İBB Davası'nda 36. duruşma günü, Cevat Kaya'nın savunması ve avukatlarının beyanlarıyla sona erdi. 10 hafta süren ilk celse 36. gün ile son buldu. Mahkeme başkanı, savunmaların hızlandırılması halinde daha çok kişinin tutukluluk değerlendirmesine kadar dinlenebileceğini belirtti; ilk celsenin tamamlanması için Haziran sonunu işaret etti.
36. Duruşma Günü
“Yarın diğer duruşma salonunda olacağım Dilek, haberin olsun.”
Salondan ayrılırken eşi Dilek İmamoğlu'na seslendi
“Savunmalarda hızlı davranırsanız biz de hızlı ilerleriz. Nisan sonunda bitiririz diyorduk, Haziran sonunu bulacak. 4 eylemden sorumlu sanığın avukatı 255 dakika savunma yapmış. Günlük değerlendirme yapma imkânımız yok. Tıkanmışlığın farkındasınız. Siz savunmalara riayet edin ben de araları kısa tutayım. Bu tempoda yargılama yok. Cevat Bey 'dertleştik' dedi, biz de dertleşmiş olduk.”
Duruşmayı sonlandırırken
Av. Fatma Erdoğan, müvekkilinin kendisinin ve ailesinin zor günler geçirdiğini söyledi ve bugün tahliyesini talep etti.
Av. Volkan Bahadır, müvekkili Cevat Kaya'nın tahliyesini talep ederek savunmasını tamamladı. Cevat Kaya'nın 3. avukatı Av. Fatma Erdoğan savunmasına başladı.
“Meslek hayatımda 'lidere doğrudan bağlı üye' tanımını ilk kez duyuyorum. Müvekkilim Ekrem İmamoğlu'na mesaj atmış ancak bu mesaj cevapsız kalmış. Örgüt lideriyle üyesi arasında irtibat yok.”
Av. Murat Öksüz, müvekkili Cevat Kaya'nın tahliyesini talep ederek savunmasını tamamladı. Kaya'nın bir diğer avukatı Av. Volkan Bahadır savunmasına başladı.
“4 bin sayfalık iddianamede müvekkilime 2,5 sayfa ayrıldı, hiçbir eylemde adı geçmiyor, 'Ama örgüt üyesi' deniyor. Müvekkilim yargılamanın sonunda beraat edecek. 2 yıl ceza verseniz yatarı 4 ay; 4 yıl veremezsiniz çünkü eylemi yok. Bu adam 13 aydır içeride yatıyor. Dosyada delil yok, MASAK raporu yok, gizli tanık yok. Tutuklu olmasının dosyaya kattığı şey nedir?”
Cevat Kaya'nın avukatı Av. Murat Öksüz savunmasına başladı.
“Bu detaya niye giriyorum biliyor musunuz Sayın Başkan? O kadar ilgisi var ki. Biz tam 14 aydır yuvamız, ailemiz, her şeyimiz yani… Cevat Bey, bizler…”
“Siyaset başladıktan sonra da belli prensipler ortaya koyarak, bu konuda onların da hassasiyetiyle, mesafeli durduk. Hatta az görüştük yani. Biz herhalde bayramdan bayrama görüştük diyebilirim neredeyse.”
“94 yaşında bir babamız var, 80 yaşında benim babam var, diğerleri var. Burada herkesin annesi, babası, çocuğu, ailesi var. Bu dosya sadece sanıkları değil, aileleri de hedef alan bir dosyaya dönüştü. Gerçekten büyük bir üzüntüyle dinledim ve yaşadım bütün bunları. Bugün burada, sizin huzurunuzda, yargı makamı önünde bunları anlatmak zorunda bırakılmamızı sağlayanları da kınayarak sözlerimi bitirmek istiyorum.”
“Evlendikten sonra yuvamıza dair bile ticaretin aramızda aile sıcaklığına hasar verir diye, karşılıklı oturup ticaret konuşmuşluğumuz yoktur. İki ailenin birbirine olan saygısından ve hürmetinden dolayı, ailemize olan düşkünlüğümüzden ve orada herhangi bir problem yaşanır aileye de nüks eder diye, böyle bir tutumumuz var birbirimize karşı. Biz, 31 yıllık yuvamla beraber, biz, eşim, ben, kayınbiraderlerimle ticaret diye bir şey hiç konuşmadık, yapmadık.”
“Ve bu bedeli bize yaşatan insanların büyük bir kul hakkıyla karşı karşıya olduklarını düşünüyorum. Ben onları Allah'a havale ediyorum. Ama aynı zamanda şunu da huzurunuzda açıkça söylüyorum: Allah bana nefes verdiği sürece, hukuk içinde, adil yargı düzeni içinde hakkımı aramaya devam edeceğim. Son nefesime kadar mücadele edeceğim. Burada bunun sözünü veriyorum.”
“Aslında şöyle Sayın Başkan. Bunu izah edelim ki bilinsin. Sonuçta ben 3000'e yakın konut üretmiş, iş yeri üretmiş, villa üretmiş bir iş insanıyım. Cevat Bey ve diğer kayınbiraderlerim de kendi alanlarında fabrika kurmuş, iplik ticareti yapmış, hala ticareti olan insanlar. Tabi Cevat Bey'in abisi daha çok o dönem yaptı. Sadece evlenmeden önce benim kendilerine satmış olduğum bir kısım gayrimenkuller olmuştu; konut, iş yeri.”
“Bir aileye bu şekilde saldırılması büyük bir zulümdür. Kendini sağda solda 'vatansever' diye tanımlayan insanlar, başkalarının ailelerine bunu yapmamalıdır. Bu iftiralar bize gerçekten büyük bir bedel ödetti.”
“Belli prensiplerimiz var değil mi Cevat Bey? Yani özellikle siyasetten de sonra karşılıklı olarak.”
“Sorumluluğumuzu bilen insanlarız. Sorumluluğumuzu bilen bir aileyiz. Biz de bunun gerektirdiği şekilde hareket ediyoruz. Çünkü her şeyden evvel bir insanda prensip gerektirir; siz siyasette olduğunuz için tabii ki bizlerin daha da çok dikkat etmemiz gerekir her şeye.”
“Bir alışverişimiz olmadı, ne evlilik öncesinde ne de sonrasında.”
“Cevat Bey kısa geçti ama üç kayınbiraderim var. En küçükleri bir iftirayla, sadece bir beyanla raporu negatif çıkan bir insan, şu anda dosyası... Sakın burayla ilgisi olmadığını düşünmeyin Sayın Başkan. O kadar ilişkili ve iç içe ki. Bir aileye zalimliği yapan insan, avukatın diliyle kendini sağda solda vatansever diye tariflemeye sakın kalkmasın.”
Cevat Kaya'nın savunmasının ardından Ekrem İmamoğlu, Kaya'ya soru sormak için söz aldı.
“Biz evlenmeden önce tabii tanışıyorduk değil mi Cevat Bey sizinle?”
“Evet, tanışıyorduk. Yani yaklaşık 36 yıldır tanışıklığımız var. Geçen gün hesapladım. 31 yıllık da evliliğiniz var.”
“Savcılık eliyle basına aktarılan görüntüler, yazılar, çizimler üzerinden bir hakaret ve saldırıya uğradık. Siyaseti anladık, siyasi saldırıları anladık. Hadi İBB üzerinden yapılan birtakım şeyleri anladık. Ama bu saldırıları aile yaşamına ve aile prensiplerimize kadar saldırıya dönüştüren kişiler... Az önce dinlediğiniz bir önceki sanık arkadaşımızın çocuğunu yayladan getirten savcılık aklı, bizim de ailemize tarifsiz saldırılar yapmıştır.”
“Evet, Sayın Başkan, Sayın Heyet… Evet, Cevat Bey, malum benim kayınbiraderim. Tabii söyledi ama 10 kardeş. Benim kayınpederimin 10 evladı var. Ben son çocukla, yani kızıyla evliyim.”
“Kandırdığını söylemiyorsunuz değil mi?”
Hakim ve savcı, hakkında herhangi bir suç isnadı olmayan Cevat Kaya'ya soru sormadı; sorular yalnızca İmamoğlu'nun söz almasıyla geldi.
“Size şu anda farklı bir ifade vermiyorum. Savcılıkta, sulh cezada ne söylediysem aynılarını söylüyorum. 384 gündür tutukluyum. Kamuya zararım varsa 10 katını ödeyeceğim. Bazdır, cazdır öyle bir şey yok.”
“Suç varsa ceza olur Sayın Başkanım. Burada ceza var, suç yok. Olur mu böyle? Benim sizden ne farkım var? Siz kalkıp eve gidiyorsunuz, ben hücreye gidiyorum.”
“Babam geçen yılın Mayıs aylarında gelmeye başladı. 'Başını dik tut' dedi. 15 Ocak'ta onu aradım —açık görüşüme de geliyor— 'Benim ne kadar vaktim kaldı ki, ben bu kadar uzun tahmin edemedim. 94 yaşındayım. Gam su kaldırmaz' dedi. Şerefimle namusum üzerine söylüyorum: biz aile olarak her türlü hesabı her yerde vermeye hazırız. Veremezsek, veremezsem gereğini yapın.”
“Yapabilirsiniz yapamazsınız ama ben iyi bir iş insanıyım. Sözüm geçer, güvenilirim, kimseye yamuğum olmaz. Ben koltukta olsam bunların hepsini bırakırım. Van'a giderim. Anlayış bekliyorum.”
“Her şeyde gözlerinize bakıyoruz, 'acaba bırakırlar mı?' diye. Her SEGBİS'i gün gün saydık. İddianame çıktı, 'mahkeme başkanı tensiple bırakır' dedim. Savcılıktan, sulh cezada ne dediysem onu anlattım. Ortada bir şey yok. Ortada olan tek bir şey var: 380 gündür ben cezaevindeyim. Sözün en önemlisi söylenmeden anlaşılanıdır. Anlaşılmayacak bir sözü söylemenin manası yoktur Sayın Başkanım.”
“Ben çok üzünüm Sayın Başkanım. Bana devletimiz yeşil pasaport verdi. Bu bir eleştiri değil ama söylemek istiyorum. Ben alıyorum. Almanya beş yıl Schengen veriyor; bu ülkede vize problemi var. Ben 26 Nisan sabahı, İtalya'dan gelen müşterim beni fabrikada bulamadı. 'Ne oluyor?' diye. Doğal olarak ne oldu, satışlarımız düştü, tahsilatlarımız düştü, işçi sayımız azaldı.”
Savunma kapanışı; yer yer duygusal.
“13 aydır canımız kafeste; her tutukluluk incelemesinde 'Acaba Başkan bizi bırakacak mı?' diye gözlerinizin içine bakıyoruz. 15-21 gün itiraz süreçleri, aylık SEGBİS'ler... Her SEGBİS gününü gün gün saydık.”
“Sizin kardeşiniz var mı başkanım? Yalnızca bir takım iddialarla içeri atıp aylarca orada tutmak, dosyasını oradan oraya göndermek en son da Yargıtay'da bekletmek... Bunlar olur mu başkanım?”
Kardeşi Ali Kaya'nın fuhuş ve yasaklı madde soruşturmasındaki tutukluluk sürecine tepki gösterirken mahkeme başkanına seslendi.
“380 gündür boynumda iple dört duvarın içinde bugünü bekliyorum. Sıfır eylemli bir insanım ama tutukluyum. Benim ilk başta ifade vermem lazımdı; hak olan buydu. Burada bir Cevat Kaya'yı 380 gün dört duvar arasında hücreye tıkıp, orada bir fare gibi, kedi gibi ne düşünürseniz düşünün bekletmek çok tehlikeli bir şey. Bunun hakkı çok büyüktür. Önünüzde yazan kâğıt bunu gerektiriyor mu, gerektirmiyor mu? Normalde bir sıralama yapıldı; ben sıfır eylemli bir insanım ama tutukluyum. Bir başkası şunu yapmış... 10 kişinin önüne onu alıyorsunuz, adamın ifadesi pazartesiye bile kalmadı. Belki o zaman ben ifademi verseydim, siz beni görünce ikna olacaktınız ve bırakacaktınız. Belki ben burada fazladan 25 gün bu hapishanede yaşamayacaktım Sayın Başkanım. Yanlış mı?”
“Ekrem İmamoğlu ile direkt ona bağlı örgüt üyesi olabilecek ne yaptım? Hangi eylemde bulundum? Onun verdiği talimatlarla gidip bir ilçe belediyesinde, bir milletvekiliyle bir iş bitirip ihale mi aldım, ihale mi verdim? Oradan para kazanıp sisteme mi koydum? 'Sistem' dediniz de şablonu bana bir göstersenize, neyse.”
“Tek götüreceğimiz şey kul hakkıdır. Zenginleşmişim... Evet efendim, biz zaten zenginiz. Zaten zengindik, zaten varlıklıyız; Allah'a çok şükür. Bu tabii insana göre değişir; siz de birine göre zenginsiniz. Bu göreceli bir konu ama bunların hepsi bu dünyada kalacak, biz bu dünyadan bir şey götürmeyeceğiz. Tek götüreceğimiz şey kul hakkıdır. Kul hakkı yemek çok tehlikeli bir şey Sayın Başkan.”
“Sayın Başkanım, 13 ay... 26 Mayıs olursa aşağı yukarı bitmiş olacak. Hepsi çok şey değil, önemli değil yani; zaten içeride bayağı alacağım birikti, 11 gün aşağı 20 gün yukarı çok fark etmez. Bu süreçte ben polis memurlarına telefonumu kendim verdim, şifresini verdim. Çünkü düşündüğüm tek şey şuydu: 'Telefonumu olur da vermezsem, kötü niyetli bir savcının veya polisin karşısına çıktığımda Sen telefonunu vermiyorsun, demek ki sende bir şey var diyerek yokuşa sürmesin' diye telefonumu teslim ettim.”
“Ben İBB çalışanı değilim. Hangi eylemi yaptım, hangi talimatı aldım? Telefonum dışında ellerinde hiçbir şey yok. Dosyadaki tek somut unsur İSPARK'la ilgili bir görüşme talebine dair mesajlaşma. Bir arkadaşımın arazisi için sadece görüşme ayarlanmasını istedim. Ne ihale aldım ne para ilişkisi kurdum.”
İSPARK görüşme talebi mesajlaşmasına dair savunma
“Tutuklama şartları şu anda önümüzde var mı Sayın Başkan, Sayın Savcı? Ben savcı beye hangi ifadeyi vermişsem, Sulh Ceza'daki hâkime de aynı ifadeyi verdim; ikisi de aynı. Yazdıkları bugün iddianamede de aynı, üzerine çıkıp konmamış. Ama ben 13 aydır işimden, ailemden, her şeyimden mahrum bir durumda cezaevinde tutuluyorum. Neden Sayın Başkanım? Siz söylüyorsunuz: 'Eylem yok. Ekrem İmamoğlu'na doğrudan bağlı örgüt üyesi.' Peki ne yaptım ben mesela?”
“Orada üç gece geçirdik. Dördüncü gün adliyeye geldik. Adliye nezareti aşağısı ayrı bir macera. Yedinci kata çıktık; orası da insanların özgürlüklerini ellerinden almak için bekleyen bir yer. Tabirim öyle.”
“Vatan Emniyet'te çok kötü şartlar vardı. Ben polislere diyorum: 'Bana bir süpürge verin, her yer çöp içinde, barı ön tarafı süpüreyim.' Yerde bir tane muşamba var, sabah çeviriyor, o demiri falan... Arasından su sokuluyor ya da bir sandviç sokuluyor. Sandviçin içinde mayonez, sapsarı kaşar peynirleri... Sandviç zaten yenmiyor. Kabına olan zehirli işler suyla beraber. Öyle işi geçirtmeye çalışıyoruz.”
Casusluk davasında Necati Özkan'ın avukatları da savunmalarını tamamladı ve sanıkların savunma aşaması sona erdi. Duruşma yarına ertelendi. Yarın savcıdan mütalaa alınacak, ardından avukat beyanları dinlenecek; ara karar çıkabilir.
Ara haber — Casusluk davası
“Dört gün boyunca Vatan Emniyet'te kaldım Sayın Başkanım. Biz sanayici olarak iş yerine bir mühendis alırken sorarız: 'Mühendis olmuşsun ama nerelerde çalıştın, ne yaptın, işletmenin içine girdin mi, işletmenin tuzunu yuttun mu, yemekhaneye giriyor musun, yemekhanede insanların şartlarını görüyor musun, fabrika içindeki çalışma şartlarını gidip görüyor musun, aynı şartlarda sen çalışabiliyor musun?' Bu sorularla devamlı işleri denetlemeye çalışırız. Sizlerin de görevleri ve meslekleri var; ceza hâkimisiniz, ceza savcısısınız. Ama bu insanların atıldığı Vatan Emniyet'teki yerleri mesela gidip görmek imkânınız, şansınız veya böyle bir şeyiniz var mı bilmiyorum. Bu insanları buraya atıyoruz ama burası nasıl bir yerdir, ne oluyor burada diye biliyor musunuz? Çünkü biz de size bağlıyız; şu anda sizin kontrolünüzdeyim. 'Oturun' diyorsunuz, oturuyoruz; 'Kalkın' diyorsunuz, kalkıyoruz; 'Aşağıya inin' diyorsunuz, iniyoruz; 'Yukarı çıkın' diyorsunuz, çıkıyoruz. Dolayısıyla çok kötü şartlar vardı orada; yerler toz ve pislik içerisindeydi.”
Av. Kazım Yiğit Akalın, iddianamenin iç tutarsızlığına dikkat çekti. İddianamenin '2019 yılında seçilen Türkiye'nin en büyük ilinin belediye başkanının casus olduğunu ve bunun ancak 2025 yılında tespit edildiğini' söylediğini hatırlatan Akalın; 'Hüseyin Gün'ün hukuk dışı yardımları sayesinde seçimin manipüle edildiği ve Ekrem İmamoğlu lehine kazanıldığı' iddiasının da maddi gerçeklerle bağdaşmadığını öne sürdü. 'Ya Ekrem İmamoğlu'sunuz, casusluk yapmışsınız, en önemli yoldaşınız ziyarete gelmiş ama ona sadece 5 dakika ayırıyorsunuz; üstelik size seçimi kazandıran adama iş bile vermiyorsunuz. O kadar tutarsız oluyor' diyen Akalın, iddianamenin kendi içinde çuvallayan bir kurgu olduğunu vurguladı.
Ara haber — Casusluk davası
“Hastane kontrolü vesaire derken Vatan Emniyet'e gittik. Alt kata girdik; salonda iki polis memuru ve ben ortalarında oturuyordum. Polis memuru telefonunu karıştırırken '48 kişi toplandı' dedi. '48 kişi mi? Ne 48 kişisi?' diye sordum; 'İşte bugün gözaltına aldılar' dediler. 'Nerede o insanlar?' diye sorduğumda 'Bak önde böyle dizilmişler, ayakta bekliyorlar içeri girmek için' dediler. 'Bunların hiçbirini tanımıyorum' dedim. Çünkü bu kadar kişi alındığında içlerinden benim tanıdıklarımın da çıkması lazımdı; eğer bu bir operasyonsa, örgütse, yolsuzluksa veya başka bir şeyse, içlerinden bir tanıdık, ortak bir bağ olması lazımdı. Ama hiçbirini tanımıyordum.”
“26 Nisan 2025 sabahı, ikametgâh adresimden, resmî konutumdan bir şafak operasyonuyla oldu. Sabaha karşı saat 5'lerde kapım şiddetle çalınarak uyandım. Polis memurlarını saygılı bir şekilde, hiç bekletmeden—'5 dakika bekle, 10 dakika bekle' falan yapmadan—iki katlı binadan alt kata inerek kapıyı açtım, salona buyur ettim, oturmalarını rica edip çay/kahve/su ikram ettim. Niye geldiklerini sordum; 'İşte İBB kapsamında vesaire' dediler. 'Benimle alakalı nedir yani? İBB... Ben İBB'de çalışan değilim, İBB ile bir iş yapmıyorum, altyapıcı değilim, üst yapıcı değilim. Benimle alakalı olan konu nedir?' dedim. 'Gidelim, gittiğimiz yerde öğrenirsin' dediler. Ben bağlı bulunduğumuz karakola gideceğiz, bir ifade verir karakoldan geri döneriz diye düşündüm. Fakat işin şekli sonradan değişti.”
“Sayın Başkanım, kıymetli Savcımız; sizler Türk milleti adına yargılama yapanlarınız. Gerçekten ortada anlamsız bir iddianame, anlamsız bir tutuklama süreci olduğu için bunu sizin vicdanınıza havale ediyorum.”
Mahkeme Başkanı, Cevat Kaya'ya 'hakkınızda bir eylem isnatı yok, örgüt üyeliği ile suçlanıyorsunuz' dedi.
“Bize deniyor ki: 'İmamoğlu'yla bağlantılı örgüt...' Peki ne yapmışız? Somut olarak hangi eylem var? Nerede suç işlemişiz? Kim kime talimat vermiş? Ben Ekrem İmamoğlu'ndan hangi talimatı almışım? Ya da ben kime talimat vermişim? Hangi ihaleye müdahale etmişim? Hangi kamu zararını oluşturmuşum? Hangi parayı sisteme sokmuşum? Nedir?”
“Örgüt suçundan gözaltına alındım. Birlikte gözaltına alındıklarımı tanımıyorum. Örgütse tanımam lazım.”
“Sorunlu alışveriş olduğu zaman 'Yanlış hesap Bağdat'tan döner' deriz. Şu anda da Bağdat'ta olduğumuzu düşünüyorum. Bu hesabı umarım birlikte çözeriz.”
Dilek İmamoğlu'nun tutuklu ağabeyi Cevat Kaya savunmasına başladı. Uzun zamandır ticaretle uğraştıklarını belirtti.
Ara sona erdi. Ekrem İmamoğlu'nun eşi Dilek İmamoğlu'nun abisi Cevat Kaya birazdan beyanda bulunacak. Dilek İmamoğlu'nun iki abisi (Cevat Kaya ile birlikte) tutuklu yargılanıyor; eşi Ekrem İmamoğlu da tutuklu, oğlu Selim İmamoğlu ile kayınbabası Hasan İmamoğlu tutuksuz yargılanıyor. Bir gün önce Dilek İmamoğlu'nun yeğeni Derya ve eşi Murat Dağdeviren de tutuklandı.
Av. Kazım Yiğit Akalın, kamuoyunda üç farklı davanın birbirine karıştırıldığına isyan ederek temporal ayrımı yaptı. Casusluk davasına konu olan 17 e-mail/şifre iddiasının 2019'a, İstanbulluların verilerinin sızdırıldığı iddiasının 2021-2022'ye, İBB Hanem üzerinden seçmen verilerinin sızdırıldığı iddiasının ise 2023'e ait olduğunu belirten Akalın; üç olayın arasında iki yıllık aralıklar bulunduğunu, hiçbirinin birbiriyle bağlantısı olmadığını vurguladı. Akalın'ın açıklamasına göre 2023 seçmen verisi iddiası İBB Davası'nın görüldüğü yan salonda tartışılmaktadır ve CHP'nin kapatılmasına ilişkin ihbar bu Casusluk davasından değil İBB Davası'ndan gönderilmiştir. Akalın bu karışıklığı 'Bir deli kuyuya taş attı' deyimine atıfta bulunarak özetledi.
Ara haber — Casusluk davası
Ahmet Şahin'in avukatlarının savunmasının ardından mahkeme heyeti duruşmaya ara verdi.
Necati Özkan, iddianamenin yapıtaşlarından biri olan 'Wickr/ByLock benzeri kripto haberleşme programı kullanımı' iddiasına yanıt verdi. Özkan; el konulan telefonunun şifresini emniyete vermesine rağmen ByLock veya Wickr tarzı bir kripto haberleşme programını kullandığına dair hiçbir iz bulunmadığını vurgulayarak 'Böyle bir iddianame olur mu?' diye sordu.
Ara haber — Casusluk davası
“Ahmet Şahin Bey, aynı zamanda Büyükşehir Meclis üyesisiniz; meclis üyesi nasıl seçilir ya da mecliste nasıl görev alır anlattınız. Benim de daha önce sizin gibi değerli yol arkadaşlarıma sorduğum bir iki soruyu size sormak istiyorum. Ahmet Bey, değerli dostum. Birincisi: Bu 'suç örgütü' diye iddia edilen sisteme üye olduğunuz ve bir talimat zinciri içinde bulunduğunuz ifade ediliyor. Fatih Bey ile diyaloğunuzda da ifade ettiniz; yıllardır tanışıyoruz, komşu ilçelerde siyaset yaptık, yan yana görevlerimiz oldu. Bir Büyükşehir Belediyesi başkanının meclis üyesiyle ast-üst ilişkisi yoktur; bunun da bilinmesi gerekir. Bu iddianameyi yazan zihniyetin her şeyi ast-üste bağlayan, siyasi hiyerarşiyi 'emir-talimatın dışında herhalde bir şey yapmazlar' diye yorumlayan bir zihniyet olduğunu düşünüyorum; çünkü başka türlü bu yazılamaz. Ya demokrasi bilinci yoktur ya kuralları bilmiyorsunuzdur ya da kötü niyetle bir suç örgütü inşa ederken çuvallamışsınızdır. Beylikdüzü Belediye Başkanı ve Büyükşehir Meclis üyesi olarak görev yaptığım 12 yıl ve sizinle 20 yılı aşkın tanışıklığımız süresince; herhangi bir döneminde, herhangi bir saniyesinde ast-üst ilişkimiz, bir talimat ilişkimiz olmuş mudur Sayın Başkan?”
“Kesinlikle hayır.”
“İfadesinde tamamen Büyükçekmece Başkan Vekili olmam sebebiyle adımın geçtiğini düşünüyorum. Başkan Vekili olmasaydım karşınızda değildim.”
“Müvekkilim Ahmet Şahin'in tutuklanmasına neden olan Ali Nuhoğlu, kendisine rüşvet verdiği iddiasıyla tutuklanmıştı; rüşvetin de Oğuz Kaan Demircioğlu'yla gönderildiği iddia edildi. Ahmet Şahin ile Oğuz Kaan arasında hiç baz kaydı yok. Ama iddianameye göre 3 kez buluşmuşlar; buluştuklarına göre baz kaydı olmalıydı. Üstelik Ali Nuhoğlu, hapisten çıkabilmek için verdiği ifadenin ardından tahliye oldu. Biz ise tutuklanıp Ali Nuhoğlu'nun hücresine konuluyoruz.”
Necati Özkan'ın savunmasının ardından avukatı Kazım Yiğit Akalın savunmasına başladı. Akalın; iddianamenin 'düşman ceza hukuku' anlayışıyla yazıldığını öne sürerek 'Eğer karşınızdaki insanı vatandaş olarak değil de düşman olarak görürseniz, işte böyle iddianameler yazarsınız. O zaman görmeniz gereken şeyleri görmez, görmemeniz gereken şeyleri görürsünüz' dedi. İddianamenin 'baştan sona bilinçli körlükle hazırlanmış bir metin' olduğunu, lehe delil toplanmadığı gibi mevcut lehe delillerin de görmezden gelindiğini belirten Akalın; bugün salonda anlatılanların tümünün bu 'düşman ceza hukuku' anlayışının sonucu olduğunu vurguladı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, savunmasını tamamlamadan önce Hüseyin Gün ile WhatsApp mesajlaşmasını ve son gelişmeleri detaylandırdı. Gün ile yalnızca sekiz WhatsApp mesajlaşması olduğunu ve Gün'ün bu mesajlarda sürekli rica dili kullandığını, 'Lütfen, eder misiniz' ifadesiyle yazdığını; buna rağmen hem bu hem de İBB davasında sanki kendisinin amîri gibi anlatıldığını belirtti. Mart 2025'te malvarlığı ve banka hesaplarına tedbir konulduğunda Gün'den gelen geçmiş olsun mesajını kelime kelime okuyan Özkan; mesajda 'Necati Bey, uzun zaman oldu konuşmayalı. Hatırlayacağınız üzere en son diyaloğumuz 2019'daydı. Size karşı yürütülen akıl dışı komplo çabalarını yeni duydum. Çok geçmiş olsun' yazıldığını ve kendisinin de yalnızca 'Teşekkür ederim' yanıtını verdiğini aktardı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın bu mesajlaşmayı 'iletişimin devam ettiği' biçiminde yorumlamasını 'alenen iftira' olarak nitelendiren Özkan; Gün'ün bir ajan olsaydı bütün mesajların ekran görüntüsünü almayacağını, toplantı notu tutmayacağını ve telefon şifresini emniyete hemen vermeyeceğini belirterek 'kendisinin suç işlediğini düşünmediği için bunları yaptığını' ifade etti.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, savunmasını 'Devletin hangi sırrını nasıl ifşa ettim? Kime verdim?' sorgusuyla bağlıyor. Sosyal medya analizi vaadiyle gelen ve bu hizmeti profesyonelce sunmadığı anlaşılan bir girişimciyle tanışmak, birkaç mesajlaşma yapmak, bir kez görüşmek ve ilişkiyi bitirmekten suç üretilemeyeceğini vurgulayan Özkan; iddianamenin içsel çelişkisine de dikkat çekti: 'Yabancılara bilgi sızdırıldığı iddia ediliyor ama sızdırılan bilgilerle Ekrem İmamoğlu seçim kazanıyor. Bilgi yabancı ülkeye gidiyorsa o ülkenin faydalanması lazım; bu nasıl oluyor?' Davayı 'kendi kendini çürüten, hakikat ötesi bir iddianame' olarak nitelendiren Özkan; casusluk isnadını 'tümüyle reddettiğini, bunu bir hakaret olarak kabul ettiğini' belirtti. Savunmasını 'Aylardır aleyhimde yürütülen, orantısız bir itibar suikastına dönüşen bu gayri hukuki davanın hızla beraatle sonuçlanmasını talep ediyorum' sözleriyle kapattı.
Ara haber — Casusluk davası
Şahin, Oğuz Kaan Demircioğlu'nu tanımadığını, HTS kayıtlarına yansıyan İBB şantiyesine olan yakınlığın ise fiziki mesafeden kaynaklandığını ifade etti.
Şahin, Ali Nuhoğlu'nun ifadelerindeki çelişkilere dikkat çekti: Nuhoğlu'nun ilk ifadesinde isminin geçmediğini, ikinci ifadesinde sadece 'Ahmet' dendiğini, ancak kendisi Belediye Başkan Vekili seçildikten sonra verilen üçüncü ifadede isminin 'Ahmet Şahin' olarak netleştiğini belirtti. Nuhoğlu'nun kendisine bir şeyler teslim ettiği iddiasını reddederek bu suçlamaların tamamen Belediye Başkan Vekili sıfatıyla ilgili olduğunu ve şahsına iftira atıldığını söyledi.
Şahin, Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirilmesinin bir suç emaresi olarak sunulmasını kabul etmediğini; bu göreve Dr. Hasan Akgün ile 25 yıldır sürdürdüğü siyasi birliktelik ve meclis grubundaki kıdemi neticesinde seçildiğini beyan etti.
Ahmet Şahin, iddianamede sadece 'örgüt üyeliği' ile suçlandığını ve hakkında somut bir eylem isnadı bulunmadığını ifade etti. Meclis üyeliğinin bir atama değil seçimle gelinen bir makam olduğunu, 2009 yılından bu yana halkın iradesiyle üst üste dört dönemdir Büyükçekmece ve İBB Meclis Üyesi olarak görev yaptığını hatırlattı. Siyasi kariyerine 2000 yılında gençlik kollarında başladığını, ilçe başkanlığı gibi çeşitli kademelerde görev aldığını ve bu sürecin hayatın olağan akışına uygun olduğunu dile getiren Şahin; iddianamede yer alan Encümen Üyeliği ve CHP Grup Yönetim Kurulu Üyeliği gibi görevlerinin yeni olmadığını, bunların demokratik seçimlerle belirlendiğini vurguladı.
“Eğer şu an karşınızda Büyükçekmece Belediye Başkan Vekili sıfatını almış birisi olmamış olsaydım karşınızda bulunmayacaktım. Tek sebebi bu.”
“Büyükçekmece Belediye Başkanı (şu an tutuklu olan) Hasan Akgün'le 2000 yılından bu yana siyaset yaptım. İddianamede kendime 'Bakırköy Belediye Meclisi Üyesi' dendi; bu yanlıştır. Fatih Keleş'i siyasetten tanıyorum; aramızda ast üst ilişkisi olamaz. İddianamedeki örgüt şemasında da yokum. Suçlamaları kabul etmiyorum, tahliyemi talep ediyorum.”
Necati Özkan, davanın bütününe ilişkin bir değerlendirme yaptı. 'Casusluk gibi son derece ciddi ve millî güvenliğimiz açısından hassas bir konuda, hakikat dışı şeylere dayanan bir iddianame ile karşı karşıyayız' diyen Özkan; 'İBB davasında 'Eylem 13' ve 'İstanbul Senin / İBB Ailem' meselesinin de günlerce konuşulup çöktüğünü' hatırlatarak 'Bu dava boş değil; bomboş' nitelemesinde bulundu. Davanın hikâyesinin 2019 seçim kampanyasını gölge altında bırakmak, Ekrem İmamoğlu'nu içeride tutmak, aleyhine bazı insanları ikna etmek ve Merdan Yanardağ'ın televizyon kanalına çökmek olduğunu öne süren Özkan; 'Davanın tek dayanağı 15-16 yıldır dolaşımda olan birkaç e-mail; hepsi bu' diye konuştu. E-mail'lerin hiçbirinin İBB sisteminden alınmış olmadığını, vatandaşların havayolu şirketleri veya başka ticari kuruluşlara üye olurken kullandıkları üç-dört karakterlik şifrelerle ele geçirildiğini belirten Özkan; bu kadar eski verilerden casusluk suçlaması çıkarmak istemenin vicdan, hukuk veya devlet anlayışıyla bağdaşamayacağını, iddia makamının tarafsız olmadığını, kanun ilkelerinin gözetilmediğini ve bir kurgu icat edildiğini vurguladı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, iddianameyi tamamen anlamsız bulduğunun somut bir göstergesini de paylaştı. Kendi şirketinin 'Engin AKÇ' isimli bir kişi/marka için alınan sosyal medya takip hizmetinin kayıtlarını çıkartıp incelediğini, 'FikriMühim' markası için alınan benzer hizmetlerle birlikte 1000 lira, 1200 lira, 1900 lira gibi ödemeler yapıldığını; toplam meblanın 41 bin lira olduğunu, dolar bazında 200-300 dolarlık bir hizmet anlamına geldiğini hatırlattı. 'Daha ucuzmuş hatta' diye ekleyen Özkan; Hüseyin Bey'in talep ettiği 3,5-4,5 milyon dolarlık kamu parasının hebasına neden vesile olacağını sorarak 'Yasal bir ticaretten bahsediyoruz; faturasını kesmiş, hizmetini vermiş, parasını ödemişiz' dedi. Savcılık tarafından 'yabancı ülke istihbaratına aktarılmış olabileceği' çerçevesine alınan bu işi de 'post-truth, fake suçlamalar, gerçek dışı ithamlar' olarak nitelendiren Özkan; 'Ey vicdan, neredesin? Bu ülkenin savcıları bunu nasıl yapabiliyor? İnsaf diyorum, insaf' sözleriyle sitemini dile getirdi.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, iddianamedeki üç isnada nokta nokta yanıt verdi. **Birinci isnat**: 'İBB veri tabanı verilerinin Dark Web'e Ekrem İmamoğlu'nun talimatıyla Necati Özkan tarafından yüklendiği' iddiası. Yanıt: Hiçbir kanıt yok; bilirkişi raporu mükerrerler silinince 17 e-mail olduğunu, çoğunun eski çalışanlara ait ve sahte olduğunu, verilerin 2005-2008-2014-2016-2017 tarihlerinde Polonyalı ve Ukraynalı iki hacker tarafından internete yüklendiğini, İBB çalışanlarının şifrelerinin 45 değil 6-8 karakter olduğunu gösterdiğini hatırlatan Özkan, 'Bu iddianamenin dayanağı olan her şey çöktü' dedi. **İkinci isnat**: 'İBB e-mail/data istihbarat ele geçirmesi → seçim manipülasyonu İmamoğlu lehine' iddiası. Yanıt: 'Hiçbir şey yoksa mutlaka bir şey vardır' mantığı 86 milyon insanın aklıyla alay; gerçek manipülasyon ise Anadolu Ajansı'nın seçim gecesi veri akışını durdurması, 20-30 kanalda aynı kişilerin aynı anda konuşması, medyanın yüzde 95'inin iktidar lehine çalışması ve devlet imkanlarının seferber edilmesidir. Uzman mütalaaları ve Terörle Mücadele Şubesi raporu, 17 e-mail/şifrenin eski ve anlamsız veriler olduğunu, bunlarla dijital manipülasyonun teknik olarak mümkün olmadığını, 2019'da yapay zekâ destekli bot teknolojilerinin bu seviyede olmadığını belirtiyor. **Üçüncü isnat**: 'Özkan'ın çok sayıda mail/şifre aktarıp Hüseyin Gün'ün not aldığı' iddiası. Yanıt: Tek bir mesaj bile gösterilemiyor; 3 Eylül 2019'da Gün bir sunum yaptı, 3-5 milyon dolar gibi rakamlar konuşuldu, bu rakamlar kamu kuruluşunda yapılabilecek bir iş değildi, toplantı sonrası teşekkür edildi.
Ara haber — Casusluk davası
Av. Ahmet Keskin, müvekkili Yener Torunler'in tahliyesini talep ederek savunmasını tamamladı. Savunma sırası Büyükçekmece Belediyesi Başkan Vekili Ahmet Şahin'e geçti.
Necati Özkan, Dark Web'e yüklendiği iddia edilen verilerin tarihlerini ve yükleyenlerin kimliğini bilirkişi raporları üzerinden açıkladı. Verilerin 2005, 2008, 2014, 2016 ve 2017 tarihlerinde yüklendiğini, yükleme işlemini yapan kişilerin de bir Polonyalı ve bir Ukraynalı olmak üzere iki hacker olduğunun ortaya çıktığını belirten Özkan; mahkeme heyetinin de tarafların talebi olmaksızın aldığı kararlarla bilirkişilerden rapor istediğini aktardı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, hem mahkemenin aldırdığı hem de dosyaya sunulan bilirkişi raporlarının iddianamedeki suçlamaları çürüttüğünü söyledi. 'İBB çalışanlarının kullandığı şifrelerin iddia edildiği gibi 45 karakter değil, normalde 8 ilâ 12 karakter arasında olduğunun ortaya çıktığını; bu iddianamenin dayandığı bütün yapının çöktüğünü, tamamının çöktüğünü' belirten Özkan; 'Ne olursa olsun yeter ki bir algı oluşsun' anlayışıyla yazılmış bir metinle karşı karşıya olduklarını ifade etti. İddianamenin 'İBB'ye ait e-mail içerikleri ve veriler yabancı istihbarat servisleri tarafından ele geçirilmiş' cümlesine karşılık 'Hangi istihbarat servisi? Kuzey Kore mi? Suudi Arabistan mı? Kim olduğu bile belli değil' diye soran Özkan; iddianamenin 'Ekrem İmamoğlu seçimi kazandıysa kesin bir manipülasyon vardır; hiçbir şey yoksa bile mutlaka bir şey vardır' mantığıyla yazıldığını, bunun 'bu milletin aklıyla alay etmek' anlamına geldiğini vurguladı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, sunumun gerçek değersizliğini ve davanın altında yatan gerçek motifi açıkladı. Şimdi tahliye edilmiş İBB davası sanığı Ulaş Yılmaz'ın bir uzman arkadaşına gönderdiği sunum üzerine yaptıkları yazışmayı aktaran Özkan; bir gencin diğerine 'Şu şirketi bir gıdıklasana, ne ayaklar?' diye yazdığını, diğerinin '150 dolara açık artırmadan logo alıp WordPress web sitesini bir ajansa yaptırmış gibiler. Sosyal medya işinden anladıklarını gösterecek bir ibre yok hesaplarında. Bu işler kodlama, istatistik analizi ve özel uzmanlık gerektiren işler. Şapkayla yapan birileri bu detaylara önem verir diye düşünmüyorum, vallahi güven vermediler' yanıtı verdiğini hatırlattı. Sunulan hizmetin 160 bin dolarlık bir yatırım olamayacağını düşündüğünü, Hüseyin Gün'e 'Şu sunumu kaça yaparsınız?' diye sorduğunda 'Hayret verici bir biimde Gün'ün '3 bin beş yüz, dört bin beş yüz dolar' yanıtını verdiğini ve kendisinin de pahalı bulduğunu belirtti. 'Türkiye gerçeklerinden ve sektör gerçeklerinden uzak bir yatırımcı' nitelendirmesiyle ekibin görüşmeyi sonlandırdığını anlatan Özkan; iddianame ve eklerini gördükten sonra gerçek motifi anladığını söyledi. MASAK raporunun 59-60. sayfalarında Seher Elçili Alaçam'ın şirket hesabına 10 kalemde toplam 2,4 milyon dolar (400 bin, 200 bin, 300 bin gibi parça transferler) gönderdiğinin görüldüğünü; Hüseyin Gün'ün 25.01.2025 tarihli ifadesinin 103. sayfasındaki 13.03.2020 tarihli tabloda 'Amerika USD 2.200.000' yazdığını ve aynı gün Alaçam'dan 300 bin dolarlık transfer yapıldığını aktardı. Özkan, 'Bu davanın temel nedeni bu' diyerek devam etti: Seher Hanım'ın öz oğlunun 112'ye yaptığı 'Hüseyin Bey annemden 2,4 milyon dolar götürdü' ihbarı ve aralarındaki kavga bu davanın kaynağıdır; o kavga olmasaydı dava da olmayacaktı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, Hüseyin Gün'ün yaptığı sunumun Türkiye gerçekleriyle uyumsuz olduğunu göstermek için görüş aldığı iki uzmanın yazışmasını aktardı; uzmanlardan birinin diğerine 'gıdıkla bakalım bu şirketi' yazdığını, diğerinin 'şirketin sunumu vasat' yanıtını verdiğini hatırlattı. Sunum sonrasında Gün'e 'Kaç para istiyorsunuz?' diye sorduğunu, Gün'ün '3,5-4' yanıtını verdiğini, kendisinin de '3500-400 dolar fazla' dediğini aktaran Özkan; Gün'ün 'Ne 3500 doları Necati Bey, ben 3500 dolara birine telefon bile etmem. 3,5-4 milyon' karşılığını anlattı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, Hüseyin Gün ile arasındaki ilişkinin tüm kronolojisini ayrıntısıyla anlattı. 11 Haziran 2019 öğleden sonra gerçekleşen yarım saatlik tek bir görüşmede Seher Hanım'ın manevi oğlunu 'çok başarılı bir iş adamı, önemli bir teknoloji yatırımcısı' olarak tanıttığını; Gün'ün de bir sosyal medya analizi raporu göndermek istediğini, kendisinin ise 'Bu dönemde seçim gününe hazırlanıyoruz, Türkiye'de sosyal medya analizi yapan çok şirket var' diyerek bunu önemsemediğini belirtti. Gün'ün 'Sizin elinizdekiler Murat 124 ise bizdeki Ferrari' sözüne karşılık 'Peki bu Ferrari'yi görelim' dediklerini, ancak anlatılanın 'Ferrari falan değil, Türkiye'yi anlamayan bir sistem' olduğunu gördüklerini ifade eden Özkan; bu dönemde 'Sandık başına' filmi ve 'İstanbul teşekkür' kampanyası üzerinde çalıştıklarını, 23 Haziran 2019'a kadar Gün ile başka bir görüşme yapmadıklarını vurguladı. İşini iletilen herhangi bir projenin kampanyaya zarar vermesini engellemek olarak gördüğünü, Gün'ün projesini de bu çerçevede 'iyi niyetli insanlar da zarar verebilir' şeklinde değerlendirdiğini belirtti. Seçimi kazanmalarının yaklaşık 40 gün sonrasında Hüseyin Gün'ün yeniden görüşmek istediğini, öğle yemeğinde buluştuklarını, yemekte manevi annesi Seher Alaçam'ın Ekrem İmamoğlu ile fotoğraf çektirmek ve tebrik etmek istediğini ileten Gün'ün bir 'klasik pazarlama sunumu' yaptığını anlattı. Özkan, fotograf isteğinde mahsur görmediğini, bu dönemlerde yüzlerce kişinin fotograf çektirebildiğini hatırlattı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, Hüseyin Gün'ün tavsiyelerinin Ekrem İmamoğlu'nun kampanyasına bir katkısı olmasının imkansız olduğunu göstermek için kampanyayı ayrıntısıyla anlatmaya başladı. Üsküdar Belediyesi olarak gerçekleşen 2018 Erdoğan ziyaretinin eleştirildiğini ancak doğru bir hamle olduğunu vurgulayan Özkan; Turgay Güler'in İmamoğlu'nu 'çileden çıkaracak kadar taarruzda bulunduğunu ama Ekrem'in hep gülümsediğini, "peygamber sabrı var" dendiğini' hatırlattı. Kampanya anlayışlarının 'Ekrem Bey'in ağzından tek bir negatif kelime çıkmasın; çıkarsa yollarımızı ayırdık' şeklinde olduğunu, İmamoğlu'nun bu salona baksa 'kendine pozitif bakanlara değil, ters bakana gider onu ikna etmeye çalışırdı' diyerek karakterini anlattı. Hüseyin Gün'ün mesajlarında ''Binali Yıldırım'a vurun' diyordu, bu bir ihanetti; bunu nasıl alayım?' diyen Özkan; reklamcılıkta 'digital first / digital only' denildiğini ama seçimde herkesin bir oyu olduğu için 'kapıdan kapıya kampanya'ya odaklandıklarını, bunu Kahramanın Yolculuğu kitabında yazdığını ifade etti. 'Dijital benim alanım değil, sorumluluk alanım değil. Hüseyin Gün ile ilişkimiz işte bu nedenle de başlamadan bitti' dedi.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, biyografisi üzerinden iddianamenin saçmaśını anlattı. 12 Eylül'den sonra darbeci generallerin 1330 muvazzaf subayı, ardından beş bin subayı ordudan uzaklaştırdığını hatırlatan Özkan; bir kısım arkadaşlarının sonradan orduya geri döndüğünü, kendisine de 'kıdemli albay' olarak geri dönme teklifi yapıldığını ama dönmediğini, yeşil pasaport dahil kıdemli albay haklarına sahip olduğunu söyledi. Ordudan ayrıldıktan sonra üniversite sınavına girip dereceyle Ankara Hukuk Fakültesi'ne girdiğini; ama 42 yıldır hukukçuluk yapmadığını, 40 yıldır reklamcılık yaptığını belirten Özkan; bu ülkenin yüzlerce markasına ve devletin önemli projelerine hizmet ettiğini, yaptığı her işi yazıp çizdiğini ve 'bir casusun asla yapmayacağı her şeyi' yaptığını vurguladı. 1990'dan bugüne kadar Türkiye'de kurulan hemen her hükümetle, başta AKP hükümetleri olmak üzere; TMSF, BDDK, Turizm Bakanlığı gibi 10'u aşkın bakanlıkla ve AKP genel merkezinden Ömer Bey, Binali Yıldırım ve dört bakanla çalıştığını, Türkiye'yi 23 ülkede Expo gibi etkinliklerle tanıttığını anlattı. 2014 yerel seçim kampanyalarında CHP ile çalışmaya başladığını ve Ekrem İmamoğlu ile o tarihte tanıştığını hatırlatan Özkan; davada sanık olmasının yegâne nedeninin İmamoğlu'nun seçim kampanyalarını yönetmiş olması olduğunu belirterek 'Sanki ben olmasam Ekrem Bey aynı yere gelmeyecekmiş gibi—siyasi iletişimi ne kadar sihirli ve güçlü görüyorlar, anlamak imkansız' dedi. Kendi yöntemini de açıklayan Özkan; asla negatif kampanya yapmadığını, rakibe saldırı talep eden siyasetçiyle çalışmadığını, 'Dar bütçe, dar zaman. Sert muhalefet yapmam; senin hikayeni, rüyalarını herkesten iyi anlatırım. Eğer bu olmazsa şapkamı alır çıkarım' sözleriyle yaklaşımını özetledi.
Ara haber — Casusluk davası
“Bursa'da avukatlık yapıyorum, müvekkilimle akrabalık ilişkimiz var. Yener ağabeyin tutuklandığını öğrenince, sadece kendisine psikolojik destek olmak için ziyarete geldim; müvekkilim büyük bir holdingin idari müdürüdür ve normalde işvereninin avukat sağlaması beklenirdi. Ama Yener ağabeyi cezaevinde ziyaret ettiğimde son derece yıpranmış, iradesinin tamamıyla elinden alınmış ve ne yapacağını bilmez halde gördüm. Bana 6 Ağustos'ta tahliye edileceğini, avukatının bu yönde söz verdiğini anlattı. Bu kadar önemli bir dosyada böyle bir sözün nasıl verilebildiğini sorduğumda savcılık tarafından kendilerine söz verildiği yönünde bir anlatımla karşılaştım. Yener Bey'in ve ailesinin rızasını alarak meslektaşım Mehmet Yıldırım ile görüşmek istediğimi söyledim; Yıldırım bizi Yeşilköy'deki konak gibi güzel ofisine davet etti. Esma Hanım'la birlikte gittik. Yeni tanışmıştık, aramızda güven ilişkisi yoktu; buna rağmen bana Savcı Bey ile arasındaki ilişkiyi ayrıntısıyla anlatmaya başladı. Savcı Bey'in ne kadar iyi ve vatansever bir adam olduğunu, bu örgütün ne kadar tehlikeli olduğunu, yarın öbür gün casusluk soruşturmasının da başlayacağını, bu işin temelinin İngiltere'ye dayandığını ve savcılığın bu hususları ortaya çıkaracağını anlatıyordu. Bu konuda son derece emin bir tavrı vardı. Yener Bey'in bir yakını olarak bu durumdan rahatsız olmadım, tam aksine hoşuma gitti; çünkü ağabeyimi tahliye edebilecek kudrete sahip olduğu izlenimine kapıldım. Yaklaşık bir saat sohbet ettik. Bize telefonunda savcı ile olan yazışmalarını gösterebileceğini söyledi ama biz 'Hicap duyarız, gerek yok' dedik; söylediğine inandığımızı ve itibar ettiğimizi ifade ettik. O ekran görüntülerini görmeye ihtiyaç duymadık. Şimdi bu konuda biraz pişmanlık hissediyoruz.”
Keskin'in anlatımına göre Mehmet Yıldırım, Ekim'de resmi olarak başlayan Casusluk soruşturmasını ve 'İngiltere bağlantısı'nı Ağustos görüşmesinde önceden duyurmuştu.
Necati Özkan, kişisel geçmişine değinerek savunmasını sürdürdü. '13 yaşında Silahlı Kuvvetler'e girdim. Ben anamı tanımadan, bu devleti tanıdım. Bana vatan haini dediler, ilk günlerde uyuyamadım' diyen Özkan; durumu 'Taht oyunları bu kadar mı ucuzladı?' sözleriyle nitelendirdi. İddianameyi 'Yolsuzlukla inandıramadıkları insanları casuslukla inandırmaya çalışan bir metin' olarak nitelendiren Özkan; FETÖ'cülerin de geçmişte benzer bir yöntemle TSK'nin en üst kademesindeki subaylara iki büyük casusluk davası açtığını, bu davaların ardından TSK üst komuta kademesinin elimine edilip yerlerine FETÖ'cülerin yerleştirildiğini ve 15 Temmuz'da 'o tuğgenerallerin tamamının sırtları soyulmuş şekilde bir spor salonuna tıkılmış vaziyette' göründüğünü hatırlattı. 'Bu mudur devlet, bu mudur ülke, bu mudur yargı?' diye soran Özkan, yargı mensuplarının ve siyasi-idari kadroların bu noktada durup düşünmesi gerektiğini vurguladı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, salonda 'sessizliğin bozulmadığı ve dinleyicilerin büyük bir dikkatle takip ettiği' bir bölümde öz eleştirisini dile getirdi. Kendisini '40 yıldır çalışan, emekli bir subay olarak başka bir alanda mecburen uzmanlaşmış bir iletişimci, hem yurt içinde hem yurt dışında çok sayıda seçim kampanyası yönetmiş' bir profesyonel olarak tanımlayan Özkan; bu ülkede 'artık makulün kalmaması, hukukun ve devlet işleyişinin makulden uzaklaşması, gençlerin ülkeyi terk etmesi'nin hepimize sorumluluk yüklediğini ifade etti. 'Hiçbirimiz görevimizi yerine getiremedik. Devlet hepimizin devleti. Devletin bu hâle gelmesine hep beraber izin verdik. Ses çıkarmayarak izin verdik. Muhalefet görevini doğru dürüst yapmadığı için buna izin verdik. İktidar gücünü kullananlar vahimiyetleriyle buna izin verdiler' diyen Özkan; kendine yönelttiği soruları da paylaştı: 'Nedir bu zulüm? Senin suçun ne? Niye bu mahkemedesin?' diye sorduğunu, ardından kendisine 'Görevini yapamadın. Zamanında bir vatandaş olarak görevini yapamadın' yanıtını verdiğini anlattı. Silivri'ye geldiği ilk haftalarda 'utançtan yerin dibine girdiğini' söyleyen Özkan, devletin böyle yönetilemeyeceğini vurguladı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, iddianameyi 'post-truth bir iddianame, hakikatin h'sı yok' sözleriyle nitelendirdi. Tutuklu kaldığı Çağlayan Adliyesi'nin 7 kat altını 'cehennem', 7 kat üstünü 'cennet' olarak tasvir eden Özkan, durumu Dante'nin İlâhi Komedya'sina benzeterek 'Bu yapılan vatandaşlık hukuku ile bağdaşamaz' dedi. Hüseyin Gün ile ilişkinin tüm ölçeğini de açıklayan Özkan; Gün ile hayatında toplam üç kez yüz yüze görüştüğünü, bunlardan yalnızca birinin seçim öncesi (11 Haziran 2019 yarım saatlik tanışma görüşmesi) olduğunu belirtti. Gün'ün başarılı iş adamı algısının kendi gözünde ilk karşılaşmada bittiini, o andan itibaren Gün ve sunabileceği her şeye soru işaretiyle bakmaya başladığını ifade etti. Seher Hanım'ın manevi oğlunu başarılı bir iş adamı olarak takdim ettiğini, ilk izlenimin 'hep soru işaretli olarak' kaldığını hatırlatan Özkan; sosyal medya alanında Gün'ün 'Sizin elinizde Murat 124 var, ben ise Ferrari sunuyorum' dediğini aktararak, 'O zaman getirin görelim Ferrari'yi' yanıtını verdiklerini, ancak bakıldığında 'Ferrari merrari değil; kampanyaya bilmediği için zarar verecek' kanaatine vardıklarını belirtti. Bu tek görüşmenin ardından Gün ile ikinci kez ancak seçimden sonra, Ekrem Bey'in mazbatayı almış olmasının ardından bir araya geldiklerini hatırlattı. Özkan, Gün'den herhangi bir veri, rapor talep etmediğini ve hiçbir veri paylaşmadığını; bu davanın iddianamesinden dolayı 'utanç verici bir dava olarak kalacağını, Dreyfus davasından daha kötü bir dava olduğunu' da ifade etti.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, iddianamenin temelinde yatan zihniyeti anlatmak için 2019 İBB seçiminin hâfızasına döndü. 2019 seçimlerine giderken Ekrem İmamoğlu'nun seçimi kazanmasının beklenmediğini; CHP üyelerinin büyük çoğunluğunun, Türkiye'deki vatandaşların yaklaşık yüzde 80'inin ve iktidardaki siyasetçilerin 'İmamoğlu bu seçimi kazanamaz' düşüncesiyle hareket ettiğini hatırlatan Özkan; o tarihte yola çıktığında İstanbul seçmeninin sadece yüzde 14'ünün İmamoğlu'nu tanıdığını, büyük kısmının da onu siyasetçi değil iş adamı olarak bildiğini anlattı. CHP'nin finansal imkânları ve medya gücüyle iktidar arasındaki orantısız gücü, mücadelenin dengeşsizliğini ortaya koyduğunu belirten Özkan; 31 Mart'ta beklenmeyen kazanımın iktidar sözcüleri tarafından 'Çalındı' diyerek karşılandığını, ardından 'Hiçbir şey olmadıysa bile bir şey olmuştur' söyleminin gelmesini anlattı. 'Bugün hâlâ bu davanın temeli budur: "Hiçbir şey olmadıysa bir şey olmuştur." Söylenen şey bu, yazılmayan ana fikir bu' diyen Özkan; o dönem yürütülen kampanyaların YSK üzerinde baskı oluşturduğunu, YSK'nın tarihinde görülmemiş bir karar alıp aynı zarftaki dört oydan üçünü doğru sayarken dördüncüsünü iptal ettiğini hatırlattı. Bu kararın ardından kamu vicdanının harekete geçtiğini, tatildekilerin geri döndüğünü, Iğdır'dan Hatay'a, Edirne'ye kadar vatandaşların İstanbul'a akmaya başladığını anlattı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, iddianamedeki 17 e-mail üzerinden yürütülen manipülasyon iddialarını sarkastik bir ifadeyle eleştirdi. Hüseyin Gün'ün 'Siz o 17 e-mail ile manipülasyon yapmışsınız' dediğini aktaran Özkan; iddianamenin kurgusunun "Ben 17 e-maili bir yerden hackliyorum, dark web'e koyuyorum, sonra beyefendiye 'Dark web'e bak, orada bulabilirsin' diyorum; beyefendi de onu bulup oradan kampanya yapıyor" şeklinde özetlenebileceğini söyledi. 'Manipülasyon iddiası ve ithamı o kadar gerçek dışı ve o kadar zavallıca ki, 2019'daki "Hiçbir şey olmadıysa bile bir şey oldu" söyleminin devamı gibi. O mantığın devamıdır bu iddianame' diye konuştu.
Ara haber — Casusluk davası
“Müvekkilim Cem Çelik'in tek bir ifadesine dayandırılarak dosyadaki konumu değiştirildi. Cem Çelik'in ailesinin tutukluluk incelemesinde 'Bir cümle yüzünden hapiste yatıyorlar' dediğini de hatırlatırım. Müvekkilime yöneltilen 'çevreyi kasten kirletme' suçlamasının kaynağını bulamadık; bu nedenle bu suçtan ceza alması mümkün değildir. Tüm bunların ışığında müvekkilim Yener Torunler'in tahliyesini talep ediyorum.”
Necati Özkan, tutuklanmanın ardından götürüldüğü Kandıra Cezaevi'nde yaşadıklarını anlattı. Sabah saat 06.00'da Kandıra'ya getirildiklerini, 24 saat boyunca aç ve susuz kaldıklarını belirten Özkan; cezaevine girdiğinde kapıda karşılayan görevlilerin 'Oo, 007 hoş geldin' diye seslendiğini, önce hakaret zannettiğini, sonra görevlilerin sabaha kadar televizyonda olan biteni izlediklerini ve 'Ya bu ne saçma sapan şey?' tepkisini gösterdiklerini anlattı. 'Bu ülkenin Adalet Bakanlığı'nın en alt seviyede görev yapan personeli bile o gün öyle gördüler' diyen Özkan; bu ülke nüfusunun yüzde 82'sinin bu davanın boş olduğuna inandığını, iktidar yakını gazetecilerin ve yorumcuların bile 'Ekrem İmamoğlu da casusmuş, Necati Özkan da casusmuş, Merdan Yanardağ da casusmuş... Çok abarttılar' dediklerini hatırlattı. İddianameye bakarken 'Şaşırıyorsunuz, bu cümleler alt alta nasıl yazılabilir?' dediğini belirten Özkan; 'Kendi ülkem adına ve kendi ülkemin geleceği adına gerçekten utanıyorum Sayın Başkan, Sayın Heyet. Böyle olmaz. Böyle yapılamaz, yapılmamalı. Bunun kimseye faydası yok. Korumak istediklerine de faydası yok. Tam tersine zamanı hızlandırıyor' diye konuştu.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, gözaltı ve tutuklanma sürecini detaylı anlattı. 1 Mart pazar günü çıkarılarak Çağlayan Adliyesi'ne getirildiklerini, sabah 05:30-06 gibi uyandırıldıklarını ve adliyede akşam 19-20'ye kadar bekletildiklerini söyleyen Özkan; 'Çağlayan'ın yerin altında yedi katı var, yerin üstünde yedi katı var. Yerin altındaki yedi kata gittiğiniz zaman soğuktan donuyorsunuz' sözleriyle koşullara dikkat çekti. Jandarmaya yolluk verilmediği için 'su bile yoktu' diyen Özkan; akabinde savcıların kendisine 6 yıl önceki, detayını unuttuğu bir olayla ilgili 'hayret verici' sorular sorduğunu ve hatırlayabildiği kadarıyla yanıt verdiğini belirtti. Bu görüşmenin ardından 'ticari, siyasi ve iletişim anlamında hiçbir değeri olmayan bir ilişkiden sonra' gazetelerde ve televizyonlarda haftalarca 'vatan haini' ve 'casus' olarak ilân edildiğini hatırlatan Özkan; 'Bir ülke kendi vatandaşına bunu nasıl yapabilir? Cumhuriyet Başsavcılığı bunu nasıl yapabilir? Hiç mi insafınız yok? Kanun sadece vatandaşlar için geçerli değildir ki, kanun uygulayıcılarını da bağlar' diye eleştirdi. Gece saat 02:00'de tutuklandıklarını söyleyerek olayın kronolojisini tamamladı.
Ara haber — Casusluk davası
“Müvekkilim yalnızca Semih Bilgin, Cem Çelik ve Şükrü Kaynar'ın ifadelerinde yer almaktadır. Akıştan anladığımız kadarıyla 'Gizli Tanık İğde' Cem Çelik'tir. Müvekkilim ile Cem Çelik arasında akrabalık ilişkisi de bulunmaktadır. İlk avukat Mehmet Yıldırım bizlere açıkça 'Soruşturma savcılarından C.C.S. ile aramız iyi' demişti. Yine Yıldırım, tahliye için gün verdiğini ancak müvekkilimin ifadesine ekleme yapılması gerektiğini söyledi.”
Necati Özkan, 'Casusluk' suçlaması sonrası yaşadıklarını anlatarak 42 yıllık şirketinin kapanma noktasına geldiğini ve işten çıkarmalar yaptığını söyledi. 14 aydır tutuklu olduğunu, çocuğundan ve hayatından uzak yaşadığını hatırlatan Özkan; 'Bizim bu koskoca devlet içerisindeki varlığımızın ya da yokluğumuzun bir hükmü yok ki Sayın Başkanım. Binlerce yıllık bir devletten söz ediyoruz' diye konuştu. 42 yıllık şirketinde 31 Aralık itibarıyla personelin tamamının kıdem tazminatlarını ödeyerek işlerine son verdiğini, 'bu davadan sonra işin başka bir yere gittiğini gördüğü' için 'yapabileceğim bu kadar' dediğini belirten Özkan; kendi sektöründe en yüksek oranda vergi veren, en fazla insan çalıştıran ve Türkiye'nin yurtdışındaki büyük projelerinde çalışmış bir iş insanı olduğunu vurgulayarak 'Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ve bu yetkileri bu şekilde kullananlara teşekkür ediyorum' sözleriyle sitemini dile getirdi.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, Merdan Yanardağ ile olan ilişkisini de açıkladı. Yanardağ ile hayatında toplam iki kez bir araya geldiğini—biri dün, biri bugün bu duruşma salonunda—, daha önce hiç yüz yüze gelmediklerini, sadece iki defa telefonla görüştüğünü söyledi. Özkan; ilk telefonun Yanardağ'ın hastalanmasının ardından geçmiş olsun dilemek için, ikincisinin de RTÜK'ün TELE1'e yönelik ekran kartmaya kararının ardından yine geçmiş olsun maksadıyla yapıldığını; bu ikinci konuşmada Yanardağ'ın kendisine 'Siz bize niye reklam vermiyorsunuz?' diye sitem ettiğini anlattı. Özkan ayrıca Yanardağ'ın Ekrem İmamoğlu aleyhinde konuştuğu gibi kendisi aleyhinde de konuşmuş olduğunu hatırlatarak, bu durumun Yanardağ'ın bağımsız gazeteci olduğunun ispatı olduğunu vurguladı.
Ara haber — Casusluk davası
Necati Özkan, davanın açıldığı anları anlattı. O sırada Silivri'den Kandıra'ya gönderildiğini, CHP'ye ilişkin mutlak butlan davasının açıklanacağı sabah, içeride kahvaltı yapıp sayıma çıktıktan sonra televizyonu açtığını ve Tele1 ile Merdan Yanardağ hakkında bir soruşturma başlatıldığını öğrendiğini hatırlattı. Bu durumu hem garip bulup hem de garip bulmadığını belirten Özkan; Merdan Yanardağ'ın bir suç işlediğine inanmamakla birlikte, temsil ettiği televizyon kanalının susturulması ihtiyacı nedeniyle bunu normal gördüğünü söyledi. Haberlerde kendi adını gördüğünde inanamadığını, 'Şaka gibi, kendime çimdik attım, gerçekten rüyada mıyım diye' diyen Özkan; saatlerce düşünmesine rağmen Hüseyin Gün'ü hiçbir şekilde hatırlayamadığını ifade etti. Fotoğrafı görünceye kadar hatırlayamadığını, '1950'lerin Paris'inden kalan bir tarz' olarak nitelendirdiği hanımefendinin (Seher Alaçam) görülünce unutulmayacak biri olduğunu belirtti.
Ara haber — Casusluk davası
“İtirafçılardan Adem Soytekin, Burak Korzay ve Sarp Yalçınkaya, serbest kalabilmek için bilip bilmedikleri her şeyi anlattılar; ancak hiçbirinin aklına Yener Torunler gelmedi.”
“Müvekkilim 'Ben Ekrem İmamoğlu'nun örgütüne üye olmam. Ben Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu CHP'ye üye olurum. Ekrem İmamoğlu da CHP'de ise ikimiz aynı örgütte oluruz' demiştir. Ayrıca savcılığın Cebeci bölgesini doğru anlamadığını ve eksik bilgilerle iddianame hazırladığını belirtmek isterim.”
Necati Özkan savunmasına başladı. 'Beraber dinlediğiniz Sayın Ekrem İmamoğlu'nun oyun dışına atılması ve siyasi olarak etkisiz hale getirilmesi amacıyla kurgulanmış bir dizi dava nedeniyle, benim de bu davaları büyütmek için tutuklanan insanlardan biri olduğumu biliyorum' diyen Özkan; bu davada 6 buçuk aydır, İBB ana davasında ise 14 aydır tutuklu olduğunu, her iki davada da kanuna ve ahlaka aykırı bir iş yapmadığını bildiğini belirtti. Hukuka ve adalete inancıyla, devlet terbiyesiyle ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nde 10 yılı aşkın süre yaptığı görev nedeniyle sabrettiğini, 67 yaşında bir TC vatandaşı olarak zamanının sınırlı olduğunu bildiğini, ama yapabilecek başka bir şeyi olmadığı için sabretmeye devam ettiğini söyledi. 'Bu eften püften bir davadır, başlamadan bitmiş bir davadır' diyen Özkan; huzurdaki davanın temelsiz gerekçelerle kurgulanmış, hakikat dışı bir dava olduğunu, dinlenen sanıkların anlattıklarıyla bunun her defasında görüldüğünü, davanın medyanın, milletin, devletin ve mahkeme heyetlerinin zamanını boş yere aldığını ifade etti.
Ara haber — Casusluk davası
Casusluk davasında aranın ardından CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik duruşma salonuna geldi. Merdan Yanardağ ve Necati Özkan, Özgür Çelik'i 'Hoş geldiniz başkanım' diyerek selamladı; Necati Özkan, 'Sayenizde kendimizi hiç yalnız hissetmedik' dedi. Ardından duruşmada Necati Özkan'ın savunmasına geçildi.
Ara haber — Casusluk davası
Yener Torunler'in müdafii Av. Ahmet Keskin savunmasıyla İBB Davası devam ediyor.
“Sıkma canını, öpüyorum.”
İmamoğlu, mola sonrası salona girerken eşi Dilek İmamoğlu'na seslendi.
Mola sona erdi. Tutuklular alkışlarla salona girdi; Ekrem İmamoğlu ve Yener Torunler duruşma salonuna birlikte giriş yaptı. Yakınları sevdiklerine seslendi; Yener Torunler'in kızı sandalyenin üstüne çıkarak 'Babamm, seni çok seviyorum, seninle gurur duyuyorum' diye babasına seslendi. İmamoğlu salona sloganlarla girdi; salondan 'Ekrem başkanım sen kendini millete emanet ettin, biz de milletin hak ve hukukunu sana teslim ettik' sloganı yükseldi.
Casusluk davasının duruşmasında mahkeme başkanı, davanın tamamlanma sürecine ilişkin açıklama yaparak 'Cuma günü davayı bitirmiyoruz. Ne zaman biterse... Bugün biterse bugün' dedi.
Ara haber — Casusluk davası
İzzet Günay: Adalet olsun, adalet... Adalet olmadığı için ekonomi çok kötü!
Ara sırasında mahkeme salonundan çıkışta puleragema, 92 yaşındaki Yeşilçam efsanesi İzzet Günay'a neler hissettiğini sordu.
“İzzet ağabey hoş geldin. Sizin o güzel filmlerinizdeki gibi bir Türkiye'yi yaşatamadığım için üzgünüm. Kötülerin, filmlerdeki gibi kaybedeceği günler yakındır.”
Pekin'in sorularının ardından ara verilirken, sanıklar salondan ayrılırken İmamoğlu, duruşmayı takip etmek için Silivri'ye gelen 92 yaşındaki Yeşilçam efsanesi İzzet Günay'a seslendi.
Mahkeme heyeti, Av. Tora Pekin'in sorularının ardından duruşmaya ara verdi.
“Sayın Başkan hikaye şu: Burası bir araç kiralama firması değil. Belli ki bu araçlar kiralanmamış oraya, bir karşılığında para alınmamış. Ama hikayemiz şu: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 2024 senesinde Murat Gülibrahimoğlu'ndan karşılıksız araç alıyor. Bu ilişki normal, hiçbir sorun yok ama Sayın Ekrem İmamoğlu, Murat Gülibrahimoğlu'yla bir suç örgütünün lideri ve yöneticisi olarak sizin huzurunuzda yargılanıyorlar. Yan salonda bir dava daha sürüyor, oranın sanık yapılanları da burada aynen yine karşınızda sanık. Orada da İbrahim Kalın, bu dosyanın sanığı Hüseyin Gün'le fotoğraf çektiriyor. İbrahim Kalın MİT Başkanı, Sayın Ekrem İmamoğlu huzurumuzda örgüt lideri olarak yargılanıyor. Bu bağlamı görmeden sorularım hakikaten anlamsız gelebilir ama tam da talebim bu: Bu bağlamı görmeniz. Maalesef bu iddianameyi yazan savcılar, 7 savcı, artı başsavcı bu işlemlerle sizi aldatmaya teşebbüs ediyorlar. Sadece kamuoyunu değil sayın mahkemenizi de maalesef bu işlemlerle...”
Pekin, Yener Torunler'in çapraz sorgusunun ardından mahkeme heyetine sorularının bağlamını açıkladı; firma-Başsavcılık ilişkisi ile dava sanıklıkları arasındaki tutarsızlığa ve İbrahim Kalın-Hüseyin Gün fotoğrafına dikkat çekti.
“Adalet Bakanı'nı getirin ona soralım.”
İmamoğlu, mahkeme başkanı'nın Tora Pekin'in 4 araç sorusuna 'Dosyayla ne ilgisi var?' müdahalesine tepki olarak konuştu.
Mahkeme başkanı, Tora Pekin'in sorularına 'Dosyayla ne ilgisi var?' diyerek müdahale etti.
“Murat Gülibrahimoğlu'nun şirketinden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na 4 araç verildiği konusunda bilginiz var mı?”
“Murat Bey beni aradı, bir telefon numarası verdi. Çağlayan Adliyesi'nin İdari İşler'ine bakan bir arkadaşmış oradaki. Bununla beraber Levent'teki 49. Noter'e gidip araç sözleşmesi yapılacağını söyledi. Arkadaşla birlikte gittik, araç sözleşmesini yaptık. 4 tane Skoda Süper B sıfır alındı; Esenyurt Doğuş Oto'dan 'Sizin şirket adına araç alınmış teslim ediyoruz' diye beni aradılar. İki araç önce, sonra diğer iki araç olmak üzere dört araç gitti. Teslim 2024 yılının yaz veya sonbahar ayları olabilir. Yakıt masrafları Başsavcılık tarafından ödeniyordu, bakım masrafları bizim tarafımızdan karşılanıyordu. HGS değil de trafik cezaları gelirdi; trafik cezalarını biz adliyeye iletirdik, oradan iptal ettirirlerdi. İki araç için Ankara'dan, iki araç için de İstanbul'dan trafik cezası gelmişti.”
“Tanık çağrılması talebinde bulunuyorum: 110 milyar liralık yolsuzluk iddialarının olduğu bu dosyada Enerji Bakanı, MAPEG Genel Müdürü, İstanbul'un iki valisi, TEİAŞ Genel Müdürü ve Vakıfbank Yönetim Kurulu buraya çağrılıp sorgulanmalıdır. Bu yapılmadığı sürece bu iddialar yok hükümdedir.”
İmamoğlu, sorularının ardından mahkeme heyetinden 110 milyar TL'lik yolsuzluk iddiaları için tanık çağrılmasını talep etti.
“İddianamede dikkatimi çeken bir yer var; firmanın 2019-20 yıllarında battığı, 2022'den sonra da benim usulsüz işlemlerimle zengin edildiği söyleniyor. Yener Bey, 2019 sonunda Eyüpsultan Belediyesi (Deniz Köken dönemi) ile bu firmanın (Kuzey İstanbul Modern) kapsamlı bir cami inşaatı ve kültür tesisi protokolü yaptığı ve binanın bu çerçevede tamamlandığı ifade ediliyor. Bu protokole şahit misiniz?”
“Sayın Başkan, öncelikle biz şirket olarak 2019'dan sonra ekonomik zorluğa düşmedik. Cebeci ve Çiftalan projeleri bittiği için personel azaltımına gidildi, bu durum 'şirket güçsüzleşti' algısı yarattı. Eyüpsultan'da büyük bir yatırım yapıldığını biliyorum ama içeriğini tam bilmiyorum.”
“Burada gördüğüm kadarıyla Murat Bey'in firmasının İstanbul Büyükşehir Belediyesi'yle, özellikle de CHP'li belediyelerle neredeyse yok denecek kadar az ilişkisi var. Buna karşılık; başta valilik, AK Parti İl Başkanlığı ve diğer kamu kurumlarıyla yoğun bir ilişki içinde olduğu anlaşılıyor. Hatta 2020 yılına kadar AK Parti İl Başkanlığı'yla ortaklı olduğuna dair kendi beyanları olduğu da söyleniyor. Eylül 2020'deki Eyüpsultan Belediyesi protokolü ve birkaç yüz milyon liralık yatırımla 'Hadiye Ersoy Camii' yapılmış; bu ismin Murat Bey'in bir akrabası olduğu söyleniyor. Yani ortada; operasyonlara kadar, hatta operasyonlardan sonra bile valilik başta olmak üzere kamu kurumlarına katkı sunan, belediyelerle iş birliği yapan bir firma ve bir kişi var. Ben nasıl bir 'örgüt lideriyim' ve işini yapan bu beyefendi nasıl 'örgüt üyesi', bunu tariflemek gerçekten güç.”
İmamoğlu, Yener Torunler'in çapraz sorgusunun ardından mahkeme heyetine seslenerek soruşturmadaki firma-kamu kurumu ilişki dağılımına dikkat çekti.
“Sayın Bakan'ın bu mahkemeyi etki altında tuttuğunu düşünüyorum. Sayın Başkan, mahkemeye dair aynen şu ifadeleri kullandı: 'İmamoğlu suç örgütü' dedi, bir bakan bunu diyemez. 'Rüşvet ve yolsuzluk havuzu oluşturdular' dedi; bunu televizyonda, bir HSK Başkanı ve bir Bakan olarak söyledi. Bunun üstüne daha bir sürü laf etti. Bu 'rüşvet havuzu', 'yolsuzluk havuzu', 'asrın yolsuzluğu' gibi hususları aynen toplu bir şekilde kendisine iade ediyorum; bunların hepsi şahsıma söylendi, ismimi kullandı. Siz bu mahkemeyi yönetiyorsunuz; sizi etki altında tutmaya çalışan bir Adalet Bakanı'yla karşı karşıyayız, siz de karşı karşıyasınız. Acilen tedbir almanızı diliyorum; bu konuda uyarı mekanizması nedir bilmem, ben yargıç değilim ama kendini yargıç zanneden Adalet Bakanı'na haddini bildirmek zorundasınız. Haddini bildirmezseniz bu tutum ve tavırların mahkemeyi sakatlayacağını, sizi zor duruma düşüreceğini düşünüyorum. Buradan, Türkiye'nin beka sorunu hâline gelen bu bakana dair de Sayın Cumhurbaşkanı'nı ve Sayın Devlet Bahçeli'yi uyarıyorum.”
Yener Torunler'in çapraz sorgusunun ardından söz alan İmamoğlu, Adalet Bakanı Akın Gürlek'in açıklamalarına sert tepki gösterdi.
Merdan Yanardağ'ın yaklaşık iki saat süren savunması tamamlandı. Ardından avukatları söz alarak iddialara ilişkin savunmaya başladı.
Ara haber — Casusluk davası
“İdare müdürü olarak görev yaptığınız dönemde, bu market kartlarının kullanımına dair herhangi bir gözleminiz, bilginiz ya da doğrudan bir ilişkiniz oldu mu? Şirket olarak bu kartların satın alındığı, çeşitli kamu kurumlarına ve bazı siyasi teşkilatlara dağıtıldığı ifade edilmektedir. Bu kartlar kimlere verilmiştir?”
“Kamu kurumlarına, belediyeye ve bazı siyasi parti teşkilatlarına verilmiştir.”
“Hangi siyasi parti teşkilatlarına verilmiştir?”
“AK Parti teşkilatlarına verilmiştir.”
“'AK Parti teşkilatları' derken il başkanlıkları mı, ilçe başkanlıkları mı?”
“AK Parti il başkanlıklarına verilmiştir.”
“Valiliklere de teslim yapıldı mı?”
“Valiliğe de verilmiştir. Sosyal yardımlaşma kapsamında dağıtıldığını biliyorum.”
“Cumhuriyet Halk Partisi teşkilatlarına kart verildi mi?”
“Cumhuriyet Halk Partisi il başkanlıklarına verilmedi. Keşke verseydim, gönlümden geçmedi değil.”
“Belediye bazında teslim yapılan yerler var mı?”
“Üsküdar, Kartal, Sultanbeyli ve Eyüp belediyelerinde verilmiştir.”
İmamoğlu, Torunler'e 'Daha önce tanışıyor muyduk?' diye sordu. 'Hayır' yanıtını alınca 'Burada tanıştık, onur duydum' dedi.
“Cebeci maden sahasıyla ilgili söyleyeceğim bir şey yok. Orman Kanunu'na muhalefet suçlamasıyla tutuklandım; ancak Kaz Dağları'nda ve Artvin Cerattepe'de orman katliamına karşı mücadele verdim. Bu ağır suçlamayı kabul edemiyorum. Adalete susamış bir yurttaş olarak sizden adalet beklediğimi bilmenizi istiyorum. Kızım, düğününü yapabilmek için beni bekliyor. Tahliyemi talep ediyorum.”
Yener Torunler'in savunması sırasında salondan alkışlar yükseldi.
“Murat Bey ile kayyum öncesi telefon görüşmelerim, o dönemde henüz bir kısıtlama olmadığı için resmi patronumla iş gereği yaptığım zorunlu görüşmelerdi. Kayyum atandıktan sonraki görüşmelerim ise tamamen yeni yönetimin, yani Erkan Bey'in talimatıyla lojmanları boşaltmak ve araçları toplamak gibi zorunlu görevleri yerine getirmek içindi. Hatta Murat Bey ile yaptığım bu görüşmeler çok gergin geçti; patronum bana 'Ne haliniz varsa görün' dedi. Ben de bu görüşmeleri istemiyordum ama görevim bunu gerektiriyordu.”
“Semih Bilgin'in 'camları filmli, tabelasız kuyumcu' dediği yer aslında kuyumcunun depo olarak kullandığı bir mekândı; oradan alınan altınlar gizli kapaklı değil, şahsi olmayan bir işlemle şirket kasasına, oradan da bankaya yatırıldı. Nezih Dönerci karşısındaki dövizciden işlem yapmamızın sebebi, oranın şirkete en yakın büro olması ve pasaport harcı gibi rutin giderlerin oradan karşılanmasıydı. Yalova'ya 30.000 dolar götürmemde hiçbir sıkıntı görmedim; çünkü parayı alan da veren de şirketin sigortalı personeliydi, sebebi bir teknenin tadilatıydı ve meblag bu iş için makul bir tutardı. Bankaya döviz yatırmaya giderken Semih'i yolda indirmem tamamen zaman tasarrufu içindi; Semih paranın nereye yatacağını çok iyi biliyordu, buna rağmen 'Beni indirdi, gitti' diyerek şüpheli bir hava oluşturmaya çalışıyor. Zırhlı araçla gelen parayı o gün Semih'in teslim almasının sebebi benim dışarıda olmamdı; Semih'e güvendiğim için 'parayı muhafaza et' dedim. Kasa anahtarının bende olması suç sayılamaz; dürüstlüğün ve namusun bu kadar ucuzlamasına tepki gösteriyorum, içi para dolu olsa bile o kasadaki bir liraya zeval gelmeyeceğini herkes bilir.”
Yanardağ, savunmasının son bölümünde iddianamenin somut delil yoksunluğuna dikkat çekti. Şahsıyla ilgili hiçbir delil bulamayan savcılığın eşinin 2008'de kardeşiyle kurduğu, Türk Ticaret Kanunu kapsamında faaliyet gösteren kamuoyu, piyasa ve sosyal medya araştırma firmasını 'istihbarat firması' olarak nitelendirdiğini; oysa firmanın bankalar için kart ürün etkisi vb. araştırmalar yapan ticari bir kuruluş olduğunu, eşinin 2012'de şirketten ayrıldığını ve kendisiyle 2013'te evlendiklerini hatırlattı. MASAK raporundaki gerçeğin de eğildiğini ileri sürdü. Hâkim'in soruları üzerine soruşturma aşamasında verdiği ifadelerin tamamının doğru olduğunu yineleyen Yanardağ; tek düzeltmesinin emniyette, sorgu hâkimliğinde ve duruşmada aynı şekilde 'Hüseyin Bey'den bir para almadım' dediği paragrafta yer aldığını, 'Eğer yorumlamak gerekirse ya o yanlış hatırlıyordur ya ben yanlış hatırlıyorumdur' şeklindeki tutanağa geçirilen yorumunun iddianamede 'dolaylı itiraf' gibi yansıtılmasını yalan olarak nitelendirdi.
Ara haber — Casusluk davası
Merdan Yanardağ'ın savunması sona erdi. Yanardağ'a savcılık yine soru sormadı.
Ara haber — Casusluk davası
“İtirafçı Cem Çelik şirketin mali müşaviriydi; onun beyanlarıyla tutuklu oldum. İddialarını kabul etmiyorum. Cem Çelik'in avukatı Mehmet Yıldırım benim de avukatımdı; ifadelerimizin aynı şekilde olması için çok zorladılar. Başa çıkamayınca hakkında suç duyurusunda bulundum. Mehmet Yıldırım benim ifade sırasında yanımda değildi; tutuklamaya sevk edildikten sonra geldi ve 'Seni çıkaracağız' dedi. Cem Çelik'in telefonunda savcıyla mesajlaşmalar gördüm. Mehmet Yıldırım bana 'Fatih ve Zafer Keleş'e para götürdüğünü söylemeden bırakmazlar seni' dedi. 'Savcı Cihat Sarı'yla konuştum' diyen Yıldırım, savcının yanına ilk kendisi girdi. Telefonda savcı bana 'Seni ayın 7'sinde bırakacağım, Mehmet Yıldırım'la' dedi. Hatta 'Senin hiçbir suçun yok, ben biliyorum ama şu an böyle olması gerekiyor' diye konuştu. Yıldırım cezaevinde de görüşüme geldi: 'Ufak değişiklik yapacağım ifadende. Ek ifade vereceksin, Cihat seni serbest bırakacak. Zaten Fatih Keleş itirafçı olacak, ondan önce davranman lazım' dedi. Ben de 'Kendimi kurtarmak için onlara para götürdüm dersem nasıl ispatlayacağım?' diye sordum; 'Merak etme, Cem Çelik'in ifadesiyle inandırıcı olacaktır' dedi. Cem Çelik'in beni suçlamasının tek sebebi Mehmet Yıldırım'dır. Cezaevinde karşılaştığım Cem Çelik defalarca etkin pişmanlık ifadesi vermesine rağmen hapisten çıkamadı; bana 'İnat etme, insanları kurtarmak sana kalmadı. Ver ifadeni buradan birlikte çıkalım' dedi. Çocuklarımın babalarını iftiracı olarak değil, doğruları söyleyen biri olarak bilmelerini istiyorum. Oğlumu da aldılar, adli kontrolle serbest kaldı, her gün imza atıyor. Buna rağmen bana bir kere bile 'Baba sen de ifadeye imza at, çıkalım' demedi.”
“11 yıllık süreçte çektiğim 41 milyon liralık paranın bir günde çekilmiş gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Murat Gülibrahimoğlu'nun ne örgüte dahil olduğuna ne de paraların örgüt faaliyetinde kullanıldığına dair bir şüphem olmamıştır. Fatih Keleş ile de iş ilişkisi dışında bir tane özel görüşmem yoktur. Para çekme işlemleri görev tanımım içindeydi; finans biriminin bilgilendirmeleri doğrultusunda yaptım, bankaya yalnız gitmedim ve hiçbir işlemde gizem ya da sır yoktu. Çekilen paraların bir kısmı Sultangazi Cebeci Mahallesi'ndeki maden sahasında yaşayan gecekondu sahiplerine, mağdur olmamaları için yapılan ödemeler kapsamında dağıtıldı; bir kısmı ise Murat Gülibrahimoğlu'nun Göktürk'teki villa inşaatı harcamaları ve şahsi yaşam tarzı için kullanıldı. Fatih Keleş ve Murat Keleş ile olan HTS kayıtlarım, şirketin yönetim kurulu üyesi Fatih Keleş'e imzalattırılması gereken resmi evrakların ulaştırılmasından kaynaklanır; bu görüşmelerin hiçbirinin özel bir içeriği yoktur.”
Yanardağ savunmasında iddianamede Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili bölüme dikkat çekerek 'Savcılığın Kemal Bey aşkını anlayamıyorum, aralarından su sızmıyor' sözleriyle ironi yaptı. Kılıçdaroğlu ile uzun yıllara dayanan dostlukları olduğunu hatırlatan Yanardağ; iddianamede yer verilen 22 Haziran 2023 tarihli yayının Zeynel Lüle ve Evren Özalkuş ile birlikte CHP Genel Merkezi'nde gerçekleştirildiğini belirtti. Savcılığın kendi sorularını alıp Kılıçdaroğlu'nun yanıtlarını almadığını, hangi bölümü 'bulgu' olarak yorumladığını belirtmediğini söyleyen Yanardağ; iddianamenin programı 'casusluk örgütünün yönlendirmesiyle gerçekleştirilmiş gibi' sunduğunu, oysa 14 ve 28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından başlayan değişim tartışması üzerine kurulu olan yayında kendisinin 'kişilere odaklı tartışmayı yanlış bulduğunu, ideolojik, politik ve örgütsel bir yenilenmeden yana olduğunu' söylediğini aktardı. Yayında Kılıçdaroğlu'na 'yüzde 48 oya sahip çıkmadınız' diyerek eleştiri yönelttiklerini ve programdan bir gün sonra Kılıçdaroğlu'nun Ekrem İmamoğlu'nu sert eleştirerek 'Seçimin faturası bir kişiye çıkarılamaz, Kılıçdaroğlu'na haksızlık yapılıyor' dediğini aktaran Yanardağ; 'Hangi soru talimatla geldi de ben sordum? Hangi suçu bulmuşlar?' diye savcılığa meydan okudu. Seçim sürecinde yaşanan yalan, iftira, devlet baskısı, kara propaganda ve montaj videolara, Kılıçdaroğlu'nu Kandil'de gösteren videolara ve Recep Tayyip Erdoğan'ın 'montaj olsun olmasın' sözüne atıfta bulunan Yanardağ, 'Seçimi çaldılar' hükmünde bulundu. Kişilere odaklı tartışmayı eleştirmek için farklı programlarını da örnek gösteren Yanardağ; Emre Kongar ile yaptığı yayında da CHP'yi kişiler üzerinden değil program ve ilkeler üzerinden tartışmak gerektiğini savunduğunu, aynı çerçevede Ekrem İmamoğlu'nu da eleştirdiğini hatırlattı. Yayının tam çözümünü kendisinin okuyacağını ifade etti.
Ara haber — Casusluk davası
Yanardağ, 'Niye Amerikancılar yurtseverleri casuslukla suçlayamaz?' sorusunun yanıtı olarak AKP'nin kuruluş sürecine ilişkin tanıklıkları aktardı. AKP kurulmadan önce İstanbul Çamlıca Tepesi'ndeki villalarda Amerikalılar ve İsraillilerin katıldığı toplantılar yapıldığını öne süren Yanardağ; AKP'nin 100 kurucusundan biri olan ve sonra Merkez Parti'yi kuran hukuk profesörü Abdürrahim Karslı'nın, İslamcı yazar Abdurrahman Dilipak'ın, eski Zaman yazarı Ali Bulaç'ın ve eski bakan Namık Kemal Zeybek'in bu döneme tanıklık ettiğini belirtti. Ali Bulaç'ın 22 Aralık 2014 tarihli yazısına atfen Yanardağ; AKP'nin ABD, İngiltere ve İsrail tarafından proje olarak kurulduğu, destekçilerin partiye 'iktidara taşıyalım, iktidarda sorun çıkaranlara operasyon yapalım, finansal destek getirelim' üçlü vaadinde bulunduğu; karşılığında İsrail'in güvenliği, Büyük Ortadoğu Projesi'nin desteklenmesi ve İslam'ın yeniden yorumlanması konularında işbirliği istendiği yönündeki iddiaları aktardı. Karslı'nın bu konuda kendisini de tanık olarak gösterdiğini hatırlatan Yanardağ, böyle bir siyasi arka planın varlığında yurtseverleri casuslukla suçlamaya kalkışmanın kabul edilemez olduğunu vurguladı.
Ara haber — Casusluk davası
Yanardağ savunmasında iddianamede yer alan bazı somut tutarsızlıklara dikkat çekti. Hüseyin Gün'ün şoförünün kendisine 15 bin dolar getirdiğini iddia ettiğini, ancak iddianamede bu rakamın 10 bin dolara düştüğünü fark ettiğini belirten Yanardağ; hem savcılık hem de emniyet ifadelerinde bu iddiayı reddettiğini ve söz konusu rakam tutarsızlığının iddianamenin yalan üzerine kurulduğunun göstergesi olduğunu vurguladı. Yanardağ ayrıca iddianamede eşinin 2008'de ortak olduğu bir firmaya yer verildiğini, oysa eşinin 2012'de o şirketten ayrıldığını, kendisinin ise TELE1'i kurmasına 5 yıl bulunduğu bir dönemde Ekrem İmamoğlu'nun Beylikdüzü Belediye Başkanı bile olmadığını hatırlatarak iddianamenin 'gizemli ve gizli bilgiler var algısı oluşturma çabasında' olduğunu söyledi.
Ara haber — Casusluk davası
“Soruşturmada her aşamada bildiklerimi anlattım ama kimse kulak vermedi. Duymak istediklerini duydular, duymak istemediklerini duymadılar. İnsan varlığından haberdar olmadığı bir örgüte nasıl üye olabilir? Ben bu örgütün varlığını ilk kez savcılık sorgusunda öğrendim. Bu yaştan sonra benim irademi kim teslim alabilir? Üye olduğum öne sürülen örgütün amacının CHP'yi ele geçirmek olduğu belirtiliyor. Ben CHP üyesiyim; patronum AKP'ye yakın olmasına karşın ben CHP'liydim, delegelik teklif edildi ama bunu kabul bile etmedim. Burada örgüt üyesi olarak geçen çoğu kişinin CHP'li olma durumu yoktur. Bazıları da kurtulmak için 'CHP'li değilim' diyor. CHP'li olmanın belli başlı gereklilikleri vardır; benim için övünç kaynağıdır. Partimizde nice başkan gördük ama Mustafa Kemal Atatürk dışında kimseden talimat almayız.”
Yanardağ, cezaevindeki koşullara ve iletişim haklarındaki eşitsizliğe dikkat çekti. İnfaz koruma memurları ve gardiyanlardan şikayetçi olmadığını belirten Yanardağ; kendilerinin ağırlaştırılmış müebbet hapis koşullarında 12 metrekarelik hücrelerde tutulduğunu, gazeteci olarak haftada yalnızca 10 dakika ankesörlü telefon görüşmesi hakkı olduğunu söyledi. Uyuşturucu kaçakçılığı, kadın cinayeti veya tecavüz suçlamalarıyla tutuklu bulunan kişilerin ise haftanın her günü 60 dakika görüntülü görüşme hakkına sahip olduğunu vurgulayan Yanardağ; Ekrem İmamoğlu, kendisi ve Necati Özkan'ın bu haklardan yararlanamadığını ekleyerek uygulamayı eleştirdi.
Ara haber — Casusluk davası
Yanardağ savunmasında iddianamenin kendisi gibi yurtsever kişileri vatan hainliği ile suçlamasını sertçe eleştirdi. Kendisini 'yurtsever gazeteci, solcu ve sosyalist' olarak tanımlayan Yanardağ, Çağlayan Lisesi öğrencisiyken 17 yaşında Ariel Sharon'ın katliamına karşı okulda konuşma yaptığını hatırlattı. 'Yurtseverleri vatan haini, casus diye suçlamak en çirkin iftiradır' diyen Yanardağ; Türkiye'de iki paralel yargı yapısı olduğunu, bir tanesinin ülkeye, diğerinin Saray'a bağlı olduğunu öne sürdü ve iddianamenin bu paralel yapı tarafından yazıldığı iddiasını dile getirdi. Yanardağ ayrıca idam sehpasına çıktıklarında sehpayı tekmeyle devirirken 'Tam Bağımsız Türkiye' sloganı atan arkadaşlarını hatırlatarak 'Emperyalistlerin işbirlikçileri bizi yurtseverleri casus olarak mı suçlayacak, haydi oradan be' ifadesini kullandı ve 'Aynı fikirde olmayabiliriz ama iftira atmayacaksınız' diye ekledi. Amerikalıların ve İsraillilerin katıldığı toplantıların yapıldığı bir siyasi ortamda yurtseverleri casuslukla suçlamaya kalkışmayı kabul edilemez bulan Yanardağ, Ali Bulaç'ın 'biri gidiyor üçü geliyor' tabirine de atıfta bulundu.
Ara haber — Casusluk davası
Yanardağ, AKP iktidarının tarihsel ömrünü doldurduğunu ve bu ömrü uzatmak için İBB soruşturması, CHP'ye yönelik mutlak butlan davası ve casusluk davası dahil çeşitli manevralar yapıldığını düşündüğünü, TELE1'in yayında olduğu bir medya ortamında bu operasyonun yürütülemeyeceğini söyledi. Resmî Gazete'de yayımlanan TELE1'in satışa çıkarılması kararına ve davanın sonuçlanmadan yaşanan bu aceleye dikkat çeken Yanardağ; kanalın batırıldığını, 28 milyon TL ile satışa çıkarıldığını, oysa kanala 10 milyon dolar ödemeye hazır kesimler bulunduğunu ve arkalarındaki güce güvenmedikleri için tekliflerin geri çevrildiğini ifade etti. Kanalın 144 kadrolu, telifle birlikte 160 çalışanı, Ankara ve İzmir stüdyoları ile büyük bir kurum haline geldiğini hatırlatan Yanardağ; arkadaşlarının direnerek TELE2 adıyla internet ortamında 20 kişilik bir yapılanma kurduğunu, kendisinin ise şu an BirGün gazetesi yazarı olduğunu belirtti. İddianamenin TELE1 üzerinde 'aile şirketi' görünümü kurguladığını reddeden Yanardağ, genel yayın yönetmeni sıfatıyla doğrudan bir mülkiyet ilişkisi olmadığını, oğlu ve yeğeninin kanalda profesyonel ve hukuki sınırlar içinde görev aldıklarını söyledi. El koyma gerekçesi olarak iddianameye eklenen 'sabıka kaydı'nın yanıltıcı olduğunu, TELE1 döneminden hiçbir adli sicil kaydı bulunmadığını, devam eden iki davadan birinin Yargıtay'da, birinin İstinaf'ta olduğunu, diğerlerinin ise Yurt Yayınları döneminden kaldığını ve tümünün beraatla sonuçlandığını vurguladı.
Ara haber — Casusluk davası
Duruşmada savunma yapan eski emniyet müdürü Yener Torunler, firari Murat Gülibrahimoğlu'nun koruması olarak görev yapmış ve Cebeci Maden Sahası'na yönelik iddialar kapsamında yargılanıyor. CHP lideri Özgür Özel Ağustos ayında yaptığı açıklamada, 'İBB borsası' iddialarıyla anılan avukat Mehmet Yıldırım'ın cezaevinde Torunler'e giderek ifadesini değiştirtmeye çalıştığını ve Zafer Keleş'e 'sarı zarfta para verdiğini' söyletmek istediğini ileri sürmüştü.
Tutuklu İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş'in kızı Zeynep Keleş, tutuklular salona getirilirken babasına seslenerek 'Baba, ağabeyim nerede?' diye sordu. Fatih Keleş'in oğlu Mustafa Keleş ve ağabeyi Zafer Keleş'in de tutuklular arasında bulunduğu, yeğeni Murat Keleş'in ise son tutukluluk incelemesinde tahliye edildiği bildirildi.
İBB Davası'nın 36. duruşma günü başladı. Sanıklar, avukatlar, gazeteciler, izleyiciler ve mahkeme heyeti salondaki yerini aldı. Duruşmada eski emniyet müdürü Yener Torunler savunmasına geçti.
Yanardağ savunması sırasında salonda hazır bulunan eş-sanık Hüseyin Gün'e dönerek etkin pişmanlık ifadesinde kendisini, Necati Özkan'ı ve Ekrem İmamoğlu'nu casus olarak nitelendirip nitelendirmediğini doğrudan sordu. Hüseyin Gün 'Hayır' yanıtını verdi. Yanardağ, yandaş medya kuruluşlarının (Türkiye Gazetesi, TGRT, Sabah, Takvim ve diğerleri) Hüseyin Gün'ün etkin pişmanlık ifadesini 'Merdan Yanardağ'ın, Necati Özkan'ın ve Ekrem İmamoğlu'nun casusu olduğunu itiraf etti' biçiminde yansıttığını, oysa ifadede böyle bir cümle bulunmadığını vurguladı. İddianamenin 9. sayfasından itibaren casusluk kavramını yabancı ülke, yabancı örgüt, anlaşma ve hatta bilgi teyidi gereğinden arındırarak genişletmeye çalıştığını söyleyen Yanardağ, 'Cumhuriyetin savcıları mı bunlar, iktidarın mı? Bir siyasal grubun, bir ekibin savcıları mı bu iddianameyi yazdı?' diye sorarak savcılığın niyetinin TELE1'i, kendisini, İmamoğlu'nu ve Necati Özkan'ı etkisizleştirmek ve kazanılmış seçimleri lekelemek olduğunu ileri sürdü.
Ara haber — Casusluk davası
Yanardağ savunmasında kendi geçmiş tutuklanma sürecine değinerek çözüm sürecini bir yıl önceden öngördüğünü söyledi. Abdullah Öcalan'ın tecritinin kaldırılması ve söyleyeceklerinin Türk milleti tarafından duyulması gerektiğini ifade ettiği için tutuklandığını, ardından serbest kaldığını ve sonrasında çözüm sürecinin başladığını hatırlatan Yanardağ; 'Devlet ya benden özür dilemelidir ya da Devlet Bahçeli'yi tutuklamalıdır. Bahçeli benden daha ileri gitti, Öcalan Meclis'e gelsin konuşsun dedi' sözleriyle eleştirisini dile getirdi. 'Terör örgütü propagandası yapmak' davasında ceza aldığını ve Silivri'de üç buçuk ay tutuklu kaldığını hatırlatan Yanardağ; Anayasa Mahkemesi'nin daha sonra 'hak ihlali' kararıyla devleti 166 bin lira tazminata mahkum ettiğini ve ödemenin yapıldığını belirtti. Programda 'Abdullah Öcalan'ı kandırmak kolay değil, içeride sürekli kitap okuduğu için neredeyse filozof oldu' sözlerinin de iddianamede 'övme' olarak yorumlanarak ayrı bir davaya konu edildiğini ekledi.
Ara haber — Casusluk davası
Yanardağ savunmasında Brezilya örneğine değinerek bir analoji kurdu. 2018'de hakkındaki yolsuzluk suçlamasıyla tutuklanan ve seçime girmesi engellenen, ancak 2021'de aklanıp 2022'de devlet başkanı seçilen İşçi Partisi lideri Lula da Silva'nın mahkumiyet sürecini hatırlatan Yanardağ; Trump ve ABD destekli Bolsonaro'nun ülkede Türkiye veya Macaristan'a benzer bir rejim kurmaya çalıştığını, ancak Lula'nın 'kumpası bozarak' seçime girip iktidara geldiğini anlattı. Brezilya'nın dünyanın en büyük ülkelerinden biri, G7'ye alınması düşünülen sanayileşmiş ve kalabalık bir Latin Amerika ülkesi olduğunu vurgulayan Yanardağ, Bolsonaro'nun ABD'ye kaçarken yakalandığını ve yargılama sürecinde ev hapsine alındığını belirterek 'Türkiye'de ne olacağını göreceğiz' dedi.
Ara haber — Casusluk davası
Yanardağ, iddianamenin zihniyetine yönelik eleştirilerine devam ederek bunun bir Soğuk Savaş zihniyeti olduğunu öne sürdü. NATO sonrası Gladio ve kontrgerilla yapılanmalarına dayanan 'dolaylı savaş doktrini'nin iddianamenin temelinde yattığını söyleyen Yanardağ, Pentagon kaynaklı bu doktrinin iki kutuplu dönemde kendi vatandaşlarının bir bölümünü düşman saymayı gerekçelendirdiğini anlattı. İddianamede temel alınan 'mozaik istihbarat' veya 'mozaik sır' anlayışının açık kaynaklardan toplanan bilgilerin bir araya getirilmesiyle casusluk yargısı kurmaya imkân tanıdığını, bu mantıkla Türkiye'deki tüm akademisyenlerin, gazetecilerin ve yazarların casuslukla suçlanabileceğini ifade etti. Yanardağ, iddianamenin iktidara karşı siyaset yapmayı yasakladığını, içtihat yoluyla bir 'dikta hukuku' oluşturulmaya çalışıldığını söyledi. Bunun yanı sıra Yanardağ, iddianamenin TELE1'in 2019 ve 2024 seçimleri ile Özgür Özel'in genel başkanlığa seçildiği CHP kurultayını manipüle ettiği yönündeki iddialarını 'deli saçması' olarak nitelendirdi. 19 Mart davalarına da atıfta bulunan Yanardağ, iddianamenin 'siyasetin ancak iktidar tarafından yapılabileceğini, iktidara karşı yapılan siyasetin ise yasak olduğunu' söyletmeye çalıştığını ifade etti. Mahkemelerin kötüye kullanılarak elde edilecek hüküm ve cezalardan içtihat üretilmek istendiğini, iktidara muhalefet etmenin ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından gelen demokratik hakların kullanılmasının bu iddianameye göre suç sayıldığını vurguladı. Yanardağ ayrıca Hüseyin Gün'ün şirketlerinin İngiltere'de bulunması nedeniyle iddianamenin sanki bir 'İngiliz casusluğu' hipotezi üzerine kurulduğunu, ancak savcılığın bunu da temellendiremediğini belirtti ve Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasını kınamayan tek ülkenin İngiltere olduğunu hatırlatarak iddianın içsel çelişkisine dikkat çekti.
Ara haber — Casusluk davası
Yanardağ, savunmasında "Casusluk" soruşturması kapsamında TELE1'e el konulması ve kayyım atanmasına dikkat çekti. Operasyonun iki temel amacı olduğunu öne süren Yanardağ, birinci amacın TELE1'e el koymak ve kendisi ile arkadaşlarını susturmak olduğunu söyledi. TELE1'in Türkiye'de gazetecilerin bir araya gelerek kurduğu, ticari bir kuruluş olmayan, bağımsız ve tarafsız bir kanal olduğunu vurgulayan Yanardağ; gazeteciliğin haber ve yorum olmak üzere iki ayağı bulunduğunu, haberde tarafsızlığın esas olduğunu, yorumun ise özgür olduğunu belirtti. Muhalif bir medya kurumu olarak iktidar tarafından mali ambargo, reklam ambargosu, mali soruşturmalar ve RTÜK cezaları ile sürekli saldırı altında olduklarını anlatan Yanardağ, reklam veren kuruluşlara maliye ve SGK müfettişlerinin gönderildiğini, tehditler edildiğini ifade etti. Buna rağmen TELE1'in solda yer alan, Cumhuriyetçi bir grup gazetecinin çıkışıyla büyük medya kartelleriyle rekabet edebilecek bir güce ulaştığını, milyonlarca dolar sermayeli holding destekli kanalları reytingte geçtiğini söyledi. Operasyonun ikinci amacının ise Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu'nun '19 Mart darbesi' olarak nitelendirdiği sürecin bir parçası; CHP'yi muhalefet olmaktan çıkarmak ve Türkiye'de muhalefeti etkisizleştirmek olduğunu öne sürdü. CHP'nin Türkiye'nin birinci partisi olduğunu, İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığa adaylığı için destek imza sayısının 15,5 milyondan 25,5 milyona yükseldiğini hatırlatan Yanardağ, iddianamenin TELE1 üzerinden manipülasyonla İmamoğlu'nun seçim kazandığını ileri sürdüğünü, bir saat otuz altı dakikalık bir programın tam bant çözümünün iddianameye eklendiğini belirtti. Yanardağ ayrıca TELE1'in patronsuz ve bağımsız bir kanal olduğunu vurgulayarak kanalı yaşatmak için destek çağrısı yaptıklarını, iddianamede suçlama konusu yapılan Seher Alaçam'dan gelen paranın da bu çağrıya cevap veren on binlerce izleyiciden birisi olduğunu söyledi. Yanardağ, 2018'den bu yana TELE1'e izleyici sponsorluğu için açık çağrılar yapıldığını, destek için hesap numaralarının açık kaynak olarak sitelerde ve sosyal medyada paylaşıldığını anlattı. İddianamede dikkat çekilen 'Hüseyin Alaçam' telefon kaydının, kişinin Seher Alaçam'ın oğlu olması nedeniyle annesinin adıyla birlikte kaydedildiğini, milletvekillerinin TELE1 ekibinin telefon numaralarını ülke geneline dağıttığını ve bu yüzden çeşitli şehirlerden aramalar geldiğini belirtti. Yanardağ, gazetecilikte "izleyiciden soru alınır, talimat alınmaz" ilkesini vurgulayarak kırk yıllık meslek hayatında kendisini yalnızca dünya görüşü, felsefi tercihleri, gazetecilik ilkeleri ve etik değerlerin bağlayabileceğini söyledi.
Ara haber — Casusluk davası
Casusluk davasının ikinci gününde tutuklu gazeteci Merdan Yanardağ savunmasına başladı. Yanardağ, davanın hukuki değil siyasi bir süreç olduğunu öne sürerek bir gün önce İmamoğlu ve Hüseyin Gün'ün savunmalarına atıfta bulundu ve iddianamenin demokratik hak ve özgürlükleri, seçime katılmayı, seçim kazanmayı, televizyon yayını yapmayı ve siyasal eleştiride bulunmayı suç saymaya çalıştığını söyledi. İddianamenin yabancı bir devlet ya da istihbarat örgütü ortaya koyamadığını, yalnızca iki doktora tezi ve bir makaleye dayandığını eleştiren Yanardağ, savcıları MasterChef Türkiye programına davet ederek "yumurtasız omlet yapılacağını iddia eden" bir savcılık makamı tarafından yargılandıklarını söyledi. Yanardağ, kırk yıllık gazetecilik faaliyeti sırasında "hobi olsun diye casusluk" yaptığının iddia edildiğini de vurguladı. İddianamenin altındaki imzanın dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili, şimdiki Adalet Bakan Yardımcısı Can Tuncay'a ait olduğuna dikkat çeken Yanardağ, bu konumun siyasi olduğunu ve iddianamenin siyasi niteliğini gösterdiğini ifade etti.
Ara haber — Casusluk davası
