Savunma

Gürkan Akgün Savunması

Kendi savunması·Gürkan Akgün·25 Haziran 2026 · Kaynak

Sayın Başkan, sayın mahkeme heyeti, kıymetli hazirun, değerli avukatlar, sayın basın emekçileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Arka sıralardaki ailelerimiz, sevdiklerimiz, bizlerle dayanışma duygularını eksik etmeyen herkesi sevgiyle selamlıyorum. 15 aylık tutukluluğun ardından burada karşınızdayım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yapmakta iken, bir sabah vakti gözaltına alındığım 19 Mart 2025 tarihinden bu yana, bana benimle ilgisi olmayan soruların sorulduğu polis sorgusundan ve sonrasında yaklaşık 10 dakika süren, yalnızca İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde ne görev yaptığımın sorulduğu, yani sadece bunun sorulduğu savcılık sorgusunun ertesinde tutuklandığım tarihten bu yana 15 ay süre geçti. Bu süre içerisinde yüzümüze dahi bakılmadan, dosyamızın kapağı dahi açılmadan, cümlelerimiz bir an önce bitsin ki tutukluluğumuzun devamı tebliğ edilebilsin diye beklenen tutukluluk incelemeleri geçirdik. Ve 9 Mart'ta başlayan mahkeme süreciyle bugün ilk defa, hakkında öne sürülen iddialara karşı söz söyleyebilme, kendimi ifade edebilme imkanı bulabiliyorum. Görevini tertemiz ve layığıyla yerine getirmiş Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir memuru olarak, ömrümün son 1 yılını aşkın zamanını insanlık onuruna aykırı bir şekilde 12 metrekarelik tecritle geçirdim. Ve bugün burada en temel, evrensel insani hakkım olan, özgürlüğümden yoksun bırakıldığım sürecin sonunda tek bir dileğim bulunmaktadır: Hakikatin en berrak ve apaçık haliyle ortaya çıkması. Ben bugün burada yalnızca kendimi savunmayacağım; aynı zamanda kamunun, kamu görevinin onurunu savunacağım. Şehir plancılığı mesleğinin haysiyetini savunacağım. Gecemizi gündüzümüze katarak başarmaya çalıştığımız demokratik ve halkçı belediyeciliği savunacağım ve her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için ekmek gibi, su gibi ihtiyaç olan adil yargılanma hakkını savunacağım. Sayın Başkan, ben 1984 yılında Trabzon'un Sürmene ilçesinde doğdum. Lise eğitimimi Trabzon'da tamamladıktan sonra 17 yaşımda, kazanmış olduğum Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nü okumak için İstanbul'u geldim. 25 yıldır da bu çok sevdiğim şehirde yaşıyor, burada ekmeğimi kazanıyorum. Ve ne mutlu bana ki bir şehir plancısı olarak, bir kamu görevlisi olarak bu şehirde, bu kadim şehre hizmet ediyorum. Bu şehirde taş üstüne taş koymak için emek sarf ediyorum. Bu benim için çok büyük bir mutluluk kaynağı. Mezun olduktan sonra yine aynı üniversitenin Kentsel Planlama Ana Bilim Dalı'nda yüksek lisansı da başarıyla tamamladım. Bu sene itibarıyla de mesleğimde 20'nci yılı geride bıraktım. Bu 20 yıllık serüvenin ilk bölümünde özel sektörde; İstanbul'un ve Türkiye'nin birçok bölgesinde, çok farklı planlama ölçeklerinde çalışmaların içerisinde yer aldım. Daha meslek hayatımın başında, Türkiye'nin %15'ini kapsayan Karadeniz'in çevre düzeni planlarında hazırlanmasında aktif rol üstlendim. İçerisinde bulunduğum hiçbir planlama çalışmasında kendime mal, mülk, parsel, servet edinme derdine düşmedim. Yalnızca kamu yararını; yalnızca halkın, doğanın hakkını, hukukunu korumayı gözettim. Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi'nde iki dönem yönetim kurulu üyeliği, sonrasında Şehir Plancıları Odası Genel Merkezi'nde genel saymanlık görevlerimi üstlendim. Türkiye'de, İstanbul'da kentleşmenin kamu yararı ve toplumsal adaleti gözetecek biçimde gelişebilmesi adına birçok çalışmanın içerisinde yer aldım, bilimsel ve akademik yayınlarda bulundum. Meslek odamızda; halkın ortak kullanımına ayrılması gereken kamusal alanları, yeşil alanları, afet toplanma alanlarını imara açan, bu şehirde kaldıramayacağı yükler getirerek onu adeta yaşanmaz hale getiren, birilerine ayrıcalıklı imar hakları sağlayarak rant transferi yapan plan değişikliklerine karşı hukuki mücadeleler yürüttüm. Yurttaşlarımızın en temel anayasal hakları olan çevre hakkının, barınma ve konut hakkının, bu şehirde insanca yaşama hakkının savunuculuğunu yaptım.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Yerel yönetimlerdeki mesaime ise 2012 yılında Beylikdüzü Belediyesi'nde şehir plancısı olarak başladı. O gün bugündür, onlarca teftiş ve denetimden geçtim ve hepsinden de alnımın akıyla çıktım. Hakkımda tek bir olumsuz yargı kararı alınmadı, memuriyetimde tek bir disiplin suçu dahi yoktur. Daha o günlerde Türkiye'nin yeni yeni gündemine gelen kentsel dönüşüm konusuna eğildim ve Beylikdüzü gibi yeni gelişen bir ilçede kentsel dönüşüm bürosunu kurup şefliğini üstlendim. Ancak o dönemin Beylikdüzü yönetimi tarafından haksız, hukuksuz bir şekilde işten atıldım, ekmeğimden edildim. Buna karşı dava açtım, kazandım; işimi de memuriyetimi de geri aldım. 2014 yılında ise Sayın 'nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı'na seçilmesi sonrasında sırasıyla planlama büro sorumlusu ve plan proje müdürlüğü görevlerini yerine getirdim. 2019 Temmuz ayı itibarıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi kadrosuna geçiş yaparak İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı pozisyonunda İBB'deki hizmetime başladım. Aralık 2023 tarihinden itibaren ise imar, planlama, ulaşım, emlak ve kentsel dönüşüme ilişkin daire başkanlıklarının bağlı bulundukları Genel Sekreter Yardımcılığı makamında görev yaptım. Ve gözaltına alındığım 19 Mart 2025 tarihine kadar İstanbul halkına hizmetimi namusum ve şerefimle gerçekleştirdim. Şu kısacık özette de görüleceği üzere, bulunduğum her göreve gece gündüz çalışarak, emek vererek, liyakatle geldim. Belediyecilikte hak etmeden, birilerinin araya girmesiyle, kayırmasıyla üstten değil, en alttan, raportörlükten başlayarak tek tek, basamak basamak; şeflik, müdürlük, daire başkanlığı, genel sekreter yardımcılığı vazifelerini hakkıyla yerine getirdim. Hangi siyasi yönelimde olursa olsun hiç kimseye ayrıcalık yapmadan, hiç kimseyi dışarıda bırakmadan, yalnızca kamu yararını, hakkaniyeti ve mesleki etik değerlerini gözeterek idarecilik yaptım. Ve bugün, dönüp geriye baktığımda, her türlü zorluğa rağmen çalışma arkadaşlarımla beraber, kendi özel hayatlarımızdan feragat ederek, mesai mefhumu taşımadan İstanbul halkının yararına birçok projeyi hayata geçirdiğimizi görüyor ve mutluluk duyuyorum. Sayın Başkan, sayın mahkeme heyeti; 2019 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde göreve başladığımızda maalesef şöyle bir tabloyla karşı karşıya kalmıştık: Dünyanın en önemli küresel metropollerinden biri, bin yılların medeniyetlerinin başkenti bu kadim İstanbul şehri adeta yönünü, hayallerini kaybetmiş; geleceğe yönelik hiçbir vizyonu, stratejik aklı olmayan bir yönetim anlayışına teslim olmuştu. Yıllar önce çözülmesi gereken ulaşım, mülkiyet, deprem riski karşısında güvenli konut ihtiyacı gibi temel sorunların düğümlendiği bu kentte, yoksulluk ve eşitsizlik bu koca metropolün adeta bir karakteri haline gelmişti. Tüm bunların ortasında, imar ve planlama alanı ise bütüncüllük ve bilimsellikten uzak; adeta "Kimin parseline hangi plan değişikliğiyle nasıl rant sağlarım, nasıl bunu paylaştırırım?" şeklinde para, güç, siyaset ilişkilerinin merkezi haline gelmişti. İşte biz tam buradan başladık. Bu anlayışı kökünden değiştirdik. Şehircilik, imar ve planlama alanlarını tekrar asli vazifesine geri döndürdük. "Bu şehri nasıl depreme dirençli hale getiririz? Kentsel dönüşümü yerinde, insanlara mutlu, huzurlu, güvenli evlerinde yaşama hakkı verecek şekilde nasıl gerçekleştirebiliriz? İstanbul'a yeni yeşil alanlar, parklar, okullar, meydanlar, kültür merkezleri nasıl kazandırabiliriz? Ulaşım sorununu nasıl çözebiliriz? Nasıl yeni istihdam alanları yaratabiliriz? Eşitsizliği nasıl önleyebiliriz? Bu şehrin ormanını, suyunu, tarım topraklarını, kültürel mirasını nasıl koruyabiliriz, geleceğe aktarabiliriz?" gibi temel sorulara cevap ve çözüm üreten bir eksene oturttuk. İstanbul için çok kritik bir zamanda çok hayati bir dönüşümdür bu. 2019'dan bu yana, 79 bölgede 2.500.000 nüfusun hayatını doğrudan etkileyecek biçimde, 48.000 hektarlık bir alanın nazım imar planlarını hazırlayıp onaylanmak üzere İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'ne gönderdik. Ve bu planlar onaylanarak yürürlüğe girdi; belediye meclisinin aritmetiğine rağmen yürürlüğe girdi. Muazzam bir iş yükü, emek ve dolayısıyla muazzam bir başarıdır bu. Bütün emeği geçen arkadaşlarımı da tebrik ediyorum, onların başarısıdır. Peki bu kapsamlı planlama faaliyeti ne demektir biliyor musunuz? İnsanların 50 yıldır yaşadıkları ama nedense yüzüne bakılmayan Pendik Kavakpınar'da, Avcılar Yeşilkent'te, Eyüpsultan Karadolap'ta, Ataşehir Namık Kemal Mahallesi'nde, İstanbul'un daha birçok mahallesinde, tek bir ruhsatlı bina dahi olmayan mahallelerinde artık kentsel dönüşümün başlayabilmesi demektir. Sarıyer’de, Sultangazi’de, Zeytinburnu’nda insanların büyük bir tedirginlikle bekledikleri tapularına kavuşabilmeleri demektir. İnsanların büyük bir tedirginlikle bekledikleri tapularına kavuşabilmeleri demektir.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bu ne demektir biliyor musunuz? Bu sayede plan, mülkiyet ve proje sorunlarının çözülmesiyle birlikte, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin daha önce 0 olan, 0 olan kreş sayısının 127'ye çıkarak 12.692 çocuğa hizmet verebilmesi demektir. İstanbul'da okuyan öğrencileri için daha önce 0 olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi yurtlarının 16'ya çıkarmak demektir. Son 5 yılda 21.000 öğrenci bunlardan hizmet aldı. İstanbulluların artık betona boğulmasın diye bu şehre yeni yaşam alanları, yaşam vadileri, kent ormanları, parklar kazandırmak demektir; yeni 14.000.000 metrekare park alanı kazandırıldı, yeşil alan kazandırıldı İstanbul'a son 6 yılda. Öyle ki son 6 yılda yapılan imar uygulamaları ile rekor seviyede 969.000 metrekarelik bir alanı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yani kamu mülkiyetine kazandırdık. Ancak maalesef bugün hiçbir somut delile dayanmayacak biçimde kamu zararı iddialarıyla tutuklu bulunuyoruz. İşte bu yüzden de bunu en baştan söylemek isterim ki, söz konusu iddianame hayal ürünüdür. Çünkü bizim meşguliyetimiz başkadır, bizim meşguliyetimiz halkın gerçek sorunlarıdır. Başka sorunlarla harcayacak ne vaktimiz ne de zihnimiz vardır. Sayın Başkan, sayın heyet; bizler en acil olarak İstanbul'u deprem gerçeği karşısında hazırlıklı hale getirmeyi görev bildik. Bugün Venezuela'da da çok büyük bir deprem olmuş, acılarını paylaşıyorum. Hiç kolay değil ve İstanbul'da çok büyük bir deprem bekliyor. Umarım, umarım oradaki insanlar için en, en iyi şekilde atlatır... Atlatılabilecek bir konu değil, biz de depremi yaşadık gördük çünkü Hatay'da, Maraş'taki ama umarım bu işin altından en iyi şekilde kalkabilirler. Bu amaçla, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin şehircilik ve kentsel dönüşüm alanlarında sorumlu Genel Sekreter Yardımcılığını üstlenen bir kişi olarak, çalışma arkadaşlarımla beraber bu hususta türlü projelerin altına imza attık. Burada tek tek sayamayacağım kentsel dönüşüm projeleri, sosyal konut, altyapı, ulaşım ve lojistik gibi pek çok farklı alanda 45.000.000.000 liralık bir bütçeyi İstanbul'u depreme dayanıklı hale getirmek için kullandık. O yüzden buradan bir yolsuzluk çıkmaz. Biz bütçeyi İstanbul halkının ihtiyaçları için harcadık. Yoksulu unutmadık, kimseyi de geride bırakmadık. En riskli binalar bir an önce yenilenebilsin diye ilave kira yardımları yaptık. Böylelikle 50.000'e yakın kişinin yaşadığı en riskli binaların tahliyesini gerçekleştirdik, depremde olası can kayıplarının önüne geçtik. 38.000 binanın ücretsiz risk taramalarını gerçekleştirdik. Dar gelirlilere, emeklilere yönelik doğrudan hibe desteği sağladık ki sağlam bir yuvaya kavuşabilsinler, huzurlu bir şekilde evlerinde oturabilsinler diye. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin her kuruşunun gittiği yer bellidir, hesabı da verilir. Bizim meşguliyetimiz, önceliğimiz bunlardır. Peki bütün bunlar yeter mi? Elbette yetmez. Daha yapılacak çok iş var, daha fazlasını bir seferberlik ruhuyla; merkezi idare, yerel yönetimler, İstanbul halkı, sivil toplum hep birlikte gerçekleştirmemiz gerekir. Bir İstanbul, bir Marmara depreminin getireceği yıkım korkunçtur. Kaybedecek tek bir saniyemiz bile yoktur. Gerçek sorunumuz budur. Ama biz maalesef 15 aydır elimiz kolumuz bağlı tutukluyuz. İstanbul'u depreme hazırlaması gereken insanlar 15 aydır Silivri'de tutuklular. Sayın Başkan, yaptığımız tüm bu kentsel dönüşüm, imar ve planlama çalışmalarının asıl başarısı ise onları alışılageldiği üzere kapalı kapılar ardında, gizli saklı değil; halkımızla iç içe, şeffaf, katılımcı bir anlayışla gerçekleştirmiş olmamızdır. Türkiye'de ilk defa gerçekten katılımcı planlama anlayışını somut örnekleriyle hayata geçirdik. Bu kentin sakinlerini kentin asıl sahibi kılacak; işçisi, memuru, işsizi, emeklisi, öğrencisi, kadını, erkeğiyle herkesi kendi hayatlarına dair alınacak kararlarda söz sahibi kılacak gerçek bir demokratik kent yönetimini, yönetişim anlayışını hayata geçirdik. Planlama, çalıştaylarda alındı. Bilgiye bir avuç insan değil, herkes erişebilince, imar ve planlama konularındaki adaletsizlikler de ortadan kalkmaya başladı. Dünyada halen daha tektir; herkes mahallesinde alınan kararlardan haberdar olabilsin diye, herhangi bir mağduriyet yaşamasın, bir fikri, bir itirazı var ise en ufak bir plan değişikliğine dair dahi olsa bile bunları bildirebilsin diye kısa mesajla, telefonla bütün planları halkımıza bildirdik. Peki soruyorum: Gizlilik esasına dayalı faaliyetlerde bulunduğu iddia edilen bir örgüt böyle bir anlayışla mı çalışır? Bu şeffaflıkla mı, bu amaçlarla mı hareket eder? Tabii ki hayır.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bizler şehrin bugününü anlamak, geleceğini inşa etmek adına İstanbul Planlama Ajansı'nı kurduk. Veriyle, bilgiyle, bilimle halkın gerçek ihtiyaçlarını buluşturduk. İklim krizinden depreme, ulaşım sorunundan yoksulluğa kadar onlarca hayati konuda bu şehrin bilim insanları, ilgili tüm aktörleri ve doğrudan halkla beraber İstanbul'un yol haritasını çizdik. İstanbul'un geleceğine ilişkin sosyal ve ekonomik kalkınma planı niteliğindeki İstanbul Vizyon 2050 Strateji Belgesi'ni ortak akıl ve emekle oluşturduk. Çalışmalarımızı hep bu ortak gelecek tahayyülünün bütünselliği içerisinde adım adım gerçekleştirdik. Aynı yaklaşımla Hatay'da, deprem bölgesinde, yıkılmış bir kent bilimle, ortak akılla, dayanışmayla, yerelin katılımıyla nasıl ayağa kalkar sorusunun cevabını bulmak için "bizim derdimiz değil" demeden, bir yandan oradaki acil ihtiyaçlara cevap verirken diğer taraftan da kentin geleceğini şekillendirmek adına Hatay Planlama Merkezi'ni kurduk. Onlarca farklı alanda çalışmaların altına imza attık. Tüm bunları ve burada sayamadığım daha birçok uygulamayı ancak şehirciliğe rant odaklı değil; kamunun, kentin, doğanın, İstanbul halkının ortak çıkarının penceresinden bakan bir belediye başkanı ve belediye kadroları gerçekleştirebilirdi; gerçekleştirdi de. Ama maalesef bu zihniyet dönüşümü, kurumsallaşma yönünde ciddi bir mesafe kaydetmişken 19 Mart 2025 tarihinde ağır bir darbe almıştır. İnanıyorum ki adaletin bir an önce tecelli etmesiyle İstanbul; herkesin refah içerisinde, mutlu, özgür, demokratik ve adil bir dünya kenti olma hedefine doğru bu soluksuz koşusuna devam edecektir. Savunmama böyle bir girişle başlamamın sebebi; birazdan eylem eylem, detaylarıyla cevap vereceğim iddianamenin aslen mahkum etmeye çalıştığı halkçı, demokratik ve adil belediyecilik anlayışını kendi görev ve sorumluluk alanım itibarıyla bir nebze olsun sizlere aktarabilmektir. Eylemlerin içeriğine girdiğimizde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi kadrolarının işlerini nasıl yasal mevzuat çerçevesinde, nasıl kamu yararını gözeterek ve nasıl bu temel belediyecilik anlayışı çerçevesinde gerçekleştirdiği görülecektir. Bundan sonra anlatacaklarım hep bu bütüncül bakış açısıyla, bu kapsamda değerlendirilmelidir. Sayın Başkan, sayın heyet; bu doğrultuda, hakkımda suç isnadında bulunulan eylemlerden 3 tanesinin münferit olarak ayrı değerlendirilip cevaplandırılması gerekirken, diğerleri ise iddianamenin "Medya Arşivi, Kültür Arşivi ve Reklam Yönetim Müdürlüğü" başlıklı 5. bölümünde belirtilen ihalelere yöneliktir. Bunun haricinde tarafıma örgüt üyeliği suçlaması yöneltilmektedir. Ben de savunmamın bundan sonraki kısmında öncelikle Eylem 25, Eylem 26 ve Eylem 30'a yönelik beyanlarımı sunacağım. Sonrasında, 5. bölümdeki iddialara ilişkin, mümkün olduğunca beyanlarımı gruplandırarak, bütün halinde sunmaya çalışacağım. Son olarak da örgüt üyeliğine ilişkin iddialara karşı beyanlarımı sunduktan sonra, genel bir değerlendirmeyle savunmamı tamamlayacağım. İzninizle 25. eylemle başlamak istiyorum. İcbar suretiyle irtikap suçlamasının tarafıma yöneltildiği bu eylemde 2 konu bulunmaktadır: 1. konu: Beşiktaş 1799 ada 1 parseldir. 2. konu: Eyüpsultan Göktürk 246 ada 5 parsel ve 244 ada 1 parsellerde gerçekleştirilen Pasifik Holding'in Next Level isimli projelerine ilişkin silüet onayı konularından kaynaklıdır. Dolayısıyla, bu eylemdeki 2 konuyu ayrı ayrı ele alıp cevaplayacağım. Müşteki, Beşiktaş'taki 1. proje alanı ile ilgili olarak ifadesinde özetle şu hususları bildirmektedir: Projelerinin Beşiktaş Belediyesi’nde ruhsat işlemlerini hukuka uygun bir şekilde hallettikten sonra, kanunda yer almadığını iddia ettikleri Büyükşehir’in Öngörünüm isimli Silüet Birimine gönderdiğini, bu birimde dosyalarının 8-10 aylık bir süre işlem yapılmadan bekletildiğini, sonrasında danışmanları vasıtasıyla randevu alınarak benimle görüşme yapıldığını, bazı kreşlerin inşaat malzemeleri karşılığı kendi şirket çalışanlarının yaptıkları teknik çalışma sonucunda fatura bedeli karşılığında 18.01.2023 tarihinde Halk Bankası marifetiyle malzemelerin fiyatlarını ödediğini, mecburen parayı ödemek zorunda kaldıktan birkaç gün sonra da silüet raporunun onaylandığını iddia etmiştir. Dolayısıyla, müştekinin ifadesinin ilk kısmında 3 temel iddia bulunmaktadır: 1. iddia: Kanunda yer almayan belgelerin keyfi biçimde istenmesi, 2. iddia: İşlem yapılmadan dosyalarının 8-10 ay süreyle bekletilmesi, 3. iddia: Kreş inşaat malzemeleri için para ödemek zorunda kaldıktan sonra silüet raporunun onaylanması.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Peki, gerçekten böyle midir? Bu iddiaların bir doğruluk payı var mıdır? Tek tek bakalım. 1. iddiayla başlayacağım. Tabii, öncelikle "silüet onayı nedir?" bu temel soruya bir açıklık getirmemiz lazım. Bilindiği gibi İstanbul'un silüeti eşsizdir; doğal, tarihi bir miras olarak korunması gereken bir kültür varlığıdır. İstanbul Tarihi Yarımadası'nın o camilerle süslenen hattıbalası olarak bilinen –bala en yüksek demektir, yani yükseklik sınırı belirlenmiştir– 1936 yılındaki ilk planlarında da 2009 yılındaki son Çevre Düzeni Planı dahil son planlarında da bu silüet koruma altına alınmıştır. Bu amaçla 2011 yılında da İBB Meclis kararıyla Çevre Düzeni Planı notuna; İstanbul'un özgün silüetini oluşturan alanlar ile silüeti etkileme potansiyeline sahip çeper kent alanlarında, kent görünümündeki silüetteki değişimi kontrol etmek amacıyla kısıtlayıcı koşullar getirilebilir hükmü eklenmiştir, Çevre Düzeni Planı'na. Şimdi, Çevre Düzeni Planı nedir? Bunu da açıklamak lazım. Çünkü savunmamda çok geçecek. Çevre Düzeni Planı, bir şehrin anayasasıdır. En üst ölçekli mekansal planlamadır bizim imar mevzuatımızda. Bir şehrin mekansal, stratejik olarak nasıl gelişeceği, hangi bölgelere doğru kentsel gelişimi olacak, hangi bölgelerde olmayacak, kısıtlanacak; şehrin ana ekonomik, sanayi gibi, işte turizm gibi sektörleri nerelerde gelişecek; işte bu şehrin demiryolu, havalimanı, işte ana ulaşım aksları, limanları nerede olacak gibi tüm sorulara cevap veren ve bunun mekansal kurgusunu yapan en üst ölçekli plandır. Yani şehrin anayasasıdır. Buna göre bütün alt ölçekli planlar belirlenir. İstanbul'un 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı da 2009 yılında büyük bir çalışmayla hazırlanmış, tamamlanmış, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinde de oy birliğiyle onaylanmıştır. Maalesef o plan sonrasında merkezden kararlarla delik deşik olmuştur ama halen daha yürürlüktedir bu plan. Ülkemizdeki imar mevzuatı çerçevesinde de bu Çevre Düzeni Planı'na göre Nazım İmar Planlarını Büyükşehir Belediyesi hazırlar ve onaylar. Bu Nazım İmar Planları büyük oranda 1/5000 ölçekli yapılır. Bunlarda da nereler konut alanı olacak, nereler ticaret alanı olacak, sanayi alanı olacak, ana ulaşım aksları nasıl olacak diye, yoğunlukların ne kadar olacağı diye genel plan kararları verilir. Bunun üzerine de daha alt ölçekli ilçe belediyeleri 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planları hazırlar. Uygulama İmar Planlarında da artık yapılaşma yükseklikleri, binaların çekme mesafeleri, yolların genişlikleri, yani yapılaşmaya ilişkin bütün kararlar verilmiş olur. Bu da İlçe Belediyesinde Meclis kararıyla onaylanır, sonra büyükşehirlerde Büyükşehir Belediyesine gelir. Büyükşehir Belediye Meclisinde onaylandıktan sonra Başkanlık onayıyla yürürlüğe girer. Buradan tekrar konumuz olan İstanbul'un silüetinin korunması meselesine dönersek, Çevre Düzeni Planı'na konulan bağlayıcı hükümlerin tam aksine, 2009 sonrasında İstanbul'un muhafaza edilmesi gereken silüetinin son derece tahrip edildiği görülmektedir. Bugün Sultanahmet'in o kalem gibi minarelerinin arasından baktığınızda, maalesef öyle 3 tane gökdelen görürsünüz. Orada İstanbul'a ihaneti görürsünüz. O yüzden, o 2012 yılında yapılan o gökdelenlerden sonra kamuoyunda da ciddi tartışmalar başlamıştır. Yıkım kararları alınmasına rağmen yıkılmamış, maalesef orada duruyorlar ama İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi sonrasında daha detaylı kararlar almaya başlamıştır. 2014 yılından itibaren de İBB, bahsetmiş olduğum 2011 tarihli Çevre Düzeni Plan notu ve yönetmelik çerçevesinde silüet onayları kararları almaya başlamıştır, 2014 yılından itibaren. Sonrasında ise 2018 yılından itibaren silüet onayı ile ilgili maddeler doğrudan Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği'ne ve 20.04.2018 tarihli İstanbul İmar Yönetmeliği'ne eklenerek imar mevzuatı açısından gerekli bir belge haline almıştır. Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’nin 57, İstanbul İmar Yönetmeliği’nin de 60. maddesinin 26. fıkrası şu şekilde belirtiyor: Aşağıda belirtilen niteliklerden en az birini taşıyan yapı veya yapılar için Büyükşehir Belediyesince silüet onayı zorunluluğu getirilebilir: A) Müstakil yapı adedi 30 veya daha fazla olan uygulamalar, B) Bir parselde toplam yapı inşaat alanı 60.000 m²’den fazla olan yapı ve yapılar topluluğu, C) Binanın herhangi bir cephesinden görünen en düşük kottaki bina yüksekliği 60,50 metreyi geçen yapılar.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bu üçünden en az biri olduğu takdirde, İBB silüet onayı zorunluluğu getirir. Dolayısıyla, İBB’nin meclis kararına dayanarak 2014 yılından bu yana yapmış olduğu silüet onayı, 2018 sonrasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca onaylanan İmar Yönetmeliği gereğince yapılmıştır. Konunun, bazı ifadelerde geçtiği gibi Boğaziçi Yasası veya öngörünümle hiçbir ilgisi yoktur. Peki, bu kararlar daha önceden İBB'de nasıl alınıyordu? İmar ve Şehircilik Daire Başkanı’nın tek bir imzasıyla, şifahi istenen belgeler üzerine atılan bir parafla onay veriliyordu. Bu durum tek bir kişinin keyfi bir karar almasına sebebiyet verebileceğinden, biz bu uygulamayı da değiştirdik. Bu bağlamda, İstanbul İmar Yönetmeliği’nin 69. maddesi gereğince, 4. maddede belirtilen şekilde İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde 23.10.2020 tarihinde Mimari Estetik Komisyonu kurulmuş; 06.05.2021 tarihinde de komisyonun çalışma usul ve esaslarına ilişkin yönergeler yürürlüğe sokulmuştur. Bu bahsettiğim ve savunmamda bahsedeceğim bütün belgeler sizlere takdim edildi. Yani eylemlere ilişkin anlatacağım her şeyi belgeyle konuşacağım. Bu belgeler de hepinizin önünde olursa daha da kolaylaştırıcı olur diye düşünüyorum. Bu yönergeler, bahsedeceğim, referans vereceğim ilerideki resmi yazıların hepsi oradaki dosyalarda yer alıyor. Böylelikle, göreve geldikten sonra tedricen, İstanbul'da silüet onayı kararlarını içerecek biçimde, kent estetiği ve şehirciliğe ilişkin kararların ne şekilde, hangi gerekçelerle, hangi belge ve projelere dayanarak alınacağı kural ve kaidelere bağlanmıştır. Öncesinde Daire Başkanının tek bir imzasıyla onaylanan silüete ilişkin kararlar, mevzuata uygun bir biçimde, her biri kendi alanında uzman 5 kişilik Mimari Estetik Komisyonu tarafından karara bağlanmaya başlamıştır. Belediyecilikte daha birçok alanda gerçekleştirmiş olduğumuz gibi bu konuda da yürütülmekte olan işlemler disiplin altına alınmış; kriterleri belli, keyfiyetten uzak hale getirilmiştir. İstanbul’un tarihi, kültürel mirasını, kentin önemli bir kimlik değeri olan ama maalesef yıllar itibarıyla gerçekleşen yanlış uygulamalar ile son derece tahrip edilen silüetinin korunması amacıyla; farklı uzmanlık alanlarından gelen, konularında deneyimli mesleki insanları ve idarecilerden oluşan bir komisyonda yürütülen değerlendirmeler doğrultusunda kararlar alınmıştır. Tüm bunlarla birlikte, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bu dosyada talep edilen ve dosyaya sunulmuş olan, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından bir bilirkişi raporu hazırlanmıştır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından iddia konusu 2 projenin de dahil olduğu, silüet onayı getirilen 32 adet proje inceleme konusu edilmiş ve hepsinin –bakın hepsinin– cephe ve silüet onayına tabi taşınmazlar arasında olduğu net biçimde tespit edilmiştir. Buradan iddia konusu Beşiktaş ilçesi Ortaköy Mahallesi 1799 ada 1 parseldeki projeye dönersek; söz konusu bilirkişi raporunun 11. maddesinde ortaya konulduğu üzere, tam şöyle söyleniyor: Söz konusu projenin toplam inşaat alanı 98.840 m² olup ilgili yönetmelikte belirtilen 60.000 m²’den fazla olduğundan, silüet onayı alınması gereken yapılar içinde kalmaktadır. Dolayısıyla, birinci iddia çökmüştür. Neydi bu birinci iddia? Hukuken gerekli olmayan, keyfi belgeler istenmesi. Hayır, hukuken gerekli, alınması zorunlu belge İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından talep edilmiş ve süreç işletilmiştir. Şimdi projenin kendisine ilişkin değerlendirmeye ve ikinci iddia olarak öne sürülen silüet onay sürecini incelemeye geçebiliriz. Görsel 1'i açabilir miyiz? Şimdi bu söz konusu parsel, biraz büyütebilirsek, Beşiktaş İlçesi, Ortaköy Mahallesi'nin içerisinde kalıyor. Son derece merkezi bir yerde. Şurası Barbaros Bulvarı. Şurası zaten karşıya, Boğaziçi bağlantısına kesişimde, Zorlu Center'ın hemen kuzeyinde, Etiler yol bağlantısı üzerinde bir parsel. Şu parsel. Bu, eski görünüşü. İstanbul'un gayrimenkul değeri en yüksek belki de yerlerinden biri. İkinci görseli açabilirsek... Burası, burası, şöyle aşağıya gelirsek, önce aşağıyı görelim. Burası askeri lojman alanı. Yani bu gördüğünüz bloklar vardı burada. Subay lojmanları olarak geçen bir bölge. Buranın 1963 ve 1982 yıllarında mevzi imar planlarıyla yapılaşmış, kademeli olarak yapılaşmış, 5 ve 10 katlı bloklar halinde yapılaşmış bir yer. Askeri lojman ve kısmen park alanı. Bu eski görünümü, şimdi bu yok tabii, yıkıldı. Bu da kısmen yeni görünümü. Daha sonrasında işte yapılan, size birazdan anlatacağım plan değişikliğiyle 2 tane kulenin yükseldiği, altında işte AVM'lerin yer aldığı bir projeye dönüşümü, askeri lojman alanı iken.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Burasının sürecini şimdi anlatmaya başlarsam şöyle: 01.03.2019 yılında bu alan, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında rezerv yapı alanı ilan ediliyor. Yani söz konusu projede Afet Yasası kullanılarak kamusal mülkiyetlerdeki rant yaratma projelerinden bir tanesidir. İstanbul'daki yüzlerce projeden bir tanesidir. Rezerv yapı alanı ilan edilmesiyle birlikte, daha önce belediyedeki yetkiler ne oluyor? İmar planı yaptırma, onama yetkisi Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına geçiyor. 21.09.2020 tarihinde Bakanlık, bu parselde yapılanma şartlarının emsal 1,80, yükseklik zemin + 23 kat, 24 kat yani, olacak biçimde imar planı değişikliği teklifi hakkında belediyemizden görüş istiyor. Emsali de anlatmak isterim çünkü bu da çok geçecek, teknik bir tabir. Emsal, bir parseldeki yapılaşma katsayısıdır. Yani sizin 1000 metrekare parseliniz varsa, emsal 2 diyorsa planda, toplam 2000 metrekare inşaat yapabilirsiniz orada. İstanbul'da çok eski imar planları haricinde en yüksek emsal 3'tür. O gördüğünüz gökdelenler vesaire genelde 2,5 - 3 emsal arasında yapılır. Ama şöyle bir şey kafanıza takılabilir: "Yani 2 emsalli apartman da yapılıyor, nasıl bu gökdelen yapılabiliyor?" Orandaki temel husus şu; tabii parselin büyüklüğü önemli en başta ama bu emsalle birlikte plan notlarında verilen emsal harici alanlar vardır. Bakanlık planlarında çoktur bu. Yani açığa çıkan bodrum katların emsal harici tutulması, çıkmaların emsal harici tutulması vesaire... O emsal 2, o plan notlarıyla beraber 3'e, 4'e çıkar. Emsalin ama ana yapılaşma metrekaresini belirleyen değer emsaldir. Sonrasında, bu bizden görüş talep ediliyor, Başkanlığımız da söz konusu teklife yönelik özetle; teklifin kamusal donatı dengesini bozan, meri plan nüfusunu arttırıcı, kentin silüetini olumsuz yönde etkileyecek nitelikte olduğuna dair gerekçelerle 29.11.2020 tarihli olumsuz görüşünü Bakanlığa sunuyor. Sonrasında, 1 Şubat 2021 tarihinde Bakanlık; emsal 1,65, yani emsali indirmiş, yüksekliği de zemin + 15 kat yapılanma koşullarında, yüksekliği de indirmiş, görüşümüz ilk defa dikkate alınmış, enteresan, Ticaret-Turizm-Konut alanı fonksiyonlarında, kısmen de park ve yol alanı fonksiyonlarında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca nazım ve uygulama imar planları onaylanmıştır. 01.02.2021 tarihinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bu planları onaylamıştır. Aslında konut projesi bu, plan notlarında %85'inin konut olduğunu söylüyor. Bunu da bilgi mahiyetinde söyleyeyim, neden karma bir kullanım veriliyor "Ticaret-Turizm-Konut"? Burası Boğaziçi geri görünüm etkilenme bölgesinde kalıyor. Boğaziçi Kanunu'na göre normalde silüeti korumak amacıyla konut alanlarında 5 katı geçemezsiniz. Ama maalesef konut olmasına rağmen kağıt üzerinde fonksiyon değişikliği, yani fonksiyonun karma kullanımı olduğu gösterilerek bu kat yüksekliği aşılmış oluyor. Bunu ilk Etiler Polis Okulu'nda yaptılar. Danıştay ilk önce bunu iptal etti, sonrasında nedense kararını değiştirdi ve maalesef bu silüeti bozacak nitelikte bu tip plan değişikliklerinin de önü açılmış oldu. Askıya çıkan planlara 04.03.2021 tarihinde Başkanlığımızca itiraz edilmiştir. Söz konusu plan değişikliklerinin donatı dengesini bozucu, trafik yoğunluğunu arttırıcı, ana planların kurgusuna ve bütünlüğüne aykırı, toplam inşaat alanı ve nüfusu arttırıcı, mülkiyeti kamuya ait yerlerin kamu yararına kullanılması gerekirken kamusal alanları azalttığı gerekçeleri gösterilerek itirazlarımız sunulmuş; fakat bu itirazlarımız dikkate alınmamış, söz konusu imar planları kesinleşmiş. Böylelikle İstanbul'ın orta yerinde kamuya ait bir askeri alan, lüks konut fonksiyonuyla yoğun yapılaşmaya açılmıştır. Görsel 3'ü açarsak çok kısa bir de plan paftası üzerinden göstereyim. Eski imar planı solda gördüğünüzdür. Gördüğünüz gibi askeri lojman alanıdır. Yükseklikleri kademeli olarak yükselen 5 - 10 kat arasındadır. 17.860 metrekare o inşaat alanı, eski planların inşaat alanıdır. Yeni plan sağda gördüğünüzdür. Yükseklik 16 kat, muhtemelen bodrum katlarla daha da yükselir. Emsali 1,65'e çıkmış, inşaat alanı 28.360 metrekare. Bu ne demek? Yaklaşık 2 katı bir nüfus da geliyor demek. Bu ne demek? Buraya bir trafik yoğunluğu, İstanbul'un en trafik yoğunluğu olan bölgesine trafik yoğunluğu getirmek demek. Bu demek betonlaşma demek. Bu planlama sürecinde görüleceği üzere, şehircilik ilkeleri çerçevesinde tüm itirazlarımıza rağmen kamusal alanları azaltan imar planları yürürlüğe girmiştir.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Şimdi buradan iddianın odağı olan proje ilişkin silüet onay sürecine geçersek, Görsel 4'ü açabilirsek... Burada anlatacağım silüet onay sürecinin bir takvimini oluşturduk ki daha rahat takip edilebilsin diye. Burada da görüleceği üzere, 19.08.2022 tarihinde Beşiktaş Belediyesi tarafından bu projeye ilişkin silüet onayı talebinin Başkanlığımıza iletildiği görülmektedir. Bu evrakların hepsi önünüzde var; talep yazıları, cevap yazıları. 12.09.2022 tarihinde ise incelenmesi gerekli olan mimari proje, 3 boyutlu görseller, alan hesaplamaları, İstanbul'un çeşitli bakı noktalarından bina yüksekliğine ilişkin görünüşler, işte çevre yapılaşma koşullarıyla bu binanın ilişkisi... Bunların hepsini içeren, bunların hepsinin yer aldığı katalog, firma tarafından müdürlüğe elden teslim edilmiştir. Bu konuda ve bundan sonraki anlatacağım silüet talebiyle ilgili süreçlerde belediyenin onay takviminin katalog teslimiyle başladığını söyleyebilirim. Çünkü bu belge gelecek ki müdürlükteki raportör arkadaşlar şeyi incelemeye başlasın, projeyi incelemeye başlasın. 26.10.2022 tarihinde İmar Müdürlüğü gerekli incelemelerini tamamlamış, dosyayı karar alınmak üzere Mimari Estetik Komisyonuna havale etmiştir. Mimari Estetik Komisyonu da 11.11.2022 tarihli toplantısında projenin uygun olmadığına karar vermiştir. Takdir edilmeli ki eksik, hatalı bir projeyi, mevzuata aykırı bir biçimde emsal harici inşaat alanı içeren bir projenin Mimari Estetik Komisyonu tarafından uygun bulunması doğru değildir. Mimari Estetik Komisyonu da tüm bunları incelemiş, bakmış ve projenin uygun olmadığına karar vermiş. Görüleceği üzere söz konusu ilk başvuru idarenin olağan çalışma akışı içerisinde sonuçlandırılmıştır. Dolayısıyla işlem yapmadan 8 - 10 ay süre bekletildiğine dair ikinci iddia da tamamen gerçek dışıdır, o da çökmüştür. Sonrasında, iddianamede tanık olarak yer alan proje sahibi firmanın danışmanlığını yapan Şehir Plancısı Aytaç Ülkebaş tarafından talep edilen randevu doğrultusunda, firma yetkilisinin bahsettiği görüşme 27.12.2022 tarihinde İBB Saraçhane hizmet binasındaki makam odasında benimle gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmede, müşteki konumundaki firma yetkilisine ve danışmanına tarafımdan da projenin yönetmeliğe aykırı olan, düzeltilmesi gereken hususları bildirilmiştir. Sonrasında projede gerekli düzeltmeler yapılarak 28.12.2022 tarihli Beşiktaş Belediyesinin yazısı ile Başkanlığımıza ikinci başvuru yapılmıştır. Bakın bu yeni başvurudaki projede bina yüksekliği düşürülmüş, asma katlar projeye ilave edilmiş, çatı ızgara sistemi iptal edilmiş, daha önce inşaat emsal hesabına katılmayan çatı katları hesaba dahil edilmiştir. Yeni başvurudaki imar mevzuatı çerçevesinde gerekli olan düzeltmelerin varlığı ve yeni başvuruda bunların yapılmış olması, ortada keyfi bir bekletmenin olmadığını ispatıdır. Sonuç olarak söz konusu ikinci talep, 2 gün sonra toplanan Mimari Estetik Komisyonuna havale edilmiş, yine aynı gün, 30.12.2022 tarihinde yapılan toplantıda Komisyon olumlu kararla onay vermiştir. Apaçık görülmektedir ki bırakın bekletmeyi, kendilerinin sene sonu ruhsat evraklarını yetiştirme ricalarına karşılık yardımcı olunmuş; zaten daha önce bütün proje baştan aşağıya incelenmişti. Yapılan düzeltmeler sonucunda teslim edilen projenin silüet onay süreci çok hızlı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Ortada herhangi bir mağduriyet söz konusu değildir. Konunun özü şudur: Bu kişilerin mevzuata aykırı düzenleme içeren projeleri reddedilmiştir. Daha fazla rant elde etmek uğruna ısrarla bu düzeltmeleri yapmamışlardır. Yani bir de "Daire Başkanıyla görüşelim, belki sorunumuzu oradan çözeriz" diye bir randevu talep etmişlerdir. Gelip görüşmüşlerdir. Benden de müdürlükteki arkadaşların söylediğinin aynısını, yani "Bu düzeltmeleri yapmadığınız takdirde, bu projeyi mevzuata uygun hale getirmediğiniz takdirde bu projenin onaylanmayacağını" duyduktan sonra gerekli düzeltmeleri yapmışlardır. Düzeltmeleri yaptıktan sonra da Mimari Estetik Komisyonuna havale edilip bu proje onaylanmıştır. Konu bu kadar basittir, konunun özü budur. Dolayısıyla ikinci iddia da çökmüştür.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Gelelim son ve en önemli iddiaya. Yani diyor ya "Mecburen ödenen para sonrasında projenin silüet onayı yapıldı" iddiasına. Görsel 3'ü açabilir miyiz? Az önce belirttiğimiz üzere, silüet onayı 30.12.2022 tarihinde onay yapılmıştır. Müşteki tarafından savcılık makamına, bu konuyla ilgisi olduğu iddiasıyla, kendi şirketlerinden başka bir firmaya yapılan banka havale işlemlerine ilişkin 1 adet Halk Bankası dekontu sunulmuştur. Banka havale işleminin tarihi kaçtır? 18.01.2023. Yani silüet onayından 19 gün sonra, haftalar geçmiş. Dolayısıyla para ödedikten sonra onayın yapıldığı iddiası da belgelerle ortaya konulduğu üzere kesinlikle doğru değildir. Ortada ne icbar vardır ne de irtikap vardır. Sonuç olarak müştekinin bu konudaki 3 tane ana iddiası da çökmüştür, belgeleriyle çökmüştür. Şimdi de eylemdeki ikinci konuyu açıklamak isterim, yani Kemerburgaz'daki ikinci proje alanı. Burada da müşteki şu beyan ve iddialarda bulunmaktadır: Bu projelerde ilçe belediyesinin silüet raporuna ihtiyaç duymadan inşaat ruhsatı verdiğini, silüet onayı alınmadan ruhsatlarını aldığını, daha sonra Belediye Başkan Yardımcısının ısrarı üzerine silüet onayı alma sürecine mecbur kaldıklarını iddia etmektedir. Sonrasında kendi danışmanıyla aralarında geçen birtakım görüşmeleri aktarmış. İşin özü itibarıyla dosyadaki söz konusu çekleri fatura karşılığı ödediğini, sonrasında da silüet onayı yapıldığını iddia etmiştir. Öncelikle bu projede 2 ayrı parsel söz konusudur. 246 ada 5 parselde gerçekleştirilen proje, bilirkişi raporunun, yani o savcılığın talep ettiği ve aldığı bilirkişi raporunun 16. maddesinde de incelendiği üzere, 82.493 metrekare inşaat alanına sahip olup 60.000 metrekare üzerinde olmasından ötürü İstanbul İmar Yönetmeliği'ne göre silüet onayı alması gerektiği bir yapıdır. Bilirkişi raporu da böyle söylüyor. 244 ada 1 parseldeki proje ise 89.600 metrekare inşaat alanına sahip olup yine bilirkişi raporunun 17. maddesinde incelendiği üzere yine silüet onayı alması gerekli yapıdır. Dolayısıyla dönemin Eyüpsultan Belediye yönetimi, söz konusu projeleri silüet onayı almadan ruhsat düzenleyerek hatalı bir idari işlem yapmıştır. İlçe belediyesinin bunu bilmeme imkanı yoktur çünkü silüet onayları yönetmeliğin ilgili maddeleri ilgi tutularak defaatle İBB tarafından tüm ilçe belediyelerine yazı ile bildirilmiştir. Müşteki yapılan bu hatalı idari işlemi ifadesinde ikrar etmiştir. Ancak söz konusu ruhsat onayında çok daha vahim bir tablo var, vahim bir durum gerçekleşmiş burada. Eyüpsultan Belediyesi, bırakın silüet onayını, imar planı yürürlükte olmayan bir parsele ruhsat düzenlemiştir. Bakın, imar planı olmayan bir parsele ruhsat düzenlemiştir. Şayet mevzuata aykırı bir işlem aranıyorsa, suç aranıyorsa buradadır. Bu noktada zaten silüet onayı yapılması mümkün değil, imar planı yok. O tarihte mümkün olmayan söz konusu alanın imar planları açısından da süreci, dolayısıyla bir incelememiz gerekir. Bu inceleme şunu gösterecek bize: Bir yandan yürüttüğümüz tüm işlemlerin nasıl hukuka ve mevzuata uygun şekilde titizlikle gerçekleştirildiğini gösterirken diğer taraftan da bizlerin nasıl kamu yararı, şehircilik ilkeleri, İstanbul'un çevresel ve ekolojik değerlerini korumak adına hassasiyetle mücadele ettiğimizi gösterecektir. Görsel 6'yı açabilirsek... 2009 tarihinde onaylanan 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı'nda –biliyorsunuz az önce de bahsettiğim gibi bu plan ana gelişim kararlarını belirleyen şehrin anayasasıdır– parsel de şurada kalıyor. Tabii bu görselden ne anlamamız gerekiyor bizim? Bu parsel gördüğünüz gibi orman alanlarının içinde kalıyor, tarım alanlarının içerisinde kalıyor, içme suyu havzalarının içerisinde kalıyor. Bu Çevre Düzeni Planı'nın ana ilkesel kararı şudur: "Kenti kuzeye doğru büyütmeyeceksin." Niye? Çünkü orada kuzey ormanları var, orada su havzaları var, tarım alanları var. Kenti bu yöne doğru büyütürsen biz artık yaşamsal değerlerimizi kaybetmiş olacağız. Ama maalesef bu ana ilkenin aksine sürekli kararlar alınarak İstanbul bir belirsizliğe, bir geleceksizliğe doğru yol almıştır. Bu da onlardan biridir, bu proje onlardan biridir. Bu Çevre Düzeni Planı'ndaki fonksiyonu; kentsel bölgesel yeşil ve spor alanı, gelişimi yoğunluğu denetim altında tutulacak alan ve orman alanı olarak belirlenmiş bu parselin bulunduğu bölge.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Görsel 7'yi açabilirsek... Bu parsellerin bulunduğu bölge, Eyüpsultan Belediyesi mali hazinesine ait kamu mülklerinin bulunduğu yerdir. Sonradan satışı yapıldı bunların ama süreç başlarken hepsi kamu mülkiyeti ve tescil harici alanlardı. Görüyorsunuz bölgenin kuzeyi orman alanı. Bölgenin içerisinden havza koruma bölgesi geçiyor, yani su havzasının koruma bölgesi, ikinci koruma bölgesi. Bunların derecelendirmesi vardır. Hiç yapılaşılmayacak yer, belirli yoğunluklara göre birinci, ikinci koruma bölgeleri belirlenmiştir. Bölge içerisinden Kırkçeşme Galeri Hattı geçiyor. Kırkçeşme Galeri Hattı da şudur: İstanbul tarihi boyunca her zaman su sorunu çekmiş bir kenttir; yani Roma, Bizans, Osmanlı dönemlerinde... Kanuni Sultan Süleyman da şehir çok geliştiği zaman Mimar Sinan'a diyor ki: "Bu sorunu çözmek için bir çözüm bul." Mimar Sinan da bu Belgrad'daki suları İstanbul merkezine taşımak için bir sistem oluşturuyor; yani buradaki uzun kemer, işte devamındaki bentler, galerilerin oluşturduğu bir 55 kilometrelik bir sistem kuruyor. Kırkçeşme adı da bunun üzerindeki, bu galeri sisteminin üzerinde 40 tane çeşme vardır, bu sayede Belgrad suları o Mimar Sinan'ın güzelim bentleri, kemerleriyle İstanbul'un merkezine kadar taşınmıştır. Roma'nın altyapısı üzerine bunu inşa etmiştir, müthiş bir şeydir. Bu Kırkçeşme Galeri Hattı da bu parsellerin içerisinden geçiyor ve bunun sağında solunda, Bölge Koruma Bölge Kurulları kararıyla 100 metre koruma bantları vardır. 100 metre sağında solunda... Bu projeyle o da ihlal edilmiştir. Dolayısıyla, söz konusu üst ölçekli planda İstanbul'ın ekolojik ve tarihi varlıkları gözetilerek yapılaşması kısıtlanmış bu bölgenin, İstanbul'un kamusal ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde yeşil ve spor alanı düzenlenmesi kararlaştırılmıştı Çevre Düzeni Planı'nda. Ancak söz konusu alan, yine bir önceki eylemde gördüğümüz gibi, 6306 sayılı kanun gereğince Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca "rezerv yapı alanı" ilan edilmiştir; yine afet yasası kullanılarak... Ki burası, tekrar belirtmek isterim ki yapılaşması kısıtlanmış boş bir alan ve planda yeşil alan olarak belirlenmiş. Yani olası bir afette belki kullanacağız orayı, çadır alanı yapacağız. Ama burası da rant değeri çok yüksek bir emlak gayrimenkul projesiyle yapılaşmaya açılmıştır. Rezerv alanın sınırları şudur; rezerv yapı alanı... Parseller şu şekildedir, aralarda da parseller vardır, plan bütününde yapılmıştır. Bu plan ile bölge; kuzey ormanlarına, su havzalarına doğru yapılaşma baskısı ve nüfus yoğunluğu arttıracak biçimde, çevreye emsal teşkil edecek şekilde yönlendirilmiştir. Görsel 8'i açabilir miyiz? Bakın tekrar buradan, biraz aşağıya kaydırırsak daha iyi göreceğiz, heh... Bakın bu proje alanının olduğu yer, bu Uzunkemer, bahsettiğim Uzunkemer. Bu da havalimanına giden bağlantı yolu, Hasdal-Kemerburgaz yolu. Şimdi diyorum ya "çevreye emsal teşkil edecek şekilde gelişmeyi tetiklemiştir" diye, bakın sadece şu ekran üzerinden biz tutukluyken olanları anlatacağım size. Şu Uzunkemer'in bitişiğinde tarım alanı vardı, 1985 planlarından beri tarım alanı burası. Zaten orada bir koruma bandı var, yapılaşmaması gerekiyor. Bu tarım alanı, gene biz burada tutukluyken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından gene "rezerv yapı alanı" ilan edildi ve 4 katlı konut ve ticaret alanına açıldı şu bölge. Şu bölge, burası Darülaceze'nin binaları vardı burada, Sosyal Yardımlaşma Vakfı'nın arazisiydi. Sonrasında özel bir üniversiteye kullandırtıldı ama kamu arazisi... Planlarda da sosyal altyapı alanı olarak belirlenmiş. İçerisinden de su havzası sınırı geçiyor, yani yapılaşmaya kısıtlı bölge. Bu bölge de rezerv yapı alanı ilan edildi. Bu bölge de yeni konut ve ticaret, lüks konut... Lüks konut ve ticaret alanına açıldı. Bakın şu bölge tarım alanıdır komple. Yıllardır burada kaçak yapılaşmaya göz yumulmuştur. Biz göreve geldik, birçok tespit yaptık, o dönem Eyüpsultan Belediyesi'ne yazılar yazdık, bir kısmını yıkabildik, bir kısmını yürütmeyi durdurma aldı. Onlarca suç duyurusu yaptık, bir tanesi dahi işleme konulmadı. Kaçak! Ve imara uygun hale getirilmesi mümkün değil, tarım alanı, oranın planı yok. Bir tanesi dahi işleme sokulmadı burada.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bu kemer bağlantı yolu içerisinde Ziraat Bankası'nın mülkiyetindeki yeşil alanlar, bomboş yeşil alanlar vardı, imara açıldı. Daha bir iki ay önce yeni imar planı gene askıya çıktı çünkü sürekli iptal ediliyor. İptal ediliyor, küçük değişikliklerle yeniden yapılıyor, iptal ediliyor, yine yapılıyor. Dolayısıyla, yani çevreye emsal teşkil etmesini diyorum ya, bir şehir böyle kanser gibi büyür işte. Durduramazsınız. Yani bir planlama aklı yoksa, ona dair bir irade yoksa, belki de tam aksi yönünde de bir niyet varsa bu şehir böyle ormanlarına doğru, su havzalarına doğru büyür ve gelecekte biz susuz kalırız, nefessiz kalırız. O oluyor şu anda, parsel parsel o oluyor şu anda. Bu proje de onlardan bir tanesidir. 14.02.2021 tarihinde ilgili parselleri içeren 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı değişikliği, parsel ölçeğinde Çevre Düzeni Planı değişikliği yapıldı. Yani bu da acayip... Bakanlıkça onaylanmış. 4 Haziran 2021 tarihinde de proje alanının nazım ve uygulama imar planları, yine Bakanlık Makamınca onaylanmıştır. Bu imar planları incelendiğinde, az önce bahsetmiş olduğum temel gerekçelerin yanı sıra, İçme Suyu Havza Yönetmeliği açısından, orta mesafeli koruma kuşağında kalan konut-ticaret alanlarında, mevzuatın çok üzerinde nüfus yoğunluğu ve yapılaşma kararları getirdiği görüldü. Bu nedir? İSKİ'nin bir İçme Suyu Havza Yönetmeliği vardır. Ona göre, belirli bir yere kadar hiç yapılaşma olmaması gerekir. Belirli yerde ise belirli yoğunluklar belirlenmiştir. Burada da 30 kişi/hektar, yani 1 hektarda 30 kişi yaşayacak diye yönetmelikte hüküm var. Burada kaç olmuş bu değişiklikle beraber? 110'a çıkmış. Yani suyumuz elimizden gidiyor. Planın sosyal donatı alanı standartlarını sağlamadığı ve tarihi Kırkçeşme Galeri Hattı'nın koruma kuşağında yapılaşma kararları getirdiği tespit edilmiştir. Bu temel gerekçeler ve daha birçok teknik hususla beraber; 18 Mart 2021 ve 3 Haziran 2021 tarihinde, bu çevre düzeni ve nazım uygulama imar planlarına, şehircilik ilkelerine ve kamu yararına aykırı, planların bütünlüğünü bozucu ve İstanbul'un yaşamsal doğal varlıklarına, su havzalarına doğru yapılaşmayı arttırıcı nitelikte olmaları nedeniyle başkanlığımızca itiraz edilmiştir. Sonrasında, söz konusu rezerv yapı alanında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından onaylanan bu planlar, dava konusu edilerek mahkemeye taşınmıştır. 14 Aralık 2022 tarihli, 2021'e 1525 esas sayılı kararla, tam da bahsettiğim bu gerekçelerle —mahkeme de bunlara, bu gerekçelere, tam da bunlara bahsetmiş— çevre düzeni, nazım ve uygulama imar planları iptal edilmiştir. Ancak sonrasında, örneğini maalesef yüzlerce kez gördüğümüz üzere, küçük değişikliklerle 2023 yılı içerisinde yeniden Bakanlık tarafından imar planları onaylanmış; o planların da iptal edilmesi üzerine tekrar aynı işlem gerçekleştirilmiştir. Görsel 9'u açabilir miyiz? Böylelikle, idari yargının imar planları üzerindeki denetimi adeta atlatılmış, söz konusu davalar halen daha sürerken inşaatlar tamamlanmış, yine hukuk yok sayılarak projeden satışlar gerçekleştirilmiştir. Bunu uzun uzun anlatmayacağım ama şöyle aşağıya doğru kaydırırsak, bu, askıya çıkan planların ve davaların sürecini anlatıyor. Bakın, en sona gelirsek, buranın 4. planı iptal edildi. Türkiye'de artık Bakanlığın ve bazı belediyelerin yaptığı imar planları üzerinde idari yargı denetimi kalkmıştır. Yok artık! Bir plan yapılıyor, iptal ediliyor; çok küçük değişikliklerle yenisi yapılıyor. Yenisi yapılıyor, yenisi yapılıyor ve bina bitiyor. Bina bittiği için satışları yapılıyor. O binalar, bir kent suçu olarak o şehrin ortasında maalesef kalıyor. Bu da onlardan biridir; binalar bitti orada. İstanbul; kentleşme, çevre ve ekoloji açısından geri dönülemeyecek bir kamusal zararla karşı karşıya gelirken, birileri yine hukuku yok sayarak üretilen muazzam kentsel rantların sahibi olmuştur. Tek bu örnek bile geride bıraktığımız 25 yılın şehircilik anlayışının özeti niteliğindedir.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bu açıklamalardan sonra konuya ruhsat açısından geri dönersek... Bunu kapatabiliriz. Görsel 10'u açabiliriz burada. 9 Ocak 2023 tarihinde söz konusu projeye, bahsettiğim gibi Eyüpsultan Belediyesi tarafından ruhsat düzenlenmiştir. Burada da bir takvim var, bütün süreci daha rahat görebilmek adına. Bahsettiğim planları ve iptallerini geçtikten sonra, 9 Ocak 2023 tarihinde, en yukarıda görüldüğü üzere ruhsat düzenlendiği görülmektedir. Az önce açıkladığım gibi, tarafından siluet onayı alınması gereken bir projeye, onay alınmadan ruhsat düzenlendiği ortadadır. Ancak, yine az önce açıkladığım gibi çok daha önemli bir husus vardır ki; ortada ruhsatın dayanağı olabilecek bir imar planı yok. Bahsettiğim üzere imar planı, 14 Aralık 2022 tarihinde mahkeme tarafından iptal edilmişti. Siluet onayını geçtim, Eyüpsultan Belediyesi açık açık imar planı olmayan parsellere ruhsat düzenlemiştir. Sonrasında, 12 Ocak 2023 tarihinde ilçe belediyesi, başkanlığımıza siluet onayı talepli yazı yazmıştır; 12 Ocak 2023. Bunun üzerine başkanlığımız da 28 Şubat 2023 tarihinde Eyüpsultan Belediyesi'ne; imar planlarının iptal edilmesinden dolayı mevcut ruhsatların iptal edilerek, inşai faaliyetlere izin verilmemesi gerektiğini yazı ile bildirmiştir. Herhangi bir cevap verilmemesi ve alanda inşai faaliyetlerin usulsüz biçimde devam etmesi üzerine, 28 Mart 2023'te başkanlığımız, tekraren Eyüpsultan Belediyesi'ne yazı ile bildirim yapmıştır. Bu ikinci bildirim üzerine Eyüpsultan Belediyesi, 29 Mart 2023 tarihli yazısı ile —Görsel 11'i açarsak yazıyı da görebiliriz— bu yazı ile bize cevap veriyor. Diyor ki: "Planın iptali kendilerine 11 Ocak 2023 tarihinde tebliğ edildi." Bakın, Eyüpsultan Belediyesi, plan iptallerinin kendilerine 11 Ocak'ta tebliğ edildiğini söylüyor. Peki, bize siluet onayı için ne zaman başvurmuştu? 12 Ocak. Yani imar planının iptal olduğunu bile bile, bile bile ilçe belediyesi, söz konusu firma ile iş birliği içerisinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden alelacele siluet onayı almaya çalışıyor. Yani biz işimizi titizlikle yapmasak biz de suç işleyeceğiz; planı olmayan yere siluet onayı vereceğiz ki neyse ki düzgün yapıyoruz işimizi. Sonra diyor ki gene bu yazıda: "10 Mart 2023 tarihinde" yani tebliğe rağmen, tebliğden 2 ay sonra, yani biz kendilerine yazı yazdıktan sonra, "İlçe Belediyesi Zabıta Müdürlüğü'ne çalışma yapılmaması konusunda yazı ile bildirim yapıldı. 14 Mart 2023 tarihinde de ilçe zabıta müdürlüğü tarafından ilgili firmaya tebligat yapıldı." olduğunu bildiriyor. Açıkça görülüyor burada. İmar planı iptal olmasına rağmen, ilçe belediyesi tarafından bu durum bilinmesine rağmen, bu 2 aylık süre zarfında inşai faaliyetlere de izin verilmiş, göz yumulmuştur. Az önce bahsettiğim usulsüzlük devam ediyor, katmerleniyor. Bu süreçte, 24 Şubat 2023 tarihinde Bakanlık tarafından yeni imar planları onaylanmış; ilçe belediyesi tarafından da 22 Haziran 2023 tarihinde bu planlara göre yeni imar durum belgesi düzenlenmiştir. Sonrasında, 18 Temmuz 2023 tarihinde ilgili firma, siluet onayı için başkanlığımıza başvuruda bulunmuştur. 2 Ağustos 2023 tarihinde ise siluet onayı için gerekli çalışmaları içeren katalog teslimini, mail aracılığıyla ilgili raportöre yapmıştır.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Aslında ilk projede bahsettiğim gibi, takvim burada başlıyor. Bizim müdürlüğümüz kataloğunu, belgelerini, başvurusunu bu tarihte almış oluyor. Bu tarihten itibaren müdürlüğün ilgili birimi —takdir edersiniz ki diğer işleriyle birlikte— projeyi gündemine almış, 2 adet parseldeki 170.000 metrekarelik bu çok büyük ölçekli projeyi incelemeye başlamıştır. Bu süre zarfında projedeki eksiklikler, hatalar firmaya bildirilmiş, gerekli düzeltmeler yapılmış, rutin işlemler yürütülmüş; 18 Eylül 2023 tarihinde karar alınmak üzere Mimari Estetik Komisyonu'na siluet onayı için havale edilmiştir. Mimari Estetik Komisyonu da 17 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirdiği toplantısında uygunluk kararını almıştır. Bu arada, bu siluet onayı süreci içerisinde İstanbul 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nda da projenin süreci yürüyor. 14 Eylül 2023 tarihinde kurulda, yeni hazırlanan imar planları ve eklerinin kurula iletilmesinden sonra mimari projelerin incelenebileceği; 28 Eylül 2023 tarihli kurul kararında da oy çokluğu ile bu mimari projeler doğrultusunda işlem yapılabileceği belirtilmiştir. Kurul kararları da netleşmiştir. Bu önemlidir çünkü kurul orada aksi bir yönde karar verse proje baştan aşağı değişir. O yüzden o kararlar da tamamlanmıştır bu sürecin içerisinde; neticelenmesi beklenmiştir. Yani tüm bu işlemler; müdürlüğün teknik incelemeleri, bu doğrultuda yapılan düzeltmeler, ilgili kurum ve kuruluşların evraklarının tamamlanması, komisyona havale, komisyonun toplanması ve karar alması fiili olarak 1,5 aylık bir sürede, böylesine bir büyük ölçekli proje için tamamlanmıştır, 1,5 aylık. Bırakın gecikmeyi, aksine tüm süreçler oldukça hızlı ve başarılı biçimde nihayete erdirilmiştir. İdarenin olağan akışı ve ortalama iş tamamlama süreçlerinin altında bir zaman diliminde; mevzuata uygun, hukuki belirlilik ve güvenilirlik ilkeleri çerçevesinde siluet onay süreci tamamlanmıştır. İşin özü itibariyle belgelerle de izah ettiğim üzere, projenin aylarca bekletildiği iddiası kesinlikle doğru değildir. Aksine, bir yandan vatandaşın başvurusu hiçbir mağduriyete mahal vermeksizin, ilgili yasal prosedürler çerçevesinde titizlikle değerlendirilip tamamlanırken; diğer yandan da olayın bütününde İstanbul halkı adına, alınan kentsel kararların ve gelişmelerin kamu yararı, planlama esasları, şehircilik ilkeleri çerçevesinde takipçisi olunmuş, idarenin sorumluluğu yerine getirilmiştir. Gelelim, Görsel 12'yi açabilirsek, müştekinin özetle "Parayı ödedim, siluet onayı çıktı, birkaç gün sonra çıktı" iddiasına. Yine dosyada bulunan, bu firma tarafından başka bir şirkete verilmiş olan VakıfBank çeklerinin tarihi, görüleceği üzere 25 Ekim 2023'tür. Oysa ki söz konusu siluetin onayı 17 Ekim 2023'te tamamlanmıştır, günler önce bitmiş. Dolayısıyla bu iddia da net bir biçimde ortadan kalkmıştır. Sayın Başkan, sormak isterim; yani bir ifadenin hiçbir yerinde doğruluk payı olmaz mı? Bakın, benim, "Onun ifadesine karşı benim ifademi dikkate alın" demiyorum. Ben belge koyuyorum ortaya. Belge zaten ifadenin yanlış olduğunu, ifadenin doğru olmadığını ortaya koyuyor. Bu noktada akıllarda hiçbir soru işareti bırakmamak için beyanlarda bahsi geçen görüşmenin içeriği hakkında da bilgi verip bu eyleme ilişkin açıklamalarımı tamamlamak istiyorum. Bahse konu görüşme, daha önce belirttiğim gibi 27 Aralık 2022 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Saraçhane binasında, İmar Şehircilik Daire Başkanlığı'nda, makam odasında gerçekleştirilmiştir. Daha önce de ayrıntılarıyla belirttiğim üzere, Beşiktaş'taki projenin düzeltilmesi hususları müştekinin kendisine ve danışmanına tarafımca iletilmiş; onlar da gerekli düzeltmeleri yaparak evraklarını teslim etmiş ve sonrasında da süreç tamamlanmıştır. Evrak teslim edildikten sonra Mimari Estetik Komisyonu, hızlı bir şekilde gündemine gelen bu projeyi değerlendirmiş ve karar almıştır. Müşteki danışmanı, yani bu görüşmede teşekkürler ederek yanımdan ayrılmıştır. Yani "Konumuzla ilgilendiniz, görüştünüz bizimle" diye teşekkürler ederek ayrılıp gitmişlerdir. Bugün de sonra da bu firmanın herhangi bir yetkilisiyle ne görüştüm ne konuştum ne de bir araya geldim. Benim için orada o konu bitmiştir. Projenin onaylanması için herhangi bir şeyin talep edilmesi söz konusu değildir, böyle bir şey olamaz.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bunlarla birlikte, müştekinin sonraki beyanları da zaten aralarında yapmış oldukları kendi görüşmelerinden ibarettir. Bunların haricinde benim bu görüşmelere dahlim de söz konusu değildir. Bütün bu görüşme, en ince ayrıntısına kadar aktardığım şekilde gerçekleşmiştir. Peki; müştekinin ifadesi nasıl başlıyor? “Kendisi bizden siluet olayı karşılığı para istedi.” Külliyen yalan, yani baştan aşağı iftira! Bakın, tanık beyanıyla müştekinin beyanını zaten karşılaştırdığınızda, ortadaki çelişki ve tutarsızlıklardan, tanık beyanında bunun doğru olmadığını, bundan hiçbir şekilde bahsedilmediğini görüyorsunuz. Dolayısıyla zaten bu iddia ortadan kalkmış durumda. Ama ben orasından da değilim. Bakın, ben 14 senedir devlet memurluğu yapmış bir kişiyim. Bunun 10 senesi idarecilikle, üst düzey yöneticilikle geçti. Binlerce insanla görüştüm; haftada herhalde 100-150 kişiyle görüşüyorumdur. Bunların kimisi Türkiye'nin ismini bildiği iş insanları, kimisi normal vatandaş, apartmanda oturan, gecekonduda oturan vatandaş. Bugüne kadar hakkımda bırakın şikayeti, parayla pulla ilgili tek bir dedikodu dahi çıkmadı, çıkmayacak! Bu iddianamede birçok iş insanıyla görüşmeler yapacak savcılık; tanık beyanları, sanık beyanları, etkin pişmanlıklar, müşteki beyanları... Bu sayfalarca iddianamenin tek bir yerinde, şansa bile bir paragrafta ismiyle para kelimesi yan yana gelmeyecek. Ve ben, hayatımda ilk kez gördüğüm, daha önce hiç tanışmadığım, benden danışmanı vasıtasıyla görüşme talep etmiş, randevu almış birini görür görmez para isteyeceğim... Öyle mi? Bakın, yani yalan da kötü yalan yani, kötü yalan! Başka da buna diyecek bir şey de bulamıyorum. Sonuç itibarıyla toparlamak gerekirse; bütün ayrıntılarıyla aktardığım üzere, kesinlikle kendime veya bir başkasına yarar sağlanmasına yönelik hiçbir eylemim söz konusu değildir. Ne kişisel bir menfaatim ne de başkasına menfaat sağlanmasına yönelik herhangi bir yönlendirmem söz konusu değildir. Herhangi bir talebim, zorlamam, mecbur bırakmam, haklı bir işi yapmamam, bekletmem gibi bir husus kesinlikle söz konusu değildir. Resmi belgeler bunu apaçık ortaya koymaktadır. Kişinin kurumdan veya ben dahil olmak üzere kurumdaki hiçbir görevlinin uygulama ve davranışından dolayı bir mağduriyeti söz konusu değildir. Aksine, belediyedeki işlemleri mevzuata ve kurumun olağan akışına uygun bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Tüm bu işlemlerde herhangi bir kişiden talimat almam söz konusu bile değildir, bu tamamen hayal ürünüdür. Başından sonuna kadar tüm işlemler kamu yararı gözetilerek gerçekleştirilmiştir. Kamunun işleyişini, güvenilirliğini, itibarını zedeleyecek ne bir eylem gerçekleştirilmiş ne bir söz söylenmiş ne de bir talepte bulunulmuştur. Müştekinin kendi iradesi dışında bir vaat vermesine sebebiyet verecek, dile getirdiği baskı ortamı kesinlikle oluşmamıştır. Kendisinin bu şekildeki ifadeleri maddi gerçeklikten uzak, tutarsız ve açıkça görüldüğü üzere kendi içerisinde çelişkilidir. İdarenin olağan akışı içerisinde yürüyen iş ve işlemleri etkileyecek bu mesnetsiz beyanlarla neden-sonuç ilişkisi kurulabilecek bir durum kesinlikle söz konusu bile değildir. Tüm bu olgular bütün halinde değerlendirildiğinde, üzerime atılı olan icbar suretiyle irtikap suçlamasının gerçek dışı, hukuki dayanaktan yoksun ve mesnetsiz olduğu ortaya çıkmıştır.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Açıklamalarım bu şekildedir. Eylem 26'ya geçeceğim. Devam edeyim mi? Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; bu eylem, eylem 26'daki irtikap suçlamasına yönelik açıklamalarıma şimdi geçmek istiyorum. Öncelikle söz konusu eylemde müştekiler veya tanıklar tarafından verilen beyanlarda hiçbir şekilde ismim geçmemektedir. Şahsıma yönelik hiçbir iddia söz konusu değildir. Zaten iddianamenin bundan sonrasında benim hiçbir yerde ismim geçmiyor, hiçbir ifadede. Buna rağmen nedense iddia makamı, başından sonuna kadar imar mevzuatına uygun, kamu yararı gözetilerek yapılan iş ve işlemler hakkında tarafıma suç isnadında bulunmuştur. Tamamen resmi belge ve evraklar üzerinden konu incelendiğinde sizler de göreceksiniz ki ortada ne bir mağduriyet vardır ne de usulsüz bir işlem. Bahse konu 1046 ada 2 parsel sayılı yer... Görsel 13'ü açabilirsek... Ataşehir ilçesi, İçerenköy Mahallesi'nde, D100 ve TEM bağlantı yollarının kesişiminde... Şöyle, evet, biraz daha aşağıya inebilirsek... Şu D100 yolu, şu TEM bağlantı yolu; bunların kesişiminde yer alan şu parsel. Kozyatağı Metro İstasyonu'nun bulunduğu metro hattıdır. 2 tane metro hattı burada çakışmaktadır. Eski Carrefour arazisi bulunan bir yerdir. Anadolu Yakası'nın en merkezi konumlarından biridir. Şu anda burada Palladium ve Bauhaus adlı 2 tane alışveriş merkezi bulunmaktadır. Bu parsele ilişkin önceki nazım ve uygulama imar planları 1998 tarihinde onaylanmıştır. Şu an mevcuttaki AVM yapısı bu planda gösterilmiştir. İşte 950 yükseklik ve AVM'nin bloğunun gösterildiği bir ticaret alanı olarak gösterilmiştir. Sonrasında da bu ana yapılaşma kararları üzerine 2000 ve 2015 yıllarında ulaşıma, raylı sistemlere yönelik birtakım plan değişiklikleri yapılmıştır. Görsel 14'e gelirsek... 2009 tarihindeki çevre düzeni planında, 1/100000 ölçekli bu planda, bu bölge... Yani şurada kalıyor parsel. Bu bölge, Kozyatağı-Ataşehir Merkezi alt ölçekli planlarda "üst düzey hizmet odaklı merkez" olarak planlanacaktır diye karar altına alınmıştır. Yani Anadolu Yakası'nın 1. derece merkezlerinden biri haline gelmiştir bu bölge. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu üst ölçekli planlar doğrultusunda nazım imar planlarını da hazırlamıştır. İçerenköy-Küçükbakkalköy mahalleleri ve yakın çevresi nazım imar planını 16.12.2016 yılında onamıştır. Bu plana hem o dönemdeki parsel malikleri tarafından hem de farklı vatandaşlar tarafından davalar açılmıştır. Bu planda emsal değeri 1 olarak belirlenmiş olan planda, parsele verilen yoğunluğun çevre yapılaşma yoğunluğunun altında belirlenmiş olması, düzenleme ortaklık payı kapsamında yeterince kesinti yapılmasına rağmen yeşil alanın genişletilmiş olması gibi gerekçelerle dava sonucu parsel yönünden iptal kararı alınmıştır. Yani diyor ki mahkeme: "Çevresinde daha yüksek imar koşulları var, burayı çok düşük tutmuşsun. Bir de daha önceden burada kamusal kesintiler alınmıştır, bunu gerekli olmadığından dolayı arttırmışsın." demiş ve bu yüzden de iptal etmiş. Açılan diğer davalarla, başka vatandaşlar tarafından açılan davalarla da bölgenin bütün nazım imar planı iptal edilmiştir. Özetle parselin imar planlama açısından geçmiş safahatı bu şekildedir. 3.5.2018 tarihinde de bu parselin mülkiyeti bugünkü sahipleri tarafından satın alınmıştır.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Konunun en temel noktası, en temel noktası şudur ki görev süremiz içerisinde bu parsele özgü, bu parsel için ayrıcalıklı imar hakkı düzenleyecek hiçbir plan çalışması, plan değişikliği yapılmamıştır. Bazı ifadelerde sanki bu parsel ölçeğinde bir plan değişikliği yapılmış gibi geçiyor, bu tamamen yanlıştır. Yapılan çalışma, mahkeme kararı ile iptal edilen ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kanuni görevi dolayısıyla hazırlaması zorunlu olan Ataşehir İlçesi İçerenköy-Küçükbakkalköy Mahalleleri Nazım İmar Planı'dır. Görsel 15'i açabilir misiniz? Bakın, yaptığımız plan şu bölgenin toplam planıdır. Bu bölge içerisinde binlerce parselden biridir bu. Yani bu parsele özgü bir plan değişikliği yapılmamıştır. 28.8.2020 tarihinde alınan başkanlık oluru ile Şehir Planlama Müdürlüğü tarafından 109000 kişilik nüfusu ilgilendiren 585 hektarlık bir bölge için analiz ve sentez çalışmaları başlatılmış... Bunun öncesinde de parsel sahibinin başkanlığımıza sunmuş olduğu 12.6.2020 tarihli dilekçesinde kendi parseli açısından imar koşulları ve mahkeme süreçleri aktarılmış, kendi parselinde emsal 1.75, yüksekliği 80 metre koşullarında yapılaşma talebinde bulunulmuştur. Elbette her vatandaş kendi talebine dair taleplerde bulunabilir ama imar planları o taleplerle hazırlanmaz. İmar planlarının hazırlanması, kamu yararı esasına dayanılarak birçok bilimsel ve teknik analizlerle, kurum ve kuruluş görüşleriyle, yatırım kararlarıyla, bütün halinde yapılan değerlendirmelerle olur. Bu durum mevzuatta da böyledir. Bunun mevzuatı Mekansal Planlar Yapım Yönetmeliği'dir. Mekansal Planlar Yapım Yönetmeliği'nin 4. maddesinde nazım imar planını tanımlar ve onun ilke, hedef ve kararlarını belirler. Şunu der: "Arazilerin genel kullanış biçimlerini, gelişme yön ve büyüklüklerini, kentsel sosyal teknik altyapı alanlarını, ulaşım sistemlerini gösteren plandır." Biz bunu yapıyoruz burada şu an. Ve yönetmeliğin 7. maddesinin A bendinde de planlarının kamu yararı amacıyla yapılacağı açıkça belirtilmiştir. 23. maddesinde de nazım imar planı için yapılması gereken analitik etütler detaylı olarak açıklanmıştır. Yani mevzuat size neyi yapacağınızı zaten tarifliyor, onun dışında çok bir şey yapamazsınız. Söz konusu nazım imar planında tüm bu detaylı analitik etüt çalışmaları, yurttaşların, kurum ve kuruluşların görüşleri, katılımcı halk toplantıları, mahkeme kararlarının gerekçeleri dikkate alınarak analiz ve sentez aşamaları tamamlanarak 15.6.2021 tarihinde karar alınmak üzere İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'ne iletilmiştir. Bu tarih çok önemli Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti: 15.6.2021. Zira dönemin İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanı olarak meclise havale edilmiş bu planla birlikte benim yetki ve sorumluluğum bitmiştir. Belediye Kanunu’nun 18/c maddesine göre, belediyenin imar planlarını görüşmek ve onaylamak meclisin görev yetkileri arasında tanımlanmıştır. Meclis onaylayacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi meclisine teklif edilen planda, söz konusu parsel emsal 1.50 yapılaşma şartlarında, merkezi iş alanı, kısmen de meydan alanı olarak belirlenmiştir. Görsel 16'yı açabilirsek... Biraz aşağıya kaydırırsanız... Şimdi buradan, 3 tane plan var burada. Birincisi, meclise havale edilen plan: 1.50 emsal, 20 kat yapılaşma koşullarında. Yukarıya biraz görseli tam görelim... Evet, tamam bu bize yeter. Bu gönderilmiş. Şurada meydan alanı, şurada kamusal alanlar ayrılmış. Zaten burada bir otopark ve geçmiş dönemde başlamış metro inşaatlarının olduğu bir yer var. Geri kalan da ticaret alanı. Anadolu Yakası'nın en önemli ulaşım bağlantılarının merkezinde bulunması ve dolayısıyla buraya getirilecek inşaat hakkının yaratacağı nüfus ve trafik yoğunluğu; geçmişten günümüze sosyal donatı, yol, meydan gibi kamusal alanlara yönelik terk edilen alanlar, çevre yapılaşma şartları, üst ölçekli plan kararları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, getirilen yapılaşma ve fonksiyon kararlarının şehircilik ilkelerine ve planlama esaslarına uygun olduğu ortadadır.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Müştekinin kimi ifadelerinde geçen, "Her yere 2.07 emsal verildi" gibi iddialarının hiçbir kıymeti yoktur. Kıymeti olmamakla beraber doğru da değildir, her yere 2.07 emsal verilmemiştir. Parselin hemen bitişiğindeki... Bakın, hemen kuzeyindeki... Hatta bir önceki görseli açarsak orada daha iyi görürüz. Kuzeyindeki, sağındaki yani merkezi iş alanı olarak belirlenmiş fonksiyonların tamamına 1.50 emsal verilmiştir. Sadece bu parsele özgü bir şey de söz konusu değildir. Yani buranın zaten emsali 1997'den beri böyledir; üzerinde ruhsatlı bina var. Bununla birlikte, çevredeki farklı dönemlerde onaylanmış imar planlarında parselin fonksiyonuna, büyüklüğüne, donatı ve yol terkine, nüfus ve yapılaşma dengesine, ulaşım bağlantılarına ve benzeri birçok kritere göre farklı yapılaşma şartları getirilmiştir. Zaten böyle olur plan. Bu söylediğim kriterlerin hepsini dikkate alırsınız, ona göre farklı farklı yapılaşma şartları getirirsiniz. Dolayısıyla bu parsele özgü hiçbir husus söz konusu değildir. Sonrasında, İstanbul Büyükşehir... Tekrar diğer görseli açabilirsek... İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin 12.2.2022-14.2.2022 tarihlerinde oy birliğiyle alınan kararları ile meclis, bu parselin belirlenen emsalini 1.10'a... Fonksiyonu değiştirmeyecek şekilde merkezi iş alanı, meydan ve kısmen dini tesis alanı ayrılarak tadilen onaylamıştır. Müşteki, 6.5.2025 tarihli beyanda, o dönemki AK Parti Grup Başkanvekili Tevfik Göksu'nun ricasıyla kendi arazileri üzerinde cami inşaatı yapmayı anlaşmaya koyduklarını belirtmiştir. Ne anlaşmasıdır bilmiyorum. Daha sonra İmar Kanunu'nun 8. maddesi gereğince imar planları ilan edilmiş, askıya çıkarılmış, internet ortamında duyurulmuş ve planlara aleniyet kazandırılmıştır. Bu zaten yapılması gereken bir şey. Mülk sahibi tarafından da bu planlara itiraz edilmiş, itirazlar karar alınmak üzere İBB meclisine iletilmiştir. Söz konusu itirazlar, İBB meclisinde 12.1.2023 tarihinde 128 no.lu kararla yine oy birliğiyle neticeye bağlanmış, 13.1.2023 tarihinde da onaylanmıştır. Sonuç olarak, en son planda yani itirazları değerlendirdi meclis, en son ilk teklif edilen plana dönülmüş, emsal 1.50 yapılaşma şartlarında, merkezi iş alanı olarak parselin imar koşulları belirlenmiştir. Şöyle biraz sağa kaydırabilirsek... Bakın burada arada değiştirdiği 1.10 çarpılanmış, 1.50 yapmış. Yani ilk teklif edilen plana dönmüş meclis. Bakın, tekrar ediyorum: Bu karar alma süreçlerinin hiçbir noktasında İmar Şehircilik Daire Başkanı olarak benim yetki ve sorumluluğum bulunmamaktadır. Bu çok önemli bir husustur. Buradaki diğer önemli husus da... Bunu kapatabiliriz artık. Şudur: En son onaylanmış imar planları da tabii tekrar askıya çıkıyor, ilan edilmiştir. Ve mülkiyet sahibi bu planlara itiraz etmemiştir. Sonrasında dava açmamıştır. Yani ortada mülkiyet sahibi tarafından görülen bir mağduriyet söz konusu değildir. Bir öncekinde olduğunun aksine, bu plana itiraz etmemiş; öncekine etmişti, itirazı değerlendirildi, tekrar 1.50'ye döndükten sonra itiraz etmemiş, kabul etmiş yani. Hatta bu arazide ilçe belediyesinin hazırladığı uygulama imar planı da onaylanmış, müşteki tarafından ona da itirazda bulunulmamıştır. Artık uygulama imar planları da onaylanmış. Gelelim buradan bağış konusuna... Başta söylediğim gibi, bu konu o dönem yaptığım İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı'nın görev, yetki, sorumluluğunda da değildir. Dolayısıyla bu konuda yapmış olduğum herhangi bir işlem de söz konusu değildir. Zaten müştekinin şahsımla ilgili bir ifadesi da söz konusu değildir, iddiası da yoktur. Ancak iddianamenin ekleri ve yer alan belgelerden yola çıkarak size konuyu anlatmak isterim; konu ortada kalmasın yani, birisinin anlatması gerekiyor. Bu belgelerden şunu anlıyoruz ki -yine önünüzde var bu resmi belgeler- parsel sahibinin 2.11.2023 tarihinde İstanbul Gayrimenkul A.Ş. olarak 'na bağış yapmak istediğini belirtir dilekçe verildiği görülmektedir. Sonra 16.11.2023 tarihinde ikinci kez dilekçe verdi, yani irade beyanında bulunuyor. Gene bağış yapmak istediğini belirten dilekçesi bulunuyor. Dilekçedeki irade beyanını aynen okuyorum: "Maliki olduğumuz İstanbul ili, Ataşehir ilçesi, 1046 ada, 2 parsel sayılı taşınmaz üzerine yapılacak, yaptırılacak olan 5000 metrekare satılabilir konut, 400 metrekare satılabilir dükkan alanının, Türkiye Cumhuriyeti ile İstanbul Gayrimenkul Yatırım Sanayi ve Ticaret A.Ş. arasında imzalanacak bağış sözleşmesi kapsamında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına tapuda tescil ettirmek suretiyle bağış yapmak istiyoruz."

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Emlak Müdürlüğü de tabii ki bu evrakı alıyor. Bu dilekçeyi ve talebi aldığı, Büyükşehir Belediye Kanunu'nun 18-G maddesi gereğince 22.11.2023 tarihinde başkanlık olarak alındığını, sonrasında İstanbul Gayrimenkul Yatırım A.Ş. ile arasında 24.11.2023 tarihinde intifa kurulması ve bağış vaadi sözleşmesinin müştereken imzalandığı; 18.12.2023 tarihinde de ilgili tapu dairesinde intifa hakkının tescil edildiği ve bu durumun resmiyet kazandığı görülmektedir. Peki, bölgenin nazım imar planları İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı tarafından ne zaman meclise gönderilmişti? 15.6.2021 tarihinde. Üzerinden 2.5 sene geçmiş. Bu kişi nasıl, hangi baskı altında kalarak bir bağış yapmış olabilir ki? 2.5 sene geçmiş. Planlar onaylanmış, itirazlar olmuş, tekrar onaylanmış, tüm bu işlemlerin yetkisi İBB Meclisi'nde olmakla birlikte, bunların üstünden de ay, neredeyse bir sene geçmiş. Vatandaş son onaylanan planlara itiraz etmemiş, uygulama imar planları dahi onaylanmış, ona da itiraz etmemiş. Vatandaşın İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde hiçbir işi kalmamış; zira inşaat ruhsatını da ilçe belediyesinden alacak. Tüm bunlar ortadayken hangi mağduriyetle, hangi haklı işi gereğince yapılmamış, zorda kalmış da böyle bir bağış yapmış olabilir? Bu soruların bir cevabı yok, yani mantıklı bir cevabı yok. Nitekim müşteki, 4.5.2025 tarihli ifadesinde aynen şunu söylüyor: "Soruşturmaya konu edilen bu bağış vaadinin tamamen kamu yararına ve İstanbul halkının menfaatine yapıldığını, herhangi bir gerçek veya tüzel kişiye şahsi nitelikte bir bağışta bulunulmadığını, hiçbir özel kişi ya da kurumca doğrudan veya dolaylı şekilde menfaat temin edilmediğini, bağış işlemlerinin doğrudan kamu yararına yönelik olarak gerçekleştirilmiştir" şeklinde beyanını veriyor. Ama bu beyanla tutuklanmıyor. Üst üste birkaç beyan daha veriyor. Sonrasında, sonrasında tutuklanmışken 7.5.2025 tarihinde -uzun uzun okumayacağım, sadece bir cümle okuyacağım- "Emsal artışı alabilmek için 5400 metrekare daha bağış yapmak zorunda bırakıldık." ifadesiyle tahliye ediliyor, gidiyor. Bu kişinin buradaki beyanları tarihsel olarak, belgelerle ortaya konulduğu biçimde tamamen gerçek dışıdır. Çok basit Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; beyanı alıyorsunuz, belgeyi koyuyorsunuz, bu bunu götürüyor. Yani bunu 15 ay sonra benim mi yapmam gerekirdi, soruşturma savcısının belgeye mi bakması gerekirdi? Az önce izah ettiğim üzere, bağış tarihinde planların onayı üzerinden aylar, yıllar geçmiştir, gitmiştir. Özetlemek de gerekirse, İmar Şehircilik Daire Başkanlığımın görev, yetki ve sorumluluğunda: 1. Ataşehir İçerenköy ve Küçükbakkalköy Nazım İmar Planları, Şehir Planlama Müdürlüğümüzün özverili çalışmalarıyla hızla hazırlanıp karar alınmak üzere İBB Meclisi'ne iletilmiş, böylelikle Anadolu Yakası'nın önemli bir merkezi bölgesinin imar sorunu ortadan kaldırılmış, kentsel dönüşümün önü açılmıştır. Orandaki bina yapı stokunu, merkezi olduğu için çok iyi zannetmeyin, çok kötüdür ve kentsel dönüşümün ilk defa önü açılmıştır. 2. Tüm bu çalışmalar, ilgili yasal mevzuata uygun, kamu yararı, şehircilik ilkeleri ve planlama esasları gözetilerek gerçekleştirilmiştir. Hiçbir parsele özgü, ayrıcalıklı imar planı kararı getirilmemiş; plana, plan bütünlüğüne aykırı işlem tesis edilmemiştir. Vatandaş açısından da imar planları yönündeki belirsizlik ortadan kalkmış, kendi parseli üzerindeki projelendirme çalışmalarının önü açılmıştır. 3. İlçe belediyesi tarafından hazırlanıp onaylanan uygulama imar planları sonrasında, 16.8.2023 ve 22.11.2023 tarihlerinde alınan İBB Encümen kararları neticesinde, İmar Kanunu'nun 18. maddesi gereğince 49352 metrekarelik alan Düzenleme Ortaklık Payı (DOP) olarak İBB adına tescil edilmiştir. Böylelikle, geçmiş dönemde inşaatı başlamış metro istasyonu ve otopark alanının yaklaşık değeri -bugünkü değer itibarıyla- 15 milyarlık değeri olan bir yerin fiili kamulaştırmasız el atma maliyetinden İBB kurtarılmıştır. Etkin bir belediyecilikle kamu zararı önlenmiştir, İstanbul halkının parası kurtarılmıştır. Bakın tekrar belirtiyorum: Biz bu işlemleri bu kadar düzgün yapmasaydık, İstanbul halkının parası, İBB'nin bütçesi -15 milyarlık bütçe- İBB'den çıkacak, bu şirketin cebine girecekti. Nasıl çıkar amaçlı örgütse, sadece kamu çıkarı gözetiyor yani, başka bir şey gözetmiyor. Bizden önce iş bilmez uygulamalar düzeltilmiştir; bunlar düzeltilmeseydi bunlar yaşanacaktı.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Tüm bu işlemler gerçekleştirildikten sonra da kişiler kendi iradeleriyle talepte bulunmuş, kendilerini zorlayacak hiçbir somut maddi koşul ortada yok iken, ile 5400 metrekarelik inşaat alanına yönelik karşılıklı satış vaadi sözleşmesi yapmış, tapuya tescil ettirmişlerdir, resmi. Muhtemelen bu kamu kaynağı da inşaatlar bittikten sonra, bizden sonraki yönetimler değerlendirecektir; yani ortada daha inşaat yok. Geleceğe yönelik bir kamu kaynağı yaratılmıştır. Sonuç olarak, şehircilik ve kamu yönetimi literatüründe çokça tartışılan, kamunun yarattığı kentsel rantın kamuya aktarılmasına yönelik; açık, şeffaf, aleni, resmi bir işlem gerçekleştirilmiştir. Uçtan uca tebrik edilmesi gereken bir süreçtir ama biz 15 aydır tutukluyuz. Şimdi suçlamaya gelelim. Şimdi bu apaçık sürece karşı iddia makamı, iddianame eklerinde mevcut olan bilgi ve belgelerin tekini bile dikkate almamış, kapağını bile açmamış belgelerin. Belediyeden talep etmiş belgeleri; belediye de tabii ki hiçbir belgeyi karartmadan teslim etmiş savcılığa ama bunların hiçbirini değerlendirmeye almamış. Bazı kişilerin tutarsız, birbiriyle çelişen, gerçeklikten uzak beyanlarını alt alta koymuş ve şu suçlamayı yapmıştır: "Örgüt üyesi ve 'ün iştirak halinde..." , o dönem imar müdürü. Şu bahsettiğim hiçbir süreçte ne imzası var ne yetkisi var. Ona bile bakmamış iddia makamı, ona bile bakmamış. Ezbere yazılmış buraya kişiler. Sonra... “'ten aldıkları talimat ile...” Hangi talimat? Nerede? Ne zaman? Ne talimatı? konuya nasıl dahil oldu? Yani bunların hiçbir cevabı yok ama "talimat ile" diye yazıyor oraya. Bunlar niye yazılıyor biliyor musunuz? Çünkü bu dedikoduları yapanlar, bunlara kıymet verenlerin kafası böyle çalışır. Başka türlüsünü bilmezler. Böyle imar, parsel deyince akıllarına rant gelir, talimat gelir, efendim almak vermek gelir. Ama bakın size şunu söyleyeyim: Öyle İBB'nin dışında bir yerlerde karar verip de İBB bürokrasisine talimat verip imar planı değişiklikleri yapma süreçleri 2019 Mart —hadi o seçimi iptal ettiler— Haziran ayından itibaren bitmiştir. Böyle bir şey yoktur. Biz İstanbul'da bilimsel, bütüncül, katılımcı, şeffaf bir planlama sistemi kurduk. O sistemde ne ne , hiçbir kimse talimat veremez. Şunu da söyleyeyim yeri gelmişken, bakın Ekrem Başkanla yıllardır çalışıyoruz. 1 kere dahi, 1 kere dahi "Şunun parseline bir bakın, onun imarını arttırın, onu bir durdurun, ona işte bir şey yapın" diye 1 kere dahi söz söylememiştir. Çok önemli bir şey söylüyorum. Biz böyle çalıştık. Ama bu iddiaları yapanlar muhtemelen böyle çalışılacağını tahmin etmiyorlardır, o yüzden bunları buraya yazıyorlar. Soruyorum sonra en son, diyor ki: "Haklı bir işi gereğince yapmayarak gerçekleştirdikleri fiille..." Soruyorum, bakın bu kadar şey anlattım; hangi haklı iş yapılmamış? Hangi haklı iş? Şayet iddia makamı diyorsa "Neden bu parsele daha fazla imar hakkı vermediniz? Niye burada inşaat yoğunluğunu daha fazla arttırmadınız?" diyorsa; bakın tekrar söylüyorum, altını çizerek söylüyorum: Biz hiçbir parsele özgü, ayrıcalıklı imar planı değişikliği yapmadık. Böyle bir işin altına imza atmadık, atmayız, atmayacağız da atmayacağız. Tüm bu açıklamaların doğrultusunda, tarafıma isnat edilen irtikap suçlamasının asılsız, gerçek dışı olduğunu ortaya koymuş; işbu eylemle ilgili sözlerimi de tamamlamış oluyorum. Eylem 30'a geçiyorum. Bu eylemle ilgili... Bu kısa, isterseniz bitireyim ondan sonraki konular zaten ihale konuları olduğu için başka konuya geçeceğiz. Bu eylemle ilgili bahsedilen genel konuyla bir alakam olmadığından dolayı ona dair, onlara dair bir açıklamam yok. Son bölümde kardeşimin eşinin Pendik Arkat Evleri'nden satın alınmış A2 19 numaralı daireden dolayı "kamu kurumuna zararına dolandırıcılık" eylemine iştirak ettiği iddia edilmektedir. Sayın Başkan, sayın heyet; bu konu burada anlatıldı. Ben çok özet olarak geçeceğim. Söz konusu projenin temeli 27.11.2021 tarihinde atılmıştır, proje firma tarafından satışa sunulmuştur. Yanlış anlaşılmasın burası sosyal konut değildir, burası kurayla verilen bir yer değildir. Burası açık satışa sunulmuş bir yerdir, bir gayrimenkul projesidir.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bu dairede de 03.02.2022 tarihinde Satış Vaadi Sözleşmesi imzalanarak 940.555 TL iki taksitle ödenerek alınmış bir dairedir. Dairenin özellikleri nedir? Pendik'te, 91 metrekare brüt, neti 65 metrekare, 2+1, açık mutfaklı, o projenin şerefiye değeri en düşük olan dairesi. Dairenin değeri bu zaten yani. Nitekim satış anahtar teslim değil, inşaat halindeyken alıyorsunuz yani bitmiş daireyi almıyorsunuz. İnşaat halindeyken yarısını peşin ödüyorsunuz. Belirlenen fiyat, konum, inşaat durumu, dairenin özellikleri açısından son derece rasyoneldir. Sonuç olarak bu açıklamaları da yapmaya gerek yok; satıcı bir fiyat belirlemiş, alıcı da gitmiş parasını ödemiş, daireyi almıştır. Bu kadar basit bir konu. Tarafımız... Yani benimle ilgili değil ama iddianamenin eklerini incelerken karşıma çıktı, onu da bilgi mahiyetinde söylemek isterim. İlgili firma tarafından lisanslı gayrimenkul değerleme şirketince 01.12.2021 tarihinde değerleme raporu hazırlanmıştır. Değerleme raporunda bu A2 3. kat 91 metrekare brüt alanlı dairenin tamamlanması halindeki (tamamlanması bir de) değeri 845.000 TL olarak belirlenmiştir. Yani daha pahalıya satılmıştır, yaklaşık %20 üzerinde bir değerle satılmıştır. Zaten mahkemede de burada huzurda ilgili konunun hem KİPTAŞ hem müteahhit tarafından rayiç değerin altında satılamayacağını, bunun üzerinde satıldığı belgelerle aktarılmıştır. Bu konuda ben nasıl "kamu zararına, kamu kurumu zararına dolandırıcılık" eylemine iştirak etmişim çok anlayamıyorum. Konuyla ilgili de açıklamalarım bu şekildedir. Bundan sonra da iddianamenin diğer bölümüne geçeceğim, aradan sonra isterseniz öyle devam edelim. Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; iddianamenin "İştirakler" başlıklı 5. bölümü; Medya AŞ, Kültür AŞ ve Reklam Yönetim Müdürlüğü adı altındaki bölümdür. Yaklaşık 1,5 aydır bu konuda, bu huzurda konuyla ilgili tüm taraflar anlatımlar yaptı. Açıkçası çok şey de anlatıldı. Bu bağlamda benim de savunmam birtakım tekrarlar içerecektir ama artık sonlara geldik. Bir açıdan biraz derleyip toparlama şeklinde bir sunum yapacağım bu konuları. İddianamenin bu bölümü şöyle başlamaktadır: "Şüpheli , İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduktan sonra Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminden beri kendisiyle yakın ilişkiler içerisinde bulunan kişilerin bir kısmını Büyükşehir Belediyesi'nin birimlerinin, iştiraklerin başına getirdiği" şeklinde bir iddiayla başlamaktadır. Şimdi bu cümlesiyle iddia makamı, hayali suç örgütüne bir altlık oluşturma gayreti içerisindedir ama bu nafile bir çabadır. Öncelikle belirtmek isterim ki savunmanın başında da aktardığım şekilde Beylikdüzü Belediyesi'ndeki ilk görevime 2012 yılında sözleşmeli kamu personeli olarak başladım. Sonrasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde asli görevlerim ise Temmuz 2019 - Aralık 2023 yılları arasında İmar Şehircilik Daire Başkanlığı ve akabinde genel sekreter yardımcılığıydı. Bir şehir plancısı olarak görev yaptığım belediyelerde bulunduğum her konum, en alt kademeden tek tek, adım adım emek verilerek, çalışarak liyakatle geldiğim ortadadır. Hiçbir yere, makama da hak etmeden kendi görev sorumluluğum haricinde getirilmedim. Takdir edersiniz ki iki kamu kurumu, iki mahalli idare arasında, yani Beylikdüzü Belediyesi'nden Büyükşehir Belediyesi'ne devlet memuru olarak kadro geçişi yapmayı bir suç eylemi olarak ima etmek, en basitinden ciddiyetten uzaktır. 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nun şirket kurulmasına ilişkin 26. maddesinde "Genel sekreter ile belediye ve bağlı kuruluşlarında yöneticilik sıfatını haiz personel, bu şirketlerin yönetim ve denetim kurullarında görev alabilirler" denmektedir. Bu hükme göre Büyükşehir Belediyesi'nin farklı iştirak şirketlerinin yönetim kurullarında görev yaptım. Tıpkı bizden önce görev yapıldığı gibi, değişen bir şey yok. Bu kapsamda 26.02.2020 - 14.12.2023 tarihleri arasında da Kültür AŞ adlı belediye iştirak şirketinde Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yaptım. Bu tarihlerde İBB'de asli görev alanım olan İmar Şehircilik Daire Başkanlığı ile Kültür AŞ arasında zaten ilgi ve çalışma alanları birbirinden çok farklı olduğu için hiçbir şekilde ticari ilişki söz konusu değildir. Daha en başından olası şüphelerin önüne geçilmiştir. Son olarak hayatımın hiçbir döneminde ne bir şirket sahibi oldum ne de bir şirketle herhangi bir ilişkim oldu. Zaten 657 sayılı kanuna tabi bir devlet memuru olarak bunların olabilmesi de mümkün değildir.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

İddianamenin bu bölümü, sayfalarca birbirini tekrar eden gizli tanık, sanık, müşteki ifadelerine yer vermektedir. Şu hususun altını özellikle çizmek isterim ki tüm bu ifadelerin tek bir satırında dahi ismim geçmemektedir. Burada adı geçen şirketlerle bırakın ticari ilişkiyi, herhangi bir şekilde tanışıklığım ve görüşmem dahi bulunmamaktadır. Zaten iddianamede buna dair somut bir iddia da yer almamaktadır. Keza MASAK raporlarında, HTS kayıtlarında veya başka herhangi bir belgede hakkımda hiçbir tespit yoktur. Bu bölümde yer alan eylemlerden sorumlu tutulmamın sebebi; İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu gereğince gerçekleştirilen ihalelerin bazılarında genel sekreter yardımcısı olarak ita amiri olmam, bazılarında İBB Encümen Üyesi vasfıyla ihale komisyonunda yer almam, bazılarında ise sadece ihaleye çıkış kararında bulunmamdır. Bunun yanı sıra herhangi bir ihale mevzuatına tabi olmayan alt kiralama faaliyetlerinde usulen yürütülen işlemlerde Kültür AŞ Yönetim Kurulu Başkanı olarak sorumlu tutulmaktaydım. Oysaki tüm bu makam ve görevlerde yapmış olduğum bütün işlemler ilgili yasal mevzuata uygun, hukuka uygun bir şekilde gerçekleştirilmiş, zaten görevim gereği yapmam gereken işlemlerdir. Bu resmi iş ve işlemlerde gerçekleşen ihale süreçlerinde, iddianamede bir hayal ürünü olarak belirtildiği gibi 'dan, 'ten veya herhangi başka birinden bir talimat almam söz konusu bile değildir. Buna dair, sayfalarca iddianamede tek bir somut delil dahi yoktur. Zaten ileride de belirteceğim üzere burada talimatla gerçekleşebilecek bir eylem de yoktur. Encümen üyesinin de Yönetim Kurulu Başkanı'nın da genel sekreter yardımcısının da bu şekilde inisiyatif alabileceği yetki ve sorumluluk alanı da yoktur. Bununla birlikte benim de gerek idarede, gerek Kültür AŞ'de veya dışarıda herhangi birine herhangi bir şekilde talimat vermem söz konusu bile değildir. Şüphe uyandıracak bir eylemim söz konusu değildir. Zaten iddianamede buna dair de bir suçlama yoktur. Asgari bir mevzuat bilgisinden uzak, son derece kaotik biçimde hazırlanmış; kimin, neden, hangi somut delillere dayanarak suçlandığı belli olmayan iddianamenin bu bölümünde yapılan "ihaleye fesat karıştırma" ve "kamu zararına dolandırıcılık" iddiaları ciddiyetten, gerçeklikten, üzülerek söylüyorum iyi niyetten uzaktır. İddialara ilişkin detaylı izahata geçmeden evvel, konuyu kanuni ilkesi çerçevesinde Türk Ceza Kanunu bağlamında ele almak faydalı olacaktır. Çok bahsedildi buradan, kısaca ben de bahsedeyim. İhaleye fesat karıştırma suçunun, Türk Ceza Kanunu'nun 235. maddesinde hileli davranışlarla isteklilerin ihaleye katılmalarını engellemek veya uygun nitelikte olmayanların ihaleye katılmalarını sağlamak, gizli belgeleri açık etmek, gizli anlaşmalar yapmak, cebir ve tehditle engellemede bulunmak gibi eylem ve davranışları içermesi gerektiği net bir biçimde ifade edilmektedir. Yani işin özü itibarıyla hileli bir işlemle, aldatmayla ihalenin olağan akışının sakatlanması gerekir. Eylemlerle hile arasında illiyet bağı, bir neden-sonuç ilişkisinin kurulması gerekir. Oysaki İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'na göre yapmış olduğu tüm işlemler, hiçbir tereddüde yer verilmeyecek biçimde usulüne uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Kamu zararına dolandırıcılık ise 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 71. maddesinde kamu zararı tanımıyla şu şekilde ifade edilmektedir: "Kamu zararı; kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmesine neden olunmasıdır." Yani eylemlerde kasıt, kusur, ihmal bulunması ve işlemlerin mevzuata aykırı bulunması gerekir ki iddianamede böyle, bu şekilde ifade edilmiş bir açık, net bir iddia da yoktur. Kanunun devamında ise kamu zararının belirlenmesinde 6 tane madde sayıldı. Onlar da şunlar: a) İş, mal veya hizmet karşılığı olarak belirlenen tutardan fazla ödeme yapılması, b) Mal alınmadan, iş veya hizmet yaptırılmadan ödeme yapılması, c) Transfer niteliğindeki gelirlerde fazla veya yersiz ödeme yapılması, d) İş, mal veya hizmetlerin rayiç bedelinden daha yüksek fiyatla yapılması, yaptırılması, e) İdare gelirlerinin tahakkuk ve tahsil işlemlerinin mevzuata uygun bir şekilde yapılmaması, f) Ve son madde; mevzuatında öngörülmediği halde ödeme yapılması.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bakın, hepsi ödemeyle ilgili. Fazla yapılması, yersiz yapılması... Görüleceği üzere iddianamede afaki bir biçimde varsayımlarla yapılan kamu zararı iddialarının hiçbiri bu maddelerle ilişkilendirilememektedir. Kaldı ki söz konusu ihalelerin tamamı kamuya gelir getirici ihalelerdir. Herhangi bir harcama yapılmamıştır. Bırakın fazla ve yersiz ödemeyi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi söz konusu ihalelerle kamuya çok ciddi bir kamu kaynağı kazandırmıştır. Sermayesi İBB ve iştiraklerine ait olan belediye şirketleri, 2886 sayılı kanuna göre yapılan açık ihalelere katılarak kazandıkları işlerde idareye ödemelerini gerçekleştirmiş; şirket olarak elde ettiği kârı yine kamuya gelir getirmiştir. Dolayısıyla bir kamu zararından bahsetmek mümkün değildir. İlgili kanunun da maddelerini ortaya koyduktan sonra iddianamenin benimle ilgili kısmını ifade etmek gerekirse; bu bölümde Eylem 61 ve Eylem 115 arasındaki 22 adet ihalede tarafıma kısmen ihaleye fesat karıştırma, kısmen de kamu zararına dolandırıcılık isnatları yüklenmiştir. Bundan sonraki açıklamaları; iddianamenin birbiriyle ilişkisiz süreçlerini adeta bir çuvala doldurarak, bile isteye birbiriyle irtibatlı göstererek, hukuki dayanaktan yoksun ve açıkça hatalı biçimde kaleme alınmış, anlaşılmaz varsayımlarla süslenmiş yapısını çözümlemek ve iddialara net bir biçimde cevap vermek amacıyla şu şekilde yapacağım: Öncelikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'na göre yapılan işlemlerdeki genel sekreter yardımcısı ve encümen üyesi olarak görev yaptığım dönemlere ilişkin tarafıma isnat edilen eylemleri açıklayacağım. Sonrasında Kültür AŞ Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yaptığım döneme ilişkin tarafıma isnat edilen eylemlerdeki sorumluluk ve işlemlerin içeriğini ifade edeceğim. Yine buradaki eylemleri de kategorize ederek, detaylara boğulmamak üzere gruplandırarak açıklayacağım. Şimdi, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’na göre yapılan işlemlere bakarsak; Devlet İhale Kanunu’nun 1. maddesinde şunu diyor: "Belediyelerin alım, satım, hizmet, yapım, kira, trampa, mülkiyetin gayriayni hak tesisi ve taşıma işleri bu kanunda yazılı hükümlere göre yürütülür." Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; bu kadar temelden giriyorum, ben de böyle yapmak istemem ama iddianame maalesef ihale mevzuatını bilmiyor. İmar mevzuatını bilmediği gibi ihale mevzuatını da bilmiyor; o yüzden de kanun maddeleri üzerinden açıklaya açıklaya gideceğim. Kanunun bu 1. maddesi doğrultusunda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu bölümdeki işlemleri kiralama konusuna girdiğinden, bu kanuna göre gerçekleştirilmiştir. Yani biz bütün değerlendirmelerimizi bu kanuna göre yapmak zorundayız. Devlet İhale Kanunu’nun özü itibarıyla 2. maddesinde de ilkesel olarak bir ihalenin iki temel ana ilkesi olması gerekir. Bunların birincisi açıklık ve rekabetin sağlanması, ikincisi ihtiyaçların en iyi şekilde, uygun şartlarda sağlanmasıdır. Yani bir ihale incelenecekse temelde bu hususlara öncelikle bakmak gerekir. İhale ilan ve duyuruları uygun koşullarda yapılmış mı? Gerekli dokümanlar açık biçimde ortaya konulmuş mu, herkes bunlardan haberdar olabilmiş mi? İhalenin süresi yeterli mi? İhale kimse baskı altında yapılmadan gerçekleşmiş mi? Bu sorular kritiktir ve bu sorulara cevap bulmak gerekir. Ancak mahkemeye sunulan bilirkişi raporu bu konularla hiç alakadar olmamış. Çünkü şu çok net ve açıktır ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından iddianameye konu olan tüm ihaleler bu koşulların tamamını sağlamıştır. İhale süreçlerinde bütün olası isteklilere tarafsızlıkla, eşit şans ve imkan sağlanmıştır. İddianame, ihaleye fesat karıştırma suçlamasını iki temel iddia üzerine oturtmaktadır. Birincisi ihale şartnamesinde rekabeti engelleyici hükümlerin bulunması, ikincisi tahmin edilen bedelin (yani muhammen bedelin) hatalı belirlendiğidir. Şimdi kanuni açıdan hem de somut örnekler üzerinden bu iddialara cevap vereceğim. Öncelikle rekabeti engelleyici hükümlerin bulunması: 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 5. maddesinde ihaleye katılabilmek için istenilen teminat ve belgelerin verilmesinin zorunlu olduğu ifade edilmektedir. 7/f maddesinde de isteklilerde aranılan şartların ve belgelerin şartnamede yer alması gerektiği belirtilmektedir. 16. maddesinde de isteklilerde aranacak nitelikler ve istenecek belgeler tanımlanmıştır. Şöyle söylemektedir: "İdarece ihalelerin en elverişli koşullarda sonuçlandırılmasını sağlamak amacıyla isteklilerde belirli mali ve teknik yeterlik ve nitelikler aranabilir. Bunları tespite yarayan belgelerin neler olduğu şartnamelerde gösterilir."

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

İdarenin, ihaleye katılacaklardan mali ve teknik yeterlik kriterleri isteyebileceği kanunda açıkça ortaya konulmuş olup, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de sözkonusu işlemlerin en sağlıklı biçimde gerçekleşebilmesi amacıyla, rekabeti engellemeyecek biçimde, şartnamede ilan ederek (önemli olan husus budur, şartnamede ilan edilmesi) takdir hakkını kullanmıştır. Aranan niteliklerin de iş kollarına yönelik istenen deneyimlerin hiçbiri ihalenin konusu, faaliyet alanı ve kapsamından bağımsız değildir; belirli istekliye özgü koşullar tanımlanmamıştır. İddianame, potansiyel firmaların ihaleye katılımının kısıtlandığı savını NACE kodları gibi son derece ilginç bir yöntemle ortaya koymaktadır. Burada gene anlatıldı, NACE kodu ekonomik sınıflandırmaya yönelik böyle 6 haneli bir koddur. Vergiler alanında, SGK kayıtlarında geçer. Baştan şunu belirtmek gerekir ki, bu potansiyel olduğu iddia edilen firmaların hiçbirisi konuyu bu tip gerekçelerle şikayet yoluna gitmemiş, idare mahkemelerine taşımamıştır. Tek tek bütün eylemlere yönelik açıklama yapmayacağım ama konunun anlaşılması adına şu örneği verebilirim. Örneğin iddianamede NACE kodlarına yönelik şu tip ifadelere yer verilmektedir. Diyor ki: "İstanbul Ticaret Odası tarafından düzenlenen veriler incelendiğinde; 22.06.2020 tarihi itibarıyla 'reklam' ve 'tanıtım' kelimeleriyle yapılan arama sonucunda tespit edilen NACE kodlarında faaliyet gösteren firma sayısının 12.387 olduğu, bu firmalardan sermayesi 20.000.000 TL ve üzeri olanların sayısının 73 olduğu; 'reklam', 'tanıtım', 'baskı', 'yayın', 'basım' kelimeleriyle yapılan arama sonucunda tespit edilen NACE kodlarında faaliyet gösteren firma sayısının 23.568 olduğu, bu firmalardan sermayesi 20.000.000 TL ve üzeri olanların sayısının 112 olduğunu tespit etmiştir." Bu tespitin benzerini, iddianamenin diğer eylemlerinde de yapıyor. Bu noktada İstanbul Büyükşehir Belediyesi ölçeğinde bir kurum, kanundan gelen takdir hakkı kapsamında kamuya açık alanlarda imalatı ve sunumu yapılacak reklam ve tanıtım faaliyetleri için tabii ki gerekli nitelikleri arayacaktır. Takdir edersiniz ki idare; hiçbir iş deneyimi olmayan, iş yapma kapasitesi bu ölçeklerde bir işi kaldıramayacak firmalara iş yaptırmaktan kaçınacaktır. Zira sonrasında olası olumsuz senaryolarda kamuya ciddi külfet doğuracak sonuçlardan kaçınacaktır. Kaldı ki belirtilen 73, 112 ve benzeri firma sayısı rekabetin sağlanması için gayet yeterlidir. Türkiye'de bu şartları sağlamayan birçok ihale yapılmaktadır. Bunun ötesinde ihaleler sadece İstanbul'a açık değildir, Türkiye'deki firmalar da buna katılabilir. Türkiye'de tebligat adresi gösterirse yurt dışından firmalar katılabilir. O da olmadı, ortaklık kurulup katılabilir. Şartnamelerin hepsi bunlara açıktır. Tüm bunları eklediğinizde sayı çok daha yüksek değerlere çıkacaktır. Bilirkişi hiç bunları dikkate almamıştır. Öyle ki farklı ihalelerin konusuna ve kapsamına göre idarelerin en az 1.000.000 sermaye, 5.000.000 ciro veya başka ihalede 2.000.000 sermaye, 8.000.000 ciro aradığı şartlar belirtilmiş. İddianame bunların da rekabeti engelleyici, katılımı azaltıcı bir durum olduğunu belirtmiştir. Yani iddianamenin bu anlamda bir standardı da yoktur. Buralarda firma sayısı daha çok çıkacağı için, buralarda NACE koduna göre bir sınıflandırıp sayı verilmemiş. Neyse, ona gerek duymamış. Tüm bunlarla birlikte NACE koduna göre yapılan tarama, o firmanın yaptığı iş ile ilgili kesin ve doğru bir bilgi vermez. Yani o kodda her turizm yazan, Türkiye'de turizm işi yapmıyor. Her reklam tanıtım işi yapan, o yazan yani o işi yapmayabiliyor. Belki kendi tabelası bile yoktur yani. Dolayısıyla Sayın Başkan, açıkça görülmektedir ki bu ihalelerde rekabeti ve katılımı sınırlayıcı bir husus söz konusu değildir. Kaldı ki NACE kodlarından hareketle firma taraması yapıp sanki bunların hepsi ihaleye katılacakmış gibi hayal kurup ihaleye fesat karıştırma suçlamasında bulunmak, en basit ifadeyle hukuksuzluktur. Oysa ki iddianamenin bazı kısımlarında ise idare tarafından aranan yeterlilik şartlarının ihaleyi kazanan firmalarca kendi alt yüklenicilerinden istenmediği belirtilerek bu yeterlilik şartlarının gereksiz olduğu iddia edilmektedir.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bakın, farklı bir ticari tüzel kişiliğin sonradan gerçekleşecek bir işlemiyle bu süreçte hiçbir yetkisi olmayan belediye görevlilerinin sorumluluğuna dayanak yapmak zaten hukuken kabul edilemez. Kaldı ki sonra yapılan işlemler ne 2886'ya ne de 4734 sayılı ihale mevzuatına tabidir. İdareye karşı bütün sorumluluk ve yükümlülük ihaleyi kazanan firmaya aittir. Alt yüklenicinin hiçbir hükmü yoktur burada idareye karşı. Başta da bahsettiğim gibi iddianame; birbiriyle hukuki ve fiili bağlantıları olmayan bu işlemleri kaotik bir biçimde bir araya getirerek olaylarda yetki ve sorumluluğu olmayan kişilere suç isnatlarında bulunmaktadır. Aynı zamanda ihalelerde katılım sayısının 1 firma olarak katılması, rekabetin sağlanamadığı anlamına gelmez. Önemli olan usul şartlarının sağlanmasıdır. Bu anlamda kanunun pazarlık usulü ihale yapılması maddesinde "bir veya daha fazla istekliden yazılı veya sözlü teklif alınmak kaydıyla" ihalenin yapılacağını belirtmesi, kanun koyucunun da bu hususu gözettiğini ortaya koyar. Yani bir kişiden teklif alınarak ihale gerçekleşebilir. Sonuç olarak idare, tüm İstanbul genelini kapsayan, halka açık alanlardaki söz konusu faaliyetlerdeki işi alabilecek firmaların operasyonel kabiliyetlerinin güçlü ve ticari ortamda karşılaşılabilecek zorlukları aşabilecek nitelikte olmasını haklı olarak talep etmiştir; tıpkı kurumda süreklilik arz eden, 20 yıldır yapıldığı gibi. Örnekleri verildi; dün burada Kağan Sürmegöz de anlattı ama 1-2 örnek de ben vereyim: Bakın; 26.10.2011 tarihinde 4600 adet açık hava reklam ünitelerinin 10 yıl süreyle işletilmesi için de 3 yıllık ciro ortalamasının 20 milyon olması bu konmuş. 18.04.2018 tarihli İETT 5000 adet otobüs durağı reklam alanları 20 yıl intifa verilmesi için de sermayenin en az 12 milyon olması, 3 yıl içinde 50 milyon TL ciro, son 3 yılda 20 milyon iş deneyim belgesi, son 3 yılda 4 alanda birden iş deneyim belgesi istenmiştir. 10.10.2018 tarihli 193 lokasyonda 3056 adet bisiklet parkı ve 1930 adet bisikletle 3 yıl süreyle reklam alanı işletilmesi için de gene bahsettiğim az önce bahsettiğim yeterlilik şartları istenmiştir. 07.11.2018 tarihli 10.500 metrekare reklam alanı raylı sistem alanları sabit ve dijital bilgi platformu için de en az 5 milyon sermaye, 5 yılda 40 milyon ciro, 5 yılda 20 milyon iş bitirme şartı aranmıştır. İdare tarafından bunlar süreklilik içerisinde talep edilmiştir. Daha birçok örnek olmakla birlikte bugünkünden daha yüksek ciro ve sermaye şartı aranan ihalelerin konu hakkında da yeterli bilgiyi sunmuş olduğunu düşünüyorum. Bu konular, bu ihaleler de Sayıştay denetiminden geçmiş; Sayıştay denetimlerinde de bunlara ilişkin herhangi bir bulgu ortaya konmamıştır. Yine bunlarla birlikte Türkiye'nin diğer büyükşehirlerinde, İstanbul ile kıyaslanamayacak ölçekte Maraş'ta, Kayseri'de ve avukatlarım onların örneklerini, şartnamelerini de sizlere verecek, çok daha yüksek ciro, çok daha yüksek sermaye bedelleri istenerek reklam tanıtım ihaleleri gerçekleştirilmiştir. Rekabetin engellenmesine yönelik dolayısıyla bu iddialara yapmış olduğum açıklamaların yeterli olduğunu düşünüyorum. İkinci başlığa geçmeden önce son tayinle, iddianamede eylemlerin sonuç kısmında belirtilen ihalelerle ilgili iki temel suçlama gerekçesi üzerinde durmak istiyorum. Şimdi bunların birincisi, ihaleye katılma yeterliliğine sahip olan kişilerin ihaleye katılmalarının engellenmesi; iddia bu. Bakın bu cümleyle deminden beri anlatmaya çalıştığım husustan bambaşka bir iddiaya geçmiş oluyoruz. Yani diyor ki ortada bir ihale var ve o ihaleye katılabilecek yeterlilikte kişiler var ve biz onları engellemişiz. Ama iddianamede ve onun referans aldığı bilirkişi raporunda buna yönelik somut bir eylem yok. Zaten iddia da bu değildi. İddia diyordu ki: "Şartname başka türlü yazılsaydı daha çok firma katılabilirdi. 112 değil de" yani o 112 yanlış, o 112 çok daha fazla ama daha fazla firma girecekti. Ama sonuç bölümüne gelince, tabii bu soyut iddiaların suç olmadığını iddia makamı da biliyor. Böylece sayfalar boyu anlattığından bambaşka bir kurgu halinde suç isnadında bulunuyor.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

İkincisi, diyor ki: "İhale mevzuatı gereğince gizli kalması gereken belgeleri başkasının ulaşmasını sağlamak." Şimdi bunu da iddia makamı şayet böylesine ciddi bir suçlama yapıyorsa somut olayı, delili herhangi bir şekilde ortaya koyması gerekir. Bu beklenir, öyle değil mi? "Ya bu belgelerin başkalarına ulaştırıldığına yönelik eğer varsa tespitle konması gereken iddialar var." Kimdir o başkaları? Ne zaman, kim tarafından, kimlerle, hangi belgeler ulaştırılmış? İddianamede bunlar yok. Bunlar ortaya konsun ki biz de ona yönelik savunma yapabilelim. Çünkü bunlar olmayınca savunma yapılan bir savunma yapılamıyor. Ama ben şunun da merakı içerisindeyim: Yani 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'na göre gerçekleştirilen ihalelerde söz konusu gizli belgeler nedir? Yani ben bunun hukuki tartışmasına girmeyeceğim ama böyle bir iddia varsa herhalde gizli belge de muhakkak vardır diye tahmin ediyorum hukuken. Herhalde ortaya konur yani. Şimdi ikinci ana iddiaya geldiğimizde; muhammen bedelin hatalı belirlendiği iddiası. Burada iddianamenin ihaleye fesat karıştırma suçlamasına dayandığı ikinci temel iddiaya geliyorum. Bu kapsamda muhammen bedelin hatalı hesaplandığı iddialarını yine yasal çerçeveden, hem de olayları kategorize ederek cevaplandıracağım. İhalelerde bulunduğum yetki ve sorumluluklar çerçevesinde bu konudaki teknik ayrıntılara ilişkin açıklamaların detayına girmeyeceğim çünkü Muhammen Bedel Takdir Komisyonu üyesi değilim. Buna ilgili müdürlükteki, daire başkanlığındaki arkadaşlar zaten cevap verdiler, vereceklerdir de sonrasında. Zira ihale komisyonu üyelerinin ve ihale yetkilisinin fiyat belirleme yetkisi bulunmamaktadır. İçtihat haline gelmiş birçok Yargıtay kararı; encümen üyelerinin veya ihale amirinin bedel takdiri veya şartnamelerde uzmanlık gerektirecek ayrıntıdaki koşul ve şartlardan sorumlu tutulamayacağını ortaya koymaktadır. Ancak yine de temel iddialara cevap vermek gerekirse, Devlet İhale Kanunu'nun "Tahmin Edilen Bedelin Tespiti" başlıklı 9. maddesinde "Tahmin edilen bedel, idarelerce tespit edilir veya ettirilir. İşin özelliğine göre gerektiğinde bu bedel veya bu bedelin hesabında kullanılacak fiyatlar belediye, ticaret odası, sanayi odası, borsa gibi kuruluşlardan veya bilirkişilerden soruşturulur." denmektedir. Dolayısıyla muhammen bedelin idarelerce tespit ettirileceği veya edileceği gayet açık ve nettir kanunda. İdareye gerektiğinde o odalardan veya farklı kuruluşlardan soruşturma yapılabileceğine ilişkin kanunun sunmuş olduğu takdir yetkisini, iddianamede sanki bir belge eksikliği varmış gibi sunmak açıkça hukuksuzluktur. Muhammen bedelin belirlenmesinde önemli husus, doğru kriterlerin belirlenmesidir. İlaveten kanunda tahmin edilen bedel tespitinde idarece bedelin tespit edileceği veya ettirileceği yazmakla birlikte bunun yöntemine yer verilmemiştir. Dolayısıyla geçmiş dönem ecrimisil bedellerinin kullanılması yoluyla bedel tespiti yapılması sonucu kamu zararına sebebiyet verildiği iddiası da hukuken hatalı olup kamu zararının dayanağını oluşturamaz. Bunun ileriye dönük piyasa koşullarını yansıtmadığı, iddianamede böyle bir iddia var, iddiasını ortaya koyanların da kamuda herhangi bir kiralama ihalesini nasıl yaptığına dair en ufak bir tecrübesinin veya asgari mevzuat bilgisinin olduğunu düşünmüyor. Şartnamede diyor ki: "TÜFE oranında yıllık artışlarla ödeme yapılacağı açıkça yazıyor." İleriye dönük piyasa koşulları bir kamu ihalesinde nasıl yapılabilir? Ben bilmiyorum, bunun başka da bir yöntemi zaten yoktur; TÜFE oranında arttırılır, ileriye dönük piyasa koşulları yansıtılmış olur. Nihayetinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi bilgi, deneyim ve birikim açısından bu alanda Türkiye'nin en öncelikli kurumu olarak yıllardır bu işlemleri belirli bir kurumsallıkla yönetmektedir. Kaldı ki muhammen bedel, ihale açısından asgari eşik değerini belirtmektedir. Mevcut veriler bakıldığında, ihaleye tek katılımcı olsa dahi ihale komisyonu ile yapılan pazarlık sonucu fiyatın yükseldiği görülecektir. Dolayısıyla muhammen bedel takdiri ile ilgili iddialar da tamamen mesnetsizdir, hukuken mesnetsizdir. Hukuken hatalı olan tevdi ve bilirkişi raporlarında birçok sayısal hesap hataları vardır ama ben onlara hiç girmeyeceğim.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Sayın Başkan; bilirkişi raporu hazırlayanların bir kamu yönetimi esasından da yoksundur bunu hazırlayanlar. Zaten bilirkişi olmadıkları da ortadadır. Burası belediyedir, burası halkın evidir. Biz şirket yönetmiyoruz. Evet, her işlemi mevzuatına göre yapıyoruz ama tek gayemiz kârı maksimize etmek değildir. Örneğin, eylem 108'de Bağcılar, Beykoz, Bakırköy, Zeytinburnu'ndaki sosyal tesislerin işletilmesi konu edilmiştir. Yani buradaki tutarsız iddialara girmeyeyim. Bu tesislerin kiralanma süreci bütün mevzuata uygun hale getirilmiştir ama bakın burada biz, sosyal tesislerin işletilmesiyle İstanbul halkına ucuz, nitelikli hizmet veriyoruz. Millet orada düğününü yapsın, merasimini yapsın diye hizmet veriyoruz. Burayı belirli kesimde, belirli bir gelir grubuna açmıyoruz. Niyetimiz bu değil, kamu yararı bu demek değildir. Örneğin, eylem 109'da Zeytinburnu'ndaki depolama alanlarının kiralanması söz konusudur. Burada yine ilgili daire muhammen bedelle ilgili gerekli çalışmaları yapmış, muhammen bedel takdir komisyonu belirlemiş o bedelini. Encümenin gündemine gelmiştir. Ama bunun ötesinde söz konusu alan; ciddi bakım, onarım yapılması gereken, kötü, atıl bir durumdaydı. Yani idarenin oradaki amacı şu: Yıllardır atıl kalan bir yerin, kamu zararı olan bir yerin bir şekilde sahiplendirilerek artık işletmeye açılması, bir şekilde kamunun kullanımına açılması. Kamu yararı böyle gözetilir, diğer türlü gözetilmez. Örneğin, eylem 112-115'te kitap kafelerle ilgili bir görsel olması lazım. İsim olarak var galiba orada. Gösterildi ama tekrar burada anlatırken arkada dursun. İstanbul'un meydanlarında Feshane gibi şehrin kültürel yaşamına kazandırdığımız mekanlarında kitap kafe konseptiyle pırıl pırıl kamusal buluşma, sosyalleşme mekanları yapmışız. Buraları, buraları birilerine kafe, büfe diye dağıtmamışız. Yasal olarak Belediye Kanunu'nun 26. maddesine göre ücretsiz, doğrudan meclis kararı ile işlettirebilme hakkımız olmasına rağmen ihale açmışız, belediyeye gelir kazandırmışız. Şeffaflık içerisinde süreci yürütmüşüz ama gelin görün ki her şeyin sonunda suçlamalarla, tutuklamalarla maruz kalmışız. Yani Mecidiyeköy'ün bir öncesi, sonrası bir fotoğrafı olması lazım. Mecidiyeköy diye dosyalar sonu... Bunun gibi Bağcılar'da, Ümraniye'de yaptığımız kitap kafeler bir tutuklama, bir yargılama konusu haline gelmiş. Bakın Mecidiyeköy'ün eski hali buydu, sonrasında çok büyük emekle insanların buluştuğu... Yani insanların koşarak kaçmak istediği bir yerdi orası. İnsanların buluştuğu, oturduğu, kitap kafeye gidip kitap baktığı, kahve aldığı, o yeşillik içerisinde oturduğu, çölün içindeki bir vahaya dönüştü. Biz bunu yaptık, bunu yaptık, bundan dolayı tutukluyuz. Dolayısıyla ilgili mevzuatın, belediyeciliğin, kamu yönetiminin genel prensiplerini bilmeden, mevcut alanların somut koşullarını gözetmeden, subjektif yorumlarla yapılan bu değerlendirmelerin hiçbir hükmü olamaz. Sayın Başkan, sayın mahkeme heyeti; asıl önemli husus da şudur: İhale dokümanlarının mevzuata aykırı olması halinde bu dokümanların idare mahkemeleri nezdinde dava edilmesi, eğer aykırılık tespit edilirse işlemin iptal edilmesi ve düzeltilmesi mümkündür. Nitekim indirebiliriz bunu. Eylem 63, yani İBB mülkiyetinde bulunan 95 adet üst geçidin alın yüzeylerinin 3 yıl süreyle işletilmesi işinin ilgili 26 Temmuz 2023 tarihli Belediye Encümen kararının iptaline yönelik dava açılmıştır. Bir firma dava açmış. Netice itibariyle Danıştay 13. Dairesi 10 Haziran 2024 tarih, 2024'e 1285 esas ve 2024'e 2676 karar sayılı kararıyla; Belediye Encümeni tarafından alınan ihaleye çıkma kararı, ihale ilişkin ilanlar ve ihalede diğer hususlar yönünden herhangi bir mevzuata aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından dava konusu işlemlerde hukuka aykırılık bulunmamaktadır gerekçesiyle konuya açıklık kavuşturmuştur. Bahsi geçen eylem 63'e ilişkin davada da iddianamedeki diğer eylemlerde olduğu gibi yine muhammen bedel, yeterlilik şartları ve benzeri hususlar dava konusu edilmiş ancak Danıştay, tüm diğer eylemler açısından da örnek mahiyetinde olacak şekilde işlemlerde mevzuata aykırılık bulunmadığını tespit etmiştir.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Yine 61 ve 62. eylemlerde benzer iddialar sonucu Mülkiye Müfettişleri tarafından yürütülen ön incelemede encümen üyelerine soruşturma izni verilmemiş, soruşturma izni verilen idarecilerin itirazı üzerine Danıştay 1. Dairesi tarafından, burada da bahsedildi, 2022'ye 1622, 2022'ye 2221 sayılı kararla... Görsel 17'yi açabilirsek... Bu karar burada bahsedildi, konuşuldu ama ben kararı okumak da istiyorum. Yani kararı bir tam idrak edelim, ne demiş Danıştay? Şunu diyor: "Söz konusu ihalelere ait bedellerin yeterli araştırma yapılmadan rayiç bedellerin altında bedellerle belirlendiğine dair tespitin subjektif olduğu, belediyenin tasarrufu altındaki alanlarda bulunan açık ve kapalı reklam ünitelerinin kiraya verilmesine ilişkin ihalelerde, bu ihalelerde geçmiş yıllarda yapılan kiralama ihalelerinde de oluşan kira veya ecrimisil bedellerinin esas alındığı, muhammen bedel tespitinde aykırılığın somut olarak ortaya konmadığı; kaldı ki benzer kiralamalarda ilgili kurum ve kuruluşlarının muhammen bedelin tespiti için belediyeden bilgi alarak fiyat artık araştırması yaptıklarını, belediyenin reklam ünitelerinin reklam ajansları tarafından kısa süreli olarak reklam verenlere kiraya verilmesinde oluşan fiyatların esas alınarak uzun süreli bu kiralamaların bedelinin düşük olduğu sonucuna varılamayacağı; kaldı ki bu ünitelerin ajanslar tarafından sürekli olarak kiraya verilemediği, kimi zaman bu ünitelerin boş kaldığı varsayımından hareketle bu ihalelerde muhammen bedelin düşük tespit edildiği sonucuna ulaşılamayacağı" belirtilmiştir. Bakın, biz burada yüksek yargı tarafından tüm dayanaklarıyla doğru yapıldığı tescillenmiş işlemler yüzünden ceza soruşturmasına ve yargılamasına tabi tutuluyor, 1 yılı aşkın da özgürlüğümüzden yoksun bırakılıyoruz. Bizim haklılığımızı ispat etmek için başka ne yapmamız gerekiyor? Danıştay kararları var, Danıştay kararı... Ha, Teftiş Kurulu raporları... Bakın, bu karar, Teftiş Kurulu raporu üzerine alınmış bir karar. Sonrasında aynı Teftiş Kurulu raporu, hiçbir değişiklik yapılmadan savcılığa gitti. Değişiklik ne biliyor musunuz? Şöyle diyor Teftiş Kurulu raporu: "Her ne kadar Danıştay böyle karar almış olmasına rağmen, böyle değildir" diyor. Danıştay kararını önemsemiyor. Şimdi Sayın Başkan, şunu sormak istiyorum, ben kendi alanımdan bir örnek vereyim. Diyelim bir imar planı yapıldı, buna da dava açıldı. Danıştay'a gitti, Danıştay da bunu iptal etti. Şimdi benim şunu söyleme şansım var mı: "Her ne kadar Danıştay bunu iptal etmiş olsa da ben bunun gerekçelerini beğenmiyorum. Bu imar planına göre ruhsat vereceğim." Bunu diyebilme şansım var mı? Böyle bir hukuk devleti olabilir mi yani? Ama olmuş. Herhalde ben bunu desem, Eylem 144 diye bir iddianameye girmişti. Ha, ilk defa da böyle bir somut delillere dayanan bir suç olurdu yani iddianamede. Yapmayız da yani. Ama bununla karşı karşıyayız. Danıştay ayrı ayrı davalarda burada muhammen bedelin tespitinde, rekabetin engellenmesine yönelik herhangi bir hususun olmadığını belirtiyor. Biz hala bunlara karşı savunma yapıyoruz, 15 ay, 20 ay sonrasında. İddianame öyle bir yaklaşımla hazırlanmış ki encümen kararlarındaki muhalefet şerhleri adeta mutlak doğru kabul edilmiş; ama nedense aynı kararlarda yer alan ilgili dairenin şerhe... Şerhe ilişkin cevapları hiç dikkate alınmamış. İlgili daire orada hepsine cevap vermiş. Yok! İddianame öyle bir saikle hazırlanmış ki herhangi bir muhalefet şerhi olmamasına rağmen, örneğin Eylem 64, Eylem 110, Eylem 112, Eylem 113, Eylem 115'te encümen kararları oy birliğiyle alınmıştır. Bu da anlatıldı burada ama tekrar bir üzerinden geçeyim. Görsel 18'i açabilir miyiz? Herhangi bir muhalefet şerhi olmamasına rağmen, aynı kararın altına herkes imza atmış ol... Biraz aşağıya kaydırsanız... Heh. Aynı kararın altına herkes imza atmış olmasına rağmen ihaleye fesat karıştırma suçlaması sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokratlarına yüklenmiş, içerisinden bazı isimler de tutuklanmış. AK Partili meclis üyelerine, bilirkişi raporlarında sorumluluk atfedilmesine rağmen -bilirkişi raporu hepsini sıralıyor, "Bunlar sorumludur." diyor- suç isnadında bulunulmamıştır.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bakın, şimdi bence, yani bizce burada bir ihaleye fesat karıştırma suçu yok. Yok yani. Ama şimdi bilirkişi raporlarında şunu anladık: 2019 öncesinde de tespit var. Aynı bilirkişi raporunda, 2019 öncesinde bir ihaleye yönelik tespitler yapılmış. Aynı iddialar, aynı iddialar var ama o iddia iddianameye girmemiş. O bilirkişi raporunda an... Ya anlamıyoruz da hadi anladık. Ama iddianameye alınan ihalelerde de yani kişiye özgü suçlama yapıldı. Yani bu kararın altına herkes imza atmıştır. Başta encümen başkanı genel sekreter var, bakın bunlar AK Parti'nin meclis üyeleri. Altta da bürokratlar var. Herkes imza atmış. Ha, benim imzam bunların imzasından daha mı değerli? Yok, olamaz. Oyda eşitlik olsaydı belki encümen başkanının oyu 2 sayılıyordu, onunki olabilirdi ama öyle bir şey yok. O zaman nasıl buradan 2 kişi tutuklu, nasıl diğerleri hiç yargılanmıyor? Yani eşitlik ilkesi bu mudur, adil yargılanma bu mudur? Böyle mi olur bu işler? Bunları... Bunları anlamak mümkün değil. İndirebiliriz bunu da. Bu seçiciliğe rağmen benim sadece ihaleye çıkış kararında yer aldığım, yani ihale komisyonunda bulunmadığım, o ihaleye girmediğim, ihalenin şu şartnameyle, şu koşullarda ilan edilmesine yönelik encümende bulunduğum Eylem 73, Eylem 109, Eylem 110, 111, 112, 113, 115'te yine tarafıma suç isnadında bulunulmuştur. Yani ben bu ihaleye çıkış kararında hangi hileyi yapmış olabilirim? Yani dosyadan evrak mı çekmişim, bir şeyi mi saklamışım, bir şeyi mi yırtmışım? Hangi hileyi yapmış olabilirim ki ilana çıkacak bir encümen kararından dolayı bana ihaleye fesat karıştırma suçu atfediliyor? Hatta Eylem 72'de, bilirkişi raporunda ihale onay belgesini imzalayan diye sorumluluk atfedilerek yine ihaleye fesat karıştırma suçuna maruz kalmışım. Ama o tarihte genel sekreter yardımcısı olmamdan kaynaklı ne ihale onay belgesinde imzam var ne ihalenin encümenine katılmışım, ihaleye çıkış kararında da yokum. Yokum o ihalede ama suçlamadan gene nasibimi almışım. Sonuç olarak yine asli başvuru kaynağımız Devlet İhale Kanunu'na geri dönersek kanun, görevlilerin... Görevlilerin sorumluluğu başlıklı 86. maddesinde ceza kovuşturması gerekliliğini; ihale, muayene ve kabul komisyonu ve heyetlerinin başkan ve üyeleri ile diğer ilgililer görevlerini kanuni gereklere göre tarafsızlıkla yapmadıkları ve taraflardan birinin zararına yol açacak ihmal ve kusurlu bulundukları tespite dayandırmaktadır. Yani işin özünde kanunilik; tarafsızlık ve eylemlerde olası ihmal ve kusurun varlığını aramaktadır. Oysa iddianamenin hiçbir yerinde, yaptığım görev süresi içerisinde tarafsızlığı zedeleyecek, herhangi bir tarafı destekleyecek, ihale işleyişini etkileyecek ihmal ve kusur ortaya konulmamıştır. Çünkü yoktur. İddianamede, Türk Ceza Kanunu'nda suç olarak tanımlanmamış fiiller, soyut bir kurguyla, hiçbir görev, yetki, sorumluluk tartışması yapılmadan, açıkça belirli isimler seçilerek; haksız, zorlama, hukuki dayanaktan yoksun bir metin oluşturulmuştur. Bu anlamda yetki ve sorumluluk açısından konuyu değerlendirsek, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun 12. maddesi, ihalesi yapılacak işe, şartnameler ve eklerin özel kanunlardaki hükümler saklı tutulmak kaydıyla ilgili idarelerce hazırlanacağını, 13. maddesi ise belediyelere ait ihalelerin belediye encümenince bu kanun hükümlerince yürütüleceğini demektedir. Dolayısıyla, ihale komisyonu olarak belediye encümeninin görevi, idare tarafından hazırlanan gelen bilgi ve belgeler doğrultusunda ihaleyi tarafsızlıkla gerçekleştirmektir. Sayıştay'ın yerleşik kararlarında da açıkça ortaya konulduğu gibi ihale komisyonu üyeleri, ihale şartnamesindeki hususlardan ve muhammen bedelin belirlenmesinden sorumlu tutulamazlar.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bu yasal görev; ihale komisyonu üyesi olduğum eylemlerde hiçbir hilenin işlem olmadığı, hiçbir olası katılımcı firmayı engellemeden layığıyla gerçekleştirilmiş midir? Gerçekleştirilmiştir. Konu, genel sekreter yardımcısı pozisyonundaki ihale yetkilisi olarak söz konusu ihalelerde görev yaptığımda yetki ve sorumluluk açısından incelenirse -bu kısmı Buğra Gökçe de çok güzel anlattı- yine Devlet İhale Kanunu'nun 31. maddesinde, ihale komisyonları tarafından alınan ihale kararlarının, ihale yetkililerince karar tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde onaylanacağı veya iptal edileceği denmektedir. Şimdi sormak isterim: İdare tarafından şartname ve gerekli evrakları hazırlanmış, hukuka uygun, usul ve yöntemlerle açık ve şeffaf biçimde ilan edilmiş, ihale komisyonu tarafından bütün şartlar sağlanarak belirlenen muhammen bedelin üzerinde tarafsızlıkla gerçekleştirilmiş ve genel sekreter yardımcısı olarak önüme gelmiş bir ihaleyi, ihale yetkilisi olarak ben hangi gerekçeyle iptal edebilirdim? Nitekim kamu idaresinde üst amirin, alt birimlerin sunduğu uzmanlık raporlarına göre güven ilkesi çerçevesinde işlemin devamlılığını sağlaması esastır. Üstelik bu kiralama ile, kiralama ihaleleri ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi gelir elde edecektir. Şayet ben bu işlemi kanun gereğince tamamlamazsam, işte o zaman görevi kötüye kullanmış olurum, kamuyu zarara uğratmış olurum. Burada herhangi bir yanlış bir işlem söz konusu bile değildir. Zira bu süreçlerin hepsinin yine idari yargı denetimine açık olduğu ve Danıştay'ın almış olduğu kararlarla tüm işlemlerin hukuka uygun gerçekleştirildiği aşikardır. Kararı okuduk az önce. Bu onay aşamasında nasıl bir hile görülmüştür de iddia makamı ihaleye fesat karıştırma suçunda bulunmuştur? İdarenin işlemleriyle ilgili açıklamalarım bu şekildedir. Şimdi Kültür A.Ş.'ye geçeceğim. Kültür A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı olarak yapmış olduğum görevden ötürü tarafıma yüklenen Eylem 61, Eylem 63 ve Eylem 97'deki kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık, Eylem 62'de ise ihaleye fesat karıştırma suçlamalarına ilişkin açıklamalarımı yapacağım. Sayın Başkan, sayın heyet üyeleri; bu bölüme geçmeden önce, bu bölüme yönelik açıklamalarıma geçmeden önce belediye şirketlerinin hukuki yapısı ve tabi oldukları mevzuat hakkında temel hususları ortaya koymak gerekir. Zira iddianamenin bu bölümünde soyut kurgularla iddia edilen hususlar hukuki bir garabetle karşı karşıya kalmamıza neden olmuştur. 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nun "Şirket Kurulması" başlıklı 26. maddesi... Bu madde önemli, hep buna göre çünkü bütün kurgu. Kanun koyucu, büyükşehir belediyelerinin şirket kurması ve şirketlerin 2886 sayılı Kanun karşısındaki durumunu açıklamıştır. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; Büyükşehir Belediyesi mülkiyeti veya tasarrufundaki hafriyat sahaları, toplu ulaşım hizmetleri, sosyal tesisler, büfe, otopark ve çay bahçelerinin meclis kararı ile belediye şirketlerine ihalesiz verebilmekte; ancak belediye şirketleri tarafından bu yerler 3. kişilere verilecekse 2886 sayılı Kanun hükümleri dikkate alınmalıdır. İddianamede bu kapsamdaki eylemler, söz konusu ihaleler, kiralama ihaleleridir. Dolayısıyla bu kapsama girmemektedir. Zira burada söz konusu edilen işlemler İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2886 sayılı Kanun hükümlerine uygun biçimde, kapalı teklif usulüyle açılıp ihale olarak gerçekleştirilmiştir. Bu açık ihalelerde belediye şirketi tarafından kazanılmış ve mevzuata uygun bir süreç işletilmiştir. Bundan sonra belediye şirketi ihaleyi aldıktan sonra, alt kiralama işi kapsamında herhangi bir mevzuata tabi olmadan işlem tesis edebilmektedir. Bu kapsamda Kültür A.Ş. tüzel kişiliği itibarıyla 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi, özel hukuk tüzel kişiliğidir. Kültür A.Ş., 2886 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak aldıkları ihaleleri 3. kişilere alt yüklenicilik kapsamında, Devlet İhale Kanunu'na da Kamu İhale Kanunu'na da tabi olmadan yaptırmaktadır. Bir ticari şirket olarak piyasa koşullarına, kendi iç prosedürlerine ve teamüllerine göre sözleşme yapma konusunda serbesttir. Yani iddianamede belirtildiği gibi ortada bir alt ihale yoktur. Dolayısıyla ihale olmadığı için ihaleye fesat karıştırma suçu da işlenemez.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

İddianamede, bakın önemli burası, temel bir kurgu olarak şu ortaya konulmuştur. Bir paragraf söyleyeceğim. Diyor ki iddianame: "İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan ana ihaleler ve daha sonrasında bu ihaleye bağlı olarak 4734 sayılı yasanın 3G maddesi kapsamında davet usulüyle yapılan alt kiralama ihaleleri..." şeklinde bir tanımlama yapılıyor. Bakın baştan aşağı yanlış, baştan aşağı yanlış! Yani bunu, bunu yazan hakikaten hiç ihale mevzuatı bilmiyor. Çünkü tekrar anlatayım, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan diyor ki: "ana ihaleler ve daha sonrasında bu ihaleye bağlı olarak..." Bu ihaleye bağlı bir şey yok. O ihale bitti. O ihale başka mevzuata tabiydi. Yetkilisi, sorumlusu başka, bitti! Diyor ki: "4734 sayılı yasanın 3G maddesi kapsamında..." Ortada 4734 sayılı Kanun ile yapılan bir işlem yok. Yok, yok! Bununla birlikte 3G maddesi, mal ve hizmet alımlarına yönelik bir düzenlemedir. Yani kanun orada diyor ki: "Mal ve hizmet alımlarına yönelik belirli limitlerde bu kanuna tabi değilsin." Bunun kiralamayla bir ilgisi yok. Mal ve hizmet alımlarına yönelik para harcıyorsunuz orada. Biz ne yapıyoruz? Gelir getirici kiralama işi yapıyoruz. Yani bu ikisi uzayda, aynı düzlemde kesişemez. Ama bu iddianame kesiştirmiş. Ayrıyeten 3G maddesi de istisna maddesidir. O da ihale değildir. Onu bile bilmiyor, onu bile bilmiyor bunu yazan. Dolayısıyla ifadenin, iddianamedeki tümüyle ifadeler hatalıdır. İddianame hatalıdır. İddianame bu temel üzerine bina edildiği için çökmek zorundadır, çökmüştür de. Bunun üzerine konuşmaya bile gerek yok. Kültür A.Ş. alt yüklenicilerle yürüteceği iş ve işlemlerde, dediğim gibi, herhangi bir mevzuata tabi değildir. Bakın; Kültür AŞ'nin 2013 yılında kendi yönetim kuruluyla oluşturduğu bir ihale yönetmeliği var. O ihale yönetmeliğinde yaparsa 4734 sayılı kanuna göre nasıl ihale yapacağı, diğer ihaleleri nasıl yapacağı tarif edilmiş. Ama buna yönelik bir düzenleme yok. Niye yok? İhalede yok çünkü. Ama ne yapmış Kültür AŞ? Yine burada şeffaflığı sağlamak için, rekabeti sağlamak için, bir şekilde bedelin daha yüksek, kamuya daha gelir getireceği bir koşul sağlansın diye davet usulü ihale işlemi işletmiş. Gene kamu yararını düşünmüş. Bundan sonra ihale olarak tarif edilen her şey bundan ibaret. Yani Kamu İhale Kanunu'na göre, Devlet İhale Kanunu'na göre bir ihale değildir ama ihale koşullarıyla bir yarıştırma yapılmıştır. Bakın, burada ne yapmış? Kendi portföyünden firmalar davet etmiş. Kendi iş deneyimlerine göre en az 3 demesine rağmen 5 firma davet etmiş, 6 firma davet etmiş. Teftiş raporu bunları da bu bile isteye yanlış yorumlayarak teftiş raporuna yazmış sanki böyle bir zorunluluk varmış gibi. Dolayısıyla söz konusu eylemlerde bu usuli şartların tümüne uygun hareket edilmiştir, hiçbir şekilde zarar elde edilmemiştir. İdareye tüm ödemeler yapılmıştır. Hem sermayesi İBB ve iştiraklerine ait Kültür AŞ hem de idare, yapılan tüm bu işlemlerden gelir elde etmiştir. Dolayısıyla bir kamu zararından bahsetmek mümkün değildir. Teftiş raporlarında ortaya konan, ana ihalede aranan yeterlilik şartlarının Kültür AŞ tarafından da kendi alt ihalelerinde aranmadığı iddiası da hukuki dayanaktan yoksundur. Zira bunu kendi de biliyor. Yazarken diyor ki: "Bunda hukuken bir sorun olmamakla birlikte..." diye yazıyor. Zira burada Kültür AŞ, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'na göre ihale edilerek aldığı bir işi, söz konusu mevzuatlara tabi olmadan alt işletmecilere vermektedir. Burada bir sözleşme devri söz konusu değildir. Şayet sözleşme devri söz konusu olsaydı, Devlet İhale Kanunu'nun 66. maddesinde ihaledeki şartların aranacağı belirtilmektedir. Böyle bir devir olmadığından, idare ile Kültür AŞ arasındaki tüm hak ve yükümlülükler sürmektedir; hukuken sorunlu hiçbir husus yoktur. Zaten yapılan sözleşmede de, ihalenin ilan edilen şartnamesinde açıkça, sözleşme devri ayrı bir maddede, üçüncü kişilere işlettirme ise yine ayrı bir maddede belirtilmiştir, ilan edilmiştir. Üçüncü kişilere sözleşme devri yapıldığında ilk ihaledeki şartların aranacağı açıkça belirtilmiştir.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bakın, yani ihalenin 29. maddesi diyor ki: "Reklam uygulamalarının üçüncü kişilere işlettirilmesi." Altındaki 30. madde diyor ki: "Sözleşmenin üçüncü kişilere devri." Burada yazıyor ki: "Eğer devir yaparsan ilk ihaledeki şartlar aranır." Bunu bilmememe şansı yok. Ama bile isteye bu bir suçmuş gibi toplumu, kamuoyunu, sizleri, bizleri kandırmaya yönelik ve dolayısıyla bizi de tutuklamaya yönelik bunlar buraya yazılmıştır. Sayıştay Temyiz Kurulu'nun 30 Haziran 2020 tarih ve 48263 tutanak nolu, "Reklam panolarının belediye şirketlerine verilmesi" ve Sayıştay Dairesi'nin 7 Şubat 2019 tarih, 183 ilam ve 363 nolu kararları tam da bu konulara açıklık getirmektedir. Aynen okuyorum: "Belediyeler tarafından yapılan açık ihale sonucu belediye şirketlerinin ihaleye katılıp iş yapmasında hukuken bir sakınca bulunmadığı, belediye şirketlerinin reklam panolarını alt yüklenicilere kiraya vermesinde mevzuata aykırılık bulunmadığı, mevzuata aykırılık olmayan bir işlem nedeniyle kamu zararından bahsedilemeyeceği, belediyenin yaptığı ihale ile ihaleyi alan belediye şirketinin alt yükleniciye kiraya verme işlemlerinin birbirinden ayrı değerlendirilmesi gereken uygulamalar olup iki farklı kurum tarafından gerçekleştirilen bu işlemlerin arasında neden-sonuç ilişkisinin kurulmasının mümkün olmadığı, reklam panolarını daha yüksek bedelle alt yüklenicilere kiraya vermesi sonucunda da 5018 sayılı kanunun 71. maddesi kapsamında kamu zararının oluşmadığı açıkça belirtilmiştir." Hukuki mevzuat kısmının da yeterince açıklığa kavuşturulduğunu düşünüyorum. Bu noktadan sonra da yetki ve sorumluluk açısından değerlendirme yapmak gerekir. Yapmadığı için biz burada bunu yapmak zorundayız. Ben, 26 Şubat 2020 ile 14 Aralık 2023 tarihleri arasında Kültür AŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürüttüm. Yönetim kurulu, icrai işlemleri yerine getiren bir organ değildir. Yönetim kurulu; alt kiralama işleri kapsamında, kendi iş teamülleri doğrultusunda tarif edilen işlerde, genel müdürlük ilgili birimlerince hazırlanarak kendisine sunulan ihaleye çıkma talebini —bakın buradaki ihaleler, söylüyorum, ihale değildir ama öyle geçtiği için artık bundan sonrasına böyle diyeceğim— sonrasında da ihale komisyonu tarafından gerçekleştirilen ihalenin sonucunu onaylamakla yükümlüdür. Yönetim kurulu... İhale, yine iç yönergede belirtilen ihale komisyonu tarafından gerçekleştirilip sonuca bağlanır. Bu hususta da ilgili yöneticilere çok güzel bunları da anlattılar, süreçlerin nasıl olduğunu anlattılar. Yönetim kurulu tarafından onaylanan ihalenin bütün gerçekleştirme, harcama, sözleşmelerin ifası ve uygulama aşamaları genel müdürlük ve ilgili birimlerince sağlanır. Yönetim Kurulu Başkanı olarak, yalnızca tarafıma neden bir suçlama yüklendiğinin anlaşılması mümkün olmayan bir husustur. Zira Yönetim Kurulu Başkanı olarak, münferiden bir yetki ve sorumluluğum da bulunmamaktadır. isminin; hiçbir tanık, sanık, etkin pişmanlık, müşteki ve benzeri ifadede tek bir satır bile geçmediği; hakkımda herhangi bir HTS kaydı, Masak raporu, dinleme kaydı ve benzeri bir belge bulunmadığı ortadadır. Şunu da temel bir husus olarak belirtmek gerekir ki yapılan tüm bu işlemler, her sene Sayıştay denetimine tabi tutulmuştur. Kültür AŞ'ye yönelik 2020, 2021, 2022, 2023, 2024 tarihli Sayıştay raporlarında bu ihalelere dair tek bir bulgu bile yoktur. Hücremde hepsini baştan aşağıya kendim okudum, yok. Son olarak, bu 4 eylemdeki iddialara yönelik tüm bu açıklamalarla beraber ayrıntılı değerlendirmeleri yapıp burayı da sonuçlandıracağım.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Eylem 61. Bu eylemde, Kültür AŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı görevim dolayısıyla tarafıma "kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık" suçu yüklenmektedir. Çok anlatıldığı için artık bunun anlaşılmış olduğu düşüncesiyle; Kültür AŞ'nin bir kamu kurumu olmadığını, Türk Ticaret Kanunu'na tabi bir şirket olduğunu, buradaki kimsenin devlet memurluğu görevi yapmadığını, dolayısıyla kamu zararı suçunu da işleyemeyeceğimizi uzun uzun anlatmadan sadece hatırlatıyorum. İlgili teftiş raporunda; Kültür AŞ tarafından gerçekleştirilmiş olan, İBB mülkiyeti ve tasarrufu altında bulunan 140 adet megalight ve 200 adet light box reklam uygulamasının 10 yıl süreyle kiralanması ve işletilmesi işi kapsamında, ihale yetkilisi sıfatıyla 24 Ağustos 2020 tarih ve 2020/71 kararla onaylanan Kültür AŞ yönetim kuruluna hukuki sorumluluk atfedilmiştir. Bu kapsamda 3 adet alt kiralama işlemi gerçekleşmiştir. Yönetim kurulunun ihale yetkilisi olduğuna dair yetki; 16 Mart 2020 ve 20 Ağustos 2020 tarihlerinde, 2020/46 ve 2020/69 sayılı yönetim kurulu kararları ile genel müdür ve genel müdür yardımcılarına devredilmiştir. Bu yüzden de iddianamede üçüncü alt kiralama işlemi tarafıma isnat edilmiş, diğer 2 alt kiralama işinde tarafıma hukuken sorumluluk atfedilmemiştir. Tarafıma isnat edilen üçüncü alt kiralama işleminde de ihale komisyonu tarafından usullerine uygun biçimde 4 firma davet edilmiş, en yüksek fiyatı veren firma üzerinde teklif bırakılmıştır. İhale sonrasında ve sürecindeki işlemler, sözleşmenin ifası ve işin uygulama safhaları genel müdürlük ve ilgili birimlerince yürütülmüştür. Genel olarak yaptığım açıklamalar bu eylem için de geçerlidir. Eylem 62. İBB mülkiyeti ve tasarrufu altında bulunan 100 adet üst geçit alanının ve yüzeylerinin reklam alanı olarak 3 yıl süreyle işletmeye verilmesi işinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen ihalesi Kültür AŞ üzerinde kalmıştır. Bu eylemde tarafıma "ihaleye fesat karıştırma" suçu yöneltilmektedir. İddianamede ve teftiş raporlarında bilirkişilerin bu yönde hiçbir tespiti bulunmamasına rağmen şu şekilde hatalı bir ifadeye yer verilmiştir: "İstanbul Büyükşehir Belediyesi İmar Şehircilik Daire Başkanı ve Belediye Encümeni Üyesi 'ün anılan mevzuat hükümleri uyarınca ihale işlemlerini yürütmek ve sonuçlandırmakla görevli olduğu ve aynı zamanda İBB iştirak şirketi Kültür AŞ Yönetim Kurulu Başkanı olduğu dikkate alındığında; 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun 6. maddesinin 1. fıkrasının b ve d bentlerine göre, belediye şirketi Kültür AŞ'nin belediyece yapılan ihaleye katılma yeterliliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir." Görsel 19'daki ihale encümen kararı incelendiğinde bu kararda benim adımın veya imzamın yer almadığı, yani orada bulunmadığım açıkça görülmektedir. Söz konusu encümenin ihalesine katılmadığım ortadadır. Dolayısıyla bu ihalede ne ihale yetkilisi ne de ihale komisyonu üyesi olarak yer aldım. Üstelik iddianamede bu iddianın ortaya atıldığı sayfanın sadece iki sayfa gerisinde bulunan cetvelde ihaledeki görevliler tanımlanmıştır. O cetvelde bile ihale komisyonunda olmadığım, encümene katılmadığım açıkça beyan edilmektedir. İki sayfa içerisindeki bu çelişki, ya farklı metinlerin özensizce birleştirilmesinden ya da kötü niyetten kaynaklanmaktadır. Çünkü açıkça belirtiyorum: Ben bu ihalede yokum. Belediye encümen üyeliği, İmar Şehircilik Daire Başkanlığı gibi kadroya bağlı bir görev değil, bir görevlendirmedir. Katılmadığım bir ihaleden dolayı suçlu bulunmam hukuken mümkün değildir. Bu ihalede işlemleri yürütmekle görevli birim Emlak Yönetimi Daire Başkanlığı, resmi işlemleri yürüten ise Encümen Müdürlüğü'dür; yani benim hazırlama veya yürütmeyle ilgili bir görevim de bulunmamaktadır. İhale komisyon tarafından gerçekleştirilmiş, encümene gitmiş ve onaylanmıştır. Bu asılsız iddia tamamen kamuoyunu yanıltmaya yöneliktir. Dün müdafimin yaptığı savunmada da bu iddianın bir suç teşkil etmediği açıkça ortaya konmuştur. İddianın kendisi sakat olduğu için buna karşı bir savunma yapma gerekliliği bile tartışmalıdır.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Eylem 63. İBB mülkiyeti, yönetimi ve tasarrufu altında bulunan 95 adet üst geçidin alın yüzeylerinin 3 yıl süreyle işletilmesi işi, Kültür AŞ tarafından İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin açtığı açık ihaleye girilerek kazanılmıştır. Sonrasında Kültür AŞ İhale Komisyonu, prosedüre uygun şekilde 5 firmayı davet etmiş ve en yüksek teklifi veren firma üzerinde işi bırakmıştır. Yönetim kurulu da usuli işlemleri doğru yapılan bu kararı onayarak sonuçlandırmıştır. Görsel 21 üzerinden yönetim kurulunun bu süreçlerdeki rolünü ve işleyişini açıklamak gerekir ki bu işleyiş diğer tüm eylemler için de birebir geçerlidir. İhale dokümanını hazırlamak, ihale sürecini yürütmek, sözleşmeyi imzalamak ve sözleşmenin ifasını takip etmek tamamen Genel Müdürlük ve ilgili birimlerin yetki ve sorumluluğundadır. Bu idari aşamalara dair detaylı yanıtlar zaten burada daha önce sunulmuştur. Yönetim kurulunun yaptığı işlem ise şu iki adımdan ibarettir: Genel müdürlük (ilgili ticaret müdürlüğü), İBB'nin ihalesine girip işi kazandıklarını belirterek bu işi alt kiralamaya vermek istediğini yönetim kuruluna iletir. İlgili birimlerin yaptığı muhammen bedel takdirini de sunarak alt kiralama işlemini yürütmek için izin ister. Yönetim kurulu üyeleri bu talebi imzalayarak genel müdürlüğe yetki verir. Yetkiyi alan genel müdürlük ihale komisyonunu oluşturur, ihaleyi gerçekleştirir ve süreci tamamlar. Ardından en yüksek teklifi veren firmanın bilgilerini ve komisyon kararını genel müdürün imzasıyla yönetim kuruluna getirir. Yönetim kurulu da tüm üyelerin imzasıyla bu sonucu onaylar ve bundan sonraki uygulama, sözleşme imzalama ve ifa aşamaları için yetkiyi tekrar genel müdürlüğe devreder. Yönetim kurulunun bunun dışında süreçte başka hiçbir aşamada yetkisi ve müdahalesi bulunmamaktadır. Sayın Başkan, ben bundan tutukluyum. Yani benim savcılıktaki tutuklama yazım, Kültür A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı olmam. Yönetim Kurulunun yaptığı işlem bu. Yönetim Kurulu Başkanı olarak ayrı bir işlem de söz konusu değil ama benim tutuklanma sebebim bu. Savcılık, tutuklamaya sevk ederken "tevdi raporlarında belirtilen hususlar doğrultusunda" diyor. Açabilir miyiz o konuyu? Bakın, tevdi raporu... Uzun uzun tevdi raporunu anlatmayacağım. Tevdi raporu şunu yapmış: Bir karabet halindeki şikayetleri, dilekçeleri almış; bunların mutlak doğru olduğunu kabul etmiş ve tüm bu işlemlerin, yani başından sonuna kadar idarenin yaptığı işlemi, sonrasında ihale Kültür A.Ş.'ye kaldıysa Kültür A.Ş.'nin yaptığı işlemi, sonrasında sahadaki uygulamaları böyle bir çuvala doldurmuş. Sonra da demiş ki: "Buradaki bu işlemleri yapan kişiler sırayla sorumludur." Hepsini sırayla sorumlu tutmuş. Burada da bu işlemde demiş ki: "İhale onay makamı, Yönetim Kurulu Başkanı ve Yönetim Kurulu heyeti, hukuki sorumluluklarının bulunduğu değerlendirilmekle birlikte sorumludur" demiş. Buradan beni seçip tutuklamış. Tevdi raporu bir de şunu diyor savcılığa: "Ben bunların hukuki sorumluluklarının olduğunu tespit ettim ama Ceza Muhakemesi Kanunu doğrultusunda işte HTS kaydı, takip, telefon dinleme... Sen bu işlemleri yap. Bu işlemlerde bir şey tespit edersen cezasını talep edersin." Şimdi bu iddianame doğrultusunda onları da yaptılar. HTS kaydı var, MASAK raporları var, o var, bu var. Ben tek birinde bile yokum. Tek birinde! Hiçbir yerde HTS kaydım yok, hiç kimseyle görüşmem yok, bir kişinin dahi beyanı yok. E, ben o zaman niye tutukluyum Sayın Başkan? Sayın Mahkeme Heyeti, niye tutukluyum o zaman? Yine iddia makamı tutuklamaya sevk ederken şunu söylüyor: "Bunları," diyor, "'un talimatıyla gerçekleştirmiş." Sonra o iddianamede değişiyor, "'in talimatıyla gerçekleştirmiş" oluyor. Sayın Başkan, bakın 15 ay geçti. İstirham ediyorum, lütfen iddia makamından bu talimatlara ilişkin talep edin. Varsa böyle bir talimat; bir cümle, bir kelime, bir işaret, neyse ortaya koysunlar. Varsa ben savunmamı keseceğim. Ben savunma yapmayacağım; gireceğim hücreme, hiçbir şeye de itiraz etmeyeceğim. Ama yoksa, yoksa —ki yok— o zaman ortada bir örgüt yok! O zaman ortada bizim tutuklanmamızı gerektiren hiçbir husus yok demektir. Bu işlemlerin hepsi, bu garabet tevdi raporuna rağmen hukuka uygun yapılmıştır. Bunu Danıştay da kararlaştırmıştır. Danıştay'a gitmiş bu iş. Bu tevdi raporu gitmiş, Danıştay da demiş ki: "Hukuka aykırı hiçbir husus yoktur."

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Evet, buradan eylem 97'ye geçeceğim. Burada kapatabiliriz. Dijital Deneyim Müzesi'ne ilişkin bu eylemde... Görseli biraz açabilir miyiz burada? Tarafıma atfedilen kamu zararıyla dolandırıcılık suçlaması, iddianamede 8.01.2024 tarihli Yönetim Kurulu kararı ve sonrasında farklı tarihteki Yönetim Kurullarına dayanak yapılarak bir iddianame ortaya koymuştur. Şunu özellikle belirtmek isterim ki Kültür A.Ş. Yönetim Kurulundan 14.12.2023 tarihindeki istifam, görselde de görülüyor, 2023/173 sayılı karar ile kabul edilmesi sonucunda söz konusu işlemler hakkında herhangi bir yetkim bulunmamaktadır. Ben Kültür A.Ş.'den ayrıldım zaten. Bu işle ilgili yine Genel Müdürlük tarafından yapılan teklifle 13.11.2023 tarih ve 2023/133 ile 24.11.2023 tarih ve 2023/137, 2023/138 sayılı kararlarda şöyle bir teklifte bulunulmuş: "Günümüz dijital teknolojilerini kullanarak tarihi mirası günümüz teknolojisiyle yansıtan bir dijital müze oluşturmak" hedeflenmiş. İhtiyaç duyulan ürünlerin alımı, kurulumu, montaj işlemi için 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nun 3G maddesi istinaden açık ihale ibaresinin yapılması Yönetim Kurulunun tensiplerine arz edilmiş. Bu eylem diğerlerinden farklı. İhaleye çıkılmasında, ihaleye iş ve işlemlerin yürütülmesinde karar alınmış, Genel Müdürlük yetkili kılınmış. Şimdi burada neye bakmak gerekir? 1. Konu Kültür A.Ş. ile ilgili mi? Evet, ilgili, müze kurulması. 2. 11.06.2012 tarihli 103 sayılı Kamu İhale Kurumu kararında —bu daha önce size tebliğ edilmişti, gene tebliğ edilmiş— 2012 yılında Kamu İhale Kurulu, Kültür A.Ş. ile ilgili şu kararı almış: "Müze iç tasarımının kurulumu için her türlü malzeme alımı, mezkur kanunun 3G kapsamında, 3G istisna maddesi kapsamındadır." Yani bu orada gerçekleştirilebilir. Bu eylemle ilgili aldığım karar budur. Zaten iddianame bunları sonradan şey yapmıyor ama ben bilgi mahiyetinde söyledim. İddianame bundan sonraki işlemlerle ilgili maddelerle, maddelerle iddialar ortaya koymaktadır. Ama bunlara bir açıklama getirmem mümkün değil zaten; ben o tarihlerde Kültür A.Ş. Yönetim Kurulunda değildim. Eylem 118'e gelirsek... Eylem 118'de yine bir torba suçlama ile —bunu gene kapatabiliriz— İBB tarafından izin verilen reklam uygulamalarının Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş. tarafından İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütüne aktarılması iddiası yine hiçbir somut değerlendirme yapılmadan; rüşvet alma, rüşvet verme, suç gelirlerini aklama isnatları tarafıma yüklenmiştir. Tevdi raporlarında bu suçlama, "izinsiz reklam uygulamalarına göz yumulması karşılığında özel reklam şirketleriyle muvazaalı sözleşmeler yapılarak yasa dışı paranın şirketlere aktarılması" iddiasına dayandırılmaktadır. Bunlarla da ilgili çok cevaplar verildi ama bu mesnetsiz iddialara karşı yetki ve sorumluluk açısından benim yanıt verebilmem mümkün değildir. Zira Kültür A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı olarak herhangi bir sözleşmede imzam bulunmamakla beraber, sözleşmenin ifasında da sorumlu değilim. Gerçekleştirme ve harcama yetkilisi değilim. Herhangi bir şekilde idarede de reklam uygulamalarına izin verme veya denetime yönelik bir görev ve sorumluluğum bulunmamaktadır. Tevdi raporlarında da tarafıma bu anlamda herhangi bir sorumluluk atfedilmemiştir, hiçbir şey yok yani. Bunlarla beraber yine eylem delili olarak ortaya konulan hiçbir müşteki, tanık, sanık, etkin pişmanlık ifadesinde, banka hesap hareketlerinde, MASAK raporlarında tek bir satır dahi ismim geçmemektedir. Rüşvete ve aklamaya ilişkin hakkımda tek bir delil ve kırıntısı dahi bulunmamaktadır. Dolayısıyla buradaki suçlamaların da herhangi bir biçimde gerçekle ilişiği ve değerlendirilebilir bir yanı yoktur. Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; ortaya çıkan bu tablo, bizlere şu gerçeği apaçık bir şekilde göstermektedir: Bu iddianame ve yaşadığımız peşin cezalandırma pratiği, devletin iş yapma ve işleyişini bozucu niteliktedir. Görev ve sorumluluk gereğince yapılması zorunlu işlemler doğrudan yargılama ve tutuklama konusu haline getirildiğinde kamu düzeni nasıl sağlanacak? Kamuda sevk ve idare nasıl gerçekleştirilecek? Hizmet ve yatırımlar kiminle yapılacak? Yargılama ve tutuklama tehdidi olmadan insanlar görevlerini nasıl yapabileceklerdir? Bu sorular tehlikeli biçimde ortaya saçılmıştır. Bu iddianame ve yaşadığımız peşin cezalandırma pratiği, açıkça iradenin teslim altına alınmasıdır. Burada bahsetmek istediğim, aylardır —yıl da geçti gerçi— kapatılan yalnızca bizlerin iradesi değil, şahsi iradelerimiz değil. Bugün burada, bir yerel yönetim yaklaşımına dair ortaya konulan irade tahakküm altına alınmaktadır. Kamuya, belediyeye kaynak yaratan tüm bu uygulamalar suç olarak önümüze konmuştur.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Oysa bu ağır ekonomik kriz koşullarında halkın ihtiyaçları gün geçtikçe ağırlaşırken yaratılan bu kaynağın gittiği yer bellidir: Yoksul çocukların içtiği Halk Süt'tür, yoksul mahallelerde kreştir, Anadolu'dan gelip de barınabilecek bir yer bulamayan çocuklara yurtlardır; annelerin, iş arayanların ücretsiz ulaşımı, gençlere kütüphane, dağıttığımız ücretsiz test kitaplarıdır. Bizler, yaşadığımız onca engellemeye, önümüze konan bütçe kesintilerine, tırpanlanan yetkilerimize, el konulan mülklerimize rağmen İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak, Başkanımız 'nun önderliğinde ve 100.000 çalışanımızın emeğiyle; şerefimiz, onurumuz, haysiyetimizle çalışarak tüm bunları hayata geçirmeyi başardık. Yarattığımız kamu kaynağıyla, bu kamu kaynağıyla akılcı projeleri birleştirerek başardık. Biz öyle dikensiz gül bahçesinde belediyecilik yapmadık. Yaptığımız her iş, hayata geçirdiğimiz her proje bir inanç hikayesidir. O yüzden burada yargılanan, daha en başta söylediğim halkçı belediyecilik anlayışıdır. O yüzden bu davanın mağduru 16.000.000 İstanbulludur. Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; böylelikle iddianamenin 5. bölümünde yer alan varsayımlara, soyut kurgulara, hukuki nosyondan yoksun suç isnatlarına yeterli açıklamaları yaptığını düşünüyorum. Torba bir suçlama ile iddianame; idare hukukuna da ceza hukukunun ana ilkelerine de aykırı biçimde, somut delillere dayanmayan, açık hatalar içerir şekilde maalesef kötü niyetli biçimde hazırlanmıştır. Aylardır burada yapılan açıklamalar ile hiçbir boşluk bırakılmadan iddianamenin mesnetsiz suçlamaları tek tek çökertilmiştir. Dosyaya sunduğumuz detaylı dilekçeler ve uzman görüşleri, iyiden iyiye yok hükmünde bir evraka dönüşmüştür, dönüşecektir de. Bunun haricinde, tüm bunlarla beraber herhangi bir doğrudan bir suçlama olmamakla birlikte; 6.03.2025 ve 8.10.2024 tarihlerinde Le Meridien Otel çevresinde HTS baz kaydı verdiğim belirtildiğinden bu hususa da kısaca bir açıklama getirmek istiyorum. Yani açıkçası bu tespitlere cevap dahi vermek gerekir mi bilmiyorum ama benim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Genel Sekreter Yardımcısı olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin iş ve işlemleri ile ilgili gizli bir buluşma yapmam yani hayal ürününün ötesinde bir iddiadır. Sayın benim en üst amirimdir. Dolayısıyla tabii ki bizim görüşmemiz kadar normal bir şey olamaz. Ama görüşmemişiz. Yani açıkçası bir önemi yok ama merak ettim; ajandamdan, notlarımdan baktırdım "O tarihlerde ne yapmışım ben?" diye, bulmaya çalıştım. 8 Ekim 2024 tarihinde saat 9.00'da Sayın Başkan'la Beykoz Çubuklu Siloları'nda saha inceleme gezisi yapmışız ve orada kendi tesisimizde toplantı yapmışız, o alanla, o bölgeyle ilgili. Yani sabahında zaten berabermişiz. Sonrasında, benim programımdaki toplantılar Saraçhane binasında gözüküyor. Muhtemelen şöyle olmuş olabilir; eğer bu HTS kayıtlarının bir anlamı varsa —çünkü burada onların da doğruluk payına dair çok ciddi belgeler ortaya kondu— muhtemelen biz Beykoz'dan çıkmışız, 2. köprüden karşıya geçmişiz. Yani ya Beşiktaş'a Nispetiye Caddesi'nden bağlanırsınız ya Kağıthane kavşağından; her türlü o otelin yanından geçiyorsunuz. Zaten orada, eğer doğruysa, 500 metre HTS baz kaydı vermişizdir ve ben Saraçhane'deki makamıma geçip toplantılara devam etmişim. 6 Mart 2025'teki baz kaydının nedeniyse şudur: Ben 13 Ocak 2025 tarihinde zaten bu otelin 500 metre ilerisindeki lojmanlara taşındım. Yani muhtemelen her sabah işe giderken o otelin önünden geçtiğim için baz kaydı veriyorum; bakılabilir diğer günlere de. Dolayısıyla bu iddianamede bunların bir önemi yok, bir eylem de tarif edilmemiş ama ben gene de bilgi mahiyetinde size sunmak istedim. Çünkü avukatların yapacağı gizlilik... Yani örgüt savunması gizliliğe dayanması gerekir. "Gizlilik" diye bir tane bu konmuş, onlar da doğru değil. Dolayısıyla bizim herhangi bir gizli toplantılarla, görüşmelerle hiçbir işimiz yoktur, olamaz. Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti, iddianamede tarafıma isnat edilmiş olan tüm eylemlere ilişkin tek tek açıklamalarımı yapmış bulunuyorum. Yukarıdan aşağı, sağdan sola nereden bakarsanız bakın kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delilleri bulamıyoruz. Anayasa'nın 19. maddesi "Herkes kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir" demiyor mu? "Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesi ve değiştirilmesi maksadıyla tutuklanabilir" demiyor mu Anayasa? Ortada delil yok ki, neyi yok etme ihtimalim olabilir? Peki, o zaman ben neden tutukluyum?

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bakın, bunu soyut bir söz olarak söylemiyorum. Tutukluluğa sevk gerekçeniz teftiş raporlarıdır. Biz ellerimizle teslim ettik müfettişlere o teftiş raporlarındaki gereken belgeleri. Hiçbir belgeyi karartmadık. Zaten böyle bir şey mümkün olamaz, resmi belgedir bunlar. Hepsi kayıtlı resmi belge ve hepsi bizim suçsuzluğumuzu ispat ediyor. Dolayısıyla o yüzden diyorum, ortada bir delil yok. Ben bu topraklarda doğdum, bu devletin okullarında okudum, askerliğimi yaptım. 20 yıldır maaşımla geçiniyorum, vergi ödüyorum. Devlet memuru olarak devlete, millete zerre leke düşürmeden hizmet ettim. Cumhuriyet'in sağlamış olduğu imkanlarla Anadolu'nun, kuzeyinde bir köyden çıkıp İstanbul gibi bir dünya metropolünde idealistlikle var olabilme imkanına eriştim. Cumhuriyet bana bu imkanları sağladı, benim de Cumhuriyet'e borcum var. Bunu ödemek istiyorum. Ancak bugün en temel anayasal hakkım olan kişi hürriyetinden yoksun bırakılıyorum. Hak ettiğim bu mudur gerçekten? Buna da savunma yapmıyoruz, adeta yokluğa karşı bir hakikat inşa etmeye çalışıyoruz. Çıkar amaçlı suç örgütüymüş. Yok, yok! Anlattım. Ne böyle bir örgüt var ne de ben bu şekilde tarif edilen örgütün bir üyesiyim. Ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde yüksek şehir plancısı olarak önce İmar Şehircilik Daire Başkanı, sonrasında Genel Sekreter Yardımcısı makamlarında kamuya hizmet etmiş bir devlet memuruyum. Amirim de bellidir, memurum da. Kimseden ne talimat almışlığım ne de usulsüz bir işlem yapmışlığım vardır. Namusumla, onurumla, şerefimle kamu görevim boyunca bugüne kadar tek bir disiplin suçu dahi almamış, onlarca geçirdiğim teftişten tek bir olumsuz karar almadan alnının akıyla çıkmış biriyim. İşini kamu yararını önceleyerek, liyakatle, dürüstlükle gerçekleştirmiş bir kişiyim. İstanbul gibi bir şehirde, rantın merkezi olan bir makamda; imardan, planlamadan, ulaşımdan, emlaktan, kentsel dönüşümden sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı olarak tertemiz görevimi yaptım. İşte mal varlığım ortada. Evlerimiz arandı, banka hesaplarımıza, mülkiyet yükümlerine bakıldı. İddianamede de yazıyor; yalnız 1 tane arabam var. 1 tane araba. Başka da ne malım var ne mülküm var. Hesabını veremeyeceğim tek bir kuruş dahi yoktur. Bırakın sebepsiz, ortada zenginleşme yok. Peki soruyorum; rantın merkezinde, o makamlarda görev yapmış biri olarak soruyorum: Aklımın bir yerinde, tırnağımın ucu kadar çıkar peşinde koşmak yer alsaydı böyle mi olurdu mal varlığım? Karşınızda bu kadar rahat konuşuyor olabilir miydim? Benim peşinden gideceğim tek çıkar, bir kamu görevlisi olarak, kelimenin ta Orta Asya'dan gelen anlamıyla bütünün, halkın bütünün çıkarının peşinde koşmaktır. Yıllarca çamurlu yolların eziyetini çekmiş mahallelilerin, oralar kıymete binince yerinden etmek isteyen rantçılara karşı gecekondu çıkarıdır. Anadolu'dan üniversite okumak için güç bela İstanbul'ya gelip yurt bulamayan gençlerin çıkarıdır. Hayata mağlubiyetle başlamış, yoksul mahallelerde ders çalışmak için dahi imkan bulamayan, yer bulamayan çocuklerin çıkarıdır. Yıllarca açgözlülükle lime lime edilen, betona boğulan İstanbul'un suyunun, ormanının, toprağının çıkarıdır. Evet, ben bu çıkarların peşinden koştum, koşmaya da devam edeceğim.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bugün, burada yargılanan birçok çalışma arkadaşımın da emekleriyle, daha önce sayısı 0 iken artık İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bu kısa zamanda hizmete açtığı kreşleri, kent lokantaları, öğrenci yurtları, halk kütüphaneleri, bölgesel istihdam ofisleri, mahalle evleri, sağlık merkezleri, ders atölyeleri vardır. Öğrenciler İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden, yani halkın bütçesinden burs alıyorlar. Anneler, iş arayanlar ücretsiz ulaşım hakkından faydalanıyor. Dar gelirliler, emekliler kentsel dönüşümde hibe desteği alabiliyorlar. Daha fazlasını saymakla bitmez. Artık bugün itibarıyla bir müsvetteye dönmüş bu iddianamede ortaya konulduğu gibi kamuyu zarara uğratan bir belediye yönetimi var olsaydı tüm bunlar başarılabilir miydi? Biz belediyenin her kuruşunu halkın çıkarına kullanmaktan gayri hiçbir şey yapmadık. 2019'dan bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bütün yaptığı işlemler mülkiye müfettişlerince, Sayıştay’ca didik didik edildi. Şimdi karşımızda, çoğu tekrardan oluşsa da nedense sayfa sayısıyla övünülen, artık çökmüş bir iddianame var. Ne mutlu bana ki, ne mutlu, yıllardır bu şehrin imarından, planlamasından sorumlu bir alanda görev yapmış bir insan olarak "Neden şu kişiye, şu firmaya haksız yere plan değişikliği yaptınız? Şunun emsalini neden arttırdınız? Neden olmayacak yere inşaat izni verdiniz?" diye tek bir suçlamayla dahi karşı karşıya değilim. Çünkü yok. Bu bile görevimi nasıl layıkıyla, yasal mevzuata uygun, adaletli ve kamu yararını gözeterek yaptığımın ispatıdır. Bakın, şunu çok net ve açıkça belirtmek isterim ki 2019'dan bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi'ne bizim tarafımızdan herhangi bir kişiye, gruba, şirkete ayrıcalıklı imar hakkı düzenleyen, planların bütünlüğünü bozan tek bir plan değişikliği dahi teklif edilmemiştir. İnceleyip bakılabilir; hepsi açık, hepsi internette var, şeffaf. Hepsi yayında. Oysa ben dilerseniz 2019 öncesinde hangi kamu arazilerinin, sosyal donatı alanlarının, yeşil alanların, afet toplanma alanlarının nasıl imara açıldığını, nasıl birilerinin parsellerinin kişiye özel düzenlemelerinin yapıldığını parsel parsel anlatabilirim. İşte biz bu rant odaklı, eşitsizliklerle dolu yaklaşımı değiştirdik. İddianamede eylemlerde yok ama bir şeyi daha anlatayım. Mesela savcılık Hamdi Akın isimli iş insanını çağırmış, sormuş. Orada benimle ilgili de kendisi demiş ki: "Fenerbahçe'nin mülkiyetinde bulunan yerlerle ilgili gittik, görüştük ama bir ilerleme kaydedilemedi" demiş. Konu kapanmış. Keşke sorsaymış; konu neydi acaba? Konuyu ben size söyleyeyim. Konu, Fenerbahçe mülkiyetinde Kayışdağı'nda, Ataşehir'de, o Ülker Arena'nın yanında 2 tane büyük arazisi var, 21 küsur metrekare. O dönemde onlar diyor ki: "Biz bu arazileri değerlendirip gayrimenkul değerini yükseltmek istiyoruz." Arazinin imar planı ne? Spor alanı, kültür alanı, eğitim alanı. Biz de dedik ki: "Biz bunu yapmayız. Biz yapmayız bunu yani. Donatı alanlarını imara açacak bir, parsel ölçeğinde plan değişikliği yapmayız" dedik ve gittiler. Konu da burada bitti. Ne oldu peki? Biz burada tutukluyuz. O 2 parsel de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından rezerv yapı alanı ilan edildi. O 2 parselde, %85 oranında konut ve ticaret alanında imara açıldı. Açık, net. Ortada çıkar amaçlı bir suç örgütü olsa, benim de bu örgütün üyesi olduğum iddiası olsa tüm bu süreçler bu kadar lekesiz sürdürülebilir miydi, soruyorum size. Bakın, bu çok önemlidir. İstanbul'da 2019 sonrasında, İstanbul'un meydanlarında, kamu sahalarında, kıyılarında yılların ihmaliyle artık mafyatik ilişkilerle iç içe geçmiş, birilerinin rant kapısı haline dönüşmüş işgal alanlarını yoğun imar denetimlerimiz sonucu temizledik, yıktık. Halkımıza geri kazandırdık. Beşiktaş'ta, Kadıköy'de, Üsküdar'da, Maltepe'de, Büyükçekmece'de, Fatih'te ilçe fark etmeksizin halkın olanı yine halka geri verdik. İstanbul meydanlarına kavuştu; İstanbullu parklarında, kıyılarında özgürce gezip dolaşabileceği, nefes alabileceği tertemiz alanlara kavuştu. Bu söylediğim baştan aşağı cesaret isteyen bir iştir. Tehditler, şantajlar, ahlaksız teklifler aldık. Arkadaşlarımız yıkımlarda şiddetle karşı karşıya kaldı, silahlar çekildi üzerlerine. Vazgeçtik mi? Hayır. Hepsini elimizin tersiyle itip İstanbul halkı adına İstanbul'u işgalden kurtardık.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin mülklerini birtakım ayrıcalıklı vakıflara, derneklere yıllardır kullandırtan anlayıştan İstanbul'u kurtardık. Bu mülkleri gerçek sahibine, İstanbul halkına geri verdik. Belediye hizmeti sunmak için kullandık. Ortada çıkar amaçlı bir suç örgütü olsa ve iddia edildiği gibi ben de bu örgütün üyesi olsam neden böyle zahmetlere katlanacaktım ki? Yıllardır böyle gelmiş, böyle gider derdim; kimin çıkarına ne uygun düşüyorsa işler öyle yürür giderdi, kimse de bir şey demezdi. Ama yapmadım, yapmadık! Maddi tekliflere, araya sokulan insanlara, baskılara boyun eğmeden kamusal sorumluluğumuzu cesaretle yerine getirdik. İstanbul'un muhafızlığını yaptık Sayın Başkan. İstanbul'un bomboş askeri alanları lüks konut diye imara açılmasın, Sazlıdere çevresi gibi su havzalarına, betona boğulmasın, Kuzey Ormanları'na daha fazla yapılaşma baskısı gelmesin diye mücadele ettik. Askeri alanlar önemlidir. 22. görseli açabilir miyiz? Bakın askeri alanlar, 2009 Çevre Düzeni Planı'nda hüküm olarak şöyle koruma altına alınmıştır: "Bu alanlar yapılaşmaya açılmayacak. Çünkü bu alanlar Kuzey Ormanları'na giden tampon bölgeler, boş araziler. Ama eğer Milli Savunma Bakanlığı buradan çıkarsa programı dahilinde, bu alanlar öncelikle İstanbul'un eksik olan sosyal, teknik altyapı alanı -nedir bunlar; eğitim, sağlık, yeşil alan, deprem toplanma alanı gibi- fonksiyonlarla kullanılması öngörülmüştür." Devam edelim aşağıya doğru. Burayla ilgili bu ülkede görev yapan bakanlar açıklama yaptı; askeri alanların hepsi yeşil kalacak, dendi. Devam edelim. Askeri alanlar rezerv alan olabilir, dendi; belki %1'ini, 2'sini deprem için, deprem amaçlı kullanabiliriz diye açıklamalarda bulunuldu. Devam edelim. "Askeri alanları rant alanı olarak görmedik." dendi, böyle ifadelerde bulunuldu. Devam edelim. Peki ne oldu? 2006'da İstanbul'da 171.000 - 172.000 metrekare askeri alan vardı, 111.000 metrekare de askeri güvenlik bölgesi vardı. Devam edelim. 2025'e kadar, 19 yıllık süre içerisinde bunların %41'i askeri statüden çıkarıldı. Sonrasında, devam edelim, bu statüsü kaldırılan yerlerin %90'ı imara açıldı. Devam edelim. Bu %90'ı imara açılan yerin %80'inde de lüks konut ve ticaret projeleri yükseldi. Lüks konut ve ticaret. Devam edin. Şimdi biz bunları açıklıyoruz tabii yani ben kamu görevlisiyim. Ben kamu görevlisi olarak halka doğru bilgi vermek zorundayım, benim görevim bu. Anlatıyoruz. Bu ülkenin İletişim Başkanlığı Dezenformasyon Bildirim Servisi, bu açıklamalar olduğu zaman şöyle bir açıklamada bulundu: Dediki "İstanbul'da imara açılan askeri arazilerde lüks konut ve ticaret projeleri yapılıyor iddiası doğru değildir." dedi. "Buralarda" dedi, "sosyal konut yapılıyor." dedi. Evet biliyoruz, Tuzla'da açılan, imara açılan yerde sosyal konut yapılıyor. Ve "Bunlar kesinlikle doğru değildir." dedi. Devam edelim, bunların tabii yansıtıldığı, yalanlama diye yansıtıldığı... Peki, devam edelim. Soruyorum şimdi; Çekmeköy Onbaşı Azim Özdemir Kışlası imara açıldı burası, 3.300 konutlu lüks konut projesi yapıldı. Orman alanının içi burası, içi. Bu mu sosyal konut projesi? Devam edelim, Maslak 1453, 3. Kolordu'nun alanı; 5.200 konut yapıldı, şu yandaki proje yapıldı. Bunlar mı sosyal, bunlar mı deprem amaçlı konutlar? Hangimiz alacağız, evimiz yıkılacak da bu, bunları alacağız deprem amaçlı? Devam edelim. Çekmece’deki füze üssü... 1.150 konutluk villa yapıldı burada. Bunlar mı sosyal konut eseri? Biz mi yalan söylüyoruz halka? Devam edelim. Zeytinburnu Tank Bakım Atölyesi... Şu proje yapıldı; 1.600 konutluk. Devam edelim. Beşiktaş Jandarma Dikimevi... İstanbul’un en önemli, en gayrimenkul değeri yüksek yeri. 166 konutluk, Boğaz gören lüks konutlar yapıldı burada. Devam edelim. L-25 Askeri Lojman... Burası da askeri lojmandı, burada gene lüks proje yapıldı, gene konut projesi yapıldı. Devam edelim. Başakşehir’deki kışla... Burası, yani 300.000 nüfusluk insan yaşayacağı şekilde planlandı. Şu an 5.300 konutluk lüks konut projesi açıklandı, yapılmaya başlandı ama devamı da gelecek.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bakın burası, 2023 seçimlerinden önce alelacele planlandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin haberi yok, ilçe belediyesinin haberi yok, meslek odaları, akademi... Ya böyle de planlama mı yapılır? İstanbul’un nüfusu, trafik sorunu o, bu varken bir anda böyle bir yeri imara açacaksınız kimsenin haberi olmadan. Yan tarafında bunun, Esenler Baştabya, daha önceden imara açılan yer var. İkisini topladığınızda 600.000 kişilik bir yer imara açıldı. Biz buraya dava açtık. Kazandık da davayı, tabii ki kazandık. İmar planı iptal edildi, gene yapıldı; imar planı iptal edildi, gene yapıldı. Gene az önce bahsettiğim gibi, bu şekilde idari yargının denetimi ortadan kaldırılarak burası yavaş yavaş yapılaşmaya açılıyor. Ama daha önemli bir şey var: O iptal söz konusuyken, imar planı yokken Bakanlık burada kurayla daire sattı! Kim usulsüzlük yapıyor? Kim hukuksuzluk yapıyor? Kim bu İstanbul’u bir geleceksizliğe doğru taşıyor? Kim İstanbul’u daha iyi, daha adil koşullarda, daha refah içerisinde yaşanabilecek bir şekilde planlamaya, hizmet vermeye çalışıyor? Ben size en başta bir planlama aklı anlatmaya çalıştım; katılımcı, şeffaf, analizleri, bilimsel analizleriyle sorunları tespit eden... Bir ona bakın, hikayede bu var; bir de bu var. Görsel 23’ü açabilir miyiz? Bakın burası, Sazlıdere Su Havzası. Biz tutuklandığımızda burada tek bir tuğla dahi yoktu. Su havzası burası, su havzası! Buraya kümes dahi yapamazsınız normalde. Kanal İstanbul Yenişehir Projesi ile bu bölge imara açıldı, betona boğuldu. Yazık, yazık, çok yazık! Bakın en başta size Kırkçeşme Galeri Hattı’nı anlattım. Yani ecdat suyu korumak, taşımak için neler yapmış; o güzelim bentleri yapmış, suyu almış, taşımış şehrin merkezine getirmiş. 1500’lü yıllarda yapmış bunu. Yıl olmuş 2026, biz elimizdeki havzayı, tek bir yapı dahi yapılamayacak havzayı bu hale getiriyoruz. Havzayı yok ettik, bir de üstüne oraya nüfus getirelim ki su sorunu daha da büyüsün! Bütün dünya bugün su krizini konuşuyor. Gelecekte nasıl su krizini çözeceğim diye stratejik planlar yapıyor, biz Sazlıdere Havzası’nı yok ediyoruz. Bunun etrafı tarım alanlarıdır, komple tarım alanıdır; 150 milyon metrekare. O tarım alanları bir tane bakanlık yazısıyla tarım alanı olmaktan çıkarıldı. Yazık değil mi? Biz bu anlayışla mücadele ediyoruz ve tutukluyuz. Bakın tekrar ediyorum; biz bu anlayışla mücadele ettik ve tutukluyuz. Son 6 yılda —isterseniz kapatın, çok da canınız sıkılmasın— kamusal alanların daha fazla özelleştirilip İstanbulluların ihtiyacı olan okul, park, hastane gibi sosyal donatılar için kullanılması yerine, birilerine rant yaratma aracına dönüştürülmemesi için kamu yararı adına 266 adet dava açtık. Açın bakın, inceleyebilirsiniz; 2019 öncesinde bir tane bile dava yok. Plan bütünlüğünü bozan, kişiye özgü yapılan plan değişiklikleriyle hem hukuki hem kamuoyu nezdinde mücadele verdik. Tüm bunları yaparken "Aman buraya dava açmayın, burayı da görmezden gelin" gibi teklifler gelmedi mi zannediyorsunuz? Tek birine dahi prim vermedik! Kamu yararının, şehircilik ilkelerinin, planlama esaslarına aykırı nerede bir işlem yapılmışsa, kimin parseli olursa olsun, ayrım gözetmeksizin karşısında durduk. Biz en ufak bir kişisel menfaat veya örgütsel çıkar peşinde olsaydık, takdir edersiniz ki bu şekilde davranmazdık. Ama görüyorum ki o dava açtıklarımız, hukuki mücadele ettiklerimizin bazıları, bu iddianameyle iftiralarıyla karşımızda duruyor. Herkes neyin neden olduğunu görüyor. Kim İstanbul halkının çıkarının peşinde, İstanbul’un doğasını, kültürel değerlerini koruma peşinde; kim kendi menfaatlerinin peşinde koşturuyor, açıkça görülüyor.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Diyorum ya; biz yalnızca tekil örneklerde değil, bir zihniyeti dönüştürmek yolunda önemli adımlar attık. Kent planlama alanında kararlar artık bilimin yol göstericiliğiyle, kamu yararını gözeterek; daha adil, daha şeffaf, daha demokratik bir şekilde alınsın diye Türkiye’de ilk olan öncü uygulamaları hayata geçirdik. Halkla, mahallelilerle birlikte katılımcı planlama çalışmalarını başlattık ve İstanbul Büyükşehir bünyesinde kurumsallaştırdık. Kararları halkımızla birlikte aldık, halkın denetimine sunduk. Ben ve çalışma arkadaşlarım bir çıkar amaçlı suç örgütünün üyesi olsaydık imar planlarını, eskiden beri alışılageldiği üzere, sadece belirli kimselerin haberdar olabileceği biçimde, kapalı kapılar ardında meclise sunardık. Kimse de bir şey demezdi. Ama biz, halkın ortak çıkarını kişisel menfaatlerin üzerinde tuttuk. Bakın, biz alışılmış düzeni öyle bozduk ki, bana bazı meclis üyeleri "Ya niye halk toplantıları yapıyorsunuz, herkes her şeyden haberdar oluyor" diye şikayete geliyordu. Ama yaptık. Çünkü herkesin her şeyden haberdar olması gerekir. Ve bu sayede, rekor sayıda imar planı bu dönemde yürürlüğe girdi ve mahkemelerde iptal edilmeyip yıllarca süren çözümsüzlüklerin önüne alınmış oldu. Sayın Hakim, gerçekten aklımın almadığı bazı şeyler var. 20 yıllık şehir plancısıyım. Türkiye’nin birçok bölgesinde, İstanbul’un 39 ilçesinde yüzlerce imar planının altına imza attık. Ne kişisel ne de hayali örgütsel çıkarların içerisinde değil; yalnızca kamu yararı ve toplumsal adalet ilkeleri çerçevesinde bu çalışmaların içerisinde yer aldım ve tek bir usulsüz konuyla dahi muhatap olmadım. Günün sonunda burada bir eylemde, yapılan bölge planı içerisinde "Neden bir parsele daha fazla imar hakkı vermediniz?" diye tutuklu yargılanıyorum. Benim anladığım bu. Gerçekten 20 yılın sonunda böyle bir durumla karşı karşıya geleceğim aklımın ucundan dahi geçmezdi. Neymiş? "Haklı bir işi gereğince yapmamış." E neymiş o haklı iş? Gereği nedir? Söylensin, gerçekten neden tutuklu olduğumu bile bileyim. Bakın, ben size haklı bir işin gereğince nasıl yapılmadığını anlatayım. Beylikdüzü Gürpınar’da Siteler Bölgesi diye bir yer vardır. 80'lerin sonunda kooperatif evleri olarak yapılmış, daha düşük gelirli insanların yaşadığı evlerin bulunduğu yerler. Çok kötü binalar; yani bodrumuna girersiniz, şöyle elinizle parça kopartırsınız duvarından. Öyle baktığınızda şeyleri görürsünüz, deniz kabuklarını görürsünüz. Biz Beylikdüzü Belediyesi’nde Plan Proje Müdürlüğü görevini yürütürken, bu bölgenin kentsel dönüşümünü sağlamak amacıyla bir plan teklifi hazırladık. Apartman apartman toplantı yaptık. Buradaki bazı arkadaşlarım da o toplantılarda beraber, tek tek her vatandaşa anlattık, sorunlarını dinledik, beraber bir plan teklifi hazırladık. Teklifimiz karar olunmak üzere İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne iletildi. Ne oldu biliyor musunuz? Tam 1,5 yıl bekletildi. Ya Saraçhane’nin 5. katından 1. katına o yazı inemedi, o teklif inemedi, 1,5 yıl! Hani herkes diyor ya "Deprem meselesine siyaseti bulaştırmamak gerekir" diye; dibine kadar siyaset bulaştırıldı. O dönem İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde Beylikdüzü Belediye Başkanı olarak Sayın defaatle bunun ne kadar önemli olduğunu, can meselesi olduğunu anlattı; reddedildi, reddedildi.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Pes mi ettik? Hayır. Mevzuata uygun bir şekilde yürürlüğe soktuk. Hatta İBB bize dava açtı o dönemki yönetim. Emsal teşkil edecek şekilde o davayı da kazandık. Sonra ne oldu? 2019 yılında yönetim değişti; İBB, KİPTAŞ, Beylikdüzü Belediyesi orada gitti, bu planla o binaları yıktı; tertemiz, pırıl pırıl, insanların güvenle, huzurla yaşayabileceği binaları inşa etti. Bizim çıkarımız o insanların canının kurtarılmasıdır, başka çıkarımız yoktur bizim. İşte Beylikdüzü’nden İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne giden yolculuk; siyasi parti ayırt etmeksizin, sen-ben demeden 39 ilçeye bu eşit hizmeti verebilmenin yolculuğudur. Bugün AK Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi olsun bütün belediyelerin imar planı ile ilgili dosyaların tamamı eşit şekilde, yasal süreci içerisinde, 3 ayda İBB meclisine gönderilmiştir. Aylarca tekliflerimiz beklendi. Biz hepsini gönderdik, 3 ay geçmedi. Bakılabilir. Hizmetler, yatırımlar eşit bir şekilde dağıtılmıştır. Ben ilçe belediyesinde idarecilik yaptığım sürece Daire Başkanı, Daire Başkanı, Genel Sekreter Yardımcısının yüzünü görmeyi bırakın, sesini duyamadım. Müdürü 1 kere görebildim. 1 kere görebildim. Ama bizlerin, Sayın 'nun yaklaşımı ile 39 ilçenin birini diğerinden ayırt etmeden nasıl eşit, şeffaf, erişilebilir ve birlikte iş yapma kültürüne dayanarak hizmet verdiğimiz ortadadır. Sayın mahkeme heyeti, Sayın Başkan; bugün maalesef 1 yılı aşkın bir süredir bu şehri depreme dayanıklı hale getirmek, ulaşım sorunlarını çözümleyebilmek, vatandaşların 50-60 yıldır bekledikleri tapularına onları kavuşturmak, kentsel dönüşüm amaçlı başlattığımız sosyal konut inşaatlarının süreçlerini yürütmek adına başında bulunduğum çalışmalardan uzak kalmış durumdayım. Oysa bugün, ulaşımdan sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı olarak İstanbul'un en öncelikli sorunlarından biri olan trafik sorununu çözebilmek için arkadaşlarımla beraber mesai harcamam gerekiyordu. Buradaki diğer insanlarla beraber mesai harcamamız gerekiyordu. Evet, biz yıllar sonra bu şehrin ulaşım planlarını hazırladık. Evet, ulaşıma yönelik çok ciddi yatırımlar yaptık. 65 kilometre yeni metro hattı yaptık, 44 kilometresinin inşaatı devam ediyor. Deniz hattı sayımızı 2 katına çıkardık, İstanbul'u denizle buluşturduk. Bugüne dek toplam ulaşımı 129 milyar TL destekledik, sübvanse ettik. Otobüs filomuzu yeniledik, kaliteyi arttırdık. Günde 5 milyon yolculuk yapılıyor bu şehirde. Ama tüm bunlar yapılırken Ankara'dan yapılan imar planları ile ilçe büyüklüğündeki askeri kışla alanlarını, o İstanbul'un anayasası denilen çevre düzeni planına aykırı biçimde imara açarsanız; Kanal İstanbul ve Yeni Şehir deyip rezerv alan ilan ederek 2,5 milyonluk bir nüfusu su havzalarına, tarım alanlarına, orman alanlarını betona boğacak biçimde İstanbul'un kuzeyine taşırsanız; Fikirtepe gibi kentsel dönüşüm bahanesiyle imar haklarını 5 katına, 7 katına çıkarıp rant uğruna kentin merkezinde bir şehircilik garabeti yaratırsanız nasıl çözeceksiniz ulaşım sorununu ve diğer sorunları? Yani bir yerden yapıp bir yerden bozarak olmaz. Bu süreçler bir planlama aklı gerektirir. Bir gelecek tahayyülü ve o geleceğe doğru ortak bir çabayla yürümeniz gerekir. İşte bu yürüyüşe 19 Mart 2025 tarihinde çelme takılmıştır. Düşersek hep birlikte düşeriz. Sadece biz değil, sadece buradakiler değil, hep birlikte düşeriz. Bizim ayakta kalmamız gerekir. Sayın Başkan, İstanbul'un muhafızlığı mücadelesinde bu şehrin doğasını, suyunu, tarım topraklarını, kamusal alanlarını koruma mücadelesi bugün geride kalan arkadaşlarımıza emanet. Her şeye rağmen bu 4 duvar arasında açılışı yapılan yeni kreşlerin, yurtların, mahalle evlerinin, metro hatlarının haberini almak; yeni otobüslerin, o çok emek verdiğimiz yeni taksilerin, deniz dolmuşlarının hizmete vermeye, hizmet vermeye başladığını öğrenmek inanın şu 4 duvar arasında beni çok mutlu etmiştir. O yüzden bir yandan da geçen bunca zamandır İBB'de başladığımız çalışmalara katkı koyamadığım için de derin bir üzüntü içerisindeyim. Ben de bu demir parmaklıklar ardında gücüm yettiğince, aklım elverdiğince, yılgınlığa kapılmadan üretmeye devam ettim. Kentleşme sorunlarına, yerel yönetimlerdeki demokrasi krizine, yaşadığımız gıda, iklim krizine, barınma krizlerine dair gazete yazıları yazdım, çözümler üretmeye çalıştım. Bizler bu ülkenin derdiyle dertlenen insanlarız. 4 duvar arasında da boş durmayız. Oysa bugün tüm arkadaşlarımla beraber bu 4 duvar arasında değil; çalışmalarını başlattığımız, İstanbul'un geleceğinin anayasasını belirleyecek olan yeni çevre düzeni planının başında emek vermem gerekirdi, vermemiz gerekirdi hepimizin.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

Bugün belirsizlik ve krizler çağında yeni bir dünya düzeni şekilleniyor ve bizim sorunlarımız da potansiyellerimiz de çok büyük. Bir dünya kenti olarak İstanbul geleceğini nasıl kurgulayacak? Deprem, ulaşım, altyapı, göç, yoksulluk, eşitsizlik gibi temel sorunlarını nasıl çözümleyecek? Toplumsal adalete ve refaha dayanan bir ekonomik kalkınma programını nasıl hayata geçirecek? Bunun mekansal kurgusu nasıl şekillenecek? İklim krizine, su krizine, demokrasi ve yönetim krizine hangi yeni politikalar üretilecek? Bizim şu an bu soruların cevaplarını arayan çalışmaların başında olmamız gerekirdi. Bu şehrin doğal, tarihi, kültürel mirasını koruyarak gelecek kuşaklara aktarabilecek politikaların çerçevesini oluşturmamız gerekirdi bugün. Ama maalesef acı gerçek şu ki 10-15 ayı aşkın süredir 16 milyonluk İstanbul şehrinin başta seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı, ilçe belediye başkanları, neredeyse bütün üst düzey yöneticileri, çalışanları, birçok bürokratı, şirket yöneticileri Silivri'de ve diğer cezaevlerinde tutuklular. Bu memleketin bin bir zorlukla yetiştirdiği bu kadar insanın görevinin başında olmamasından daha büyük bir kamu zararı olabilir mi? İnanın bugünle beraber geleceğimizi de kaybediyoruz. Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; sözlerimin artık sonuna geliyorum. Benim görev yaptığım makam ve makamlar da yaptıkları kadar yapmadıklarının, yaptırmadıklarının da bir o kadar kıymetlidir. Geriye dönüp baktığımda vicdanım rahat, alnım ak, başım dik karşınızdayım. Her konuyu samimiyetle, şeffaflıkla sizlere anlattım. Devletin ne bir kör kuruşuna dokundum ne de dokundurttum. Mal mülk biriktirmek peşinde koşmadım. Bu hayatta toplumsal adaletten, eşitlikten, hakkaniyetten, dayanışmadan yana durmaya çalıştım hep. Rant uğruna evinden, mahallesinden, yurdundan edilenlerin; depremde evi başına yıkılanların; yoksulun, garibanın, yok sayılanların, mağdurların yanında saf tutmaya gayret ettim. Ama gerçek mağdurların. Öyle İstanbul'dan dünyaları kazanıp da savcılık çağırınca "Biz çok mağduruz" olanların değil. Eksiklerim, yapmaya çalışıp da yapamadıklarım, yetemediklerim, yetiştiremediklerim elbette olmuştur ama görev ve sorumluluklarımı lekeleyecek hiçbir şey yapmadım. Beni yetiştiren, o arkada yüreği ağzında burayı dinleyen annemin, babamın, üzerimde emeği olan hiç kimsenin boynunu 1 milim dahi eğecek bir işin içerisinde yer almadım. Çalıştım. Emeğimden başka hiçbir şeyim yoktu. O yüzden en iyi bildiğim şeyi yaptım, sadece çalıştım. Günlerin sonunda belki hayatlarımız altüst oldu. Özgürlüğünden, sevdiklerinden yoksun kalmak insanın özünü zedeleyen bir olgu ama yaşama dair umudumu asla kaybetmedim, kaybetmeyeceğim de. Belki gönlümüzdeki gibi olmuyor ama kurduğumuz hayallerin peşinden gitmeye devam ediyoruz. Ben cezaevinde olsam da eşim Sinem'le burada nikahımızı yaptık. O 3 metrekare avukat kabininin içinde, gözlerimizin içine baka baka geleceğimize dair hayaller kurmaya devam ediyoruz. Benim bu topraklara dair sevgim de inancım da çok büyük. Memleketin gelecek güzel günlerine dair; insanların barış ve refah içerisinde yaşayacağı daha adil, daha demokratik, daha özgür, tam bağımsız bir Türkiye için hayaller kurmaya devam ediyorum. Hayallerimin peşinden gideceğim, hayallerimi satmayacağım. Ben bu memlekette her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi eşimle, ailemle, dostlarımla özgürce, kimseye boyun eğmeden, onurlu bir şekilde yaşamak istiyorum. Bu memleket için çalışmaya devam etmek istiyorum. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hiçbir ayrıcalık beklemeden hakkımın, hukukunun korunmasını istiyorum. Ve onca zaman geçmesine rağmen, onca haksızlığa, hukuksuzluğa rağmen tek bir şey istiyorum: Adalet istiyorum. Teşekkür ederim, saygılar sunarım.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı

İlgili Eylemler

Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.