sayıştay kararları ve içtihatları göz ardı edilerek sanki bize kamu zararı oluşturuluyor olduğu yönünde bir şeyle getiriliyor. Bunları da gönderebilirim efendim.
Elimizde Danıştay 1. Dairesi'nin bize dair, benden önce yapılmış, özellikle 61-62 nolu eylemlerle başlayarak yapılmış bir kararı var mülkiye müfettişleri üstünden. Şimdi bunu size anlatayım nasıl olduğunu. Evet, şimdi o görseli verebiliriz. Şimdi şöyle olmuş Sayın Başkanım; şu 2019 sonrasına yaklaşırsanız onu anlatacağım. 2019 sağ tarafa yaklaşın. Bunu da şemalaştırdım. Biraz daha yaklaşalım lütfen. Ben bunların hepsini kendim çizdim. Arkadaşlarım sağ olsun bilgisayara aktardılar ama cezaevinde tek başına kalmanın çalışmaya faydası var. Şöyle olmuş: Bu reklam mecraları için müfettişler görevlendirdi İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde. Bu dosyanın başlangıcını anlatıyorum ben size. Bu dosyanın sizin önünüze bugün gelinmesini sağlayan işler nasıl çıkmış? Aylarca müfettişler İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde çalışıyor ve tarafından soruşturma izni veriliyor; ve genel sekreter yardımcıları başta olmak üzere birçok belediye çalışanına. Ben o dönem İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde değildim. Belediye benim geldiğim dönemde de buna itiraz ediyor ve Danıştay'ın 1. Dairesi, arzu ederseniz mübaşir arkadaşım size göndersin, bu kararı bozuyor. Bozarken diyor ki, buyurun arkadaşım, başta ve genel sekreter yardımcısı olmak üzere onlar için sorumluluk doğmaz bu işlemlerde. Bu kararı bozuyor. Benzer dönemde Sayıştay'ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yaptığı denetimler var. Herhangi birisinde Sayıştay bu denetimlerde sorgu çıkartmıyor. Muhasebe tekniği açısından tenkitler yapıyor, belediye bunların hepsinin gereğini yerine getiriyor ama 2019 öncesinde olduğu gibi ihalesiz mecra kullanımı yahut Sayıştay sorgusu haline dönmüş bu konulara ilişkin hiçbir husus yok. Yani ne demek bu? Sayıştay denetiminden geçmiş. Danıştay da 'nın verdiği soruşturma iznini kaldırmış. Mevzuun burada bitmesi gerekiyor değil mi? Öyle olmuyor. Nasıl oluyor? tam da şeyin kaldırıldığı tarihte, Aralık 2023'te, aynı tarihte ikinci bir tevdi raporu düzenliyor aynı müfettişle. İkinci bir tevdi raporu düzenliyor ve bu tevdi raporunda müfettiş diyor ki: "Efendim esasında idareden izin almanıza, soruşturma izni almanıza falan gerek yok. 3628 kapsamında burada örgütlü suç filan diyerek, rüşvet ve irtikap diyerek kendiniz yürüyebilirsiniz. Herhangi bir idare mahkemesine ya da valiliğe izin almak için gitmenize gerek yok." Öyle mi? Öyle. Hemen hemen aynı bir tevdi raporu, birincisinin aynısı bunun dışında. Aynı tevdi raporuyla yaklaşık operasyonlar başlıyor.
Eş zamanlı ilk davada Danıştay 13. Dairesi'nin kararı var, vatandaşlar davaymış. Firmanın adını müstecirlerimiz ya da şeyler söylediler, ben o firmanın adını da anmayacağım. Firma gidiyor İdare Mahkemesi'nde yapılmış ihalenin şartnamesinin sınırını, muhammen bedelinin düşük olduğunu belirterek dava açıyor. İdare Mahkemesi, Bölge İdare Mahkemesi, Danıştay 13. Dairesi nihayet "Yok öyle bir şey, bunlar da doğru değil" diyor. Eş zamanlı yargı denetiminden o benim içinde olmadığım dönemi anlatıyorum. Şartname ve muhammen bedel, Danıştay 13. Dairesi tarafından… Arkadaşım bunu da verecekti, onu da bozuyor. Ama aldılar ya yeni bir tevdi raporu; "Bunlara gerek yok, Danıştay'la, valiyle uğraşmanıza gerek yok" diye arkasından operasyon yapıldı. Oysa yapılmış operasyona ilişkin gerekçe tutulan şeyler hem yargı denetiminden geçmişti hem de 2019 öncesindeki şartname ve muhammen bedelle aynıydı, anlatır. Ve bu şartname, muhammen bedel ve gerekçe tutulan şey ne? Muhammen bedelinin düşüklüğü, şartnamenin sınırlılığı. Tutuklamalar onun üstünden gidiyor. Bize emniyette sorulan 7 sorudan sonra bu hale getirdikleri işin nüvesi, o kadar rafine hale getirememişlerdi sorarken. Peki kim tutuklu? Encümen üyelerinin ikisi tutuklu. Bu üyelere vekaleten iki kişi de tutuklu. Birisini serbest bıraktınız geçen tutukluluk incelemesinde. Encümen başkanı sorumlu görülüyor ama tutuksuz. İhaleye fesat gerekçesi gösterilen muhammen bedeli belirleyen ve şartnameyi imzalayan görevliler iddianamede yok. 2022 öncesindeki itamen imzasını atanlar da benden başka yok. Tutuklu değil. Benden sonra da tutuklu. Peki yan tarafa gelelim arkadaşlarım, kaydırırsak 2019 öncesinde durumunuz; Sayıştay'ın esasında "ihalesiz mecra kullanılıyor" diye tespitleri var. Sorgu var mı? Yok. Peki bunlar için bir soruşturma izni var mı, isteyen var mı? Yok. Sorgular, tenkitler de sorguya dönüyor. İkisinin şartnamesine bakıldığında anlattım; buradakiler daha rekabete açık. Daha kapalı olan için herhangi bir problem de yok, soruşturma da açılmıyor, operasyon da yok, ihaleye fesat dolandırıcılık iddiası da yok. Ne olmuş peki bu karara imza atanlardan? En azı daire başkanı merkezi idarede, bir bölümü yönetim kurulu başkanı. Arzu ederseniz Google adreslerine yazıp bakılabilir. Bir bölümü genel müdür, bir tanesinin ismini öğleden önce söyledim, yönetim kurulu başkanı. Bir bölümü de bakan, bakan yardımcısı ya da kurum başkanı olur. Yani hakikaten teknik olarak, teorik olarak bu kavramsallaştırmada gördüğünüz şey; yıllardır benzer şartnameyle ihale edilen tesisle mecranın aynı usulle benim tarafımdan da encümene sevki ve ihale edilmesi ne fesattır ne de suç örgütü üyesi olarak ihalenin sonucunun ve hatta ondan sonraki ihalenin de sonucunun bilindiği yönündeki kurguya dayanak teşkil eder. Bu kurgu tümüyle gerçek dışı ve hiçbir bilimsel nitelik taşımayan, hukuki nitelikte olmayan bir özellik gösteriyor. İBB'nin hemen hemen aynı şartnamelerle çıktığı ihalelere, AK Parti dönemi genel sekreter yardımcısının yaptığı gibi aynı imzayı atıyor olmam nasıl suç olabilir? Başka fiil tarif edilemediğine göre, bu anlattıkları üstünden siz de göreceksiniz ki bence kurgu iddianamenin kendisidir.
Bu nedenlerle bu eylemlerdeki nitelikli dolandırıcılık incelemesinin; hem hiçbir yasal görev, sorumluluk ve imzamın olmaması hem de yukarıda açıkladığım "önceden sonuçlarını bildiğim" kurgusuna dair tek bir fiil isnat edilmemesi, menfaat sağladığımın ve irtibat kurduğumun iddia edilememesi, herhangi bir kimliği açık ya da gizli tanık ya da etkin pişman sanık ifadesinin olmaması da dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde tamamen gerçeklere aykırı düştüğünü siz de göreceksiniz. Şahsım açısından bunların ihtimali yoktur. İştirakler ile işleri alan firmalarla bir irtibatım, tanışıklığım ya da menfaatim de olmadığını siz de dosyadan görüyorsunuz; onlar da zaten adımı bile almıyor. Dolayısıyla ben onların ihale alması için, onların ihale alıp para kazanması için attığım, yaptığım imzalarla onların para kazanması adına tüm kariyerimi niye çöpe atayım? Bu iddianameye göre ben onlar para kazansın diye tüm kariyerimi de çöpe atmışım; filan öyle bir şey ki bu da akılla mantıkla açıklanabilir bir şey değil. Tüm bu nedenlerle nitelikli dolandırıcılık ve kamuya zarara uğratma iddialarını kararlılıkla reddediyorum. Bu konuya avukatlarım, dolandırıcılık suçlamasının neden teknik olarak mümkün olmadığı yönünde de ayrıca hukuki olarak değinecekler. Sadece heyetin, tarafımca kamu gelirlerini, malını, mülkünü, kaynaklarını, topraklarını tam bir sadakatle koruduğumu samimiyetle bilmenizi isterim. Hep kamuyu koruyan tarafta bulunup aksi kabul edilemez suçlamaların tarafıma yapılmış olması çok büyük bir haksızlıktır. Bir sonraki slaytı gösterirseniz, esasında eylemlerle ilgili de kafanız berraklaşsın diye bir özet yapacağım. Bakın, bu eylemler o kadar çok tarif edilen şey neymiş? Benim görev sürem 1 Haziran-1 Aralık arası; ben bu süre içerisinde görev yapıyorum. 61-62 nolu eylemler görev sürem öncesi, 110-115 nolu eylemler görev sürem sonrası. 110-113 ve 115'te biraz evvel gösterdim, AK Parti'nin üyelerinin de imzası var, oy veriyorlar ama onların sorumluluğu yok. 66 nolu eylemin ihaleye çıkmasına ilişkin benim imzam var ama orada beni sorumlu tutmamış iddianame; ama iştirakin yaptığı ihalede sorumlu tutmuş. Benim 66 nolu ihalede, iştirakin yaptığı ihalede sorumluluğum var. Bir de 117 nolu eylem var, biraz evvel arz ettim; 5 yıla yayılıyor. 5 yılın neresinde bir şey söylemiyor, bana niye söylemiyor? O da benim bunun zaten suç örgütü olduğunu, ben ayrıca daha fazla zor olurum. Şimdi ben suç örgütüne üye olmak bakımından çerçeve çizeceğim size; çünkü işin bence en önemli kısmı o.
Ekranı biraz sonra açarız. Şimdi tekrar evet şey yapalım. Efendim 23 Mart'tan bu yana çıkar amaçlı suç örgütüne üye olmak suçlamasıyla tutuklandım. İddianame çıkana kadar bunlara rüşvet almak da ilave edilmişti. Tüm itiraz ve isyanıma rağmen kısıtlılık kararı da verildi, anlattım. Şimdi bu iki suçu, bir kamu görevlisi olarak aynı anda nasıl işleyebileceğimi hem dolandırıcılık hem ihaleye fesat suçunu aynı anda nasıl işleyebileceğimi pek aklım ermiyor. Ama ben esasen daha önce anlattığım gibi ihaleye fesatın fiili imkansızlıklarını ve fiil olmaması sebebiyle hukuken yerinde olmayışını, bütün bunları anlattım. Ama iddianame bütün bunların tamamını esasında "Bir suç örgütü var ve siz onları zaten belediyenin çalışanı, yöneticisi olarak değil, suç örgütü üyesi olarak yaptınız" kurgusuna dayandırmış. Dolayısıyla nedir bu suç örgütü ve biz neresindeyiz bu işin? Gerçekten benim açımdan da böyle bir şey neye karşılık veriyor, buna ilişkin yanıtlarımı vereceğim. Göreve geldiğimde gördüğüm İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kurumsal yapısında işleyişin, daha önce Ankara'da ve İzmir'de görüp deneyimlediğim yapılardan sadece örnek olarak aktarayım; devasa büyüklükteki İstanbul kenti gibi İstanbul Büyükşehir Belediyesi de gerek personel sayısı gerekse kentsel mekana yayılmış kurumsal örgütlenmesiyle çok büyük ve ülkemizde devlet örgütlenmesinde birçok bakanlıktan da daha büyük bir kurumdur. Bu kurumda, diğer çalıştığım kurumlardan farklı hiçbir hukuk dışı yapılanma, bunu düşündürecek bir temas, teklif ya da yönlendirme almadım; şahit de olmadı. Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın 'ndan, gerek göreve başlarken gerek göreve başladıktan sonra kurumun resmi işlevleri, görevleri dışında hiçbir görev ya da talimat da almadım. Birlikte görev yaptığım arkadaşlarımın hiçbirisinden de bu yönde bir şey duymadım. Bu kurumda çalışırken başkan ile aramızda sıralı amir olarak görev yapan genel sekreterden de kurumdaki diğer danışman, siyasi görevli, seçilmiş ya da atanmış hiçbir şahıstan da görev alanı dışında, kamu görevi ile uyumsuz bir başka örgüt ya da örgütlenme varlığı şüphesi doğuracak iş, eylem, söz ya da zorlama görmedim. Sıralı ilişkiler içinde bana bağlı çalışan birimler vardı; hiçbir arkadaşıma da kamu görevimizin gereği olan işler dışında en ufak bir talimatım olmadı. Böyle bir örgüt varsa daha alttaki birisinin daha üsttekine talimat verme şansı da olur; böyle bir şey de benim açımdan mümkün değil. İddianamede bu anlamda şahsıma istinat edilen bir kanıt ya da suçlama da bulunmamaktadır.
Ekrana yansıtacağınız görsel Büyükşehir Belediyesi'nin örgütlenme şemasıdır. Buradan bir suç örgütü üretip benim de başkan danışmanı Sayın emrinde olduğum iddia edilmiştir. Bu tamamen gerçek dışıdır. Bakın, ben bu örgütlenme şemasında bu sütunu yönetmekle görev alıyorum ve bunu eksiksiz yaptım. İdari açıdan hiçbir temasım olmadığı gibi kendisinden talimat almam da hiçbir surette söz konusu değildir. Efendim, ben 6 yıl genel sekreterlik yapmışım; bir basın danışmanı ne hakla bana talimat verecek? Böyle bir şey olamaz, hiç kimse veremez. Sıralı amirim olarak genel sekreterin verdiği de yanlışsa onu da düzeltmişim; gerektiğinde onun yaptığı bir şey için Ekrem Başkan'la müzakere ettik şimdi. Dolayısıyla böyle bir şey söz konusu olamaz, nasıl olacak? ne sıfatla bana talimat verecek? Söz konusu olamaz. Ben 6 yıl genel sekreterlik yaptım; burada da idari olarak genel sekretere bağlı bir genel sekreter yardımcılığı dışında hiçbir vazife üstlenmedim. Sayın Başkan, çıkar amaçlı suç örgütüne üye olmakla suçlanıyorum; ancak iddianamede çizilen suç örgütü şemasına bakıldığında iddia makamının, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kurumsal yapısını suç örgütü olarak gördüğünü görüyorsunuz. Burada görev yapan hemen herkes esasında kamuya değil, suç örgütüne hizmet etmiş oluyor. Bu varsayımın hukukla da vicdanla da bağdaşan bir tarafı yok, benim açımdan da anlattığım gibi hiçbir temeli yok. İBB; yasal dayanakta, anayasal dayanakta ve yasalarla yönetilen bir kurum ve ülkemizdeki en büyük yerel yönetim kurumudur. Ülkemizdeki ikinci büyük yerel yönetim kurumu da İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı İSKİ'dir; Ankara Büyükşehir Belediyesi değil efendim, İSKİ'dir. Ülkedeki ikinci büyük yerel yönetim kurumu da İSKİ'dir, yani o kadar büyük bir kurumdan bahsediyoruz. Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne gidene kadar araya İSKİ giriyor bütçesi, hüküm ve sorumluluk aldığı alan itibarıyla. Dolayısıyla bu kadar büyük bir kurumdan, ülkedeki 7-8 bakanlıktan büyük bir kurumdan bahsediyoruz. Bu kurumun çalışanlarının örgüt çalışanı gibi zevkle idare edilmesi akılla da açıklanmaz, mümkün değildir. Bunun için somut olgularda bir ispat gerekir. Ancak iddianame; varsayıma dayalı argümanlar, tahminler ve ön yargılar üzerinden bir intiba yaratmaya çalışıyor. Oysa örgüt liderinin seçilmiş ve 4.500.000 İstanbullunun oyunu almış bir isim olması da bu iddiayı kanımca nesnel olarak inandırıcılıktan uzak hale getirmektedir.
İddia makamı; görev süremde attığım tüm encümene ihale sevk evraklarını suç unsuru olarak tarif ederek, süreklilik içinde, yoğun biçimde suça iştirak ettiğim algısını oluşturmaya çalışıyor. Oysa 20-25 yıllık tüm encümen ihaleleri üzerinde bir inceleme yapılsa; belediye şirketinin bu tip ihaleleri almasının, bunların da birçoğunda tek katılımcı olmasının ve bu yönde teklif evrakının sunulup alınıp kararın kesinleştirilmesinin 25 yıla yaklaşan bir süreklilik taşıdığını göreceksiniz. Onlarca genel sekreter yardımcısının da benzer biçimde, tek katılımla belediye iştirakinin girdiği ihaleleri aldığını, sevk ettiğini, kesinleştirdiğini, sonuçlandırdığını göreceksiniz. Eğer bir süreklilik varsa bu süreklilik 20-25 yıla, 1990'lı yıllara dayanır. Bu isimlerin bazıları daha sonra devlet ricalinde de çok önemli görevler almıştır; tıpkı yüzlerce encümen üyesince benzer kararların imzalanması gibi. Yüce Mahkememizin bu durumu geçmişe dönük tüm encümen tarihini inceleyerek, devlet ricalindeki İBB eksenli yöneticilere bakarak açıkça görebileceğini söylüyorum. Benden öncekiler için bu durum bir ikbal gerekçesi oluyor; yani evrakın içeriği ya da fiilen işlediğiniz fiil değil de belgenin altında kimin imzasının olduğu önem kazanıyor. Bu yazıya imzayı atınca AKP'li iseniz milletvekili, bakan, genel müdür oluyorsunuz; CHP'li belediyede çalışıyorsanız Silivri'de tutukluluğunuza, özgürlükten yoksun bırakılmanıza razı oluyorsunuz. Bunu öğleden önce de söyledim; o zaman Silivri'de yatan olursunuz, sevdiğinize uzaktan bakan olursunuz. Tüm bu nedenlerle, suç örgütünün hiçbir unsuru ile var olmadığımı, tarafımdan bunun görülmediğini, hiçbir surette hiçbir örgütle tırnak ucu kadar temasımın olmadığını ve olmayacağını tekrar ifade etmek isterim. İddianamede 'a bağlı bir suç örgütü üyesi olduğum iddia edilmekte, bunun için de HTS kayıtları ve aramızdaki telefon görüşmeleri delil olarak gösterilmektedir; bunun dışında bir dayanak da yoktur. Murat Bey'i İBB'deki görevim kapsamında tanırım. Daha önce kendisiyle bir merhabamız olmuştu; bu merhaba, benim İzmir Genel Sekreteri olduğum döneme dayanıyordu. Ancak kapsamlı olarak kendisini İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde tanıdım. Diğer tüm arkadaşlarım ve Ekrem Başkan dahil birçoğu için de bunu söyleyebilirim. Bu durumun benim için iki istisnası vardır: Emrah Şahan ve . Onlar benim meslektaşlarımdır, kardeşlerimdir; daha öncesinden, meslek odasından tanıdığım arkadaşlarımdır. 2022 Haziran'da göreve gelince tanıdığım tüm arkadaşlarda olduğu gibi, ona bağlı çalıştığım iddia edilen 'la da İBB'deki kurumsal ilişkimiz dışında hiçbir irtibatımız, ilişkimiz ya da kamu görevi dışında herhangi bir bağımız olmamıştır, bunu reddederim.
Ben İBB'ye gelmeden önce 6 yıl genel sekreterlik yaptım efendim, bunu tekrar söyleyeyim; bunun dışında kimsenin bana talimat vermeye haddi de değildir, bu mümkün de değildir, böyle bir şey yapamaz. Bunu şahsına yönelik bir şey olarak söylemiyorum, şahsı ile ilgili değil; ben yaptığım görevin ağırlığını bilen birisiyim, devletin ne demek olduğunu bilen birisiyim. Bana, yaptığım görevden bağımsız birisi haddini aşacak talimat verecek, öyle mi? Böyle birisi henüz anasından doğmadı. Dolayısıyla Sayın Ongun'dan emir ya da talimat aldığım yönündeki iddiayı şiddetle reddediyorum, kesinlikle reddediyorum; böyle bir şey olmadı, olamaz. Eğer sorarsanız kendisi de bunu doğrular. Başkan danışmanı olarak temas ettiğim konular; görev alanlarımızın kesişmesi durumunda karşılıklı bilgi isteme, fikir teatisi ve bağlı birimlerle kamuoyuna aktarılması gereken konu ve olayların anlaşılması ile sunulmasına dair taleplerden ibarettir. Başka bir müdahalemiz olmamıştır, başka bir temasımız da olmamıştır. Hakkımda iddianameye konu HTS kayıtları ve telefon görüşmesi olduğu söylenen diğer kişiler belediyemizin çalışanlarıdır. Bana bağlı çalışanlarla veya belediye başkanımla telefonda görüşüyor olmam ya da temas etmiş olmam görevimin gereğidir; bunları yapmasam görevimi yapmamış olurum. Onlarla telefonda görüşmemden daha doğal bir şey olamaz. Hiçbir kurum görevlimiz ile kurumdaki görevlerimiz dışında da hiçbir ilişkim ve temasım olmadı. Kendileriyle temaslarımın da ihale tarihleriyle bakacak olursanız zerre bağlantısı olmadığını göreceksiniz. İhale daireleriyle bir ilişki kurmak gerekir değil mi, o da yok. Belediyenin faaliyetlerinin tanıtılması amacı taşıyan bu toplantı, görüşmeler ya da süreçlerin yönetilmesine ilişkin hususlar tamamen görev ve sorumluluğumuzdur; biz görevimizi, ben görevimi yaptım. İddianamede, kurum görevlimiz olmadığı halde HTS kaydı verdiğim ve ofisini ziyaret ettiğim için sözde suç örgütüyle ilişki geliştirdiğim tek bir kişi var; kimdir o? Sayın . O konuyla ilgili de iki hususu açıklayacağım. Bunları gerçi tutukluluk incelemesi sırasında heyetinize sundum, okundu mu bilmiyorum ama ben burada tekrarlayacağım. Ekranı indirebilirsiniz arkadaşlar.
Genel sekreter olarak görev yaptığım dönemde 'ın ofisine hiç ziyarete gitmedim. Bu görevden ayrıldığım, kamu görevi yapmadığım, 2024 yılı aday olduğum dönemler ve daha sonrasında Necati Bey'in ofisine ziyarete gittim; çünkü ben de siyaseten aday oldum. Kaldı ki bir arkadaş, bir kurum ve nezaket ziyareti dünyanın hiçbir yerinde suç değildir. Burada gizli toplantılar yapıldığı iddiaları da doğru değildir; bazı kampanya hazırlıkları kapsamında kentsel alanla ilgili uzmanların ya da kampanya yöneticilerinin katıldığı toplantılardır. Benim de kendisinden gerek adaylığım gerekse daha sonra yeni görevim olan İPA yöneticiliği kapsamında görüş ve fikir almam bir örgüt faaliyeti olarak nasıl değerlendirilir, akıl alır gibi değil. İkinci husus; Akmerkez içerisinde verdiğim HTS kayıtlarının sözde suç örgütü üyeliğine gerekçe gösterilmesi. Efendim, bunu da heyetinize verdim; şu an evli olduğum, o günkü nişanlım Filiz Hanım'ın evi Akmerkez'e 200 metre mesafededir. Biz, ben Filiz Hanım'a gittiğimde de Akmerkez'den HTS sinyali veriyorum. Biz zaten Filiz Hanım'la sürekli Akmerkez'de de buluştuk, ihtiyaçlarımızı orada giderdik, orada gelip gittik. Buluşma noktamız orasıydı. Dolayısıyla bugünkü eşimle orada buluşuyor olmamın, onun evindeyken HTS kaydımızın Akmerkez olarak yorumlanmasının haksızlığını ikamet kaydı belgelerini de verdiğimiz için söylüyorum. Hakikaten bunların dahi araştırılmasına, hatta sorulmasına gerek duyulmadı; sorsanız bunları söyleriz, bunu da söyleriz. Yani "Burada HTS kaydınız var, neden?" diye sorarsanız onu da anlatırız. Ama maksat doğruyu bulmaktan öte size suç yüklemek olunca böyle oluyor sanıyorum. Dolayısıyla HTS kayıtları ve Akmerkez ziyaretleri anlamındaki suç isnadının da dayanaksız ve gerçek dışı olduğunu bir kez daha ifade edeyim. Birlikte görev yaptığımız, suç örgütünde olduğu söylenen insanların %80'ini ben tanımıyorum, hiçbir irtibatım olmamıştır. Benimle irtibatı olduğu iddia edilen kişi olmadığı gibi; ortak işimiz olan, telefon trafiğimiz olan, para trafiğimiz olan da hiç kimse yoktur. Tanıdıklarım ise yaklaşık 1.5 yıl beraber görev yaptığım kurumda çalışan kamu görevlisi, yönetici arkadaşlarımdır. Onlarla da arz ettiğim üzere, kamu düzeyindeki sorumluluğum dışında, mevzuatta tanımlı görevlerimle uyumsuz hiçbir temasım, irtibatım olmamıştır. Böyle durumların olduğu yönünde bir tespitim ya da gözlemim başkası için de olmamıştır. Dolayısıyla hiçbir ortak menfaat ilişkisi kurmadığım, tanımadığım veya sadece kurumda tanıştığım isimlerle bir örgütün parçası olduğum iddialarını kabul etmem mümkün değildir. 'la görevlerimiz dışında bir temasımın olmadığı dikkate alındığında, benim açımdan örgüt üyeliği ile ilgili her şeyin temelden çökeceğini siz de göreceksiniz.
Yargıtay'ın süreklilik, hiyerarşik yapılanma ve suç işleme amacına elverişli unsurlarını benim size anlatmam hadsizlik olur. Ama bu dosyada bunların hiçbirisine ilişkin bir delil yok. Benim açımdan da bunlara ilişkin hiçbir isnat yok. Burada suç örgütü üyesi diye tarif edilen arkadaşların çoğunu ben ya nezarethanede ya hapishanede ya da sonra basından izleyerek tanıdım ya da haberdar oldum. Bambaşka dünya görüşü ve sosyal çevrelerden gelen, birçoğuyla hiçbir ortak yönüm ve menfaatim olmayan, İBB çalışanları ve yüklenicileri olmak dışında ortak yanları bulunmayan bu arkadaşlardan suç örgütü üretmeye çalışmak hukuken mümkün değildir. İBB'nin rutin bürokratik işleyişini örgüt faaliyeti olarak yorumlama yönündeki kurgu, bence şu anlattığım sebeplerle hukuksuzdur ve gerçekle uyumsuzdur. Nezarethanede ben bambaşka dünya görüşünde insanları gördüm. Birbirini hiç bilmeyen benzemezlerin aynı örgüte hizmet ettiğini söylemek hakikaten ahlaken ve insafsızlıktır. Muhafazakârı var bu işin içinde yani gördüğünüz; milliyetçisi var, sosyalisti var, iş adamı var, bürokratı var, siyasetçisi var, işçisi var. Bunların hepsinin bambaşka dünya görüşleri ve geçmişleri var. Ben bunların hepsini de burada görüyorum, bu insanları; pırıl pırıl insan tanıdım bu insanlardan. Nitekim siz de dinlerken farklı dünya görüşlerini ve kökenlerini fark ettiniz. Arkadaşlarımızın hiçbirisi de siyasi görüşlerine dair açık etmekten imtina etmedi hiç. Ben burada bir suç örgütü değil, Türkiye mozaiği olduğunu düşünüyorum. Tüm sesleri bir araya getiren bir tablo var. Bu yönüyle bence tehlike olarak görülen şey, aslında farklılıkları bir araya getirebilen başarılı ve yetenekli bir siyasetçidir bence. Örgütten daha çok, bu kadar farklı benzemezi bir araya getirebilip tutabilen bir siyasetçi rahatsızlık vermiş olmalı. Ben nezarette görebildiğim kadarıyla bir insan gördüm. Buradan bir örgüt çıkmaz, Türkiye'nin gerçeği çıkar. O gerçek de elbet zamanı geldiğinde, hak ettiğinde anlaşılır. Sayın Başkan, İBB içinde gördüğüm süreklilik kamu hizmetine ilişkindir. Hiyerarşi, idare hukukunun gereğine dairdir. Elverişlilik, kamu yararına ve belediyeciliğin işlevine yöneliktir. Suç işleme amacı taşıdığını düşündürecek herhangi bir kimseyle kurumda tanışmadım; bunu bir kez daha reddetmek isterim, ortaya koyayım. Ben kendi adıma suç örgütü iddiasını çürütecek bir şey anlatacağım. Belki bunu anlatırken biraz zülfiyâre de dokunacağım ama anlatacağım.
Sayın Başkan, ben özgeçmişimi anlatırken burada gördükleriniz üzerinden baktım: Suç örgütü acaba nasıl olabilir, ne olabilir bir suç örgütü? Yani "çıkar amaçlı suç örgütü" deniliyor, ne çıkar elde etmektedir? Ya maddi çıkar elde edebilirsiniz; iddianame zaten önce "kişisel zenginleşme amacıyla" diye tarif ediyor, sonra "Cumhuriyet Halk Partisi'ni elde etme", sonra "Cumhurbaşkanlığı'nı elde etme" diyor. Yani bunu yaparken de Beylikdüzü'nden beri bir ekip var ve bunlar Ekrem Başkan'la beraber terfi alarak geliyorlar, makamlar elde ediyorlar diye tarif ediyor ve hepsi hep siyasi ikbal beklentilerini vurguluyor. Şimdi ben maddi çıkar açısından baktım, siz de bakmışsınızdır. Benim maddi çıkar açısından zenginleştiğim yönünde hiçbir isnat da yok, böyle bir şey de olmadı; bahsettim. Sadece iki tane evim var banka kredisiyle alınmış, taksidini cezaevinde bitirdim. Başka bir param, pulum yok; ailemin de yok. Ben cezaevinde evlendim; eşimin de malına, mülküne devletin baktığını biliyorum. Hiçbir gayrimeşru, en ufacık bir para hareketimiz yok. Dolayısıyla ben maddi çıkar sağlamamışım, zenginleşmemişim; bu süreç, bu işin içerisinde olmakla bir menfaat elde etmemişim. İkincisi makam mevki; iddianamenin isnatlarına bakacak olursanız, Beylikdüzü'nden beri birtakım insanlar Ekrem Başkan'la beraber gelip İstanbul Belediyesi'nde büyük makamlar bulmuşlar. İşte daire başkanı, genel sekreter yardımcısı, genel müdür olmuşlar; makam arabaları, şoförler, olanaklarla tanışmışlar. Nitekim dün Taner Bey, savcının bu yöndeki isnadını da söyledi; bu tip adamlara görevler verilmiş ve onlar terfi etmişler. Terfi etmek suç değil ama ben onlardan da değilim. Birincisi, ben Beylikdüzü'nden beri gelmiyorum. İkincisi, ben ifade ettim, 6 yıl genel sekreterlik yaptım Sayın Başkan. Buraya tenzil-i rütbe ile geldim genel sekreterlikten sonra. Neden? İstanbul'da bunu deneyimlemek olağanüstü bir şey; burada çalışmak, dünyanın en büyük şehirlerinden birisinde çalışmak. Benim için makam ve refik de söz konusu değil. Dolayısıyla ben gelip ilk defa makam ve refiki burada görmüyorum. Ben 32 yaşında oda başkanı oldum; makam ve refiki 32 yaşında tanıdım. 35 yaşında kurul başkanı oldum, 42 yaşında genel sekreter oldum. Makam mevkiyi tanımak üzere İstanbul Belediyesi'ne gelmedim yani; benim için o da geçerli değil.
O zaman ne, siyasi ikbal mi? Ben siyasi ikbal beklentimin başında anlattım; gittim aday oldum efendim. Ben aday oldum, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday adayı oldum. Aday olduğum dönem, 'nun yanında suç örgütü üyesi olarak tarif ediliyorum. Bu suç örgütü üyeleri diye tarif edilen süreçte ve onun desteklediği genel başkanlığın, partiye genel başkanlık yapmış kişilerin bana verdiği yanıt ise "avucunu yala" demek oldu; ben İzmir'e aday da olamadım, bunu istiyorum. Ben İzmir'e aday da olamadım. Ben bu suç örgütüne hizmet ediyorum; maddi çıkar sağlamıyorum, makam sağlamıyorum, bir beklentim var açıkça ortaya koyuyorum resmi olarak, memuriyetten istifa edip aday oluyorum. Adaylığı kime yapıyorum, kim yapacak adayı? Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı ve onun desteklediği söylenen Cumhurbaşkanı adayı. Beni aday yapmadı parti. Ne demek bu? Sadece benim hikâyeme baktığınızda; ya ben affedersiniz geri zekalıyım, akli melekeleri yerinde olmayan bir isimim; hiçbir şey elde etmiyorum, 15 ay-16 ay hapis yatıyorum. "Duyduğuma göre" falan demeyi de hatırlamıyorum, resmen duyduğuma göre diye çıkacağım, onu da hatırlamıyorum. Hapis yatıyorum, hiçbir şey de elde etmiyorum. Ya ben geri zekalıyım, akli melekeleri yerinde biri değilim, ya da bu suç örgütü yok efendim. Benim hikâyeme baktığınızda benim açımdan durum budur, bu kadar basittir. Yani bunun başka hiçbir tanımı, açıklaması olduğunu zannetmiyorum. Ya da bu örgüt var, buna hizmet ediyor isem; benim bununla nasıl bir illiyetimi kuracaksınız? Özet olarak, suç örgütü anlamında herhangi bir iletişim kaydında bulunmadığımı, bir para hareketinde bulunmadığımı, Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarında da bunlar olmadan örgüt suçunun oluşamayacağını avukatlarım anlatır. Bunlara ek, tüm bunların ilaveten, iddianamede hiç yer almamakla birlikte, tutuklandığım dönemde bazı gazete ve televizyonlarda yoğun biçimde gündeme gelen bazı söylemlerden de ifade etmem gerekiyor, onlardan da bahsetmem gerekiyor. İstanbul Planlama Ajansı'nda (İPA), tekrar indirebiliriz, başkanlık yaptığım bir dönemde raporlar ve istatistikler yayınlandı; bunların bizi hedef haline getirdiğini söyleyebilirim. Nitekim önemli, kendine önem addeden bir zatı muhterem, yine adını söylemekten hayâ ederim, devletin resmi makamları dışında istatistik ve araştırma yayınlarsanız işte böyle "paket edilirsiniz" dedi benim tutuklandığımda, anlattı. Muhtemelen siz de duymuşsunuzdur. Kişisel kanaatim; İPA görevim ve İzmir aday adaylığım nedeniyle siyasi aramızda gören olmanın ve söz söylememin yarattığı rahatsızlık, usulsüz mal edinimi var mı diye bakılmasına, araştırma yapılmasına yol açtı. Bunlar bulunmayınca, "O zaman imza atmıştır bu arkadaş, attığı imzalara bakalım" denildi. Attığım imzalar üzerinden ihaleye fesat ve dolandırıcılık suçlamaları türedi. Esasen bunların da suç örgütüne üyelik gibi bir şemsiyeye bildirildi ki, bu şemsiye olmazsa diğerlerinin biraz evvel anlattığım gibi açıklanabilir hiçbir tarafı yok. Böyle bir şemsiyeye gidilince, görevini yapmaya çalışan, kamucu bakış açısına sahip bir bürokrat olarak şahsımın bu yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarıyla zerre ilgim olmadığını da gördükleri halde, "suç örgütü üyesi" diye yazarak bu tutukluluğu devam ettirdikleri hale geldiler. Bütün kariyerime, 30 yıllık emeğime ve eğitimime ağır bir hakaret olarak gördüğüm, hukuki dayanaktan yoksun bu suçlamaları tekrar söylüyorum, reddediyorum. İPA görevim üzerinden paketlenmem bağlamında kurulan cümlelerin de esasında bu suçlamaların gerçek niteliğini deşifre eden, turnusol kağıdı olmuş bir şey olduğunu tekrar ifade edeyim.
Benim şartnameden, muhammen bedelin hazırlanmasından başlayarak süreçteki ilgimi gördüğünüz, detaylarını bir kez daha anlatayım: Ben hukuka, hukuka uygunluk kararı taşıyan işlemler dışında hiçbir işlem yapmadım. Zira bu yerlerin konusu nedir? Belediye hangi işi gördürmek üzere ihale yapar? İddianamede çizilmeyen çerçeveden çok farklı bir ihale süreci olduğunu bir de işletmelerimiz için söylemeliyiz, sadece reklam ihalesi değil. Şimdi ben size bir de bütün bunları ortaya koyduktan sonra 110, 111, 113, 114 ve 115 nolu eylemlerdeki tesislerimizi anlatacağım. Buralarda ihaleye fesat karıştırmaktan suçlanıyorum. Bunlarda dolandırıcılık isnadına yer verilmemiş; çünkü bunlar anladığım kadarıyla ihaleyi alan iştirakçiler tarafından başka bir yükleniciye devredilmemesi nedeniyle dolandırıcılık iddiası yükseltilmemiş, yöneltilmemiş iddiadır. Dolayısıyla iştirakçilerimizin bizzat alıp işlettiği, kamu yararına tesisler bakımından ihaleye fesat karıştırıldığı, bunun bir suç örgütü faaliyeti kapsamında yapıldığı söylendi daha önce. Yani bu tesisleri suç örgütü kapsamında ihaleye fesat karıştırarak ihale etmişiz. Bu tesisler nedir? Siz eylem adı olarak biliyorsunuz, ben onları eylem adı olmaktan çıkartmak istiyorum. Nedir bu tesisler? Neyi ihale etmiş belediye ve neyi almış iştirak işletmiş? Bunun neresi suçtur? Hakikaten gösterdiğim fotoğraflara bakınca kafanız berraklaşacak. Önce şunu söyleyeyim: 110 ve 115 benim görev dönemimin öncesi ama hepsini toplu olarak göstereceğim. Benden sonra bunların bilgilerini daireleriniz daha fazla gösterir mutlaka, ben sadece kendim de kısmi söyleyeyim. Bu iki ihalede, süsleyici etkinlik çadırı ve 3 ilçedeki kitap kafelerin işletilmesine ilişkin olarak daire tarafımızdan hazırlanan ihale dosyalarının encümene sevki ve itham onaylarını yaptım. Nedir bunlar? Fotoğrafları gösterirseniz arkadaşlar, yaklaştırırsanız. Bakınız burası Feshane. Büyükşehir Belediyesi olağanüstü bir iş yaptı; aşağıda gördüğünüz Cıfıt Çarşısı olan Feshane, çok nezih, uluslararası düzeyde saygın bir kültür merkezine dönüştürüldü. Dünya ölçeğinde olağanüstü bir iş; yani ben de bunun içerisinde bu tesisin kitap kafesinin ve bu tesisin içindeki ticari işletmenin, kitap kafesi olan ticari işletmenin ihaleye çıkarılması için bir evrak imzaladım. Belediye bu tesisi yapmasa, içine, iki sonraki fotoğrafa geçip, içine bu yönde nezih bir kafe kurulmasa ihaleye çıkan iş budur. Ve tabii ki piyasa bu ihaleye şey yapmaz, bunlar zaten piyasanın yapacağı işler değil. Piyasa kendi koşulları içerisinde kitap kafe yapmıyorsa, siz iştirak gibi her yerde kitap kafe yapıyorsunuz. Bu bir kamusal, siyasi projedir; kamucu bir bakış açısıdır. Belediye yaptığı tesisler içerisinde kitap kafe yapmış, bunları da dediğim gibi kafe olduğu için esasında belediye kararıyla direkt verebilir ama ihale etmiş; sanki yarın öbür gün bir art niyetli yapı gelir, bu da sorumluluk. Kafeyi ihale etmeyebilir, kafeyi meclis kararıyla veremiyor ama ihale etmiş. Ettiği ihalede "fesat" diyor bu iddia. Kültür A.Ş. aldı, tek girdi. Ama bu ihalenin şartlarını bahsettim, böyle olağanüstü şartlar falan da değil. Ayrıca piyasa buna niye girsin, alır mı? Siz böyle bir yerden kar edilebileceğini düşünür müsünüz? Kamusal hizmetler. Bir sonrakine geçelim.
İşte bu iskele. İskelelerde kitap kafeler açılmış. Beşiktaş iskelesi, Kadıköy İskelesi. Arkadaşlarım hızlıca göstersin. Çok vaktinizi almak istemiyorum. Bakın Mecidiyeköy. Şişli ilçesi denilen şey burası. Mecidiyeköy daha önce idrar kokan bu üst geçidin altını Büyükşehir Belediyesi bu ekip burada arkadaşlarım olağanüstü bir hale döndürmüş. Ve içinde de bir şu gördüğünüz nezih kitap kafe açılmış. Bunun kiralanması ihalesi, bunu da tabii ki Kültür A.Ş. almış. Buraya kitap kafe değil, restoran açsanız, kitap kafe ya da büyük bir tostçu büfe açsanız, herkes iştirak eder nihayet. Onu da sorsanız niye Kültür A.Ş.'ye teklif ettin diye haklı olabilirsiniz ama kitap kafe yapılacak. Buna zaten herhangi birisinin rant amaçlı olmadığı için, ben burayı alayım talebi yok. Burayı nezihleştirme, burayı nitelikli hale getirme çabasıyla yapılmış bir kamucu projeden bahsediyoruz. Ben bunları encümene sevk ettim diye yargılanıyorum. Onları Kültür A.Ş. aldıktan sonra Medya A.Ş. aldıktan sonra bana kesinleştirme imzası düştüğü için buradayım. Bakınız Bağcılar'daki kitap kafe. Bunlar meydana Bağcılar'a kitap kafe kurulmuş. Ümraniye'ye kitap kafe kurulmuş. Bunlar ihaleler, bunlar bunları encümene sevk ettim diye hapis yatıyorum ben, ihaleye fesat karıştırdım diye. Bunlar yani tesisler bunlar ya da Kadıköy'de bu haldeki yer bir festival alanına çevrilmiş, ücretsiz konserler düzenlenmiş. Ücretsiz konserler, bunu serbest piyasa ücretsiz yapar mı? O sanatçılarla belediye birilerinin buluştuğu ya da işte Dijital Deneyim Müzesi yapılmış, arkadaşlara soruyorsunuz. Bunu Kültür A.Ş.'ye o mekanın kiralanması üstünden yapabiliyorsunuz. Bunları belediye bir proje olarak yapıyor. Bunun için de bir kusur varsa yapana sorarsınız. Ama bu bunun belediyenin bir proje olarak hayata geçirmesini suç addederseniz, hiç kimsenin siyasi proje yapmasına müsaade etmezsiniz. Siyasi proje olarak da kamucu proje olarak, toplumcu proje olarak da bir şey yapmayın dersiniz topluma. Onu da mı, onun da mı çerçevesini merkezden belirleyelim? Belediyeler onun için seçilmiyor mu? Bunları yapacağını vadederek seçilmiş zaten, onları da yapıyor. Kadir Topbaş Gösteri Merkezi, dolduğu ve yapıldığı günden bu yana belediye iştirakleri tarafından işletiliyor. Daha önce bu işletmeyi yapan bu konserleri bilmem neyi düzenlemek üzere burayı Kültür A.Ş.'ye verenler suçlu değil de ben niye suçluyum? Ben direkt Kültür A.Ş.'ye de vermemişim, ihale etmişim. Ama bunlara başkası teveccüh etmez efendim, çünkü burada kar amacı değil, toplumsal hizmet amacı var. Ücretsiz konser yapacaksın dendiğinde buna bir müstecir bunun üstünden, üstesinden gelemez. Kitap kafenin dışında bir şey satmayacaksın dediğinde herhangi bir müstecir onun altından kalkamaz. Onun için bunlar kamusal hizmetlerdir. Bu kamusal hizmetleri yapmanın suç olduğunu bu iddianameden öğrendim. Söz konusu olanlar iştiraklerinin eliyle ihya edilmiş, konser ve etkinlik alanı, kitap ve kültür kafeyi kullanımlarıyla kamunun hizmetine sunulmuştur.
Bu tür işlerin kamu iştiraki olan belediye şirketleri tarafından işletilmesinden daha doğal ve yerinde bir tercih düşünmek de bence güçtür. Zira burada amaç ticari kâr değil, kamu yararına hizmet sunmak. Kitap ve kültür kafeler oluşturmak, konser ve etkinlik alanları kurarak toplumun geniş kesimlerinin erişimine sağlamak, kültür ve sanat hayatı için gerekli altyapıyı tesis etmek hem kurumların hem de 5393 ve 5216 sayılı kanunlar uyarınca belediyelerin yasal anayasal görevleridir. Bu görevlerin hızlı ve etkin kamu hizmetinin doğasına uygun bir esneklikte yerine getirilebilmesi için belediyelerin iştirakleri tercih etmeleri ya da bu yönde teşvikte bulunmaları yaklaşık 30 yıldır ülkemizin birçok kentinde çok yerleşik bir uygulamadır. Kaldı ki bu tür kamu yararına tesislerin işletilmesine özel sektör çoğu zaman hiç istekli de olmaz. Zira temel motivasyon kâr değil, kamusal faydadır. Şayet bu tür tesislerin belediye iştiraklerince işletilmesi ihaleye fesat karıştırma olarak nitelendirilecekse, bu durumda söz konusu tesisleri işletecek bir yapı bulmak dahi güçleşir, hatta fiilen imkansız hale gelebilir. Daha da en önemlisi, aynı ve benzer uygulamaların uzun yıllardan beri benimsendiği tüm belediyeler bakımından benzer isnatların gündeme gelmesi söz konusu olur. Daha oraya geçmeyelim. Sonuç olarak Yenikapı Gösteri ve Etkinlik Merkezi'nin işletilmesi, çeşitli ilçelerde kitap kafeler kurulması işletilmesi, Sütlüce ve Kadıköy'de etkinlik alanlarının halkın kültürel, sanatsal kullanımlarına açılması, atıl durumdaki alanların kültür ve sanat hayatına kazandırılması gibi tamamen kamu yararına yönelik girişimlerin belediye iştiraki ile yürütülmesi ne ihaleye fesattır ne de suç örgütü faaliyetidir. Bunlar belediyenin toplumcu kamusal hizmetleridir ve görevleridir. Onların suç örgütü faaliyeti olduğunu ve ihaleye fesat olduğunu söylemek izaha muhtaçtır. 2019 öncesinde de bu alanlar aynı şekilde işletilmiştir. 2019 öncesinde işletenler suç örgütü faaliyeti yapıyor muydu ki şimdi suç örgütü faaliyeti olsun? Bence kamu yararının sınırlarını buraya çizmek gerekir. Kamu yararına yönelik bu tür faaliyetlerin kamu kurumlarının, belediyeler ve onların iştirakleri eliyle yürütülmesinden daha doğal bir yöntem bulunmamaktadır. Bu faaliyetleri yalnızca ihaleyi belediye şirketlerinin üstlenmiş olması ve şartnamelerin bu doğrultuda düzenlendiği iddiasıyla ihaleye fesat ve suç örgütü olarak nitelendirilmesi somut bir temelden ziyade varsayımsal bir ifadeye dayanır. Aksi halde bu değerlendirmelerin yapılan işlerin yeterince incelenmeden kusur atfetme ve sonuç üretme amaçlı taşıyıp, amacı taşıyıp taşımadığı sorusu gündeme gelir. Ben inanıyorum ki iddia makamı bu tesislerin neler olduğunu, ne yapıldığını görse yazamazdı. Yazmazdı. Ama bakılmadı, bakılmadığı açıktır.
Öte yandan reklam alanlarının ihalelerinde de hukuki anlamda iki farklı yaklaşım görüyoruz, 2019 öncesi ve sonrası. Onu da detaylarla arz edeyim. Hem encümeni hem de ihale kamunun gelir elde etme yöntemidir, belediyenin cebinden 1 kuruş para çıkarmama yöntemidir. Bunların hepsi benim imza attığım kamunun gelir elde ettiği yerlerdir. Söz konusu işlemlerden suç ya da suç örgütü çıkarılmaya çalışılması, hakikaten benim aklımın sınırlarını çok zorluyor ve benim kamuya hizmet anlayışımı da açıkça tehdit ediyor. Tekrar söyleyeyim, bunların tümünün kesin bir dille reddediyorum. Bütün hayatını böyle bir mücadeleye adamış, kent hakkının mücadelesine adamış bir akademisyen, bir meslek insanı olarak ne bir örgüt üyesi olabilirim, ne ihaleye fesat karıştırıp menfaat sağlama niyetine yönelebilirim, ne de dolandırıcılık yapmış olabilirim. Mal varlığıma bakılarak dahi bu iddialar tespit edilebilir ki edildiğini biliyorum. Cezaevine girer girince kesilen maaşım ve azalan gelirimiz nedeniyle artan giderler karşısında geçim sıkıntısı yaşadığımızı da şerefle ifade ederim, şerefle! Maaşıyla yaşayan insanlar olarak bu 15 ayı aşan süreçte maddi ve manevi ağır bedeller ödedik. Çok ağır! Burada, bunları suçlamaları yapanların aklının ereceğini zannediyorum. Son bölümde size yaşadıklarımızı bir parça anlatarak beklentilerimi sunup, savunmamı tamamlayacağım. Sayın Başkan, Nasıl bir geçmişten ve tecrübeden geldiğimi, İstanbul Belediyesi’ndeki görevim kapsamında 17 ay boyunca attığım imzalar üzerinden nelerle suçlandığımı anlattım. Aleyhimde hiçbir gizli ya da açık tanık olmadığını, bir para hareketi, telefon trafiği, menfaat sağlamaya yönelik en ufak bir ışık olmadığını, kanıt ya da iddia eden olmadığını; sadece attığım rutin kamu imzalarının, kamu görevi imzalarının sözde bir örgüt üyeliği ya da ihaleye fesat karıştırma amacıyla atılmadığını ifade etmek isterim. Görsele kadar biraz vaktimiz var. Arka sıradakiler neden istiyorum? Ailem de orada, beni görsünler istiyorum, görmüyorlar da. Onun için buradan mücadele müdahale ediyorum. Malumunuz olduğu üzere yarından sonra 16. aya giriyorum tutuklulukta. Birçok arkadaşım da burada en az 8 ay, 9 ay tutukluluk süreleri geçirdiler. Bunlar çok ama çok uzun süreler. 23 Mart 2025 akşamı Silivri’ye, saatlerinde girdiğimiz Silivri Marmara Kapalı Cezaevi’ndeki tesis, 9 Mart, ilk kez bu cezaevinden 9 Mart günü çıktım, yaklaşık 1 yıl sonra. Ben 1 yıl hiçbir yere çıkmadım. 12 metrekarelik bir hücrede koca bir yıl yaşamanın ne demek olduğunu; siz kıymetli hakimler olmak üzere tüm hakim ve savcıların, hatta özgürlüğün sınırlanmasının ne anlama geldiğini benim gibi içeriye girmeden hiç anlayamamış milyonların daha iyi anlaması adına anlatmayı kendimce hem önemli, hem gerekli, hem de ileride ülke olarak neleri yapıp yapmamamız gerektiğini anlamamız açısından yaşamsal görüyorum.
Ben hastaneye gitmedim. Neden gitmedim? Cezaevinden kelepçelenmemek için. Cezaevinin psikolojisini bilmeyen anlamasın. Bu konuda ilk günlerde yazdığım bir makalede, hakim ve savcı adaylarının stajlarında cezaevinde en az 15 gün kimlikleri bilinmeden kalmaları gerektiği yönünde bir öneri geliştirdim. İlginize sunmak istedim, ilk defa ben söylemiyorum; ama ben buna yürekten inanıyorum. Sizin gibi tutuklama kararı verenler ve bunun önerenleri, 15 gün, kimlikleri bilinmeden cezaevinde kalması lazım. Neye karar verdiğinizi, neye yol açtığınızı ancak böyle anlarsınız. Ben anlamamıştım daha önce. Ben anlamadım, daha önce bilmemiştim. Tayfun arkadaşım cezaevinde yatıyor diye yaşadığını anlamamıştım. Anlamamıştım. Hiçbir arkadaşımın da anlayabileceğini zannetmiyorum. İçeri girmeden bilinemez. Bunun ciddi anlamda öne alınması, ele alınması gereken bir yapıcı öneri olduğunu düşünüyorum. Bir kez daha dile getireyim; Adalet Akademisi gündemlerinden birisi ülkemiz açısından bu olmalıdır. Bunu yapan, empati yapabilen arkadaşların, savcıların, hakimlerin suçluyu suçsuzdan daha rahat ayıracağını, vicdani muhasebelerini daha yerinde yapacağını düşünüyorum. Bu bahsettiğim C69 no'lu, o 12 metrekarelik koğuşta ve onun avlusunda yaşadığım ağır geceleri, unutulmayan karanlıklarıyla üzerime çöken yalnızlıkları çok ağır yaşadığım günlerdi. Daha önce sabıkası olmayan, hayatında karakola işi düşmemiş, kurallara uyarak yaşamayı kamu görevlisi, akademisyen ve idareci olmanın da üzerinize yapışmış bir yaşam biçimi ve davranış tarzı olarak gören ve yaşayan bir ismin en ağır şekilde hapsedildiği bir hücrede yaşamaya çalışma hikayesi, sadece fiziksel anlamda değil, insan onuruna dair de çok ağır, şoklayıcıydı. Çok sarsıcı, şoklayıcıydı. Girdiğimiz andan itibaren günde iki kez sayılmanız; her koğuşa giriş çıkışta ayrı ayrı ayakkabıları çıkartıp içini de göstererek aranmam ve evladınız yaşındaki görevlilerin mazgal açıp adınızla seslenmesine kadar, farklı biçimlerde kimliğinizi, kişiliğinizi, geldiğiniz hayattaki tüm koşulları silip cezaevi sakini olmanın değersizliğinde, hiçliğinde eşitlemeye yönelik ağır uygulamalar yaşadım. Hiçbir infaz memuru arkadaşım bize özel kaba, kötü ya da ağır bir müdahalede bulunduğu için bulunduğu için anlatmıyorum. Aksine; içimizde eski milletvekilleri, büyükşehir belediye başkanları, cumhurbaşkanı adayı, fiili belediye başkanları, devletin genel müdürlük, genel sekreterlik statüsü verdiği bürokratlar, saygın iş adamları, var oğlu var. Kimse hukukun üstünde değildir elbette; ancak suçluluğu sabit olmadan devlete hizmet etmiş, etmekte olan birçok kıymetli ismi, çok ağır suçlardan ağırlaştırılmış müebbet istemli, müebbet yemiş mahkumlarla aynı koşul ve muameleye tabi tutarsanız adaleti tecelli ettirmiş olmazsınız.
Beni iki ayrı iddiayla iki ayrı örgütle itham ediyorlar efendim. İki ayrı suç örgütü efendim. Ben onlarla aynı koşullardayım. 16 aydır. Kamu görevlileri büyük ölçüde profesyonelce ve kibarca davrandı. Ancak içinde yaşamak zorunda bırakıldığımız ortam tam anlamıyla bir izolasyon oldu. En ince işkence yöntemlerinin uygulandığı katı bir hücre sistemi. Modern zamanların işkencesi fiziki olmak zorunda değil. Ruha yapılan da bir işkence değil midir? Biz onu yaşadık. Cinayet işleyen, kadına ve çocuğa yönelik ağır ve toplum vicdanını derinden yaralayan suçları işlemiş bir mahkumun bile ailesiyle haftada bir saat görüşebilmesi, bazı cezaevlerinde de görüntülü konuşma imkanına sahip olması, Türkiye'nin infaz uygulamalarının garipliklerindendir. Toplumun en hassas olduğu, en büyük tepkiyi gösterdiği suç tiplerine dair aile bağının tamamen koparılmaması gerektiği kabul edilirken; bizler hakkımızda henüz hüküm verilmemiş, suçluluğumuz sabit olmamış kişiler olarak ailemizle yalnızca 10 dakika telefonda görüşme yapabiliyoruz. 15 aydaki 64 haftanın tamamında sadece 10 dakikalık arama yaptık. Üstelik bu 10 dakikayı ikiye bölmek mümkün değil, 11 dakika ise hiç istenmiyor. "10 dakikayı beşer dakika olarak iki parça halinde kullanayım, hem annemi hem eşimi arayayım" deme imkanımız da yok. Bu sınırlamanın teknik değil, insani bir karşılığı olduğunu özellikle ifade etmek istiyorum. Neden önemli diyebilirsiniz, "Neden yani, ne olacak?" Çünkü sorun sürenin kısalığı değil, insanın en temel bağlarının ölçülü bir biçimde paylaşılmasıdır. Sizler elinizdeki telefonlarla gün içinde defalarca dilediğiniz an sevdiklerinize ulaşabiliyorken; bizler deprem yaşandığında –ki yaşadık, İstanbul'da deprem oldu, biz cezaevindeyiz– ailemizin bulunduğu şehirde bir afet olduğunda –ki İzmir'de sel felaketi oldu, ailem orada– bir sağlık sorunu çıktığında ya da yalnız ve çaresiz hissettiren bir endişe belirdiğinde dahi haftalık telefon gününü beklemek zorunda kaldık. Bu 10 dakikalık sürenin içine hem merakı hem korkuyu hem özlemi hem de teselliyi sığdırmaya çalıştık. Bir yıl 3 ay boyunca, insanın en doğal hakkı olan aile bağını bile tecrit ederek yaşamak zorunda kaldık. Sözde suç örgütüne üye olmak suçlamasıyla tutuklandığımız için bu uygulamaya tabi tutulduk. Ama diğer cezaevlerinde farklı uygulamalar olduğunu da duyduk, öğrendik. Bu duruşmalarda bile bize apayrı müdahale edildiğini sizler de dinlediniz. Yine aynı suçlama kapsamında, ancak ilk 40 günün sonunda kullanabildiğimiz ve tüm mahkumlara verilmiş olan haftalık bir saatlik spor ve sohbet hakkını, 15 ay boyunca tek başımıza, hiçbir arkadaşımız olmadan deneyimlemek zorunda kaldık. Yani spor ve sohbet hakkı için çıktığımız sentetik çim halı saha bizim için bir sohbet alanı olmadı. Tek başımıza; bulutlarla, güneşle, görebildiğimiz gökyüzüyle sohbet etmeye çalıştık. Bununla dahi çok mutlu olduk. Hiç gerçek bir sohbet hakkımız olmadı. Ta ki 9 Mart günü buranın nezarethanesine gelene kadar. İlk defa buranın nezarethanesine gelince bir insanla sohbet etme şansımız oldu.
Haftada bir kez, bir saat cam arkasından telefonla yapabildiğimiz kapalı görüşlerde; kilometrelerce yol gelen analarımıza, hastalarımıza, evlatlarımıza dokunamadan hasret gidermeye çalıştık, o camın arkasında. Ayda bir kez ise açık görüşte; eşlerimizin, ailelerimizin, analarımızın, evlatlarımızın, kardeşlerimizin elini tutmanın, onlara sarılabilmenin ne kadar kıymetli ve eşsiz bir zenginlik olduğunu biz yaşayarak biliyoruz. Bu süre 12.000 saattir. Ben 12.000 saat içinde sadece 24 saat aileme dokunabilmişim. Kendinizi, kendi ailenize 12.000 saatte yalnızca 24 saat dokunabilmiş olarak bir değerlendirin. Bir an olsun azıcık empati yapın, hepimiz insanız. Bunları ajitasyon yapmak için falan anlatmıyorum. Cezaevinde bulunmanın elbette zorlukları var. Mahkumların rehabilite edilmesi, işledikleri suçlardan dolayı cezalandırılması ve eğer çıkacaklarsa sonraki yaşamlarına ders almış, gelişmiş, topluma yararlı bireyler olarak kazandırılması tüm dünyada cezaevinde bulundurmanın mantığıyla uyumlu infaz hukukudur. Bizde de böyle olması normaldir. Ancak benim anlatmaya çalıştığım husus şu: Biz mahkum değiliz, biz masumuz. Tutukluyuz sadece, henüz hüküm giymedik. İkinci husus; hükümlü ve tutukluların, üstelik ağırlaştırılmış müebbet hükümleriyle aynı koşullara tabi tutulmasıdır. Suçu sabit olmayan, hakkındaki iddiaların ispatlanmaya muhtaç olduğu bir durumda, masumiyet karinesini yerle yeksan eden ve peşinen cezalandırmaya dönen uzun tutukluluk sürelerinin içeride bir tatil kampı biçiminde geçmediğini sizlerin anlaması için anlatıyorum. Biz tatil kampında falan değildik. Üçüncü husus ise, içeriye düşülmesi halinde yaşanan ağır şokun ve ortamın yıpratıcı etkilerinin anlaşılmasıdır. Tutuklama kararlarının ve tutukluluğun devamına hükmeden kararların bedelinin mahiyetini, belki de çok ağır vebalini ortaya koymak için gözlerinizin içine bakarak konuşuyorum. Cezaevine girdiğim ilk andan itibaren üzerime çöken o ağır çaresizlik duygusuna teslim olmamak, kendime bir dal bulup tutunabilmek için yazdım. İnsan dışarıdaki hayatından koparıldığında önce zamandan kopuyor; sonra sesten, sonra renkten ve kokudan kopuyorsunuz. Bunlardan kopuyorsunuz, hiçbirinizin yaşamasını istemem. Bu yüzden yazdım. 365 günün her birine bir iz bırakmak isteyen birisi olarak her gün günlük yazdım. 450 günü geride kaldık, 455. güne giriyoruz; her gününde benim yazdığım bir günlük var. Onun dışında ürettiğim yazılarım da var ama esasen günlük yazdım; bazen bir paragraf, bazen birkaç sayfa. Bu benim hayatta kalma çabamdı. Yazmak, duvarlara çarpmamak için benim adıma bir pencere açmaktı. Dünyayla bağımı kaybetmemek, sevdiklerimle ilişkimi diri tutmak, kendi varlığımı kendime ispat etmek içindi. Çünkü cezaevi size "Yoksunuz, hiçsiniz" diyor. Ben o varlığı ispat etmeye muhtaçtım. Çünkü insan yalnız kaldığında en çok kendinden uzaklaşır. Belki ağır bir şey söyledim ama kendinizden uzaklaşıyorsunuz çok yalnız kaldığınızda. Ben kendimi kaybetmemek için kaleme sarıldım.
Belki bunlar kişisel duygular denilebilir, "Bizi ne ilgilendirir edebi değerlendirmeleriniz?" diyebilirsiniz. Ama bazı mahrumiyetler vardır ki, bence kişisel olmaktan çıkar, bir insanlık bedeline dönüşür. Ben bu yüzden yazdım. Siz bilin diye, karar vericiler bilsin diye, adına hüküm verilen koca, yüce Türk milleti bilsin diye yazdım. Çünkü onların adına karar vereceksiniz. Yeşilin tonlarını unutmamak için çimeni yazdım; toprağın kokusunu, yağmurdan sonra havaya karışan o ferahlığı yazdım. Betonun üstünde bunları hissettim. Güzel bir kokuyu özlemeyi yazdım. Aile kahvaltısını anlatmak istedim. Cezaevinde kalan herkes için yumurta bir fenomendir. Yumurtaya ulaşmak olağanüstü, erişilmez bir iştir. Evinizde her sabah rahatlıkla yediğiniz yumurta, cezaevinde öyle bir şey değildir. Böreği yazdım; buharda, kısıtlı imkanlarla yapmaya çalıştığım küçük yemek denemelerini yazdım. Acukayı yazdım, taze fasulyeyi yazdım, yağlamayı, ayva reçelini yazdım. Çünkü orada, dışarıda sıradan olan her şeyi çok özlüyorsunuz. Lüks olan ise yokluk içinde küçük bir şey üretebilmek, bir tadı yeniden yakalayabilmek ve insanın kendi emeğiyle minicik bir mutluluk kurabilmesi dışarıda fark edilmeyen ayrıntılardır; ancak içeride insanı hayata bağlayan incecik ipliklerdir. Belki bugüne kadar yazmadım ama tam 15 aydır bir tost bile yiyemedim. Dışarıdaki insan için çok sıradan görünen bir tost, cezaevi koşullarında olağanüstü büyük bir nimet haline gelebiliyor; tıpkı ekmeği yumurtaya banmak gibi. Bir yıldır ilk kez, geçtiğimiz 9 Mart günü nezarethaneye geldiğimizde, yanımda birileri varken bir lokma yiyebildim. Biz, geride kalan 15 ay boyunca her lokmayı tek başımıza yedik; oysa tek başına yemek yemek, gerçek anlamda yemek yemek olmuyor. Ben o hayati iplikleri kopartmamak için yazdım, yazdıklarımla yaşama tutundum ve bu yaşama tutunuşumu da satırlara döktüm. Duvarların daralttığı bu mekanda kalemimle kendime adeta bir gökyüzü açtım. Yazdığım her cümle bir nefes, her satır ise "buradayım" deme çabasıydı.
Hayatım boyunca makaleler, bildiriler ve plan raporları gibi akademik metinler yazdım; hatta yeni çalışmalar yapmak üzere kıymetli akademisyenlerle hazırlıklar yapıyordum. Fakat kaderin büyük bir ironisidir ki, akademik olmayan ilk kitabım, 22 metrekarelik gövdesi olan bir ceza hücresinde yazıldı. Bu kitap herhangi bir edebi değer ya da edebiyat iddiası taşımıyor; o sadece yaşanmışlıkların bir tanıklık metnidir. "Bu kitap, cezaevinde bizim yaşadıklarımızın ilk 6 aylık kısmına bir tanıklık etsin, beni utandırmasın yeter; burada yaşananları tarihe not düşsün" diyerek yola çıkmıştım. Kitap 3 ay içinde 4 baskı yaptı. Demek ki sadece benim değil, başkalarının da gökyüzüne bakma ihtiyacı varmış; bu durum yalnız olmadığımı hissettirdiği için beni çok sevindirdi. Nitekim arkadaşlarım da bu heyete benim namıma bu kitabı hediye ederek hem beni hem de sizleri sevindirmek istediler. Anlattığım bu yoksulluklar ve mahrumiyetler sadece bana ait değil; cezaevindeki herkes benzer sıkıntıları paylaşıyor. Ancak bize yöneltilen örgüt isnadı gerekçe gösterilerek, hak kısıtlamalarının çok daha ağırını biz deneyimledik; sohbet hakkı veya telefon hakkı gibi haklarımızı kullanamadık. Fakat bir mesele var ki Sayın Başkan, bu hukukun uygulamadaki işleyişine dair zihnimde derin bir soru işareti bıraktı. Biz insanlığa ve hayatı ertelememeye karar vererek 28 Mayıs 2025'te cezaevinde, o demir kapıların ardında bir nikah kıydık. Sevinci bile ölçülüp tartılarak yaşanan bir ortamda, kıymetli eşimle birlikte geleceğe dair umut ettik. Bu ne ilk ne de sondu; nitekim bizden yaklaşık 2,5 ay sonra, meslektaşım ve bu dosyada birlikte yargılandığımız kardeşim de cezaevinde Sinem Hanım'la nikah kıyarak evlendi. Maalesef onların nikahtaki o mutluklarına, düğünlerine katılamadım. Kendilerini buradan bir kez daha kutluyorum. Bunu neden söylediğime gelecek olursak; bugün teknoloji çağında yaşamamıza rağmen nikah fotoğrafı olmayan iki çift var: Biri biz, diğeri ise Gürkan ve eşi. Nikah fotoğraflarımız çekilmesine rağmen bize 13 aydır, onlara ise 10 aydır teslim edilmedi. Sadece nikah da değil, İBB dosyasındaki açık veya kapalı görüş fotoğraflarının hiçbiri hiçbirimize verilmiyor. Bizim cezaevindeki fotoğraflarımız adeta bizden esirgeniyor. Her açık görüşte teslim edilmeyeceğini bilsem de ailemin bana kızmasına rağmen ısrarla ve inatla fotoğraf çektirmeye devam ediyorum; çekiliyor ama verilmiyor. Elbette bir gün o fotoğrafları alacağız; zulümle abat olduklarını sananlar hiç rahatlarını bozmasınlar. Cezaevinde başka dosyalardan yargılanan insanlara aile görüş fotoğrafları rahatça teslim edilirken, bize verilmemesi ister istemez şu soruyu sorduruyor (ki meselenin beni en çok ilgilendiren ve sizi de bilgilendirmek istediğim kısmı burasıdır): Uygulamada bize farklı bir hukuk mu işletiliyor?
Bizden önce evlenenler aile görüş fotoğraflarını yıllardır alabiliyorken, bize hangi hukuki metin ya da norm dayatılarak bunlar yasaklanıyor? Bunun hangi kanunda, hangi idari uygulamada bir karşılığı var? Eğer bildiğiniz yazılı bir hukuk normu varsa lütfen bize de söyleyin. Bizim başka bir hukuka tabi tutulduğumuz bu durumu siz de yaşasaydınız, bunu zihninizde sorgulamaz mıydınız? Kimse cezaevinde evlenmeye bayılmaz, ben de bu şartlar altında evlendim ve bugün elimde bir fotoğrafım bile yok. Fakat mesele sadece bir fotoğraf karesi değil; mesele eşit muamele ilkesidir. Hukuk yalnızca kanun metinlerinde yazılı kalmamalı, uygulamada da eşitliği sağlamalıdır. Aksi halde insanın zihninde "Acaba benim için farklı kurallar mı işletiliyor?" şüphesi filizlenir. O bir yılı aşan, 15-16 aya ulaşan bu tutukluluk süreci yalnızca özgürlüğümüzün değil, doğrudan hayatlarımızın askıya alınması demektir. Bu durum bizden çok ailelerimizi cezalandırdı. Henüz hakkımızda bir hüküm verilmemişken peşinen cezalandırılma hissi, insan ruhunda çok derin bir yara açıyor. Orada evladını göremeyen, çocuğunun doğumuna şahit olamayan, özel gereksinimli evladı olduğu halde onun ihtiyaçlarını karşılayamayan ve onunla sağlıklı bir iletişim kuramayan dostlarım, arkadaşlarım var. Sırf cezaevinde kalmak zorunda oldukları için evlat sahibi olma planlarını tamamen rafa kaldıran insanlar var. Kısacası, burada altüst olmuş hayatlar söz konusu ve tüm bunlar size normal geliyor mu? Bu durum, Türkiye'deki tüm vicdan sahibi hukukçuları rahatsız edecek niteliktedir ve etmesi de gerekir. Ben bu nedenle, sizlerin hiçbir endişeye ve şüpheye mahal vermeyecek biçimde adaletle yargılayıp adaletle hüküm vereceğinize inanmak istiyorum. Az önce arz ettiğim "ayrı muamele yapılıyor" şüphesini içimize doldurmayacak, bizi bu adaletsizlik hissiyle baş başa bırakmayacak şekilde hükümler kuracağınıza dair kendimizi inanmaya zorluyoruz.
Cezaevinde yazdığım günlük yazılarımda da uğradığımız muamelelerin bu özgün yanlarını, 15 aydır süren tutukluluğun bizlerde yarattığı ağır tahribatı ve bizden çok ailelerimizi cezalandıran sonuçlarını sıkça ifade ettim. Sanki kesinleşmiş bir hüküm giymişiz gibi peşinen hapis yatırılarak özgürlüklerimizin, ailelerimizin ve hayatlarımızın elinden alınarak cezalandırıldığımızı anlattım. Bunun insan olan herkes için ne kadar ağır ve yıkıcı olduğunu; sizler dahil vicdanıyla karar verecek tüm sayın hakimlerin, hukuki tespitlerin yanında vicdani kanaatlerini de bu insani haller üzerinden kurması gerektiğine inandığım için bunları paylaşıyorum. Kanımca hakimlik, hatta belki savcılık mesleği, en az kanun insanı olmak kadar vicdan insanı olmayı da zorunlu kılar. Şimdi özgeçmişimi neden anlattığımı ve bunun ne anlama geldiğini uzatmadan bir kez daha önünüze koyacağım. Ben Ankara'nın 2025 planını yapan, İzmir'in ulaşım planını yöneten ve İstanbul'un imarına bakan önemli görevlerde bulunmuş biriyim. Bu 3 büyük kentin gayrimenkul anlamındaki tüm rantlarını ve gelişim süreçlerini herkesten fazla ve herkesten önce bilen, karar verici pozisyonda bir yöneticiyim. Bir şehir plancısı olarak, elimdeki bu kritik bilgilerle köşe dönmeyi, önceden tarla avlamayı, imar geçmesini ve buraların değerlenmesini beklemeyi çok iyi becerebilecek bir insandım. Ancak tüm bunları etik olarak reddetmiş; imar geçecek tarlaları ucuz fiyata kapatıp 3-5 yıl sonra değerlenmesi üzerinden mal varlığını arttırma önceliğini elinin tersiyle itmiş bir mücadele ve planlama adamı, attığı imzalarla ihaleye fesat karıştırıp dolandırıcılık yaparak zenginleşmeyi neden seçsin? Üstelik iddia edilen ihaleye fesat ve dolandırıcılık suçlarıyla tek kuruş zenginleşmediğim, hiçbir menfaat temin etmediğim açıkça ortadayken, bu suçların ve isnatların nasıl ve niçin bir parçası olabilirim? Hayatındaki 2 adet mülkü de sadece banka kredisi ile edinmiş, kolay yoldan köşe dönmeyi reddetmiş birisi, bu iddianamedeki iddialarla ne kadar bağdaşır? Tekrar söylüyorum hakim bey; bu iddianamenin tek bir satırının benim temiz suyuma toz bulaştırması mümkün değil Hakim Bey.
Kendisini kamusal alanların amacı dışında kullanımıyla, kent toprakları üzerinden zenginleşmeyle mücadeleye ve yaşam mücadelesine adamış; kentlerin çözümü zor sorunlarının kaynağı olan politikadaki kişilerle mücadele eden, bunun için meslek odası başkanlığı ve akademisyenlik yapan, bu konularda yazan, çizen, müesses nizamı eleştiren, bu yüzden ilk çalıştığı kurumda doktor unvanıyla mezarlıklara sürülen bir şehir plancısıyım. Sonraki tüm yönetim görevlerimde 16-17 yıl boyunca orantısız ileri tek bir mal varlığı edinmeyen, kamuyu zarara uğratmayan birisi olarak İstanbul'a gelip örgüt üyesi olup 17 ayda niye ihalelerde fesat ve dolandırıcılık yapayım? Niye yolsuzluk yapayım? Böyle birisi 17 ayda metamorfoz mu yapacak? Eldeki veriler, tanıklar ve kanıtlar bu anlamda zerre olumsuz bir şey söylemez ve ortaya koymazsa, bunca suç isnadının tarafı olmam gerçek kimliğimle ne kadar bağdaşır? Adil mi, hukuki mi? Bu soruları çoğaltmak çok mümkün ancak ben maksadın hasıl olduğunu düşünüyorum. Sayın Başkanım, bildiğim tek örgüt Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun bir parçası olarak kurulmuş nın kurumsal adıdır. Bunun dışında bir yapının hiçbir suretle parçası olmaksızın, kurulmuş ve kuralları içinde işleyen bir kamu kurumunda 17 ay çalıştım ben. Yöneticiliğimi beğenen oldu, beğenmeyen oldu, tartışırız; ama namusunu tek bir kişinin bile ağzına almasına müsaade etmez bu insan. O yüzden hükmün adaletle olması gerekir. Gücümü kamusal alanların korunmasından alırım; bu gücü şahsi amaçlarım için kullanmam. 15 aylık mahpusluğumun, özellikle ilk 8 ayının yine aynı suçlamayı yapıp içeri yatırıldığım süreç olarak geçiriliyor olması beni çok kırdı. Sonrasında "onu bulamadık, o zaman ihaleye fesat ve dolandırıcılık verelim" şeklinde bir etiket yapıştırılması yaklaşımı da en az 5 yıl iddiasız bir hayat kadar dayanaksız ve hakaretamizdir. Savunmamın başında da söyledim; Kıbrıs gazisi asker bir babanın dişinden tırnağından artırarak okuttuğu, vefakar bir Anadolu kadını olan annemizin özveri ve sabrıyla büyüyen vasat bir adam olarak, onların, eşimin ve en geniş ailemin başını öne eğecek, ülkemin hatta insanlığın başını öne eğecek hiçbir işin içinde olmadım. Babamın cenazesine Sayın Başkan da katıldı; babamın tabutu üstündeki sancağı ve bayrağı "Türk milleti adına" diyerek bana teslim ettiler, ben o bayrağı da Türk milleti adına aldım. Sizin vereceğiniz karar ne olursa olsun, onu hiç yere düşürmedim, asla da düşürmem.
Bu yüzden mesnetsiz, hukuksuz ve haksız suçlamaları bütünüyle, güçlü bir biçimde reddediyorum. Sizin 15-16 ay boyunca ağır biçimde haklarımızı çiğneyen bu uygulamalara son verip özgürlüğümüze bizi kavuşturacağınıza, beni aileme, eşime kavuşturacağınıza inanmak istiyorum. Sayın Başkan, bir sürü kitap alıntısı göstereceğim size, bunları çok önemsiyorum. Neden? İlk davamızda "gerek yok" diyebilirsiniz ama ülkemizin geleceği ve davamızın gidişatı açısından bu çıkarımlar çok önemli. Cezaevinde uzun süre tutuklu kalmanın belki de tek olumlu sayılabilecek yönü, insana çok fazla okuma ve düşünme fırsatı vermesidir. Ben 15 ay içinde 200'ün üzerinde kitap okudum; bu haftada 3 ila 4 kitap demek ve bunlar son derece nitelikli eserler. Elbette kimseye okumak için içeri girin diyemem ama okumalarını öneririm. Ancak başa gelen bu ağır olumsuzluk karşısında benim için yazmak kadar bir başka yaratıcı, yapıcı yol da okumaktı, ben oraya sığındım. Bu süreçte çokça not aldım, uzun uzun düşündüm. Okuduklarım arasında yaşadığımız döneme, ülkemize, geleceğe dair çıkarımlar yapmama vesile olan metinler de vardı. Bunlardan biri, kökleri bu coğrafyaya dayanan Amin Maalouf'un eserleridir. Arkadaşlar bir sonraki şeye geçebiliriz. Maalouf, 19. yüzyılın İngiltere'sine atıfla toplumsal gelişmeleri anlatırken, insan referanslı emek kavramı üzerinden bir dizi değerlendirme yapıyor. Ben de aklınıza sığınarak o değerlendirmedeki emek kavramının yerine özgürlük ve hukukun üstünlüğünü yerleştirerek paylaşmayı anlamlı buluyorum. Diyor ki Maalouf: "Bazen olağanüstü ağır, hatta kötü toplumsal, ekonomik ve siyasi krizler yaşanabilir. Eğer bu aşamanın üstünden sağlıklı bir biçimde atlanabilirse, özgürlük ve aydınlık ile hukukun üstünlüğü arasına bir alacakaranlık girmeden, bir arada huzurla yaşanabilecek bir cennet inşa edilebilirse büyük ıstıraplardan sakınılmış oluruz." Bu çıkarım bence hepimiz ve özellikle ülkemiz için geçerlidir; ülkemizi büyük ıstıraplardan koruyabilmenin yolunun, birlikte huzurla yaşanabilecek bir düzen kurmaktan geçtiğine işaret eder. Özgürlük ve aydınlık ile hukukun üstünlüğü arasında bir alacakaranlık ya da bir araf oluşturulmasına hiçbir suretle izin vermemeliyiz. Özgürlük, aydınlık ve hukukun üstünlüğünden koparsak ne o cenneti inşa edebiliriz ne de büyük ıstıraplardan sakınabiliriz. Bu nedenle birlikte yaşayabileceğimiz, kucaklaşabileceğimiz bir ülke inşa etmenin ilk şartı hukuka güvenmek, hukukun bağımsızlığına ve üstünlüğüne yaslanmaktır. Elbette tüm vatandaşlara görev düşer, belki de daha fazlası üniversitelere düşer; ancak kanaatimce en ağır sorumluluk kamu gücünü kullananlara düşmektedir.
Birkaç sefer burada da bahsedildi, bunu ilk kez ben gündeme getirdim; Hannah Arendt'in "Kötülüğün sıradanlaşması" kavramı üzerine bir yazı da yazdım, daha sonra Ertuğrul Özkök de bunu referans alıp yazılar yazdı. Kötülüğün sıradanlaşması kavramı, benim için ceza hukuku ve kurumları açısından son derece önemli bir şeydir. Arendt; Nazi döneminin mağduru, Almanya'dan ayrılmak zorunda kalmış kadın bir Musevi düşünürdür. Savaştan sonra, soykırımın organizasyonunda büyük rol alan Nazi bürokratı Adolf Eichmann'ın yargılanmasını bizzat izler. Başlangıçta Eichmann'ı bir canavar, bir seri katil ya da sistematik kötülüğü organize eden özel bir şeytan olarak görür. Ancak savunmalarını dinledikçe bambaşka bir tespitte bulunur. Diyor ki: "Karşımdaki kişi düşünmeyen, sorgulamayan, aldığı emir ve talimatları hukuki ve ahlaki süzgeçten geçirmeden yerine getiren, görev tanımını bir yaşam biçimi ve varlık nedeni haline getirmiş, vicdanını da askıya almış bir bürokrat." Bu kişinin, emirleri uygularken sonuçları ve yol açtığı felaketleri hiç değerlendirmeyen, vicdanını adeta devre dışı bırakmış, kuralları tüm ahlaki ve insani değerlerin üzerinde tutan bir insan tipolojisi olduğunu görür. Arendt'e göre bu durum kötülüğü patolojik ve istisnai bir olgu olmaktan çıkarır, tam tersine sıradanlaştırır. Sıradanlaşan kötülük ise gündelikleşir ve sistemin gündelik hayatının içine, özellikle devlet düzenine yerleşir. Ben hiç böyle bir bürokrat ya da siyasetçi ya da akademisyen de olmadım. Olamam. Olamayanları da olanları da yanıma yaklaştırmadım, yaklaştırmam. Öylesini isteyen seçilmişlerle de ben hiç çalışmadım. Emir kulu arayan siyasetçilerle de hiç çalışmadım. Bu tespitin altını özellikle çizmek isterim. Kamu görevi yapan hiç kimse "Ben sadece emirleri uyguladım" diyerek sorumluluktan muaf olamaz, hiç kimse olamaz. Emir hukuka aykırıysa, onu hukuka uygunmuş gibi göstermeye çalışmak; vicdani ve ahlaki muhakemeyi askıya almaktır. Yasama, yürütme ya da yargı görevini yerine getiren hiç kimsenin emir kulu olma hakkı yoktur. Vicdani ve ahlaki değerler asla tek bir otoriteye devredilemez. Bizim ihtiyacımız olan kötülüğün değil, iyiliğin ve hukukun üstünlüğünün sıradanlaşmasıdır. Hukuka uygun davranmanın olağan, hukuka aykırılığın ise istisnai olduğu bir düzeni kurmak zorundayız. Bu, en çok bugün bu salondan ülkeye yayılabilecek bir yaklaşım olabilir. Sizin heyetinize bu sorumluluk düşüyor; aksi ülkemiz için felakettir.
Efendim, Japonya’da da bulundum ben. Ve Japon iktisatçı Shigeto Tsuru önemli bir isim, "yaratıcı kriz" diye bir kavram geliştirmiştir. Tsuru diyor ki, toplumsal ve ekonomik krizlerin bir paradigma ve yaratıcı bir iradeyle aşılabileceğini söylüyor. Eğer krizler, doğru bir hukuk ve güven iklimiyle ele alınırsa dipten güçlü bir sıçrayışa neden olabilir. Bugün yaşadığımız gerilim ve hukuk krizini, yani hukukun üstünlüğüne yaslanarak aşabileceğimizi söylüyor. Barışçıl ve yeni bir siyasi iklim yaratabiliriz; bu yük ve sorumluluk biraz da heyet olarak sizin omuzlarınızda. Uzak Doğu düşüncesinde bu tip durumlar için "pinpon topunun zemine çarpması" metaforu kullanılır. Zemin yeterince sert ve mukavemetliyse top sıçrar. Zemin zayıfsa, top çarpmanın etkisini sönümleyerek olduğu yerde kalır. Bu basit mecaz, aslında sistemlerin kriz anlarındaki davranışını açıklayan derin bir gerçeğe işaret eder. Toplumsal ve siyasal düzenlerde bu zemin, hukukun ta kendisidir. Hukukun öngörülebilirliği, tutarlılığı ve bağlayıcılığı, yani normatif gücü ne kadar sağlamsa, sistem de karşılaştığı sarsıntılara o ölçüde direnç gösterecektir ve yeniden dengeye kavuşacaktır. Aksi halde keyfilik ve belirsizlik zemini yumuşatır, çarpma etkisi soğurulur ancak herhangi bir sıçrama yani toparlanma ve ilerleme mümkün olmaz. Bu bağlamda hukuk ve adalet yalnızca birer düzen aracı değil, aynı zamanda toplumsal varlığın devamını sağlayan kurucu ilkelerdir. Günümüz koşullarında hukuk, artık mecazi değil gerçek anlamda ekmek ve su kadar yaşamsal bir ihtiyaç haline geldi bence. Zira hukukun zayıfladığı bir düzende ne bireysel güvenlik ne de kamusal istikrar sürdürülebilirdir. Dolayısıyla içinde olduğumuz krizin açılması, aşılması ve bir sıçrama etkisi yaratılması, ancak hukukun üstünlüğüne dayanan, özgür iradeyle ve vicdani kanaatle tesis edilecek kararlarla mümkündür. Verilecek her adil karar, yalnızca somut bir uyuşmazlığı çözmekle kalmayacak, aynı zamanda zeminin sertliğini, yani hukukun mukavemetini tayin edecektir. Bu nedenle sıçrama, soyut bir beklenti değil; doğrudan doğruya burada, hukukun ilkelerine sadakatle alınacak kararlarla başlayabilecek somut bir imkandır. Bu imkan sizin elinizdedir.
Sayın Heyet, edebiyatta hafızanın önemini hatırlatırken bize önemli dersler verilir. William Faulkner, "Geçmiş asla ölmez, hatta geçmiş bile değildir" der. Bu ülke yakın tarihinde büyük suç örgütü davaları, kitlesel yargılamalar ve sonradan "pardon" denilen ağır ceza mağduriyetleri yaşadı. Yıllarını cezaevinde geçirdikten sonra haklılığı ortaya çıkan insanların kaybedilen ömürleri geri verilemedi. Bu nedenle geçmişin derslerini unutmadan, yeni mağduriyetler üretmemek kanımca hepinizin çok ortak sorumluluğu. Stalin döneminden bu yana Rusya’daki sürgün alanı Gulag Takımadaları. Aleksandr Soljenitsin’in "Gulag Takımadaları" eserinde, ağır koşullarda çalışan tutuklulara, devletin kömür ihtiyacı var, "kazın" diye tüymek isterler. Mahkumlardan bir tanesi çok ağır bir koşulda, "İyi de bizim de özgürlüğe ihtiyacımız var" der. Gerçekten de bir toplumun en temel ihtiyacı, özgürlük ve adalettir. Devletin gücü, yurttaşının özgürlüğüyle çatıştığında değil, onu koruduğundan anlam kazanır. Sizlerden özgürlüğümüzü koruyan bir hassasiyeti, aylardır boşuna beklemediğimize inanmak istiyoruz. Bizleri alacakaranlığın arafından çıkarıp, hukukun üstünlüğüyle özgürlüğe ve aydınlığa yürüyebileceğimiz bir ülkeye ihtiyacı var bizlerin. Geçmişin yükünü ders alan bir çoğunluk ve olgunlukla geleceğe taşıma olgunluğuna, yaklaşımına ihtiyacımız var. Yoksa George Orwell’ın "1984" romanındaki gibi bir karanlığa sürüklenmediğimizi gösterebilmek de sizin omuzlarınıza düşen bir görev ve sorumluluktur bence; yoksa orada da çoğalırız. Yine Josef K.’nın içine düştüğü duruma düşmediğimizi, Kafka’nın "Dava" adlı eserinde anlatılanlarla bağlantı kurmamamız gerektiğini kamuoyuna sadece sizler vereceğiniz kararlarla anlatabilirsiniz. Buradaki herkes Kafka’nın anlattığı bürokrasi ve onun ağır şiddetini, Kafka kadar olmasa da bir parça anlatabilir. Sorarsanız o bürokratik ağır şiddeti, orantısız gücü, herkes hikayelerini size anlatsın. 15 ay boyunca ömrü bilinen ne bir gömülü, demir parmaklıklar arasında geçen %2,5... Şimdi eşimle, ailemle ve özgürlüğümle yeniden buluşmaya, hayatımda hayatıma kaldığım yerden onurla devam etmek için... Benim de özgürlüğe ihtiyacım var Hakim Bey. Bir dönem ülkemizde yaşayan ve İstanbul Üniversitesi’nde görev yapan ünlü Alman felsefeci Erich Auerbach, "Adaleti olmayan güç, töhmet altında kalır. Adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir. Aksi halde haklı olanı güçlü kılmazsak, güçlü olanı haklı kılarız" der. Haklıyı güçlü kılacak sizlersiniz. Güçlünün daha fazla tahakküm etmesine müsaade etmeyin.
Kıymetli Mahkeme Heyeti, 15 ayı aşan tutukluluğumuzun sona erdirecek, özgürlüğümüzü geri verecek toplumsal vicdanda eşsiz bir başlangıcı siz yaratabilirsiniz. Paul Valéry’nin "zamana tutsak" diye tarif ettiği roman kahramanının içine düştüğü çaresizliği ve ağır yükü, bizim ve hatta sizlerin de omuzlarından kaldıracak olan da, mekana da zamana da tutsaklığı bitirecek olan da sizlerin vicdanınızla vereceğiniz kararlar, vicdanınızla. 15 ay hapiste geçirilen bu süreç, güzel ülkemiz açısından da çok ağır bir gerilim, tansiyon ve krizlerle dolu bir dönem oldu. Bu güzel ülke için üzülüyorum. Toplumun tüm unsurları arasında derin fay hatları oluşmaya başlayan bu ağır dönemi basiretle, ferasetle ve sağduyuyla atlatmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu sözleri orantısız bir güç ve ayrımcı bir mücadeleyle ezildiğimizi düşündüğüm, 15 ayımızı cezaevinde sineye gömdüğümüzü düşündüğüm ağır koşullar içinden söylüyorum. Dışarıdan birisi böyle bir, "Basiretle, ferasetle, sağduyuyla bu süreçleri atlatmamız gerekir" lafını söylese bu kadar anlamlı olmayabilir. Ancak ben 15 aydır bu ağır süreci demir parmaklıklar ardında, adeta derin bir kuyunun dibinde, her şeyden yoksun biçimde yaşayan birisi olarak söylüyorum. Tamamen suçsuz ve masum olduğuma inanan, haksız yere 15 ay hapis yatmış bir kişi olarak bu cümleleri kuruyorum. Bu ülkenin bu zor coğrafyada birbirini yiyerek, kendi içinde düşmanlar üretmek, ötekiler yaratarak karpuz gibi ortadan ikiye bölünmeye ve rövanşist politikalara teslim olmaya hiç hakkı yok. Bizler, farklı siyasi görüşlerden, farklı etnik kökenlerden, farklı kimliklerden gelmiş olsak da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyız ve bu topraklarda birlikte yaşayacağız. Ben bu topraklarda öleceğim. Başka bir yerde bir kuruş param, malım, mülküm, öyle bir hevesim de yok. Yaşamak, güçlü olmak ve ayakta kalmak için birlikte durmak zorundayız. Bu nedenle suni ayrımlardan, periyodik aralıklarla kendinden olmayanı yok etme amacından, hesaplaşma ve birbirini kemirme halinden artık kurtulmalıyız. "Adalet" diyor. İlacımız; barış ve huzur içinde birlikte yaşayabileceğimiz bir siyasi iklim yaratmak ve adaletin eksiksiz tecelli etmesini sağlamaktır, öfke ile değil. Bu ülkeyi iyilik ve sevgiyle ayağa kaldırabileceğimize, birlikte yaşama kültürünü var eden bir başlangıçla her şeyin değişeceğine inanıyorum. Bunun ilk kıvılcımını ancak sizin kararınız yakacaktır arkadaşlar. Aslında mesele yalnızca bir yargılama meselesi değil; mesele bir toplumun kendisiyle kurduğu ilişkinin de maliyetidir bence. Devlet dediğimiz yapı soyut bir güç ayrılığı değil, ortak ve kurumsallaşmış bir haldir. Eğer vicdan yara alırsa kanun da eksik kalır; eğer adalet tam uygulanamazsa hiçbir hüküm toplumsal barışı tesis edemez.
Tarih bize şunu öğretmiştir: Güç denetlenmediğinde sertleşir, sertleştiğinde ise adaleti gölgeler. Oysa gerçek kudret merhametle dengelenir. Adalet yalnızca suçla ceza arasındaki oranı kurmaktan ibaret değildir Sayın Hakim; sizin göreviniz sadece bu oranı kurmak değil, insan onurunu koruyabilmektir. Nitekim İoanna Kuçuradi'nin ifadesiyle; "İnsanlık onuru sizin başınıza gelenlere değil, başkasının başına gelen bir şeye karşı sizin nasıl davrandığınızdır." Çünkü insan onuru zedelendiğinde yalnız birey değil, toplumun kendisi de yaralanacaktır. Bir toplumu ayakta tutan şey korku değildir, olmamalıdır; ortak aidiyet duygusu olmalıdır. Bir korku toplumu olmaktan ortak aidiyetlerin toplumu olmaya dönmemiz gerekir. Aidiyet ise dışlayarak değil, kapsayarak olur; öteki üretmek çok kolaydır. Birlikte yaşama iradesi göstermek ise emek ister, sabır ister, cesaret ister ve bilmeyi gerektirir. Bence asıl devlet aklı, farklılıkları tehdit olarak değil zenginlik olarak görebilmektir. Bizler geçiciyiz; makamlar, dönemler, siyasi konjonktürler geçici ancak adalet, hukukun üstünlüğü ve Türk Devleti kalıcıdır. Verilen her karar yalnız bugünü değil, yarının hafızasını da şekillendirir. Bu nedenle burada kurulacak her hüküm sadece bir dosyanın değil, toplumsal vicdanın da terazisinde tartılacaktır. Ben bu kürsüden bir hesaplaşma dili değil, bir iyileşme dili kurmak istiyorum. Çünkü inanıyorum ki bu ülkenin ihtiyacı rövanş değil onarımdır, sertlik değil hakkaniyettir, ayrışma değil ortak geleceğe duyulan inançtır. Adalet bir tarafın kazanması değildir Sayın Başkanım; adalet, herkesin güven içinde yaşayabileceği bir zemini inşa etmelidir. Eğer bu zemin sağlam kurulursa bu ülke tüm badireleri atlatır ama zemin zedelenirse en küçük sarsıntılarda bile büyük yarılmalar öder. Gelin bu zeminin kırıklarını onarmaya sizler başlayın. Bu nedenlerle tekrar ediyorum: Ben adalet istiyorum; çünkü biliyorum ki adalet varsa umut vardır, adalet varsa birlikte yaşama iradesi vardır, adalet varsa bu ülkenin yarınları da vardır.
Son sözlerimi, eğer 3-5 sayfa daha müsaade ederseniz söyleyip bitireceğim Sayın Başkanım. 30 yıllık meslek yaşamım ve öncesindeki eğitim hayatımla birlikte değerlendirdiğimde, 35 yıllık mesleki geçmişimde kamu ve toplum yararını gözeten bir düşünce yapısını, bir dünya görüşünü benimseyip uyguladığımı anlattım. Bu amaçla toplumu temsil eden, kamu görevi yapan kurumlarda çalıştım, gönüllü faaliyetlerde bulundum, bilgiye ve üretime katkı verdim. Hiçbir zaman herhangi bir kişi, grup, zümre ya da ayrıcalıklı bir çıkar odağına hizmet eden siyasi yapılanmaların içinde olmadım; aksine bu tür ilişkilerle her zaman mücadele ettim. Kamu yararını önceleyen girişimlerin, davaların içinde yer aldım. Her türlü kayırmacı ilişkiye, eş dost akraba yandaş kollamacılığına karşı çok açık bir duruş sergiledim ve bunun bedelini de zaman zaman ödedim. Çalıştığım ilk kurumdan bu nedenle uzaklaştırıldım, masası ve sandalyesi dahi olmayan koşullarda çalıştım. Kendi yöneticilik dönemlerimin tamamında nepotizmin (akraba kayırmacılığının) her türlüsünü reddettim ve yöneticilik yaptığım dönemlerde siyasi baskılara boyun eğmedim. Bu tavrımın benim için bir şeref nişanesi olduğunu, kente dair en kritik bilgilere sahip bir şehir plancısı ve yönetici sorumluluğuyla ailemi ve yakın çevremi kolaylıkla zenginleştirebilecek konumlarda olmama rağmen bugün hala yalnızca maaşımla geçiniyor olmamı onurla ve gururla ifade ederim. Maaşım dışında hiçbir mal varlığım, haksız kazancım olmadığı gibi öyle bir çabam da hiçbir zaman olmadı. Yapılan yönlendirme ve gayrimeşru tekliflerin tamamını elimin tersiyle ittim, gücüm yettiğince bunlarla mücadele ettim. Hayatım boyunca yaşamı, doğayı, kenti ve kent hakkını Ankara'da, İstanbul'da, İzmir'de savundum. Görev yaptığım her yerde bu ilkeler doğrultusunda mücadele ettim. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Başkanlığı görevim esnasında İzmir'de, Manisa'da, Kütahya'da, Uşak'ta, Ege'nin farklı noktalarında kamu yararını savundum ve korudum; Konya'da da aynı şeyi yaptım. Ankara'da Akün Sahnesi'nde, Kuzey Ormanları'nda, Karadeniz yaylalarında, Akdeniz kıyılarında, Doğu Anadolu'da Munzur'un ve Fırat havzasındaki değerlerin savunucusu oldum. Hazreti Mevlana Türbesi'ni koruyan kararlara da imza attım, Efes ve Bergama'yı dünya mirası haline getiren kararları da imzaladım. Doğayı ve kentleri rant baskısına teslim etmeyecek bir anlayışın tarafı oldum. Vahşi yapılaşma süreçlerine karşı ranttan değil, halktan, doğadan ve kentten yana durdum.
Bugün ise tam da bunun aksiyle suçlanıyor; rant, kişisel zenginleşme, yolsuzluk ve ihaleye fesat isnatlarıyla karşı karşıya kalıyorum. Bu absürt suçlamaların yalnızca hukuken değil, hayat mücadelem ve mesleki geçmişim açısından da çok ağır bir haksızlık, çok ağır bir hakaret olduğunu bir kez daha makamlarınıza iletmek istiyorum. Ben yalnızca kamu yararını savunan bir dünya görüşünün uygulayıcısı olmadım; akademik çalışmalarımda, yazılarımda ve bilimsel üretimlerimde de aynı çizgiyi temsil ettim, uluslararası alanda tanındım. Ürettiğim yayınların ana ekseni toplum yararı ve kamu yararıdır. Bunun karşısında duran anlayışlara karşı ise her zaman güçlü bir mücadele yürüttüm. Gazi babam beni, "Hangi görevde olursan ol en iyisini yapacaksın ve beytülmâle (kamu malına) el uzatmayacaksın" nasihatiyle büyüttü. Hacı anneannem, dedemin "Adil ol" öğüdü, çocukluğundan beri kulağıma küpedir. Devlete hizmet etmek bir ayrıcalık değil, bir sorumluluktur bizim için. Adaleti tesis etmek, hakkı temsil etmek, haksızın ve arsızın karşısında ezilenin ve mağdurun yanında olmak benim için yalnızca bir dünya görüşü değil, bir yaşam biçimidir; bunun dışında hiçbir gayri resmi, hukuka aykırı ya da etik dışı bir ilişki kurmadım kimseyle. Böyle ortamları hep reddettim; bildiğim doğrularla, aldığım eğitimle ve aile terbiyemle böyle yaşadım. Sayın Başkan, siyaset ve hukuk düşüncesi bize şunu öğretir: Kamu gücü ancak sınırlandığında müstahsildir. Meşruiyet salt yetkiden değil, yetkinin hangi değerlere dayandırıldığından anlaşılabilir. Hukuk devleti fikri tam da bu nedenle ortaya çıkmıştır; gücün kişiselleşmesini engellemek, keyfiliğini sınırlamak ve kamu görevini de hukukla bağlı kılmak için. Eğer kamu gücü ile kişisel çıkar arasındaki mesafe korunmazsa, kanımca kamu yararı kavramı da tarihsel olarak özel çıkarların ötesinde ortak birliği koruma çabasının önündedir. Bu kavram çoğunluğun anlık talebine ya da güçlü olanın yönlendirmesine indirgenemez. Kamu yararı uzun vadeli ortak geleceği, kuşaklar arası adaleti ve insan onurunu gözeten bir ilkedir. Doğayı, kenti ve kültürel mirası savunmak bu nedenle yalnızca mesleki bir geçmiş değil, gelecek kuşaklara karşı ahlaki bir sorumluluktur bu ilke için. Kamu yararını ben böyle biliyorum. Etik literatür insanın değerini onun araçsallaştırılamaz oluşunda temel alır. Devlet de yurttaşını bir araç değil, amaç olarak değerlendirmelidir. Aynı şekilde kamu görevlisi de sahip olduğu yetkiyi bir imtiyaz değil, emanet olarak değerlendirmelidir. Emanet bilinci şeffaflığı, hesap verebilirliği ve kişisel menfaatten uzak durmayı zorunlu hale getirmelidir. Eğer dürüstlük ile çıkarcılık arasındaki çizgi silikleşirse kamusal erdem aşınır ve güven duygusu da zedelenir.
Sayın Başkanım, ben burada size nihai bir çerçeve de göstereceğim; Batı literatüründen yeterince atıf ve çok önemli örnekler aldım, bir de kendi tarihimizden güçlü ve çok önemli bir referans paylaşacağım sizle ve heyetinizle, salonda bulalım. 16. yüzyılda müderrislik, Anadolu ve Rumeli kazaskerliği yapmış, amelî hikmet yani pratik felsefe konularında önemli bir şahsiyet olarak tanımlanan Ahlâk-ı Alâî adlı eserin yazarı Kınalızade Ali Efendi, devletin, ahlakın ve insanın nasıl ayakta kalabileceğini anlamaya çalışan büyük bir zihniyettir. Ahlâk-ı Alâî adlı eseri, insanın nefsini terbiye ederek devleti adaletle ayakta tutabileceğini anlatıyor. Ona göre çürüyen bir devletin başlangıcı, çok çoğu zaman çürüyen bir ahlak ve adaletsizliktir. Kınalızade'nin en güçlü tarafı gücü kutsamamasıdır; o devletin yalnızca kuvvetle değil liyakat, hikmet, ölçü, denge ve adalet ile ayakta kalabileceğini söylüyor. Ona göre zulüm kısa vadede düzen olarak görülebilir ama devletin içinde yürüyen bir zehirdir. Zulüm kısa vadede düzen olarak görülebilir ama devletin içinde yürüyen bir zehirdir, toplum ve devlet çözülür mü? Zulümle değil, adaletle değil. Ve bir daire-i adliye diye bir adalet dairesi çiziliyor 16. yüzyılda. Bunlar birbirine bağlı, öncesi sonrası olmayan sıralamalardır. Ben size kendi sıralamalarımı söyleyeyim onun yazdıkları üstünden: 1, dünya bir bahçe gibidir ve bu bahçe gibi duvar da devlettir. 2, devletin nizamını kuracak, nizamı düzenleyecek olan hukuktur. 3, hukuku ancak siyasi güç korur. 4, ordu siyasi iktidarın muhafazasıdır; o günün koşullarında böyledir. 5, orduyu ancak iktisat ayakta tutar. 6, iktisadi güç ancak halktan tevellüt eder. 7, halkın birliği ve huzuru ise ancak adaletle sağlanır. 8, dünya barışının temelinde adalet oluşturulur. Ve diyor ki bu maddelerden 1 tanesi bile olmazsa adaletin varlığından bahsedilmez, adaletin kıstası ise kurulmaz. Kınalızade Ali Efendi'nin yıllar öncesinden bize sorduğu soruyu siz de duyuyorsunuz: İnsanını ayakta tutamayan, adaleti olmayan bir düzen ayakta kalabilir mi? Toplumları ayakta tutan asıl güç ekonomik imkanlar değil, adalettir. Adaletsiz bir hükümet kurulduğunda yalnız bir bireyin itibarı değil, kolektif güven devrilir. Bu nedenle burada verilecek karar yalnızca halkın iradesi değil, aynı zamanda kamu iradesinin, savunma iradesinin, dürüst kamu görevlisinin ve etik sorumluluğunun nasıl değerlendirileceğine dair de Türkiye'deki tüm kamu görevlilerine yönelik bir gösterge olacaktır.
Benim bütün hayatım, kamu gücünü kişisel zenginleşme aracı değil, toplum ve kamu yararı ortak ilkesinin korunması için bir sorumluluk olarak görme esasına dayanır. Eğer bunun aksiyle itham ediliyorsam bugün, hayatımın tutarlılığı ve sürekliliği zaten bu isnatlara en güçlü cevabıdır. Çünkü insanın en sağlam savunması, inanın sözleri değil, bütün bir yaşam programıdır. Ben size onu anlatıyorum; savunmam yaşamımın kendisidir. Hakkımdaki tüm iddiaları bu özgeçmiş ve yaşam sürekliliği ile birlikte ele almamız gerekir. Bu iddianamede benimle ilgili olarak ileri sürülen suçlamalar bir fiile, menfaate ya da bir örgütsel ilişkiye dayanmalıdır oysa hiçbir fiille de temellendirilmiyor. Tek bir delil de tanık da yok, bunları anlattım. Sayın Başkanım, şimdi bunca şeyi anlattıktan sonra son sözlerimi söyleyeceğim; çünkü bunlar tutukluluğa dair. Ben herkesin söylediği tutukluluğa dair cümleleri kurmayacağım. Benim cümlem şu; biraz uzun bir cümle: Ben 23 Mart'ta tutuklanma kararına baktığımda şunları gördüm; "Şüphelilere ait MASAK raporu, HTS kayıtları (en son gün MASAK raporu, HTS kayıtları ve gizli tanık ifadeleri incelendiğinde, kaçma şüphesi ve delilleri karartma tehlikesi dikkate alındığında tutuklanmasına..." Benimle ilgili ibare bu. Gördüğünüz üzere bu ilk karar ve 8 ay boyunca, hatta o güne kadar tamamında benzer kararlar tutukluluğumun devamı gerekçesi yapıldı. Sizlere anlattım, sizler de dosyadaki belge ve kayıtlardan görüyorsunuzdur; bu her bir maddeyi tek tek söyleyeceğim. MASAK raporu; hakkımda olumsuz bir MASAK raporu yok, olamaz. Usulsüz tek kuruş para hareketinden dahi söz edilemez, tek bir mali ya da akçeli husus yoktur, iddianamede de ortaya konulamamış. Bırakın gizli tanığı, 143 eyleme yansıyabilmiş tek bir açık tanık dahi yok. Eylemlere yansıyabilmiş bir tanık yok. Gizli tanıklar tarafından tarafıma yöneltilen somut bir suçlama isnadı da yok, bir müşteki de yok. Tanıklar içinde, tutuklu ya da tutuksuz olup etkin pişmanlıktan yararlananlar dahil, eylemlerle ilişkilendirilebilecek herhangi bir suç isnadı ortaya koyan kimse de yok hakkımda. Adımın geçtiği iddianamede birkaç yerde ise savcılık suç unsuru tespit edememiş olacak ki bunları eylem olarak da ispat etmemiş. Belediye ve belediye ile birlikte çalıştığım arkadaşlar dışında hiç kimseyle telefon görüşmem, baz kaydım, HTS'ye ilişkin bulunmamakta; bunlar üzerinden bir suç örgütü de kurulamamakta. Örgüt irtibatı olarak sunulan görüşmelerin tamamının kurum içi görevim ve sorumluluklarım olduğunu da anlattım. Peki bunlar ne anlama geliyor? Tekrar söylüyorum; çok açık bir biçimde şu anlama geliyor: 23 Mart'ta tutuklanırken ileri sürülen gerekçeler, benim baktığımda mevcut değilmiş; yani gerçek olmayan gerekçelerle tutuklanmışım. MASAK raporu yok, HTS kaydı ve gizli tanık ifadeleri yok.
Dahası, bugün bunlara ek olarak "iddianamede ortaya ne konulmuştur?" diye baktığınızda, sözde bir bilirkişi raporu vermişsiniz. O raporda; encümene sevk etme ve encümenin yaptığı yerleri kesinleştirme yönündeki rutin imzalarımı suç örgütü üyesi sıfatıyla ihaleye fesat karıştırma fiili olarak yorumlayan taraflı bir değerlendirme içeriyor, bunu anlattım. Üstelik dikkat buyurunuz, tutuklandığımız tarihte bu raporlar da yok Sayın Başkan. Ben Mart'ta tutuklandım, söz konusu raporlar Temmuz ve Ağustos aylarında hazırlandı, benimle ilgili kısımları geçtim. Yani yaklaşık ben tutuklandıktan 5 ay sonra, 4-4,5-5 ay sonra bu raporlar hazırlanmış, raporlar da hakkımızda. Bu husus dahil, tutukluluğun hukuki dayanaktan ne derece yoksun olduğunu göstermez mi? Kaldı ki bu raporların içeriğine bakıldığında; 2886 sayılı kanunla 4734 sayılı kanunun birbirine karıştırıldığı, harcama yetkilisiyle ihale amirinin imzalarının aynı şeymiş gibi değerlendirildiği, yaklaşık maliyetle muhammen bedelin birbirine eş tutulduğu görülmektedir. Kamuya gelir sağlayan ihaleler, kamu harcaması yapılan ihalelerle aynı mantıkla değerlendiriliyor ve kamu zararı böyle hesaplanıyor. NACE kodlarından hareketle ihaleye katılabilecek firma sayısı hesaplanıp "şartname sınırlayıcıdır" sonucuna varılıyor. Oysa aynı kurumun yaklaşık 30-35 yıldır benzer şartnamelerle kamu malını kiraya verdiği, hatta şu anki şartnamenin rekabeti daha da arttıran nitelik taşıdığı göz ardı ediliyor. Muhammen bedelin düşük tutulmasının, 2886 sayılı kanun bakımından katılımı arttırabilecek bir unsur olabileceği değerlendirilmiyor; aksine bu durum ihaleye katılımı sınırlayıcı bir unsurmuş gibi takdim ediliyor. Oysa aynı kanun, muhammen bedelin tespitinde görüşü alınabilecek kurumlar niteliği arasında belediyeyi saymasına rağmen, belediyenin kendi otoritesi olduğu kuruma ilişkin böyle bir yetkisi yokmuş gibi değerlendirme yapılıyor. Belediyelerin emlak rayiç bedelleri, cadde ve sokak değerleri gibi geniş veri setlerine sahip olduğu açıkken, ilgili konularla istişare edilerek belirlenen bedeller sanki hiç kurumsal değerlendirmeye dayanmıyormuş gibi yorumlanarak suç isnadına dayanak haline getiriliyor.
Daha da vahimi; uzman görüşü adı altında sunulan bu raporların tamamı, iddianamede müşteki konumunda bulunan bünyesindeki uzmanlar tarafından hazırlanmış. Yani tarafsız ve bağımsız bir değerlendirme olmaları daha atandıkları andan itibaren fiilen mümkün değil. Daha da vahimini söyledim; bu heyetin, savcılıkla dosyaları alan arkadaşların, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmiş bir çoğunlukla siyasal veya sayısal olarak bağı olmasıdır. Öte yandan iddianamede, aynı imzaları atan kişiler arasında açık bir ayrım da var. Aynı işlemlerde imzası bulunan bazı kişiler tutuksuz, bazıları şüpheli bile değil. Şartname ve muhammen bedel gibi ihaleye esas belgelerin altında imzası bulunan uzmanlar şüpheli olarak iddianamede yok gibi davrandılar . İhale komisyonu olarak görev yapan üyelerin ve neferlerin bazıları tutuksuz, bazıları ise soruşturma konusu bile yapılmamış. Tekrar ifade ediyorum; herkes için tutuksuz yargılama esası olmalıydı ama bizim günahımız bu. Bense uzmanların hazırladığı şartname ve muhammen bedelin bulunduğu dosyayı encümene sevk ve teklif edip; encümenin yaptığı, iştiraklerin aldığı ihaleyi, itiraz olmadığı için muhammen bedel üzerinde gerçekleştiği şekliyle kesinleştiren kişi konumundayım. İştiraklerimiz üyesiydi bir görevimiz, yani belediye iştiraklerinin aldığı ihaleleri kesinleştirdim diyorsunuz ve ben örgüt üyesi oluyorum; ihaleye fesat karıştırmakla ve kamuoyunu özellikle dolandırmakla suçlanıyorum. Nitekim onların büyük çoğunluğunun da belediyemizin tesisleri olduğunu gördünüz. Aynı imzaları atmış milletvekilleri, genel müdürler, hatta bakanlar çıkarmış bir kamu pratiğinden ve kurumundan söz ediyoruz. Benim attığım, görevimin gereği olan imzanın, onların iştiraklerin aldığı ihaleleri kesinleştiren imzalardan ne farkı var? Özetle, 23 Mart’ta gerçek dışı gerekçelerle tutuklanmış, sonradan hazırlanan sözde bilirkişi raporlarıyla ise yıllardır belediyelerde rutin olarak atılan sevk, teklif ve kesinleştirme imzalarını ihaleye fesat olarak tanımlanmış. Üstelik söz konusu ihalelerin tamamı kamunun cebinden para harcayan değil, kamuya gelir sağlayan ihaleler. Kamuya yani kamuya zarar zararına değil, gelirine yol açacak ihalelerdir. Buna rağmen rüşvet istinadıyla tutuklanıp tek kuruş usulsüz para hareketi bulunamayan, aleyhine gizli ya da açık tanık olmayan, görevde olmadığı dönemlerde dahi yapılan ihaleler üzerinden suç istinat edilen bir kişi olarak -hiç mi imza atmadı- elbet imzalarından bir suç üretiriz anlayışıyla yaklaşık 15 aydır, 16 aydır ailemden, özgürlüğümden, hayatımdan koparılmış durumdayım. Yazıktır, günahtır, ayıptır Sayın Hakim! Ben bu çocukluğu bu devlete vermiş şerefli bir Türk bürokratı ve akademisyeni olarak bunları anlatırken utanıyorum. Bana bu haksızlığı yapanların vicdanlarını ve utanma duygularını ise milletimizin takdirine bırakıyorum.
Tarafıma yöneltilen bu kurgu örgüt istinadını külliyen dayanaksız, ihaleye fesat ve dolandırıcılık suçlamalarını sahiplerine aynen iade ediyorum. Gerçek hayatıma nüfuz ederek tertemiz sicilimi lekelemeye çalışan bu kurguyu; vicdanı henüz taşlaşmamış, adalet duygusu kararmış Türk milletinin temiz evlatlarının değerlendirmesine bırakıyor, millet adına verecek karar verecek siz değerli hakimlerimizin vicdanına güvenmek istiyorum.Bu nedenlerle hakkımda ileri sürülen tüm istinatları, gerçekle ilgisi olmadığı için en güçlü bütün dillerle reddediyorum. Hayatımın hiçbir döneminde böyle bir ilişiğin içinde olmadım, olmayacağım. Bundan sonra da asla olamam. Kamu yararının, üstün toplum menfaatinin peşinde olacağım. Denge ve denetlemenin önemine, değerine inanan bir şekilde kötülüğü sıradanlaştırmadan iyiliği iyiliği güncelleyerek namus ve şerefimle yaşadım, öyle yaşayacağım. Gazi babamın tabutunun üzerindeki bayrağı nasıl teslim aldıysam hiç yere indirmedim, hiç indirmeyeceğim. Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Anayasamızın benimsediği eşitlik ilkesi uyarınca, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla yaşamayı istemeye hakkı olan bir insan olarak mahkemenizdeki dosyanın delillerini, hukuku temel ilkeleri çerçevesinde değerlendirerek ortaya koyduğum ilke ve belgelerle, savunmayla birlikte şahsım hakkındaki iddiaların temelsizliğini görüp, haksız uğradığım haksızlığa son vereceğinizi duymak istiyorum. Ve ve beraat hükümleri kurabileceğiniz bir zaman geleceğine kadar 15 ayı doldurmuş, bedelleri çok ağır; 4 bayram, 2 doğum günü yaşamak zorunda kaldığım haksız tutukluğumun ivedilikle sona erdirilmesini ve aile yılında cezaevinde kurmak zorunda kaldığım yuvama, aileme, eşime, evlilik yıl dönümü de cezaevinde yaşamak zorunda kaldığım eşime kavuşabilmeyi... O yüzden hemen şimdi tahliye talep ediyorum. Benim aleyhime eylemlere yansımış tek bir ifade olmadığı, benden sonra bu amaçla dinlenebilecek hiçbir sanık olmadığı dikkate alınarak, hiçbir mal varlığım artışımın olmadığı, bir para hareketimin olmadığı dikkate alınarak, kaçma ihtimalimin olmadığını en iyi sizlerin bu açıklamalardan sonra görebileceğinizi düşünüyorum. Bunları tekrar hatırlatarak ivedilikle tahliye talep ediyorum.
İlgili Eylemler
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.
