Mehmet Pehlivan
Ekrem İmamoğlu'nun Avukatı
Sanık
·Tutuklu
19 Mart 2025
Tutuklandı
26. Duruşma Günü · 22 Nisan 2026
13:57
14:00
Ben Mehmet Pehlivan, avukatım. 10 aydır yüksek güvenlikli bir hapishanede kapatılmış durumdayım. Bizim durumumuza tutukluluk denemez, kapatılma denilir. O yüzden kapatılma kavramını tercih edeceğim. Hapishane ve kapatılmış olmak, bu kapatılmanın ne kadar süreceğinin size bağlı olmaması kuyruğu dik tuttuğumuz için kolay görünebilir. Bu kuyruğu dik tutmaktan, dik durmaktan vazgeçmeye niyetimiz yok. Kapatılmayı, yaşamadan anlayamazsınız. Hukuk uygulayıcılarının bunu staj etmeleri kötü fikir gibi gelmiyor bana.
14:00
14:03
Evet buradayım çünkü sayın İmamoğlu'nun avukatlığını bilinçli üstlendim. Yoksulluğun ülkenin her yanını kuşattığı, adaletsizliğin ve hukuksuzluğun hayatın olağan akışı haline geldiği bu topraklarda; bu düzenin müsebbibi olan iktidarı dört kez yenen ve yeniden yenmeye hazırlanan Sayın Ekrem İmamoğlu'nu savunmayı bilinçli olarak üstlendim. Sayın İmamoğlu'nun avukatı olduğumda kendisi zaten hasım bellenmişti, yargı oyunlarına başlanmıştı. Ben de bu kuşatmaya karşı saf tutarak, mesleki tecrübemi ve yeteneklerimi; ülkemizde her zaman gururla anılması gereken aktif ve etkili avukatlık geleneğinin bir parçası olarak kullandım. Bugün o geleneğin birçok temsilcisi burada. Baro Başkanlarımız, meslektaşlarımız, çok kıymetli insanlar aramızda. Ne yazık ki burada olamayanlar da var; hâlen tutuklu bulunan avukatlar Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı onların her biri bu geleneğin onurlu temsilcileridir. Ekim 2024'ten beri yapılanların müvekkilimi hedef olmaktan çıkarmaya yönelik saldırıların son aşaması olduğunu düşünüyorum. Bu öngörüyle müvekkilimi temsil etmeye devam etmek, benim için bilinçli bir tercihtir. O andan itibaren yaptığım tek şey, aktif ve etkili bir avukatlık faaliyetidir. Ancak bu çabanın karşılığı, hedef gösterilmek ve özel vasıflı örgüt üyesi ilan edilmek oldu. Avukatlık mesleğinin sanık sandalyesine oturtulmasını, avukatların yargı baskısı altına alınmasını ne mesleki olarak ne de ilkesel olarak kabul ediyorum.
14:05
Tutuklanana kadar hapishaneyi yalnızca avukat olarak ziyaret ettim. Bu ziyaretler insanı kapatılma duygusuna alıştırmıyor. Tarihin doğru yerinde durduğum için başına iş alan ilk kişi değilim. Kimse beni zorlamadı, bilinçle tercih ettim. Evet buradayım. Çünkü Ekrem İmamoğlu'nun avukatlığını üstlendim. Reddedebilir, vazgeçebilirdim. Ama öyle yapmadım. Tutuklu avukatlar Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay'a selam gönderiyorum.
14:05
Ben yargı kuşatmasına karşı durarak aktif avukatlık geleneğine sahibim. İşimi iyi yaptığım için hedef gösterileceğimi biliyorum. Burada yargılama yapıldığını düşünmüyorum. Bir tutukluluk tedbiri için delil gerekir. Öyle davalar var ki bazen bahane gerekir. Bahane, gerçeği gizlemek için uydurma sebeplerdir.
14:09
Kapatılmamızın nedenini milyonlar biliyor. Bir avukat, meslektaş olarak daha kaliteli bahaneler beklerdim. Gören gözler, duyan kulaklar, anlayan zihinler için bu iftiraların sadece bahane olabileceği açıktı. Savcı Cahit Cihat Sarı, Adem'in yalan söylediğini biliyordu; bilmesi gerekirdi. Bu bahaneyle savcı beni kapattı. Adem Soytekin 10 yıldır çalıştığı avukatı Onur Büyükhatipoğlu'nu benim ayarladığımı iddia etti. Oysa Büyükhatipoğlu, Adem'in 10 yıldır avukatı; Adem'den kendisine verilmiş 2014 tarihli vekâleti var; 2021 yılında Adem'in avukatı olmuş. Ben o sırada üniversitedeydim; 1994 doğumluyum. Benim payıma da "tak çıkar" gibi kullanılan Adem Soytekin'in ifadeleri düştü. Adem Soytekin ifadesinde 7 Mart'ta yaptığımız bir toplantıda telefonda iş insanı Ali Nuhoğlu ile konuştuktan sonra Nuhoğlu'nun şirketine tedbir kararı konulduğunu söylediğimi aktarmış. Oysa tedbir kararı 25 Mart'ta getirildi. Yani Adem Soytekin'in ifadesini alan savcı, Adem'i dinlerken yalan söylediğini biliyordu; yine de bu bahaneyi kabul etti. Dosyada verilmemiş bir tedbir kararını verilmiş gibi anlattığında bu iddianın iftira olduğu makul düşünen herkes için açıktı; fakat düşünen zihinler anlamadı. HTS baz kayıtları hukuken delil teşkil etmez. 7 Mart'ta Adem Soytekin ile buluştuğumuzu iddia ettiler; o HTS kayıtlarına bakmaları yeterliydi, bakmışlar 7 Mart günü toplantıda olmadığımı görmüşler ama belki de anlamak istemiyorlardı. Asıl avukat organizasyonu Soytekin'in kendi avukatı Selcen Akar tarafından yapılmıştır. Dosyanızdaki Güngör, Serkan ve Berat isimli kişilerin ifadelerini açıp bakın; Selcen Akar için avukat organizasyonundan da tehditten de açıkça bahsetmişler. Adem'in çalışanı Serpil'den elde edilen dijital materyaller de bulunuyor. Bunların hiçbiri soruşturma makamları için sorun değildi; öyle olsaydı burada bulunan tek sanık avukatı ben olmazdım. İftiralar delil değil, bahanedir. Burada olmamın nedeninin bunlar olduğuna inanmamı beklemeyin. Konuşmamın devamında buradaki insanlara neler yapıldığını belgeleriyle ispat etmek istiyorum.
14:12
Burada niyetin yargılama yapmak olmadığını, maddi gerçeğin hiçbir önem taşımadığını da biliyorum. Bütün ithamların, yürütülen karalama kampanyalarının ve kurulan bu senaryonun amacı; iktidarın hasım bellediği Sayın Ekrem İmamoğlu'nu siyaseten ve hukuken tasfiye etmektir. Her görüşten, her yaştan, her cinsiyetten ve milliyetten, herkesin gayet iyi bildiği hakikat budur. Hakikat güneş gibidir, balçıkla sıvanmaz. Meşru ve demokratik seçim yoluyla iktidara talip olması, müesses nizam açısından "tehlikeli" görülmesi nedeniyle İmamoğlu hasım bellendi ve tasfiyesine karar verildi. Ben 19 Haziran 2025'te tutuklandığım Sulh Ceza Hâkimliği sorgumda sözlerimi "avukatlığın nasıl yapılacağını savcılıktan öğrenmeyeceğim" diyerek bitirmiştim. O gün kaldığım yerden devam ediyorum. Mahkemenizin bana biçtiği sanık sıfatını da kabul etmiyorum. Burada Sayın İmamoğlu'nun avukatı olarak bulunuyorum. Müvekkilime ve müvekkilimin şahsında bu salondaki insanlara neler yapıldığını anlatmak, belgelemek, ispat etmek istiyorum. Neden burada olduğumuzu, burada olma ve oldurulma yönteminizin hiç de tesadüf olmadığının tarihsel ve teorik karşılığını anlatacağım.
14:29
Antik Yunan'da filizlenen, Ortaçağ Avrupası'nda Engizisyon ile kurumsallaşan bu mekanizma hep aynı amaca hizmet etti: siyasi hasmı suçlu ilan ederek mahkûm etmek; hakikati ikna ile kuramayıp itiraf ile dayatmak. Bu amaca hizmet eden son ve güncel örnek, ABD tarafından dünyaya ihraç edilen lawfare'dir. Siyasi muhaliflerini yargı yoluyla yok etmek isteyen her iktidar lawfare yöntemini ithal etti. Lawfare'in temel yapısını medya-yargı-siyaset üçgeni oluşturur. Bu üçlü yapı eşgüdümle hareket ederek siyasi hasmı yok etmek amacındadır. Siyasi iktidarın güdümünde hareket eden yargı aktörleri, hedefi itibarsızlaştıracak belirsiz ve geniş tanımlamalar içeren suçlamalar yöneltirler: terör, yolsuzluk, casusluk suçlamaları gibi. Medya tekelleri ise daha yargılama başlamadan sahte haberler üzerinden itibarsızlaştırma kampanyası yürütür, hedefi suçlu ilan eder.
14:38
Sayın Heyet, hukuk fakültelerinin daha hemen başında öğretilen ve sorulan bir bilgidir: dosyaya giren her delil, delil değildir. Öyle ki Anayasa bile "kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez" der. Bu yolla delil ve bulgu ayrımı yapar. Ben burada başka bir ayrımı daha yapmak istiyorum: "delil ve bahane" ayrımı. Normalde bir tutukluluk tedbiri için delil gerekir. Fakat öyle bazı davalar vardır ki oralarda delile ihtiyaç yoktur; yalnızca bir bahane gerekir. Madem tarihe not düşüyoruz, sözlük anlamıyla aktarıyorum: bahane, bir şeyin gerçek sebebi gizlenerek ileri sürülen uydurma sebep anlamına gelir. Kapatılmamızın gerçek sebebi ne? Benim kapatılmamın da bu salonda bulunan herkesin de kapatılmasının gerçek sebebini milyonlar biliyor. Ortada bir delil olmadığı için de kapatılmamıza bahane aranıyor. Bu bahaneler demeti içinden, benim payıma da "tak-çıkar" bir alet gibi kullanılan Adem'in iftiraları düştü. Buna üzüldüm. Yaptığım avukatlık faaliyetinin niteliği uyarınca daha kaliteli bir bahane beklerdim. En nihayetinde meslektaşız. Daha kaliteli bir bahane gerekirdi bir meslektaşı, bir avukatı kapatmak için.
14:38
Cezaevindeyken kaleme aldığım Yargı Silahı adlı kitapta da anlattığım Brezilya'daki lawfare sürecine değinmek istiyorum. Brezilyalı siyasetçi Lula, 2002 yılında büyük bir destekle Brezilya Devlet Başkanı seçildi ve 2010 yılına kadar iki dönem bu görevi sürdürdü. 2016 yılında Lula, 2018 başkanlık seçimlerinde yeniden aday olacağını ilan etti. Adaylık ilanından hemen sonra Lula'ya yönelik bir yargı kuşatması başlatıldı. 2016 yılı Mart ayında Yargıç Sérgio Moro, yolsuzluk soruşturması kapsamında Lula'nın yüzlerce polis eşliğinde gözaltına alınmasına karar verdi. Lula'ya isnat edilen ilk suçlama Brezilya'da "üç villa davası" olarak anılıyor. Lula'ya yöneltilen bir diğer suçlama, mensubu olduğu Brezilya İşçi Partisi'ni yolsuzluk gelirleriyle kontrol ettiği ve perde arkasından yönettiği idi. İddianamedeki İmamoğlu'na yönelik suçlama da aynı: CHP'yi ele geçirmek. Her suçlamanın aynısı sizin iddianamenizde var. Tanıdık geldi mi?
14:38
Lula'nın oğlu Luis de suçlamalardan nasibini aldı; Luis'in kurduğu şirkete yatırdığı para suçlama konusu yapıldı — aynı Selim İmamoğlu'na yapıldığı gibi. Gelelim Lula'nın avukatına: o da tutuklandı. Ne için? İtirafçının birine baskı yaptığı iddiasıyla — aynı benim gibi. Herkesin aklındaki soruyu biliyorum: Lula'nın diplomasını iptal ettiler mi? Hayır; çünkü Lula'nın üniversite diploması yokmuş. Savcılar suçlama yaparken Yargıç Sérgio Moro da basına "yüzyılın en büyük yolsuzluk soruşturması" dedi. Lula'ya ahtapot da dediler; her kolunun bir kurumu sardığını iddia ettiler. Lula'ya 20'den fazla suçlama yapıldı; son suçlama savcı tarafından basın toplantısında duyuruldu ve Lula suç örgütü lideri olarak tanıtıldı. Suçlamaların hiçbirinin dayanağı maddi delil değildi; dayanak yalnızca itirafçı beyanlarıydı. Yargıç sadece itirafçı beyanlarıyla Lula'yı yargıladı ve Lula 2018 seçimlerine katılamadı. Trump'ın desteklediği aşırı sağcı Bolsonaro seçimi kazandı. Bolsonaro ilk iş olarak Lula'yı mahkûm eden Yargıç Sérgio Moro'yu Adalet Bakanı atadı. Binlerce kilometre uzaktaki süreç ne kadar tanıdık değil mi? Bazen benzerlikler o kadar çıplaktır ki süreçle tıpatip aynılığını inkâr etmek mümkün değildir.
14:43
2019 yılında The Intercept Brasil gazetesi tarafından bir yazı dizisi yayımlandı. Yargıç Sérgio Moro ve Lava Jato savcıları arasındaki yazışmalar ifşa edildi. Bu yazışmalarda bizzat yargıç ve savcıların Lula'ya komplo kurduklarının itirafı ve belgeleri vardı: savcılar ve bağımsız olması gereken yargıçlar arasında koordinasyon olduğunun ispatı; savcıların soruşturma stratejilerini Sérgio Moro ile birlikte kararlaştırdıklarının ispatı; tanıkların savcılar tarafından nasıl yönlendirildiğinin ve baskı kurulduğunun ispatı; medyaya bilgi ve belge sızdırıldığının ispatı; savcıların Lula'nın masumiyetinin farkında olduklarını ifade eden mesajları; gözaltına almaların, tutuklamaların, malvarlığına el koymaların kişileri "diz çöktürmek" ve itirafa zorlamak amacıyla işkence olarak kullanıldığının ispatı. Günün sonunda bütün yargı sürecinin, Lula'nın seçimlere katılmasını engellemek amacıyla bir grup yargı mensubu organizasyonuyla gerçekleştirilen siyasi bir komplo olduğu ortaya çıkmıştır. Mendes isimli Yüksek Mahkeme hâkimi, kurulan düzene katılmayan ancak kendisi gibi sessiz kalıp alet olan hâkimler için şunları söyledi: "Bu büyük bir yüz karası ve biz bunun bir parçası olduk. Bu insanların suç ortağıyız. Bu itirafları biz geçerli saydık. Buna katılan herkesin başarısız olduk demesi gerekir." Nihayetinde yolsuzlukla, rüşvetle, kara parayla suçlanan, hapsedilen, mahkûm edilen Lula da Silva, 2022 yılında Brezilya halkının yarısından fazlasının oyunu alarak Brezilya Devlet Başkanı seçilmiştir. Hâlen görevinin başındadır.
14:49
14:58
Sanıldığı ve konuşulduğu gibi İmamoğlu'nun tasfiye edilme girişimi 2024 Ekim ayıyla başlamadı; Ekim 2024 için olsa olsa üçüncü sınıf taklit bir filmin devamı diyebiliriz. Önümüzdeki iddianamenin sahibi, dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek'in 2017-2022 yılları arasında birçok siyasetçi, avukat, akademisyen ve yazara ağır hapis cezaları ve siyasi yasak kararları verdiğini bugün bilmeyen yok; muhalefeti tasfiye etmeye adanmış bu yargı kariyerini 2 Haziran 2022'de ilk olarak Adalet Bakan Yardımcılığıyla taçlandırdığını biliyoruz. Hâkimlik kariyerinin sonuna doğru bugün bizleri ilgilendiren bir dosyası daha vardı: 2021 yılında İstanbul 34. Ağır Ceza Mahkemesi'nde Din Âlimleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (DİAYDER) üyelerinin terör örgütü üyeliği iddiasıyla bir yargılama yapılmaktaydı. Yargılama devam ederken benzer suçlamalarla yeni bir iddianame düzenlendi ve İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde mükerrer bir yargılama başladı. 14. Ağır Ceza'daki yargılamanın odağı, ortak özellikleri İBB'de çalışmakta olan DİAYDER üyeleriydi — çoğunluğu cenaze işleri personeli ve gassalardı. Bu kişilerin yargılanması sırasında ne savcılığın ne de sanıkların bir talebi yokken, 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı İBB'nin üst düzey bir yöneticisini tanık olarak davet etti. Mahkeme kayıtlarında davetin ne sebeple yapıldığı bugün hâlâ gizemini korumaktadır. Üst düzey yönetici tanık olarak dinlendikten sonra yine hiç kimsenin — o an hazır bulunan savcının da — talebi olmaksızın mahkeme başkanı, yönetici hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep etti. Kıdemli üyesinin şerh düşmesine rağmen oy çokluğuyla suç duyurusunda bulunuldu ve tanık olarak gelen yönetici aynı dosyada sanık yapıldı. İlk defa İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin adı terörle yan yana anıldı. Fakat tam o esnada mahkeme başkanlığı, 2 Haziran 2022 tarihli atamayla Adalet Bakanlığı'na gitti. Yerine gelen heyet, yönetici hakkında beraat kararı verdi; öyle bir yargılamaya ve suça ortak olmak istemedi. Bir parantez açmak isterim sayın başkan: bahsettiğim üst düzey yönetici Yavuz Saltık'tır. Bugün de burada kendisi tutuklu bulunuyor; tahminimce dosyadan gördüğüm kadarıyla Sayın İmamoğlu'nun sosyal belediyecilik politikalarının en önemli emekçilerinden biri olduğu için; tutukluluğu da bu şekilde hak ettiğini düşünüyoruz. Bu dosya, o dönem 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan Akın Gürlek'in Sayın İmamoğlu'na yönelik uzanma girişiminin ilk safhasıydı. 9 Ekim 2024'te Akın Gürlek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atandıktan 9 gün sonra bugün yargılandığımız dosyanın soruşturmasını başlattı. Akın Gürlek'in takvim seçimleri, Sayın İmamoğlu'na yönelik sıkı bir takibin bulunduğunun ispatıdır. 22 Şubat'ta Sayın İmamoğlu Cumhurbaşkanlığı adaylığı ön seçimine katılma başvurusu yapar yapmaz — ki o başvuruyu ben yapmıştım — mesai bittikten sonra diploma iptaline giden soruşturma sürecini başlatmıştır. Tesadüf olduğuna inanmalı mıyız? Kanundaki 4 günlük gözaltı süresini gözeterek, ön seçime 4 gün kala Sayın İmamoğlu'nun gözaltına alınmasının tesadüf olduğuna inanmalı mıyız?
14:58
Bu salondaki herkes sizin bu dava için bir araya getirildiğinizi biliyor. An itibarıyla Sayın İmamoğlu'nun yargılandığı dosyalardaki hakim değişikliği sayısı 12'yi buldu; sabah öğrendiğime göre 13 olmuş, hızla devam ediyor. Diploma davasına bakacak istinaf incelemesini yapacak heyet başkanı Bursa'ya görevlendirilmiş; bir kararnamede yayınlanmadı, tahmin ediyorum ki HSK'nın nasıl yaptığı bilinmeyen bir atama. Bunlar şahıslarınıza yönelik eleştirilerim değil. Siz de öylesiniz. Değiştirilmiş değil ancak teşekkül edilmiş bir heyetsiniz. Dosya ekleri mahkemeniz önüne gelmeden iddianameyi kabul ettiniz. Öyle ki teknik ve maddi olarak okunması imkânsız bir iddianameyi okunmuş sayılmasının bile kararını vermeden 14. gün kabul ettiniz Sayın Başkan. Tek tük değil; onlarca iddianamenin iadesi sebebi varken bu iddianameyi kabul ettiniz, iade etmediniz. İddianame kabul kararını savcılık açıkladı, tutukluluğun devam edip etmediğini savcılık açıkladı, duruşma tarihini savcılık açıkladı. Savcılığın sözcü ve âmir gibi davranmasına ses etmediniz. Sayın heyet, içeride bir karar müzakere ediyorsunuz; bir karar alıyorsunuz ve buraya geliyorsunuz. Siz karar müzakere ederken mübaşir arkadaşlardan biri kararınıza kulak misafiri olsa ve siz kararı burada tefhim etmeden önce söylese, o mübaşirin ekmeğini burnundan getirirsiniz. Mahkemenizin tarafsızlığı ve bağımsızlığı karşısında o mübaşir arkadaşla savcılık arasında ne gibi bir fark var? Bunun anlaşılır tek izahı yok. Hukuk dışı tefrik kararlarına imza atıyorsunuz. Yaptığınız hukuk ve teamül dışı işlemlere baktığımda hangi amaçla teşekkül edildiğinizi anlıyorum. Üstelik yargılamanın yapıldığı yer cezaevi kampüsü içinde; mahkeme koğuşunda yaptığınız her işle ve kararla ilgili şüpheyle karşılanmayı peşinen kabul ediyor olmalısınız.
15:03
Orta Çağ'da itiraf; sanığın ruhundan çıkarıldığı ileri sürülen sözde gerçeğin, iktidarın kurduğu anlatıyla uyumlu hale getirilmesi işlemidir. Öyle ki itiraf elde edebilmek için işkence bile yasal hale getirilmişti. Çünkü işkenceyi, sanığın içinde saklı olduğu varsayılan o sözlü hakikati söküp çıkarmak olarak görmüşler. Bu yüzden itirafa, hukuk tarihinin en soğuk ve en dehşet verici metaforu olan "derinlerin kraliçesi" denmiştir. Engizitör, yani kilise yargıcı; sanığın direncini kırıp itiraf almak için yalnızca bedensel acıya dayalı işkence yapmaz, aynı zamanda belirsizliği de işkenceye çevirir. Sanık veya şüpheli; suçlamanın ne olduğunu bilmeden, kim tarafından suçlandığını bilmeden aylarca zifiri karanlık hücrede bekletilir. Sanık itiraf edene kadar işkence devam ederdi; çünkü itiraf kilisenin hakikatiydi, iktidarın dayattığı hakikatti. Şimdi bu kadar bilgiyle bile önümüzdeki dosyanın engizisyonun mirası olduğunu yok sayabilir miyiz? Tutuklamanın itirafçı yapmak amacıyla kullanıldığını inkâr edebilir miyiz? Engizisyonda savunma avukatları, müvekkillerini savunmak yerine onları itirafa ikna etmeye zorlanır; aksi hâlde avukatlar da sapkınlığın savunucusu olarak ilan edilebilirlerdi. İddianamede, hakkımda müvekkil lehine en iyi savunmayı yapmak bir suçlama olarak sunulmuştur. Bugünkü savcılık uygulamasını 800 yıl önceki engizitörden nasıl ayırabiliriz?
15:19
Marx'ın meşhur bir sözü vardır: "Anlatılan senin hikâyendir." Benim de anlattıklarım hepinizin hikâyesi. Öyle tarihsel bir magazin anlatmıyorum; hepinizin hikâyesini anlattım. Burada olanlarla az önce anlattıklarım arasındaki bağı görmek için büyük bir sezgiye, derin bir teoriye ya da karmaşık analizlere ihtiyaç yok. Bazen benzerlikler o kadar çıplaktır ki inkâr etmek için özel bir çaba gerekir. Brezilya örneğiyle birlikte yargı silahının pratik karşılığını anlattım sayın başkan. Artık bu yargı silahının stratejisinin ve taktiklerinin mahkemeniz dosyasındaki karşılığını anlatacağım. Ortaya atılan iddiaların sahteliğini ortaya çıkarmakla kalmayacağım; bu iddianamenin yazarlarının işlediği suçları da teşhir edeceğim. Sözüm bittiğinde dünya ve ülke tarihindeki siyasi hesaplaşmaların mahkemeler önünde görülme örneklerinin birebir mahkemeniz dosyasıyla nasıl benzeştiğini görmüş olacağız. Bu dosyayı kurgulayanlar biricik ve özel değillerdi. Tarihin bakiyesindeki tüm suçları, tüm yasak usulleri ve hukuk ihlallerini heybelerine atarak bu dosya üzerine boca ettiler.
15:20
Gizli tanık ifadelerinin defalarca benzerliğine dikkat edin. İBB soruşturması kapsamında toplamda 21 gizli tanık ifadesi alınmıştır. İfade içeriklerine bakıldığında birçok mantıksızlık ve tutarsızlığın yanı sıra suçlayıcı ifadelerin bütünüyle duyuma dayalı olduğu görülmektedir. Soruşturma kapsamında üretilen ilk gizli tanık "İlke" olup, ifadesi 18 Kasım 2024 tarihinde alınmıştır. Kamuoyuna da yansıdığı üzere, "İlke" mahlaslı gizli tanık, ifadesini verdikten 2 gün sonra tanıklık yapmak istemediğini beyan etmiştir. Durumu özetlemek gerekirse: önce savcı kendini inkâr etti, sonra açık tanık kendini inkâr etti, şimdi de gizli tanık kendini inkâr ediyor. Soruşturmanın boşa düşeceğini fark eden savcılık ne yapmış? 19 Mart darbesi sürecinde şüphelilere yöneltilen sorgu tutanaklarında gizli tanık İlke'nin ifadelerini noktasına virgülüne kadar aynı olacak şekilde gizli tanık Meşe adıyla kullanmıştır. Bu ifadeyle 28 farklı kişi suçlandı ama iddianamede Meşe buharlaştı; onlarca kişi haksız yere gözaltına alınıp tutuklandı. İlke'nin gizli tanıklıktan vazgeçmiş olmasına rağmen iddianamede 61 kez atıf yapıldı. 19 Mart tutuklamaları işte bu geri çekilen ifadelerle olmuştur. Hukuken tek başına bir delil niteliği olmayan gizli tanık beyanları bu şekilde bütünüyle yasadışı bir hâle bürünmüştür. Bu anlattığım salt bir hukuka aykırılık zinciri değil, düpedüz sahtecilik ve inkâr zinciridir. 4 bin sayfa böyle kopyala-yapıştır ile oldu.
15:23
"Özel vasfa haiz" tanımlaması eski Türk Ceza Kanunu'nda yer alıyordu; dayanılan bu hüküm 90'lı yılların sonunda yürürlükten kaldırılmıştı. İBB Davası'nın savcılarından Cahit Cihat Sarı'nın masasında 90'lı yıllardaki faili meçhullerle anılan beyaz Toros aracın maketi bulunuyor. Anlaşılan o ki sadece hukuk metinleri değil, zihinler de 90'larda kalmış; tıpkı masalarındaki beyaz Toroslar gibi.
15:27
Silah olarak kullanılan bu yargı sürecinin ilk halkası, yargı yerinin ve yargı aktörlerinin seçimidir. Tarihte yargı mensuplarının doğrudan siyasi iktidara bağlı şekilde teşkilatlandırıldığı ilk yapı engizisyondur. Bugün Türkiye'de hâkim ve savcıların bağımsızlığını teminat altına almakla görevli kurum Hâkimler ve Savcılar Kurulu — yani HSK'dır. Fakat yapısal olarak tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için, günümüz şartlarında Türkiye'de tarafsız bir mahkemeden ya da savcılık kurumundan bahsetmek mümkün değil. HSK'nın yapısal sorunu ve siyasi iktidarla olan bağının yargı üzerindeki etkileri, bugün artık herkesçe bilinen — Adalet Bakanlığı raporlarına kadar düşmüş — bir gerçekliktir. Gün aşırı "Türkiye bir hukuk devletidir, yargı tarafsızdır" diye açıklama yapmak bu gerçeğin üstünü örtmüyor; hatta daha da görünür kılıyor. Tekrarlanan her cümle, inşa edilmek istenen algının değil, bastırılmaya çalışılan hakikatin itirafına dönüşüyordu. Bu görünürlük yetmemiş olacak ki artık "Türkiye bir hukuk devletidir" demeyi dahi tercih etmeyen, masumiyet karinesinin en temel anlamından dahi bihaber olan yeni bakan atandı.
15:27
Silah olarak kullanılan yargı süreçlerinin yürütücüsü olan savcı ve yargıçlar, birini mahkûm etmeye baştan karar verirler. İlgili hukuk ciltlerini gözden geçirir, kararlarını gerekçelendirmek için kullanışlı buldukları sayfaları koparlar. Çoğu zaman en arka raflarda unutulmuş mütevazı bir broşürün içinde işlerine yarayan tek bir sayfa bile bulamazlar. Bu durumda tutarsız ve çoğu kez akıl dışı olan yeni argümanlar uydururlar.
15:36
Sayın Başkan, bu Ahmet Taşçı bahsinde önemli bir konu var; hatta bence sorgunun en önemli konusu olduğunu düşünüyorum. 9 Mart'ta duruşma başlamasıyla beraber aşağıda nezarethaneye getirildik, hiç tanımadığımız insanlarla tanıştık. Haliyle bu ahtapotun hangi kolu olduğunu insanlar birbirine soruyor, anlamak ve bilmek için. Aşağıda tanıştığım bir sanık — ismini paylaşmak istemiyorum, zira ne rizasını aldım ne avukatlarından pay biçeyim — sohbet ederken çocuğu olup olmadığını sordum. Dedi ki: "Benim bir çocuğum yok, evli değilim, bir ailem yok. Ama 92 yaşında annem var ve evde tek." Neyden tutuklu olduğunu sordum; bana Ahmet Taşçı'yı anlattı. Hücreme döndüğümde ilk yaptığım şey 4000 sayfa içerisinde hızla bunu araştırmak oldu. Bu kişinin tutuklu bulunmasının tek sebebi, Ahmet Taşçı'nın geri çektiği, "savcılık beni manipüle etti, sahtecilik yaptı" dediği beyan. 92 yaşındaki annesi belki annesiyle geçireceği son sağlıklı günler. Bu sahtecilikle bir yıldır tutuklu. Kişisel veriler çok da önemli değil: Harun Cengiz Beğenmez ismi. Lütfen siz de bu ismi duyun. Ben bu ismi duyduğum günden beri bu sahtecilik zincirini daha da öfkeyle yaşıyorum; kendi tutukluluğumun da önüne koydum inanır mısınız? 92 yaşında annesi evde tek ve bir sahtecilikle burada. Şahıslarınızla alakalı bir meselem yok. Şahıslarınızın vicdanlarını sorgulayan bir noktada değilim. Savcı Bey de dahil olmak üzere hepiniz, heyetiniz. Ama bunu kendisinin avukatları da yapmıyor diye yapmıyorum; avukatlığını da üstlenmiyorum ve bu meseleyi Harun Cengiz'den ibaret de görmüyorum. Bu bir adil yargılanma meselesi. Ben burada tutuklu kaldığım süre boyunca ne kadar sürerse sürsün hiç önemli değil. Harun Cengiz Beğenmez'i gördüğüm her dakika burada bir adil yargılanma olmadığını adımdan daha iyi biliyorum. Adil yargılanma olsaydı o adam burada olmazdı; asla olmazdı. Evet, bazılarımızı hasım olarak görüyor olabilirsiniz. Sizler de bizim şahıslarımızla alakalı bizi hasım değil, konumlarımız itibariyle hasım görüyor olabilirsiniz. Ama Harun Cengiz Beğenmez ve onun 92 yaşındaki annesi hasmınız olamaz, olmamalı.
15:43
Tutuklu şoförler hakkında en ufak bir somut delil yok. Savcılığın dedikodu peşine düşmesi yeterince utanç verici değilmiş gibi, bunu bile insanları tutuklamadan yapamaması ne kadar aciz durumda olduklarını göstermiyor mu? Recep Cebeci, Zekai Kırat, Doğukan Arıcı, İlkay Onok ve benzer şekilde sadece işverenleri ile birlikte uzun süreli ve güvene dayalı çalışmaları nedeniyle tutuklanan diğer şoför arkadaşlar soruşturma dosyasının içerisinde terk edildiler; akıbetleri belirsiz şekilde duruyor. Sözde örgüt üyesi olmak ve örgüte yardım etmek suçlamasıyla tutuklandılar; fakat adları iddianamenin tek bir yerinde dahi geçmiyor. Dosya sanığı değiller; suçlandıkları münhasır olaylarda da yoklar. Yani anlayacağınız rehin tutuluyorlar. İBB dosyasında toplam 160 kişi tutuklandı, 60 kişi tahliye oldu. Keşke "savcılık hatasını anladı da tahliyelerini istedi" diyebilseydik; o iş öyle değil. Bu 60 kişinin 55'inin tutuklama sonrasında alınan ifadeleri savcılıkça ikrar veya etkin pişmanlık kapsamında değerlendirildi. Bu tablo, tutuklama kararlarının gerçek amacını net bir şekilde ortaya koyuyor: itirafçı yapmak. Etkin pişmanlık hükümlerinin yasal karşılığında tahliye olmadığını ben de biliyorum, siz de biliyorsunuz; bütün doktrin ve içtihat biliyor. Adem Soytekin 16 Haziran'da etkin pişmanlık beyanında bulundu, 10 Temmuz'da çıktı. Adem Tuncay ve diğerleri etkin pişmanlık beyanından sonra 1 hafta, 1 gün, 10 gün, 15 gün, 20 güne varan sürelerde tahliye edildi; birçoğunda bu işi başta acemice yürüttüler: tahliye kararlarında bile "etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanması" yazıyor. Tüm bu istatistik içinde göze çarpan bazı aile örnekleri var. Eyüp ve Gülşah Subaşı çifti 19 Mart 2025'te gözaltına alınıp her ikisi de 23 Mart 2025'te tutuklandı. Eyüp Subaşı 16 Mayıs 2025'te etkin pişmanlık ifadesi verdi ve ne tesadüfse eşi Gülşah Subaşı aynı gün tahliye edildi. Eyüp Subaşı ikinci ifadesini 28 Mayıs 2025'te verdi ve ertesi gün kendisi de tahliye oldu. Yine Murat Kapki, etkin pişmanlıktan faydalanmak üzere adliyeye getirildiğinde aynı gün eşi Feyza Kapki de adliyeye sevk edildi. Birazdan eşi hakkında karar verilecek olan Murat'ın beyanına "samimi" dememizi gerçekten bekliyor musunuz?
15:47
Ben de müvekkilim de siyasi hasmını tasfiye etmek isteyen bir iktidarın, insanı bükerek kırarak amacına ulaşmasından başka bir yol ve yöntem bilmeyen bir yargılamasıyla buradayız. Teknik deliller, rakamlar, resmi kayıtlar onlara hiçbir şey kazandırmadı; suçu değil suçsuzluğu tespit ettiler. Onları ne kadar uğraştıysa da bozamadılar, kıramadılar, değiştiremediler. Ellerinde kalan son şey insanlardı; onların suç olduğunu söyleyen insanlara muhtaç kaldılar. Tehdit ve şantaj, özgürlük ile pazarlık, aile üyelerini kullanarak sıkıştırmak, menfaat vaadi ve sayılacak onlarca yöntemle insanlardan istedikleri sözleri almaya çalıştılar. Vardıkları nokta delil değil, sayfalarca sıralanmış hukuksuzluk vesikalarıdır. İlk, özel ve yeni değiller. Tarihin yargısında hepsi mahkûm edildiler.
15:49
Adem Soytekin'in tutukluluk incelemesi için cezaevinden alınıp adliyeye getirilmesi üzerine söz ediyorum. Hukuk dışı tefrik kararlarına imza atıyorsunuz. Dosyadaki tefrik kararının mahiyetinin ne olduğunu, tefrik talebinde bulunan kişinin referans mektubundan tahmin edebiliyorum. 107 insanın tutuklu olduğu bir dosyada tek bir kişiye özel hukuk değerlendirmesi yapmanızın hiçbir şekilde izahı yok. Bunu nasıl yaptığınıza dair dosyanız arasında tek bir evrak yok. Tutuklu sanığı adliyeye nasıl getirdiniz? Avukatını nasıl çağırdınız? Hiçbir kayıt yok. Anlıyorum ki UYAP evraklarını avukatlardan gizliyorsunuz sayın başkanım. Bunun kanun çerçevesinde mi, adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi çerçevesinde mi — hiçbir izahı yok.
15:52
Dosyanın meşhur kahramanı Servet Yıldırım — dosyanın diyorum ama dosyada yok. Şüpheli ama sanık değil. Yani ismi var, beyanları var ama cismi yok. Pişmanlığı var ama suçu yok. Kim bu Servet Yıldırım? Alt tarafı dosya sanıklarından Hüseyin Köksal'ın şoförlerinden biri; konumunu tarif etmek için söylüyorum, yanlış anlaşılmasın — direksiyon başında bekleyen biri. Ancak savcılığın kurgusuna ve adamın anlattıklarına bakarsanız şoför koltuğunda değil, adeta bu sözde örgütün kozmik odasında oturuyor. Cebeci'deki hafriyat işlerini de biliyor, Kültür AŞ'nin, Medya AŞ'nin büyük devasa ihalelerini de biliyor. Bunları sular seller gibi anlatıyor, hiç takılmadan. Hızını alamayıp Boğaziçi İmar Müdürlüğü'ndeki idari süreçlere bile hâkim. Savcılık da umutsuz bir çabayla ona bu pâyeyi veriyor: "Servet Yıldırım her bilgiye sahip olabilecek bir kişidir." Bu misyonu ona yüklüyor. Fakat modern delil teorisinin o ilk ve en hayati sorusunu — "Bu şahıs anlattığı olayı bilebilecek, doğrudan gözlemleyecek bir konumda mıdır?" — sorduğumuzda bu kurgu nerede patlıyor, biliyor musunuz? Boğaziçi İmar'ın en derin sırlarına vâkıf olduğunu söyleyen bu kişi, hakkında beyanda bulunduğu Elçin Karaoğlu'nun cinsiyetini dahi bilmiyor, kadın zannediyor; benden önce dinlediğiniz Elçin Bey'i. Sizlere soruyorum: hakkında ifade verdiği yöneticinin cinsiyetinden dahi haberi olmayan, toplantı odalarının kapısından içeri alınmayan bir şoförü, bilgiye sahip olacak konumda biri olarak kabul edebilir misiniz? Modern hukuk ve mantık bu şahsın beyanını birinci öncülden çöpe atar. Oysa bu iddianamenin savcıları, bilgiye sahip olacak konumda dahi olmayan bu piyonun ezberletilmiş ifadelerini koca bir örgüt kurgusunun kilit taşı yapıyor, benim de tutukluluğuma dayanak yapmaya çalışıyor. Ezberletilmiş dediğime bakmayın; yayınlandığı için, görüntülü ve sesli olduğu için söylememde de bir sakınca yok. Verdiği röportajda ifadelerinin USB ile verildiğini söylüyor — yani ifade vermemiş. Dosyada sıraladığı ve yüzlerce sayfa tekrarlanmış her şeyi başka bir yerin hazırlamış olduğunu kendisi söylüyor. Çapraz sorgusunu izleteceriz: yani savcılığın tüm bu kurgusunun düzmece olduğunu itiraf etti. Açık konuşalım: bu devasa dosyadaki aleyhe beyanların hepsi ama hepsi tek bir somut menfaat üzerine kuruludur — tahliye menfaati. Daha 12 Mart tarihli celsede bizzat siz sordunuz itirafçının birine. Kendisi hakkında aleyhe verilen beyanları sorduğunuzda onlar hakkında size dedi ki: "Serbest kalmaya çalıştıkları için yalan söylüyorlar." Kurulan bu tahliye pazarlığını kendi ağzıyla ifşa etti.
16:02
İtirafçılardan Ümit Polat, kendi aleyhinde olan beyanlara ilişkin "Serbest kalmaya çalıştıkları için yalan söylüyorlar" dedi. İtirafçı Murat Kapki ise mahkemeye dilekçe sunarak iftira attığını söyledi. Şu yargılama sürecine bir bakın: itirafçı olmayan, yani iddia makamının önüne koyduğu bu kurguyu imzalamayan hiç kimse serbest kalmadı. Özgürlüğüne kavuşmanın tek yolu, savcılığın senaryosuna boyun eğmek.
16:09
Adalet Bakanı Akın Gürlek, "İtirafçı beyanlarını tek başına ele almıyoruz, HTS ile doğruluyoruz" demişti. Bu bir yalan, hem de kuyruklu bir yalan. Ben itirafçı ifadesiyle 19 Haziran'da tutuklandım; HTS'lerime ise 7 Ekim'de bakıldı. Hani itirafçının sözüyle iş yapılmıyordu? Hani HTS ile doğruluyordunuz? Hani "kuyumcu terazisi"? Hani nerede? Bu arada aylar sonra HTS'ye bakıldığında da itirafçının yalan söylediği bilmem kaç bininci kez ispatlandı.
16:10
Cumhuriyet Halk Partisi tarafından bir açıklama yapıldı ve görüntülerin bir bina satın alınmasına ilişkin olduğu belirtildi. Buna rağmen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı; o soruşturma adeta iftira atmak için kullanılan bir merkez haline dönüştü. İftira atmak için sıraya giren tanıkların görüntüye konu olayda hiçbir görgüsü olmamasına rağmen dosyada tanıklık yaptılar. Soruşturma sürerken ve iftiracılar sıraya girmişken, seçimlere 1 gün kala Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından görüntülerdeki paranın Kandil'e gönderildiği iddia edildi. Ancak soruşturma tamamlandığında ortada ne Kandil'e para gönderme ne de iftiracıların bu yönde bir suçlaması kaldı; bu iddiaların hiçbiri dosyada yer almadı. Görsel ikiye ayrılıyor: yukarıdaki belge, bizi yargıladığınız örgüt soruşturmasının iddianamesi; aşağıdaki ise il binası soruşturmasına ait. Bu davanın soruşturmasını da il binası davasının soruşturmasını da aynı savcılık — İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı — yaptı. Aynı olay, aynı görüntüler, aynı deliller, aynı savcı söz konusu. Görüntülerdeki para, il binası soruşturmasında "bağış parası" olarak nitelendirilirken — ve aşağıda bu durumun teyidi varken — bugün yargılandığımız örgüt dosyasında aynı para "rüşvet parası" olarak iddia ediliyor. Aynı olay ve aynı deliller üzerine iki farklı iddiayı da aynı savcılık yazdı. Mahkemelerdeki gibi bir görüş ayrılığı durumu burada söz konusu olamaz; savcılık makamının bir bütünlüğü vardır. Bu farklılığı izah edebilecek kimse var mı?
17:37
Çatı davanızın ana konusu bir suç örgütünün varlığını ispatlamaktır. Ancak bu örgütü ortaya koyabilmek için başvurulan yöntem, başlı başına bir "etkin pişman yaratma modelidir". Birbiriyle ilgisiz onlarca insanın tek dosyada toplanabilmesi için bir "örgüt" varsayımına ihtiyaç duyulmuştur; aksi halde her fiilin kendi yetki alanında değerlendirilmesi gerekir. Resmî yazışmalarla yürüyen, kamuya açık ihale süreçlerinin olduğu bir sistemden "hiyerarşik suç ilişkisi" çıkarmak mümkün değildir; bu nedenle devreye "etkin pişmanlık" mekanizması sokulmuştur. İddianamede de açıkça örgüt şemasının etkin pişman beyanlarıyla kurulduğu ifade ediliyor. Söz konusu işlemler çoğu zaman Bakanlık ve Valilik gibi kurumlarla yürütülen resmi süreçlerdir; bu alanlara müdahale etmek siyasi risk doğuracağı için, doğrudan söyleyemediklerini söylemeye hazır kişiler üzerinden ilerlenmektedir. Türkiye'de benzer yargılamalarda örgüt icat edilerek farklı kişiler bir araya getirildi: bir dönem "İtalyan Gladyosu tipi" denilerek birbirinden tamamen farklı kişiler tek dosyada birleştirildi; başka bir dönemde "sui generis", yani emsalsiz bir örgüt tanımıyla Gezi davası yürütüldü. Şimdi ise benzer bir yaklaşım bu dosyada karşımıza çıkıyor. Mevcut dosyada kullanılan "ahtapot" benzetmesi de hukuki bir nitelendirme değil, kamuoyu algısını yönlendirme çabasıdır. İspatlamaya çalıştığınız şey bir suç örgütünün varlığı; her yolun mübah olduğu "etkin pişman yaratma modeli" ise ontolojik bir ihtiyaç. Bir suç örgütü var etmeye çalışıyorsunuz. Gelin itiraf edelim: yargılama iddiasında olduğunuz müvekkilim Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının kurmuş olduğu bir suç örgütü yok. Bu dosyada anlatılan örgüt, gerçek bir suç örgütü değil, beyanlarla inşa edilen bir kurgudur. "Ahtapot" benzetmesi yapılacaksa, bu ahtapotun başı soruşturma makamları, kolları ise etkin pişmanlık beyanlarıyla kurgulanan yapı ve bu süreci yönetenlerdir.
17:41
17:42
İddianamenin canı gönülden sahiplendiği "hazırlık hareketleri" üzerine itirafçılarla konuşarak örgütü oluşturuyorsunuz. İddianamenin girişinde aslında ne anlatacağınızı itiraf ile başlıyorsunuz: "Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün ancak zorunlu değildir." Suça ihtiyaç duymuyorsunuz; ortaya koyduğunuz varsayımsal yapının herhangi bir parçası hakkında konuşacak bir insan arıyorsunuz. Ne söyleyecekler? Dedikodu, şahsi husumet, özel hayat ya da magazinsel bilgi — size fark etmez, yeter ki ahtapotunuza bir kol daha eklensin. Peki nedir bu hazırlık hareketleri? Modern delil teorisi bir beyanın ne zaman delil niteliği taşıyacağını söylemişti. O halde bilgiye sahip olabilecek kişilerin, suça hazırlık hareketleriyle ilgili doğru ve güvenilir sözleriyle mi "etkin pişmanlık" beyanları oluşmuştur? Soruşturmanın gözde itirafçısı Adem Soytekin'in MADO kasiyeri olarak çalışırken örgütü çözen kardeşi Ogün, şoförlük yaparak örgütsel faaliyetleri kavrayabilen Bayram ve Servet, konumları itibariyle ilk anlarından beri "etkin pişmandırlar". Artık onlara ikram edilen çay da sigara da alınan benzin de örgüt faaliyetidir. Yahu! Kasiyere, şoföre örgüt kurdururken bunun ne kadar gülünç bir tablo ortaya çıkaracağını hiç düşünmediniz mi? Günlük hayatın olağan akışını ceza hukuku kurgusuna dönüştürürken bir yerde durmak gerekmez miydi? Yoksa örgüt dediğiniz şey, ancak bu kadar zorlanarak ayakta tutulabilen bir hayal midir?
17:46
İddianameyi yazanların "örgütsel faaliyet" diye taşıdıkları şeylere bir bakalım. Yakup Öner'in ifadesini aynen okuyorum: "Kadriye Kasapoğlu ile tartışmamızın sebebi, 25 gün boyunca İmamoğlu ile randevu talep etmeme rağmen randevu ayarlanmamasıdır. Makamının kapısının açılması üzerine içeri girmemin ardından 'Sen nasıl randevusuz içeri girersin?' diye bana bağırması üzerine oldu. Seslerin yükselmesi neticesinde Ekrem İmamoğlu ne olduğunu sordu. Ben kendisine 'Bir şey yok, hallediyoruz' dedim. Kendisi bana 'Kadriye Hanım'dan özür dile, barış' dedi. Ben de özür dilemeyeceğimi söyledim." Acaba savcılar bunu yazarken şiddet unsuru çıkarıp silahlı suç örgütü mü çıkarmaya çalıştılar? Yakup "özür dilemeyeceğimi belirttim" diyor. Hani bir örgüt hiyerarşisi vardı? Örgütsel faaliyet diye yazdıkları şey bu. Bu devenin tek eğiriliği bu olsa keşke.
17:49
Peki, itirafçılara göre bu hayali örgütün bir adı var mıdır? Varsa nedir? Şu trajediye bakar mısınız: kasiyere, şoföre kurdurduğunuz bu sözde örgütün sözde yapısının adını da itirafçılara koydurmuşlar — tıpkı bir babanın, bir annenin yeni doğan çocuğuna isim koyması gibi. Dosyaya dönüp bir bakın: "SISTEM" diye bir yapıdan ilk söz eden odur. Daha sonra diğer ifadelerde bir papağan gibi tekrar edilen bu kavram, sanki herkesin üzerinde uzlaştığı somut, resmî bir örgüt ismiymiş gibi dolaşıma sokulur. Oysa başlangıç noktası bellidir. Hani şu hakkında "suç örgütü lideri" dediğiniz, yüzlerce yıla varan hapis cezası talep ettiğiniz ama buna rağmen her nedense tutuklu bulunmasına bile gerek görmediğiniz Aziz İhsan Aktaş… İşte iddianamenin temelini oluşturan o meşhur "SISTEM" adını ilk telaffuz eden de odur. Adamın kendi adına örgütü olduğu yetmiyor, bir de gelip bizim örgüte isim koyuyor. Güler misin, ağlar mısın? Örgüt yöneticisi dediğiniz Adem Soytekin bile size diz çöktüğü ifadesinde "SISTEM"i gözaltına alındığında öğrendiğini söylüyor. Ya bu Adem'i ocak dışı bırakın ya da ifade verirken çok da rahat bırakmayın; sonra sizin örgütünüzü çökertiyor. Şimdi hepimizin durup şunu sorması gerekir: Bu isim, Aziz İhsan Aktaş'ın zihninde nasıl doğdu? Gerçekten kendi tasviri midir, yoksa önüne konulan çerçevenin içine özenle yerleştirilmiş bir kelime midir? Bir yasa dışı yapıyı tarif ederken neden hukuki, somut bir niteleme değil de muğlak, soyut ve her yöne çekilebilecek esnek bir kavram seçilmiştir? "Sistem"… Ne başlangıcı bellidir ne sınırı; ne üyeleri tam sayılabilir ne de hiyerarşisi net çizilebilir. İçini istediğiniz gibi doldurabileceğiniz koca bir boşluk. Nedir bu sistem? Türk Dil Kurumu'na göre "bir sonuç elde etmeye yarayan yöntemler düzeni" demektir. Savcılığa göre ise bu sözde örgütün adı, sanı, her şeyidir. Oysa dikkatle bakıldığında ortadaki şey, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin devasa bürokratik yapılanmasının ötesinde bir şey değildir. 16 milyon İstanbulluya hizmet götüren, 90.000 çalışanı olan dev bir idari yapının bürokratik düzenini, yasal işleyişini sırf siyasi bir saikle "suç örgütüne" dönüştürmek, amir-memur ilişkisini kriminalize etmek akıl kârı mıdır? Şimdi tekrar sormak gerekir: Size bir suç örgütünün, bu meşhur "SISTEM"in varlığını kim söyledi? Cevabını ben vereyim: bu kurgusal maskenin ön yüzünde Adem, Ertan, Aziz İhsan Aktaş ve diğerleri var. Fakat o maskenin arkasındaki gerçek yüzün, bir gün bu salonda, bugün bizim durduğumuz bu sanık kürsüsünde duracağından zerre kadar şüphemiz yok. Ve tam da bu nedenle, "etkin pişmanlık" adı altında kurulan bu gerçek suç üretme sistemine yeniden dönmek zorundayız. Dönelim ve soralım: bu dosyayı üzerine inşa ettiğiniz etkin pişmanlar gerçekten tutarlı ve güvenilir midir? Cevabım nettir: olumsuzdur. Yüzlerce örnek sayılabilir; ancak yalnızca hakkımda konuşan Adem Soytekin'e bakmanız bile yeterlidir. Hani şu çelişkileri ve yalanları nedeniyle artık dışarıda tutamadığınız Adem… Ne tutarlıdır ne de güvenilirdir. Güya 7 Mart'ta onun yanında Ali Nuhoğlu ile konuşmuşum; oysa Ali Nuhoğlu hakkında tedbir kararı 25 Mart'ta verilmiş, dosyada açıkça yazılı. Adem Soytekin etkin pişmanlıkla tahliye olduğunda Yeni Şafak'taki röportajında operasyonun "ocak" ayında bilindiğini söyledi; ifadede "mart", dosyada "şubat" diyordu. Üstelik dosyadaki tape kayıtlarında Adem'in Şubat ayının başında bir AKP yöneticisi olan Mehmet Şahin'den soruşturmayı öğrendiği görülüyor. Her ifadede ayrı bir ay söyledi.
17:54
18:01
18:15
Yaptığım mesleğin gerektirdiği işler gizli değil, avukatlık faaliyetimdir. Farkında olduğum şey, savcılığın asıl düşmanının bu olduğudur. Ali Nuhoğlu demiş ki örgütün gizliliğini anlattıkları bölüme şunu yazmışlar: "Sözleşme yapılması sürecinde Mehmet Pehlivan'la dört-beş kez görüştüm." Savcılık bunu kalın harflerle örgütün gizliliği bölümüne yazmış. Görevimdir, birçok sözleşme sürecinde bulundum; bahsettiği arabuluculuk da odur. Savcılık, sözleşme sürecinde bulunmak isterse "gizlilik" yazmış; siz de bu iddianameyi öyle kabul ettiniz. Onlar, benden Avukatlık Kanunu'nu çiğneyip müvekkilim ile ilgili her şeyi anlatmamı istediler. Bakin, yanlış anlaşılma olmasın; anlatmamı istedikleri şeylerin suç olmasına gerek yok. Ben ne anlatırsam anlatayım, "Sayın İmamoğlu'yla bir gün adliyeye gittik" deseydim bile, o da örgütsel faaliyetti. Örgütsel gizlilik ararken düştükleri acziyet tam olarak budur. Gizlilik arayışları ile burada bulunan kimsenin tanımadığı Hüseyin Gün'ün tuhaf bir casusluk lafıyla aramıza "örgüt yöneticisi" olarak atılma sebebi de budur. Dosyada gizlilik mi arıyorsunuz? Ne idüğü belirsiz gizli tanıklar eliyle gizli faaliyet yürüterek müvekkilime ve bana saldıran İstanbul Savcılığıdır. Savunma avukatlarına kanunun zorunlu kıldığı evraklar dahi verilmezken, yandaş medyaya gizli soruşturma içeriğini servis ederek iş çeviren İstanbul Savcılığı'dır. Gizli pazarlıklarla "itirafçılaştırma" süreçlerini kayıt dışı yürüten İstanbul Savcılığı'dır. Ortada gizli örgüt varsa da bizden değil; onlardan bilinmelidir.
18:24
İBB Davası'nda Ekrem İmamoğlu'ndan sonra en çok eylemden sorumlu tutulan kişi Fatih Keleş. Fatih Keleş örneği, aşırı suçlama stratejisinin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda psikolojik ve medyatik bir kuşatma olarak nasıl işletildiğini açıkça göstermektedir. Fatih Keleş'in itirafçı olması için baskı yapıldı. Burada amaç, ceza tehdidini büyüterek insanları korkutmak.
18:29
İddianame elimize ilk geçtiğinde 4 bin sayfa içinde sadece benim adımın geçtiği yerlerin ve ne kadar gizli işler çevirdiğimizi anlattıkları 4 sayfanın kırmızıyla renklendirildiğini gördüm. O kırmızı renklendirme benim gözümde tam da layık olduğu yerde oturuyordu: bana, müvekkilime ve daha da fazlasına geçerek avukatlık mesleğine yöneltilmiş ayıp. Onaylanmamış iddianame bu; ama basına servis edilen, 11 Kasım'da basın toplantısı esnasında henüz mahkemenize bile tevzi edilmemişken basına servis edilen iddianame buydu. Herkesin elinde bu iddianamenin çıktısı var. Gizlilik arayışları ne olduğu anlaşılmaz bir telefondan elde edildiği söylenen bir kâğıt ile başlıyor, sonra buraya geliyor. Ajan filmleriyle büyümüş neslin insanlarıyız; gizli saklı bir şeyler çeviren ajanlar olmamıza dair yüksek heveslerinizi anlıyorum: gizli ofisler, internete hiç bağlanmamış bilgisayarlar, şifreli telefonlar. Hevesinizi kırmak gibi olmasın ama kaç tane kimsenin bilmediği ofis hazırlanmış, kaç tane internete daha önce hiç bağlanmamış telefon ve bilgisayar ele geçirilmiş, kaç tane internet bağlantısı olmayan telefona el konmuş söyler misiniz? Gizli örgütü çözen, soruşturan ve hatta yargılayan birilerinin bize bu sayıları vermesi lazımdı değil mi? Ama cevap ne yazık ki sıfır olduğundan, bu kâğıttaki hain planın nasıl uygulandığına dair cevap veren hiç çıkmadı.
18:39
Bu pazarlık düzeninin nasıl çalıştığını görmek için dosya dışına çıkmaya gerek yok. Etkin pişmanlıkçı Mehmet İlhan Gülay — Gülaylar Altın'ın sahibi — 48 saat içinde üç farklı ifade verdi. Serbest kaldığı ifadesiyle ilk ifadesi arasındaki fark, AKP'li belediye başkanı ve bürokratların yerine Ekrem İmamoğlu ve bürokratlarının adlarını yazmasıdır. O kadar sahte, o kadar kurmaca… Serbest kalmak ve ticari bakış korkusuyla vermiş olduğu ifade… işte etkin pişmanlık dedikleri ve suç dedikleri bu. İfade, bir delil aracı değil, bir kurtuluş bileti olarak sunuldu: "İmza at çıkarsın", bu kadar. Gökyüzünü gösterme vaadiyle itirafçı yaptılar.
18:47
18:53
Çamur at bize ve sosyal medya tetikçilerine yeter. İşte yeni nesil soruşturma faaliyeti. Gizli saklı iş arayışları onları nereye getirdi? İddianamedeki gizli toplantı aslına bakalım: Murat Kapki'nin beyanına göre Murat Ongun, Hüseyin Köksal ve Emrah Bağdatlı her gün otelde toplanıp gizli konulardan söz ediyorlarmış. Oysa Murat Kapki ifadesinde o gizli toplantılara katılmadığını da söylüyor. Katılmadığı bir toplantının gizli olduğunu nasıl biliyor bu adam? Basit akıl yürütmeyle bir yere varmaya çalıştım. Seçenek 1: Bu üç arkadaş gizli gizli buluşmadan önce Murat Kapki'yi aramış şöyle demiş olabilirler: "Murat'çığım biz gizli buluşacağız, gizli gizli şeyler konuşacağız, haberin olsun." Kapat. Seçenek 2: Kapki de katılmıştır, gizli konular konuşmuştur ama bunu sizden gizliyordur. Ama soruşturma makamlarında üçüncü bir yol daha vardır: "Bir şey söyle de kurtul" politikalarının çıkardığı yol şudur: bilmediğin toplantıya "gizli bir şeyler" deyip geç, yeter; biz onu sayarız. Kapki de ümüğü sıkılmış, bir şey söyleyivermesinden ibaret olsun diye "gizli gizli konuştular" deyip geçmiş herhalde. İftira atmaya daha fazlasına, daha ötesine gitmeye yüreği elvermemiş. Türk Dil Kurumu'na göre gizli: başkalarından saklanan, duyulmayan, saklı kalan. Sayın heyet, bu sabah kahvaltıda ne yediğinizi sorsam, belki söylemek istemezsiniz; zira benim üzerime vazife değil. Bunu bana söylememeniz, benden gizli yapar mı? Evet, gizli yapar. Peki suç yapar mı sayın başkanım, sayın heyet? Bu sabah kahvaltıda ne yediğinizi benimle paylaşmamanız bunu suç yapar mı? Şimdilik özgürsünüz. Ama birileri sizi hukuksuz şekilde örgütle ilişkilendirmeye karar verirse, o andan itibaren sabah kahvaltısında ne yediğinizi, bana söylemediğiniz o şeyi bile "gizli bir şey" diye yazarlar tutanağa. Yani, üzerimize vazife olmayan bir şeyle gizli örgüt eylemi arasındaki fark, yalnızca sizin ona hangi ismi verdiğinizden ibarettir. Kapki'ye ümüğünü sıkarak söylettikleri şey budur.
18:55
Sayın heyet, bu iddianame ve bu operasyon bir sonsuz olasılıklar evrenidir. Başka alanlarda karşılığı olsa da, özellikle edebiyatta, özellikle fantastik evrenlerde bunu görürüz. Kahramanımız burada maalesef soruşturma makamı. Soruşturma makamı ne isterse o var olur. Nasıl mı? Bu dosyanın iki sanığı, hapishane arkadaşlarım Murat Ongun ve Hüseyin Köksal. Bir odada buluşup gizli gizli bir şeyler konuşurlarsa ne olur? İki gizli örgüt üyesi olur. Peki sıradan vatandaşın, sokağın çoluk çocuğunun dahi "telefonlarımız dinleniyor" haklı endişesine sahip olduğu yerde Murat Ongun ve Hüseyin Köksal açık seçik telefondan konuşurlarsa, herhangi bir gizlilik gütmeden telefonda konuşurlarsa ne olur? İki gizli örgüt üyesi arasındaki telefon irtibatı. Yani savcılık cevap aramayı bırakıyor; sonsuz olasılıklar evrenindeyiz ve her şey onun istediği gibi oluyor. Ne yaptıklarının hiç önemi yok. Artık itirafçılar eliyle yaratılan ve aslında savcılığın ön kabulünden öte bir şey olmayan bu örgütün üyeleri dedikodu yaparlarsa "gizli örgüt faaliyeti", rahat konuşurlarsa "örgütsel ilişki". Örgüt olmayan tek bir nefes bile kalmaz. Tıpkı benim avukatlığım gibi: sonsuz olasılıklar evreninde savcı isterse benim avukatlık faaliyetim örgütsel faaliyete dönüşür.
18:59
Etkin pişmanlar pişman olmaya gönüllü değiller; yalnızca önlerine konan pazarlık masasındaki pastadan bir dilim almaya zorlandılar. Ceza tehdidini 10 kat büyütüp insanları duvara yasladıktan sonra "itiraf edersen kurtulursun" denilen bir düzene geçiliyor; şişiriyor, sonra o şişirilmiş cezalar üzerinden pazarlık ediyorlar. Schrödinger'in sunduğu bu imkânsızlık, savcılığın elinde mümkünmüş gibi sunuluyor bize. Kutuda İmamoğlu suç örgütü değil, itirafçılarla birlikte koydukları sözde bir örgüt var. El cevap: ortada suç yok, suçlu yok, örgüt yok.
19:03
Etkin pişmanlıkçı ifadelerinde yer alan tutanaklara dikkatinizi çekerim. İfadeler "soruldu" diye başlıyor; savcının ne sorduğu tutanaklarda yer almıyor. Tutanakları önemsiz buluyor olamazsınız. Bugün bizim yasak sorgu iddiamız var; bu iddiamızı nasıl değerlendirip hükme bağlayacaksınız? Tutanaklar sahte. O an savcının odasında olanları anlamak için istihareye yatacak değilsiniz.
27. Duruşma Günü · 27 Nisan 2026
12:18
12:24
Sayın İmamoğlu hakkında 2019 seçimlerini kazanmasının ardından bugüne kadar iktidara yakın medya tekellerinde 4.500'den fazla haber yapılmıştır. Son iki yıllık süreçte bu mecralarda yapılan tek olumlu haber, 31 Mart 2024 seçimlerini Sayın İmamoğlu'nun kazanması üzerine bir durum tespiti niteliğindedir. İktidar medyasının son 2 yıllık süreçteki en büyük mesaisi, yüzlerce sahte haber üretmek oldu. Aşevi veya öğrenci yurdu açılması gibi saf projeler dahi haber değeri olarak görülmemiştir; medya ve şartlar hiçbir zaman eşit düzlemde yürümemiştir. Yandaş medya her türlü karalamayı yaparken mağdurların suç duyuruları bile kabul görmüyor. Hani nerede para dolu bavullar? Hani nerede Florya'ya gömülü paralar? Nerede cenaze aracıyla kaçırılan rüşvetler, 560 milyar kamu zararı? Nerede dağıtılan iPhone 16'lar? Tüm bunların amacı, muhalif siyasetçilerin yozlaşmış olduğuna dair bir fikir yerleştirmektir. Bu aleni iftirayı atan şahsa gelince: cezalandırılmak yerine her dosyada şu an tanık yapılıyor; her yerde bu kişi tanık yapılıyor.
12:29
İktidar 24 yıldır yaptıklarıyla toplumun zihninde yolsuzluk ve yozlaşma kelimelerinin karşılığı haline geldi. Aklanmalarının imkansız olduğunu gördükleri için muhalif siyasetçilerin de kendilerinden farkı olmadığı yalanını uydurdular. Onlarca kişi keyfi şekilde tutuklanırken savcılığın etkin pişmanlık uygulamasını bir kampanyaya çevirdiği aşikardır. Elimizde "etkin pişmanlıktan faydalanmak istiyorum" ile başlayan, "herhangi bir suç işlemedim" cümlesiyle biten onlarca ifade tutanağı var; suç ikrarı içermeyip pişmanlık beyanlarıyla dolu ifadeler var. Korkunç olan, bu absürt beyanların arasında tahliye olabilmek için başkalarını suçlayanların bulunmasıdır. Bu tablonun bir zorlama, yükleme ve yön gösterme olmaksızın kendiliğinden oluşması mümkün değildir. Bununla da yetinilmedi; Fatih Keleş ve Murat Ongun'un itirafçı olduğu yalanları servis edildi.
12:33
Sahte itirafları anlatan kişilerin olgulardan uzak olması nedeniyle ifadeleri eksik ve çoğu zaman çelişkilidir. Bu yöntem görünürde tutarlı bir suçlama üretse de, bilimsel ve hukuki açıdan dosyayı çökertir. Bunu kurgulayanların mahkemenizden isteği ise tüm bu sahteciğe bir hukuk kılıfı geçirmenizdir.
12:43
Brezilya örneğinde medya sızıntılarının amacını açıklamıştım. Etkin pişmanların tahliye edildiği düzenli olarak paylaşıldı. Her gün binlerce adli işlem icat eden savcılık makamı hiçbir adli işlemi duyurmuyor ama etkin pişman kapsamında ifade verip tahliye edildiğini düzenli olarak basınla paylaştı; bir propaganda ve kampanya olarak ilan edildi. Bu haberlerin yanı sıra her etkin pişman beyanı gizli soruşturmada yandaş medyaya servis edildi, mutlak gerçek gibi sunuldu — mahkeme tarafından daha karar verilmemişken. Bu alelade yürütülmedi, organize yürütüldü. Sahte itirafçı haberleri de yapıldı; aynısını benim için de yaptılar. Güya konuşmak istiyormuşum ama itiraf etmemem gerekiyormuş. Bunu aleni yaptılar; "itirafçı oldu" da dediler. Bu manipülasyonun amacı kamuoyunda algı inşa etmek, itiraf beklentisi yaratmak ve psikolojik baskı yaratmaktır. Aşağıda nezaretteyken, beni tanımayan birçok insana ifade süreçlerinde savcı, benim itirafçı olduğumu söylemiş. Beni tanımayan bu insanlar, Savcı Bey'in bizzat bunu iddia ettiğini söylüyorlar. Bunların hiçbiri "yanıltıcı bilgi" olarak görülmedi; halkı alenen yanıltan bu bilgiler suç sayılmadı. Kapki ne dedi? "Basından gördüğüm şekilde anlattım" dedi.
12:48
Sözlerime avukat olduğumu söyleyerek başlamıştım, avukat olarak bitireceğim. Filozof Agamben sormuştu: "Hukukçular, sizi ilgilendiren meseleler hakkında niçin suskunsunuz?" Yargının üç sac ayağından biri olduğu söylenen ama sürekli olarak kırılmaya çalışılan o ayak olmak, mesleğin ilk gününden beri şahitlik ettiğimiz bir şeydir. Avukatların müvekkil tercihi nedeniyle suçlandığı tüm Türkiye tarafından bilinmektedir.
12:51
Sayın Başkan, benzer eğitimlerden geçmiş, benzer mesleki temellere sahip kişiler olarak sizinle konuşmanın daha kolay olması gerekirdi. Bu nedenle şunu sormak istiyorum: Hukukun temel ilkelerinde uzlaştığımız, avukatlığı başlı başına suç olarak görmeyen yargıçlar ve savcılar olduğumuza inanabilir miyim? Emin değilim. Ancak size daha kolay gelecekse, "Avukatlar zaten hâkim ve savcıları sevmez" diyerek şahsımı eleştirebilirsiniz. Yine de şunu belirtmek zorundayım: Şüphelerim somuttur. Çünkü "müvekkilin lehine en iyi savunmayı yapmak", bu iddianameye konu edilmiş ve bu iddianame kabul edilerek tutuklu yargılanmam söz konusu olmuştur. Dolayısıyla size dair tereddütlerim ne yazık ki somut olgulara dayanmaktadır.
12:53
Suçlu ilan edilip ortadan kaldırılmaya çalışılan Sayın İmamoğlu'nun avukatı olduğum için tutukluyum. Bu soruşturmayı kurgulayanlara politik suçlamalar yöneltirken şahıslardan bağımsız konuşuyorum. Durduğunuz yerin tarihsel bir devamlılık arz ettiğini anlatmaya çalışıyorum. Tıpkı bizim yerimiz gibi. Avukatsızlık özlemi, Engizisyon'dan kalma bir mirastır.
12:55
Engizisyon'da da süreç böyleydi. Tüm bunları Engizisyon'dan daha aşağı hale getiren şey; keyfî şekilde tutuklanan kişilere tahliye olmak için ne söylemeleri gerektiğini bu haberlerle ilan etmeleridir. Şüpheliler; tehdit, uzun tutukluluk ve psikolojik baskı yöntemleriyle diz çöktürülürken, hukuk dışında üretilmiş bu kurguları doğrulamaya zorlandılar. Kişinin ifadesi yok ama medyada "ifade verdi" diye haber geçiyor; ifadeye dair başlık medyada paylaşıldıktan 2 gün sonra ifade alınıyor. Normalde önce ifade verilir sonra haber olurdu ama burada tersini gördük. Etkin pişmanlık beyanlarını peş peşe sıraladığınızda her birindeki kopukluğu ve çelişkiyi görebilirsiniz. İddia sahibinin HSK Başkanı sıfatı alması ve bu sıfatla konuşma yaparken henüz mahkeme önündeki bir dosya için delillere güvendiğini söylemesi masumiyet karinesinin ihlali değil midir? Yani bir gün önce iddia sahibi olanın bir gün sonra HSK Başkanı sıfatı alması tüm bunları anlamsız kılıyor. Medyadaki tetikçiler her yerde "asıl delilleri görünce anlayacaksınız" diye beklenti inşa etti; iddianame yazıldıktan sonra gördük ki o büyük sözlerin altı boş, yalan olduğu ortaya çıktı. Ortada iddia edildiği gibi bir delil yığını olmadığını, aksine sadece sahte itiraflar olduğunu gördük.
13:01
Ben Çorlu'da yüksek güvenlikli hapishanede kalıyorum. "Kuyu tipi hapishane" deniyor ya; hiç duydunuz mu kuyu tipi hapishaneyi Sayın Başkan? 5 metrekare avlusunu 13 metre çevreleyen duvarlar var. Yani güneş en dik zamanda, Temmuz ayında bile avluda zemine düşmüyor, sadece duvara yaslanıyor. Etrafındaki o uzun duvarlar nedeniyle kendinizi hep kuyunun dibinde hissediyorsunuz. Akşam olduğunda da o kuyunun kapağı kapatılmış hissediyorsunuz. Yani güneşten yararlanma imkânınız, güneşin en çok ve en dik açıyla geldiği yerde bile yalnızca duvardan nasiplenerek günde sadece bir saat Sayın Başkan. O etki size kuyu hissiyatı verdiği için oraya da kuyu tipi hapishane deniyor. Ben orada kalıyorum. Bu salonda kuyu tipi hapishanede kalan dört tutukluyuz: Ben, Murat Ongun, Elçin Karaoğlu ve Hüseyin Köksal. Yanlış bilmiyorsam Ahmet Arif diyordu: "Dayadım sırtımı beyaz duvara, ben ömrümde gökyüzünün benden bu kadar uzak, bu kadar mavi olduğuna şaşırdım kaldım." Yaz mevsiminin bir tek Temmuz ayında bedenimizi ve güneşi yalnızca duvara yaslanarak alabiliyoruz.
Pehlivan'ın "Ahmet Arif" olarak hatırladığı şiir aslında Nazım Hikmet'in "Bugün Pazar" şiiridir.
13:06
Diğer 300 sanığa nazaran benim kaçma şüphemi somutlaştıran şeyin ne olduğunu niye yazmıyorsunuz? Daha açık sorayım: Beni kızımdan ayrı bırakmanızın gerekçesi nedir? Kızım bana açık görüşte okul arkadaşımın babasının adıyla seslendi, ona "baba" diyor çünkü. Buna dair ek gerekçeyi niye yazmıyorsunuz? Hakkımız olanı niye yalvar yakar istiyoruz sizden? Benim kızımla geçiremediğim günleri tazmin edeceğiniz bir para yok.
Pehlivan gözleri dolarak konuştu; izleyiciler alkışla destek verdi, bazı kadın tutuklular göz yaşlarına hakim olamadı.
15:01
Sayın Başkan, avukat-müvekkil ilişkisi gizlidir; esasında orada yaptığımız hiçbir görüşmeyi açığa vuramayız. Haliyle hukuka aykırı bir talimat vermiş olsaydınız bile, bunu verdiğinizi söyleyemezdim. Ama sorduğunuz için, rızanız olduğunu düşünerek cevap veriyorum: Hayır, böyle bir talimat vermediniz.
Eylem 14
Örgüt Üyeliği ve Soruşturma Sürecinde Suç Delillerini Gizleme, Yok Etme ve Değiştirme Faaliyetleri
İddia
İddianameye göre, örgüt lideri olduğu iddia edilen Ekrem İmamoğlu'nun talimatıyla, örgütün hukuk işlerinden sorumlu olduğu öne sürülen avukat Mehmet Pehlivan'ın, 19/03/2025 tarihli operasyon öncesi ve sonrasında suç delillerini gizlemek, tanıkları etkilemek ve adli süreci yanıltmak için organize faaliyetler yürüttüğü iddia edilmektedir. İddiaya göre Mehmet Pehlivan, avukat Onur Büyükhhatipoğlu ile birlikte hareket ederek, "Para Kuleleri" olayını örtbas etmek için sahte bağış makbuzları düzenlemiş, rüşvet iddialarını gizlemek için geriye dönük sözleşmeler hazırlatmış ve örgüt üyeleriyle gizli toplantılar organize etmiştir. Bu toplantılarda, şüphelilere ifadelerinde ne söyleyecekleri konusunda talimatlar verildiği, tutuklananlara maddi destek ve siyasi makam vaat edildiği, işbirliği yapmamaları için baskı kurulduğu ve bazı üyelerin yurtdışına kaçışlarının organize edildiği öne sürülmektedir. İddianame, bu faaliyetlerin merkezinin Milletvekili Turan Taşkın Özer'e ait hukuk bürosu olduğunu ve HTS/BAZ kayıtlarının bu toplantıları doğruladığını belirtmektedir. Savcılık, şüphelilerin eylemlerinin maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye yönelik olduğunu ve örgüt yapısını korumayı amaçladığını iddia etmektedir. Bu eylemler nedeniyle Mehmet Pehlivan ve Onur Büyükhhatipoğlu hakkında TCK 220 (Suç Örgütü) ve TCK 281 (Suç Delillerini Gizleme) maddelerinden cezalandırılmaları talep edilmektedir. Savcılığın iddiaları büyük ölçüde etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan şüpheli Adem Soytekin'in ve diğer şüpheli/tanıkların ifadelerine dayanmaktadır.
Atıfta Bulunulan Deliller
Eylem 14 Kapsamındaki HTS ve Baz Analiz ÇalışmalarıEylem 14 Kapsamındaki Şüpheli ve Tanık İfadeleri
Kendi Savunması
- ·Savunma, isnadın özünde somut bir suç fiilinin değil avukatlık faaliyetinin kriminalize edilmesinin bulunduğunu söylemektedir. Pehlivan, Ekrem İmamoğlu'nun avukatlığını bilinçli olarak üstlendiğini, yaptığı tek şeyin aktif ve etkili savunma olduğunu, bunun karşılığında "özel vasıflı örgüt üyesi" ilan edildiğini belirtmektedir.
- ·Savunma, Eylem 14'ün omurgasını oluşturan Adem Soytekin beyanlarını delil değil "iftira" ve "bahane" olarak nitelemektedir. Dosyada verilmemiş bir tedbir kararını verilmiş gibi göstermesi ve on yıldır çalışan bir avukatı Pehlivan'ın ayarladığını iddia etmesi gibi örneklerle, bu anlatının kendi içinde çelişkili ve kolayca yanlışlanabilir olduğunu ileri sürmektedir.
- ·Savunma, 7 Mart günü toplantı yapıldığı iddiasının HTS kayıtlarına bakılarak dahi uydurma olduğunun anlaşılacağını söylemektedir. Ayrıca Güngör, Serkan ve Berat ifadeleri ile Serpil'den ele geçirilen dijital materyallerde Selcen Akar hakkında daha açık avukat organizasyonu ve tehdit iddiaları bulunduğu halde onun sanık yapılmamasını, suçlamanın seçici ve araçsal kurulduğunun göstergesi olarak sunmaktadır.
Atıfta Bulunulan Deliller
HTS kayıtlarıGüngör, Serkan ve Berat isimli kişilerin ifadeleriSerpil'den ele geçirilen dijital materyaller
Bu analiz yapay zeka değerlendirmesine dayanmaktadır. Hatalar veya yanlış bilgiler içerebilir.